Uzun Restorasyonun Sonunda: Dünya Düzeni, Sermaye ve Siyasal Yol Ayrımı

Siyasal süreçler durağan değildir; tarihseldir. Arkalarında her zaman belirli bir toplumsal güç, ekonomik bir hareket ve bunları siyasal biçime dönüştüren bir irade bulunur. Bu nedenle Türkiye’nin yakın tarihinde birbirinden kopuk görünen siyasal kırılmaları yalnızca kendi dönemlerinin olayları olarak ele almak, tarihsel sürekliliği görünmez kılar. 1980’lerde açık bir karşı-devrim biçimini alan dönüşüm, aslında çok daha uzun bir yeniden yapılanma sürecinin sonucudur.

Bu sürecin kökleri, yalnızca Cumhuriyet’in kuruluşuna ya da 12 Eylül’e götürülemez. Daha geriye, Osmanlı’nın kapitalist dünya ekonomisine eklemlenme biçimini değiştiren Tanzimat’a ve oradan da Cumhuriyet’in ilk dönemindeki sermaye birikimi modelleriyle sınıfsal egemenlik biçimlerinin kuruluşuna kadar uzanır.

Burada söz konusu olan, geçmişteki bir düzenin basitçe yeniden kurulması anlamında bir restorasyon değildir. Restorasyon, toplumsal dönüşümün tamamen durdurulması olarak da görülmemelidir. Daha çok, dönüşümün hızını, kapsamını ve sınıfsal derinliğini denetleyen bir siyasal mekanizma olarak anlaşılmalıdır. Dönüşümün ileriye doğru yarattığı basınç ile mevcut sınıfsal ve kurumsal yapının korunması arasındaki gerilim, bu mekanizma aracılığıyla uzun bir zamana yayılır.

Bu bakımdan Türkiye’nin modernleşme tarihi, sadece ilerleme ile gericilik arasındaki karşıtlık üzerinden okunamaz. Aynı zamanda dönüşümün hangi toplumsal sınırlara kadar götürülebileceği, hangi noktada yavaşlatılacağı ve hangi kurumlar aracılığıyla denetim altında tutulacağı sorusunun tarihidir.

Tanzimat ve dönüşümün biçimi

Tanzimat, bu açıdan yalnızca bir reformlar dizisi değildir. Daha geniş anlamda, Osmanlı toplumunun kapitalist dünya sisteminin genişleyen basıncı altında yeniden düzenlenmesinin belirli bir yöntemini ifade eder.

Avrupa’da sanayi kapitalizminin ve mali sermayenin gelişmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik ve siyasal yapısını giderek daha fazla dışarıdan belirlenen koşullara bağlarken, içeride de bu yeni ilişkilerden çıkar sağlayan toplumsal kesimlerin güçlenmesine yol açtı. Hukuk, yönetim, eğitim, maliye ve devlet örgütlenmesindeki dönüşümler, toplumsal ilişkilerin doğrudan ve bütünüyle değiştirilmesinden önce gelen bir üstyapısal yeniden düzenleme biçimi kazandı.

Böylece dönüşüm, bir anda gerçekleşen toplumsal kopuş yerine zamana yayılan, aşamalı ve denetimli bir karakter kazandı.

Bu yöntemin temel çelişkisi de burada ortaya çıktı. Kapitalist dünya sistemiyle bütünleşme derinleştikçe yalnızca devlet kurumlarının değil, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin de dönüşmesi gerekmeye başladı. Ancak mevcut sınıfsal yapının bütünüyle tasfiye edilmesi, dönüşümün kendi yöneticileri açısından kabul edilebilir sınırların dışına çıkması anlamına geliyordu.

Dolayısıyla modernleşme ile toplumsal dönüşüm arasında sürekli bir gerilim oluştu.

Cumhuriyet bu gerilimi başka bir düzleme taşıdı.

Cumhuriyet: siyasal kopuş ve toplumsal sınır

Cumhuriyet’in kuruluşu, monarşik egemenliğin tasfiyesi, siyasal egemenliğin yeniden tanımlanması ve laik bir devlet düzeninin kurulması bakımından gerçek bir siyasal kopuştu. Fakat bu siyasal kopuş, toplumsal sınıf ilişkilerinin aynı ölçüde köklü biçimde dönüştürülmesi anlamına gelmedi.

Devletin siyasal biçimi değişirken, toplumsal üretim ilişkileri farklı ölçülerde süreklilik taşıdı. Kapitalist gelişmenin önündeki geleneksel engellerin kaldırılması ile kapitalist sınıf ilişkilerinin bütünüyle dönüştürülmesi aynı şey değildi.

Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca tamamlanmamış bir modernleşme projesi olarak görmek kadar, onu toplumsal anlamda bütünüyle gerçekleşmiş bir devrim olarak görmek de yetersiz kalır. Siyasal ve kültürel düzeydeki radikal kopuş ile toplumsal-ekonomik yapıdaki süreklilik arasındaki çelişki, Cumhuriyet’in sonraki gelişiminin temel sorunlarından biri oldu.

Bu çelişki özellikle 1930’lu yıllarda belirginleşti.

Atatürk, İnönü ve iki farklı kapitalist gelişme doğrultusu

1930’ların ikinci yarısında ortaya çıkan Atatürk–İnönü ayrışması yalnızca kişiler arasındaki bir iktidar mücadelesi olarak ele alınamaz. Aynı zamanda Türkiye’de kapitalist gelişmenin hangi ekonomik model ve hangi devlet örgütlenmesi aracılığıyla sürdürüleceği konusunda ortaya çıkan farklı yönelimlerin çatışması olarak okunabilir.

Bir tarafta, dış sermaye ve özellikle Anglo-Amerikan ekonomik alanıyla daha güçlü bütünleşmeyi, özel sermayenin ve piyasa mekanizmalarının daha fazla ağırlık kazanmasını isteyen bir yönelim vardı. Celal Bayar ve İş Bankası çevresinde şekillenen çizgi bu doğrultunun önemli temsilcilerinden biriydi.

Diğer tarafta ise devletin ekonomik kalkınmadaki ağırlığını artıran, planlama ve sanayileşmeyi merkezi devlet aygıtı üzerinden örgütlemeye çalışan bürokratik bir yönelim bulunuyordu. Kadro hareketinin düşünsel çerçevesi bu yönelimin önemli ifadelerinden birini oluşturdu.

Kadro’nun devletçi kalkınma anlayışı, 1929 bunalımının ardından kapitalist dünyanın genelinde güçlenen planlama, korumacılık ve devlet müdahalesi eğilimlerinden bağımsız değildi. Sovyetler Birliği’nin hızlı sanayileşmesi de Türkiye’deki devletçi kalkınma düşüncesi üzerinde önemli bir referans noktası oluşturuyordu.

Bunun karşısında Ülkü çevresinde ve Recep Peker’in siyasal düşüncesinde görülen daha korporatist ve otoriter bir devlet-toplum anlayışı bulunuyordu. Bu iki yönelimin birbirinin basit kopyası olmadığı açıktır; fakat her ikisi de liberal parlamenterizmin ötesine geçen bir devlet kapasitesi arayışının farklı biçimlerini temsil ediyordu(1)

Dolayısıyla 1930’ların devletçilik deneyimini yalnızca ekonomik bir politika tercihi olarak görmek eksik kalır. Burada aynı zamanda Türkiye kapitalizminin hangi sınıfsal ittifaklarla ve hangi devlet kapasitesi üzerinden geliştirileceği sorusu bulunuyordu.

Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü’nün yeniden merkezileşmesi, bu devlet aygıtının bürokratik ağırlığının yeniden güçlenmesi anlamına geldi. Fakat bu yönelim hiçbir zaman toplumsal sınıf ilişkilerini kökten dönüştüren bir çizgiye dönüşmedi. Devletçi sanayileşme ile feodal, yarı-feodal kırsal toplumsal yapının korunması aynı siyasal bütünlük içinde sürdürüldü.

Bu nedenle devletçilik, Türkiye’de kapitalizmin alternatifi değil, kapitalist gelişmenin belirli tarihsel koşullardaki biçimlerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

Restorasyonun tarihsel işlevi

Burada restorasyon kavramının daha somut anlamı ortaya çıkar.

Dış dünyadaki güç ilişkileri değiştikçe Türkiye’nin de kendisini bu değişimlere uydurması gerekiyordu. Ancak her uluslararası değişim, içerideki devlet ve sınıf yapısının bütünüyle yeniden kurulmasını gerektirmiyordu.

Restorasyon tam da bu aralıkta işliyordu.

Dışarıdan gelen değişim basıncını içerideki mevcut yapı tarafından taşınabilir hale getiriyor, dönüşümü zamana yayıyor ve gerektiğinde daha ileri bir toplumsal değişimin önünü sınırlıyordu.

Bu anlamda restorasyon bir tür siyasal tampon işlevi görüyordu. Dünya düzenindeki değişimler ile ülkenin mevcut sınıfsal ve kurumsal yapısı arasındaki çelişkiyi hemen çözüme kavuşturmak yerine, onu zamana yayıyordu.

Soğuk Savaş boyunca bu mekanizma özellikle önemliydi. Türkiye bir yandan kapitalist dünya sisteminin ve Batı ittifakının parçası haline gelirken, diğer yandan devletin tarihsel bürokratik yapısı, sınıfsal ittifakları ve siyasal kurumları tamamen tasfiye edilmeksizin bu yeni konumla uyumlandırıldı.

1946 sonrasında çok partili siyasal düzene geçiş ve Anglo-Amerikan ekonomik yönelimin güçlenmesi bu açıdan bir kopuş kadar bir yeniden düzenleme olarak da görülebilir. Devletin önceki kurumsal birikimi ortadan kalkmadı; değişen dünya koşullarına göre yeniden işlevlendirildi.

1960, 1971 ve 1980

1960 müdahalesi bu uzun dönüşüm içinde özel bir yere sahiptir.

1961 Anayasası siyasal ve toplumsal haklar bakımından önceki döneme göre daha geniş bir alan açtı. Aynı zamanda planlı kalkınma, ithal ikameci sanayileşme ve devletin ekonomik kapasitesinin artırılması için kurumsal bir çerçeve oluşturdu.

Bu durum, Türkiye’deki restorasyon mantığının çelişkili karakterini açık biçimde gösterir: Siyasal alan bir yönde genişlerken ekonomik yapı başka bir yönde yeniden örgütlenebiliyordu.

Ancak siyasal ve toplumsal alanın genişlemesi, örgütlü işçi sınıfının ve kentli toplumsal kesimlerin hareket kapasitesini de artırdı. Sendikal örgütlenmenin gelişmesi, grev hakkının genişlemesi ve toplumsal muhalefetin güçlenmesi, sermaye birikiminin mevcut sınırlarıyla yeni bir gerilim yarattı.

1971 müdahalesi bu genişlemenin sınırlarını yeniden çizdi.

1970’lerin sonuna gelindiğinde ise sorun artık yalnızca siyasal kurumların düzenlenmesi olmaktan çıktı. Dünya kapitalizminin krizi, Türkiye’nin dış borç bağımlılığı, yüksek enflasyon, döviz darboğazı ve sermaye birikiminin tıkanması, mevcut ekonomik modelin sürdürülebilirliğini doğrudan sorguluyordu.

1980 bu nedenle yalnızca bir askeri müdahale tarihi değildir. Aynı zamanda kapitalist birikim modelinin yeniden yapılandırıldığı tarihsel eşiktir.

1980: restorasyondan açık karşı-devrime

1980 sonrasında uygulanan ekonomik program, Türkiye’nin dünya kapitalizmine daha derin biçimde eklemlenmesini ve sermaye hareketlerinin önündeki sınırların kaldırılmasını hedefleyen kapsamlı bir dönüşüm başlattı.

Ücretlerin baskılanması, sendikal örgütlenmenin sınırlandırılması, dış ticaretin serbestleştirilmesi ve finansal liberalizasyon, yalnızca ekonomik politika değişiklikleri değildi. Bunlar aynı zamanda sınıflar arasındaki güç ilişkilerini yeniden düzenleyen siyasal müdahalelerdi.

Bu nedenle 1980, uzun restorasyon sürecinin bir devamı olmakla birlikte onun biçim değiştirdiği noktadır.

Daha önce dönüşümün zamana yayılması ve devletin mevcut yapısı içinde yönetilmesi mümkünken, 1980’lerden itibaren sermaye birikiminin ihtiyaçları daha doğrudan bir yapısal dönüşüm talep etmeye başladı.

Restorasyonun sınırları burada görünür hale geldi.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve eski tamponun çözülmesi

1990’lı yıllar bu bakımdan daha derin bir tarihsel kırılmaya işaret eder.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi yalnızca uluslararası sistemdeki bir ittifak değişikliği değildi. Türkiye’nin onlarca yıl boyunca içinde bulunduğu jeopolitik ve ekonomik çerçeveyi de değiştirdi.

Daha önce farklı toplumsal ve siyasal güçler arasında denge kurarak sürdürülebilen devlet biçimleri, yeni uluslararası koşullarda aynı işlevi yerine getirmekte zorlanmaya başladı.

Çünkü artık dışarıdan gelen dönüşüm talebi yalnızca mevcut devlet yapısının yeni bir uluslararası konuma uyarlanmasını değil, bu devlet yapısının kendisinin yeniden düzenlenmesini gerektiriyordu.

Başka bir deyişle, eski restorasyon mekanizması dışarıdaki değişimi içerideki yapıyı koruyarak yönetebildiği ölçüde işlevseldi. Fakat yeni dönemde dış dünyadaki değişim, içerideki yapının kendisini dönüştürmeye başladı.

Tam da bu noktada uzun restorasyon dönemi tarihsel sınırına ulaştı.

Uluslararasılaşan finans kapital

Bu dönüşümü açıklarken “ulusötesi sermaye” kavramı yeterli değildir (2). Çünkü bu ifade, sermayenin ulusal köklerinden ve devletlerle kurduğu ilişkilerden kopmuş, sınırların üzerinde hareket eden bir güç olduğu izlenimini yaratabilir.

Oysa kapitalist dünya ekonomisinde sermayenin uluslararasılaşması, onun devletlerden bağımsızlaşması anlamına gelmez.

Finans kapital daha uluslararası, daha hareketli ve ulusal sınırların doğrudan denetiminden daha fazla kurtulmuş hale gelebilir; fakat mülkiyet ilişkilerinin korunması, para ve kredi sistemlerinin düzenlenmesi, hukuki güvencelerin sağlanması, krizlerin yönetilmesi ve gerektiğinde zor aygıtlarının devreye sokulması hâlâ devletlerin kurumsal kapasitesine dayanır.

Buradaki “görece özerklik”, bağımsızlık anlamına gelmez.

Finans kapitalin görece özerkliği, sermayenin belirli ulusal devletlerin günlük siyasal ihtiyaçlarından daha geniş bir hareket alanı kazanmasıdır. Fakat sermaye hareketlerinin kendisi hâlâ ulusal para sistemleri, merkez bankaları, hukuk düzenleri, maliye politikaları ve devletlerin zor aygıtları tarafından güvence altına alınır.

Bu nedenle uluslararasılaşmış finans kapital ile ulusal devlet arasında basit bir karşıtlık kurmak yanıltıcıdır. Daha doğru ilişki, sermayenin uluslararasılaşması ile devlet aygıtlarının bu uluslararasılaşmayı örgütleme, güvence altına alma ve kriz anlarında yeniden düzenleme işlevlerinin birlikte düşünülmesidir.

2008 krizi bu ilişkinin önemini özellikle görünür hale getirdi. Kriz sonrasında küresel finansal bütünleşme ortadan kalkmadı; fakat finansal akımların biçimi değişti, bazı sınır ötesi bankacılık faaliyetleri geriledi ve sermaye hareketlerinin bölgesel ve kurumsal örgütlenmesi yeniden şekillendi. Dolayısıyla sorun, basitçe “küreselleşmenin artması” değil, uluslararasılaşmış sermaye ile devletler arasındaki ilişkinin yeni biçimler kazanmasıdır.

Rıza değil, maddi yeniden üretim

Bu noktada siyasal iktidarın toplumsal dayanaklarını açıklamak için kullanılan “rıza üretimi” kavramının sınırları da ortaya çıkar.

Kapitalist toplumlarda insanların mevcut düzene uyumu yalnızca ideolojik ikna yoluyla gerçekleşmez. İnsanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için ücret gelirine, krediye, konuta, tüketime, sosyal hizmetlere ve çeşitli maddi dolaşım mekanizmalarına bağımlı olmaları, siyasal davranışların sınırlarını doğrudan etkiler.

Bir işçinin kapitalist üretim ilişkilerini ideolojik olarak reddetmesi, ücret ilişkisine maddi olarak bağımlı olmadığı anlamına gelmez.

Bu nedenle ideolojik rıza ile maddi bağımlılık aynı şey değildir.

Bu ayrım, Gramsci’nin hegemonya kavramını reddetmeyi gerektirmez. Hegemonya zaten yalnızca insanların kandırılması anlamına gelmez; sivil toplum, kurumlar, örgütlenme, gündelik hayat, maddi ilişkiler ve zor ile rızanın birlikte işleyişini kapsar. Sorun, hegemonya kavramının bütün bu ilişkilerden kopartılıp yalnızca bilinç ve söylem düzeyine indirgenmesidir.

Burada maddi yeniden üretim yeniden merkeze alınmalıdır.

Çünkü bir toplumsal düzenin ideolojik biçimleri, o düzenin insanlara sunduğu veya dayattığı maddi yaşam koşullarından bağımsız değildir.

Clouscard ve tüketim toplumunun atomizasyonu

Bu mesele Michel Clouscard’ın (3)  kapitalizmin yeni biçimlerine ilişkin çözümlemesiyle de kesişir.

Savaş sonrası kapitalizm yalnızca üretim kapasitesini artırmadı;  tüketimi, boş zamanı, modayı, müziği, cinselliği ve bireysel hazları da sermaye birikiminin dolaşım alanlarına bağladı. Bunda yükselen yeni orta sınıfın manifestosu olarak görülebilecek Avrupa’daki “68 Devrimi” nin çok önemli bir payı vardır.

Buradaki mesele tüketimin kendisinin varlığı değildir. Mesele, toplumsal ilişkilerin giderek daha fazla bireysel tüketim biçimleri üzerinden kurulmasıdır.

İnsanların kolektif ihtiyaçlarının yerine bireysel arzuların geçirilmesi, sınıfsal ilişkilerin görünürlüğünü azaltabilir. Toplumsal sorunlar ortak bir sınıfsal ilişkinin sonucu olmaktan çıkıp bireysel yaşam tarzlarının, kişisel tercihlerin ve tüketim kapasitesinin sorunları gibi görünmeye başlayabilir.

Bu süreç, örgütlü sınıf bilincinin gelişmesi açısından atomlaştırıcı sonuçlar yaratabilir.

Fakat bu atomizasyonu yalnızca kültürel manipülasyonla açıklamak da yeterli değildir. Tüketim toplumunun dayandığı maddi mekanizmalar —ücret, kredi, borç, konut, hizmetler ve sürekli tüketim ihtiyacı— aynı zamanda bireylerin sistemle olan bağımlılık ilişkilerini yeniden üretir.

Dolayısıyla kültürel biçim ile maddi bağımlılık birbirinden ayrılmamalıdır.

Maddi bağımlılık mekanizmasının krizi

Sorun, kapitalizmin kriz dönemlerinde daha da belirgin hale gelir.

Ekonomik büyüme yavaşladığında, ücretlerin satın alma gücü gerilediğinde, kredi genişlemesi sürdürülemez hale geldiğinde ve geniş toplum kesimlerinin maddi yaşam koşulları bozulduğunda, sistemin bireyleri kendisine bağlayan olağan mekanizmaları da zayıflar.

Burada yalnızca yoksullaşma söz konusu değildir.

Daha önemli olan, mevcut düzenin kendi yeniden üretim biçimini sürdürebilme kapasitesinin sorgulanmaya başlamasıdır.

İnsanların sisteme dahil edilme biçimi artık aynı ölçüde maddi güvence sağlayamıyorsa, tüketim yoluyla kurulan toplumsal bütünleşme de zayıflar. Bunun sonucu, sınıfsal ve siyasal çelişkilerin daha çıplak biçimde ortaya çıkmasıdır.

Bu koşullarda sermaye içindeki farklı kesimler arasındaki mücadele de sertleşir. Daralan artığın kimler arasında paylaşılacağı, kamu kaynaklarının kimlere aktarılacağı, devletin hangi sermaye gruplarını destekleyeceği ve uluslararası sermaye ile yerli sermaye kesimleri arasındaki ilişkilerin nasıl düzenleneceği temel siyasal sorunlara dönüşür.

Dolayısıyla siyasal kriz yalnızca iktidar ile muhalefet arasındaki bir mücadele değildir. Aynı zamanda sermayenin kendi içindeki yeniden yapılanmanın ve emek ile sermaye arasındaki ilişkinin krizidir.

Yeni faşist kurumsallaşma tartışması

Bu noktada faşizm kavramı da tarihsel olarak yeniden düşünülmelidir.

1930’ların klasik faşizmi liberal anayasal düzenin açık biçimde tasfiyesine dayanıyordu. Tek parti, açık siyasal baskı, paramiliter örgütlenme ve kitle seferberliği, dönemin faşist rejimlerinin temel özellikleri arasında yer aldı.

Günümüz koşullarında ise aynı biçimin birebir tekrarlanması gerekmiyor.

Liberal kurumların biçimsel olarak varlığını sürdürmesi, seçimlerin yapılması ve parlamentonun çalışması, bu kurumların fiilen aynı işlevleri gördüğü anlamına gelmez. Kurumların içinin boşaltılması, hukukun siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre esnetilmesi, erkler ayrılığının fiilen ortadan kalkması, devlet kaynaklarının siyasal mücadelede asimetrik biçimde kullanılması ve seçim mekanizmasının eşitsiz koşullar altında işletilmesi, farklı bir faşist otoriterleşme biçimi yaratabilir.

Bu nedenle çağdaş faşizm tartışması, yalnızca geçmişin görüntülerini aramak üzerinden yürütülemez.

Asıl mesele, devlet aygıtının hangi sınıfsal çıkarların korunması için nasıl yeniden örgütlendiğidir.

Bu açıdan çağdaş faşist kurumsallaşma kavramı, liberal kurumların bütünüyle ortadan kaldırılmasından ziyade onların fiilen içsel olarak dönüştürülmesini anlatan bir saptama olarak ele alınmalıdır.

Buradaki temel sınıfsal süreklilik ise devletin sermaye ilişkilerinin yeniden üretimindeki rolüdür.

Restorasyonun sonu

Uzun restorasyon döneminin temel başarısı, farklı dünya düzenleri arasında geçiş yapılırken mevcut devlet ve sınıf yapısının tümüyle parçalanmasını önlemekti.

Fakat aynı mekanizma kendi tarihsel sınırını da içinde taşıyordu.

Çünkü dünya kapitalizmi değiştikçe Türkiye’nin uluslararası sisteme uyum sağlaması gerekiyordu. Başlangıçta bu uyum, mevcut devlet yapısı içinde gerçekleştirilebildi. Daha sonra devletin ekonomik ve siyasal yapısının kendisinin dönüşmesi gerekti.

Böylece restorasyonun temel işlevi tersine döndü.

Bir zamanlar dışarıdaki değişimin içerideki yapıyı koruyarak yönetilmesini sağlayan mekanizma, artık dışarıdaki değişimin içerideki yapıyı dönüştürmesini engelleyemez hale geldi.

1990’lı yıllardan itibaren belirginleşen kriz bu nedenle yalnızca hükümetlerin veya partilerin krizi değildir. Daha derinde, Türkiye’nin kapitalist dünya sistemiyle kurduğu ilişkinin eski devlet ve sınıf yapılarıyla artık aynı biçimde sürdürülememesinin krizidir.

Siyasal yol ayrımı

Bugünkü siyasal çatışmanın tarihsel anlamı burada ortaya çıkar.

Bir tarafta kapitalist düzenin uluslararasılaşan sermaye hareketleriyle uyumlu biçimde yeniden yapılandırılması vardır. Diğer tarafta ise bu yeniden yapılanmanın toplumsal maliyetlerine karşı ortaya çıkan sınıfsal ve toplumsal tepkiler bulunur.

Bu çatışmanın siyasal biçimleri farklı olabilir. Liberal restorasyon arayışları, devletçi çözümler, milliyetçi yönelimler, muhafazakâr tepkiler veya sosyalist programlar aynı tarihsel krizin farklı toplumsal kesimler tarafından farklı biçimlerde yorumlanmasına dayanabilir.

Ancak bunları birbirinden ayıran temel soru, kapitalist üretim ilişkilerinin ve sınıfsal egemenliğin nasıl ele alındığıdır.

Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşundaki siyasal kopuşu bugünün toplumsal sorunlarına doğrudan çözüm olarak yeniden üretmek yeterli değildir. O dönemin devrimci siyasal görevi ile bugünün sınıfsal görevi aynı tarihsel koşullara ait değildir. Burjuva demokratik devrimler dönemi çoktan kapanmıştır.

Aynı şekilde yalnızca kurumsal restorasyon çağrısı yapmak da uzun restorasyon döneminin neden tarihsel sınırına ulaştığını açıklamaz.

Sorun artık yalnızca devlet biçiminin nasıl değiştirileceği değildir.

Sorun, devletin üzerinde yükseldiği sınıfsal ilişkilerin hangi yönde dönüşeceğidir.

Bu nedenle bugünkü yol ayrımının tarihsel içeriği, farklı siyasal projelerin aynı devlet aygıtını hangi toplumsal güçlerin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemek istediği sorusunda düğümlenir.

Uzun restorasyon dönemi boyunca ertelenen temel çelişki burada yeniden ortaya çıkar:

Dünya kapitalizminin dönüşümü ile toplumun sınıfsal yapısı arasındaki uyumsuzluk artık eski siyasal mekanizmalarla yönetilemeyecek bir noktaya gelmiştir.

Bu noktadan sonra mesele, restorasyonun sürdürülüp sürdürülemeyeceğinden çok, onun tarihsel sınırının ötesinde ortaya çıkan yeni toplumsal ilişkilerin hangi siyasal biçimi alacağıdır.

NOTLAR

1)Kadro dergisi (1932-1934), İnönü hükümetinin o dönem ihtiyaç duyduğu “devletçi kapitalizm” hamlesine  teorik bir meşruiyet sağlamak amacıyla İnönü himayesinde oluşturulmuş bir aydın hareketiydi. Bununla birlikte bu oluşum, sadece Türkiye’ye özgü istisnai bir hareket değildi; 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nı izleyen yıllarda, Türkiye benzeri çevre ülkelerde (Özellikle Latin Amerika coğrafyasında, örnekse, Vargas Brezilyası, Cardenas Meksikası dönemi- bunun için bkz Haldun Gülalp: Gelişme Sratejileri ve Gelişme İdeolojileri, Yurt Yayınları, 1983) birçok örneğine rastlanan anti-liberal ve teknokratik bir aydın dalgasının yerel yansımasıydı

Kadrocular açıkça, “Devlet iktisadi gücü elinde toplasın ama bu gücü sevk ve idare edecek olan, bu işin teorisini yapacak olan bizim gibi bir  entelektüel kadrodur” argümanını savunuyorlardı. Yani kendilerini devletçiliğin beyni ve kurmay planlayıcıları olarak konumlandırıyorlardı. Bu iddialı ve özerk öncülük talebi; serbest piyasa ilkelerine inanan Atatürk ve onun desteklediği Celal Bayar (İş Bankası grubu-finans kapital ) ekseninin sert muhalefetiyle karşılaşmış, neticede dergi bizzat Atatürk’ün müdahalesiyle kapatılmıştır.

Kadro hareketinin rejim içindeki bu ideolojik tekeline ve bürokrasi dışı planlama talebine karşı, dönemin CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in himayesinde ve Halkevleri’nin resmi yayın organı olarak 1933 yılında Ülkü dergisi çıkarılmaya başlanmıştır. Ülkü dergisi, devletçiliğin niteliği ve yönetim şekli bakımından Kadro’ya doğrudan bir karşı itiraz ve alternatif niteliğindeydi.

Bilindiği gibi Recep Peker; dönemin faşist İtalya ve Almanya örneklerinden, özellikle bu rejimlerin parti-devlet bütünleşmesi ve korporatizm modellerinden oldukça etkilenmiş bir siyasetçiydi. Ülkü dergisi çevresi de korporatist, solidarist (dayanışmacı) ve katı devletçi bir ekonomik modeli savunuyor, tıpkı Kadrocular gibi liberalizme şiddetle karşı çıkıyordu.

Ancak aralarında kayda değer bir yönetimsel ayrılık mevcuttu: Kadro, planlamayı ve iktidar aklını “bürokrasi dışı aydın bir elit zümreyle” paylaşmayı önerirken; Ülkü dergisi ve Recep Peker çizgisi, yönetimin parti ve bürokrasi dışındaki unsurlara bırakılamayacağını savunuyordu. Onlara göre ekonomi, kültür, köylülük ve gençlik dâhil olmak üzere her şey, bizzat devletle özdeşleşmiş bütüncül bir aygıt olarak CHP tarafından, katı hiyerarşik bir disiplinle yönetilmeliydi. Dışarıdan bir aydın grubunun devlete akıl vermesi ya da iktidara ortaklık talep etmesi kabul edilemezdi.

Özetle Kadrocular; Sovyet tarzı planlamayı teknokratik bir aydın grubuyla yürütmek isteyen, dolayısıyla iktidarı zımnen paylaşmayı talep eden sol-Kemalist bir damardı. Ülkücüler ise Avrupa’daki yükselen otoriter rejimlerin disiplin ve parti-devlet modelini benimseyen, iktidarı partinin kemikleşmiş kadrosu dışında kimseyle paylaşmak istemeyen korporatist/sağ-Kemalist bir hattı temsil ediyordu.

Ekonomide liberalizme, serbest piyasa mantığına inanan Atatürk; önce Kadro’yu kapatarak aydınların bu “ideoloji dayatma ve ortaklık” talebini ezmiş, ardından 1936’da Recep Peker’i CHP Genel Sekreterliğinden almış, 1937’de ise İnönü’yü başbakanlıktan uzaklaştırarak bürokrasinin bu (kendilerini Kemalist olarak tanımlayan) her iki devletçi kanadını da birer sapma olarak tasfiye etmiştir. 1950’de Demokrat Parti iktidara gelip Halkevleri’ni kapattığında, Ülkü dergisi de yayın hayatına kesin olarak son vermiştir.

(Konuyla ilgili yararlı bir kaynak için bkz Ahmet Kızılkaya: Atatürk Milliyetçiliğinin İki Yüzü: Kadro ve Ülkü, Vadi yayınları, 2022)

2)Burada burjuva akademisinin ve liberal sosyolojinin sıkça kullandığı “ulusötesi sermaye” kavramı yerine, “uluslararası finans kapital” kavramını kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü “ulusötesi” kavramı, sermayenin artık hiçbir ulusal kökünün kalmadığı, devletlerin üzerinde tamamen uçucu, kozmopolit ve vatansız bir güce dönüştüğü illüzyonunu beslemektedir. Oysa finans kapitalin uluslararasılaşması ve ulus-devlet sınırlarından görece özerkleşmesi, onun nesnel sınıfsal köklerini ve ulusal devlet aygıtlarıyla olan organik bağını karartmaz; aksine emperyalist sistemin yapısal ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen yeni bir egemenlik mimarisini ifade eder.

Bu bağlamda IMF, Dünya Bankası, G7, Dünya Ticaret Örgütü ve hatta Pentagon gibi kurumlar; tek bir ulusal devletin anlık çıkarlarını savunmaktan ziyade, küresel sermaye birikim zincirinin kesintisizliğini ve güvenliğini sağlamak amacıyla koordineli çalışan birer üst koordinasyon mekanizmasına dönüşmüştür. Ulusal devletler bu entegrasyon ikliminde, kendi yerel halklarının sosyal taleplerine karşı değil, bu küresel kurumların dayattığı mali standartlara ve uluslararası finans kapitalin yapısal uyum programlarına karşı sorumlu hale getirilmiştir.

Ancak bu sınır tanımaz genişleme kabiliyeti ve özerkleşme boyutu diyalektik bir çelişkiyi barındırır: Uluslararası finans kapital ne kadar akışkan hale gelirse gelsin; tek tek ülkeler, bölgeler, kentler düzeyinde emeği güvencesizleştirmek, mülksüzleştirme mekanizmalarını pervasızca işletmek ve özellikle finansal kriz anlarında kendi varlığını korumaya almak için bizzat yerel/ulusal devlet mekanizmalarının çıplak zor aygıtına, polis gücüne ve yasal regülasyonlarına göbeğinden bağımlı kalmaya devam eder. Kriz dönemlerinde devreye sokulan faşist kurumsallaşma da bizzat bu göbekten bağımlılığın ve küresel birikimi yerelde şiddet yoluyla güvenceye alma ihtiyacının nesnel bir sonucudur.

3)Fransız komünist düşünür, Michel Clouscard (1928-2009) bir çok yapıtında kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasında büründüğü yeni enformatik ve ideolojik egemenlik modelini deşifre eder.

Clouscard, burjuva akademisinin ve liberal solun “özgürlükçü bir antikapitalist kırılma” olarak kutsadığı 1968 dalgasını, tekelci devlet kapitalizminin ihtiyaç duyduğu “liberal-liberteryen” bir sıçrama olarak nitelendirir ve mahkûm eder.

Ona göre bu süreç, üst yapıda geleneksel toplumsal bağları, kolektif sorumlulukları ve kurumsal sınırları tasfiye ederek bireysel arzuyu kutsarken (liberteryen); altyapıda finans kapitalin sınır tanımayan yeni tüketim pazarları açmasının ve kitleleri atomize etmesinin (liberal) önünü açmıştır. Marshall Planı sonrası oluşan tekelci devlet kapitalizmi, fabrikada, iş yerinde artı-değer üreten geleneksel işçi sınıfının karşısına, üretken olmayan ve sistemin ürettiği artı-değeri dağıtan “üretmeden tüketen” yeni bir küçük burjuva/orta sınıf katmanı çıkarmıştır.

Clouscard’ın “baştan çıkarma”  ve libidinal ekonomi olarak kavramsallaştırdığı bu yeni egemenlik stratejisi, kitleleri artık klasik faşizmde olduğu gibi sadece fabrika disiplini ve çıplak devlet zoruyla (baskıyla) hizalamaz. Aksine; eğlence, müzik, moda, cinsellik ve sahte arzuların metalaştırılması üzerinden ideolojik olarak felç eder. Sistem bireye “Arzularını serbest bırak, dilediğince tüket ve özgürleş” illüzyonunu sunarken; özgürleştiğini sanan birey, aslında kapitalist ilişkilerin dayattığı bu yeni haz nesnelerine ve tüketim kalıplarına  maddi olarak bağımlı hale gelir.

Clouscard, bu sinsi “baştan çıkarma” mekanizmasının kaçınılmaz olarak “yeni faşizmin”  ideolojik kuluçkası olduğunu söyler. Çünkü bu model, kitlelerin kolektif, sınıfsal ve örgütlü karşı koyuş reflekslerini dağıtarak toplumu yalnızlaşmış bireyler yığınına dönüştürür.

Ekonomik kriz anlarında bu suni haz kanalları tıkandığında ve maddi geçim mekanizmaları çalışmaz olduğunda, (mesela kredi kartları iş görmez olmuştur, borçlanma olanakları tüketilmiştir, alışılmış tüketim konforu çökmüştür),  ortada örgütlü bir sınıf bilinci bırakılmadığı için, atomize edilmiş kitleler faşist devlet aygıtının manipülasyonu, demagojisi ve çıplak zoru  tarafından çok daha kolay teslim alınabilir hale gelmektedir.

Yeri gelmişken, Clouscard üzerine çalışmaları olan Editions Delga’nın yöneticisi Aymeric Monville’in, düşünürün bu yeni faşizm tahlilini Pier Paolo Pasolini’nin tüketim toplumu eleştirisiyle paralelleştiren ve iki ismi Pasolini’nin “antropolojik mutasyon” kavramı üzerinden eşitleyen değerlendirmeleri teorik olarak isabetli değildir. (Söz konusu kavramsallaştırmasıyla Pasolini, kitle iletişim araçları ve tüketim kalıplarının geleneksel halk sınıflarının kültürel, ahlaki ve fiziksel yapısını kökten değiştirerek onları kapitalizmin totaliter öznelerine dönüştürdüğünü belirtir). Pasolini’nin Marksizmi, kendi ifadesiyle heterodoks bir nitelik taşımakta; özünde Gramsci’den esinlenen yaklaşımını, tarihsel ilerlemeye, sanayileşmeye ve tekniğe reaksiyoner bir mesafeyle yaklaşan, primitif ve hatta pastoral bir Hristiyanlık anlayışıyla harmanlamaktadır. (Bununla birlikte, Pasolini’yi bu konumu nedeniyle Alman reaksiyonerleri, Spengler, Jünger ve Heidegger gibi figürlerle aynı kefeye koymak da Pasolini’ye haksızlık olur). Oysa Clouscard, bu tür bir romantik ve tarımsal geçmiş özleminin aksine, sömürüyü maskeleyen tekelci kapitalist üretim ilişkilerine karşı tavizsiz bir Marksist-Leninist sınıf analizi yürütmektedir.

Clouscard’ın konuyla ilgili iki önemli çalışması için bkz. Le Capitalisme de la Séduction,Paris:  Editions Delga, 2015 ve Néo-fascisme et idéeologie du désir, Paris: Editions Delga, 2017
Monville ve Pasolini için bkz : Aymeric Monville: Le neocapitalisme selon Michel Clouscard, Paris: Editions Delga, 2011
Pier Paolo Pasolini : Scritti corsari, Milano: Garzanti, 1990.

 

Restorasyondan karşı-devrime bir misyon partisi olarak CHP

Haziran ayaklanması, sadece AKP hükümetine karşı değil, iktidar ve “muhalefet”iyle birlikte AKP rejimine karşıydı. Burjuva demokrasilerinde, bir siyasal rejim sadece müesses hükümetten oluşmaz, görünüşte onun karşısında olan bir de müesses “muhalefet” i vardır. “Muhalefet”  partileri de  AKP rejiminin asli bileşenleridir. AKP hükümetinin üzerinde durduğu sacayağını, CHP-BDP-MHP oluşturmaktadır.  Gezi’ye katılanlar arasında CHP’ye oy vermiş, oy veren insanlar çoğunluğu teşkil etmekteydiler. Ancak orada sadece AKP iktidarına değil, onun “müesses” muhalefetine de karşıydılar. CHP’ye sempati ile bakmıyorlardı. İktidarı ve muhalefetiyle rejimi alaşağı etmek istiyorlardı.  Bunu tespit etmek gerekir.

Haziran kendiliğinden bir ayaklanmadır, ancak katılımcı halk sınıflarının sezgilerini iyi okumak gerekir. Gezi’deki halk, AKP hükümetinin mevcut “resmi” muhalefet üzerinden yıkılamayacağını, sorunun hükümet değil, rejim sorunu olduğunu kavramıştı. Orada bu “resmi” muhalefet partilerinden hiç birisinin telkinleriyle hareket edilmemiştir. Haziran halkı onların hepsine mesafeli olmuştur. Dahası, CHP ve BDP gibi partilerin istismarına da karşı çıkmıştır. Bu partiler ve Haziran muhalefeti arasında örgütsel, programatik bir ilişki yoktur.

Esasen benzer gelişmeler, neo-liberal vahşi kapitalist anlayışın uygulamaya konulduğu başka ülkelerdeki protesto gösterileri ve ayaklanmalar sırasında da görülmüş, eski “resmi” muhalif anlayışlar üzerinden gidişata karşı çıkılmasının doğru olamayacağı, sorunun genel olarak siyasal düzen sorunu olduğu, katılımcıların geneli tarafından kavramsal olarak olmasa da,  pratik olarak ifade edilmiştir. Yerleşik reformist sol anlayışların, klasik liberal demokratik siyasetin karşı çıkılan düzenin bileşeni olduğu sokaklar tarafından tespit edilmiştir.  Ancak alternatifler yaratılamadığı için söz konusu “muhalif” anlayışların seçimler aracılığıyla varlıklarını sürdürmesi olanaklı olmuştur. Halklar inanmadıkları partilere, sırf alternatiflerini yaratamamış oldukları için oy vermeye devam etmişlerdir. Oy verdikçe de, en sağ politikalar adına, bizzat bu muhalif görünümlü partiler tarafından yönlendirildiklerini fark etmişlerdir.  Bu partiler gerici düzenin paratonerleri gibi bir rol üstlenmişlerdir.

İzninizle burada bir parantez açacağım. Şimdi deniliyor ki, “yok burjuvazi kendisine, devrimine ihanet etti ” . Bu saptama yeterince açıklayıcı değil.  Neden kendisine ihanet ediyor, soru budur. Mesele şu: Burjuvazi ve kapitalizm tarihinin her döneminde ilerici, aydınlanmacı bir rol oynamıyor. Kimi devirlerde çok gerilere, gericiliğe savrulabiliyor. Daha doğrusu o, maddi çıkarlarının gerektirdiği kadar ve gerektirdiği zamanlarda ilerici, demokratik, devrimci olabiliyor. İlericilik kapitalizmin, burjuvazinin alameti farikası değil. Emperyalizm çağındayız, öyleyse, bunun tam tersi gerçekliğe uygun olmaktadır. Burjuvazinin artık ilerici bir rol oynaması kabil değildir. Gericidir.Parantezi kapattım.

Haziran’a dönersek, kısacası, kitleler neyin ve neyle olmayacağını genel olarak anlamışlar, ancak neyin, nasıl olabileceği konusunda tutarlı, yapılabilir bir siyasal tavır ortaya koyamamışlardır. Elbette genel olarak marksist solun ezilmiş, etkisizleştirilmiş olmasının kitlelerin bu tercihi yapamamış olmasında katkısı olmuştur.

Türkiye’de bu sorun en azından 1946’dan beri açık olarak yaşanmaktadır. Türkiye solu gerici düzenin payandası CHP’ye tıkıştırılmak istenmiştir. Öncesi şöyle dursun, çok partili siyasal hayata geçilirken, solun önünü kapatacak her türlü önlem bizzat CHP hükümetleri tarafından alınmış, Demokrat Parti hükümetleri tarafından eski rejimden devir alınan bu yaklaşım konsolide edilmiştir. Yani bu bakımdan bir süreklilik net olarak  tespit ediliyor.

O zaman İnönü yönetimi, emperyalizmle entegrasyon, kapitalist – emperyalist politikaların kayıtsız koşulsuz uygulanabilmesi adına, anti-komünist bir söylemle genel olarak solculuğu karalayan, gayri-meşrulaştıran bir anlayışı kurumsallaştırmıştır. Evet anti-komünizm, sadece komünizmin değil, genel olarak sol düşmanlığının paketlendiği ambalajdır. Komünizm karşıtlığı, bütün sol muhalefetin ezilmesi, itibarsızlaştırılması adına yapılır. Türkiye’de de böyle olmuştur.

Anti-komünizm veya açılımı olan sol düşmanlığı her zaman en gelenekçi, en dinci, en ırkçı ideolojilere başvurularak yapılır. Bizde de o zaman, İnönü yönetimi bir yandan dinciliği, “amerikan milliyetçiliği” ni topluma empoze ederken, diğer taraftan, sol düşmanlığını telkin etmiştir. Bu ikisi birlikte, CHP yönetimi zamanında kurumsallaştırılmış, DP hükümetleri devrinde konsolidasyonu gerçekleştirilmiştir.

Otuzlu yılların sonlarına doğru  devreye sokulan restorasyon tamamen kültürel ve siyasal anlamdadır. Öncesinde bir sosyo-ekonomik devrim söz konusu olmadığı için restorasyonu da söz konusu değildir. Burada şunu da söylemem lazım: Burjuva devrimleri, sınıflı toplumu ortadan kaldırma, sınıfları tasfiye etme amacı taşımazlar. Yani eşitlikçi, kamusalcı bir sosyal devrim programına sahip değildirler. Esas olarak, burjuva sınıfının iktidarını sağlayarak, burjuva toplumu yaratma gayesi güderler. Bu bakımdan sadece dar ekonomik hedefleri yoktur.  Siyasal ve kültürel hedefler de taşırlar. Devam edelim,  Bayar’ın başbakanlığı ve İnönü’nün milli şefliği devrinde kültürel, siyasal restorasyon yeni bir ivme kazanmış, sonra DP’nin karşı-devrimci sonuçları olabilecek hamleleriyle sağlama alınmıştır.

60’lı yıllardaki sol uyanış karşısında, önce  İnönü, onun yetersiz olduğu görülünce, Ecevit CHP’si tekrar devreye girmiştir. Bu kez anti-komünizm,  sulandırılmış bir solculuğun ihyası aracılığıyla yapılmıştır. Sosyalist solun önü kesilmek istenmiş, terörize edilmesi için koşullar hazırlanmıştır. CHP kitlelere, “ya benim içimde, benim kadar solcu olacaksınız, ya da gayri-meşru olacaksınız” diyordu. Düzenin CHP’sinin bu defa ki rolü, sosyalistlerin, sadece Türkiye’de değil, dünyada dişleriyle, tırnaklarıyla, acıyla, kanla itibar kazandırmış oldukları sol siyaseti, burjuva düzeninin çıkarları adına,  iç etmek, piç etmekti.

CHP’nin bu anti-sol çizgisinin, farklı dönemlerde,  emperyalizmle entegrasyonun gerektirdiği koşullara göre geliştirildiğini tespit ederiz. CHP, AKP rejiminin konsolidasyonu adına her katkıyı yapmıştır. Bu basitçe bir Baykal,  Kılıçdaroğlu meselesi değildir. Sorun, bir burjuva düzen partisi olarak CHP’dir.  CHP’nin misyonu budur. CHP farklı bir şekilde davranamazdı. Davranamaz. CHP’nin bir burjuva düzen partisi olduğunu unutmamak gerekir. CHP’nin ilk entegrasyonu kendisinin başlatmış olduğu kapitalist emperyalizmle bir sorunu yoktur.

O kadar öyle ki, daha Cumhuriyet’in başında, Osmanlı’dan devreden kapitülasyoncu anlayışı aynen hatta daha da cazip hale getirerek sürdürmüştür. O zaman Osmanlı idaresinden cumhuriyet devletine intikal eden bir çok tekel hakkı (örnekse, demiryolu, benzin, tuz, kibrit vs), devlet tarafından yerli tüccar temsilcileriyle birlikte emperyalist ülke şirketlerine, bugünkü AKP yönetiminin kamu mallarını peşkeş çekmesiyle kıyaslanabilecek şekilde, devredilmişti. Bu sayede ülkede devlet sırtından “yandaş” sermayedar devşirme ve tabii kaçınılmaz olarak yolsuzluklar, kamu mallarını, olanaklarını istismarlar, iç etmeler dramatik ölçülerde artmıştı.

Devam etmeden önce,  skolastik tarihçilik anlayışından kaynaklanan bir yanlışa dikkat çekmek istiyorum. Tarihi, toplumsal sınıfların mücadeleleri görüş açısından değil de, siyasal organizasyonların birbirleriyle soyut, teorik olarak kurgulanmış didişmeleri olarak gören yaklaşım, bu organizasyonları bloklara ayırıyor, işte bir tarafta İttihat ve Terakki, Müdafayi Hukuk ve CHP ; diğer tarafta Hürriyet ve İtilaf, Serbest Fırka ve DP vardır, bunlar adeta farklı sosyal-ekonomik düzenlerin siyasal temsilcileri gibi, karşılıklı olarak birbirlerini dışlayan güçler halinde kurgulanmışlardır. Bu şablon gerçeklikle örtüşmüyor. Öncelikle bu söz konusu organizasyonların hepsi (farklı araçlar ve önceliklere sahip olarak) kapitalist-burjuva düzeni adına mücadele vermektedirler. Savundukları politikalar da, savunan figürler de sunulan iki kamp arasında hareket edebilmektedirler.

Devam ediyoruz. Serbest Fırka hamlesi, 1929 Bunalımı’nın da iyice ağırlaştırdığı bu şartlarda, üzerindeki vergi, sömürü baskısı artan halk sınıflarının huzursuzluğunu giderecek bir emniyet supabı  işlevi görmesi için yapıldı. Bir bumerang haline dönüşmesi olasılığı belirince, geri adım atıldı. O zaman yaygın anlayışın tersine, Serbest Fırka’nın sınırlı bir ölçüde savunduğu iktisadi devletçilik anlayışına dönüldü. Serbest Fırka’nın liberal başkanı Fethi Okyar ve ikinci başkanı Ahmet Ağaoğlu’nun seçim propagandaları sırasında yaptıkları konuşmalarda var. O zaman ki cumhuriyet hükümetini, devlet eliyle sermayedar yetiştirmek için kamu çıkarlarını peşkeş çekmekle suçluyorlar. Kendilerinin iktisadi devletçiliği  kamu yararı gözeterek icra edeceklerini iddia ediyorlar.

Zaten devletçilik politikası da S.Fırka’nın kapatılmasından sonra zorunlu ama kesinlikle geçici bir süre için uygulamaya konuldu. Bu devletçiliğin uygulamaya konmasını olanaklı kılan iki faktör vardı: Birincisi, dünya kapitalizminin 1929 Bunalımı; ve ikincisi, SSCB’nin bir sponsor potansiyeliyle varlığı. Bu iki faktör olmasaydı, belki o zaman devletçi politikalar uygulanmayacaktı. Zaten 1933 Plan döneminin başlangıcına kadar da bu politika ciddi bir şekilde uygulanmamıştır.

Planlı devletçiliğin altın dönemi olan 1933-37, aslında Cumhuriyet’in de, iktisadi ve kültürel manada, altın devri olarak görülmelidir. 1937’de Bayar’ın başbakanlığa getirilmesi devletçilikten, anti-feodal tarımsal düzenlemelerden  geri adım atmanın başlangıcı olarak görülebilir. (Nitekim, Bayar, toprak reformunu gündeme getiren İnönü’nün iktidardan düşürülmesiyle başbakan olabilmişti). Bu tarih restorasyon döneminin başlangıcı olarak da görülebilir. Bayar sonrası İnönü’nün iktisadi politikaları 2.Savaş koşullarıyla alakalıdır.Yoksa, 50’den itibaren başlatılan iktisadi anlayış, CHP’nin de anlayışıdır. Nitekim CHP, 1950 Seçim Beyannamesi’nde, parti programından ve anayasadan 6 okla gösterilen ilkeleri çıkarmaya hazır olduğunu, iktisadi devletçilik yerine özel teşebbüsün önünü açacak politikalarla bir sorunu olmadığını ilan etmişti. Hatta daha öncesinde, 1943 parti programında CHP’nin, ekonomide devletçiliği, “ferdi teşebbüsün mümkün olmadığı” alanlarla sınırlı tuttuğu belirtilir. Kısacası, bugün nasıl AKP’nin neo-liberal politikalarıyla CHP’nin bir sorunu, onlara alternatif bir programı yoksa, dünkü İnönü CHP’sinin de DP iktisadıyla, sınıfsal içeriği itibarıyla,  bir sorunu yoktu. Bu bakımdan, ulusalcıların ya da kemalistlerin ideolojik manipülasyonlarına itibar etmeyelim.

Benzer bir saptamayı 27 Mayıs için de yapmak mümkün. 27 Mayıs burjuva kapitalist düzene karşı bir darbe değildi. Tersine, bu düzenin işleyişini yeniden düzenleyerek güvence altına almak gibi bir gayesi vardı. Yani o da, sonraki benzerleri gibi “koruma ve kollama” programı adına yapılmıştı.

Türkiye’yi 27 Mayıs’a götüren ekonomi-politik olumsuzluklar DP’nin kontrolsüz sağcılaşma eğilimlerinde ifadesini bulan şartlarda gerçekleşmiş, doğal olarak (bugün de olduğu gibi) sol, demokratik, ulusalcı bir tepkiyle, direnişle  karşılaşmıştı. Yapılacak müdahalenin başarılı olabilmek için elbette  bu fiili direniş cephesinin taleplerini gözetmesi gerekirdi.

Yoksa 27 Mayısçıları solcu olarak görmek yanlıştır. 27 Mayısçılar kapitalist düzeni yeniden raylarına oturtmak adına harekete geçmişlerdi. Aralarında görüş birliği dahi yoktu. Bir çok subay figür dışlanmamak için operasyona dahil olmuştu. Hatta yöneticileri içinde, terimin bilimsel anlamında, solcu olarak görülebilecek figürler olduğunu bile düşünmüyorum. Bugün solcu oldukları iddia edilenler aslında, ulusalcı, ulusal bağımsızlıkçı, devletçi, karma ekonomiden yana, Atatürk devri politikalarına geri dönülmesini isteyen, bunları istedikleri halde pekala da sol düşmanı, anti-komünist olan kişilerdi. Kendilerini modern anlamda “solcu” olarak tanımlamıyorlardı. Sadece sokakta direnen  ilericilere, sola (bir süreliğine) ihtiyaç duyuyorlardı.

Sonradan, araçsal olarak 27 Mayıs’a referans veren,  o sırada hareket halindeki devrimci sol programlarla yolları kesişen genç subayların konumu ayrı bir konudur. Orada, genç subaylar arasında, mesleki iktidar arzusunun, küçük burjuva jakobenizminin önemli bir itici işlev gördüğünü düşünüyorum. Tabii bir de Türkiye’nin etrafındaki coğrafyada askeri darbe pratiklerinin yoğun olarak deneyimlendiği şartlar söz konusuydu. Her neyse, konuyu dağıtmayalım.

Bugün ulusalcılar kemalist cumhuriyete gerçeğiyle bağdaşmayan bir anlam atfediyorlar. Cumhuriyetin en başından itibaren Tanzimat’ın yarım bıraktığı ya da aksatılmış hukuksal, kültürel, idari reformlarını tamamlamak dışında bir programı yoktu. Ekonomik olarak da, en azından 1929 Bunalımı’na kadar, Tanzimat’ın liberal anlayışı sürdürülmüştü.

Bu da anlaşılırdır.  Tanzimat devri Genç Osmanlı aydınlarının ve sonraki Genç Türk aydınlarının kendilerini içinde bulmuş oldukları siyasal çerçeve, siyasal ve ideolojik idealleri, yarıda kalmış Tanzimat hamlesinin tamamlanması olarak görülmelidir (Bu bakımdan “yarıda kalmış burjuva demokratik devrim” temasına sarılmış cumhuriyet dönemi sol aydınlarının çoğu ve Genç Osmanlı, Genç Türk aydınları arasında, hem tematik hem de yöntemsel olarak, süreklilik olduğunu tespit etmemiz gerekir. Bir tür yarığı, açığı kapatma, gecikmeyi telafi etme misyonu üstlenmişlerdir. Ancak bizatihi bu konumun geciktirici bir işlevinin olacağı, dahası, tekerrür koşullarını yaratabileceği anlaşılamamıştır). Cumhuriyet Tanzimat’ın kaçınılmaz siyasal sonucudur. Bunun dışında, kemalist devrim hiç bir zaman ekonomik ve  dolayısıyla sosyal bir devrimci programa sahip olmamıştır.

Şunu da eklemek istiyorum: Cumhuriyet Tanzimat’ın tamamlanması olarak görülüyor. Pekiyi. Ancak bunu yaparken Tanzimat’ın mantığını ve yöntemini izlediğinden, veya isterseniz, değişim ufku Tanzimat’la sınırlandırılmış olduğundan, onun deneyimini yeniden üretmekten kaçınamıyor. Bir kısır döngü içinde dönüp duruyor. Tanzimat’ı kendi devriyle kıyaslayıp, küçümsemesine rağmen onun çerçevesini kırıp dışına çıkmayı dahi tahayyül edemiyor. Üstelik bu çerçevenin dışına çıkmak isteyenleri  vahşice bastırdığı için patinaj ve tekerrür kaçınılmaz oluyor.

1946’dan sonraki gelişmeleri, bu arada, “Kopenhang Kriterleri” veya “Avrupa Birliği” konusunu bu açıdan da düşünmek meşru oluyor. Tanzimat parçalanmayı, yarı-sömürgeleşmeyi resmen başlatmışsa, tamamlanmış halinin de, aynı iç ve dış dinamikleri verili olarak kabul etmiş olduğundan,  bu duruma son verirken, aslında bu eleştirilen olumsuzlukları tekrar başlatmış olduğunu saptamak gerekiyor. Devlet şeklinin cumhuriyet olmasıyla Tanzimat’ı açmaza sürükleyen dinamikler ortadan kalkmış olmuyor.

Bu arada, Osmanlı modernleşmesi bakımından Rusya ile rekabetin itici, teşvik edici bir rolü olduğunu belirtmek isterim. Rus rekabeti hesaba katılmadan Osmanlı yenileşmesi, batılılaşması anlaşılamaz. Rakip Rus imparatorluğundan korunma ihtiyacı Osmanlı devletinin Batı’nın kanatları altına girmesinde önemli bir faktör olmuştur. Batılı büyük devletler için de Osmanlı’yı Rusya’dan koruma ihtiyacı Osmanlı devletinin ömrünü uzatan bir etken olmuştur.

Kısacası, Rusya’nın sıcak denizlere doğru genişleme siyasetinden korunmak isteyen Osmanlı devleti ve dünya hakimiyeti için büyük ölçüde Rusya’nın denetiminde olan Avrasya’nın kontrolünü zaruri gören Anglo-Amerikan emperyalizminin çıkarları çakışmıştır. Cumhuriyet’ten sonra da önce tampon devlet, sonra da vasal devlet olmanın benimsenmiş olması, bu kez sınıfsal içeriğiyle birlikte, aynı jeo-ekonomi-politik kayguların TC tarafından taşınmış olduğunu gösterir.

Cumhuriyet de Tanzimat’ın mirasçısı olarak, “Rus tehlikesi” karşısında Batı emperyalizminin kanatları altına girmeyi tercih etmiştir. Erken dönemdeki Sovyetler’le “iyi ilişkiler” zorunluluktan kaynaklanmış, kesinlikle geçici olarak görülmüş, bir tür “metres ilişkisi” dir. TC devleti, emperyalist Batı camiası tarafından tekrar kabul gördükten sonra Rusya’yı Osmanlı devrindeki gibi tekrar düşmanlaştırmıştır. Benzer nedenler, benzer sonuçlar doğuruyor tabii. Eğer İngiltere ve TC arasında 1926’da akdedilmiş antlaşma 1929 Bunalımı nedeniyle aksamamış olsaydı, belki de TC’nin, SSCB ile soğuk savaşı yirmi yıl önce başlayacaktı.

Bu konuda son bir söz de, Tanzimat’ı sağdan eleştirenlere olsun. Tanzimat’ın imparatorluğu dağıttığından söz edilerek devir eleştiriliyor. Tamam. Pekiy olmasaydı ne olacaktı? Yani Tanzimat olmasaydı, imparatorluk parçalanmayacak mıydı? Yarı-sömürge veya sömürge haline gelmeyecek miydi?  Tersine, Tanzimat bu parçalanmayı geciktirici ve sınırlandırıcı bir işlev görmüştür. Geleceğin Türkiye Cumhuriyeti için alanı olanaklı kılmıştır. Modernist kadroların yetişmesi için koşulları temin etmiştir. En azından modernist, ilerici güçler için bir fırsat yaratmıştır.

Kaldı ki  bugün iyi anlıyoruz, İslamcılar da Tanzimat metoduna referans vermektedirler. Onlar da İslamcı, rövanşist bir “tanzimat”ı batı emperyalizminin kanatları altında uygulamaya çalışmaktadırlar. Tanzimat hepsinden önce, “sömürgeci batı kapitalizmi” nin gözüyle kendine bakma, ya da isterseniz, oryantalist bir konumu içselleştirme pratiğidir. Metot bakımından bu anlayışın sağı ve solu arasında bir fark yok.

Öncesi şöyle dursun, son elli yıldaki “İslamcı uyanış”, emperyalizmin ihtiyaçlarından ayrı tahayyül dahi edilemez. Bu yüzdendir ki, emperyalistler İslam coğrafyasında hangi egemen seküler devlete saldırıyor, işgal ediyorlarsa, bunu İslamcıları kullanarak yapıyorlar. Bu bakımdan müslüman kral hiç olmadığı kadar çıplaktır.

Müslüman Kardeşler, Gülen Cemaati, El Kaide ve IŞİD gibi türevleri  dahil bugünkü hemen bütün islami örgütler, nüfusunun büyük kısmı müslüman ülkelerdeki kökten-dincilik ABD prodüksiyonudur. Modern bir vak’adır.  Bu bakımdan islamcıların Z.Brzezinski’ye çok şey borçlu olduklarını belirtmek isterim. Hatta İran’daki Humeyni devrimi de, anglo-amerikan emperyalist oligarşisinin tepe yapılarına dayanan Carter-Brzezinski-Vance ekibinden himaye görmemiş olsaydı, başarılı olamayabilirdi.

Bir de, Tayyip’in Abdülhamid hayranlığı var ki, gayet anlaşılır bir şeydir. Abdülhamid de, yoksul emekçi halkın Tanzimat’ın ekonomik ve hukuksal olarak kendi  çıkarlarını gözetmeyen, eşitsiz uygulamalarına duyduğu tepkiyi, İslamcı, kültüralist bir belagatle istismar ederek, Tanzimat’ın en özgürlükçü yanlarını yok etmiş ama ekonomik ve siyasal olarak sömürgeleşme programını en vahşi, en gözü kara şekilde uygulamıştı. Laf uzadı. Farkındayım. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.

Kadro hareketi, Serbest Fırka hamlesine benzer şekilde, bir supap işlevi  görmüştür. Kentli aydınlar arasında sol veye sola meyletmesi muhtemel tepkiler bertaraf edilmek istenmiştir. AKP’nin gündemini uygularken kimi sol aydınları yanına çekmesiyle benzerliği var. Yoksa, Kadro’nun arkasında durulmamış olduğunu, radikal ve tehlikeli bulununca, bizzat en üst düzeyde teşvik edenler tarafından tatil edilmiş olduğunu biliyoruz . Bu noktada, yöntemsel olarak, aynı siyasal heyet tarafından  resmi olarak kurulmuş olan “sahte TKP” vak’asıyla da işlevsel olarak benzerliği olduğu söylenebilir.

Cumhuriyet yönetimi hiç bir zaman, özü itibarıyla, devlet önderliğinde, üçüncü dünyacı merkantilist ve korporatist bir kapitalizm anlayışını savunan, “Kadro ideolojisi”ni, programını izlememiştir. Kaldı ki, Kadro’nun  dillendirdiği fikirlerin o sıralarda, kapitalizmin bunalımı nedeniyle arayış içinde olan bir çok üçüncü dünya ülkesinde, örnekse, bazı  L.Amerika ülkelerinde de eşzamanlı olarak tartışıldığını, söz konusu fikirlerin ülkemizden çıkmamış olduğunu biliyoruz.

Kemalist idareciler kendilerinin, bir noktaya kadar, daha doğrusu, egemen sınıf fraksiyonları arasında şiddetli bir çatışmaya meydan vermeyecek kadar, burjuva devrimcileri olduklarının farkındaydılar. farklı, abartılı ideolojik tanımsal telkinlere itibar etmeleri kabil değildi.

Nitekim, İnönü, Kadro’nun devamı olarak görülebilecek Yön Dergisi’ne 1963’te vermiş olduğu bir mülakatta, Atatürk’ün, kendisinin ve diğer arkadaşlarının hiç bir zaman sosyal bir devrimi düşünmemiş olduklarını açık açık söylemiştir. Atatürk’e “sosyalist” yakıştırmasının kesinlikle doğru olmadığını söylemiş, hatta bunun iftira olduğunu ima etmiştir.

Zaten Atatürk’ün bu anlama gelecek ne bir ifadesi ne de icraatı vardır. Kapitalist emperyalizme karşı olduğunu söylemiş olduğu 1922’de, başka ne söyleyebilirdi ki? İşgalci emperyalist ülkeler ve onun işbirlikçisi Osmanlı hanedanlığıyla savaş halindeydi. Sovyetler Birliği’nden başka da stratejik ortaklık kurabileceği ülke civarında yoktu.

Gelgelelim, cumhuriyetin ilanı sonrasında hemen iktisadi ve sınıfsal tavrını net olarak ifade etmiş, o doğrultuda siyasal adımlar atmıştır. Bir şey daha söyleyeyim, DP şefleri “her mahallede bir milyoner” yaratacaklarını ilan etmişlerdi. Aslında bunu Cumhuriyet’in hemen başlarında Atatürk, “ülkemizde milyonerler, hatta milyaderler yaratmak istiyoruz” demek suretiyle daha önce hedefleri arasında ilan etmişti. Sonra, Atatürk kendisini, yapmış olduğu kişisel ekonomik girişimlerle, “burjuva girişimci” modeli olarak sunma çabası içinde olmuştur. Atatürk’ün tarımsal çiftlikleri, “kollektif” değil, “kapitalist” idi. Öyle değil mi? Özcesi, Atatürk de, İnönü de, Bayar ve Menderes kadar sol düşmanıydılar. Anti-komünist idiler. SSCB ile ilişki meselesine gelince, ekonomik olarak sıkıştıklarında, Menderes de Demirel de SSCB’nin kapısını çalmamışlar mıydı?

Sonra şunun da altını çizmek isterim: “İlerici” ve “solcu” olmak her zaman aynı anlama gelmez. Pekala bir sağcı tarihsel figür, sağcı bir siyasal kadro, burjuvazi gibi sınıf tarihte, belli bir uğrakta,  “ilerici” rol oynayabilir, “ilerici” olarak tanımlanabilecek eylemler içinde bulunabilirler. Bunun örnekleri çoktur. Ancak “solcu” olmak kesin ve net olarak bir sınıfsal tavırla, burjuvazinin egemen olduğu bir çağda ona ve kapitalizme karşı olarak proletarya sınıfının çıkarlarının temsilcisi, proletarya devriminin savunucusu, sosyalizmden yana olmakla mümkündür.  Her “ilerici” solcu olmayabilir; ama her solcu ilerici olmak zorundadır. Tarihsel olarak ilerici/gerici konumunu belirleyen,  sınıf mücadelesi içinde tutulan konumdur.

CHP’den hareketle benzer bir saptamayı,  mesela Batı’daki muadil partiler için de yapabiliriz. 80’lerin sonunda, reformist sol tarafından hararetle (Kabul edelim, “68 solu” bu restorasyoncu, hatta karşı devrimci anlayışı Batı’da yenilemiş, önünde yeni “radikal” kanallar açarak tahkim etmişti) desteklenen neo-liberal karşı-devrimci hareket, bu reformist ve “radikal” yeni solun katkısı olmasaydı, karşı-devrimi yapamazdı. Bir kez restorasyon, sonrasında karşı-devrim ve sosyalist cumhuriyetlerin tasfiyesi başlayınca, aslında bu reformist ve yeni solcu anlayışlara da ihtiyaç kalmamış, onlar da siyaseten tasfiye edilmişlerdi. Hep böyle olmaz mı?

Anti-komünist tasfiyeciliğin genel olarak solun tasfiyesi, ve bu arada tabii, demokratik ve ilerici döneminde, kapitalizmin getirmiş olduğu bütün aydınlanmacı, özgürlükçü ve eşitlikçi değerlerin, demokrasinin de tasfiyesi anlamına geleceği söz konusu “sol” kesimlerce anlaşılamadı. Anlaşılmış olduğu yerlerde de, zaten böyle bir örtük  gayeye sahip olunduğu için sorun olarak görülmedi.

Batı’da söz konusu reformist ve yeni-solcu radikal partiler sosyalist eforun sonuçları olarak ortaya çıkmışlardı. Kapitalizmin gericileştiği, onun en ilerici kazanımlarının sosyalizm mücadelesinin kazanımları olarak sahiplenildiği, bu kazanımların ancak sosyalizm mücadelesi içinde savunulabileceğinin idrak edilmiş olduğu  koşullarda etkinlik kazanmışlardı. Bugün etkinliklerini kaybetmiş olmalarıyla sosyalizmin karşı-devrimle geriletilmiş olması arasındaki canlı bağlantıyı göremeden en asgari düzeyde demokrasi mücadelesini dahi etkin bir şekilde verebilmeleri kabil değildir.

Bugün en asgarisinden demokratik istemler dahi ancak sosyalist bir perspektif içerisinde savunulabilir. Sosyalizm olmadan demokrasinin olamayacağı bir kez daha anlaşılmıştır. Sosyalist talepleri öne koyan bir stratejiyi öngörmeyen demokrasi, bağımsızlık mücadelesi bir kez daha havanda su dövmek anlamına gelecektir. Demokrasiye ancak sosyalizmden gidilebilir. Demokrasiyi, bağımsızlığı  savunan siyasetler,hareketler, önceden de olduğu gibi,  ancak sosyalizm mücadelesi içinde ortaya çıkabilirler. Gezi halkının kalkışmasında, “müesses” muhalefete karşı tavrında,  bu talep sezgisel olarak verilidir. Dünyanın başka yerlerinde de, mesela, ABD’deki “Occupy” hareketi, kimi bileşenlerinin başlatmış oldukları tartışmalar dolayısıyla, klasik “demokratik mücadele” formatı içinde hareket etmeyi sorgulamaya başlamıştır.

Türkiye’de emperyalist merkezlere entegre işbirlikçi burjuvazinin oligarşik örgütleri, siyasal partileri el birliğiyle, emperyalist merkezlerden gelen talepleri hayata geçirmektedirler. 2.Cumhuriyet düzeninin kurulmasında CHP’nin rolü AKP’den az değildir. Herhalde CHP’nin direnişine rağmen 2.Cumhuriyet’in tesisi yolunda bu kadar ileri adımlar atılamazdı. Mart Tezkeresi sonrasındaki gelişmeler, emperyalizmin bölgemizde başlattığı, gericiliğe dayanan savaş programını kararlılıkla uygulamaya koymasından sonra Baykal döneminden itibaren CHP, bu yeni koşullara adapte olmak adına dizayn edilmeye başlanmış, en son olarak, ikircikli ve yavaş davranan genel başkanının da tasfiyesiyle CHP, kendisinden talep edilen yeni rotasında aksamadan ilerleyebileceği bir yapıya kavuşturulmuştur.

Kılıçdaroğlu döneminde parti, 2.Cumhuriyet söz konusu olduğunda kraldan çok kralcı olmuş, AKP’nin arkasında, en gözü kara gerici politikaları uygulaması bakımından itki işlevi görmüştür. Bu şekilde AKP’nin önü sürekli açılmış, aksamadan yürüyeceği yolun döşenmesi sağlanmıştır. AKP, kendi gerici ve emperyalist politikalarını CHP, MHP ve BDP gibi partiler üzerinden meşrulaştırma olanağı bulmuştur.

Bu noktada, ilk “2.Cumhuriyet” girişimi olan ama o günkü koşullarda tam olarak realize edilemeyen 1946 ile bugün arasında, karşı-devrimin tesisi, gerici ve emperyalist politikaların önünün açılması bakımından bir süreklilik, CHP adına bir tutarlılık olduğunu söyleyebiliriz. 1946’da da CHP dinselleştirme programını uygulamaya koymuştu. 1946’da da solu itibarsızlaştırma çabası içinde olmuştu. 1946’da da liberal kapitalist politikaları benimsemişti.  O zaman da, “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” tavrıyla, DP politikalarını, yani emperyalist merkezlerin taleplerini meşrulaştırmış, yeni politikaların yerleşmesi bakımından yine paratoner işlevi görmüştü.

“17 Aralık operasyonu” öncesindeki ve sonrasındaki gelişmeler, belediye seçimlerinde aday tespitleri, izlenecek seçim stratejisinin belirlenmesi gibi konularda CHP yönetimi nin tamamen, Cemaat kanalıyla, emperyalist merkezlerin kontrolü altında olduğunu göstermiştir. Şimdi bir kez daha, MHP ile ortak olarak tespit ettiklerini söyledikleri, aslında her ikisinin de, işbirlikçi burjuvazi ve  dış emperyalist, gerici odaklar talimatıyla ilan ettikleri islamcı aday İhsanoğlu, CHP adına, karşı-devrim doğrultusunda yenilenen soğuk savaşın yeni Prof Ş.Günaltay’ı olarak görülebilir.

Bu kez CHP’nin adayı, içerideki kültürel ve siyasal restorasyon koşullarında değil, dünya çapındaki karşı-devrim doğrultusunda ve emperyalist saldırganlığın müslüman haçlı lejyonerleri de kullanarak BOP coğrafyasında operasyonlarını sürdürmekte olduğu koşullarda tespit edildiğinden, karşımızda Günaltay’a göre dahi daha gerici, bir ortaçağ figürü vardır. Bu portre emperyalistlerin vizyonuyla örtüşmektedir. Hele bugünkü gündem bağlamında düşünürseniz. Tam da “sünni eksen” oluşturma çabaları varken, İhsanoğlu’dan iyisi Şam’da kayısı!

Bugünlerde CHP yanlısı yazarlar, siyasetçiler tarafından AKP seçmenine “uyanın artık!” çağrıları yapılıyor. Komik tabii. AKP seçmeni uyutulmaktan memnun olabilir, asıl ondan şikayetçi olan muhalif CHP seçmenin desteklediği parti karşısında uyanık olması gerekiyor. CHP’ den karşılayamayacağı, dahası, var olma nedeniyle bağdaşmayan beklentiler içinde olanların uyanması gerekiyor. Aldatılmakta olduklarını hâlâ göremiyorlar. CHP’nin misyonu sol gösterip sağ vurmaktır. Aynısı, onun şakşakçılığını yapan yazarlar için de doğrudur.

Evet, CHP kurucu bir misyonu olan bir partidir.  Birinci cumhuriyetin kurucusudur.İkincisinin de olmazsa olmaz kurucusu olma gayretindedir. CHP olmadan birincisinin tasfiyesi mümkün olamazdı. İkincisinin inşası da kabil olamaz. AKP, CHP, MHP’yi tek bir düzen partisi olarak görmek gerekir. Aralarındaki sürtüşmelerin nedeni düzen karşıtlığından kaynaklanmıyor. Son olarak,  CHP ile CHP’ye oy veren insanları birbirlerine karıştırmak sosyalistler bakımından vahim bir yanlıştır.

T