EMPERYALİZM VE İSLAMCILIK 1

Şunu görmek lazım. Gerek M.Kardeşler ve gerekse Vahabi islamcılığının esas siyasal hedefi ulusal seküler egemenlik yapıları ya da organizasyonlarıdır. Filistin sorunu ya da İsrail sorunu tribünlere karşı bir gösteridir. Ya da isterseniz, “van minüt” mastürbasyonudur diyelim.

Türkiye’de anti-semitik eğilimlerine yenik düşen kimi entelektüeller, Ortadoğu’da ve tabii Türkiye’de de gericiliğin, faşizan hareketlerin yükselişiyle İsrail’in ortaya çıkışı arasında bağlantı kuruyorlar. İslamcılar da aynı faktörü seküler-ulusal egemenlik yapılarının yükselişindeki rolüyle ilişkilendiriyorlar.

İkinciler asıl gerçeği gizlemek çabasındalar. Birinciler ise ikincilerin tezgahına geliyorlar. Bir bumerang halini alabilecek (Çünkü her zaman anti-semitizm, anti-komünizmle el ele yürütülmüştür. Hatta bugünkü siyonist anti-semitizm de aynısını yapmıyor mu?) anti-semitist mecralara sapıyorlar. Tıpkı islamcı sahtekârlığın yaptığı gibi, bölgede, ülkemizde olup biten her şeyi İsrail etrafında açıklamaya çalışıyorlar.

Böylece emperyalizm olgusu gözardı ediliyor. Bugünkü İsrail’i emperyalistlerin yaratmış olduğunu unutturmaya çalışıyorlar. Bir şeyi daha, İsrail’den önce ortaya çıkan ve bugünkü İsrail’in oluşumunda da pozitif rol oynayan emperyalizmin hizmetindeki bir gericilik odağı olarak S.Arabistan’ı.

Başkan F.Roosevelt, Yalta Konferansı öncesinde meşhur Landis raporunu okuduktan sonra (Landis ABD’li senatördü, Ortadoğu konusunda adıyla anılan bir rapor hazırlayıp, başkana sunmuştu) o güne kadar genellikle Birleşik Britanya Krallığı tarafından yürütülen Arap diplomasisinin, doğrudan ABD’nin kontrolüne alınmasına karar verdi.

Sonrasında, Quincy adını taşıyan bir savaş gemisiyle ülkesine dönmeden önce S.Arabistan’ı ziyaret etti. Orada iki ülke adı anılan gemide Quincy Paktı olarak anılan bir antlaşmayı imzaladılar. Bu antlaşmanın üç temel maddesinin olduğu söylenebilir: 1) ABD, Suudi Krallığı’nın istikrarını temin etmek adına, askeri olanları da dahil olmak üzere, her türlü önlemi alacak. Bu krallığa dışarıdan yöneltilebilecek bir saldırı durumunda, Krallığı koruyacaktı. Daha da önemlisi, S.Arabistan’ın güvenliği bakımından büyük öneme haiz, Arap yarımadasının istikrarını temin edecekti. 2) Bu hizmet karşılığında da, S.Arabistan petrol satışında her zaman ABD’yi kayıracak, ona “makul” fiyatlarla petrol satacaktı. Daha önemlisi, S.Arabistan petrolden kazandığı paraları dolar olarak ABD bankalarında, ABD şirketlerine öncelik tanıyan ihalelerde kullanarak değerlendirecekti. S.Arabistan’ın güvenliği için gerek duyacağı silahları da ABD firmalarından temin edecekti (Bugün itibarıyla yaklaşık 350 milyar dolar gibi bir Suudi parasının ABD ekonomisinde dolaşımda olduğunu hatırlatalım). 3) ABD, S.Arabistan’ın iç işlerine müdahale etmeyecek. Siyasal rejimine, teolojiko-politik ideolojisine saygılı olacaktı (Yani Batılıların sevdiği bir ifadeyle, Krallık’ın “insan hakları ihlalleri” ne ses çıkartmayacaktı. Bu yüzden bugüne kadar Batı ve özellikle ABD medyası, S.Arabistan rejiminin barbarlıkları karşısında sessiz kalmışlardır).Bu antlaşma biraz sonra kurulacak İsrail’in doğumunda ebe işlevi görmüştür dersek, yanlış bir şey söylemiş olmayız. S.Arabistan’ın güvenliği bir müddet sonra İsrail’in güvenliğinden ayrı düşünülemeyecek hale gelir.

Nasır, Kral Faruk’u darbeyle devirdi. İktidar oldu. Süveyş Sorunu ortaya çıktı. İngiltere ve Fransa askeri müdahaleye karar verdi. O yıllarda kendisini Avrupa’dan göreli olarak özerk bir hegemonik bir güç haline getirmek isteyen ABD, BM’de askeri müdahale önerisine karşı çıktı. ABD, Mısır’ın ve onun etkisiyle Ortadoğu’da tabanı genişleyen ulusal-seküler hareketlerin SSCB’nin kontrolüne girmesinden çekiniyordu. Hegemonik bir güç olmak anlamında yeni yükselen emperyal devletlerin, tarih içinde,gerileyen emperyal güçlere nazaran daha rasyonel hareket ettikleri görülecektir.

Nitekim, Nasır darbesi ve erken döneminde Nasır yönetimi, gerek ABD’nin o zaman bölgedeki en büyük petrol konsorsiyumu Gulf Oil (seksenlerde Standart Oil ile birleşip Chevron adı altında perakende satış istasyonları açmışlardır) ve gerekse Kennedy yönetimi tarafından büyük destek ve himaye görmüştür. Hatta Arap milliyetçiliğin ilk cisimleşmesi olduğunu söyleyebileceğimiz (Mısır ve Suriye’nin birlikte kurdukları) Birleşik Arap Cumhuriyeti yine Kennedy yönetimi tarafından desteklenmişti. Nasır ve Kennedy arasındaki düzenli sayılabilecek mektup trafiğini hatırlatmak isterim. Kennedy, ABD’nin emperyal programını sürdürürken Avrupa’nın sömürgeci politikalarının mirasçısı gibi bir görüntü vermemesi gerektiğini düşünüyordu. Tabii bütün bu süreç işlerken S.Arabistan sürekli olarak ABD nezdinde girişimlerde bulunarak, Quincy Paktı’nı hatırlatıyor. ABD’nin antlaşmaya sadık kalmasını istiyordu. ABD’yi sürekli olarak Nasır rejimine karşı kışkırtıyordu.

1962 yılında K.Yemen’de kralcılar ve cumhuriyetçiler arasında bir iç savaş çıktı. Tabii S.Arabistan ve Ürdün kralcıları, Mısır cumhuriyetçileri destekliyordu. İç savaş Mısır’ın Yemen’e asker göndermesine neden oldu. Ancak 1971’e kadar Yemen sorunu çözüm bulamadı. Mısır ve arkaik monarşiler arasında çekişme alanına dönüştü. Bu çerçevede, 1967 İsrail-Mısır savaşı S.Arabistan’ın lehine olmuştur. Mısır bu yenilgi sonrasında Yemen’deki 68 bin askerini de çekmek zorunda kalmıştır. Tabii bütün bu süreç yol açtığı bir başka sonuç da, Ortadoğu’nun seküler ve ulusalcı hareket ve organizasyonları nezdinde SSCB’nin itibarının artmış olmasıdır. S.Arabistan bu gerçeği de kendi adına iyi kullanmıştır.

ABD’de Johnson iktidar olduğunda, Kennedy yönetimi sırasındaki Ortadoğu politikası da değişmiştir. Bu değişimin ilk işaretlerinden bir tanesi, Mısır’ın Aswan barajı inşaatına desteğini talep ettiği ABD yönetimin bu teklifi ret etmesi olmuştur. Bu ret, Mısır’ı Sovyetler’e biraz daha yaklaştırmıştır.

Johnson yönetiminden itibaren Nasır’ın netleşen politikası, Ortadoğu’da Batılı güçlerin ekonomik etkisini kırabilmek için Arap petrolleri üzerindeki Batılı denetimi ve onların Arap dünyasındaki işbirlikçilerini ortadan kaldırmak olmuştur. Bu doğrultuda, arkaik Arap rejimlerinden destek bulan Arap gericiliğinin kalelerini, bölgedeki emperyalist üsleri yıkarak seküler,ulusal Arap birliğini tesis etmek gerekiyordu. Dikkat ediniz, Filistin Sorunu 1967’ye kadar Arap milliyetçilerinin somut bir politika olarak hedefinde değildir. İsraillilerle sorunlar henüz karşılıklı temaslarla, diyalogla aşılmaya çalışılıyordu. Öncelikli hedef Arap gericiliği ve onun merkez üssü S.Arabistan idi. Bu stratejinin ne kadar isabetli olduğu bugün dahi görülmektedir.

Ne olduysa, yanlış bir hamleyle Nasır’ın İsrail’le 6 gün savaşını başlatmasıyla oldu. Bu yenilgi ve gerileme sonrası, S.Arabistan’ın büyük parasal desteği ve Batı emperyalizminin şemsiyesi altında Quincy Pakt’ından itibaren palazlanmaya başlayan İslamcıların eli güçlendi. Yenilgiden “Batı’dan ithal” seküler-ulusalcı modeli sorumlu tuttular. Kendilerini ilk kez bu savaş sonrasında ulusalcılar karşısında güçlü bir siyasal alternatif olarak sundular. Hayal kırıklığı içinde moralleri bozulmuş aydınların, kitlelerin desteğini aldılar. Bu kez İslamcılar, bu ulusal seküler, Batıcı rejimlerden kurtulmadan Filistin Sorunu’nun aşılamayacağını vaz’ ediyorlardı.

Emperyalist ülkelerin himayesi ve islamcı siyasal meşruiyetin bayrağı altında, bölgedeki seküler-ulusalcı yapıların altı 70’lerden itibaren oyulmaya başlandı. Elbette bunun Türkiye için de imaları olacaktı. Dikkat ediniz bugün Ortadoğu’da islamcı hiç bir rejim, özellikle iktidar olanaklarına kavuşmuş olanlar, Filistin Sorunu’nu gündemlerine almıyorlar. Sadece kuru sıkı bir “van minüt” atışı bağlamında şovlarla meseleyi geçiştiriyorlar. Asıl hedeflerinde ulusal-seküler cumhuriyetçi yapılar olduğu net olarak görülüyor. İşte bu politik konum hem Ortadoğu gericiliğinin kalesi S.Arabistan’ın hem de İsrail’in işine geliyor. Gerek S.Arabistan ve gerekse İsrail var olmak için birbirlerine muhtaçlar.

İhvan ya da M.Kardeşler olarak bilinen örgüt 1928 yılında, her ikiside 1906 doğumlu ve her ikisi de öğretmen olan Hasan El-Benna ve Seyid Kutb tarafından kuruldu (Geçerken, bu kuruluşta Türkiye’de yükselen Kemalist harekete yönelik tepkisel bir boyutun olduğunu da hatırlatalım). Esas olarak, din ve siyasetin, medeni hukuk ve şeriat hükümlerinin tevhidci bir anlayışla birleştirilmesini istiyorlardı. Bu ayrımların Batı icadı olduğunu ileri sürüyorlardı. Hayatın bütün alanlarının İslami prensipler çerçevesinde yeniden düzenlenmesini öneriyorlardı.

Benna’nın 1948’deki ölümünden sonra Seyit Kutb daha radikal bir çizgiyi benimsedi. İslami prensiplere dayanmayan Arap rejimlerine karşı savaşmanın dini bir görev olduğunu ileri sürüyordu. Bu hareket   S.Arabistan tarafından desteklenmişti. Özellikle de Seyit Kutbçu çizgisiyle.

Nitekim Kutb yönetimindeki İhvan, S.Arabistan’ın yönlendirmesi ve desteğiyle 1954’te silahlı bir kol oluşturmuştur. Bu örgüt giderek diğer Arap ve Batı ülkelerinde de kollar açmaya başladı. Diğer müslüman ülkelerindeki dinci gruplarla temasa geçti. İlk hedefin Nasır yönetimi (ve dikkat ediniz) Suriye olduğu her fırsatta ilan edilmekteydi. Bu iki ülkede örgütlenmeye büyük ağırlık verildi. Buna karşı bir hamle olarak,  Nasır İhvan hareketine karşı büyük bir saldırı başlatı. Kutb yakalanarak idam edildi. Kısacası, emperyalizm karşısında tavır alan bağımsızlıkçı,  ulusal-seküler Birleşik Arap Cumhuriyeti (Mısır ve Suriye) İhvan hareketinin ana hedefi haline geldi.

Tabii sonrasında emperyalizm çağında, seküler ulusalcı burjuva cumhuriyetlerini, sosyalizme dönüştürmeyen ya da dönüştüremeyen ve böylece toplumsal temellerini eşitlikçi bir anlayışla sağlamlaştırmayan bütün rejimlerin başına gelen Mısır’ın da başına geldi. Bugün bütün Ortadoğu Cumhuriyetlerinin başına gelmekte olduğunu da spektaküler örnekleriyle yaşıyoruz, görüyoruz.

Temel bir mantık kuralıdır, aynı nedenler aynı sonuçları doğururlar.Öyleyse, bugün bu emperyalist-islamcı saldırı karşısında geçmişteki yanlışları yinelememek gerekir. Çürüyen kapitalizmin krizi, tanım itibarıyla gerici politik içeriğe sahip emperyalizmin en saldırgan ve en arkaik görünümlerini bir kez daha somut olarak kusmasına neden oldu. Bu durumda onu sosyalizmden başka bir toplumsal-siyasal projeyle alt etmek olanaklı değildir. “Burjuva-demokratik” ya da  daha kurnazca demeyeceksek, daha “inceltilmiş” ifadesiyle “milli demokratik devrim” ler (“kapitalist olmayan yol” da denebilir)  sosyalizme dönüşme yolunda başarılı olamıyorlar. Rus feodal otokrasisine karşı yapılan ikinci burjuva demokratik devrim, Lenin önderliğindeki bolşeviklerin ancak hemen müdahalesiyle, sekiz ayda sosyalist devrimle dönüştürülmüştü. Bunu görmek ve göstermek lazım.


Çin Komünist Partisi’nin 18.Ulusal Kongresi: Yeni Büyüme Stratejisi ve Siyasal İmaları

Türkiye’de, ABD seçim kampanyaları sırasında, sol kamuoyunun dikkatinden kaçan önemli bir Cumhuriyetçi ve Demokrat ortak prodüksiyonu kampanya vardı. Gerek Romney ve gerekse Obama, ABD’deki ekonomik krizden Çin’i sorumlu tutuyorlardı. Her ikisi de, yanlış hatırlamıyorsam, Ekim ayında, Hofstra Üniversitesi’ndeydi, bir soru üzerine, ABD’deki ekonomik düşüşten, işsizlikten Çin’i sorumlu tutmuşlardı. Devam ederek, Çin’in ABD’deki yatırımlarının ülkenin ulusal güvenliği için tehdit oluşturduğunu iddia etmişlerdi. Çin’le ticaretin ABD’nin ekonomik bağımsızlığını yok etmekte olduğunu vurgulamışlardı. Bir kaç gün sonra bir kamuoyu araştırma şirketinin Amerikalılarla yaptığı bir ankette de, ABD yurttaşlarının yaklaşık yüzde 70’nin başkanın ve rakibinin görüşlerine katıldıkları sonucu çıkmıştı.

Bunun üzerine resmi Çin medyası, ABD siyasetçilerini ucuz politikacılık yöntemlerine başvurarak ABD halkını Çin’e düşmanlaştırmaya çalıştıklarını iddia etmişlerdi. Çin ile ABD arasındaki ilişkilerde asıl mağdurun, kısıtlamalara ve yasaklara tabi tutulan Çin firmaları olduğunun altı çizilmişti.

Çin’in epeyce bir zamandan beri ABD’yi korumacı ekonomik anlayışı dolayısıyla eleştirdiği bilinmektedir. Çin, ABD’nin bir yandan dünya ülkelerine serbest piyasacı politikalar uygulamaları için çağrı ve baskı yaparken, kendisinin korumacı ekonomi politikaları izlemekte olmasını büyük bir çelişki olarak yorumlamıştı. En son, Obama yönetimin Çin’e yüksek teknoloji ihracını yasaklayan kararları bu korumacılık tartışmasını yeniden alevlendirmişti. Tartışmalar sürerken iki ülke birbirlerini yeni soğuk savaşın “truva atı” olmakla suçlamışlardı.

Bu tartışmalarda Çin tarafı, Çin ekonomisinin ya da GSMH’nın yüzde 30’undan fazlasının ihracata dayanırken, bu oranın ABD için yüzde 15’lerde olduğunu söylüyor. Bu durumda, büyümek için ihracata muhtaç ülkenin Çin olduğu belirtiliyordu.

ABD EMPERYALİZMİ KIŞKIRTIYOR

Tabii bu görünürdeki ekonomik tartışmaların siyasal boyutlarının olduğu, olacağı gözden kaçırılmamalıdır. Obama yönetiminin, Hindistan ve Çin’i karşı karşıya getirmek için yürüttüğü kışkırtıcı siyasal faaliyetler de biliniyor. En son, Eylül ayında Çin’in yaptığı ilk uçak gemisinin faaliyete geçmesiyle, ABD bunu, Hindistan’a karşı tehdit olarak yorumlamıştı. Son dört yılda, Hindistan’ın sürekli silahlandığını, ABD’nin bu ülkeye silah satışında önemli bir paya sahip olduğunu görüyoruz. Halbuki daha Çin bu uçak gemisine sahip olmadan çok önce Hindistan’ın İngiltere’den alıp modernize ettiği bir uçak gemisine sahip olduğu biliniyor. Tabii her iki ülke de Hindistan’ı çok önemli bir potansiyel dış pazar olarak görüyorlar. Bunun farkında olan Hindistan, dış işleri bakanı aracılığıyla, geçen ay, ülkesinin ilişkilerinde her ikiyi ülkeyi de gözeteceğini söylemişti.

Bariz şekilde Uzak Doğu’da, Çin Hindi’nde, Rusya’da ciddi bir askeri hazırlık olduğunu görüyoruz. Rus ordusunun da kendisini modernize etmek için yedi yüz milyar dolarlık bir bütçe hazırlamış olduğu ne zamandır söyleniyor.

“ÇİN’E ÖZGÜ SOSYALİZM” YA DA SÜREKLİ REVİZYONİZM

Bilindiği gibi Deng devrinden itibaren ÇKP Ulusal Kongreleri, “Mao Zedung Düşüncesi” revizyonunu revize eden “Deng Xiaoping Teorisi” yle partinin siyasal çizgisinin, sürekli gözden geçirildiği, adeta “sürekli revizyonizm” programlarının kararlaştırıldığı platformlara dönüşmüştür.

1982’deki Deng çizgisini mantıksal doğrultusunda geliştirmek adına ÇKP politbürosundaki konumunu 1987’de güçlendiren Jiang Zemin, başkan olduktan sonra revizyonizm yolunda bir hamle daha yapmış, malum Konfiçyüsçü retoriği çağrıştırır şekilde, Üç Önemli Temsili Fikir “açılımı”nı parti programına ve sonrasında da Çin anayasasına dahil ettirtmişti. Buna göre, 1)ileri toplumsal üretici güçlerin yaratılması (esnek -piyasacı- ekonomik büyüme), 2) ileri kültürel kazanımların yaratılması (kültürel ve ideolojik yenilenme) ve 3) çoğunluğun çıkarlarını gözeten politik uzlaşmanın yaratılması (“ileri demokrasi”, ya da isterseniz, “bütün halkın devleti” anlayışı) hedefleri partinin önüne koyuluyordu.

ÇKP’nin 17.Ulusal Kongresi’nde, şimdi görevini devretmesi beklenen başkan Hu Jintao revizyonu derinleştirmek adına, Bilimsel Gelişme Kavramı anlayışını hakim parti çizgisi haline getirmiş, buna göre çağdaş dünya şartlarının gerektirdiği ekonomik -teknokratik aklın Çin yönetiminin bütün alanlarına uygulanması istenmiştir. Onun döneminde Çin, kapitalist dünyayla entegrasyon adına büyük adımlar atmıştır. Jintao, Çin’in ekonomik gelişmesi bakımından, barış içinde karşılıklı çıkarları gözeten uluslararası bir ortama muhtaç olduğunu her fısatta dile getirmiştir. Aynı zamanda da, azınlıklar sorunu ve parti içi muhalefet karşısında çok sert önlemler almıştır.

Bir parantez açacak olursak, çağdaş Çin’in oluşumunda Sovyetler Birliği etkisinin, daha çok olumsuz görünümleriyle, çok açık olduğunu tespit etmek gerekiyor. Elbette henüz bir komünist belagatten vazgeçilmemiştir. Hu Jintao halen “Çin’e özgü bir sosyalizm” pratiği içerisinde olunduğunu söylemekte, sosyalizmin Çin’de nihayet ilk evresine girmiş olduğuna işaret etmektedir. Tarihsel bir perspektiften ve kıyaslamalı olarak bakıldığında Çin’in, SBKP’nin 20.Kongresi’den sonra 1958’den itibaren  teorik ve politik özellikleri itibarıyla, SBKP’nin revizyonistleşme rotasını takip etmiş olduğu veyahut SSCB’deki gelişmelerden olumsuz olarak etkilenmiş olduğu  söylenebilir.

Tekrar ÇKP’nin 18.Ulusal Kongre’sine dönecek olursak, başkan Hu Jintao kongreye sunduğu raporunda, çok önemli noktalara işaret etmiştir. Birincisi, Çin artık iç pazarına ağırlık verecektir. Başkan konuşmasında, iç pazarı genişletmek, iç talebi patlatmak gerektiğini ifade etti. Hatta Çin plancılarının bireysel potansiyel talep yaratma konusunda da çalışmalar yapması gerektiğini söyledi. Çin’in kapitalizmin kriziyle öne çıkardığı kamucu politikalarından (yani Keynesçilikten) taviz vermeyeceğini belirtti. Hatta Çin parti toplantılarında ilk kez olmak üzere, kişi başına düşen milli gelir payını on yıl içinde ikiye katlamanın hedeflendiğini söyledi. Böylece ilk kez Çin’de ekonomik gelişme bağlamında, kişi başına ulusal gelir kriterine ve hedefine değinilmiş oldu.

Bu karar çok önemli. Demek ki Çin, ihracata dayalı kalkınma stratejisine nazaran iç pazara dayalı kalkınma stratejisine ağırlık verecektir. Bunu sağlamak için de içeride, ücretleri arttırarak, halkın satın alma gücünü arttıracaktır. Yine ilk kez, en yetkili ağızdan, bugüne kadar izlenmiş olan büyüme stratejisinin, zengin ve fakir arasındaki mesafeyi uçurum düzeyine getirmiş olduğunun itiraf edildiğini görüyoruz. Elbette bu konuya değinilmesi, iç pazara dönüşü meşrulaştırmak içindir. Hem kırsal hem de kentsel kesimdeki çalışanları sürdürebilir bir sosyal güvenlik şemsiyesi altına alma çağrısını da bu yeni strateji çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Bununla beraber, bütün bu önlemlerin, uygulandıkları takdirde,  Çin’in dış ticaretteki rekabet kabiliyetini bir ölçüde azaltacağı da aşikardır.

Burada çok önemli bir noktaya değinmek lazım. Çin yönetiminin iç pazarcı önlemleri aslında Çin’in düşük ücretlere dayalı kalkınma stratejisinin sınırlarına ulaşmış olduğunun da ilanı olarak görülmelidir. Çin bu noktaya 2006-2007 yıllarında ulaşmıştır. Bu tarihle, kapitalizmin son büyük bunalımının patlak verdiği tarih arasında bir örtüşme olması ilginçtir.

Bilindiği gibi, 2007’deki 17.Ulusal Kongre’de de iç pazarı teşvik etmek ve toplumsal eşitsizlikleri gidermek adına önlemler alınması kararlaştırılmıştı. İç talebi genişletmek yönünde sınırlı bir uygulama son iki üç yılda yapılmıştı. Büyük kentlerde ücretlerde bir miktar artışa gidilmişti. Aradan geçen zaman içinde özellikle büyük kentlerde çalışan emekçilerin ücretlerindeki bu artışın yaklaşık yüzde 15 civarında olduğu istatistiklere yansımıştı.

O zaman bazı “eski tüfek Maocular”  bu kararlardan etkilenmiş, Çin’in kapitalistleşmeyeceği yolunda iddialar geliştirmişlerdi. Oysa, Çin kapitalist emperyal bir güç olma yolunda kararlı adımlar atmayı sürdürmektedir. Üstelik   neo-liberal   araçları görece kontrollü bir şekilde kullanmaktan vazgeçmeden. Çin’de, özellikle büyük kentlerdeki emekçilerin ücretlerinde nispi bir artış olsa da, kırsal alanlardan kentlere gelen masif göç, kayıt dışı bir emek sömürüsünün en vahşi formlarda sürdürülmesine olanak veriyor. Çalışan emekçiler üzerinde  baskı yaratan muazzam bir “yedek emekçi ordusu” nun varlığı,  Çin’deki yerli ve yabancı sermaye kuruluşlarına ücretleri belli bir seviyede tutmak veya düşürmek adına eşsiz olanaklar sunuyor.

Çin’de bugün uygulanan devlet kapitalizmi çerçevesinde, tek tek (hatta ellerinde muazzam sermaye birikimine sahip) burjuvalar ortaya çıkmış olsa da, ekonomik-siyasal-ideolojik bir bütünlük teşkil etmesi anlamında, bir sınıfsal yapı olarak burjuvazi  (henüz) oluşmamıştır. Yani burjuvazisi olmayan bir kapitalizm pratiğinden söz ediyorum. Girişimci faaliyetleri esas olarak devlet memuru figürler yürütmektedir. Devlet ya da bürokrasi, geleceğin burjuvazisi adına vekaleten kapitalizmi geliştirmektedir. Bizim erken devletçilik deneyimimizi hatırlatan bir tür “vesayet kapitalizmi” nden söz edebiliriz.

Tabii asıl benzerlik Sovyet NEP dönemiyle.  Mao sonrası dönemin, özellikle de Deng programının NEP programıyla anlamlı benzerliklerinin olduğu açıktır. Bugün ulaşılan noktada aralarındaki farklar şudur:  Bir kere Sovyet NEP’i, çok ağır ve çok daha kötü şartlarda devreye sokulmuştu. Savaş, ardından iç savaş ve emperyalist işgal Rusya’da büyük maddi yıkımlara yol açmıştı. Halk açlıkla karşı karşıya idi.

Bu şartlarda Sovyet NEP’i,, sosyalist kuruculuk öncesinde, bireysel kapitalist teşebbüsü önlemek ve üretim araçlarını devlet elinde toplamak, pre-kapitalist ekonomik sektörleri tasfiye etmek gayesiyle geçici bir aşama olarak öngörülmüştü. Sosyalist kuruluş öncesinde sınıf mücadelesinde taktik bir evre olarak kurgulanmıştı. Söz konusu politika proletarya diktatörlüğü şartlarında uygulanmıştı. Devlet kapitalizminden sosyalist ekonomiye geçilecekti. Nitekim öyle de oldu.

Oysa Çin’de uygulanan NEP bizatihi sosyalizm olarak sunuluyor. “Pazar sosyalizmi” deniliyor. Devlet kapitalizmi halen güçlü ama bireysel teşebbüsün de giderek mevzi kazanmakta olduğu görülüyor. Ellilerden seksenlere kadar bizde de görüldüğü gibi, esas olarak, devletten özel sektöre kaynak sağlamak amacına yönelik karma ekonomik model, bireysel teşebbüsün önünü açacak şekilde uygulanıyor. Buna göre, Sovyet Rusya’daki uygulama devrimci; Çin’deki karşı devrimcidir.

Sovyet NEP’iyle başka bir önemli fark da tarımsal alanda görülüyor. Sovyet NEP’i sonrasında tarımsal kollektivizasyon öngörülmüş ve gerçekleştirilmişti. Oysa Çin NEP’inden önce gerçekleştirilmiş olan kollektivizasyon, Deng’in NEP ile birlikte tasfiye edildi. Düşük emek maliyetine dayanan Çin ekonomik büyüme stratejisinin gereksindiği “yedek işçi ordusu” nu oluşturmak adına tarımsal kollektifler tasfiye edildi. Anlaşılıyor ki şu haliyle Çin NEP’i ÇKP tarafından, kapitalizmin kalıcı olarak tesisi yolunda bir aşama olarak görülmektedir.

Çin’de, Kültür Devrimi’nden sorumlu tutulan “dörtlü çete”nin iktidardan tasfiyesiyle birlikte, özellikle Hua Guofeng ve Deng Şiaoping yanlılarının hükümet darbesiyle iktidarı ele almaları sonucunda, 1976’dan itibaren başlatılan NEP, 1958 Büyük İleri Atılım programının başarısızlığından sonra altmışların hemen başında bir kaç yıl süren ve büyük ölçüde Sovyet NEP’ini örnek alan ve Kültür Devrimi’nin başlatılmasıyla ara verilen ilk Çin NEP’inin devamı olarak da görülebilir. Hatta ilk NEP’in kuramcıları olan Chen Yun, Liu Shaoqi ve Şue Muqiao gibi figürlerin (Çin’in Bukharin’leri, Rykov’ları da denebilir)  fikir ve kuramları Mao-sonrası NEPçilerinin, tabii Deng’in de referansları oldular.

Yani Çin’de ikincisi için çıkış noktası işlevi görmüş olduğunu söyleyebileceğimiz daha erken bir NEP deneyimi yaşanmıştı. Mao-sonrası ikinci deneyim, sınıf savaşımının sona erdiği kabulünden hareketle proletarya diktatörlüğünün rafa kaldırıldığı koşullarda, açık bir revizyonizm olarak görülmek gerekir. İlk NEP deneyimi, 1958 Büyük İleri Atılımı’ndan sonra sınıf savaşımını tekrar öncelikli hale getiren, sosyalizmi kurmayı hedefleyen Kültür Devrimi’yle aşılmak istenmişti. Sosyalizm perspektifi olmayan, karşı-devrimci bir NEP’le sonuçlandı.

Tekrar Kongre’nin olası sonuçları üzerinde duracak olursak,  Çin hem ABD ve AB gibi çok önemli dış pazarlarındaki ekonomik krizin derinleşme eğilimini sürdürmesini hem de kendisine karşı alınacak ekonomik-politik önlemleri düşünerek, şimdiden hamlesini yapıyor. Hazırlanıyor. Bugün Çin yönetimi, ABD tarafından fiilen ilan edilmiş olan yeni bir soğuk savaşta, eski soğuk savaşta SSCB’nin bulunduğu konumu, içerik olarak olmasa da şeklen, temsil ettiğini görüyor. Yani “baş düşman” dır. Tabii Başkanlık seçimini kazanması kuvvetle muhtemel olan ikinci döneminde Obama’nın, “containment”  politikasına öncelik vereceğinin de farkındadır. Global finans tekellerinin kuklası olan Obama’nın ikinci dönemindeki en önemli görevi, Çin’in yükselişini durdurmaya çalışmak olacaktır.

Gelgelelim, ABD’li stratejler bir şeyi hesaplamamış görünüyorlar. Çin’i birlikte kuşatmayı düşündükleri ülkelerin bir çoğunda kayda değer bir Çinli nüfus var. Ve bu nüfus şu ya da bu derecede Çin’le ekonomik bir entegrasyon içerisindedir. Yine bu nüfusun Çin’in izlediği ekonomik politikalarla bir sorunu yoktur. Çin’in komünist ideallerden reel olarak vazgeçmiş olduğunu gayet net olarak görmektedirler.

Zaten eğer Çin tarihine bakılacak olursa, Çin imparatorluklarının çöktükten sonra yeniden güçlü imparatorluklar halinde restore edilebilmeleri, Çin’in hem kendi içinde ve hem de etrafındaki ülkelerdeki nüfus içinde etnik(Çinli) olarak homojen ve anayurda ekonomik ve kültürel olarak bağlı bir insan malzemesine sahip olmasıyla izah edilmektedir. Bu insanların ataları imparatorluklar devrinde, mesela eski Roma’da olduğu gibi,  nüfusun çoğunluğuna etnik olarak yabancı bir hegemonik azınlığın yönetimi altında değillerdi.  Nitekim, eski Roma imparatorluğu çöküşten sonra bu yüzden tarih sahnesinden kaybolmuştur. Yine Avrasya coğrafyasından yükselmiş Moğol imparatorluğu da kültürel olarak domine ettiği coğrafyaya üstünlük sağlayacak durumda olmadığı, tersine fethedilene asimile olduğu, onun üstün kültürünün etkisine girdiği, hatta onun dilini, dinini, siyasal ve toplumsal örgütlenme biçimlerini sahiplendiği için  bölünüp parçalara ayrıldıktan sonra -eski Roma gibi- bir daha belini doğrultamamıştır. Yitip gitmiştir. Oysa üstün Çin kültürü dün olduğu gibi halen etnik olarak Çinli olmayan bölge nüfusu üzerinde dahi etkilidir. Bunlar tarih kitaplarında yazılı.

Başkan Jintao, Çin’in geleceği bakımından çok önemli iç ve dış stratejik fırsatları değerlendirmesi gereken bir periyota girmekte olduğunun altını çiziyor. Çin’in denizlerdeki çıkarlarını ve “hakları”nı koruyabilmek için denizciliğe çok önem vermesini, bu alandaki çabalarını katlaması gerektiğini belirtiyor. Çin’in denizlerde haklarını koruyacak bir deniz gücüne sahip olmasının elzem olduğuna vurgu yapıyor. Bu önemlidir. Geçmişte sino-sovyet cephe, denizleri ihmal etmişti. Tarihsel referansları olan imparatorluklar, devletler gibi, askeri anlamda, esas olarak bir kara gücü olarak örgütlenmişlerdi. Eski soğuk savaşı ABD’nin kazanmış olmasında denizlerdeki hakimiyetinin de rolü olduğunu belirtmek isterim.

Bilindiği gibi, Japonya ile yaşanan adalar sorunu dolayısıyla hemen Kongre öncesine kadar, ÇKP tarafından teşvik edildiğinde kuşku bulunmayan, Japonya’yı protesto eden büyük sokak gösterileri yapılmıştı. Çin yönetimi halkın haklı kaygularını takdir ettiklerini söylemişlerdi.Kongre’de, Japonya karşısında geri adım atılmayacağı ama barışçı çözüm arayışlarının da sürdürüleceği ifade edildi.

Obama’nın ikinci döneminde dikkatlerimizi artık daha çok Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya,Çin Hindi’ne çevirmemiz gerekecek. ABD yönetimin bu dönemde, en başından beri özellikle Obama’ya destek vermiş olan finans tekellerinin, dolar lobisinin Çin rekabeti karşısında ABD’nin sürekli gerilediği yönündeki uyarılarını dikkate alarak, Orta, Doğu ve Güneydoğu Asya ‘ya daha fazla yoğunlaşacağı beklenmelidir.

Ortadoğu hakkında da bir kaç şey söyleyerek bitirelim. Suriye’ye yönelik emperyalist saldırı başarısız olmuştur. En azından şimdilik böyle. Esnek ABD dış politikası, Suriye’nin güneyinde yer alan bölgedeki varlığını tahkim edecektir. Elbette Suriye’deki düşük yoğunluklu savaşı veya terörist saldırıları desteklemeye devam edecektir. Ancak merkezi,doğu ve güneydoğu Asya’nın öncelikli yeri dolayısıyla dikkatini oraya daha fazla verecektir. Rusya ve Çin ile daha dolaysız şekillerde karşı karşıya gelecektir. Bir global savaş riskinin daha da  artacağı  konjonktüre girmekteyiz.

Tabii Suriye’deki geri çekilme her şeyden önce Suriye adına büyük bir başarıdır. Sonra İran ve Rus diplomasinin görkemli bir gövde gösterisi olmuştur. Bunun da kaydedilmesi gerekir. Yine bu gerilemenin bölge adına bir takım sonuçlar doğuracağı açıktır. Gelgelelim bunları ihtiyatlı hareket ederek geçiçi sonuçlar olarak değerlendirmekte yarar vardır. Unutmayalım, ABD diplomasisi esnektir, çok seçeneklidir. Birinci sonuç, İran’ın vurulmasının rafa kaldırılmış olmasıdır. İkincisi, Barzani projesinin hasara uğramasıdır. Barzani, meşru Irak yönetimi karşısında geri çekilme ihtiyacı duyacaktır. Elbette, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta gerilimler didişmeler sona ermeyecektir. Çatışmalar şimdilik düşük yoğunluklu bir seyir izleyecektir.

ABD’nin zaten güçlü olduğu Ortadoğu’nun batısındaki ya da güneybatısındaki konumunu konsolide etmesi demek, İsrail’in ihyası demektir. Bunu unutmayalım. Bu çerçevede, Türkiye ve İsrail tekrar “eski dostlar” ı oynayacaklardır. Artık Türk başbakanın “van minüt” mastürbasyonu yaptırma imtiyazı elinden alınacaktır. Buna mukabil elbette koskoca Türkiye başbakanı da boş duracak değildir, içeride dinciliği ve milliyetçiliği körüklemekle iktifa edecektir. Her tepeye ve her meydana bir cami, her eve bir mescit  kampanyalarına girişecektir. Bunu yaparken, muhtemelen kendisini “bahtsız bedevi” haline getiren dış bakanını da kızağa çekecektir.