Darbeyi yaptıranlar ve gerçekleşmesini engelleyenler aynı düzen güçleridir

Darbe girişimiyle ilgili yazılardan birinde, darbeyi yaptıranlardan çok onun gerçekleşmesini engelleyenler üzerinde düşünmenin, bundan sonrasında, uluslararası bağlantılarıyla düzen güçleri tarafından Türkiye’nin sokulmak isteneceği rotayı anlamak bakımından daha verimli sonuçlarının olabileceğini yazmıştım.

Bir kere şundan kuşku duymamak gerekir: Bu darbe girişimini planlayanlar ve engelleyenler,  aynı şekilde,  emperyalizme vasallık düzeninin sürmesinden yana olan güçlerdir. Tıpkı darbede kullanılan örgütlü yapı ve darbeye maruz kalan hükümet gibi, darbeyi planlayanlar ve engelleyenler de NATO’cudurlar. NATO’nun hizmetindedirler. Muhtemelen de aynı güçlerdir.

Fethullahçılara kafayı fazla takmamak gerekir. Onların TC devletinde, belki başka yerlerde de örgütlenmesine bir gün bu tür gayeler, planlar adına kullanılabilmeleri için olanak tanınmıştır. Yani bu Fethullahçı özneler oyun kurucu değil,  maşadırlar. Hatta muhtemelen hepsi Fethullahçı bile değildir. Ya da “Fethullahçılık” tan anladıkları, beklentileri farklı şeylerdir. Sadece maşalardan hareketle bu işin anlaşılması, gerçek bağlantılarıyla açığa çıkartılması mümkün olmayacaktır.

Ben bu darbe girişiminin ve engellenmesinin Erdoğan’ı, genel olarak hükümeti aşan bir olay olduğunu düşünüyorum. Yani ne cumhurbaşkanının ne de başbakanın bu girişim ve onu önleme planlarından ta başından haberlerinin olabileceğini sanmıyorum. Bu bakımdan bir “tiyatro”dan söz edilmesinin doğru olmayacağını düşünüyorum. Sadece girişimin belli bir uğrağında plan gereği haberdar edilmiş olabilirler.

Erdoğan’ın yazıp, yönettiği, oynadığı bir tiyatro değildir, ama Erdoğan’a karşı yazılıp, sahneye konmuş bir tiyatro olabilir. Bu ikincisine itiraz etmem. Erdoğan burada, en çok, aldatıldığından en son haberi olan koca rolündedir.

Dış bağlantılarıyla birlikte işbirlikçi İstanbul büyük sermayesi içindeki belli güçlerin devlet içindeki araçları (Fethullahçı örgüt de bu araçlara dahildir ama bu araçlar sadece ondan ibaret değildir. Bundan da kuşku duymuyorum) sayesinde bu plana dahil olduklarına inanıyorum.

Şimdi bakınız, bu girişim ve sonrasında yaşananlara bakıldığında, kim ne derse desin, bu girişimi nasıl istismar etmek isterse istesin, Erdoğan yönetiminin süngüsü düşmüştür. Yeni ittifaklara mecbur kılınmış, yani iktidarını eskisi kadar serbest hareket edemeyeceği ölçüde paylaşmak zorunda bırakılmıştır. Gelecekte bu paylaşım konusundaki tavrı onun yazgısının belirlenmesi açısından stratejik bir öneme sahiptir.

Erdoğan’a ve TC devletine her iki etabıyla bu işi organize eden iç ve dış NATO’cu düzen güçleri tarafından bir ayar verilmek istenmiştir.

Öte yandan, TC devleti paralize edilmiştir. Hayli bir süre toparlanması olanaklı görünmemektedir. Dahası, bu çok kırılganlaşmış haliyle, çok daha sert çalkantılara, çatışmalara gebedir. Bu açıdan bakıldığında da, Erdoğan’ın iktidar tekeli adına yapacağı her hamle risk taşıyacaktır (Böyle hamleler yapmayacak bir Erdoğan tasavvuru mümkün mü? ). Bu girişimi yapan ve engelleyen güçlerin kısa erimli ve esas gayesi böyle bir sonuç olmalıdır. Erdoğan’dan, kendileriyle olan ilişkilerini, angajmanlarını yeniden gözden geçirerek hizaya gelmesini talep ediyorlar.

Tekrar olsun, Erdoğan planlayanlar arasında değildir. Ancak  halen onun etrafında, yakınında bulunan, arkasında olduklarını iddia eden bir çok kurumun, kişinin bu plana, eğer ta baştan değilse,  belli aşamalarında dahil olduklarından kuşku duymamak gerekir. Bu bakımdan da, esas olarak düzenin efendileri olan “üst akıl” ın ortaya çıkartılmasının, bu koşullarda, mümkün olamayacağını düşünüyorum. Erdoğan yönetimin bu konuda çok istekli davranabileceğine de (en azından şu sıralarda) inanmıyorum.

Global Weimar Cumhuriyeti çökerken…

Neo-liberal emperyalizm, kayıtsız koşulsuz dünya hakimiyeti ya da “tarihin sonu” nu getirmek adına gözü kara bir şekilde sondan bir önceki hamlesini başlattığında, sadece ülkemizde değil, diğer bağlaşıklarında da “düzen partileri” oluşturdu. Türkiye’nin de dahil olduğu bütün vasal ve müttefiklerini aynı hizaya getirdi. Adeta tek bir “emperyalist cumhuriyet düzeni” kurdu.

Henüz etkileri tam olarak kavranamayan Suriye direnişi, sosyalist değil ama dar siyasal anlamında anti-emperyalist karakteriyle, 20’lerdeki Türk kurtuluş savaşınınkiyle kıyaslanabilir bir işlev görmektedir. Emperyalizmin dünya hakimiyeti hamlesi esas olarak Suriye sorunu etrafında darbe yemiş, şanzıman Suriye coğrafyasında dağıtılmıştır. Emperyalist yapının geometrisinde bakışımsız oluşumların ortaya çıkması tetiklenmiştir.

Bu koşullarda barışçıl restorasyon olanakları da sürekli tüketilmektedir. Nereye el atılsa, elde kalmaktadır. 1870’lerdeki ilk büyük kapitalist krizi izleyen hegemonya bunalımı yıllarında da benzer bir durum oluşmuş, merkez üssü Avrupa olmakla beraber tüm dünyada istikrarsız, güvenliksiz, katastrofik şartlar oluşmuştu. Bugünkü gibi, ekonomik skandallar, terör saldırıları, suikastler, kitlesel cinayetler, kitlesel mülteci hareketleri, darbeler vs görülmüştü. Durumu emperyalizm lehine düzeltmek için iki dünya savaşının bile yeterli olmadığı görülüyor.

İkincisinden sonra nispi barış halinin önceki devirlere göre uzun sürmüş olmasının en önemli nedeni, SSCB ve sosyalist bloğun sağlamış olduğu denge durumuydu. SSCB’nin tasfiyesiyle emperyalizm zincirlerinden boşandı. Bugün ABD hegemonyası altında gerileyen emperyalizmin zamanı yok. Çabuk ve gözü kara hareket etmesi, rakiplerin, olası rakiplerin yeni ittifaklar içinde toparlanmasına izin vermemesi gerekiyor.

Hegemonik gücün rakipleri sistemin kendi içinden çıkıyorsa, savaş olasılığı artıyor. Bu iddianın dayanağı sistem dışı rakip güç olarak SSCB’nin yaratmış olduğu denge şartlarında büyük bir kapışmanın ortaya çıkmamış olmasıdır (İkinci Savaş öncesinde SSCB inisiyatif almamış, olası bir savaştan emperyalizmin işbirlikçileri tarafından “hain” ilan edilmek pahasına sonuna kadar kaçınma gayreti içinde olmuştu).  Bunu sadece nükleer dengelerle açıklamak yeterli olmayacaktır. Zira söz konusu denge bugün de var. Üstelik ABD tarafından tek yanlı olarak bozulmak isteniyor. Bunu görüyoruz.

Emperyalist sistem içinde bugün en önemli ayar verici, hizaya getirici güç ABD’dir (1920’li yıllara kadar Britanya idi). Dolayısıyla ekonomik, enformatik boyutlarıyla bir çok siyasal olayı, bu arada, terör faaliyetlerini, darbeleri, karşı-darbeleri söz konusu hegemonya krizi etrafında değerlendirmek (her zaman isabetli olmasa da) meşru oluyor.

Mesela, son zamanlarda Almanya’da görülmeye başlayan terörist saldırıları, Almanya’ya yönelik ekonomik operasyonları Almanya’nın Orta Doğu ve Ukrayna’da daha aktif ve özerk roller üstlenme eğiliminde olmasıyla açıklamak yanlış olmayacaktır.

Hiç kuşkusuz son günlerin en flaş hamlesi, İngiltere’nin Çin ile yapmış olduğu tarihi antlaşmadır. Bu çapta bir antlaşmanın Brexit hamlesinin epey öncesinde ama onun olası sonucuyla bağlantılı bir şekilde hazırlanmış olduğundan kuşku duymamak gerekir. Çok önceden planlanmış olmalıdır. Londra’daki City of London, New York’taki Wall Street’le birlikte emperyalist dünyanın en büyük iki finansal merkezinden bir tanesidir. AB’nin kurallarına tabi olarak elinin kolunun bağlanmasına razı olamazdı. Ancak güçlü bir dayanağa da ihtiyacı vardı. Bu dayanağı Çin’de buldu. Bu çok önemli konuya başka bir yazıda daha  ayrıntılı olarak değineceğim. Şimdilik Brexit vakasını bu Çin hamlesinden soyutlayarak ele almanın yanlış olacağını belirtmek isterim.

İngiltere’nin Çin hamlesi, hem Clinton hem de Trump’ın seçimi kazanmaları halinde Çin’i düşmanlaştırmayı sürdüreceklerinin anlaşılmasına rağmen gerçekleştirilmiştir. Geçerken, bunun siyasal elitler arasında bir değişikle mümkün olabildiğini, yeni işlerin yeni figürlerle yapıldığının altını çizmek isterim.

İngiltere’nin bu hamlesi, tıpkı 70’lerin başındaki global kriz esnasında olduğu gibi, bu kez İngiltere inisiyatifiyle Rusya ve Çin’in düşmanlaştırılması doğrultusunda bir seyir izleyebilir. O kriz esnasında, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 17’sini elinde tutan, biraz daha sonra gaz ticaretinin yaklaşık yüzde 30’unu kontrol edecek SSCB’ye ağır bir ekonomik darbe vurulmuş, Kültür Devrimi kaosunda debelenen Çin’in himmetiyle, sosyalist kamptaki yarılma derinleştirilerek konsolide edilmişti. Tabii bu işin olası boyutlarından sadece birisidir.

Hiç şüphesiz, öncekiler gibi ( 7 Yıl Savaşları, Napolyon Savaşları, Kırım Savaşı, iki dünya savaşı vb) önümüzdeki olası savaşın da merkez coğrafyası  Avrupa olacak, özellikle de Rusya ana hedeflerden birisi haline getirilecektir.  Tabii o zaman kadar siyasal birliğini sürdürebilirse.

Bu konuyu bir hatırlatmayla kapatayım.  Emperyalizmin SSCB’ye karşı soğuk savaşının belli başlı üç evresi vardı. Kuşatma gayesine hizmet edecek “etki alanları oluşturma” ilk evresiydi. “Barış içinde bir arada yaşama” anlayışı da bu evrelerden ikincisiydi. Hemen hemen 70’lerin sonlarına kadar devam etti. SSCB’nin Afganistan’a müdahalesiyle birlikte, SSCB’nin tasfiyesini öngören “neo-liberal yıkım”  evresi başlatıldı. Şimdiki soğuk savaşta emperyalistler, hegemonik gücün sönme sürecinin hızlanmasıyla birlikte aynı önceki soğuk savaşın son evresinde olduğu gibi, Rusya’nın tasfiyesini hedefleyen stratejik önceliği uygulamaya koydular. Bunun altını çiziyorum.

Şimdi Türkiye’ye  dönersek, içeride işlerin, özellikle son beş-altı yıldan beri bir “düzen partisi” tarafından çekip çevrildiğine daha önceki yazılarda değinmiştim. Bu “FETÖ darbesi” denilerek gerçek emperyalist  karakteri, düzen güçleriyle bağlantısı gizlenmek istenen son girişim dolayısıyla sadece Erdoğan’ın AKP’sini sorumlu görmek eksik olur. Düzenin bütün bileşenleri şu ya da bu ölçüde veya düzeyde sürece entegre idiler. Bugün de böyle. Buna göre, Fethullah’la işbirliği bakımından, MHP ve  CHP hiç de  masum değiller. Hatırlarsak, Fethullah’a selam durmuş  Baykal CHP’si istenen entegrasyon adına yalpaladığı veya beceriksiz davrandığı için tasfiye edildi. Yerine seçilenler değil, atananlar, ya da  başka bir ifadeyle, (darbeye katılan bir çok kariyerist subay gibi) el verilenler,   normal koşullarda, CHP’de vekil olmaktan öte bir kariyer olanağı bulamazlardı. Öyle değil mi?

Aklıma gelmişken, Cemaat’in (ve tabii ABD’nin) telkiniyle MHP ve CHP tarafından cumhurbaşkanı adayı olarak ortaya sunulan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu,  adaylığını duyar duymaz reddeden, muhtemelen derin devlet içindeki kliklerden birinin hizmetindeki Perinçek, seçimlerden biraz önce onun desteklenmesini istemiş, ona oy vermemeyi neredeyse vatana ihanet gibi değerlendirmişti.

Darbe girişimi sonrasında aynı düzen güçleri düzeni,   birliklerini (belki yeniden de tanımlayarak) daha da pekiştirip, aynı “düzen partisi” yle tekrar kurmaya çalışıyorlar. Bozulmasından sorumlu olanların şimdi  işleri düzeltmeleri isteniyor. Başaramayacaklar. Mevcut çerçevesi içinde düzenin dikiş tutar tarafı kalmamıştır. Çöken, Tayyip’in hurmasıyla Fethullah’ın ananası arasında salınıp durmuş düzen güçleridir.

Darbe girişimi kimlere yaradı?

En erken sonuçları, getirileri itibarıyla darbe hangi güçlerin işine yaradı?

1) ABD : TC ve devleti ve onun TSK’sı çöküp, işlemez hale gelince, Türkiye’nin bölgesinde operasyonel kabiliyeti de dumura uğradı. Suriye ve Irak’ta Amerikan çıkarlarını tehdit etme,  şantaj yapma olanakları tümden ortadan kalktı. Türkiye’nin ABD’nin bölgesel hamlelerinde  ayak bağı olması önlendi. Esasen, bölgesel hamleleri esnasında bütün pis işlerinde  Türkiye’yi tepe tepe kullanmış olan ABD, hep yaptığı gibi, kullandı, tüketti, ilerideki planlarında , çıkarları doğrultusunda, yeniden kurgulayıp, kullanmak üzere şimdilik bir yana attı.

2)  AB: Cihatçılara lojistik ve askeri destek vermeyi sürdüren Türkiye, AB ülkelerinde artan islamcı terör tehditine çanak tutan bir ülke görünümündeydi. Mültecilere karşı izlenecek politikalar için güvenilmez, tutarsız, şantajcı bir ülke konumundaydı. Darbe girişimi sonrası Türkiye’nin cihatçılara yönelik destek, işbirliği politikasını sürdürme kapasitesi kalmadı. Dış ticaretinde çok büyük ölçüde AB’ye bağımlı olan Türkiye’nin son girişim sonrası düştüğü durum, ekonomisini bekleyen büyük tehdit, AB ülkeleriyle ilişkilerinde elini iyice zayıflattı. Bu ülkelerin çıkarlarıyla uyumlu hareket etme olasılığı güçlendi.

3)  RUSYA: Rusya darbe girişimine ilk kararlı karşı tepki gösteren ülke olsa da, bu girişim sonrası Türkiye’nin, özellikle de askeri olarak çok zayıflamış olması işine gelmiştir. Rusya’nın bölgesel çıkarları önünde şimdilik bir engel olmaktan çıkmıştır. Zaten darbe girişimi öncesi Rusya’ya teslim olmuş olan Türkiye’nin önünde artık bu teslim koşullarını yerine getirmekten başka bir yol kalmamıştır. Türkiye tarafından darbenin hemen öncesinde başlatılan  Rusya politikası, darbe girişimi sonrası konsolide edilmiştir. Türkiye’nin Rusya önünde emperyalistlerin tampon ülkesi olma olanağı kalmamıştır.

4) SURİYE: Hiç kuşkusuz, bu girişim en dolaysız şekilde Suriye hükümetinin işine yaramıştır. Suriye’de, NATO’nun işgalci cihatçılarına en önemli desteği veren ülke Türkiye idi. Türk hükümetinin işbirliği sayesinde, Suriye’nin kuzeyi, cihatçılar için lojistik olanakları itibarıyla,  en önemli, vazgeçilmez bir tutunma, direnme noktasıydı. Suriye’nin temizlik yapmasını güçleştiren bir konuma sahipti. Şimdi TC devletinin düşmüş olması, cihatçı katiller adına tam bir yıkım anlamına gelmiştir. Türkiye’nin devre dışı kalmasıyla, Şam yönetiminin askeri ve siyasal hareket kabiliyeti artmıştır. Üstelik bu düşük haliyle Türkiye’nin belli tarihsel korkuları nedeniyle Şam yönetimine işbirliği önermesi de olasıdır. Suriye yönetimi, aynı zamanda, hem Rusya, hem ABD, AB ülkeleri ve hem de Türkiye’ye kendisini kabul ettirme olanaklarına kavuşmuştur.

5)  İRAN:  Türkiye, içine düşmüş olduğu olumsuz durum dolayısıyla bölgesel çıkarlarını İran’la işbirliği yaparak koruma eğiliminde olacaktır. Bugün Orta Doğu’nun en güçlü, en güvenli, en itibarlı ülkesi hiç tartışmasız İran’dır. Zayıf düşmüş TC devleti İran’a mecburdur. İki ülkenin  tarihsel ilişkilerine bakıldığı zaman, Türkiye, İran’ı ne zaman düşmanlaştırmışsa, zarar görmüştür. Bu haliyle Türkiye, Suriye ve Irak gibi sorun başlıklarında İran’ın görüş açısına daha fazla yaklaşma ihtiyacı duyacaktır.

6) İŞBİRLİKÇİ BURJUVAZİ: Emperyalizmin bölgemizdeki operasyonları, bu operasyonlarda kullanılmak için yaratılmış  bir proje olarak AKP-CEMAAT koalisyonunu, sınıf olarak  işbirlikçi burjuvazi karşısında, göreli de olsa,  özerk hale getirmiş, bu sınıfın söz konusu proje-koalisyonun hamlelerine, oldu-bittilerine sorgusuz onay vermesini temin etmişti. Yani hükümetin eli, burjuva sınıfı karşısında, emperyalizmin talepleri doğrultusunda racon kesen bir otorite olarak nispeten güçlenmişti.  Sınıfın emperyalizme ekonomi-politik olarak yeni koşullarda entegrasyonunu, eleyerek, tasfiye ederek, dönüşmeye zorlayarak, ama bununla beraber çevre sermayesini de merkeze entegre ederek, genel olarak sınıfı söz konusu emperyalist çıkarlar etrafında birleştirerek hızlandırmak gibi bir rol oynamış, bu rol dolayısıyla sınıf karşısında özerk hareket edebilme kapasitesine sahip olmuştu. Burada, kolaylaştırıcı bir işlev görmesi açısından, Erdoğan’ın sahip olduğu karizmatik politik kişiliğin rolünü de ihmal etmemek gerekir.

AKP, emperyalist bölgesel politikaların, önceliklerin tadil ya da revize edildiğini kavrayamayarak gerçeklikten kopunca, misyonunu tamamlamış oldu. Artık yeni bölgesel-stratejik emperyalist talepler karşısında engeller çıkarmaya, en azından ayak diremeye başlamıştı. Aynı zamanda, toplumun en üretken, en dinamik, yüzü Batı’ya dönük kesimlerinin iradesinde ifadesini bulan toplumsal meşruiyet tabanı da sürekli erozyona uğramaktaydı.  Zaten darbe girişimini, darbenin NATO ile olan ilişkisini de buradan hareketle izah etmek doğru olur. Darbe girişimi daha önceden bir ayağından mahrum kalmış hükümetin ayakta kalmasını, eskiden olduğu gibi “racon kesen” özerk otorite olarak yoluna devam etmesini olanaksız hale getirdi.  Muhtemelen kendisine bağlı  askeri kanadı devreye sokarak darbenin engellenmesinde önemli bir işlev görmüş olan tekelci sermayenin  hükümetin eylemleri üzerinde etki ve yönlendirmede bulunma kapasitesi artmıştır. Hükümetin darbe öncesine kadar (genellikle) sürdürebildiği özerklik kapasitesi, son girişim sonrasında ağır bir darbe almıştır.

7)  TAYYİP ERDOĞAN: Her ne kadar darbenin hedefi ise de Erdoğan, darbenin tamamlanmamış  olmasıyla sokak ve cami kalabalığını arkasına alıp arzuladığı diktatoryal gücü anayasal bir çerçeveye oturtma olanağı yakalamıştır (1). Yani bir karşı-darbe yapma olanağına sahip olmuştur. OHAL bu yolda önemli bir adımdır.

Bununla beraber, zaten darbe öncesi hayli daraltmış olduğu demokratik alanda böyle bir darbe girişimi, aksak da olsa üzerinde durmaya çalıştığı zemini tamamen daraltmak gibi bir sonuç doğuracak, siyasal esneklik kabiliyeti sıfırlanacak, muhalefeti, yeni ittifaklar içinde genişleyerek sindirme olanağı bulamayacaktır. Kırılma olasılığı güçlenecektir. Bu bakımdan öncelikle uzlaşma, (özellikle de, CHP ve Türk ulusalcı kesimlerle) ittifak arayışları içinde olması anlaşılabilir bir haldir. Ancak sürdürebilir değildir. Erdoğan bir politik figür olarak, kitlesel desteği ne olursa olsun, kendisini tüketmiştir. Uluslararası ve ulusal ekonomi-politik dayanakları bakımından inandırıcılığını, güvenilirliğini kaybetmiştir. Burjuva düzeninin yeniden sürdürülebilir bir şekilde Erdoğan’la tesis edilmesi söz konusu iç ve dış düzen oyuncuları adına çok risklidir.

Yukarıda madde madde yapılan kurgu,  kısa erimde gözlemlenen veya gözlemlenebilecek olanaklar ve olası sonuçlara dayanıyor.  Dünyada büyük bir kapışmayla sonuçlanması olası bir hegemonya krizi var. 16 yy’dan beri hiç bir kapitalist hegemonik  güç barış içinde bu konumundan feragat etmemiş. Daha önceki yazılarda bundan söz etmiştim. Türkiye de ne olursa olsun, çok geçmeden,   yeniden emperyalist çıkarlara hizmet edecek şekilde, “yeni” yapı, söylem ve figürler etrafında tadil edilecektir. Böyle bir dünya konjonktüründe Türkiye’nin bu düşmüş hali herhalde pek uzun sürmeyecektir.

Türkiye’yi kavramak, analiz ederek doğru politikalar üretmek bakımından sadece Türkiye’ye odaklanmak, ya da sadece Türkiye’den etrafa, dünyaya bakmak bizim için aldatıcı olur. Eş zamanlı olarak etrafımızdan, dünyadan da Türkiye’ye bakabilme yeteneğine sahip olmamız gerekiyor.

NOTLAR:

1) Türkiye’de siyasal elitler hatta onların dışında kalan sol ve sağ güçler her zaman şu ya bu ölçüde, siyasal ve sosyal değişimlerin devlet ya da siyasal elitler aracılığyla yapılmasına gerektiğini vaz’ eden  Tanzimat metoduna bağlı kaldılar. Haziran 2013’te halk sınıfları kitlesel olarak kendiliğinden sokaklara çıkarak siyaseten gidişata müdahil olmuşlardı. Son darbe girişimi sonrasında ülkemizde belki de ilk kez bir hükümet kendi kitlesinden sokaklara çıkarak darbeyi önlemesini istemişti. Tabii bu ikincisi ifadesini, sağ iktidarların belli bir davranış modeline uygun olarak “hazır kıtalar”, “taşıma kalabalıklar” da buluyor.

Ne olursa olsun bu tür çağrılar, halk kitlelerinin sokaklara çıkması, sokaklara alışması, sorunların çözümünün sokaklarda olduğu bilincine ermesine katkı yapar. Siyaset esnafını sahne dışına itebilir.  Bu bakımdan sağdan da gelse olumludur. Olumludur çünkü, solu da çok geçmeden sokağa çekecektir. Zaten sağ da, düzen adına kaçınılmaz olarak risk oluşturacak çağrının arkasında uzun boylu duramaz.

Sonra politikleşmiş halk sınıflarının sokakları mesken tutması, Türkiye sol hareketinde hasara yol açmış Tanzimat metodunun aşılması, itibarsızlaştırılması bakımından devrimcilerin lehinedir. Kendi göbeğini kendi kesmesi yeteneğini kazanma olanağıdır.

Bir şey daha, AKP’nin taşıma bir kalabalığı Taksim’de toplarken Gezi’yi taklit ettiği açıktır. Hatta sanki Gezi’nin rövanşıymış bir izlenim yaratmak istemektedir. Ama Gezi’de devlete, dikta girişimlerine, kendi olanaklarıyla, dayanışmasıyla  kafa tutan bir halk vardı. Şimdiyse, itaatkâr, taşıma, besleme bir güruh var. Yalnız bu bile AKP’nin önünün açık olmadığına karine teşkil etmiyor mu?

Darbe girişimini tartışanlar için bir kaç küçük uyarı

Medyada ve AKP kurmayları arasında son günlerde darbe girişimiyle ilgili olarak ABD’ye yönelik suçlamalar, manipülatif iddialar sık işitilmeye başlandı. Zaman geçtikçe, resmin biraz daha netleşmesiyle, bu suçlamaların, iddiaların da dozunun artacağını öngörebiliriz.

Bu darbe girişimi de öncekiler gibi, ABD, NATO ( Burada, AB ülkeleri, Israil, S.Arabistan gibi müttefiklerin de rollerinin, en azından onayının olduğu ihmal edilmemelidir) yönlendirmesi ya da yönetimi altında gerçekleştirilmiştir.

Bu saatten sonra girişimin arkasında olan güçler etrafında sürdürülecek bir tartışmanın AKP diktatörlüğü tarafından diktatörlüğün konsolidasyonu için istismar edilmek isteneceğinden kuşku duymamak gerekir. Malumu tekrar tekrar ilan etmek, AKP’nin değirmenine su taşımak anlamına gelecek bir kısır tartışmadan sol güçlerin kaçınması gerekir.

Bugün itibarıyla sol için verimli olacak tartışma,  bu darbe girişimini kimlerin önlemiş olduğu veya başarılı olmamasında kimlerin, hangi güçlerin rol almış olduklarıdır. Önleyici işlevleriyle, hangi iç ve dış güçler, hangi amaçla son anda devreye girmiştir? Darbelerin gerçekleştirilmesinde nasıl -artık pek “dış” sayılamayacak- güçlerin devrede olması gereklilikse, önlenmesinde de farklı çıkarlara ve/veya önceliklere sahip güçlerin devreye girmiş olması gerekir. Tıpkı terör gibi, suikastlar gibi, darbeler de jeo-ekonomi-politik bilek güreşinin görünümleridir.

Bu ikinci tartışma konusunun, Türkiye’nin ve AKP diktatörlüğünün bundan sonra evrileceği doğrultuyu tahmin etmek, buna göre siyasal tavır veya önlemler almak, olası devrimci direniş hattının taktiklerini öngörmek bakımdan  verimli sonuçları olacaktır. Böyle bir sorgulamanın AKP rejiminin olası hamleleriyle bağlantılı olarak yürütülmesi zarurettir.

Evet,  bu girişim (belki “şimdilik” dememiz gerekir) başarısız olmuştur. Ancak bu iş daha epey su kaldıracaktır. Taşların yerine oturması için farklı görünümler ve boyutlar içinde keskin siyasal hamleler, hatta yeni darbeler, karşı darbeler görülebilecektir. Yani ülke durulmayacaktır. Devrimci durumlar dalgası öngörülmelidir.

AKP ve diğer düzen güçlerinin gündemi belirleme kapasitesine teslim olmamak gerekir. Mutlaka bu güçlerin karşısına bir ağırlık koymak gerekir. Yani onların karşısına sağlam öngörülerle donanmış siyasetle çıkmak, olmuşa fazla takılmak yerine olmuşun etkileri altında olacağa dikkat kesilmek lazım. Bu da, uçukluk anlamında ideolojik değil, somut, gerçekçi bir konumlanışı ön gerektirir..

AKP’yi yalnızlaştırmak lazım

Bir çok tarihsel  faşizm deneyimi, sosyal demokratların, liberal demokratların eşsiz katkıları, hatta destekleriyle başarılı olabilmiştir. AKP-Cemaat diktatörlüğü de yükseliş devrinde, sosyal-demokratlardan (Mesela Baykal’ın katkılarını hatırlayalım), liberal demokratlardan, biraz daha sonra Kürt ulusalcılarından  paha biçilmez destekler   almıştı.

AKP diktatörlüğü, şimdi,  düşüş evresinde de, sosyal demokratlara, Perinçek çevresiyle ifade edilen Türk ulusalcılarına, “aldatılmış”, “yetmez ama evetçi” liberallere tutunmak gayretindedir. Bu büyük ahmaklığa izin vermemek gerekir.

Karşı darbe, ya da “altın vuruş”  hazırlıkları içindeki AKP diktatörlüğünü yalnızlaştırmak, böylece faşizan  yüzünü maskesiz olarak ortaya çıkartmak, gerici heveslerini kursağında bırakmak gerekir. Diğer düzen partileri ve güçleri şimdiye kadar şunu anlaşmış olmalıydılar: Artık AKP üzerinden düzeni oturtmaları  kabil değildir. Böyle bir beklenti içinde AKP’ye payanda olmak,  yol açacağı felaketlerin yanı sıra,  bu işbirlikçi oluşumlar adına, Türkiye halkları tarafından dışlanmak sonucunu da doğuracaktır.

Tıpkı Fethullahçı çete gibi onun çok yakın zamana kadar ortağı olmayı sürdürmüş AKP çetesinin de iktidarda kaldığı her saniye Türkiye halkları adına ziyandır. CHP derhal -daha şimdiden- AKP’nin gövde gösterisine dönüştürüleceği anlaşılan, hafta sonu yapılacak mitinge katılmayacağını ilan etmelidir. Bu mitingi iptal etmelidir. Hiç bir devrimci, ilerici, demokrat oluşum ve birey  bu mitinge katkı vermemelidir. Fiilen düşük olan AKP kafa kesen cihatçı çeteleriyle birlikte yalnız bırakılmalıdır.

AKP rejimi devrimci mücadeleyle yıkılabilir

Daha önce bir çok kez AKP rejiminin olağan siyasal yollarla gitmesinin pek mümkün görünmediğini söylemiştim. Bu sadece AKP rejiminin iç yapılanmasından hareketle yapılmış bir saptama değildi. Emperyalizmin vasalı AKP rejiminin emperyalistlerin bölgemizdeki doğrudan ya da dolaylı müdahalelerinde üstlendiği roller ile de alakalıydı.

Bugün bu tespit daha da güçlenmiştir. Düzen güçleri ya da burjuva devlet aklının gidişata müdahale, koşulları olağanlaştırma olasılığının az da olsa var olduğu söylenebilir. Ancak bunu, bu tahmin edilmesi mümkün olmayan, irrasyonel dinci anlayışa sahip özne ve yapıları kullanarak sürdürülebilir şekilde yapması olanaklı değildir. Bugün itibarıyla halen işbirlikçi büyük burjuvazi karşısında hareket, manevra yeteneğini yitirmiş olarak kırılgan bir görüntü veren Erdoğan, OHAL aracılığıyla bu hali kendi lehine değiştirmek isteyecektir.

Erdoğan şimdiye kadar sürekli olarak siyasal alanı kendi lehine daralttığı için kaçınılmaz olarak kendi hareket, esneme alanını da daraltmıştır. İçte de, dışta da. Hamle ve ittifak olanakları sınırlıdır ve bu olanakların esas olarak şiddet ve terörle tanımlanacağı da açıktır.

Devrimcilerin düzenle mücadelelerinde hiç bir hasım gücü küçümsememeleri, tersine ciddiye almaları gerekir. Aynı şekilde, kendi güçlerini de ne ihmal etmeleri ne abartmaları beklenir. Erdoğan, FETÖ’cü darbe girişiminin hemen sonrasında söz konusu girişimi, “Allahın lütfu” olarak gördüğünü beyan etmişti. Gelecek hamlesi için işaret vermişti yani. Erdoğan’ın lütuf olarak gördüğü şeyi, ben de devrimciler adına lütuf olarak görüyorum. Erdoğan, Türkiye devrimci solunu, ilerici, devrimci demokratları sıcak siyasal mücadelenin içine çekerek adeta yeniden yaratacaktır. Bundan kuşkum yok.

Devrim, devrimci iktidar salonlarda, servis tabağında sunulmuyor. Sokakta kavgayla, ateşlerden geçerek fethediliyor. Devrimciler kavga içinde kendilerini yeniden yaratırlarken devrimlerini de yaratıyorlar. Bunlar biliniyor. “Yandık, bittik, felaket” mızmızlanmaları devrimci tavrı değildir. Hiç şüphesiz şimdi hepimizin içinde büyük bir sıkıntı var. Bu anlaşılır bir şey. Ancak devrimci adına sıhhat işareti olan, bu sıkıntıdan iç patlamalarla gelen küçük-burjuva buhranları ve sonrasında teslimiyeti üretmek değil, dış patlamalarda ifadesini bulan kitlesel yaratıcı yıkım etkinliğine dahil olmaktır.

İlk olarak, mümkün olan en geniş devrimci, ilerici demokrat kesimlerin eylem birliği platformunu yaratmak gerekiyor. Bu platform örgütler düzeyinde oluşturulmalı, bitip tükenmek bilmeyen salon tartışmalarıyla vakit kaybetmemelidir. Çok sade, detaylarla boğulmamış,  çok net tanımlanmış, pratik, yapılabilir hedefler, asgari müşterekler etrafında hareket yeteneği yüksek bir eylem platformuna ihtiyaç var.  Mücadelenin alacağı seyir içinde, bu platformun daha öte siyasal ittifak biçimlerine doğru evrilmesi elbette olanaklı olabilir. Ancak daha başlangıçta bu olanakları zorlamak doğru olmayacaktır. Yani bu kadarını da yapamayacak mıyız?

Emperyalizmi düşman merkez haline getirmeyen devrimci, ilerici sol, demokrat siyaset olmaz. Bugün “FETÖ mü, AKP mi” sorunsalı etrafında bir sol tartışma içinde girmek kabul edilemez. Bütün bu tür akıl tutulmaları esas olarak emperyalizmi baş düşman odak olarak tespit etmeyen  yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır. Değerlendirmeyi, emperyalizmi merkeze koyarak yapmak lazım. Ancak buna göre, dost, düşman, müttefik, olası müttefik değerlendirmeleri yapmak sağlıklı olacaktır. Şunu da unutmayalım, emperyalizmde oyun da, sağı, solu, ortasıyla oyuncu da çoktur.

Türkiye’de bir darbenin başarılı olduğunu nasıl anlarız?

Yukarıdaki sorunun yanıtı, “solcuları, devrimcileri kırıp geçirmişse” olacaktır. FETÖ darbesi bu bakımdan başarısız olmuş, sırasını bekleyen olası Erdoğan darbesininse, kaçınılmaz olarak sol, ilerici kesimleri hedef alacağı açıktır. Yani bu aşamada olası bir darbe solu hedef almadan başarıya ulaşamaz.

Ülkemizde cereyan etmiş daha önceki bütün başarılı darbeler, hedef aldıkları iktidarların yanlış, kötü icraatlarını gerekçe göstererek harekete geçmişlerdir. Ancak cuntaları hakimiyeti sağlayınca ilk iş olarak iktidardan devirdikleri siyasi anlayışı, onun liderlerini saf dışı ederek sahiplenip, sürdürmüşlerdir. Bu 27 Mayıs’ta da böyle olmuştur. O darbe sonrası kurdurulmuş bütün hükümetler Bayar ve Menderes’siz DP hükümetleriydi.

12 Mart’ın hükümetleri, Demirel’in belli bir ölçüde pasifize edilmiş olduğu AP hükümetleri olarak görülebilir. Türk-İslamcı 12 Eylül darbesinin hükümetleri, liderleri yasaklanmış, ama “fikirleri iktidarda” Türk-İslamcı MC hükümetleriydi. Özal gökten inmemişti.

27 Mayıs öncesinde, ilerici-demokrat, kısmen sol eğilimli sokak muhalefeti ön almış olduğu için darbe sonrası o kesimlere geçici tavizler verilmesi kaçınılmazdı. Ancak çok geçmeden, bu kesimlerin ordudaki uzantılarından başlanarak verilenlerin misliyle geri alınması süreci başlatılmıştı.

12 Mart ve 12 Eylül deneyimlerindeyse, zaten ilk hedef sol, ilerici kesimlerdi. Şimdi gelmesi kuvvetle muhtemel karşı darbe de, hiç kuşkusuz, öncelikli  olarak, sol, ilerici halk muhalefetini hedef alacaktır. Bu muhalefeti ezmeden başarılı sayılması, ya da amacının hasıl olması mümkün olmayacaktır. Hatta bunu temin etmek adına, ruh ikizleri olan “15 Temmuz darbecileri” nin aktif bakiyeleriyle, açık ya da örtük, şu ya da bu form altında, işbirliği yapmaktan da kaçınmayacaklar. Çünkü onlar düzendir. Düzeni sürdürmek için her yol mübahtır.

Tayyip’in “Altın vuruşu” nu beklerken

16 Temmuz kalkışması sonrasında TC devleti fiili bir durum yaratılarak tasfiye edilmeye başlanmıştır. Devletin içi daha önceden hazırlandığı anlaşılan bir plana göre boşaltılıyor. TSK, tam anlamıyla, çökmüştür. Örgütsel yapısı fiilen, reel olarak işlemez hale gelmiştir.

Giderek  üniversiteler, eğitim kurumları, yargı kurumları, medya organlarının aralarında bulunduğu en dinamik ya da stratejik kurumların da,TSK gibi, önce fiilen sonra da hukuken tasfiye edilmek istendiği görülüyor.

Bir devrimci sol önderliğin iktidarı alabilmesi, en azından fiili iktidar odağı haline gelebilmesi için uygun bir ortam var. Ancak böyle bir önderlik yok. Oluyor böyle şeyler.

Türkiye buraya her şeyden önce ta baştan devrimci ufku sınırlı kurucu kadroların yanlışlarıyla döşedikleri yoldan geçerek geldi. Kurucu kadroların iki patolojik saplantısı, “komünizm” ve “Kürt sorunu”, somut politik ifadesini, onların emperyalizme teslim olmalarında, kendi devletlerine tampon işlevi yüklemelerinde buldu. Türk devletinin gericiliğinin iki temel kaynağı, Kürt sorununda kararlıkla izledikleri anti-demokratik, inkar edici politikalar ve emperyalistlere yaltaklanmak ve bu sayede menfaat temin etmek adına anti-komünist, anti-sol konumları her alanda takviye etmekti.

Genç solcu bedenleri, cesetleri üzerinde tepinmek onlar için vatanseverliğin olmazsa olmaz egzersizi, devlette liyakatın, sürdürülebilir kariyerin olmazsa olmaz kuralıydı. “Vatanı kökü dışarıda solculardan korumak” adına, kökü dışarıda emperyalistlerle işbirliği yapmaktan gurur duydular. Yetmedi, arkaik ideolojileri teşvik edip imal ettikleri arkaik “Türkçü- İslamcı” ürünleri solcuların üzerine saldılar. Ülkeyi bir uçtan diğerine yeşil kuşakla sardılar, bugün bu eğilimi, tutarlı bir şekilde,  cihatçılarla müttefik olacak kadar geliştirdiler. Kafa kesenlerle ittifak, bugün kendi kafalarının o cihatçılar tarafından kesilmesiyle sonuçlandı.

Emekçi, üretici sınıfın gönencini değil, kendi yaratıkları olan bir avuç asalak sermayedarın çıkarlarının takipçisi olmayı görev bildiler, sonra da onların topladıkları parsadan önlerine attıkları parçalarla beslenmeyi onur saydılar. Fethullah’ı, Tayyip’i  onlar yarattılar. Tabutlarına son çiviyi çaksınlar diye.

Gidişata bakılırsa, Tayyip “altın vuruş” için çok gecikmeyecek. Kimbilir, yarın belki yarından da yakın… Solun, solcuların hazırlıklı olmasında fayda var.

Erdoğan devam edebilir mi?

Burjuva TC devleti mevcut veya olası herhangi bir form altında Erdoğan yönetiminde sürdürülemez. Yani artık Erdoğan’la gitmeyeceği görülmektedir. Elbette Erdoğan gücünü tahkim etmek, iktidarını en anti-demokratik yöntem ve araçlarla pekiştirmek adına hamleler yapacaktır. Bunda belli bir süre başarılı da olabilir, ancak sürdüremez.

Erdoğan, bundan sonra da, hem içerideki hem dışarıdaki olası dayanakları bakımından tahmin edilebilir, güvenilir bir siyasal figür değildir.

FETÖ denilen örgütün  bir CIA karargahı ya da o karargaha bağlı bir örgüt olduğu tahmin ediliyordu. Merkezinin Pensilvanya’da değil, Ankara’da olduğu da ortaya çıkmıştır. Bu örgütü sadece dinsel referanslarla tanımlamaya çalışmak ahmaklık olur. Dinsel görünümlü, uluslararası siyasal ve parasal bağlantıları olan  bir “kontra” örgüttür. Derin bir NATO örgütüdür.

Son darbe girişimi hakkında bilgilerimiz henüz yetersizdir. Ancak bunun NATO, CIA gibi örgütlerin bilgisi dışında gerçekleştirilmiş olması mümkün değildir. Ne kadar işin içindeler bilemeyiz. Öte yandan, bu yapıların bizatihi yekpare olmadığını da kabul etmek gerekir. Bunların kendi içlerinde, farklı siyasal öncelikleri olan  oligarşik klikler olduğunu daha önceki yazılarda bir kaç kez belirtmiştim. Hatta bundan üç beş yıl önce eski CIA başkanı general Petraeus’un evlilik dışı bir gönül ilişkisi gerekçesiyle Obama tarafından görevden alınmış olmasını, onun liderliğinde Obama’ya karşı yürütülen bir saray darbesiyle bağlantılandıran iddiaları aktarmıştım.

Burjuva devletini yekpare bir bütün olarak görmek doğru değil. Gelişmiş burjuva devlet yapıları içinde bir çok görünümüyle oligarşik gruplaşmalara referans veren ulus-ötesi veya uluslararası burjuva sınıf fraksiyonlarının mücadelesi üzerine daha fazla odaklanmak gerekir. Özellikle gelişmiş burjuva devlet yapıları içinde farklı sınıflar arasındaki mücadeleden çok burjuvazinin söz konusu ulus-ötesi fraksiyonel görünümleri arasındaki mücadeleye odaklanmak bu devletin kavranabilmesi bakımından daha doğru olacaktır. Bu özellikle de bugünkü neo-liberal koşullarda bir gereklilik olarak görünüyor.

ABD’de bir seçim olacak. Uluslararası finans sermayesinin ağırlıklı bir kesiminin bu seçimi H.Clinton’ın kazanmasını istediği anlaşılıyor. Trump’ın arkasında duran sermaye gruplarının nispeten ulusal ve  geleneksel izolasyonist  çevreler olduğu izlenimi ediniliyor. ABD medyasından izlenebildiği kadarıyla, Cumhuriyetçi Parti’nin liberal ve liberten kanadı da önümüzdeki seçimlerde Clinton’ı destekleyecektir. Buna mukabil, genellikle Demokrat Parti’yi destekleyen iç bölgelerdeki çoğu emekçi kent küçük-burjuvazisinin Trump’ı destekleyebileceği tahmin edilmektedir. Son zamanlarda Afrika kökenli Amerikalılara karşı artan devlet terörünü de bu mücadele ekseninde değerlendirmek meşrudur. Bu arada, Trump’ın olası bir seçim zaferi, Avrupa’daki, Le Pen, Grillo gibi,  sağ popülist politik figürlerin iktidar yolunda önlerini açabilir.

Bir başka durum ABD ve diğer emperyalist ülkeler, özellikle kıta Avrupa’sındaki emperyalist ülkeler arasındaki çekişmedir. Bilindiği gibi, Brexit sonrası kağıtların yeniden karılması söz konusudur. Ancak buradan bu emperyalist güçlerin hemen birbirlerine düşecekleri sonucunu çıkarmamak gerekir. ABD, bir emperyalist proje olarak yaratılmasında baş rolü oynadığı, AB’yi kendisine daha bağımlı hale getirmek istiyor. Bu malum.  Bunun için sadece siyasal değil, finansal araçları da kullanıyor. Mesela, Yunan krizinin böyle bir boyutunun olduğunu ihmal etmemek gerekir. ABD, doların itibarını korumak için avroyu itibarsızlaştırma ihtiyacı duyuyordu. Her ihtimale karşın ABD, Doğu Avrupa’daki varlığını ve ağırlığını NATO üzerinden arttırıyor, tahkim ediyor. Brexit’e ABD’nin ilk tepkisi, Avrupa’nın doğusundaki gücünü takviye etmek olacaktır.

Bu arada, Britanya Krallığı’nın da Brexit sonrası ilk hamlesi Çin ile çok yönlü, çok kapsamlı tarihsel bir işbirliği antlaşması imzalamak olmuştur. Avrupa ve Avrasya jeo-politiği bakımından çok önemli etki ve sonuçları olacak bir antlaşmadır. Böyle bir antlaşmanın hazırlıkları Brexit’ten epey önce hazırlanmış olmalıdır. ABD, AB ve Britanya arasındaki jeo-ekonomi-politik bilek güreşi sürerken, İskoçya ve K.İrlanda gibi bileşenlerin ayrılığı muhtemelen tekrar gündeme gelecektir. Olası bir ayrışma halinde, bu ülkelerin İngiltere karşısında, AB dışında kalarak bağımsızlıklarını sürdürmeleri pek mümkün görünmemektedir.

Hatta biraz ileride, Rusya ile artacak gerilime koşut olarak AB içinde, özellikle Batı ve Doğu kanatları arasında,  şimdikinden daha derin siyasal ayrışma veya saflaşmaların ortaya çıkabileceği öngörülebilir. Hatta bir önceki soğuk savaş esnasında görülenle kıyaslanabilir,  Çin ve Rusya’yı düşmanlaştırma politikası bu kez İngiltere önderliğinde yürütülebilir. Tabii bütün bunları Rusya’ya karşı başlatılmış ve  bir sıcak savaşa dönüşme potansiyeli önceki soğuk savaşlara nispetle daha yüksek görünen “yeni” soğuk-savaşı dikkate alarak değerlendirmek gerekir.  Bir de, bunun tamamlanmamış, dinamik bir süreç olduğunu unutmayalım.

Öte yandan, Orta Doğu’daki gelişmeler,  Suriye’de, Irak’ta tamamen Türkiye’nin aleyhine dönmüştür. Türkiye’nin bu sorun başlıklarında gölge etmemesi arzulanmaktadır. Türkiye dışlanmıştır. Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye’nin güvenliği, TC devletinin bekası bakımdan büyük bir tehdit içermektedir.

Şimdi darbe girişimine geri dönersek, bu girişimin sadece TC devleti içindeki Erdoğan’dan yana güçler tarafından değil, Batılı müttefikler, İsrail, S.Arabistan, hatta Rusya tarafından da beklenmekte olduğu söylenebilir. Kim ne kadar dahil olmuştur bilemeyiz ama dış bağlantısı olmayan bir darbe girişimi olamaz. Hatta darbe şart değil, herhangi bir önemli siyasal hamle için de aynısını söylemek mümkündür.

Türkiye gibi çok önemli bir üye ülkedeki darbe esnasında, NATO kampındaki sessizlik, bekleyiş, sonrasında, pek kararlı olmadığı hissedilen protestolar, en son, Erdoğan’ın da darbecilerden farklı olmadığı, hatta onları teşvik etmiş olabileceğine dair açıklamalar, “hukuk devleti” uyarıları, Erdoğan’ı hedef alan örtülü şantaj ve tehditler, Erdoğan’ın işinin zor olacağının işaretleridir. İkili ilişkiler tarihinde ilk defa bir ABD dış bakanı, ya da bu kadar üst seviyede bir ABD’li devlet görevlisi de diyebiliriz, Türkiye’nin NATO’dan ayrılabileceğini söylemiştir. Bunu da, darbe girişiminin başarısızlığı anlaşıldıktan sonra telaffuz etmiştir.

Bunlar da yetmemiştir, Erdoğan’ı hedef alacağı açık olan Wikileaks belgeleriyle ilgili bir hamle yapılmıştır. Uluslararası finans kuruluşlarının da Erdoğan yönetimine karşı harekete geçebilecekleri ima edilmektedir. Yani Batı’da, Erdoğan figürüyle bu şartlarda devam etmeme iradesi ortaya çıkmıştır. Erdoğan’ın olası anti-demokratik hamleleri konusunda uyarılar duyulmaktadır. En azından, şimdilik onun darbe girişimi sonrasındaki eylem alanı daraltılmaya çalışılmaktadır.

Darbenin başarısızlık nedenlerini henüz  bilemiyoruz. Ancak şurası da açıktır, bir takım iç ve dış güçler Erdoğan’ı ipten almışlardır. Bugün  darbe girişimi sonrasında Türkiye’nin izleyeceği yolun anlaşılabilmesi bakımından tartışılması gereken,  bu girişimin arkasında hangi güçlerin olduğu değil, önlemesinde hangi güçlerin rol oynamış olduğudur.

Darbenin başarısız olmasında 1.Ordu Komutanı’nın kilit bir rol oynamış olabileceğini düşünüyorum. Ancak onun bunu kendi başına yapmış olması mümkün değildir. 1.Ordu, son 40 küsur yıldan beri işbirlikçi büyük İstanbul sermayesiyle bağlantılıdır (Aydın Doğan medyasının darbe esnasında hükümetten yanan tavır alması tesadüf değil) . Sanıyorum, son anda bir burjuva devlet refleksi ya da aklı devreye girmiştir. Batı sermaye gruplarıyla bir görüş ayrılığı ne kadar söz konusudur, kestirmek şimdilik zor. Ancak Kürt sorunu, Suriye’deki gelişmeler, Rusya sorununda yaşanan ekonomik zararlar gibi  başlıklar, öncelikler böyle bir refleks de etken olmuş olabilir.

Erdoğan’ın şu ya bu form altında iktidarını tahkim etmeye yönelik olası adımları, iyice daralmış hareket alanını genişletme gayreti Türkiye sermayesinin emperyalizme bağımlılık çerçevesi içinde ne kadar mümkün olabilir, ne kadar sürdürülebilir?

Bence bir “Avrasya” hamlesi bu koşullarda olanaklı değildir. Erdoğan’ın şantajı olmaktan öte  bir anlamı yoktur. Bu uluslararası bağlamı içindeki mevcut burjuva devlet yapısı içinde pratik, yapılabilir de değildir. Erdoğan’ın olası Brumaire darbesi, ancak emperyalizmle onların ihtiyaçlarına göre yeni bir sözleşme şartlarında sürdürülebilirdir. Tabii Türkiye’deki muhalif halk kitlelerinin dinamizmini hiç bir şekilde ihmal etmiyorum.

Kısacası  Erdoğan, Taksim’e kışla, cami teraneleriyle işleri çeviremez. Erdoğan’ın bütün örgütsüzlüğüne rağmen “Haziran halkı” gibi militan, devletle dahi onun içinden hiç destek görmeden savaşımı göze alabilecek bir kitlesi yoktur. “Hazır kıtaları” vardır. “Taşıma adamları”, yoklamayla meydanlara çağrılan memur kadroları, cihatçı lejyonerleri vardır. Bunların neden olabilecekleri şiddeti ihmal etmiyorum ama şiddet tek başına bir anlam ifade etmez. İstenen bir sonucu elde etmeye yetmez. Bu tespite en canlı destek, mesela, Kürdistan coğrafyasındaki mücadelede bulunabilir.

Erdoğan 14 yıldır iktidardadır, aşınmış bir figürüdür.  Burjuvazi kural olarak yeni işlerini yeni figürlere, yeni kadrolara yaptırır. “Ergenekon bitti, demokrasi verelim” hamlesini, (geçmişte “Ergenekoncu” olarak itham etmiş olduğu çevrelere da dayanarak)  “demokrasi bitti “milli irade”  verelim” hamlesiyle ikame edip “yeni” yoluna devam etmesi çok zor görünüyor. Deneyecektir, ya da denemek isteyecektir elbette, ama iktidarı tutması ancak emperyalizme tam bir teslim antlaşmasıyla mümkün olabilecektir. Bunu söylerken, emperyalistler açısından,  böyle bir antlaşmada  Erdoğan’ın  güven duyulabilecek bir taraf olmadığını da belirtmek gerekir.

Bu darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ın hareket alanının reel olarak genişlemiş olduğu iddiasına katılmadığımı belirtmek isterim. Emperyalistlerin yatağına girildiğinde, kuralı hizmetkarlar değil, efendiler koyarlar. Onun arzu ve fantazilerine uygun hareket ettiğiniz ölçüde bu işlevinizi sürdürebilirsiniz. Bugün için Erdoğan geçen Cuma gününe göre daha kırılgandır.

Emperyalistlerin işgalci Suriye politikası iflas edinceye kadar, emperyalistlere gözü kara şekilde hizmet eden Erdoğan, bu sayede, İstanbul burjuvazisi karşısında göreli bir özerklik içinde hareket edebiliyordu. Bugün için bu olanağını reel olarak yitirmiştir. Tekrar kazanmak için oyunlar deneyecektir, ancak başarılı olma olasılığı zayıftır. Unutulmasın ki, Erdoğan himayesinde palazlanmış “AKP sermayesi” de kısmen işbirlikçi İstanbul büyük sermayesine entegre olmuştur.

“Devletin bekası”

Egemen devlet aklının  görüş açısından bakıldığında,  TC devletinin bekası hem bu cemaatçi kliğin hem de Tayyip Erdoğan ekibinin tasfiyesiyle mümkün olabilir. Yani söz konusu görüş açısından hareket edersek, TC devletinin dağılmadan, parçalanmadan sürmesi, yeniden tadilatı için bu ikili tasfiye ön koşuldur. Başka bir ifadeyle, burjuva devletin devamı için de bu ikilinin feda edilmesi gerekiyor.

Erdoğan kendi sokağını hareketlendirerek, kendi bürokrasisini yeniden dizayn ederek, düzen muhalefetini “demokrasi”, “milli irade”  teraneleriyle kendi yanında hizaya getirerek altın vuruşu yapmak istiyor. Devlet aklını temsil eden “derin” güçler (ki emperyalizm işbirlikçisi olduklarından şüphe duymamak gerekir) bu hali, sokağı daha fazla provoke ederek  kontrolden çıkarmaya çalışıyorlar. Erdoğan’ın kendi ikbali için gerekli gördüğü güruh, onun tasfiye edilmesini kolaylaştıran bir araç haline gelebilir. Aynı şey, yeniden dizayn etmeye çalışacağı kadrolar için de pekala söylenebilir.

Türkiye’nin böyle devam etmesi mümkün değil. Yarın, hatta bir kaç saat içinde neler olacağını artık kestirmek mümkün değildir. Erdoğan’a tasfiye ettirilen cemaatçiler gibi, pek yakında, hatta her an,  Erdoğan da tasfiye edilebilir. Kuraldır, elinde devlet yıkanı yıkarlar. Bitirirler. Sınıfsal kompozisyonu ne olursa olsun,  her tür devlet için bu gerçek adeta bir yasa gibi işler.

Türkiye’nin dağılması, şu an hem bölge ülkeleri hem de emperyalist güçler için pek arzulanacak bir hal değildir. Bu koşullarda, egemen ya da “derin” güçlerin bu duruma sürüklenişi önlemek adına harekete geçmiş olmaları beklenir.

NOT:

Medyadan izleyebildiğim kadarıyla bu darbe girişiminin başladığı zamandan şimdiye kadar Türkiye Kürdistan’ında PKK’nin, herhangi bir eylemsizlik duyurusu yapılmamış olmasına rağmen bir silahlı eylemi olmamıştır. Eğer bu bilgi doğruysa, dikkat çekici bir durumdur. Bu hali, sadece Kürt siyasetinin ABD tarafından şu ya da bu ölçüde kontrol ediliyor olmasıyla izah etmek doğru olmaz.  Benim tahminim, Kürt siyaseti, en azından bir tarafıyla, hem Türkiye’nin kontrolsüz bir şekilde dağılmasının kendi siyasal hedefleri açısından elverişli olmayan koşulların ortaya çıkmasına neden olacağını hesap etmektedir. Hem de,  yine en azından, belli bir ölçüde, bu darbeye bir tarafından iliştirilmiştir. Kürt siyasetinin de yekpare bir yapı olmadığını dikkate almak gerekir.