Rusya da topa giriyor

Öncelikle dünyada son zamanlarda olup bitenleri Trump’ın psikolojisi, davranışları, siyasal tarzı etrafında açıklayan ve böylece bilerek ya da bilmeyerek emperyalizm olgusunu gözlerden saklayan, cereyan eden olumsuz işlerin tek sorumlusu olarak onun kişiliğini işaret eden anlayışla mücadele etmek gerektiğini tekrar vurgulamak istiyorum.

Trump, daha önceki yönetim tarafından uygulanmış ama beklenen sonuçları vermemiş, dahası, Amerika’nın en başta Ukrayna olmak üzere, belli kritik sorunlarda köşeye sıkışmasına yol açmış, hegemonyasının sönme sürecinin hızlanmasında etkili olmuş emperyalist stratejiye alternatif bir stratejiyi uygulaması için sahneye sürüldü.

O kadar öyle ki, seçim kampanyası sırasında “kulak tozunu alan” suikast girişiminin onun seçilme şansını arttırmak için düzenlenmiş olduğunu bile düşünüyorum.

Yani Amerika’nın sıkışmışlık halini aşabilmesi için yeni bir emperyalist stratejiye ve bunu uygulayabilecek figürlere  ihtiyacı vardı.

Biden yönetimi, Ukrayna sorununda stratejisini Rusya’nın mutlak şekilde baskılanması, her taraftan kıskaca alınması, böylece ekonomik bir çıkmaza sürüklenmesi, sonuç olarak, savaşta alacağı yenilgiyle, Putin yönetiminin devrilmesi üzerine kurmuştu.

Olmadı. Rusya dayandı. Ekonomisi başlarda biraz tökezlese de, tekrar toparlandı, hatta Ruble eskisinden de güçlü hale geldi. Yani tek yanlı yaptırımlar, Rusya gibi zengin kaynaklara, olanaklara, deneyimlere sahip bir ülke söz konusu olunca işlemedi.

Rusya üzerindeki askeri baskının arttırılması, son olarak Ukrayna’ya Rusya içlerini vurabileceği füzelerin verilmesi, Rusya’nın nükleer şantaja maruz bırakılması, ABD ve müttefiklerini doğrudan bir savaşın eşiğine getirdi. Bu aşamada Rusya varoluşsal çıkarları için nükleer silah kullanmaktan kaçınmayacağını açık olarak ilan etti. Ukrayna savaşı kaybediliyor, Amerika daha öte hamleler yapabilecek durumda görünmüyordu.

Bu arada Çin, ABD karşısında alan kazanmayı sürdürüyor, özellikle ekonomik olarak ABD aleyhine  palazlanmaya devam ediyordu.

İran sorununda, İsrail’in ısrarlı savaş talebine karşılık,  kararsızlıktan kaynaklanan bir eylemsizlik hali gözlemleniyordu.

Yanı sıra, Amerika ekonomik olarak çıkmaza sürüklenmekteydi. Cari açığı kapanması olanaklı görünmeyen boyutlara ulaşmış, dış borcu aşağı yukarı 38 trilyon doları aşmış, bunun için her yıl ödediği faiz de 1 trilyon doları aşmıştı (10 yıl içinde faiz için ödenen bu meblağın ikiye katlanacağı öngörülüyor). Ülkenin borcu her gün yaklaşık 7 milyar dolar artırıyordu. ABD, uluslararası finans kapitalin küreselleşme stratejisi içinde üstlendiği yeni rolle sermaye ihraç eden bir ülke olmaktan çıkmış, sıcak para girişlerine muhtaç, esas olarak sermaye ithal eden bir ülke haline dönüşmüştü(1).

Herhalde en kaygu verici olan, izlenen söz konusu stratejiyle, ABD’nin rakiplerinin (Çin, Rusya, İran vb) ona karşı bir jeo-ekonomi-politik blok oluşturmalarına meydan verilmiş olmasıydı. Bu blok sürekli genişleme ve güçlenme eğilimleri sergiliyordu.

Trump bu sıkışmışlık halinde sahaya sürüldü. Yeni bir emperyalist stratejinin uygulanması zarureti vardı. MAGA bu ihtiyacın manifestosu olarak görülmelidir. Şimdiye kadar uluslararası finans kapitalin isterleri, ABD devletinin de isterleri olarak görülmüştü. Ancak, Trump’ın bu duruma özsel anlamda bir itirazı olmamakla birlikte,  bunun artık  bir- çok yönden Amerika tarafından taşınması zor bir yük oluşturduğunu dile getiriyor, ülkesi bu söz konusu uluslararası misyonu yerine getirirken  ulusal çıkarları lehine bazı düzeltmelerin yapılmasını  talep ediyordu. Yani ülkesinin yeni ulusal ihtiyaçları, talepleri dikkate alınırsa, uluslararası misyonunu daha rahat gerçekleştireceğini söylüyordu. Elbette, bu ulusal talepler, ancak uluslararası finans kapitalin talepleriyle çatışmadığı sürece tolere edilebilirdi.

İşte bu koşullarda, Trump’ın söylemi gerek müttefikleri ve gerekse rakipleri tarafından çelişkili, tutarsız bulunuyordu.  Örnekse, Ukrayna sorunu etrafındaki sözleri onun barışçı bir görüntü vermesine; ama aynı zamanda, Gazze ve İran sorunlarıyla ilgili sözleriyse, savaşçılığının kanıtı olarak sunuluyordu. Konuya emperyalist strateji çerçevesinde bakılmadığında, söyledikleri kişisel kafa karışıklığına yoruluyordu.

Ancak, Trump yönetiminin kafası karışık değildi. Tersine, gayet netti. Yeni alternatif stratejiyi gerçekleştirmeye çalışıyordu. Yani ne yaptığını iyi biliyordu.

Mesela, Ukrayna politikasının yürümediğini, beklenen sonuçları vermediğini, özellikle NATO’daki müttefikleri nezdindeki güvenilirliğini aşındırdığını, Rusya’nın sahada mevzi kazandığını, nükleer savaşın eşiğine gelinmesinin ve rakip güçlerinin karşı blok oluşturma girişimlerinin, savaşın neden olduğu ekonomik külfetin Amerika’yı köşeye sıkıştırdığını saptıyor, buradan çıkmak istiyordu. Rusya’ya barış vaat ederek onu diğer rakiplerle kurduğu bloktan koparmaya ve aynı zamanda bir nükleer savaş olasılığını bertaraf etmeye  çalışıyordu.

Gazze, Lübnan ve İran konularındaysa, şahince bir tavır alıyordu. Bütün müttefik ve rakipleri temel ham petrol, doğal gaz ve petro kimya ihtiyaçlarını ağırlıklı bu bölgeden temin ediyorlar. Amerikanın bu ihtiyaçları temin eden müttefik bölge ülkelerine karşı da üstlenmiş olduğu yükümlülükler vardı. ABD hegemonyasının sürdürülebilmesi bakımından çok önemli bir rol oynayan petro-dolar aracı bu bölgenin kontrolünü vazgeçilemez bir konu haline getiriyordu. Bu bölgede nükleer silahlı bir rakip güce tahammül edemezdi. Trump daha ilk başkanlığı sırasında İran’la yürütülen nükleer antlaşmadan çekilmişti.

Elbette, bu yeni strateji pürüzsüz uygulanamayacaktı. Çünkü Amerikan yönetiminin hegemonyasını takviye edebilmek için müttefiklerinden  onları rahatsız edecek, müttefiklik anlayışıyla çelişiyor gibi görünen talepleri olacaktı.

Önceki hegemon Britanya döneminden iyi biliyoruz ki, hegemon sistemine tabi uydularına onlar için değerli bir takım avantajlar sağlamak zorundadır. Bilinen bir sözdür:  ” Yandaşlarına bir şey vermezsen, neden senden yana olsunlar?”

O zaman Britanya, Avrupa’daki malum uydularına kendi aleyhine işleyen ticari avantajlar temin etmişti. Bu sayede, kendisiyle ticareti onlar için gayet avantajlı kılmıştı. Bu asimetrik ticari ilişkiden kaynaklanan cari açıklarını da kolonilerini daha fazla sömürerek telafi edebiliyordu.

Benzer biçimde, ABD de, 2.Dünya Savaşı sonrasında oluşan dünya düzeninde Avrupa ve Asya’daki (Biraz farklı bir bağlamda Çin buna, ilk adımı 1972’de atılmış olsa da, tam olarak, 1989’dan itibaren dahil olacaktı) uydularına, kendisine tam itaat gibi belli yükümlülükler karşılığında, onların ekonomisi bakımından vazgeçilmesi zor avantajlar sağlayacaktı. Kendi lehine oluşacak cari açığı da, müttefiklerinin ticari fazlalarını dolarda tutmalarını sağlayarak, Amerikan finansal kurumlarında değerlendirerek ve tabii diğer ülkeleri daha fazla sömürerek telafi edecekti.

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra da bu asimetrik ticari ilişkiler sürdürüldü. Gelgelelim,  başlıca düşmanın ortadan kalkmasından sonra oluşan yeni koşullarda itaat ilişkileri anlaşılır nedenlerle oldukça gevşedi. Bir rehavet ortamı oluştu. Hatta NATO’nun artık gerekli olup olmadığı dahi müttefikleri tarafından sorgulanmaya başlandı.

Yeni rakip güçlerin de yükselmesiyle, mevcut hegemonya sisteminin maruz kaldığı tehditler karşısında müttefiklere yeni bir ayar vermek zaruret haline geldi. Ukrayna’daki sıkışma bu zaruretin net olarak idrak edilmesine vesile oldu.

Öte yandan, uluslararası finans kapitalin talebi olarak uygulanan küreselleşme stratejisi ya da neoliberal emperyalist strateji finansallaşma eksenlidir. Buna göre, cari açıklardan kaçınılması, kamu harcamalarının baskılanması, emek-gücü ücretinin düşük tutulması, sermayenin vergi yükünün azaltılması olmazsa olmaz isterlerdir. Bu koşullarda da, kapitalist dünya ekonomisi genelinde toplam talep genişlemez, daralır. Sonuçta, kapitalist ekonomiler üzerindeki kriz baskısı artar. Bu baskıyı içinde bulunduğu asimetrik ticari ilişkiler dolayısıyla Amerika’nın çok daha fazla hissedeceği açıktır.

Trump’ın Avrupa, Japonya,Kanada ve G.Kore gibi müttefiklerine karşı kullandığı söylemi bu çerçevede değerlendirmek lazımdır. Şimdi Trump yönetimi, müttefiklerine bu kadar yeter, biraz bu ticareti dengeleyelim, petrolü, gazı benden alacaksınız, askeri harcamalarınızı arttıracaksınız (benden daha fazla silah alacaksınız anlamına da geliyor tabii) diyor, gümrük vergilerini arrtıracağını ilave ediyor.

Özcesi, bu çelişkili gibi görünen ekonomi-politik talepler, tedrici düşüş sürecindeki  Amerikan hegemonyasının yeniden takviye edilebilmesi bakımından  gayet anlaşılabilir, kendi içinde tutarlı yeni bir stratejisinin bileşenleri olarak görülmek gerekir. Tabii bu stratejinin kendi içinde çelişkili olmaması, uygulamada müttefikleriyle gerilimlere, hatta çatışmalara yol açmayacağı anlamına gelmiyor.

DMITRİ PESKOV’un INDIA TODAY’e VERDİĞİ MÜLAKATIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Geçen hafta,Kremlin sözcüsü ve Başkan Putin’in basın sekreteri,  diplomat Peskov’un India Today’e vermiş bir olduğu bir mülakat dolayısıyla Rusya’nın diplomatik düzeyde resmen İran-Amerika savaşına müdahil olmak istediğini, bu yolda, taraflar arasındaki en önemli anlaşmazlık maddesi olarak görülen bir konuda çok önemli bir teklifi taraflara iletmiş olduğunu öğreniyoruz.

Buna göre Rusya, İran ve Amerika’ya İran’ın uranyum saflaştırması sorunuyla ilgili iki teklif götürmüş. Birinci olarak, İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumun (2) Rusya tarafından İran’da işletilen nükleer enerji santralında nükleer enerji yakıtı haline dönüştürebileceğini, yani barışçıl amaçla kullanılmasını temin edebileceğini teklif etmiş. İkinci olarak, İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunu Rusya’da, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetiminde depolayabileceğini belirtmiş. Her iki öneri de, İran olumlu yaklaşırken, ABD tarafından reddedilmiş.

Amerika, Çin’den sonra bir başka meydan okuyan devletin,  Rusya’nın da, diplomatik düzeyde  bir ortadoğu sorununda inisiyatif almasını istemiyor.  Böyle bir inisiyatif almanın her iki ülkenin hem bölgede hem de dünyada prestij kazanmalarına yol açacağını görüyor. Dünya ülkeleri arasındaki sorunlarda,  bundan böyle  iki ülkenin müdahil olmaları beklentisinin artacağı, bunun da  çok kutuplu dünya düzeninin fiilen işlerlik kazanmasına katkı yapacağı endişesi taşıyor. Kısacası, iki ülkenin kendisiyle rekabetlerinde el yükseltmelerine yol açacak bir adım atmak istemiyor.

Oysa hemen hemen bütün yorumcuların hemfikir oldukları gibi, bu savaşın sürmesi en çok Rusya’nın işine yarıyor. Şubat ayı başlarında  Rusya Merkez Bankası hükümeti, dramatik olarak düşen gaz ve ham petrol satışları nedeniyle ekonomik kriz olasılığı konusunda uyarmış, tasarruf çağrısı yapmıştı. Rusya’nın bu yılki büyümesinin yüzde 1’in altında kalacağı zaten öngörülüyordu. Bu durumda, hükümet güvenlik harcamaları dışındaki bütün kamu harcamalarında yüzde onluk bir kesinti kararı almıştı.

Tam bu sırada savaşın patlaması, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması petrol, gaz ve petro- kimya ürünlerinin fiyatlarının yükselmesi (Rusya dünyanın ikinci büyük gübre ihracatçısı) Rus ekonomisine ilaç gibi gelmişti.

Savaş devam ederse, Rusya kazanmaya devam edecek. Enerji ve petrokimya ürünlerinin fiyatları artacak, Rusya’nın Avrupalı rakipleri tam bir ekonomik darboğaza girecekler. Ukrayna’yı desteklemeleri kolay olmayacak.

Elbette savaşın İran lehine sürebilmesi için de Rusya önemli bir rol oynayabilir. Bu biliniyor. Ortadoğu’daki Amerikan askeri faaliyetlerini izleme kapasitesine sahip uyduları var. Uydulardan elde ettiği bilgileri İran’a servis edebilir. Bunu belli sınırlar içinde yapıyordu zaten. Bu kez tam anlamıyla, çok daha etkili şekilde  bu rolünü yerine getirebilir.

Yani Rusya, ekonomik çıkarı hilafına barış girişimine katkı yapmak istiyor. Zaten 2015’te safdışı edilene kadar İran’la yürütülen nükleer görüşmelerde yer alıyordu. Amerika’nın işine gelmeyince devre dışı bırakılmıştı.

Pekiy, Çin’den sonra şimdi neden Rusya da bu soruna diplomatik olarak müdahil olmak istiyor? Bunu Çin’le birlikte kararlaştırmış oldukları bir taktik olarak Amerika’yı diplomatik bakımdan dizginlemek, Amerika’nın kontrolünde olmayan yeni bir dünya düzeninin gerekli ve olanaklı olduğunu göstermek gayesiyle yaptıklarını düşünüyorum.

Diğer yandan, eğer savaş tekrar başlarsa, bu önceki safhasından çok daha şiddetli olacaktır. CIA, İran’ın ateşkes süresini iyi değerlendirmiş olabileceğine dair kuşkularını dile getirdi. CNN kanalında bir emekli Pentagon görevlisi, Çin’in İran’a dağların altına hızlı şekilde tünel açabilen robotlardan sevk ettiğini, böylece İran’ın İHA ve füzelerini gizleme, saldırıdan koruma kapasitesini arttırdığını söylüyordu. Yani İran’ın askeri olarak direnme kapasitesinin artacağı tahmin ediliyor.

Çin için Hürmüz Boğazı’nın hayati bir önemi var (3). Çin’in enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 40’ı bu boğazdan çıkıyor. Çin ve Rusya, muhtemelen geçen hafta Lavrov’un Xi’nin daveti üzerine gittiği Pekin’de  ortak bir karar aldılar. Rusya nükleer bomba konusunda, Çin de Hürmüz Boğazı konusunda etkin inisiyatif alacaklar. Yani meydanı Amerika’ya bırakmayacaklar.

Çin, Amerika’nın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmesini hiç istemez. Dolayısıyla İran’ın direnişini desteklemeye devam eder. Bunu İran için değil, elbette kendi çıkarı için yapıyor, yapacaktır.

Çin’in İran’la Yuan ile alışveriş yapması, doların egemenliğinin teyit edildiği SWIFT(4) sisteminde önemli bir gedik açmıştı. Çin ve İran arasındaki ödeme işlemleri böylece Amerika’nın kontrolü dışında kalmıştı. Çin, İran’a yönelik yaptırımlardan da zarar görüyor. İran’dan ham petrol ithalatını kısmen gizliyor ya da örtülü olarak gerçekleştiriyor (5).

Aslında, Hürmüz üzerinde  dolaylı olarak Çin ve ABD çekişiyor. İran boğazın tamamen kendi egemenliğinde olmasını talep ediyor. Böyle bir durum ABD ve petrol monarşisi müttefikleri için tam bir yenilgi anlamına gelecektir. Ben böyle mutlak bir egemenliği Çin’in de istediğini düşünmüyorum. Ancak Amerika’yla pazarlıkta İran’ın elini yüksek tutması bakımından işlevsel görüyor olabilir.

En son bir açıklamaya göre, Çin’in şu an elinde 4 ay dayanacak kadar rezervleri var. Bu yüzden Çin’in daha etkin bir rol oynaması beklenmelidir. Trump’ın Çin ziyaretine kadar ateşkes konsunda mesafe alınmazsa, ziyaretin gerçekleşmesi zora girebilir. Yani savaşın sürdüğü koşullarda Trump’ın Çin ziyareti verimli olmayacaktır.

NOTLAR

1)  Lenin emperyalizm çalışmasında haklı olarak sermaye ihracı konusunun emperyalizmin tanımlanması açısından önemine vurgu yapıyor, bunun çok önemli bir kriter olduğunu saptıyordu. Bugün, sol içinde bir çok kişi ve akım buradan hareketle, mesela, Çin’i emperyalist bir ülke olarak tanımlıyorlar. Bu doğru değil. Yani emperyalizm zamanımızda farklı özellikler ve görünümler kazandı. Daha önce bunlara değinmiştim. İleride Çin konusunu, Çin’in sosyalist bir ülke olduğu veya sosyalizmi kurmaya çalıştığı iddialarını ele almayı düşünüyorum.

2) İran hali hazırda elinde bulunan ağırlığının 440 kg olduğu belirtilen uranyumun yüzde 60’ını zenginleştirmiş. Bombayı yapabilmesi için bu oranın en az yüzde 90 olması gerektiğini uzmanlar söylüyor.

3) Hürmüz Boğazı’ndan hergün tankerlerle aşağı yukarı 17 milyon varil ham petrol geçiyor. Bu miktar dünyada tüketilen ham petrolün yaklaşık yüzde 20’sine tekabül ediyor. Bu petrolün en büyük tüketicileri arasında Çin ve Hindistan önde geliyor. Hindistan ham petrol ihtiyacının yüzde 60’ından fazlasını buradan temin ediyor. Buradan çıkan petrol tüketici ülkeler için nakliyesi de dahil her bakımdan görece ucuz. Böyle bir boyut da var.  Şimdi iki üç hafta bu boğazın kapalı kalması demek, dünya ekonomisinin, özellikle de bunun içinde tedarikçi konumunda bulunan Asya ekonomilerinin yavaşlaması ya da durması anlamına gelir. Bu durumda, tedarik zincirleri dünya çapında aksar. Bir çok ürüne ulaşılamaz olur. Yani raflar boşalır. Üretim ve tüketim bakımından zincirleme etkiler yaratır.

Öte yandan, ekonomileri çok ağırlıklı olarak bu ham petrolün ihracına dayanan Körfez monarşileri istikrarsızlaşır. Bunların kendi nüfusları ile devletleri arasında ekonomik ve sosyal avantajlar üzerine kurulmuş olan sözleşmeler çöker. Monarşilerin ayakta kalması zorlaşır. Bu durum, İsrail’in varlığı için tehdit oluşturur. Çünkü İsrail ve bu arkaik monarşiler varlıklarını sürdürebilmek için  karşılıklı olarak birbirleri için vazgeçilemez konumdadırlar.

4) SWIFT, bankaları birbirlerine bağlayarak dolar cinsinden uluslararası ödemeleri olanaklı kılan mesajlaşma ağı anlamına geliyor. Mesela, ödemeler Yuanla  yapıldığında işlemler bu ağın gözetiminin dışında kalıyor.

5) İran’a yönelik yaptırımlar bu ülkenin ham petrol satışına uluslararası kısıtlamalar getiriyor. Çin bunu aşmak için “tankerden tankere aktarma” denilen bir köprüleme yöntemini kullanıyor. Buna göre, kabaca, Malezya yakınlarındaki uluslararası sularda, İran ham petrolü Malezya tankerlerine aktarılıyor. Malezya petrolüyle karıştırılıyor. Çin böylece Malezya petrolü satın almış görünüyor. Kayıtlara Malezya petrolü olarak geçiyor. Buradan da Çin rafinerilerine ulaştırılıyor. Mesela geçen yıl Çin bu yolla Malezya’dan  günlük 1,3 milyon varil ham petrol satın almış görünüyor. Oysa bu miktar Malezya’nın toplam ham petrol üretiminin neredeyse  iki katına tekabül ediyor (Malezya’nın günlük üretimi 650 bin varil kadardır).

 

 

Çin uluslararası siyasette etkinleşiyor

Amerika’nın İran’la savaşının uluslararası siyaset bağlamında en erken ve en önemli sonucu, Çin’in Venezuela’daki Amerikan müdahalesinden itibaren gelişmeleri doğru biçimde okuyarak süratle yeni bir strateji belirlemesi ve bunu şu ana kadar başarıyla uygulaması oldu.

Anlıyoruz ki, Çin, ABD’nin İran’a saldıracağını öngörmüş, önlemler almış, ham petrol rezervlerini takviye etmiş, İran’ı ne şekilde ve hangi koşullarda destekleyeceğini önceden belirlemiş. Tabii, Çin bunu İran’ı, oradaki rejimin çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını düşünerek, öne çıkararak yaptı. Yapıyor.

Önceki ateşkesin ve halen bir yenisi için temasların sürmekte olduğu ateşkesin mimarı Çin’dir. Bugün hem Amerika’nın müttefikleri ve hem İran tarafı bu savaşı ancak Çin’in girişimlerinin  sona erdireceğine ikna olmuş haldeler. Çin’i dinlemek zorunda olduklarının farkındalar. Barışın değil (artık bir barışı unutalım) ama ateşkeslerin anahtarının Çin’in elinde olduğunu görüyorlar.

İlk ateşkesten hemen sonra Çin, İspanya, Vietnam, Rusya gibi ülkelerin yöneticileriyle kendi ülkesinde üst düzeyde stratejik görüşmeler yaptı. Bu ülkelerin desteği teyit edildi.

Çin ilk kez, kendi yakın çevresinin dışında kalan bir coğrafya için bu kadar etkin bir uluslararası siyaset izliyor. Bu davranışıyla, yeni oluşturulacak dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları sunuyor. Çatışmalara doğrudan taraf olmuyor. “Aklın yolu” na işaret ediyor, dayatmacı değil, ikna edici, uzlaşmacı bir tavır sergiliyor.

Bunu yaparken, çıkarları doğrultusunda, elini kuvvetlendirmek için perde gerisinden, İran’a silah ya da silah teknolojileri verilmesi, istihbarat yardımında bulunulması gibi hamleler yapmayı da ihmal etmiyor. Amerika’nın gücünü savaş alanında dengeleyerek, mevcut güç asimetrisini İran lehine bozmaya çalışıyor.

Amerika bunu görüyor, şimdi Çin ile doğrudan bir çatışmayı da göze alamadığından, İran’la savaşın uzamasının kendisini tam bir bataklığa sürükleyeceğini hesaplıyor. Sadece dünyayı içine soktuğu ağır ekonomik sonuçları görünen kriz yüzünden müttefikleri nezdinde düşeceği durumu değil, aynı zamanda, kendi ekonomisinin de ağır yara alacağını düşünüyor.  Mesela Goldman Sachs ABD’nin savaşın sürmesi halinde enflasyonist baskılara maruz kalacağını, bunun da faiz oranlarını yukarı yönlü etkileyerek yatırımlara ket vuracağını açıkladı. Her ay Amerika’nın en az on bin istihdam kaybı yaşayacağını ilave etti. Bu koşullarda, ABD, Çin’in ateşkes girişimlerine muhtaç olduğunu kabul etmiş görünüyor.

İran ise Çin desteği olmadan bu savaşı daha fazla sürdürebilmesinin zor olduğunu biliyor. Bu savaş boyunca İran petrolünün yüzde 90’dan fazlası Çin’e sevk edilmiş. Yani en önemli gelir kaynağı Çin’e sattığı ham petrol. İran’ın savaş boyunca maddi zararı aşağı yukarı 250 milyar dolar kadar. Elbette, Çin  ve Rusya’nın verdiği istihbarat destekleri, ama özellikle Çin’in silah ve yeni silah teknolojileri konusunda İran’a yaptığı yardımlar, İran için bu savaşı şimdiye kadar sürdürülebilir kıldı (1) Yani Çin’in telkinlerine kulak vermek zorunda.

Çin, Amerika’nın Hürmüz’den geçmek zorunda olan petrol ve gazına muhtaç müttefikleri nazarında giderek artan bir itibar kazanıyor. Ekonomik itibarı zaten vardı. Şimdi siyasal itibarı da yükseliyor. Kanatları altına girdikleri Amerika’nın giderek güvenilmez bir devlet haline gelmekte olduğunu, hegemon konumunu istismar ederek kendilerini ekonomik olarak kötü durumlara sokmakta olduğunu görüyorlar. Yer yer açık itirazlarını da dile getiriyorlar.

Japonya ve G.Kore gibi Çin’in bulunduğu coğrafyada yer alan iki çok önemli müttefiki, eğer Hürmüz kaynaklı enerjiye ulaşmaları temin edilemezse, Amerika’nın müttefiki olarak kalmaya devam edemezler. Müttefiklik bir gönül ilişkisi değil, ekonomik çıkar ilişkisidir. Kaldı ki, pax-Americana‘ya meydan okuyan ülkelerin de kapitalist dünya sistemiyle esastan bir sorunları yok.

Hatırlayalım, Pakistan’daki ateşkes görüşmeleri başlamadan bir iki gün önce, savaşın yol açtığı gelişmelerin paniğe sevk ettiği G.Kore hükümeti, ABD’yi köprüleyerek İran’a müzakere için bir heyet gönderdi. Kendi başına, kendi çıkarları için İran’la doğrudan anlaşmaya çalıştı. İran’ın ABD’ye destek vermeme, askeri üslerini kullandırmama ön koşullarını bildiği halde bunu yaptı. Tabii ABD bunları görüyor, ama kendi eforuyla da yarattığı açmazdan çıkamıyor.

Ateşkes yürümeyince, ABD’nin Hürmüz’ü ablukaya alacağını ilan etmesi de, tam bir ahmaklıktı. Yani bakınız, bütün bu akıl dışı hamleler, aynı zamanda, sönme sürecindeki hegemonik aklın düşünme, hesap yapma melekelerini nasıl yitirmeye başladığının da göstergesi oluyor. Bu koşullarda çıkıp, Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alıp, tamamen kapatıyorum demek, komiklik yapmaktır. Şimdi ABD’nin bu kararı karşısında, Hürmüz’e muhtaç müttefiklerinin ne düşündüklerini tahmin etmek hiç de zor değil. Öyle değil mi?

Düşünün, AB ülkeleri Rusya yaptırımları dolayısıyla Rus gazı ve petrolünü satın alamıyorlar. Hürmüz Boğazı kaynaklı enerjiye şimdi çok daha fazla bağımlılarken, Amerika artık buna da izin vermiyor.

Bu arada, ablukayı ilk delen de bir Çin tankeri oldu. Amerika, böylece, bir kez daha masaya oturmak zorunda olduğunu idrak etti. Amerika’nın başka çaresi yok. İran’ın da öyle ama İran bu süreçte kendisinin  pozitif bir ayrımcılığa tabi tutulacağı davranışlarda bulundu. Amerika’ya karşı kullanılacak bir sopa rolünü Çin’in telkinlerine uyarak üstlenmiş oldu.

Çin ve İran arasında sadece ham petrol alışverişine dayanan bir stratejik ortaklık yok. Çin pekala İran petrolü olmadan, bu ihtiyacını Rusya gibi başka ülkelerden temin ederek yoluna devam edebilir. Çin’in uzun erimli, 2013’te başlattığı Bir Kuşak, Bir Yol (BRI) projesinde İran’ın ayrıcalıklı bir yeri var. Bu projeyle de bağlantılı olarak İran’ın bir çok altyapı yatırımları, tabii bu savaşta, ABD ve İsrail’in askeri olarak hedef seçtiği demiryolu hatları da, Çin desteğiyle veya Çin tarafından gerçekleştirildi (2)

Öte yandan, Çin ve İran arasındaki ekonomik alışverişin Çin parasıyla yapılıyor olması da,  İran ham petrolünün fiyatını Çin için hayli ucuzlatan bir faktördür. Bunu da ihmal etmeyelim.

Bu savaşın çoğunluğu ABD müttefiki olan ekonomik mağdurları da bu mağduriyetten çıkış umutlarını Çin’e bağlamış durumdalar. Bu durum, gelecekte Çin’in  uluslararası ilişkilerde oynayacağı oyun kurucu, sorun çözücü rolü konusunda haberci işlevi görüyor. Yani bu siyasal davranışın İran savaşıyla sınırlı kalmayacağı anlaşılıyor.  Çin’in bu söz konusu etkinliği artarsa, muhtemelen yeni dünya düzeninin BM’si Şanghay’da olacak.

Rusya açısından bu savaş ekonomik bakımdan avantajlı oldu elbette. Savaş boyunca ham petrol ve gaz satışlarından elde ettiği gelirin günlük yarım milyar dolar civarında arttığı açıklanmıştı. Yani Ukrayna’daki savaşın finansmanı bakımından avantaj elde etti.

Zaten bu savaşın şu an itibariyle, üç kazananı ve bir kaybedeni olduğunu savaşan tarafların hemen bütün yorumcuları kabul ediyorlar. Rusya ekstra gelir elde etti. Çin’in uluslararası ilişkilerde, dünya siyasetinde oynadığı rasyonel, akil rol ile itibarı arttı. Hatta vazgeçilemez bir arabulucu konumuna geldi. İran’daki rejim, üzerindeki baskısı giderek artan iç muhalefet koşullarında, yönetici sınıf içindeki derin bölünmeye rağmen ömrünü biraz daha  uzattı. Silah stoklarını yeniledi. Savaşma yeteneğini geliştirdi. Özgüveni arttı. Amerika’nınsa kazandığı bir şey yok; en önemli kaybıysa, itibarı, inandırıcılığı. Müttefiklerini dahi ikna edemedi. Üstelik, şimdiye kadar hep yanında olmuş, Papalık gibi önemli bir müttefikini de kaybetmiş görünüyor (3).

Ateşkesin görünen ikinci raundunda ne olabilir? Önceki raunt için, Amerika başkan yardımcısı, mealen ve literal olmayan bağlamsal bir çeviriyle, “zaten bu bir silah bırakışması değil (“ceasefire”), kırılgan bir ateşkes (“truce”) oldu” dedi. Bu, barışın aranmadığı, olanaklı da görünmediği bir girişim olduğundan, kırılgan ateşkes halleri bir süre devam edebilir. Ancak tahminime göre savaşın o erken şiddetli günlerine doğru bir geri dönüş olmaz. Karşılıklı tehditler devam eder. Çin faktörü bu süreçte sürekli ağırlığını arttırarak çok daha etkili olur. Bundan böyle, Çin etrafında kümelenen ülkelerin sayısında dramatik bir artış gözlemlenecektir.

Tekrar edeyim, Trump’ın, 14 Mayıs’ta Çin’e yapacağı ziyaret öncesi İran’la ciddi bir çatışmanın olabileceğini, Hürmüz Boğazı etrafındaki gerilimin daha da tırmandırılacağını sanmıyorum. Hatta bu savaşta aldığı konum dolayısıyla Çin’e ilave yüzde 40 tarife uygulayacağını açıklamış olan Trump’ın, Çin’e varınca,  bundan da geri adım atacağını düşünüyorum.

Bu ateşkes müzakereleri Trump yönetimi içindeki (özellikle başkan yardımcısı,  Pentagon ve belli bir ölçüde de dışişleri bakanı tarafından temsil edilen grubun) ve İran yönetimi içindeki (İkili iktidarın asker-sivil teokratik  İmamet güçleri ve müzakerede dışişleri bakanıyla temsil edilen laik devlet güçleri arasındaki) görüş ve politika ayrılıklarını, bölünmeleri bir kez daha ortaya çıkardı. Yani iki ülkedeki yönetimin de  bu halleriyle daha uzun süre sürdürülebilir olmadıklarının işaretleri güçleniyor(4)

NOTLAR

1)  Bu arada, Amerikan medyası, hatta gayri resmi olarak Pentagon da, Çin’in İran’a MANPADs (Omuzdan fırlatılabilen,  taşınabilir, 26000 feet menzilli hava savunma sistemleri) vermeye hazırlandığını duyurdu. Bunun gerçekleşmesi, ABD ve İsrail uçaklarının hava üstünlüğünü ortadan kaldırır. Hatırlayalım, ABD’nin benzer bir silahı-STRINGER- Afgan cihatçı sürülerine vermesiyle, Sovyet askeri müdahalesinin hava üstünlüğü önemli ölçüde kırılmıştı)

2) Bugüne kadar ki bütün hegemonik dünya güçleri, İspanya, aralarında süreklilik olduğunu düşündüğüm, Venedik-Hollanda-İngiltere-Amerika hep denizleri kontrol eden güçlerdi. Almanya, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ekonomik, endüstriyel güç olarak devrin hegemonu İngiltere’yi hemen hemen yakalamıştı. Yani bugünkü Çin’in durumuyla kıyaslanabilir bir konumdaydı. Ancak denizlerde hakimiyeti İngiltere’nin hayli gerisinde olduğu için onu alt edemedi. Demiryolu projeleri de entegre bir halde yaygınlık kazanamadı. Bu yüzden, henüz denizlerde ABD ve İngiltere’ye göre bir üstünlük kuramamış olan Çin, BRI çerçevesinde entegre demiryolu yatırımlarına öncelik veriyor. Denizlere hakimiyet içinse, mutlak olarak Rusya’nın desteğine ihtiyacı var.

3) Yeni papa Amerika doğrumlu ilk papa. Amerika’da ciddi bir katolik nüfus var. Bu nüfus Latin Amerika kaynaklı göçlerle sürekli artıyor. Amerika’daki katolikler genel olarak Demokratları desteklerler. Cumhuriyetçilerle pek anlaşamazlar. Ancak yeni papanın Trump’a muhalefetini buradan hareketle açıklamak doğru olmaz. Papa, Trump’la polemiğe girdiğinde Afrika gezisine çıkmış, ilk durağı Cezayir olmuştu. Neden Cezayir? Papa Katolik kilisesi içinde bulunan çeşitli tarikatlerden birisi olan St.Augustinus tarikatına bağlı, bilindiği gibi St.Augustinus da bugünkü Cezayir sınırları içinde bulunan Hippolu idi. Papa onun memleketini ziyaret ediyordu. Tabii Afrika ziyaretini çok önemsemesinin nedeni bu değil. Son on yıllarda, Vatikan’da, papalık kurumu içindeki Afrika kökenli din adamlarının ağırlığı giderek artıyor. Bu Afrikalı din adamlarının çoğunluğu da batılı ülkelere kuşkuyla bakıyor, Amerika ve Avrupa’ya güvenleri giderek azalıyor. Hatta bir çoğu onlara muhalefet ediyor. Hiç bir zaman teolojik ve politik olan arasındaki bağlantıyı ihmal etmemeliyiz.

4) ABD başkan yardımcısı Vance’in İran’a saldırı kararına en başından karşı olduğu, hatta o zaman dışişleri bakanının da onu desteklediği biliniyor. Amerikan medyasında bununla ilgili haberler çıkmıştı. Saldırı sonrasındaki günlerde Vance ve Rubio bir süre ortalıkta görünmediler. Geri planda kaldılar. Daha sonra dahil oldular. Rubio tavır değiştirdi, ancak, Vance konumunu korudu. Pakistan’daki ABD heyetinin başında Vance’ın olması antlaşmayı kolaylaştırmak bakımından tercih edilmiş olmalıdır. Çünkü onun başkanın saldırı kararına yönelttiği itirazlarda haklı olduğu görüldü.

İran heyetinin ise müzakereler esnasında sık sık İran’daki fiili devlet yöneticileriyle temas kurduklarını Vance’ın müzakereler sona erdiğinde yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz.

Şimdi ne olacak?

İran’la savaş 2.Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan emperyalist ittifakın bütün defolarını açığa çıkarmak gibi bir işlev gördü. Bu sürpriz değildi elbette. Çünkü söz konusu ittifakın Sovyet Bloku’nun ortadan kalkmasından sonra mevcut haliyle sürdürülmesi olanaklı değildi.Yeni durum, yeni çelişkiler, çatışmalar doğuracaktı.

Her dünya düzeni göreli bir denge halidir. SSCB’nin kendi kendisini tasfiye etmesiyle birlikte bu göreli denge hali de sona erdi. Çöktü.(Çok geçmeden,  SSCB, Freudçu terminolojiye atıfla,  ABD için “kayıp bir aşk nesnesi” haline dönüşecekti. Bu halin patolojik görünümü olarak yitirenin muzdarip olduğu melankoli, “ölenle ölmek” anlamına geliyor)

ABD hemen kendi mutlak hegemonyasını takviye ederek ihtiyaç duyduğu dünya düzenini eskisinin yerine ikame edeceğini sandı. Olmadı. Böyle bir liberal tahayyül, her şeyden önce,  hayatın, tarihin, diyalektiğin akışına, işleyine aykırıydı. Naifti.

Büyük ölçüde tahayyülden ibaret olan yeni gerçekliğine en katı haliyle, körü körüne inanması, onu zihinsel olarak körleştirdi. Bir kez bu hale düşünce, her şeye hakim olabileceği, her şeyi kazanabileceği, ve nihayet, dünyayı istediği gibi düzenleyebileceği yanılsamasına kendisini patolojik şekilde inandırdı.

Bugün Trump yönetimi adeta, bu halin somut dünya gerçekliğiyle karşılaşmasıyla, ABD’nin içine düştüğü açmazın, bocalamaların sergilendiği bir sahne işlevi görüyor. Dram, trajedi, komedi…

ABD bu haldeyken, hangi hamleyi yaparsa yapsın, çok geçmeden eline ayağına dolandığını görüyor. Görmeye devam edecek.

İran’la olan savaşı da eline ayağına dolandı. Biraz ilerde muhtemel barışı da öyle olacak. Brzezinski, “Amerika’nın zamanı yok” diyordu (1). Böyle algılanınca, panik halinde her tarafa saldırmak ya da saldırmakla tehdit etmek kaçınılmaz bir davranış şekli oluyor.

Halen kendi inisiyatifiyle kendi çıkarına uygun bir dünya düzeni kurabileceğine inanıyor. Tehditleriyle, saldırılarıyla elde ettiği kazanımların geçici, ya da aslında daha büyük açmazlara davetiye çıkardığını, enerjisini hızla tükettiğini göremiyor veya görmek istemiyor.

İran’la “ateşkes” büyük ölçüde Çin’in İran’ı ikna etmesiyle gerçekleşti. Çin, en başından beri İran’ı desteklediğini gizlemiyor. Ama İran’ı ateşkese ikna ederken, bu ülkenin kendi kapasitesinin sınırlarını, bu arada, ekonomik krizden mağdur olan dünya ülkelerinin (tabii en çok da Çin’in) tahammülünün sınırlarını dikkate almasını telkin etmiş olmalıdır.

Çin, İran’ın ABD’nin kontrolüne girmesine engel olmaya çalışıyor. Realist davranarak, barışın  sadece İran’ın değil, Çin’in çıkarlarına ket vurmadan, Amerika’nın da kabul edebileceği koşullar içinde gerçekleşmesini temin etmeye gayret ediyor.

Ateşkesler kolay olmuyor. İhlaller olabiliyor. Ancak bir masa etrafında oturulunca, işlerlik kazanabiliyor. Bu kez de böyle olacakmış gibi görünüyor.  Tabii bugün itibarıyla, bu ateşkese en çok ihtiyacı olan  ABD’nin niyeti samimiyse.

Bir kere, İran nükleer silah yapımından, askeri kapasitesini geliştirmekten vazgeçmez. Zaten İran nükleer silah yapma kararını Şah devrinde almış, bazı mesafeler de kaydetmişti. Bu doğrultuda o zaman  fiziki mekanların inşasına başlamıştı. Aynı Şah yönetimi sırasında Amerika’nın F sınıfı uçaklarını model olarak alan savaş uçakları üretme konusunda fizibilite çalışmaları da hız kazanmıştı. Nitekim, devrimden sonra Irak savaşı sırasında Saddam yönetimi, ABD tarafından Şah döneminde inşasına başlanan nükleer tesis alanlarının, yapılarının bombalanarak imha edilmesi için yönlendirilmişti. Yani bu hikaye yeni değil.

Bununla birlikte İran, Hürmüz Boğazı’nı kendi lehine, ABD’yi pek rahatsız etmeyecek,  bir takım kontrol avantajlarının tanınmasıyla açar. Enerji krizinin, ona bağlı ekonomik krizin aşılması için en önemli konu da budur.

İran’ın talep ettiği tazminat, ABD tarafından doğrudan kabul edilmese de, şimdiden ABD yönetimine yakın bir çok “think tank” tarafından dillendirildiği gibi, özellikle de Körfeze kıyısı bulunan ABD müttefiki monarşiler için boğazı kullanmayı maliyetli hale getirerek, yani onlara adeta bir tür “İran vergisi” yükleyerek aşılabilir.

Ancak, bölgedeki ABD üslerinin kapatılması talebini ABD kabul etmez. Bu talep gerçekçi de değil zaten.

Özcesi, ABD Hürmüz Boğazı’nın açılması dışında hiçbir talebini reel olarak gerçekleştiremese de, bunun sağlanmasıyla, savaşın en etkili sonucu olarak görülen bir sorun aşılmış olur.

İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması, nükleer programın hayli ötelenerek ve uluslararası denetimi arttırılarak  kabul edilmesi, Hürmüz’ün (tam olarak İran’ın istediği gibi olmasa da) yeni statüsünün kabulü, İran’ın maruz kaldığı zararın Boğazı kullanan ülkelere fatura edilmesi İran’ın olası kazançları olabilir. Bu kazançlar orta vadede İran’daki demokratik güçlerin hareket alanını genişletir, onların güçlenmesine katkı yapar.

Tabii bunun kalıcı bir barış olmayacağını tahmin etmek zor değil. ABD, İran’ı bırakmaz. Ondan vazgeçemez. Dolayısıyla barış kapsamındaki taahhütlerinin arkasında duramaz. Sorun sadece İsrail’in güvenliği, Doğu Akdeniz’in kontrolü değil, bunlardan daha  önemli olanı, en büyük alıcısı Çin, sonra Avrupa ve Japonya olan İran ve İran’ın kontrolündeki Boğaz’dan geçmek zorunda olan enerji kaynaklarının  denetimidir. Bu enerji kaynaklarının, ticaret yollarının denetimi olmadan petro-dolar sistemi de sürdürülemez. Petro-dolar sistemi olmadan Amerika’nın finansal gücü korunamaz. Devasa cari açığı yönetilemez (Petro-dolar olgusu dünyada dolara olan talebi arttırıyor. Bu da Amerika’ya süreki dolar emisyonunu genişletebilme, yani para basma, düşük faizle borçlanma ve cari açığını bu şekilde yönetme olanağı tanıyor ). Böyle bir durumda, Amerika  devasa askeri gücünü finanse edemez. Bu askeri güç yoksa, ittifakları çöker, hegemonya da fiilen kartona dönüşür.

Yeri gelmişken, ABD’nin körü körüne İsrail’in peşine takıldığı iddiası doğru değildir. İsrail mevcut hareket alanını, istismar olanaklarını ABD’nin hali hazırdaki Ortadoğu ve İran politikasıyla sorunu olmadığı için bulabilmiştir. İsrail’in Amerika için önemi, yukarıda sözünü ettiğim enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerinde kontrol sağlamak amacından ayrı düşünülemez.

Bu arada, İran’ın savaşın sonunda Irak, Suriye, Libya, Venezuela gibi bir ülkeye dönüşeceğini öngörmek ahmakçadır. İran devleti bulunduğu coğrafyanın en eski, görece en istikrarlı devletidir. Coğrafi sınırları yüksek dağlarla çevrili, işgal edilmesi, teslim alınması çok zor bir ülke. İran’ın  özünü kaybetmeden değişen koşullara uyarlanma kapasitesi bu niteliklerine vurgu yapılmaksızın izah edilemez. İran, rejimi restorasyona tabi kılındıktan sonra dahi Rusya ve Çin’le kurmuş olduğu ittifakı bozamaz. Olaylara, olgulara geniş tarihsel jeo-ekonomi-politik bir perspektiften bakmak lazım. Tersi yönde bir hareket sürdürülebilir bir durum yaratamaz.

İran’ı “ideolojik devlet” olarak nitelemek yüzeysel bir değerlendirmedir. Bizatihi ideolojik devlet kavramı sorunludur. Liberal ilahiyatın terminolojisidir. Eğer devletleri ille de bu açıdan tanımlayacaksak, modern zamanların en ideolojik devleti liberalist Amerika’dır. Hatta o kadar patolojik bir  ideolojik konumu sahiplenmiştir ki, kendine göre “dünyanın sonu” nu bile ilan etmekten kaçınmamıştır. Vaktiyle, “medeniyetler savaşı”nı kazanarak, tarihin sonuna ulaştığını duyuran ABD, bugün geldiği yerde, hâlâ medeniyetleri yok etmekten söz etmektedir. Asıl “kör ideolojik tutum” budur.

İran yönetiminin restorasyondan kaçınmasının nedenini onun ideolojisinden çok bölgesel koşullarıyla açıklamak isabetli olur. Şu son 40 yılda, İran’ın etrafında olup biten jeo-politik değişimlere bakınız. Özcesi, İran bugün ideolojik değil, varoluşsal bir direniş gösteriyor.

Son olarak, İran’ın bu beklenen direnişi uluslararası güç ilişkilerinde, hem müttefikleri hem de rakipleri nezdinde,  ABD aleyhine değerlendirmelerin güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Hatta Çin ve Rusya gibi ülkeleri daha da cesaretlendirebilecektir. Ukrayna ve Tayvan, Çin’in etrafındaki denizler, adalar gibi sorunların çözümüne yönelik daha kararlı adımların atılmasında rol oynayabilir.

İran devletinin gerici burjuva sınıf karakteri ve kendi emekçi halkıyla olan olan iç sorunları elbette emperyalist sistem içindeki maddi konumundan ayrı düşünülemez. Ancak, onun emperyalist saldırganlığa karşı direnişi, emperyalist planları, en azından bölgemizde, geriletecek bir sonuçlara yol açabilir.  Hatta Sykes-Picot’la kazanılmış emperyalist-siyonist mevzilerin erozyonuna kadar gidebilecek sonuçları olabilir.

Marksizm-Leninizm açısından birincil çelişki antagonist olandır. An itibariyle, emperyalizm ve anti-emperyalizm arasındaki mücadeledir. Dolayısıyla emperyalizmin geriletilmesidir. Bu koşullarda, İran rejiminin gerici kapitalist karakteri ve onun İran emekçileriyle arasındaki çelişki ikincildir. Basit sırayla yürüyen sabit bir olgudan değil, canlı, çelişklileriyle hareket eden bir bütünden söz ediyorum.Bununla birlikte, emperyalizme karşı direniş, İran emekçi sınıfının hareket alanını da kendi lehine siyasal hamleler yapabilecek surette kaçınılmaz olarak genişletecektir. Emperyalizme karşı savaşım, onu geriletme, onun karşısında mevzi kazanma İran kapitalizminin geriletilmesi anlamına da gelir. Bunu aklımızda tutalım.

NOTLAR

(1) Brzezinski’nin başkanlığını yaptığı ABD’nin İran politikasını yeniden gözden geçirmesinin telkin edildiği, 2004 tarihli bir çalışma grubu raporunda (bkz, İran’ın Zamanı Geldi, Profil Yayınları, 2006), ABD yönetimine özetle şu tavsiyelerde bulunuluyor:

(a) İran rejimi ve onu koruyup, kollamakla görevli güçler, kurumlar sağlam durumdadır. Bu yüzden, rejimin içten ya da dış müdahaleyle yıkılacağına dair beklentiler gerçekçi değildir. İran’daki rejim ancak muhalif toplumsal güçlerin uzun erimli mücadelesiyle dönüştürülebilir. Toplumun son yıllardaki muhalif hareketliliği bunun gerçekleşebilme olasılığını güçlendirmektedir. Bu mücadeleye destek olmak için rejimi doğrudan karşıya alacak, onu tecrit edecek politikalardan kaçınılmalı, onunla diyalog ve işbirliği olanaklarını arttırmaya çalışılmalıdır. İran rejimini dışlayıcı, ona dışarıdan müdahaleye yönelik arayışlar, rejimin toplumsal desteğini arttırır, demokratik muhalefeti zayıflatır.

(b) İran artık ideolojik kaygularla hareket eden bir devlet değildir. İzlediği politikalarla, ulusal çıkarlarını gereksinmelerini öncelikli gören bir ülkedir. Bu çerçevede son yıllarda komşuları başta olmak üzere bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmuş ve ticari ilişkilerini geliştirmiştir. Ancak, yine son yıllarda, değişen bölgesel durum İran üzerinde yeni baskı ve belirsizlikleri gündeme getirmiştir. Bu koşullarda İran, değişen bu durumlarda önemli bir rol oynamaya davet edilmeli, dışlanmamalıdır. Mesela, Irak ve Afganistan’da oluşan yeni durumlara katkı vermesi için İran teşvik edilmelidir. En azından onunla diyalog halinde olunmalıdır. Aksi bir tutum, İran’ı bu yeni durumların sürdürülebilirliğini önleyici bir rol oynamaya iter. Rejimin iç dinamikleriyle süreç içinde değişme olasılığına ket vurur.

(c) İran’a yeni bir yaklaşım şarttır. İran’la siyasal diyalog kurmak için onun nükleer hesaplarına, bölgesel ihtilaflarda oynadığı mevcut role takılmak yanlış olur. Vaktiyle Çin ve SSCB ile onların çözülmesine katkı sağlayan ilişkilere benzer bir işbirliği içine girmek lazımdır. Yani bir yandan, İran’ın Amerika için olumsuz olan politikalarına karşı çıkarken; diğer yandan, yapıcı bir diyalogtan vazgeçilmemelidir. Ortak çıkar noktaları bulunmalı, nükleer program, bölgesel istikrar gibi konular bu ortak çıkar noktalarıyla bağlantıları kurularak ele alınmalıdır.

(d) İran’la bütün ihtilaf noktalarının hep birlikte çözümünü hedefleyen büyük, çok kapsamlı bir antlaşma beklentisi içinde olmak yerine öncelikli olarak  bölgesel ortak çıkarların söz konusu olduğu alanlarda işbirliğine yönelinmelidir.

(e) Tahran’a karşı tek yanlı, cezai yaptırımlar bugüne kadar başarılı olamamıştır. Bu tür cezai önlemlere sık başvurulması, İran karşısında güç kullanma dışındaki bütün önlemlerin hoyratça tükteilmesine yol açmıştır. ABD, güç kullanma dışındaki araçları kullanma olanağından  kendisini yoksun bırakmıştır. Amerika artık teşvik edici önlemlere de başvurmalıdır. Ekonomik ilişkilerin, ticari çıkarların İran’ın izlediği dış politikada son yıllarda kazanmış olduğu büyük önem ihmal edilmiştir. ABD, İran’la ticari ilişkiler olanağını ortadan kaldırarak kendi elini zayıflatmıştır.

(f)  Amerika, İran’da bir rejim değişikliği talep etmeksizin demokrasiyi savunmalıdır. ABD’nin rejimi değiştirmeye yönelik açıklama ve çabaları, İran’da Şii milliyetçiliğin daha güçlenmesine hizmet ederek, rejimin toplumsal dayanaklarını takviye etmektedir. Amerika, İran’ı uluslararası diplomatik ve ekonomik ilişkiler içinde tutarak demokratikleşmesine katkı vermelidir.

(g) İran’ın bölgesinde gerçekleşen son jeo-politik değişimlerin İran’ın aleyhine kullanılmayacağına dair, onunla diyalog ve işbirliğini sürekli ve düzenli hale getirerek , teminat verilmelidir. İran’ın kendisini güvende hissetmesi bu şekilde sağlanabilir. İran söz konusu değişimlere katkı vermeye teşvik edilmelidir. Bu bakımdan, İran’la düzenli bir temas şarttır. Bunun karmaşık değil, basit mekanizmaları oluşturulmalıdır. Mesela, böyle bir mekanizma oluşturulmasında, ABD-Çin arasında 1972’de imzalanan Şanghay Bildirgesi benzeri bir belgeyle işe başlanabilir (Bu bildirgeyle ABD-Çin arasında kurulacak ilişkinin temel ilkeleri belirlenmişti).

(h) İran’ın ABD’ye güvenini sağlayacak ilk adımlardan birisi olarak, Irak’ta faal olan rejim karşıtı Halkın Mücahitleri örgütü tamamen dağıtılmalı, liderlerinin Irak’ta yargılanması temin edilmelidir.

(ı) Amerika, İran’ın nükleer programına itirazlarının arkasında durmalı ama bunu BM’in etkin olduğu, Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın dahil olduğu daha geniş bir çerçevede müzakere edilmesini sağlamalıdır. Onu basitçe ABD’nin sorunu olarak sunmamalı,  uluslararası bir sorun haline getirmelidir. Bu bağlamda, İran’ın sivil nükleer enerji kullanımı hakkına itiraz etmemeli, tersine nükleer silah programı aleyhine, bu yoldaki uluslararası açık denetimler lehine destek olmalıdır.   Bu konuda başka türlü bir diyalog olanağı yaratılamaz.

(i) Arap-Filistin-İsrail sorunlarının çözümüne yönelik kararlı adımların atılması, İran’ın Filistin konusuna müdahil olma olanaklarını kısıtlayacaktır.

(j) İran’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil olmak için yaptığı başvuru kabul edilmeli, İranla, ticari ve kültürel ilişkiler geliştirilmelidir. Bir kez bunlar sağlandıktan sonra İran’da sivil toplum kuruluşlarının oluşturulması, yaygınlaştırılması her şekilde teşvik edilmelidir. İran’ın tecridi en çok sonunda rejim değişimini temin edecek demokratik toplumsal mücadeleye zarar verir. Böyle değişimin ötelenmesine hizmet eder.

 

 

İran rejiminin direnişi kırılabilir mi?

İran bu emperyalist savaşın başından itibaren, içinde bulunduğu ulusal ve uluslararası durum, sahip olduğu olanaklar dikkate alındığında, izlediği strateji ve taktikleri itibariyle genel olarak isabet kaydetti.

Bölgede, savaş koşullarında emperyalistler için adeta uçak gemisi işlevi gören arkaik petrol-gaz monarşilerinin füze ve drone saldırılarıyla hedef alınması, bu monarşilerin en önemli ekonomik kaynaklarının ihraç edildiği, ama aynı zamanda da, yine bu ülkeler için yaşamsal öneme sahip malların ithalinin gerçekleştiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılması gayet isabetli adımlar olmuştur.

Bu iki hamle ABD nin liderliğini yaptığı saldırgan tarafın üzerindeki baskıyı küresel düzeyde arttırmıştır. Öncelikle bölgesel uydular ABD’nin kendilerini şu ana kadar koruyamadığını görmüşlerdir.

Büyük güç asimetrisine rağmen İran’ın direnişinin henüz kırılamamış olması ABD’nin, sadece bölgesel olanlarında değil,  bütün müttefiklerinde ya da uydularında, onunla ilişkilerin -en azından sessizce- sorgulamasına yol açmıştır.  Şimdilik dışa vurulmasa da, durum böyle daha uzun süre devam ederse, söz konusu sorgulamanın açık açık yapılacağından kuşku duymamak gerekir.

Hürmüz Boğazı’nın bir şekilde İran tarafından kontrollü olarak kapatılmış olmasının dünya ekonomisi üzerinde yol açtığı, açmaya devam edeceği ağır tahribat, ABD üzerindeki baskıları arttırmaktadır.

Kapitalizmin 2008’den sonra tekrar ağırlaşmaya başlayan sorunlarının uluslararası finans kapitalin kaygularını arttırmakta olduğu bilinmekteydi.Uluslararası finans kapitalin askeri olarak dayanağı olan ABD’nin bu hale getirdiği  İran sorununu süratle çözmesi gerekmektedir.

Zaten en başından beri ABD, İran sorunu etrafında, “tüm seçenekler masada” diyordu. Amerika’nın bugünkü durumu, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, (hatta Kızıldeniz’deki Babülmendep Boğazı’nın da İran destekli Husiler tarafından kapatılması) bölgedeki üslerin vurulması  gibi İran hamlelerini öngörmemiş olduğunu iddia edemeyiz. Yine ABD’nin böyle bir durumda, çok riskli ve pahalı bir seçenek olarak denizden ve karadan askeri işgal seçeneği üzerinde de çalışmış olduğunu pekala söyleyebiliriz. Hatta aksini düşünmenin Amerika’yı hafife almak olacağını belirtmek isterim.

Yani ABD’nin  daha uzun süre bu durumun böyle sürmesine tahammül edemeyeceğini öngörmek kehanet olarak değerlendirilemez. Bugünkü durumda, İran’ın içinden bir toplumsal, siyasal destek alınması olanaklı görünmemektedir. Böyle bir beklenti ancak olası bir doğrudan (deniz ve kara güçleriyle) müdahale sonrasında gerçekleşebilir.

Çünkü an itibarıyla, İran yönetici sınıfı içindeki bölünmeyi Devrim Muhafızları bütün kontrolü ele alarak, yani devleti, devlet kurumlarını, bu arada, silahlı kuvvetleri de domine ederek bastırmışlardır. Yani İran regüler devleti, onun kurum ve bürokrasisi, bu arada, cumhurbaşkanı Pezeşkiyan da, devre dışı bırakılmışlardır. İran ekonomisi üzerinde de bu devrim muhafızlarının hayli önemli bir ağırlığının olduğu biliniyor.  Geçerken, konumlarının şeklen Osmanlı’daki İttihatçıların konumuna benzediğini söyleyeceğim.

Yani İran Devrim Muhafızları ve bileşenlerinin Süleymani, Reisi ve sonrasındaki suikastleri, toplumsal kalkışmaları, 12 Gün Savaşı’nı ve son saldırının hemen başında olanları da değerlendirerek,  bir tür varoluşsal refleks gösterip, adeta örtülü bir darbe yaptıkları, böylece  tüm kontrolü fiilen ele aldıkları görülüyor.

Arada Pezeşkiyan’ın mealinin çözümlenmesi zor olmayan, adresi belli  ılımlı mesajlarını duysak da, bunların bugün İran’ı fiilen kontrol edenler bakımından bir değerinin olmadığını teslim etmek gerekir.

İran rejiminin kendi kararlı, dirençli toplumsal tabanına doğru daraldığı görülüyor. Bu daralmanın savaş ve direniş sürdükçe devam etmesi beklenmelidir.

Bu arada, şu ya da bu düzeyde bir restorasyon talebi olan kesimlerin oluşturduğu, sürekli genişleyen kombinasyonlar içinde oluşturacağı basıncı da ihmal etmemek gerekir. Yani iktidar oyunu tek taraflı, tek yönlü değildir. Bunu hep aklımızda tutalım.

ABD, uygulamaya koyduğu savaş senaryosunda,  uzaktan kumandalı bir saldırıyla İran’da ayaklanmaya hazır toplumsal kesimleri ve bunlarla bağlantılı devlet güçlerini harekete geçirebileceğini düşündü. Şu ana kadar beklentisi gerçekleşmedi. Çünkü Devrim Muhafızları ve onunla entegre diğer askeri, yarı-askeri güçler ABD’nin bu düşüncesini okudular ve ön aldılar. Nitekim, Trump da son konuşmasında bu düşüncelerinin gerçekleşmesinin şu anki durumda olanaklı olmadığını kabul etti.

Şimdi İran’ın söz konusu varoluşsal hamlesine karşı, Amerikan hegemenonyasının da sürdürülebilirlik adına bir varoluşsal hamle yapması gerekiyor. Bu hamle ancak deniz piyadelerinin karaya çıkarılması, medyada adlandırıldığı gibi, “kara harekatı” olabilir. İran rejimi ancak böyle bir harekatla çözülebilir.

Böyle bir harekat için ABD’nin Türkiye ve Azerbaycan gibi iki sınırdaş ülkeye ihtiyaç duyacağı açıktır. İki ülkenin belli bir destek vereceklerini tahmin etmek zor değildir. Nitekim, Türkiye’ye Patriot sisteminin konuşlandırılmasının da böyle bir olasılıkla bağlantılı olabileceği gözardı edilmemelidir.

Bir kere Orta Doğu’da hiç bir devlet İran’dan yana değildir. İran’ın başarısını istemez. İran Şii dünyanın lideridir. Sünni dünyanın lideri de, Osmanlı devletinden sonraki dönemde, S.Arabistan’dır (1)

S.Arabistan, onun kolonisi haline getirilmiş Bahreyn, BAE, yerleşimci sömürgeci İsrail ile birlikte ABD’yi bu emperyalist savaş lehinde en çok tahrik eden ülkeydi.

Öte yandan, İran “resmi” devletinin devre dışı kalmış olması ya da kontrolün tamamen bir tür paralel devlet olan güçlerin eline geçmiş olması muhtemelen Çin ve Rusya gibi ülkelerin tavırlarında  tereddütlere neden oluyordur. Yalnız şurası açıktır, eğer ABD İran’da düşündüğü “rejim değişikliği” ni gerçekleştirebilirse, bu iki ülkenin kuşatılmaları bakımından çok önemli bir mesafe kaydetmiş olacaktır. Bu da, eğer Çin havlu atmazsa,  büyük bir savaş olasılığını güçlendirecek ve yakınlaştıracaktır.

Bence İran’daki rejim geç kaldı. Geniş toplumsal kesimlerden, bu arada, emekçilerden, işçi sınıfından koptu. SSCB sonrasında dünya analizini yapmadı. Yapma ihtiyacı dahi duymadı. İçine doğduğu uluslararası koşullar değişmişti (2). Devlet ve rejim olarak varoluşu ve uluslararası koşullar arasındaki bağlantıyı göremedi.  İçine kapalı bir politik yapıyı ayakta tutmaya çalıştı. Kapitalist teolojiye imanı dolayısıyla hiç bir kamusalcı açılımı olamazdı zaten.

Oysa yumuşak bir restorasyonla toplumsal tabanının daralmasının önüne geçebilir, böylece yönetici sınıf içindeki bölünmenin çözümünü görece kolaylaştırır, yeni koşullara adapte olması daha az sancılı olabilirdi.

İran’daki restorasyonla, SSCB ve Çin’de olduğu gibi farklı bir toplumsal ekonomik formasyonun inşasının önü açılmayacaktı. Sadece kapitalizme aykırı hiç bir  ekonomik temeli, vaadi de olmayan ideolojik yapısı (semboller, kültürel anlamlar vb) tedricen değişecekti.

Tekrar edeceğim, bu savaşın sonucu ne olursa olsun, İran bu halde devam edemez.

Malum, emperyalizm savaşsız yapamaz. Savaş her şeyden önce onun için ekonomik bir ihtiyaçtır. Faşizm  de emperyalizmin bu ihtiyacından ayrı düşünülemez. Tarihsel örneklere baktığımızda, faşizmlerin savaşlarla yükselip, savaşlarla çöktüklerini görüyoruz. Bir kez daha böyle olma olasılığı güçleniyor.

NOTLAR:

(1)  Elbette bu düşmanlaşma modern zamanın eseri değildir. Bunun İslamdaki ilk büyük mezhepsel ayrılığın ortaya çıkışıyla başlayan bir tarihi var. Safevilere kadar ve sonrasında  bütün büyük İslam devletleri kendilerini resmen Sünni olarak ilan etmişlerdi. Dolayısıyla Şiilikle mücadele onlar için varoluşsal bir öneme sahipti. Gayrimüslimlere gösterilen hoşgörü hiç zaman Şiilere gösterilmedi. Mesela, erken Abbasi dönemindeki Bermeki etkisinin kırılmasından sonra Sünni sarayda Şii bir görevliye rastlanmaz (Onuncu yüzyılın ortalarına doğru Bağdat’ı fetheden şii Büveyhilerin aşağı yukarı yüz on yıl  süren egemenliklerini paranteze alırsak tabii) . Oysa çok sayıda gayrimüslim görevli olduğunu biliyoruz.  Yani tarih boyunca Sünnilik ve Şiilik arasında sürekli sıcak ya da soğuk savaşlar var. Tabii bu hali salt teolojik saiklerle açıklamak yanlış olur. Daha uygun bir kavram, jeo-ekonomi-politik çerçevede, teolojik-politik olabilir

(2) İran Devrimi gerçekleştiği sırada NATO veya doğrudan ABD ve İsrail İran’a müdahale edebilirlerdi. Böyle bir hazırlık da vardı. Ancak SSCB, ABD ve NATO’yu uyararak, olası bir müdahaleye seyirci kalmayacağını ima etmişti. Yani soğuk savaş koşulları ABD’nin İran’da hareket alanını hayli daraltıyordu. Nitekim devrimden hemen sonra “rehine krizi” ne karşı ABD’nin başarısız Tabas Çölü operasyonu bu hali açıkça göstermişti.

Sonrasında İran’da, doğrudan ya da dolaylı,  ABD destekli bir kaç başarısız darbe girişimi daha olduğunu biliyoruz. Bunlardan en önemlisi, 1980’de, Hamedan yakınlarındaki Nojeh Hava Üssü’nden havalanacak uçakların Humeyni dahil devrim liderlerinin konutlarına ve ofislerine yapacakları saldırılarla başlatılacak darbeydi. Darbenin yöneticileri devrim yöneticileri tarafından görevlerinden alınmış Şah’a bağlı subaylardı. SSCB’nin TUDEH’i bilgilendirmesi, TUDEH’in de devrimci hükümeti uyarmasıyla darbe başarısız kılınmıştı.

SSCB özellikle devrimden sonra palazlanan ve devrimci yönetime karşı etkili biçimde ayaklanan, en güçlü ve etkili muhalif güç haline gelen İslamcı-Sosyalist  Halkın Mücahitleri (MEK) örgütünü, bu örgütün de arkasında olduğu mollarlarla görüş ayrılığına düşen devrin cumhubaşkanı Beni Sadr’ın 1981 Haziran’ındaki darbe girişimini desteklemedi (Darbe başarısız olunca, Halkın Mücahitleri Beni Sadr’ın İran’dan kaçarak Fransa’ya sığınmasında başlıca rolü oynamıştı. Sadr, aynı zamanda, örgütün o zaman lideri olan lideri Recavi’nin kayınpederiydi).

Halkın Mücahitleri İran rejimine karşı etkili terör eylemlerine girişerek,  Irak’la savaş sırasında Irak’ın yanında saf tutarak İran’daki etkisini kaybetmeye başladı. 2000’li yılların başlarında, İran’ın uranyum zenginleştirdiğini dünyaya ilk duyuran da  bu örgüt oldu.

ABD, İran’ın SSCB’ye karşı Afganistan’da kendisiyle birlikte saf tutmasından sonra Halkın Mücahitlerini terör örgütü olarak ilan etmiş, ancak 2012’de onu terör listesinden çıkarmıştı. Saddam zamanında merkezini Irak’a taşıyan örgüt, bildiğim kadarıyla, halen Arnavutluk’ta konumlanmaktadır. Faaliyetleriyle emperyalistlere hizmet etmeye devam etmektedir.

İran direnebilirse…

İran’daki rejim kendi yönetici sınıfı içinde ve halk sınıflarıyla ilişkisinde önemli sorunlar yaşayan bir ülke. Şimdi denilebilir ki, her ülke bu tür sorunları yaşıyor, özellikle son yirmi beş yılda ABD yönetici sınıfını kat eden çatlaklar herkesin malumu.

Ancak, İran’da durum farklı. İran’da devrime önderlik etmiş bir yönetim, devrimin kazanımlarını korumak, bunun için de rejimini anlamlı tavizler vermeden sürdürmek istiyor. Bir restorasyona yanaşmıyor. Yönetici sınıf içindeki çatışmanın başlıca nedeni budur. Bu çekişme rejimin halkla olan gerilimini de şiddetlendiriyor.

Öte yandan, bir önceki yazıda da belirttiğim gibi, İran’da sosyal devlet uygulamaları sürdürülse de, bunun ekonomik olarak önceki kadar bir anlamının olduğu iddia edilemez.  Genel olarak halk sınıflarının, ve bu arada işçi sınıfının da protestolarının bu ekonomik sıkıntılarla bağlantısı var. Sadece ekonomi değil elbette, ama ekonomik sorunlar diğer sorunların da gündeme gelmesini her zaman, her yerde teşvik eder.

ABD, İsrail ve S.Arabistan İran’ın ekonomisinin daha da kötüleşmesi ve böylece rejime yönelik iç tepkilerin şiddetlenmesini temin etmek için ülkeyi bombalıyorlar. Stratejik hedefler belirlenmiş, aşama aşama uygulanıyor. Kabul edelim, ABD ve İsrail’in askeri gücü, kapasitesi (buna istihbarat olanakları da dahil) İran’dan hayli yüksek. Ancak, bu güç asimetrisi önemli bir faktör olsa da, tek başına savaş kazanmak, ya da başlangıçta hedeflenen sonuçlara ulaşmak bakımından yeterli olmayabilir. Bunun örnekleri var.

ABD, İsrail ve S.Arabistan, İran’a göre çok daha zayıf olan İran’ın müttefikleri Husileri, Gazzelileri, Hizbullah’ı yenemedi. Zarar vermek, yakıp, yıkmak her zaman yenmek, zafer elde etmek anlamına gelmiyor. Direnişin kırılması gerekir. Bunu şu ana kadar yapamadılar.

Eğer İran bu uzaktan kumandalı saldırılara beş altı ay daha  direnebilirse, bunun için yönetici sınıf içindeki bölünmenin üstesinden gelebilirse, ağır ekonomik ve toplumsal yıkıma rağmen halkının en geniş kesimlerinin desteğini -Irak Savaşı’nda olduğu gibi- tekrar kazanabilirse, saldırganlar strateji ve taktiklerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır. Çünkü saldıranların da güçleri sınırsız değil. Kendi halklarının, dünya kamuoyunun, bu arada,   zarar gören müttefiklerinin de baskılarına maruz kalacaklardır.

Onca yıkıma rağmen rejim ayakta kalmayı sürdürüyorsa, saldırganlar ya havlu atacaklar, ki bu durumda yaralı İran onların çıkarları bakımından eskisinden çok daha tehlikeli olacaktır. Veyahut vaktiyle ABD ve İngiltere’nin Saddam Irak’ına karşı yaptıkları gibi, doğrudan büyük bir kara harekatına girişeceklerdir. Çünkü İran öyle proksilerle, vekillerle alt edilebilecek bir ülke değil. Bu ikinci seçenek hem çok pahalı hem de çok risklidir elbette. Böyle bir seçeneğin tercih edilmesi,  ABD, İsrail ve S.Arabistan gibi ülkeler için “sonun başlangıcı” gibi bir anlam taşır demek abartı olarak görülmemelidir. Tabii bu seçeneklerin gerçekleşebilmesinin ön koşulu İran devletinin halkının desteğini kazanmış olarak direnmesidir.

Daha önceki İran yazılarında değinmiştim. İran tarihini iyi bilmek gerekir. Bu halk her devirde, her koşulda kendi göbeğini kendi kesmeyi göze alabilmiştir. İran devleti eğer halkını ikna etmişse, onunla mücadele etmek müşküldür. Sonra, bu coğrafyanın tarihsel olarak fikri ve ideolojik manada, bir “aşırılıklar”  ve dolayısıyla “aşırılar” (“gulatllar”) coğrafyası olduğunu ihmal etmemek gerekir.

İran basitçe territoryal bir devlet değil, büyük, köklü  bir kültürdür. Bir kültürün köklü ve büyük olması ancak onun farklı öğeleri potasında eritebilme yeteneğine referans verilerek öne sürülebilir (Tabii bu yeteneğin dil ile çok sıkı bir ilişkisi var) Farklı bileşenleri iranlılaştırma yeteneğinden söz ediyorum. Onun için Arapların yaptığı gibi onu savaşla yenmiş olsanız da,  artık fiili bir çöküşün önüne geçilemez hale gelmiş olduğu koşullarda, İslamı kendi ihtiyacı olduğu için kendi kültür potasında erittiği halde benimsemiştir. İran kültürü, bütün büyük kültürler gibi,  adapte olmaz, adapte eder (Mesela bu bakımdan, Türkler sadece adapte olabiliyorlar).  İran için önemli olan, İrani kültürün, isterseniz geleneğin ya da bin yıllar içinde, güçlü kültürlerle çatışmalı etkileşim içinde damıtılmış geleneğin (mesela devlet geleneği, devrimci düşünme geleneği) sürdürülmesidir. Dar kalıplara tıkıştırma, dar ideolojik bakış açılarının İran tarihinin genelinde, İran’a zarar vereceği gayet iyi bilinmektedir. Kimbilir, şimdiki yönetimin söz konusu gelenekten kaynaklanan bir refleksle dar kafalı hareket etmekten kaçındığına da tanık olacağız.

Bizim (totolojik olduğunun farkındayım) dar kafalı, cahil Türk-Ulusalcı-İslamcılar her zaman İran’ın etnik olarak çok karışık olduğunu, özellikle Türk unsurun gücünün sürekli arttığını, bu yüzden de İran’ın parçalanmasının kaçınılmaz olduğundan dem vururlar. Oysa, yüzyıllarca İran, etnik olarak “farsi” olmayan hanedanlıklar tarafından yönetildi. Örnekse, Selçuklular, Safeviler, Afşarlar (Nadir Şah devri), Kaçarlar hep Türk soylu hanedanlıklardı. Ama İran potasında erimiş olarak. Özcesi,  İran İran olarak kaldı. Bu yüzden bugün hâlâ bölgesindeki tek egemen devlet.

Bu arada, “İran parçalanıyor” propagandası yapan Türk-ulusalcı-İslamcı zevat, iktidarda olmanın avantajıyla  uşaklığını yaptıkları emperyalistlerin, siyonistlerin  telkiniyle Türkiye’nin parçalanması yolunda  adımlar atıyorlar.

Bugünkü Şii İran devletini kurucusu olan (İran devletini Şiileştiren doğrudan Şah İsmail değildi. Şah İsmail şeri anlamda Şii değil, onun o zaman ki Anadolu ve yakın çevresinde yaşayan, kendisinin de içinden çıktığı  konar-göçer Türkmenlein bugünkü Aleviliğin dinsel anlayışına yakın bir dinsel anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Daha doğrusu Anadolu’daki Türkmenlerle temas halindeyken onların inançlarından da etkilenmişti. Bununla birlikte, emperyal bir devlet kurmak söz konusu olduğunda, anlaşılır nedenlerle üniform, şeri 12 İmam Şiiliği’ni egemen kılmak için girişimlerde bulunacaktır. Tabii bu girişimlerin akşamdan sabaha sonuç vermesi beklenemezdi. Ancak süreç içersinde onun çocukları ve torunları (özellikle 1.Şah Abbas) İran’da on iki imam şiiliğini şeri manada tesis edeceklerdi.

Şöyle demek daha doğru olur: Bir tarikat olarak ortaya çıkan Safeviler merkezi bir devlet  oluşturma aşamasına gelene kadar Anadolu ve civar coğrafyalarda merkezi devletlerin kontrolü altında yaşayan ama bu kontrole de direnen konar-göçer, göçer Türkmen toplulukları etraflarına toplayabilmek için onların günümüz Aleviliğinin gayri-şeri İslam yorumuna benzeyen bir anlayışı sahiplenmişler, bunun propagandasını yapmışlardı. Böylece, mesela, Osmanlı gibi rakip bir devletin toplumsal tabanını zayıflatmayı öngörmüşler, bunda bir hayli başarılı olmuşlardı. Burada, esas sorun Osmanlı’nın Sünni olması, safevilerin Şiiliğe meyli değildir. Asıl sorun, merkezi, emperyal bir devlet kurma ve onu sürdürebilmektir. Dinsel anlayış, ya da ideoloji bir araç olarak görülmelidir. Aynı ideoloji söz konusu olduğunda, pekala tam tersi olabilirdi.(1)

Nitekim, Safeviler palazlanıncaya kadar, yani emperyal devlet kurma aşamasına kadar, bu gayri-şeri kızılbaş İslam anlayışının bayraktarlığını yapmışlar, ancak daha sonraki emperyal vizyonları bakımından bu vaktiyle bayraktarlığını yapmış oldukları gayri-şeri anlayışla çatışmaya girmişlerdir. Üniform bir din ihtiyacı kendisini dayatmıştır. Kızılbaşlığın özellikle de devletin askeri organındaki gücünü, 1524-36 ve 1576-90 yıllarındaki iki nihai iç savaş sonrasında (daha doğrusu, ancak 1590 sonrasında, tarihte İsfahan Dönemi olarak tabir edilen evrede) kırabilmişler, Osmanlı devletinin resmen (en azından kağıt üzerinde) bektaşiliğe bağlı Yeniçerileri tasfiyesine benzer şekilde, Kızılbaşları şiddetle tasfiye etmişlerdir. Ve yerlerine yine Osmanlı devletinin vaktiyle yaptığına benzer şekilde devşirme kapıkulları sisteminin muadili olarak görülebilecek Gulamlık (kölelik) sistemini kurmuşlardır.

Yani merkezi emperyal bir devlet kurabilmek için gerçekçi gereklilikler, siyasal ideolojik-pragmatik ihtiyaca yanıt veren dinsel anlayışların, o güne kadar ki resmi ideolojik söylemlerin, şeri, üniform bir dinsel anlayış lehine,  yadsınmasını zorunlu kılmıştır. Osmanlı devleti de yükselene, bir emperyal devlet haline gelene kadar Türkmen topluluklarla benzer bir ilişkiye sahipti ve  katı şeri bir İslam  anlayışını dayatmamıştı.

Safeviler karşısında Osmanlı devleti hiç bir zaman kesin bir zafer elde edemedi. Çaldıran’dan sonra da iki devletin savaşları, çatışması devam etti. En erken döneminde  kızılbaş Türkmen toplulukların ağırlığının hissedildiği Celali Ayaklanmalarının  İran’dan destek görmüş olduğu açıktır. Ancak Safevi İran’ın da benzer ayaklanmalara sahne olduğunu biliyoruz. Muhtemelen Osmanlı siyaseti de  rakibine karşı bu ayaklanmaları el altından teşvik etmişti.

Aslında söz konusuTürkmen topluluklar üzerindeki Safevi etkisinin azalması, bunların giderek Safevilerin aleyhine yönelmesi, emperyal bir devlet kurmak vizyonuna sahip Şah İsmail’in döneminde hissedilebilir ölçüde başgöstermiş, sonrasında da giderek ivmelenmiştir. Yani bu durumu kahir ekseriyeti milliyetçi ya da Türk-İslamcı Türk tarihçilerinin iddia ettikleri gibi Çaldıran Savaşı’yla değil, Safevi devletinin yukarıda değindiğim realist siyasal ihtiyaçlarını gerçekleştirme kararlılığıyla izah etmek gerekir. İran gibi köklü bir devlet anlayışının, özellikle rakibini zayıflatmaya yönelik pragmatik ideolojik söylemlerinin esiri olması beklenemezdi.

Bugün de duruma böyle bakmak lazım. İran devletinin süreç içinde varlığını sürdürebilmek için gerekli olan adımları atacağı beklenmelidir. Ama süreç içinde.

Çok daha önceki bir zamanda Araplar, Kadisiye Savaşıyla (636 yılı)  Zerdüşti Sasanileri yendiler. Sasanilerin başkenti bugünkü Bağdat’ın 25-30 km kadar güneyinde bulunan Tizpon’du. Sasani bakiyesi, bu kente 100 km kadar mesafesi olan Sasani devrindeki adı Hire olan kendi kontrollerindeki Kufe kentinde, Arapların eline geçtikten sonra yeni bir “İran dini” olarak görülmesi gereken Şia dinini kurdu.  Abbasi Devrimi’nin gerçekleştirilmesinde, devrimden hemen sonra Abbasi devletin yönetiminde Şiiler ve İran toplulukları çok etkili oldular.

Bunları yaparken sadece askeri yeteneklerini, kapasitelerini değil, kültürel, entellektüel birikimlerini de en etkili biçimlerde kullandılar. Eğer İran kaynaklı felsefe ve yazını çıkartırsanız, İslam kültürü hayli yoksullaşır(2).

Yine mesela, 230 yıl kadar sürmüş Safevi devrinde yaşamış Molla Sadra Şirazi çapında, kalitesinde bir düşünüre, 600 küsur yıl sürmüş Osmanlı ülkesinde rastlayamazsınız (Bununla birlikte, emperyal bir devlet haline gelen ve şeri bir Şiilik anlayışını ülkede egemen kılan Safevi yönetimin Molla Sadra’dan haz etmediğini tahmin etmek hiç de zor olmayacaktır. Yani aslolan, her zaman, her yerde görüldüğü gibi,  devletin bekası ve dolayısıyla ihtiyaçlarıdır. Bu bakımdan, bir devirde ulunan, başka bir devirde kargışlanabiliyor).

Bugünkü durumda, İran’ın saldırgan düşmanları uzaktan kumandalı bu savaşla hedeflerine ulaşmak için bastıracaklardır. İran’ın direncini ülkenin içindeki hoşnutsuz kesimleri, kitleleri harekete geçirerek kırmaya çalışacaklardır. Burada, artık bölgenin genelinde  emperyalistlerin, siyonistlerin proksisi haline gelmiş Kürtleri kast etmiyorum. Onlarla İran’ı yenemezsiniz, tersine direncini arttırırsınız.

Öte yandan, Çin ve Rusya gibi ülkelerin stratejik ortak ilan ettikleri İran’a yapılan bu saldırılara beklendiği ölçüde tepki vermemelerinin nedenleri arasında, herhalde, İran’ın bu iç durumunun da etkisi vardır. İran’ın direnmeye devam etmesi muhtemelen Çin ve Rusya’nın tavırlarını yeniden gözden geçirmelerini de sağlayacak, cesaretlerini arttıracaktır.

Bu arada,  Hamaney öldürüldü. Bunun bir ölçüde kendi tercihi olabileceği de ihmal edilmemelidir. Şehitlik geleneği özellikle Kerbela vakasından itibaren Şii İslam anlayışında ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. İmam için en üst mertebedir.

Son olarak, İran’ın ABD’nin uydusu olan ülkelere, üslere yönelik karşı saldırısının da gayet akıllıca olduğunu belirtmek isterim. Öyle ki, bu uydular ABD’nin kendilerini savunamadığını gördüler. Sadece bölge ülkeleri değil, Avrupa ve Asya’daki (mesela, Japonya ve G.Kore) olası bir Rus ve/veya Çin savaşında ABD’nin kendilerini koruyamayacağını ciddi şekilde düşünmeye başlamışlardır.

NOTLAR:

1) Marksizm ve İslam arasında kafası iyice karışmış romantik ve ütopist Ali Şeriati, bilindiği gibi, sadece laikliğe değil, “resmi devlet dini” anlayışına da karşı çıkar. Bu onun düşüncesinin çok sayıdaki paradoksundan biridir.  Bunu mesela, onun Ali Şiası Safevi Şiası kitabında da görürüz.

Safevi Şiası’nın gerçek şiiliği istismar ederek onu bir hanedanlık dini (“resmi din”) haline getirdiğini söyler. Safeviler kendi saltanatlarını meşrulaştırmak için Şiiliği araçsallaştırarak, özünü bozmuşlardır.

Temel referansı adalet olan ve bu yolda başkaldırı ve şehadeti yücelten bir dini, devletin resmi dini haline sokarak, kitleleri baskılamak, adaletsizlikleri meşrulaştırmak için kullanmışlardır.Dini kitlelerin afyonu haline getirmişlerdir. Adalet uğruna şehadet dini yerini hıristiyanlıktan esinlenilerek geliştirilmiş teatral bir “matem kültürü” ne bırakmıştır. Başkaldırı kültürünün yerini pasif bir bekleyişi vazeden “mehdicilik” almıştır.

Şeriati’ye göre, işlevleri bakımından Emevi Sünniliği ve Safevi Şiası arasında fark yoktur. İkisi de, İslamın özünde bulunan adalet, özgürlük ve tevhid ilkelerini saltanatlarının çıkarları için feda etmişlerdir. Her ikisi de inananlara kendi otoritelerine, her koşulda, sorgusuz sualsiz itaati empoze etmişlerdir. Kendi ekonomi-politik çıkarları için ümmetin bölünmesini teşvik etmekten kaçınmamışlardır.

2) İslamın Arap etnisitesinin bir dini halinde kalmasına izin vermeyen, bundan dolayı da İslamın sadece coğrafi işgallere odaklanarak üzerindeki nüfusları  kaale almayan Emevi tavrını alt ederek yıkılmasında, İran coğrafyasında, İran kültür havzasında, kadim İran siyaset ve devlet geleneğinin etkileri altında İslamın farklı etnisitelere mensup topluluklar arasında yayılmasında İran’ın eşsiz bir rolü olmuştur. Çin ve Batı Asya arasında kalan geniş bir coğrafyanın İslamlaşması İran etkileri altında olmuştur. İran “mevali” devriminin öncüsüdür. Kadisiye’nin rövanşı,  Arap etnisitesi açısından bakıldığında, ağır olmuştur.

Hanefi mezhebinin, artık bir Abbasi devleti organik aydını haline dönüşmüş olan öğrencisi Ebu Yusuf dolayımıyla, kurucusu olan İmam Hanefi İranlıdır. Doğum yeri Şiiliğin de doğum yeri (miladi 699 yılında doğmuş olabileceği tahmin ediliyor) olan Kufe şehridir. Ailesi muhtemelen (yine İran coğrafyasında bulunan) Horasan kökenlidir. Yani “acem” ve “mevali” dir.  Ağırlıklı olarak bir “acem” ve “mevali” devrimi olarak görülmesi gereken Abbasi devriminin gerçekleşmesinde İmam Hanefi ve Okulu’nun mücadelesinin ihmal edilmemesi gerekir.

Eğer her mezhebi kendi içinde bir din olarak tasavvur edecek olursak, Hanefilik dininin mevalilerin dini olduğunu pekala söyleyebiliriz. Hanefilik Arap etnisitesinin egemen olduğu coğrafyalarda tutunamamıştır. İmam Şafi, İmam Malik, İmam Hanbeli etnik olarak Arap idiler. Batı Asya’dan Çin’e kadar uzanan coğrafyada İslamın kozmopolit bir görünümle kalıcılaşmasında ( Emevi yönetimleri mevalileri “gerçek müslüman” olarak kabul etmiyor, onlardan cizye alıyordu)  İran müdahalesi ve hanefilik çok önemli işlev görmüşlerdir.

İmam Hanefi, Şii fıkhına, İmamcılığa, Caferiliğe karşı idi. Yani Şii teolojisine karşıydı. En azından okulunun ondan sonra gelen temsilcileri çubuğu Şiilik aleyhine daha da büktüler. Bunu da anlamak gerekir. Ne olduğunuzu izah ederken, ne olmadığınıza da vurgu yapmanız gerekir. Gelgelelim, Ebu Hanife, teolojik olarak değil ama politik olarak Aliciliği, Emevilere karşı Alici muhalefeti destekliyordu. İsterseniz şöyle de ifade edebiliriz: Ebu Hanife, Emevilere karşı mevali direnişinde teolojik olarak değil ama politik olarak Şiiliği desteklemişti. Nitekim, devrin şiilerinin de onu politik bir müttefik olarak gördükleri; buna karşın, akidesi itibariyle onu hiçbir zaman kendilerinden saymadıkları bilinmektedir.

Bekleneceği gibi, Abbasi yönetimi iktidarını sağlamlaştırınca, “devrim evlatlarını yer” deyişine uygun olarak iktidarını temin eden devrimcilerini tasfiyeye başladı. Ebu Hanife de devrimin vaatlerini gerçekleştirmesini ölene kadar kararlılıkla savunmayı sürdürdüğü için yani pedal çevirmekten vazgeçmediği için Alici ayaklanmaların yer yer sürdüğü koşullarda, hapsedildi ve hapishanede  öldürüldü (767 yılında).

Öngörü ve vizyon yoksa perişanlık vardır

Tekrar olsun, emperyalizmin ortaya çıktığı zamandan beri terör jeo-ekonomi-politik bir vak’adır. Bunu gözardı eden bir terör analizi yetersiz kalır. Bu, siyasetin ve onun araçlarından birisi olan terörün, yukarılarda bir yerlerde, gözle görülmesi kabil olmayan, elle dokunulamayan, sürekli senaryolar yazıp, pürüzsüz bir şekilde uygulayan adeta ilahi kudret atfedilen bir tür bilim-kurgusal gücün varlığına iman etmek anlamına gelmiyor. Tersine, jeo-ekonomi-politik kavramının açılımına bakıldığı zaman somut ve reel olmayan hiç bir bileşeninin olmadığını görüyoruz.

Bu kavramı yaratıp kullananlar, sahadaki konumları, rolleri izledikleri çıkarlara göre değişebilen oyuncuları, baş oyuncuları, yardımcı oyuncuları, figüranları olan dinamik bir mücadele alanından söz ederler. Ulusal ve uluslararası olanın iç içe geçebildikleri, birbirlerini kat edebildikleri bir çatışma alanından. “Uğrak” ın konjonktür için ifade ettiğine benzer bir anlamı, bu kez, ekonomik kaynakları ve onlara ulaşma olanaklarıyla “coğrafya” nın jeo-ekonomi-politik için ifade ettiğini saptıyoruz.

Emperyalistlerin Suriye’ye karşı bütün askeri girişimleri  sahada iflas etti. Artık onları vurmaya başlayan bir sürece dönüştü. Bu ilk kez olmuyor. El Kaide yetmişli yılların sonlarında Brzezinski’nin önerisiyle CIA tarafından en az ellili yıllardan beri el altında tutulan islamcı malzeme kullanılarak kuruldu. El Kaide, Afganistan’da emperyalistler adına olumlu hizmetler yaptı. Gelgelelim, Afganistan’daki solcu rejim çöktükten bir süre sonra başı boş kaldı. Kontrolden çıktı. Sonra oradaki büyük bir kısmı Taliban haline geldi. El Kaide, Pakistan’a, İran’a, Çin’e, Rusya’ya karşı kullanıldı. Yugoslavya’ya yapılan emperyalist saldırıda roller aldı. Sonra yine kontrolden çıktı. Daha doğrusu kontrolden çıkartıldı. Bu oyun böyle devam etti. Ediyor.

Burada önemli olan nokta, “kontrollü kaos” stratejisinin uygulanabilmesi için emperyalistlerin bir lejyoner cihatçı havuzu meydana getirmiş olmasıdır. Bunların bugün sayılarının yüz ila iki yüz bin arasında olduğu iddia ediliyor. Bu sayede, gerektiği zaman, gereken yerlerde bu havuzdan derlenmiş cihatçılardan “yeni” örgütler kurmak mümkün oluyordu. Diyelim, bir tanesinin belli bir yerdeki icraatları başarısız oldu, veyahut Batı kamuoyunda büyük tepkiler doğurdu, hemen onun tasfiyesine ve başka bir tanesinin devreye sokulmasına çalışıldı. Bu arada kimi zaman  itibar kaybedenlerin tasfiyesi direnişle karşılanabiliyordu. Her hali kârda, emperyalistler bütün dünyanın gözü önünde, kirli, alçakça bir oyunu, emperyalist vekalet savaşlarını, “özgürlük savaşı”, “demokrasi ve insan hakları mücadelesi” adı altında pazarladılar. Pazarlamayı sürdürüyorlar.

Mesela Libya saldırısı öncesinde, ABD yönetimi ve müttefikleri El Kaide’yi yerden yere vuruyorlardı. Libya gündemlerine girdiğinde, ABD’nin Afrika birliklerinin (AfriCom) başındaki general Carter Ham, El Kaide’nin kara operasyonları için kullanılmış olduğunu, NATO’nun yardımcı kuvvetleri olarak Libya’da görev yapmış olduklarını itiraf etmişti. Örgütün daha sonra bu konumunu istismar ederek bazı Afrika ülkelerini ele geçirmeye çalıştığını, örnekse Mali’de, Libya’da kendilerine NATO tarafından verilmiş  silahları kullanmış olduklarını söylemişti. Yugoslavya ve Afganistan’da da görev almış bu deneyimli generalin Libya müdahalesi sonraki gelişmelerle ilgili o zamanki açıklamalarına internetten ulaşmak hâlâ mümkün.

Emperyalistler Suriye’de de benzer işleri yaptılar. Yapmayı sürdürüyorlar. Dikkat edilirse, emperyalistlerin benzer şekilde el attıkları her yerde benzer sonuçlar ortaya çıkıyor. Ancak bu kez, Rusya, İran ve Çin’in jeo-ekonomi-politik anlamda kuşatılmasına yönelik girişimler (bununla yaşamsal hammade  kaynaklarının bulunduğu alanlara, emtia pazarlarına ve onların sevk, ulaşım ve iletişim olanaklarına siyasal müdahaleleri ve olası siyasal müdahaleleri, siyasal, stratejik avantajlar elde etme çabalarını kast ediyorum)  bu ülkelerin siyasal refleksiyle geri püskürtüldü. Tabii bu adını andığım ülkeleri tek başlarına değil, içinde yer aldıkları ekonomik çıkarların belirleyici olduğu, bölgesel ve uluslararası bağlamlarıyla birlikte düşünmek gerekir

Müttefikleri tarafından dahi yaptıkları sorgulanmaya başlanan (1) ABD yönetimi içinde, doğrudan bir savaşa dahil olmanın kendilerine neye mal olacağını gören kesimler  (en azından bir süreliğine) geri çekilerek, işleri alttan almaya karar verdiler. ABD’nin bu kararı, özellikle son 4 yılda, en önemli siyasal yatırım ve beklentilerini  Suriye sorunu etrafında planlamış olan Türkiye gibi vasal devletlerin boşa çıkması anlamına geliyor.

Türkiye’nin öngörüsüz, vizyonsuz, politikasız bir ülke haline gelmiş olmasının en çarpıcı görünümlerini izliyoruz. Türkiye devleti bugün eski, geçilmiş  konjonktürü yeniden var etmek adına direniyor. Yani olmayacak, artık tarih olmuş bir uğrağa geri dönülmesini istiyor. Gerçeklikten kopmuş bir haldedir. Tabii Türkiye’nin bu hali onun emperyalizmin saldırgan stratejisini izlerken işbirliği yaptığı, kullandığı araçları, bu arada, cihatçılarını da kat ediyor. Bu kez Türkiye de elinde patlamaya hazır bombayla, ya da canlı bombalarla orta yerde kala kaldı. Artık ne zaman, nerede, ne şiddette patlayacağını bilemediğimiz canlı bombalarla birlikte yaşıyoruz. Yaşamaya devam edeceğiz. Öyle görünüyor.

Tabii bu öngörüsüzlük, vizyonsuzluk, tek kelimeyle politikasızlık sadece AKP rejimi, TC devleti için geçerli değil. O rejimin işbirlikçisi olmuş, olan bileşenlerini de kapsıyor. Bu arada, solun geniş denebilecek kesimlerini de kat ediyor.

Emperyalizmin Suriye planları başarısız olunca, etap etap yeni planlar devreye sokuldu. Yeni planları uygulayacak “yeni” özneler, “yeni” örgütler kullanıldı, yeni taktiklere başvuruldu. Bir “false flag” girişimi olarak Guta Katliamı’nın Batı kamuoyunda tepki yaratmasından sonra baş planlayıcısı Suudi Bender bin Sultan’ın (“Bender Bush”) yönetimindeki Suriye operasyonlarında bundan böyle Katar ve Türkiye’nin daha etkin rol almasına karar verildi.

ABD, ne zamandır zaten “ılımlı İslam” namı altında en eski ve en sadık islamcı hizmetkarı olan Müslüman Kardeşler örgütünü BOP coğrafyasında etkin olarak kullanmak istiyordu. Ancak S.Arabistan ve (özellikle de darbeden sonra) Mısır buna hoş bakmıyorlardı. 2005’te sonradan CIA başkanı da olacak neo-con General Petreaus’un önerisini hayata geçiren CIA, Müslüman Kardeşler’le sıkı parasal ve siyasal ilişkileri bulunan Katar’a BOP uygulamalarında daha etkin bir rol vermeye başladı. Bundan sonra “Arap Baharı” propagandası altında bölgedeki Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler iktidara taşınmak istendi. Başarısız olundu.

Katar ve Türkiye’nin girişimleriyle Suriye’de 2011’de (aralarında Esad yönetiminin aynı yıl ilan etmiş olduğu afla hapisten çıkmış Suriye M.Kardeşleri liderlerinin de bulunduğu kişiler tarafından) Ahraruş Şam örgütü (“Özgür Şamlılar”) kurduruldu. Bu örgüt daha sonra IŞİD ve El Nusra gibi örgütlerle işbirliği, yer yer ve zaman zaman koordinasyon halinde çalışmaya başladı. IŞİD ve El Nusra’nın kontrollerinde yaşanan güçlüklerin, Katar ve Türkiye’nin doğrudan denetimi altındaki Ahraruş Şam’ın, özellikle sözde anti-IŞİD koalisyonun kurulmasından sonra etkinliğini arttığı biliniyor. Bunda koalisyonun başındaki General Allen’in rolünü ihmal etmeyelim.

Bununla birlikte, bu örgütlerin birbirlerine göre sahadaki sınırlarını tespit etmek mümkün değildir. Aralarında alan kontrolü, liderlik çekişmeleri gibi nedenlerle çatışmalar olduğu gibi, kesişmeler, geçişlilik (paralı savaşçılar varsa, transferler de olacaktır)  söz konusu olabiliyor. Buna göre, mesela bir çok mahalde kim IŞİDci kim Ahraruş Şamcı tespit etmek zorlaşıyor.

Ahraruş Şam örgütü Hatay’ın hemen karşısındaki (Cilvegözü sınır kapısıyla karayolu bağlantısı olan)  İdlip (2) kentinde kurulduktan sonra Türk devletinin, özellikle TSK’nın ve MİT’in büyük desteğini elde etmiştir. Halen bu örgüt içinde çok sayıda TSK mensubu subayın ve MİT görevlisinin yer aldığı iddia edilmektedir. Türk devleti bugüne kadar inandırıcı kanıtlarla bu iddialara yanıt verememiştir. Bu iddialar arasında yeni genelkurmay başkanı döneminde Ahraruş Şam’a verilen doğrudan askeri desteğin artmış olduğu da var.

Özcesi, neo-con general John Allen ve Erdoğan-Davutoğlu planına göre IŞİD’in yerine bu kez Ahraruş Şam öne sürülmek isteniyordu. Bir anlamda IŞİD tabelası, Ahraruş Şam olarak değiştirilecekti.

Rusya, Ahraruş Şam’ı hedef alıp, onların mevzilerini de bombalayınca ilk önce ABD Senatosu Savunma Komitesi başkanı, eski başkan adayı  neo-con McCain, Rusya’nın Suriye’deki ABD hedeflerini vurmuş olduğunu ve ABD’nin yanıt vermesini istedi. Bunun kabul edilemez olduğunu ilave etti. Arkasından neo-conların Avrupa’daki has adamlarından Fransa dış bakanı Fabius kaygularını dile getirdi. Rusya’nın operasyonlarıyla  teröristleri desteklediğini söyledi. Bu arada, Erdoğan ve Davutoğlu büyük bir moral bozukluğu ve hayal kırıklığı içinde Rusya’ya küstüklerini ilan ettiler. Ekonomik yaptırımları ima ettiler. Tam bu sırada Rusya yine daha erken davranıp, Türkiye’ye giden gaz miktarını neredeyse yarı yarıya azaltmaya karar verdiğini açıkladı. TC devleti Rusya’nın restini görmüş oldu. Üstelik ABD’nin Rusya’nın bu davranışları karşısında kılını kıpırdatma isteğine sahip olmadığı da ortaya çıkmıştı.

Geçen gün internette okudum, Rus bombardımanı başladıktan sonra geçen zaman içinde en az üç bin cihatçı Suriye’yi terk etmiş. Aşama aşama başlatılan kara operasyonlarıyla birlikte bu sayının kat be kat artacağı açıktır. Pekiy, bu kadar cihatçı nereye kaçacak? Suriye kökenlilerin bir kısmı muhtemelen orada silah bırakıp, halkın arasına karışarak kaybolmaya çalışacaklar. Ya gerisi? Cihatçılar arasında Arapçadan sonra en yaygın kullanılan dil Türkçedir. Demek ki çok sayıda Türk cihatçı var. Bunların bir kısmı Ahraruş Şam’a kapak atmıştı zaten. Yani, TSK’nın ve MİT’in doğrudan kontrolünün güçlü olduğu saflara geçmişlerdi diyebiliriz.

Bakınız, “Müslüman Kardeş” Erdoğan’ın iktidardan düşmesi  neo-conları, onların bölgedeki ve Avrupa’daki müttefiklerini, bunların hep birlikte destek oldukları cihatçı sürülerini kendileri için çok değerli ve kullanışlı bir dayanaktan yoksun bırakacaktır. Bunun altını çiziyorum.

ABD’nin İran’la antlaşması sonrasında S.Arabistan ve Katar kendilerini biraz daha geri plana çektiler. Bu şartlarda, Kuveyt örgütün en önemli finansörü haline geldi.  Böylece artık meydan Türkiye’ye ve Tayyip’e kalmış oldu.  Yani Bender’in yerini  Erdoğan aldı demek de mümkün. Rusya operasyonunun alandaki cihatçıların büyük bir kısmını himayecileri olan Türkiye’ye ve Erdoğan’a doğru iteceği açıktır (3)

Türkiye’de ilk etkili şiddet olayları 7 Haziran seçimleri öncesinde, yani İran-ABD antlaşmasını izleyen günlerde görüldü. Bu antlaşma ABD meclisinde onaylanana ve sonrasında Rusya’nın müdahalesi başlayıncaya kadar artarak devam etti. Türkiye’deki seçimlere AKP hükümetinin atfettiği özel önemi de biliyoruz.

Gelgelelim, artık bu rejimi AKP ve Tayyip yönetiminde sürdürmek mümkün görünmemektedir. AKP 400 vekili de alsa bu gerçek değişmeyecektir. Bunu görebilmek için gerekli bir ön koşul, TC devletini AKP ve Tayyip’e eşitlememektir.  Şimdi emperyalist patronlar ve onların sınıf işbirlikçileri nazarında sorun,  AKP’nin ve Tayyip’in bu hali kabullenmek istememesi, hissettiği korkunun da baskısıyla  kontrolsüz davranma eğiliminde olmasıdır (4)

Suriye’de dört yıldır süren bir savaş var.  Türkiye bu savaşa doğrudan müdahil olmuş. Hava Kuvvetleri komutanının beyanatını okuduk. TSK doğrudan bir savaşın içindedir. Bu savaşın kazanılamayacağı anlaşılmıştır.  Kuraldır, yenilenler bedel öderler. Dört yıl kirli bir savaşın sevk ve idaresine aktif olarak katılmışsınız, sonuçlarına katlanmamak olur mu? Rüzgar eken fırtına biçer.

Hiç kuşkusuz TC devletinin bu siyasal çapsızlığına, Kürt siyaseti ve onun yörüngesindeki sol siyasetlerin çapsızlığının katkısı olmuştur. Bu yanlışın bedeli bir kez daha solcu, devrimci kanı olmuştur.

Bir de tabii her zamanki gibi  darbe çağrısı yapan utanmaz, ahlaksız  “orducu sosyalistler”, TSK’nın “vatan savaşı” vermekte olduğunu ilan eden alçaklar var. Aslında bu figürler dün yaptıklarını bugün de yapmaya devam ediyorlar. Onların işleri bu. Utanmazlıkta, alçaklıkta sınır tanımazlar. TSK, şu an dahi Suriye coğrafyasında işgal edilmiş alanlarda emperyalizm adına Suriye halklarının anti-emperyalist direnişini bastırmakla meşgul. TSK darbe yaparsa, AKP rejimini kurtarmak ve sürdürmek için yapacaktır. TSK bölgemizdeki bütün mazlum, ilerici halkların düşmanıdır (5). Olası darbesini emekçi, ilerici halk sınıflarını bastırmak için yapacaktır. Yok efendim, “ordunun alt kademeleri…” falan. Geçiniz! Ne alt kademesi, üst kademesi, bu dün olduğu gibi bugün de düzenin ordusu, NATO’nun ordusu. Kaldı ki, o ordunun da Tayyipçiler ve Fethullahçılar arasında aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya bölünmüş olduğunu emekli subaylar sık sık ifade ediyorlar.

Dün Ankara’da yaşanan ve bundan sonra da benzerlerinin devam edeceği anlaşılan katliamı yukarıda sözünü ettiğim, esasen çoğumuzun malumu olan gerçekler etrafında düşünmek gerekir. Türkiye gibi bir ülkenin solunu, yani tek gelecek umudunu, “solun kitleselleşmesi” gerekçesiyle (oportünistlerin sık sık bu gerekçe arkasında saklandıkları malumdur)  etnik bir grubun özel gündemine tabi kılmaktan kurtarmazsak perişan olacağız.

Bunun için devrimci sosyalistlerin “ulusal sorun” u yok sayması değil, ona proletarya siyaseti çerçevesinde, proletaryanın çıkarları adına sahip çıkması gerekir. Kürt siyaseti, “demokratik emperyalizm” in ihsanlarıyla  bir şey elde edemeyeceğini bugüne kadar, şu kadar deneyimden sonra dahi anlayamadı. Doğrusu, anlamak da istemiyor.

“Ulusal sorun” un liberal bir siyasal bağlama ya da başka bir ifadeyle “demokratik modernite” çerçevesine oturtulması kaçınılmaz olarak onu bir “kimlik” siyaseti formuna sokar. “Ulusal sorun”  “etnik sorun” içeriğine indirgenmiş olur.

Dün barış istedikleri için toplu halde katledilen arkadaşların hemen hepsinin kafasında şu da bu ölçüde sol, sosyalist bir program vardı. Gelgelelim, Kürt siyasetinin sol, sosyalist bir programı, derdi olduğu söylenemez.

Kürt siyasetinin “etnik gündemi” yle, AKP siyasetinin “islamcı gündemi” arasında şekil bakımından siyaseten bir fark göremiyorum. Esasen ikisi arasındaki yakınlaşmayı bu “özel gündem” lerinden hareketle de  izah etmek mümkündür. Unutmayalım, her şeye rağmen içinde yer aldıkları uluslararası bağlam bakımından ikisi halen müttefiktir. Reel durum budur. Öngörüyü, vizyonu, tek kelimeyle, politikayı buna göre yapmak gerekir (5)

Yeni bir konjonktürdeyiz. Eskisini geri getirmek mümkün olmayacaktır.

NOTLAR:

1) Tabii rekabet sadece adı geçen ülkelerle emperyalist ülkeler arasında değildir. Emperyalist ülkelerin kendi içlerinde, kendi aralarında da çekişmeler, gerilimler var. Örnekse, özellikle Almanya, Ukrayna sorunu ve Suriye, Irak, Afganistan gibi ülkelerden son zamanlarda AB ülkelerine doğru yoğunlaşan göçler dolayısıyla zarara uğrayacağını gördü. Almanya sermayesinin önemli temsilcileri Rusya’ya şu aşamada ihtiyaç olduğunu Merkel yönetimine hatırlattılar. ABD’nin İran’la antlaşmasını, Rusya’nın Suriye’ye müdahalesini Batı’da en olumlu karşılayan ve bunu en üst düzeyde açıkça ifade eden ilk ülke Almanya oldu. Elbette Almanya ve ABD ve diğer emperyalistler arasında karmaşık çıkar çatışmaları, çatışma konuları ve alanları var. Ancak Volkswagen ve Deutsche Bank olaylarının bu son Ukrayna ve Suriye gelişmeleriyle alakası olmalıdır.

2) Birçok cihatçı örgüt, mesela IŞİD de, aynı kentte kurulmuştur. Bunun en önemli nedeni Türkiye’dir. Türkiye’nin olmazsa olmaz bir öneme haiz lojistik desteğidir. Bu bakımdan bu kent büyük bir stratejik öneme sahiptir. Hem Türkiye hem de müttefiki cihatçılar için. Aynı nedenden dolayı bu kent, Rusya ve Suriye ordusunun öncelikli hedefi olacaktır. Çünkü Türkiye’den gelen çok değerli lojistik desteğin önü kesilmeksizin Suriye kontrol altına alınamaz. Bu kentin düşmesi ve kalıcı şekilde Suriye yönetiminin elinde kalması, cihatçılar ve hamisi Türk devleti için sonun başlangıcıdır. Çünkü kaybeden cihatçılar için oradan ötesi Cilvegözü’dür.

Türk devletinin ve cihatçılarının kendileri için moral açıdan da önemi olan  İdlip’te büyük bir direnişinin söz konusu olacağını tahmin etmek zor değildir. Bazı medya organlarında Türkiye’nin bu kent etrafında yığınak yaptığı veya yaptırdığı iddiaları vardır. Doğru olma olasılığı yüksektir.  Ankara’nın bombalanmasının ipuçlarını da buradan hareketle okumak mümkündür. Yani mesele kimin ne amaçla bombaları patlattığından çok Türkiye’nin şu an Suriye sorunu etrafındaki konumudur. Bunun altının çizilmesi gerekir. Türkiye, gırtlağına kadar Suriye sorunun içine batmış haldedir. Bunu tespit etmek lazım. Bu tespit olmadan ülkede, bombalamalar da dahil,  yaklaşık dört yıldan beri olup biteni kavramak mümkün olmayacaktır. Mesela bu çerçevede, Ankara’nın patlatılmasının devletin bilgisi dışında gerçekleşmiş olması kabil değildir.  Teşvik mi etmiştir, yoksa  önleyememiş midir, bu saatten sonra bu tartışmanın manası yoktur. Dediğim gibi, sorun Türkiye’nin Suriye’de (en kirli biçimiyle) savaş halinde olmasıdır. Bu bakımdan sadece geçen dört yılı değil, yakın geleceğe dair olası gelişmeleri de -bu durumu tespit etmeden- öngörmek olanaklı olmayacaktır.

3) Rusya’nın askeri müdahalesinin başarısı kaçınılmaz olarak diplomatik sahada ya da uluslararası hukuk alanında bir restorasyona yol açacaktır. Rusya öteden beri, Yalta Konferansı’nda alınan ve BM tarafından onaylanan ulusal devletlerin uluslararası hukuk tarafından tescil edilmiş egemenlik haklarını başka devletlerin şu ya da bu gerekçeyle ihlal etmemesi gerektiği ilkesinin tekrar kararlılıkla uygulamaya konmasını, iç işlerine karışmama ilkesine saygı duyulmasını istiyor. Yalta’dan sonra modern dünya tarihinin en uzun sürmüş barış döneminin bu ilke sayesinde olanaklı olduğunu iddia ediyor.

Bilindiği gibi, ABD, 2.D.Savaşı sonrasında  bu ilkeyi ilk kez Eisenhower Doktrini doğrultusunda 1957-9 Suriye Krizi etrafında ihlal etmiş, SSCB’nin kararlı duruşu sonrasında geri atmak zorunda kalmıştı. Şimdi yine bir Suriye sorunu etrafında aynı ilke Rusya ve ABD arasında tartışılıyor.

4) AKP hükümeti 2013 Haziran’ından sonra siyasal bir ceset haline gelmiştir. Siyasal tarihte örnekleri çoktur. Siyaseten ceset haline gelmişlerin kaldırılıp bir yana atılması iç ve dış faktörlerin istikrarsız davranışları nedeniyle zaman alabiliyor. Bugün artık ortada bu katliamları soruşturabilecek kadar dahi bir “devlet aklı” nın bulunmadığı haklı olarak ifade ediliyor. Devlet cihatçı çetelerin, mafyaların içinde at oynattıkları bir alana dönüşmüştür. Hükümeti, ordusu, polisi, MİT’i sadece ulusal ölçekte değil, uluslararası çapta da “suç örgütleri” haline dönüşmüş bir devletten söz ediyoruz. AKP rejimi, önceki rejimin bütün zaaflarının, yozluklarının, zayıflıklarının, gericiliğinin gidebileceği son sınırlara kadar itilmesi anlamına geliyor.

5) Geçenlerde bir gazetede okudum. PKK ile girilen bir çatışmada hayatını kaybetmiş bir erin Cemevi’nde yapılan cenaze törenine TSK itibar etmemiş. Ben şahsen bunda TSK adına aykırı olan bir taraf göremiyorum. Tersine her zaman Sünni ve Türk bir nüfusun devleti olduğunu bildiğimiz TC adına tutarlı bir davranış olduğunu belirtmek lazım. TC devletinin “laik” bir maske arkasında saklanmış Türk ve Sünni suratını en temayüz etmiş haliyle TSK’nın duruşunda bulabiliriz. Zaten Suriye’deki varlığı, Sünni cihatçılarla ittifakı da “Alevi Esed”i ortadan kaldırmak adına değil mi?

6) Bugün Rusya ve İran’ın, Suriye ve Irak’taki etkinliği sadece Türkiye’yi, AKP rejimini, Tayyip’i değil, onunla aynı uluslararası bağlam veya jeo-ekonomi-politik çerçeve içinde konumlanmış bölgesel Kürt siyasetlerini de huzursuz ve rahatsız etmiştir. Bunu kavrayabilmek için yukarıda adı geçen oyuncuların tarihi jeo-politik konumlarına, veyahut süreklilik arz eden tarihsel-siyasal duruşlarına, siyasal davranış biçimlerine bakmak gerekir.

Tweetle

“İt dalaşı”

Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahalesi, muhtemelen Obama yönetimiyle, kapalı kapılar ardında varılmış bir antlaşmanın sonucudur. Öncelikle ABD-İran antlaşması böyle bir müdahalenin önünü açmıştır. Muhtemelen askeri müdahalenin ilerleyen evrelerinde, siyasal çözümün, belki yeni bir Cenevre sürecinin yolu açılacaktır.

ABD ve Avrupalı müttefikleri Orta Doğu’da dönüp dolaşıp kendilerini vurmuş olan bir çıkmazın içine hapsolduklarını gördüler. Giderek oradaki gelişmeleri kontrol edemediklerini anladılar. ABD’deki demokrasi güçleri ABD’nin neo-con histerinin peşinde boyutları öngörülemez bir savaşa doğru sürüklenmekte olduğunu fark ettiler. Hatta sadece demokrasi güçleri değil, şahinlerle aralarına mesafe koymak isteyen Cumhuriyetçiler de tırstılar.

ABD ve Avrupalı müttefikleri arasında Orta Doğu politikası konusunda gerilimler arttı. İran antlaşması ve Rusya müdahalesi hem Obama yönetimini hem de Avrupalı müttefiklerini belki de bir kez daha ipten almıştır.

Hiç kuşkusuz bu müdahale, emperyalist ittifak içinde aktif ya da pasif bir şekilde yer alan ülkelere mevcut konumlarını gözden geçirmeleri bakımından olanaklar sunuyor. Bu jeo-ekonomi-politik bilek güreşinin kağıtların yeniden karılması gibi bir sonucunun olması beklenmelidir. En azından, ittifaklar konusunda söz konusu ülkelerin manevra alanını, eski soğuk savaş döneminde olduğu gibi, nispeten genişletebilir.

Pekiy bu itirazlar, NATO protestoları, Türkiye’nin Rusya karşıtı çıkışları niye? Elbette Rusya’ya açıkça “çok iyi yapıyorsun, devam et” diyemezler. Ona sürekli sınırlarını hatırlatacaklardır. Bunun için her adımında onun üzerinde baskıyı arttırmak isteyeceklerdir. Bu anlaşılır bir şeydir.

Bundan başka, NATO da tek sesli, su sızdırmaz bir örgüt değildir. Farklı çıkar ve kayguların orada seslendirilmesi beklenmelidir. Kaldı ki, NATO, devasa uluslararası askeri tekellerle iç içe geçmiş olan bir kuruluştur. Esasen neo-con anlayışına sponsor olan iki temel ekonomik güçten birisi petrol tekelleriyse; diğeri,  bu askeri sanayi kompleksleri, tekelleridir. Bunların da bir çok durumda yollarının kesiştiklerini biliyoruz.

Daha önce bir çok kez ifade etmiş olduğum gibi, uluslararası finans-kapitalin oligarşik örgütleri arasında ekonomi-politik önceliklerden kaynaklanan fikir ayrılıkları, farklı politik tercihler adına baskılar emperyalist sistemin fıtratında var. Bir örnek olsun, kurucuları arasında eski Naziler’in, faşistlerin bulunduğu Bilderberg adlı emperyalist oligarşik kuruluşun, yakınlarda bir süre İsveç dış işleri bakanlığı da yapmış önde gelen bir üyesi, yakın bir zaman önce, “Avrupa için Rus Ortodoks hıristiyanlığı, İslam fundamentalizminden daha tehlikelidir” mealinde bir açıklama yapmıştı.

Göçler ve olası terör eylemleri nedeniyle kamuoylarının baskısı altındaki Avrupalı ülkeler, en azından, Rusya’nın kendilerine geçici bir süre için de olsa, nefes aldırabileceğini düşünüyorlar. Dikkat edilirse, NATO dışında, özel koşulları nedeniyle vasal TC devleti bir yana bırakılacak olursa, ne ABD’den, ne de Avrupalı müttefiklerinden Rusya’yı hedef alan sert tepkiler duyuluyor. Aksine, mesela Almanya gibi önemli bir müttefik Rusya’nın bu müdahalesine ihtiyaçları olduğunu, en üst düzeyde, açıkça ifade ediyor.

Muhtemelen bu müdahale Irak’ı da belli bir ölçüde kapsamına alacaktır. Hatta Çin’in de müdahaleye destek vermesi beklenebilir. Çin ihtiyacı olan enerjinin büyük bir kısmını İran ve S.Arabistan gibi ülkelerden temin ediyor. Geri kalanını temin ettiği ülkelerin çoğu da bu bölgeyle bağlantılı bir coğrafyada bulunuyorlar. Sadece hammade pazarları değil, Çin’in mamullerini sattığı pazarların önemli bir kısmı da buradadır. Çin, Rusya’yı izler; ona ihtiyacı olduğunu bilir. Ancak kendisi gibi Avrasya bölgesinde bulunan bu ülkenin kendi başına, amiyane tabirle, racon kesecek kadar güçlenmesini de istemez. Onun da kendisine muhtaç olmasını arzular.

Şimdi bir imha savaşına girişmiş olduğu anlaşılan Rusya’ya karşı emperyalist baskılarda Türkiye’nin öne itiliyor olması da anlaşılırdır. Türk ordusu zaten bir kaç yıldan beri cihatçılardan yana olarak bu savaşın aktif olarak içerisindedir. Türkiye emperyalist patronları gibi bir “vekalet savaşı” yürütmüyor. Aktif olarak sahadadır. Söz konusu vekalet savaşının en temel lojistik merkezidir, dayanağıdır. Türkiye olmasaydı, Esad yönetiminin işi hayli kolaylaşırdı. Son dört yıldan beri Türk hükümetinin arkasındaki  uluslararası desteğin en önemli nedeni bu Suriye Krizi’dir. Türkiye’deki hükümet son dört yıldan beri sürdürülebilirlik hesaplarını yaparken bu kartın kendisi için ifade ettiği yaşamsal anlamın farkındadır.

Bu krizin bu şekilde sona ermesi, Türkiye ve AKP hükümeti, onun başındaki figürler için telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır. Bu yüzden hükümet direniyor. Direnirken kışkırtıyor. Kendisini gaz verilmeye açık bir halde tutuyor. Vur denildiğinde öldürme arzusu taşıdığını sorun etrafındaki davranışlarıyla gösteriyor. Bu arada, Türkiye’nin, emperyalist blok ve NATO içindeki oligarşik çıkar grupları tarafından manipüle edilmesi kolay bir devlet haline getirilmiş olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Bugün için Suriye’de sürmekte olan “it dalaşı” nda Türkiye şahin rolündedir. Ancak Batı bloku için bu rolün sınırları olmak gerekir. “Kırmızı noktalar” belirlenmiştir. Türkiye’nin kontrolden çıkması halinde, bu hükümetin mirasçısı olmakla övündüğü geçmişteki DP hükümeti devrinde yaşanana benzer gelişmeler olabilir. Yani Türkiye’nin ipinin çekilmesi zaruretinin   hükümet katında sonuçları olabilir. Elbette fatura öncelikle Erdoğan ve Davutoğlu’na çıkar. AKP rejimine bir şey yapmazlar. Tersine, olası bir müdahaleyi o rejimin meşruiyet tazelemesi için kullanabilirler.

Bu konuda güncel bir örnek Mısır’dır. Askeri darbe sonrasında Mübarek rejimi adeta yeniden tadil edildi. Önemli ölçüde yitirmiş olduğu toplumsal meşruiyetini daha güçlü ve bu kez alternatifsiz olarak tazeleme olanağı buldu. Bizden, geçmişten bir örnek, 27 Mayıs Darbesi. Darbeden sonra askeriyenin kurdurduğu bütün hükümetler Menderes’siz, Bayar’sız, ama DP ağırlıklıdır.  Ya da bu hükümetlerde, alaşağı edilmiş, darbenin nedeni olarak sunulmuş  bir parti olarak DP’nin ağırlığı beklenenden fazladır diyelim. Böylece AP hükümetlerinin önü açılmış, DP rejimi yeni bir ad altında sürdürülmüştür. Bunu DP kadroları ve DP  karşıtı resmi muhalefetle işbirliği içinde askeri müdahale mümkün kılmıştır.

İnönü’nün kendisi için de geçerli olması gereken, artık neredeyse bir tekerleme halini almış bir sözü vardır: (Mealen) “Büyük devletlerle işbirliği yapmak fille yatağa girmeye benzer. Sağa da sola dönse altında ezilirsiniz”. Bunun açılımı şudur: Emperyalizme vasal olursanız, onun işbirlikçisi olursanız sizin için ilk dolaysız sonucu depolitizasyon olur. Sizin bütün politika yapma araçlarınızı elinizden alır. Pasifize edilirsiniz. Dahası, politik düşünme yeteneğinizi dumura uğratır. Bugün TC devletinin ve Türkiye’deki dahil bölgesel Kürt siyasetinin başına gelen budur.

Bu saatten sonra ölçeği küçültmeye kalkmak da çare olmayacaktır. Rusya, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Çin gibi oyuncuların sahaya hakim olmaya, en azından, ortak olmaya başladıkları şartlarda, elbette emperyalist blokun temsilcisi olduğu jeo-ekonomi-politik kaygulardan çok farklı jeo-ekonomi-politik kayguların da devrede olacağını öngörmek gerekir.

Tweetle

“İran sorunu”

Obama yönetiminin İran’la, bu ülkenin  nükleer çalışmalarıyla ilgili olarak varmış olduğu antlaşmanın bu ay içinde ABD’nin ilgili yönetim organlarında onaylanması gerekiyor. Aksi halde, antlaşma geçersiz olacak. Bugün bölgemizde ve ülkemizde artan şiddet, siyasal gerilim, ABD ve İran arasında varılmış olan antlaşmayla yakından alakalıdır. Bunu tespit etmek gerekir.

ABD’de kısaca “neo-con” olarak tabir edilen orta doğucu şahinler, bu antlaşmanın ABD ve müttefiklerinin Orta Doğu’daki etkisini hayli azaltacağını, bölgeyi, İran, Rusya gibi ülkelerin rahatça at oynatacağı bir alan haline getireceğini iddia ediyorlar. Bu antlaşmanın S.Arabistan, Katar, BAE, İsrail gibi ülkelerin güvenliğini tehdit ettiğini söylüyorlar. Sürekli savaş çağrıları yapıyorlar. İran ve Suriye’ye karşı ABD’nin aktif bir savaş siyaseti izlemesini talep ediyorlar.

Arka arkaya İngiliz ve Fransız, Türk parlamentolarından, hükümetlerinden neo-con talepleri doğrultusunda savaş çağrıları yapıldığını duyuyoruz. Bir yandan da provokasyonlar arttırılıyor. Şiddet, göç hareketleri teşvik ediliyor. Göz yumuluyor. Bu antlaşmanın ABD’de görüşüleceği güne kadar da artarak devam etmesi beklenmelidir. Sorunun Esad gitmeden, destekçileri etkisizleştirilmeden çözülemeyeceği algısı dünya kamuoyunda yaratılmak isteniyor. Bu çizgiye yakın emperyalist medya araçları bu amaçla en gözü kara şekillerde kullanılıyor.

Obama sayısal olarak azınlıkta, Cumhuriyetçilerden en az 4-5 oy alması gerekiyor. Aksi halde neo-conların zafer sarhoşluğu bölgeyi ve belki dünyayı  uzun ve çok şiddetli bir savaşın içine sokacak. Rusya bunu öngörerek Suriye’deki tahkimatını, askeri uzman sayısını arttırıyor. Hatta yabancı medyada çıkan haberlere bakılırsa, Suriye ordusunun bazı bölgelerdeki başarısında, ona komuta eden Rus askerlerinin katkısı var.

Şimdi bakınız, S.Arabistan, İsrail, Katar,Türkiye  gibi ülkeler söz konusu antlaşmanın yürürlüğe girmesiyle son 7-8 yılda elde etmiş oldukları siyasal konumları yitireceklerini haklı olarak düşünüyorlar. Esasen iktidarları pamuk ipliğine bağlı petrol monarşileri kendilerine garantiler verilmemiş olduğu için bu antlaşmadan hayli kaygu duyuyorlar. Yoksa, mesela, S.Arabistan gidişattan rahatsız. Rahatsız ki, Rusya ve İran’la diyalog arayışları içerisine giriyor. Yeterli garantiler verilmediği sürece mevcut ortamın sürdürülmesine katkı yapacağını eylemleriyle anlatıyor. Neo-con siyasetini destekliyor. Bugün Türkiye’deki yönetim de en büyük parasal desteği muhtemelen Katar ve S.Arabistan’dan alıyor. Tayyip’in çıkıp, “tehdit IŞİD değil, PKK’dir” demesi bundandır. Yani iktidarlarını yitirme telaşında olanların işbirliği halinde olduklarını tespit edebiliyoruz. Anlaşılır bir şey tabii.

Bu bakımdan bu ay İran’la varılmış antlaşmanın onaylanıp onaylanmaması büyük önem taşımaktadır. Hatta Türkiye’de seçimlerin yapılıp yapılamayacağı da o zaman belli olacaktır dersek, abartmış olmayız. Yani şartlar bir anda değişebilir. Elbette neo-conlar, onların adamı Tayyip sonuna kadar savaş isteyecektir. Vazgeçmeyeceklerdir. Ancak yine de onay halinde, ağır bir darbe almış olacaklardır.

Türkiye’de bugünkü şiddeti emperyalist blok içindeki bu güncel çekişmeyi dikkate almadan analiz edemeyiz. Daha önce defalarca söylemiştim, emperyalizm, emperyalist blok, onun bileşenleri, iktidar blokları, devletleri yekpare bir bütünsellik arz etmiyorlar. Kendi içlerinde, aralarında farklı çıkar önceliklerine referans veren çelişkileri, çatışmaları, en hafif tabirle, görüş ayrılıkları var. Özellikle emperyalizmin saldırılarını arttırmış olduğu momentlerde devlet olgusunu emperyalist sisteminin bütününü göz ardı ederek analiz edemeyiz. Onun içindeki görüş ayrılıkları bütün egemenlik yapılarını,parçalarını kat edecektir. Bunu öngörmek lazımdır. Bu koşullarda, dış dinamik/iç dinamik arasındaki ayrım çizgileri flulaşır, hatta kaybolabilir (1)

Lenin zamanında bu durum henüz rüşeym halindeydi. 2.Savaş’tan sonra ABD hegemonyasının konsolidasyonuyla emperyalist siyasal yapı değişim geçirdi. Mesela İngiliz tipi doğrudan sömürgecilik yerini ABD’nin, “ulusların kaderlerini tayin hakkı” emperyalist mottosuyla dile getirilen yeni-sömürgecilik siyasetine bıraktı. Esasen bu siyaset, ABD emperyalizminin kurucu ilkeleri arasında ta baştan mevcuttu. Britanya İmparatorluğu’yla arasındaki kavganın temel meşrulaştırıcı argümanıydı. Zaten bugünkü “demokrasi, insan hakları” emperyalist ideolojisi de temellerini bu anlayışta bulur(2)

Tweetle

NOTLAR:

1) ABD yönetimi içinde öteden beri var olan “neo-con” ve “Demokrat ” çekişmesi son İran antlaşmasıyla şiddetlenmiştir. Hatta Obama’nın tehdit edildiğine dair haberlere ABD medyasında rastlamaya başladık. Obama’nın Antalya’da savaş gemisinde kalacağını açıklamış olmasını bu gerilimin ışığında düşünmek gerekir.

Bir başka güncel vak’a, bir süre önce John Allen’ın sözde Anti-IŞİD koalisyonun baş koordinatörü yapılmış olmasıdır. Herhalde bu atama Obama yönetimi adına bir taviz olarak görülmek gerekir. General Allen, neo-con kliğin en gözü kara kanadının, yani McCain-Petraeus kanadının has adamıdır. O bu sözde koalisyonun başına geçtikten sonra Suriye, Irak, Türkiye ve Yemen’de şiddet tırmanmış, Batı’ya ya da Kuzey’e doğru insan göçü hız kazanmıştır.

Bu arada, bu göç meselesinin Türk ve Batı medyası tarafından savaş kışkırtıcılığı adına nasıl  istismar edildiğine dair çarpıcı bir örnek,  cesedinin karaya vurduğu iddia edilen küçük yavrucağın -muhtemelen mizansen olan- resminin kullanılma biçimleridir. Benzer şekilde uyuyan  küçük bir çocuk resmini ihtiva eden popüler bir posteri hatırlıyorum. Bu olay vesilesiyle, bir kez daha, kapitalist-emperyalist çürümenin en özsel insani değerleri, duyguları, insani bağları nasıl itibarsızlaştırdığına, pazar metası haline getirdiğine, insanı maddi menfaatler, kariyerist saplantılar adına nasıl insanlıktan çıkardığına  dikkat çekmek isterim.

İnsan göçü yeni bir vak’a değil. Sadece savaştaki ülkelerden de kaynaklanmıyor. Son 4-5 yıl içinde Avrupa’ya doğru arttığı iddia edilen  göçlerin küçük bir bölümünün nedeni savaşlar. Mesela 2011-2014 (dahil) AB ülkelerine göç edenlerin sadece yaklaşık olarak yüzde 20’si Suriyeli. Yaklaşık yüzde 10’u Afganistanlı ve Iraklı. Aslında 1990’ların başından itibaren sosyalist cumhuriyetlerin çözülmesinden sonra AB ülkelerine göç sürekli artmaktadır. Mesela Bulgaristan’ın genç nüfusunun büyük bir kısmı AB ülkelerinde göçmen olarak yaşamaktadır. Göçün asıl nedeni yoksulluktur. AB ülkeleri ve etrafındaki coğrafya arasındaki ekonomik-sosyal eşitsizliklerdir. Bu gerçeği saklamak istiyorlar.Bununla birlikte, geçenlerde internette okudum, bir Alman iş adamının (Ulrich Grillo) açıklamasından bu göçlerden Alman sermaye sınıfının  pek de rahatsız olmadığı anlaşılıyordu. Almanya için ucuz işgücü kaynağı ve talep pazarı olduğunu ima ediliyordu.

Bugün göçler esnasındaki trajik çocuk ölümlerine, bir kaç yıl önce Suriye’de Guta’da islamcı canilerin kimyasal silahlar kullanarak katlettikleri çocukların ölümlerine yüklenmek istenen işlev yüklenmek isteniyor. O zaman da o olay Esad yönetiminin üzerine atılmak istenmiş, böylece Suriye’ye doğrudan askeri müdahalenin meşruiyeti için zemin hazırlanmaya çalışılmıştı. Oysa o olayın planlayıcısı Suudi istihbarat şefi Bender Bush, lojistik desteği temin eden Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu TC hükümetiydi. Olay ABD yönetiminin bilgisi dahilinde gerçekleştirilmiş, beş yüz civarında çoğu Alevi olmak üzere hıristiyan ve Kürt çocukları katledilmişti.

Son Hakkari vak’ası hazırlanmış bir senaryonun uygulaması olarak görülebilir. O mıntıkada kara yoluyla asker sevkiyatı bana göre bir nevi intihardır. Daha önce de bir kaç kez tecrübe edilmişti sonuçlarını biliyoruz.  GKurmay’ın bunu bilmemesine olanak yoktur. Şiddet planlı bir şekilde teşvik ediliyor. Asker ve sivil kayıpları artıyor. Sokağa çıkma yasakları yayılıyor. Kürt halkı üzerindeki baskılar, terör ağırlaşıyor. Emperyalist güçler bunun için elbette ellerinin altındaki Türk ve Kürt malum siyasal-askeri araçlarını kullanıyorlar.

“Barış süreci”  başlatıldığında bunun PKK liderliğindeki Kürt siyaseti adına harakiri olacağını ifade etmiştim. Bir daha silahlı mücadeleye dönemeyeceklerini, Kürt halkı nazarında meşruiyet bulamayacaklarını ilave etmiştim. Aynı Tayyip Erdoğan ve AKP’si gibi, PKK de kendisini dev aynasında görmüş, sadece kendi ikballerini gözeten iktidarsız Türkiye liberal ve solcularının da katkısıyla gücünü, kapasitesini abartmıştır. Bugün bunu yaşıyoruz. Emperyalizm ve AKP ile dans, “kör kör gözüm parmağına” anlayışı PKK’yi bu noktaya getirmiştir. Emperyalistlerle işbirliğine girdiniz mi, kaçınılmaz olarak sizi depolitize eder. Politikasızlaştırır.  O varken, politika yapmak size düşmez. Bu bakımdan TC devleti de, Kürt siyaseti de aynı dertten muzdariptir.

Öte yandan, bazı komünist arkadaşların önceki seçim kampanyasından beri yükselen şiddetle AKP yönetimi arasında bir çıkar bağı olmadığını düşünmeleri tam bir gaflet durumudur. Hem AKP’nin şiddetten medet umduğunu söyleyip, hem de yükselen şiddetle onun arasında bir çıkar bağı kurmamak büyük bir çelişkidir.

2) Devrimci solcular olarak önemli bir eksiğimiz, ekonomi-politiği tarihsel “politik-ekonomik coğrafya” çerçevesine yerleştirememektir. Bu yanlışın kökleri Karl Marks’a kadar gider. Onun tarih bilgisi kifayetsizdir. Mesela “Şark” hakkındaki bilgileri önemli ölçüde kolonyalist Britanya İmparatorluğu’nun İstanbul büyükelçisi de olan David Urquhart’ın verdiği bilgilere dayanır. Bu zat aşırı bir Rusya aleyhtarıydı. Osmanlı devletini İngiliz çıkarları doğrultusunda Rusya’ya karşı kışkırtmakla meşguldü. Gayet gerici bir adamdı. Parasal sıkıntılarının arttığı bir sırada Marks bir süre onun gazetesinde Şark sorunu hakkında makaleler yazmıştır. Urquhardt’ı öven yazılarını hatırlıyoruz.

Bir kez daha IŞİD hakkında

Ne zaman Rusya Suriye sorunuyla ilgili olarak diplomatik hamleler yapsa, emperyalistler Suriye’de ve onunla  ilişkili bölgede şiddeti tırmandırıyorlar. ABD’nin zamanı yok. Reel korkular, kaygular devreye girmedikçe (mesela İran’la nükleer konusunda olduğu gibi) diplomasi lafını dahi duymak istemiyor. Bugün Suriye’de artan cihatçı şiddetini,  onu kollamaya yönelik Türk ve ABD müdahalelerini bu bakımdan değerlendirmek gerekir. “Güvenli bölge” palavrası, IŞİD ve benzeri cihatçılar için güvenli bölgeler yaratmak anlamına geliyor. Bunu görmek lazım. Suriye ordusunun ve Suriye barış güçlerinin şartları lehlerine çevirmelerine izin verilmek istenmiyor.

Eğer emperyalistler için sorun IŞİD olsaydı, bir iki haftada kolları kanatları derhal kırılırdı. Tersine, ABD ve müttefikleri IŞİD (ya da El Kaide) konseptini daha da geliştirmeyi ve ona Avrasya coğrafyasında görev vermeyi planlıyorlar.

Bazı stratejistler IŞİD’i Timurlenk’in yüksek hareket kabiliyetiyle bir dönem Asya’yı, Avrupa’yı tehdit eden bir güç haline gelmiş ordularıyla kıyaslıyorlar.  IŞİD’i kullananlar sahip olduğu mekanize  hareket kabiliyetini arttırarak onu doğrudan Rusya coğrafyasına salmayı planlıyorlar. Rusya’nın bunun farkında olduğu açıktır. Hatta Rusya’yı son günlerde harekete geçiren en önemli saik bence budur.

Rusya, Türkiye’nin IŞİD’e verdiği destekten şikayetçidir. Nitekim, geçen hafta Türkiye’nin Suriye’ye yönelik “sınır” operasyonları başlatıldığında, Rusya’daki Türk büyükelçi Rus hükümeti tarafından sert bir şekilde uyarıldı. Türkiye’ye yönelik üstü örtülü tehditler içeren uyarılar Erdoğan’a iletilmek üzere elçiye sunuldu(1)

Öte yandan, Suruç katliamı sonrasında Türkiye’nin, Suriye’ye karşı tek başına “oldu bitti” lere girmemesi konusunda bizzat Afrika’da bulunan Obama tarafından telefonla sıkı bir şekilde uyarıldığı biliniyor. Nitekim,  İncirlik Antlaşması bu sıkı uyarılar sonrasında imzalanmıştır. Kimi kaynaklar Obama’nın telefon görüşmesi sırasında Erdoğan’ı Türkiye’nin NATO’dan çıkartılmasına kadar gidebilecek gelişmeleri tetiklememesi için uyardığını belirtiyorlar. Bu arada, yeni genel kurmay başkanın da  NATO’nun vereceği her emre amade olacağı bilinmelidir. Bundan kuşku duymamak gerekir.

Bu noktada geçerken, Suruç katliamının emperyalistler ve Türkiye için yaratmış olduğu işlevsel siyasal sonuçlara dikkat çekmek isterim.  Bunu “iç güçler” in mi yoksa “dış güçler”in mi yapmış olduğuna dair tartışmanın bu şartlarda bir anlamı yoktur. Bu her iki gücün epeydir  iç içe geçmiş olduklarını bir kez daha belirtmek isterim. Elde edilmek istenen siyasal sonuçlara odaklanmanın daha anlamlı bir iş olacağını düşünüyorum.

Şimdi konuya ilgi duyan herkes IŞİD’in ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye, S.Arabistan, Israil, Katar demek olduğunu biliyor. Ancak sanki böyle değilmiş gibi davranılıyor, akıl yürütülüyor. Önce bu tespitin konulması gerekir. Aksi halde konuyla ilgili hiç bir analizin, önerinin manası olmayacaktır. Sözde IŞİD karşıtı koalisyonun ABD tarafından kurulmasından sonra IŞİD daha organize bir hale gelmiş, sahasını hem genişletmiş hem emperyalist isterler doğrultusunda sınırlar belirlemiş, şiddetinin dozunu arttırmıştır.

Bu arada, Erdoğan ailesinin IŞİD sayesinde temin ettiği ekonomik çıkarlara ve onunla olan ekonomik ilişkisine dikkat çekmeyen bir analiz de Türkiye IŞİD ilişkilerini kavramak bakımından eksik kalacaktır. Erdoğan, ailesinin ekonomik çıkarlarıyla emperyalist çıkarlar arasında tutarlı bir ilişkinin olması gerektiğinin farkındadır.

Bu sözde IŞİD karşıtı koalisyonun başına ABD adına atanan kişi önde gelen bir neocon olan general John Allen’dir. IŞİD’in bütün organize faaliyetleri onun tarafından yönlendirilmektedir. Türkiye’yi “güvenli bölgeler” konusunda teşvik eden de Allen’dır.

Esasen Obama, Allen’ı bu göreve Pentagon’un büyük baskısına karşı koyamayarak atamıştı. Suriye ve Irak’taki bir çok gelişmede bu generalin dayandığı iktidar kliklerinin (dış bakan Kerry de bu kliklere dahildir) Obama’yı bypass etmeleri söz konusudur. Mesela son gelişmeler Obama’nın Afrika gezisine rast getirilmiştir. Bu Iran’la varılan nükleer antlaşmaya karşı bir hamle olarak da görülebilir.

Yani hep söylediğim gibi ABD yönetimi yekpare bir yapı değildir. Ancak farklı içerikleriyle, öncelikleriyle  bu yapının tümü emperyalisttir, saldırgandır. Bunda hiç bir tereddüdün olmaması gerekir.

Rusya’nın son hamlesi, öncekilerine göre daha geniş bir Esad’lı koalisyonu öngörmektedir. Bunun gerçekleşmesi durumunda Suriye sorunu etrafında kağıtların bir kez daha yeniden karılması söz konusu olacaktır. Böyle bir karılma oyuncular arasında ve içinde de yeni kopuşları, saflaşmaları getirebilecektir. Mesela Suriye Kürt hareketi Esad’a yakınlaşarak anti-Amerikan bir çizgide konumlanabilir. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesinin Türkiye’deki de dahil, genel olarak Kürt hareketi için önemli sonuçları olur. Anlamlı ayrışmalar gündeme gelebilir. Sonuçta Kürt siyasetine tutunmuş Türk sol siyasetleri bir kez daha hiza alırlar. Zaten şimdiden bunun işaretlerini tespit edebiliyoruz.

Kürt siyaseti, PKK izlediği çizgiyle adeta kendi kendisini içine hapsettiği bir labirent örmüştür. Gerilla savaşı tehditiyle desteklenen “barış süreci” nin bugün geldiği noktada PKK’nin (daha önce bir çok kez belirtmiş olduğum gibi) askeri hareket kabiliyeti gayet sınırlıdır. Teröre başvurması kendi coğrafyasında dahi meşruiyet alanını daraltacak sonuçlar doğuracak, legal Kürt siyasetinin kazanmış olduğu mevzilerin yitirilmesine veya zayıflamasına neden olabilecektir. Karşılıklı olarak milliyetçiliklerin yükselmesine katkı yapacaktır.

Artık “barış süreci” nden sonra silahlı mücadele başlatmak kolay olmayacaktır. PKK, ama en çok da Kandil kanadı, bu sürece dahil olarak, zaten ta baştan beri var olan siyasetsizlik, programsızlık sorununu daha da takviye etmiş, hareket üzerinde ilerici bir vizyonu bulunmayan işbirlikçi burjuva siyasal etkilerin ağırlığının artmasına neden olmuştur. “Esir önderlik” şartlarında Kürt siyaseti zaten arızalı olan siyasal cevvaliyetini tamamen yitirmiştir. Oyun kuruculuğu, beyin görevini emperyalistlere vererek kendi kendisini depolitize etmiştir. Bunun askeri kanat üzerinde de olumsuz etkilerinin olmaması mümkün değildir.  Bugün Kürt siyasetinden yükselerek Türk sol çevrelerini de etkisi altına alan (son örneği HTKP’dir) oportünizmi bu açıdan da okumak meşrudur.

NOTLAR:

(1) Yazıyı yazdıktan bir gün sonra bazı medya organlarında Rusya’nın Türkiye’ye karşı sert bir tepki vermemiş olduğuna dair Rus hükümeti kaynaklı açıklamalar yer aldı. Ancak aynı gün aynı kaynaklarda gerek Rusya başbakanının ve gerekse Rus dış bakanlığı çevrelerinin Türkiye’nin IŞİD ve Suriye konusundaki davranışlarıyla ilgili olarak dile getirdikleri sert eleştiriler de yer buldu.

Tweetle

“Toprakları kanlı Yemen”

Galeri

Emperyalistler, görüldüğü gibi, geri adım atmıyorlar. Yani uygulamaya koydukları stratejik amaçlarından vazgeçmiyorlar. “Sünni eksen” planı ısıtılıp ısıtılıp öne sürülüyor. Ortadoğu’da, onun kapısı ve emperyalist kontrolün teminatı olarak gördükleri ( Sovyet-) Rusya coğrafyasında mevzi kaybetmeye tahammül edemiyorlar. Esad yönetimi konumunu tahkim … Okumaya devam et →