Trump ne yapacak? II

ABD’deki solcular arasında Trump’la ilgili olarak iki anlayışın hakim olduğu görülüyor. İki taraf da, Trump’ın ABD müesses nizamını yıkacağını ya da alt üst edeceğini iddia ediyor.

“Ulusalcı” kanat, genel olarak, Trump’ın “ulusalcı kapitalist”  olduğunu, globalist finans elitleri aleyhine korumacı, sanayici, iç pazarı gözeten, ihracatı arttıran, ithalatı sınırlayan, ülkenin çıkarına olmayan dış askeri operasyonlar yerine, ülkenin ekonomik çıkarlarını öne koyan ve uluslararası ilişkilerde ekonomik araçların kullanılmasına  öncelik tanıyan bir anlayışın temsilcisi olduğunu iddia ediyor. Bunları yapabilmek için de, başta FED ve CIA gibi ABD müesses nizamının omurgasını teşkil eden yapıları radikal anlamda dönüştüreceğini, dolayısıyla mevcut statükodan nemalanan elitleri tasfiye edeceğini söylüyorlar. Hali hazırda görülen Trump karşıtı kampanyaları da Trump’ın hedef aldığı “statükocu” sermaye çevrelerinin ve elitlerin teşvik ve organize ettiğini ilave ediyorlar.

Bunların karşısındaki, “liberal sol” çevrelerse, Trump’ın, ne olduğunu tam olarak izah etmedikleri, “ABD değerleri” ni, ülke ekonomisini yerle bir edeceğini, ABD’nin Avrupa ile olan tarihsel bağlarını kopartacağını, içeride büyük bir gerici dalganın güçlenerek toplumun üzerinden silindir gibi geçeceğini iddia etmekteler. Onlara göre, Trump, ABD’nin, “Batı dünyası” nın ve tabii dünyanın felaketi olacaktır. Faşist ya da faşizan  bir rejim kuracaktır.

Bu ikinciler, son sekiz senede, “yetmez ama evet” dedikleri yönetimler tarafından dünyanın ne hale getirilmiş olduğunu sorgulama ihtiyacı duymadıkları gibi, son seçimlerden önce, en kanlı, en vahşi politikaların uygulanmasından sorumlu bir başkan adayını , hep olduğu gibi, “yetmez ama evet” diyerek desteklemişlerdi (Şüphesiz bunların en kıdemlisi,  anti-komünist “solcu” Chomsky’dir).

Trump’ın bedensel sakatlığı olan bir yurttaşıyla dalga geçmesi karşısında göz yaşlarını tutamadıklarını söyleyenler, başka ülkelerde çoluk, çocuk milyonlarca insanın destekledikleri ve son seçimde de destek çağrısı yaptıkları yönetimler tarafından emperyalist çıkarlar adına, bombalanmaları, katledilmeleri, yurtlarından sürülmeleri, göç etmek zorunda bırakılmaları, sakat kalmaları karşısında gıklarını dahi çıkarmadılar. Obama yönetimi altında sokaklarda yüzlerce Afrika kökenli Amerikalı, sırf bu özellikleri nedeniyle, sorgusuz sualsiz polis kurşunlarıyla öldürülürken sinikçe “yetmez ama evet” demeyi sürdürdüler.

ABD tarihinin eğer en kanlısı değilse, en kanlı başkanlarından birisi olan Obama’nın başkanlık döneminde yaptıklarından memnunlar ki, “yetmez ama evet” sahtekarlığıyla bu katillerin, zalimlerin iktidarlarını sürdürmeleri için destek kampanyaları düzenlemeyi sürdürdüler. Şimdi de kaybettikleri için dövünüyorlar.

Sadece Trump’ın yemin töreni sırasında organize edilen ve sanat ve medya dünyasından bir çok ünlü  figürün de katılmış olduğu protesto gösterileri için harcanan paranın en az 10 milyon dolar olduğunu haber portallarından okuduk. Bu parayı kimlerin temin ettiğini tahmin etmek kolay. Meblağı o ünlü figürlerin temin etmemiş olduğu, tersine, bu meblağın önemli bir kısmının  o gösterilere katılmaları karşılığında bu ünlü figürlere ödenmiş olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil.

Bu liberal, “yeni sol”,  ya da aynı anlamlara gelmek üzere, anti-komünist “solcu” lar o kadar katı ya da kullanmaktan hoşlandıkları bir tabirle, o kadar “anti-demokratik” ler ki, kendi içlerinden bazı kişilerin Trump konusunda  kullandıkları sağduyulu en ufak bir ifadeyi dahi onları dışlamak, tahkir etmek için kullanıyorlar. Geçen gün, youtube’da bir röportajını izlediğim dostları Zizek, Trump’ın başarılı olmasına biraz farklı bir açıdan yaklaşmış olduğu için yazılarının, bırakalım Amerika’yı, Avrupa’daki Guardian, New Left Review, London Review of Books gibi sol eğilimli yayın organları tarafından bile yayınlanmak istenmediğinden, kendisine karşı tavır alındığından  yakınıyordu. Yani Zizek gibi bir dostlarına bile tahammül edemeyecek kadar soğukkanlılıklarını yitirmiş haldeler.

Bu tartışmanın iki tarafı da doğru değil. Trump’ın konuşmaları, politik vaatleri, başkanlıkları öncesindeki ve sonrasındaki oğul Bush’un  konuşmalarına ve vaatlerine benziyor. Yani aralarında anlamlı bir fark göremiyorum. Üslup farkı var. İçeriğe değgin farklıların çoğu aradan geçen zamanda içeride ve dışarıda yaşananlarla alakalı.

Oğul Bush da Avrupa’ya kafa tutmuştu. Hatta Almanya ve Fransa ile restleşmişlerdi. O da müslüman dünyasına  hıristiyan ön yargılarıyla saldırmış, hatta daha da ileri giderek, “haçlı seferi” çağrısı yapmıştı. O da Rusya’yla iyi ilişkiler kurmuştu. Irak ve Afganistan’da Rusya’nın tam desteğini almıştı. Bush da Trump kadar cinsiyetçi ve ırkçıydı.

Trump popülist bir politikacı. Bütün etkileyici popülistler gibi, sokaktaki sıradan insanlar için can alıcı sorun alanlarına işaret ediyor ama onları yaratan nedenlerin lafını etmiyor. Yanlışları kişilere, çevrelere, “elitler” e mal ediyor. Bütün popülist politikacılar gibi, çözüm konusunda tamamen tutarsız, çelişkili, eklektik bir reçete sunuyor.

Mesela, “önce Amerika” anlayışını hakim kılacağını, ucuz iş gücü, düşük vergi oranları gibi olanakların sunulduğu ülkelere göçmüş olan sanayiyi tekrar ülkeye getireceğini, kaçak göçü önleyeceğini, Amerikalı emek gücünün işsizliğine bu şekilde çare bulacağını söylüyor. Bu vaadini desteklemek için bir yandan, ithalatı birincil mallar ve yüksek teknoloji ürünleriyle sınırlayacağını, ABD’yi tekrar dünyanın en büyük ihracatçısı yapacağını belirtiyor. Diğer yandan, Amerikalı iş gücüne rakip olacak ucuz iş gücü olanağı anlamına gelen göçün önüne duvar öreceğini  vurguluyor.

Bu söyledikleri tutarsızdır. Kapitalist ekonomik akıldan mahrumdur. En basiti, yüksek ücretli Amerikalı iş gücüyle nasıl ihracat şampiyonu olabilecek? Üstelik de karşısında ucuz iş gücü cenneti olan Çin ve onun ekonomisine eklemlenmiş Asya ülkelerinin rekabeti varken. Çin’i böyle mi durduracak?

Bilindiği gibi, ABD ve Avrupa kapitalizmi 70’lerin başından itibaren bir yandan finansallaşma eğilimini, öte yandan, bununla tutarlı olarak sanayi karşıtı büyüme stratejilerini uygulamaya koydular.

Hatta ondan sonra  anti-komünist solcular, sol hareket içindeki revizyonistler sık sık çıkıp, “artık devir değişti, kapitalizm değişti, Marks zamanındaki işçi sınıfı yok, sanayi işçisinin bir önemi kalmadı, dolayısıyla işçi sınıfı sosyalizminin gerçekliği yok” türünden marksizm-leninizmi hedef alan anti-komünist kampanyalar yürüttüler.

Halbuki bugün, sanayi devriminden itibaren öncelenmemiş ölçüde geniş bir işçileşme, kitlesel sanayi işçiliği gerçekliğini tespit ediyoruz. Fark şurada: 19 ve 20 yy’ın sonlarına kadar bu eğilim esas olarak  Batı’da ya da Kuzey’de güçlüydü. Bugün, Doğu’da ya da Güney’de güçlü. Bu işçileşme eğilimi orada, vaktiyle Batı’da görülenden kat be kat daha büyük bir nüfusu içeren şekilde güçlenmeye devam ediyor. Sanayileşmenin erken evrelerinde Batı’da görülen çok kötü ve ağır çalışma şartlarını, daha düşük ücretle çocuk, kadın ve göçmen emek-gücünün en vahşi şekillerde sömürülmesini, bugün Doğu’daki sanayileşme hareketi içinde de görüyoruz.

Bir başka konu, Trump’la birlikte ABD’nin artık  hegemonya kurmaktan, işgal ve şiddetten vazgeçeceği, ekonomik araçları kullanarak, ekonomik antlaşmalarla çıkarlarını koruyacağı iddiasıdır. Burada, reformist “ultra emperyalizm” ya da “demokratik emperyalizm” sahtekarlığının izlerini görmek mümkündür.

Emperyalizmi kapitalizmin ekonomik dinamikleri ortaya çıkartıyor. Şu ya da bu kapitalist partinin ya da politikacının iradesiyle oluşmuyor. Emperyalizm tekelleşen sermayenin kabına sığmaması, sınırları yıkarak global olarak genişlemesidir.

Hegemonya kurmak onun tanımsal özelliğidir. Hegemonya sadece ekonomik, ideolojik araçlarla kurulamıyor. Zor araçlarının da sürekli olarak devrede bulunması gerekiyor. Hegemonya çatışmadan çıkar. Kansız, sürekli kanla tehdit etmeyen hegemonya olmaz. Nasıl devletlerin hukuk sisteminin arkasında devletin yaptırım veya terör araçlarının bulunması zorunluluğu varsa, ekonomik ve ideolojik hegemonya araçlarının arkasında da şiddet araçları, askeri güç ve dolayısıyla istihbarat ağları yoksa onları işletemezsiniz. Özcesi, tekelci kapitalizmin nefes alabilmesi, kendisini sürdürebilmesi için genişlemesi, uluslararası düzeyde hegemonya kurması zarurettir. Bunu zaruret haline getiren kapitalist sistemin kendi nesnel dinamikleridir.

Şimdi çıkıp, Trump CIA’yi yıkıp, bu kez onu globalist olmayan, milli gayeler adına yeniden kuracak demek ahmaklıktır. CIA, basit bir haber alma örgütü değildir. ABD emperyalizminin hegemonik aletidir. Global çapta egemen ekonomik, ideolojik ağlarla iç içe geçmiştir. Global ölçekte operasyonel bir işlevi vardır. Operasyon örgütüdür. Olmazsa olmazlığı da, gücü ve etkisi de buradan çıkar. Onun başındaki kişinin şu da bu zat olmasının pek bir önemi yoktur. Mesela Trump kendi oğlunu da bu kuruma başkan yapabilirdi. Ne değişir? Müesses nizamın omurgasını teşkil eden  kurumların birinden söz ediyoruz.

Trump, CIA’ye, onun işlevine karşı değil, sadece onun BOP uygulamaları çerçevesinde yaptığı hataları eleştiriyor.  Yanlış önceliklere göre yanlış hedeflere yönlendirilmiş olduğunu, yanlış araçları kullanmış olduğunu belirttikten sonra onun daha akılcı ve işlevsel kullanılması gerektiğini söylüyor.

Trump yönetime geldikten sonra elbette iktidar tarafından terbiye edilecek, başka bir ifadeyle iktidarda öğrenecektir. Trump,  Anglo-Amerikan emperyalizminin jeo-ekonomi-politik çerçevesi dışına çıkamaz.  Trump’ın sivriliklerinin bu süreçte giderileceğinden kuşku duymamak gerekir. Aksi halde bir şekilde tasfiye edileceğini o da pekala bilir.

Mesela, İslam derken, onu terörün nedeni olarak gösterirken, İslamcılığın ABD’nin jeo-ekonomi-politik çıkarlarının bir aracı olduğunu, aralarında CIA’nin de bulunduğu kurumlar tarafından bu amaçla teşvik edilip, desteklendiğini, yönlendirildiğini henüz kavrayamamış görünüyor. Bağlı bulunduğu katı mezhebin hıristiyan ön yargılarının baskısı altında İslam ve İslamcılığı aynı anlamda kullanıyor. İslamı İslamcı siyasete dönüştüren, İslamcı fikirleri yayan şimdiye kadar ki Amerikan yönetimleridir.

Beyaz Saray’a yerleştikten sonra onun müesses nizam aleyhinde gibi algılanan bir çok söylemini  terk ettiğini göreceğiz.

Sonra bakıyoruz, Trump’ın çalışma arkadaşları, kadrosu şikayet ettiği konuların oluşmasında baş rol oynamış neo-conlardan yada  neo-conlarla aralarında görüş ayrılığı olmayan figürlerden oluşuyor. Burada da açık bir tutarsızlık var. Elbette bu tutarsızlıklar olmadan popülizm olmaz.

Şimdi deniyor ki, Trump’a finans sermayesi karşı çıkıyor ama sanayi sermayesi destekliyor. Kısmen doğru. Trump, emlak milyarderi olarak tanınıyor. Yani büyük bir sermayedar olarak (kendi beyanına göre 10 milyar dolar civarında bir sermayeyi kontrol ediyor) sanayi sermayesinin temsilcisi olduğu söylenemez.  Emlakçı olarak banka ve finans sermayesine yakın.

Trump’ı desteklediğini gizlemeyen büyük milyarderlerden Buffet da esas olarak bir Wall Street figürü. Bir kaç gün önce Trump’a güvenini tazelemek için 25 milyar dolarlık hisse senedi satın aldığını haber kanallarında okuduk.  Bir başka önemli destekçisi David Rockefeller’ın da hem sanayi hem petrol hem de finans alanında yatırımları var. Dış İşleri Bakanı olarak atanan zat, onun en büyük şirketi olan Exxon-Mobil’in başkan yardımcısıydı (1). Trump’a ta baştan sahip çıkan Henry Kissinger da Rockefeller ailesinin çok bilinen sadık bir politikacısı.

Emperyalizm finans-kapital oligarşisidir. Finans ve sanayi sermayesi bütünleşmiş, iç içe geçmiştir. Bu bütünsellik elbette kendi içinde çelişkilere referans verebilir. Ancak çelişkiler o bütünsellik içinde değerlendirilebilir. Bu bakımdan bunları birbirlerinden soyutlayarak analiz yapmak doğru olmaz.

Devam edelim. Doğru, Trump aşırı finansallaşmanın ABD ekonomisine zarar verdiğini belirtiyor. Bunu ABD’de kabul etmeyen ciddi bir ekonomist var mı? Sürmekte olan bunalımın aşılabilmesi, sistemin daha tehlikeli sonuçlara doğru evrilmesinin önlenmesi adına söz konusu aşırılığa dikkat çekiyor. Reel ekonominin canlandırılmasını istiyor. Rockefeller tipi sermayenin de bu yönde bir talebinin olduğu tahmin edilebilir. ABD büyük sermayesinin ağırlıklı kısmı salt finansal faaliyetlerle sistemin yeniden üretilemeyeceğini iyi biliyor. Finansallaşmaya yönelmeleri 60’lı yıllarda baş gösteren uzun stagnasyondan çıkmak içindi. Ancak dönüp dolaşıp tekrar stagnasyona, krize saplandılar.

Öte yandan Wall Street, Çin rekabetine karşı mevcut sanayi yapısının, ithalat rejiminin değiştirilmesini değil, Çin bankalarının ve finans sektörünün globalleşme anlayışına uygun bir şekilde hareket ederek kapılarını Amerikan finans sermayesine ardına kadar açmasını talep ediyor. Çin bankacılık ve finans sektörünün kısıtlamalara, engellemelere son vermesini istiyor. Sadece metaların değil, sermayenin de uluslararası ölçekte serbest dolaşabilmesi adına Çin’in gereğini yapmasını talep ediyor. Biz büyük emperyalist savaşları tetikleyen gerekçeler arasında bu tür engellemelerin oynadığı rolü biliyoruz.

Sonra, bugün ABD pazarında Çin’de ürettiklerini pazarlayan,  Çin’den yaptıkları ithalatla büyük karlar elde eden bir sanayi ve ticaret sermayesi var. Bunların ucuz iş gücü sunan ülkelerde yaptıkları üretime ve ürettiklerini ABD pazarında satmalarına yönelik kısıtlamalara hoş bakmayacakları açıktır. Bu Asya’da üretilmiş nispeten ucuz metaları tüketen çoğu dar gelirli geniş bir tüketici kitle de bu gelişmeden kısa vadede olumsuz olarak etkilenecektir.

Burada büyük sermayenin dediği olacak ama tabii ondan ayrı düşünülemeyecek Wall Street’in çıkarlarıyla uzlaşma sağlanarak.  Şöyle bir senaryo öngörülebilir: Çin bankaları, finans sektörü kapılarını  Wall Street’e açacak, Çin’den ithalata Çin’i fazla rahatsız etmeyecek ölçüde sınırlama getirilecektir. Özcesi, Trump’ın Çin ile ekonomik araçları kullanarak anlaşması beklenmelidir. Ancak bunlar olmadığı takdirde, zor araçları telaffuz edilebilecektir.

Çin zaten Brexit sonrasında City of London’la antlaşmalar imzalamıştı. Özellikle Britanya “tarihi” olarak nitelediği bu antlaşmalardan çok memnun kaldığını açıklamıştı. O antlaşmaların içeriği henüz tam olarak bilinmiyor. Çin’in baskılar, kuşatmalar altında Wall Street’le de antlaşmalar imzalaması beklenebilir. İhtimal dahilindedir.

Trump’ın yükselişi ve Brexit’i  simetrik olaylar olarak okumak gerekir. Bu ikisi jeo-ekonomi-politik açıdan birbirine karşı değil, birbirini tamamlayan olaylar. Anglo-Amerikan jeo-stratejisi, Avrasya’nın pivot konumunu bu iki olay vesilesiyle bir kez daha teyit etmiştir. Oğul Bush döneminde olduğu gibi,  AB emperyalizmiyle (Doğu Avrupa’yı bunun dışında tutuyorum) mesafe açılacak ve buna mukabil  Rusya ile mesafe kısaltılmak istenecektir.

Bu noktada bir saptama yapma ihtiyacı duyuyorum. Genel olarak tekelci sermaye, özelde Amerikan büyük sermayesi, aynı ABD emperyalizmi gibi,  tek araca, tek bir politik anlayışa, taktiğe yatırım yapmaz. Sermayesini de tek bir alana yığmaz. Sermaye sektörlerini, sermayedar portföylerini  böyle sınırları net, geçişsiz kompartımanlara ayırmak doğru olmaz. Belli uğraklarda, belli çıkarlar adına belli öncelikler söz konusu oluyor. Kaz gelecekse, tavuk esirgenmiyor. Bunu görmek gerekir.

Öte yandan, Trump’ı destekleyen sermayenin bir yandan da onu kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi için baskılaması, kendilerini rahatsız eden sivriliklerini törpülemeye çalışması pekala mümkündür. Değişik tekelci sermaye gruplarının desteklediği işler kadar, desteklemeyeceği işlerin de olması anlaşılır bir durumdur.  Mesela bakınız, ABD’nin en büyük medya kartelleri, örnekse, New York Times, Washington Post, Financial Times, Wall Street Journal adeta yek vücut halinde Trump karşıtı bir kampanya yürütüyorlar. Zaman zaman yeni başkan aleyhinde yalan ve abartılı haberler yapıyorlar. Çıkarlar arasında kabul edilebilir uzlaşmalar, olmadı,  geçici uzlaşmalar sağlandıkça bu keskin tavırların karşılıklı olarak törpülendiğini göreceğiz. “Ulusal menfaatler”, “Amerika’nın çıkarları” gibi malum hikayeler tedavüle sokulacaktır.

Kısacası, Trump arkasında büyük sermaye desteği  olmadan iktidara gelemezdi. Hatta Cumhuriyetçi Parti’den aday dahi olamazdı. Bu sermaye daha önce Bush’u, Obama’yı da şu ya da bu ölçüde ve düzeyde desteklemiş olan sermayedir. Bunu unutmayalım.

Dış politika alanında, örnekse Rusya konusunda da  söylem muğlaktır. Muğlaklık, özellikle de, Rusya’nın çıkarlarıyla, ABD’nin, mesela, İsrail’in çıkarlarının nasıl bağdaştırılabileceği konusundadır. Yine mesela, özellikle son üç dört yıllık gelişmeler sonucunda,   Çin ve İran’la  çıkarları örtüşen, hatta onlarla fiilen stratejik ortaklık kuran Rusya, şimdi neden bu iki ülkeye, ABD ile iyi tanımlanmamış,sağlam garantilerle donatılmamış  dostluk adına, düşman olsun? Bunun için en azından, söz konusu iki ülkeyle olan ortak çıkarları dolayısıyla yitireceği kazanımlarının telafi edilmesi gerekmez mi? ABD bunu telafi edebilir mi? Ederse, nasıl edecek? Bu Rusya’yı tatmin eder mi?

Öte yandan, Ukrayna’daki son durumda, Rusya bir şey yitirmemiş, hatta kazanmış ama Ukrayna çok şey yitirmiştir. Daha da yitirecektir. Rusya ile arayı düzeltmeden Doğu Ukrayna sorunu çözülemez. Yani ABD, Ukrayna’yı koz olarak kullanabilecek durumda değil.

Sonuç olarak, Trump ABD’si oğul Bush’un sağ -neo-con çizgisini, en azından, başlangıçta, askeri müdahalelere başvurmadan sürdürmek isteyecektir. Ancak Trump’ın “Irak”ı İran olacaktır. Bununla birlikte, Rusya’nın desteğini almadan İran konusunda anlamlı, etkili hamleler yapmaktan kaçınacaktır.

Britanya’nın Brexit’le birlikte Çin’e yanaşarak Avrupa’dan uzaklaşması gibi, ABD de, Rusya’ya yanaşarak Batı Avrupa’dan uzaklaşacaktır. İngiliz başbakanın Trump’la görüşmesinden hemen sonra Türkiye’ye gelmiş olması tesadüf değildir. ABD ve Britanya’nın Türkiye’yi de belli koşullarla veya rezervlerle yanlarına çekmek isteyecekleri anlaşılıyor. Türkiye’nin istediği de bu değil midir?

Özcesi, Obama ve H.Clinton’ın sol-neo-con ya da globalist neo-con anlayışından farklı olarak Trump çizgisi öncelikle Rusya ile çatışmayı yumuşatma olanaklarını araştıracaktır. Rusya muhibi petrolcü Rex Tillerson’ ın dış işleri bakanı yapılması bunun en somut habercisidir.

Bu noktada anlamlı soru şudur: Gelişmeler aşağı yukarı sözünü ettiğim şekilde cereyan ederse, Alman emperyalizminin hamlesi ne olacaktır? Herkes Çin ve Rusya’ya doğru bakarken asıl kuşatılmak istenen Almanya’dır. Söz konusu koşullarda Almanya’nın Türkiye’ye yönelik hamlesini tahmin etmek zor değildir. Şimdiki yönetime karşı (belki de ABD ve Britanya’dan farklı olarak)  çok daha sert bir muhalif tavır alacaktır.

NOTLAR:

1) Dış bakan Tillerson, Exxon-Mobil’in tepe idarecilerinden biri olarak Hazar petrolleri konusunda Rusya ile yakın bir çalışma içinde oldu. Rusya tarafından ödüllendirildi. Zaten Rockefeller’ın soğuk savaş öncesinde SSCB ile de iyi ilişkileri olmuştu. 1930’ların başında, ABD’nin SSCB’yi tanımasında katkısı olmuştu. Tabii SSCB coğrafyasının petrol zenginliklerini biliyor, oradan ekmek çıkarmaya çalışıyordu.

Tillerson, Rusya ile iyi ilişkileri dolayısıyla bölgedeki eski Sovyet cumhuriyetleriyle de avantajlı ilişkiler kurmuştu. Hatta Kazakistan doğal gazı için görüşmeler esnasında adı Kazakistan başkanına verilen 1 milyar dolarlık rüşvet olayına karışmıştı.

Rockefeller’ın Trump’a destek olmasının önemli bir nedeni de herhalde son 4 yılda petrol fiyatlarında, özellikle de Çin ve Hindistan’ın büyük taleplerine rağmen görülen dramatik düşüş olmalıdır. Yani Orta Doğu’da, petrol bölgelerinde zafer için girişilmiş savaşlar belli büyük sermaye grupları adına beklenen ya da vaat edilen sonuçları getirmemiştir.

Öte yandan, Trump’ın girişmeyi vaat ettiği büyük altyapı faaliyetleri arasında petrol boru hatlarının önemli bir yer tutuyor olması da tesadüf değildir (Mesela, Kanada’ya taşıma maliyetlerini hayli azaltacak boru hatlarıyla petrol taşıma projeleri var).

Bir de, Tillerson’ın bazı rezervlerine rağmen başında bulunduğu Exxon-Mobil “peak oil” teorisi olarak bilinen, dünyadaki petrol rezervlerinin  belli bir tepe noktasına ulaştıktan sonra her yıl belli ya da artan oranlar izleyerek düşüşe geçeceği tezini dillendiren, destekleyen bir kuruluştur. Bilindiği gibi bu yanlış teori, petrol fiyatlarının yüksek tutulması ve petrol savaşlarının meşrulaştırılması gibi işlere yaraması için kullanılmaktadır.

Stalin 50’lerin hemen başında, petrol konusunda bir araştırma yapılmasını istemişti. O zaman bunun iddia edildiği gibi bir fosil yakıt olmadığı Sovyet jeologlar tarafından saptanmıştı. O zaman ki Sovyet literatüründe, petrol için “fosil” yerine “hidrokarbon” enerji kaynağı tabiri kullanılmaya başlanmıştı.  Petrol kartellerinden maaşlı Batılı bilim insanları bunu kabul etmediler.

Son yıllarda, Alman araştırmacı William Engdahl bu Sovyet araştırmalarının sonuçlarıyla ilgili makaleler ve bir de kitap yayınladı. 90’lı yıllarda Rus ve İsveçli jeologların yaptıkları yeni araştırmalar da önceki Sovyet çalışmalarının sonuçlarını doğrular nitelikteydi. Petrol, aynı kömür ve katran gibi, yeryüzünün çok derinlerinde yer alan nükleer fırınlarda çok aşırı ısınma dolayısıyla açığa çıkan ve yer kabuğu yüzeyine doğru hareket eden metan gazının geçirdiği dönüşümler neticesinde oluşuyordu.

Araştırma yapılan farklı petrol kuyularındaki rezervlerin değişik süreler içinde tükendiği, ancak bir kaç yıl içinde tekrar dolmaya başladığı saptanmıştı. Yani aynı kaynaklar kendilerini tekrar üretiyorlardı. Öyle iddia edildiği gibi rezervlerin tamamen tükenmesi falan söz konusu değildi.

Zaten eğer kartellerin iddia ettiği gibi, bu fosil bir kaynak olsaydı, yani ağaç, bitki ve hayvan kalıntıları dolayısıyla oluşmuş olsaydı, dünyanın hemen her yerinde ortaya çıkması gerekmez miydi?