Çin, Emperyalizm ve “Küresel Güney”: Amerika-Çin Zirvesi Öncesinde Uyarılar

Bugünkü dünya siyasetini anlamaya çalışırken karşılaşılan en büyük teorik sorunlardan biri, birbirinden farklı olguların aynı kavram altında toplanmasıdır. ABD hegemonyası ile emperyalizm, çok kutupluluk ile anti-emperyalizm, devlet kapitalizmi ile sosyalizm, “Küresel Güney” ile anti-emperyalist mücadele birbirinin yerine kullanılmaya başlanmıştır. Bunun sonucu, siyasal değerlendirme ile teorik kavramsal değerlendirme arasındaki bağın kopmasıdır.

Özellikle Çin konusunda bu kopuş belirgindir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendisini sosyalist olarak tanımlaması, onun sosyalist olduğu anlamına gelmez. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyici ekonomik ilişkilerdir; devlet işletmeleriyle birlikte büyük ve güçlü bir özel sermaye alanı vardır. Devlet, stratejik sektörler, finans, kredi, sanayi politikası ve uzun dönemli yatırım kararları üzerinde olağanüstü güçlü bir konuma sahiptir. Bu nedenle Çin’i klasik Batı kapitalizminin basit bir kopyası olarak değerlendirmek de, kendi resmi ideolojik tanımını esas alarak sosyalist saymak da doğru değildir. Çin, özgül bir devlet kapitalizmi biçimidir. Daha önceki yazılarda Çin üzerine değerlendirmeler yaparken, ekonomik yapı ile siyasal biçim arasındaki bu farklılığa özellikle dikkat çekmiştim.

Buradan hareketle yapılan ikinci bir hata da şudur: Çin kapitalist ise emperyalist, dolayısıyla ABD ile aynı şeydir denmektedir. Bu da doğru değildir. Bir ülkenin kapitalist olması, onun dünya kapitalist sistemi içindeki konumunu tek başına açıklamaz. Çin’in kapitalist olması, ABD ile özdeş olduğu anlamına gelmez. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu sosyalist veya kendiliğinden anti-emperyalist yapmaz.

Burada emperyalizm ile hegemonya arasındaki ayrımı yeniden kurmak lazım.

Emperyalizm ve hegemonya

Lenin’in emperyalizm çözümlemesinin önemi, emperyalizmi yalnızca bir dış politika biçimi olarak ele almamasıdır. Üretimde ve sermayede yoğunlaşma, tekellerin belirleyici hale gelmesi, banka ve sanayi sermayesinin bütünleşmesi, sermaye ihracının önem kazanması, uluslararası tekelci birliklerin oluşması ve dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması, kapitalist gelişmenin belirli bir aşamasının birbirine bağlı görünümleridir.

Bu bakımdan emperyalizm sadece kapitalist devletlerin zaman zaman seçtikleri saldırgan bir dış politika değildir. Kapitalist gelişmenin belirli bir yoğunlaşma düzeyinde kazandığı uluslararası biçimdir. Bunları biliyoruz.

Hegemonya kavramına gelince, her emperyalist güç hegemon değildir. Hegemonya, emperyalist sistem içerisindeki güçler hiyerarşisinin belirli bir tarihsel biçimidir.

ABD’nin özgünlüğü yalnızca büyük bir emperyalist güç olmasından kaynaklanmıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünya ekonomisinin finansal, askerî, siyasal ve kurumsal örgütlenmesinin merkezine yerleşmiştir. Dolar sistemi, Bretton Woods kurumları, uluslararası finans düzeni, NATO, dünya ticaretinin kurumsal çerçevesi ve ABD’nin askerî kapasitesi aynı bütünün parçalarıdır. Bu bütün, ABD’nin yalnızca güçlü bir devlet değil, dünya kapitalizminin hegemonik merkezi haline gelmesini sağlamıştır. Buna önceki yazılarda değinmiştim.

Bu nedenle bugün ABD hegemonyasının zayıflamasını emperyalizmin zayıflaması olarak görmek doğru değildir.

Bir hegemonun gerilemesi kapitalizmi ortadan kaldırmaz. Dünya kapitalist sistemindeki güç dengelerini ve hiyerarşik düzeni değiştirir. Beklentinin tersine, günümüzde de tanık olmaya başladığımız gibi, hegemonik merkezin zayıflaması emperyalist rekabeti artırabilir.

Dolayısıyla günümüzde talep edilen ve fiilen ortaya çıkmış olan çok kutupluluk, kendi başına ilerici bir tarihsel aşama değildir. Çok kutuplu bir dünya sosyalist de olabilir, kapitalist de. Eğer mevcut kapitalist dünya sistemi içerisinde gerçekleşiyorsa, çok kutupluluk emperyalizmin ortadan kalkması değil, emperyalist güçler arasındaki ilişkinin ve hiyerarşinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelebilir. Bu da, anti-emperyalist devrimci güçlerin hareket alanını görece genişletmek gibi bir sonuca yol açabilir.

Çin’in özgül konumu

Çin bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.

Çin’in sosyalist olduğu iddiası, üretim ilişkileri bakımından savunulabilir değildir. Çin ekonomisinde meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyicidir. Devlet işletmelerinin büyüklüğü ve devletin ekonomi ve ekonomik kararlar üzerindeki ağırlığı bu gerçeği değiştirmez.

Asıl mesele, Çin devletinin kapitalizmin dışında veya karşısında bulunması değil, kapitalist birikimin örgütlenmesindeki merkezi rolüdür.

Çin’de devlet, enerji, ulaştırma, telekomünikasyon, finans, savunma, ağır sanayi ve yüksek teknoloji gibi stratejik alanlarda çok büyük bir ekonomik güce sahiptir. Bunun yanında özel sermaye de çok büyük bir gelişme göstermiştir. Parti-devlet, özel sermayeden bağımsız bir siyasal yapı olarak değil, kapitalist birikimin genel koşullarını belirleyen ve büyük sermayeyi ulusal strateji doğrultusunda yönlendiren bir mekanizma olarak işlemektedir. Çin’de devlet ile özel sermaye arasındaki sınırların pratikte giderek daha fazla iç içe geçmesi, bu yapının özgüllüğünü göstermektedir.

Bu nedenle “devlet kapitalizmi” kavramı Çin’i anlamak bakımından önemlidir.

Fakat Çin kapitalizminin analizinde, daha önceki yazılarda önermiş olduğum ve özellikle 70’li yıllarda revaç görmüş bir kavram olarak “tekelci devlet kapitalizmi”ni kullanacaksak, bunun gerekçelerini de ortaya koymak gerekir. Buna göre, yalnızca devletin büyük işletmelere sahip olması yeterli değildir. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, büyük sermaye ile devlet aygıtının bütünleşmesi ve devletin bu sermayenin uluslararası rekabet koşullarını örgütlemesi birlikte değerlendirilmelidir (1). Çin’de bu unsurların giderek daha belirgin hale geldiği görülüyor.

Burada tekelci devlet kapitalizmi kavramının anlamı yalnızca devletin ekonomide büyük bir paya sahip olması değildir. Asıl mesele, yoğunlaşmış sermayenin devlet aygıtıyla kurduğu yapısal ilişkidir. Devlet, sermayenin karşısında duran bağımsız bir güç olmaktan çok, sermayenin ulusal ve uluslararası yeniden üretim koşullarını örgütleyen başlıca siyasal araçlardan biri haline gelir. Çin’de devletin büyük işletmeler, finans sistemi, kredi mekanizmaları, sanayi politikası ve stratejik sektörler üzerindeki belirleyici konumu bu açıdan önem taşımaktadır.

Devlet kapitalizmi kapitalizmin alternatifi değildir. Devletin ekonomiye müdahalesinin artması, kapitalist ilişkilerin ortadan kalktığını göstermez. Tersine, belli tarihsel koşullarda devlet kapitalist birikimin örgütlenmesinde başat bir rol oynayabilir.

Bu bakımdan Çin’de devlet kapitalizminin gelişmesi ile Çin’in gelecekte emperyalist bir güç haline gelmesi arasında teorik bir çelişki yoktur.

Tam tersine, büyük sermayenin yoğunlaşması, şirketlerin ve tekellerin büyümesi, sermaye ihracının genişlemesi ve Çin sermayesinin uluslararasılaşması ilerledikçe, devletin bu sermayenin dünya pazarındaki rekabetini desteklemesi yönündeki eğilim de güçlenecektir.

Burada bir tarihsel eğilimden söz etmek mümkündür; fakat tarihsel eğilim ile mekanik kaçınılmazlık birbirine karıştırılmamalıdır. Çin kapitalizminin gelişme dinamiklerinin emperyalistleşme yönünde ilerleyen maddi koşullar yarattığını saptamak başka şeydir, Çin’in bugün geldiği noktayı emperyalizmle özdeşleştirmek başka. Ben ilk konumu savunuyorum.

Çin neden ABD’ye karşıdır?

Çin’in ABD hegemonyasına meydan okumasının nedeni Çin’in sosyalist olması değil. Çin, kapitalist dünya ekonomisinin dışında değildir. Tam tersine, dünya kapitalizminin en önemli üretim merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Fakat kapitalist dünya ekonomisinin içinde bulunmak ile onun mevcut hegemonik hiyerarşisini kabul etmek aynı şey değildir.

Çin’in yükselişi, bir dönem Çin’in yükselmesini olanaklı kılan uluslararası düzenin sınırlarıyla karşılaşmasını beraberinde getirdi. Bir dönem Çin’in ihracatını ve sanayileşmesini kolaylaştıran söz konusu serbest ticaret düzeni, Çin’in teknolojik ve sanayi kapasitesi ABD sermayesiyle rekabet edebilir hale geldikçe, ABD açısından giderek bir rekabet, dahası bir meydan okuma sorununa dönüşmeye başladı.

Buradaki tarihsel ironi açıktır.

ABD uzun yıllar dünya pazarının serbestleşmesini, ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasını ve “kurallara dayalı” uluslararası düzeni savundu. Çin bu düzen içerisinde yükseldikçe, ABD aynı kuralların kendi üstünlüğünü sınırladığı noktada korumacı, yaptırımcı ve kısıtlayıcı araçlara başvurmaya başladı.

Çin ise dün ABD’nin savunduğu kuralların uygulanmasını bugün bizzat talep etmektedir.

Bunun Çin’i anti-kapitalist yaptığı söylenemez. Tam tersine, Çin’in mevcut kapitalist dünya ekonomisi içerisinde daha güçlü ve daha bağımsız bir konum elde etmeye çalıştığını gösterir.

Dolayısıyla Çin ile ABD arasındaki çatışmayı kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir çatışma olarak sunmak kabul edilemez.

Bugünkü çatışmanın esas ekseni, ABD merkezli hegemonik kapitalist-emperyalist düzen ile bu düzen içerisinde yükselen ama onun hegemonik yapısına da meydan okuyan kapitalist güçlerin çıkarları arasındaki mücadeledir.

Bu ayrım yapılmadığında iki karşıt yanlışa düşülüyor. Bir yanda Çin’in ABD’ye karşı her hamlesi ilerici, hatta sosyalist bir gelişme olarak görülüyor. Diğer yandaysa, Çin ve ABD arasındaki çatışma “iki kapitalistin kavgası” denilerek geçiştiriliyor. Birinci yaklaşım Çin kapitalizmini idealize eder; ikinci yaklaşım ise ABD’nin dünya kapitalizmi içindeki hegemonik konumunu ve somut güç ilişkilerini gözden kaçırır.

Devrimci sosyalist siyaset açısından her ikisi de kabul edilemez.

Çin neden bugün ABD karşısında savunulabilir?

Daha önce de birçok kez vurgulamış olduğum gibi, Çin’in sosyalist olmaması, ABD hegemonyasına karşı yürüttüğü mücadelede devrimci hareket açısından hiçbir önem taşımadığı anlamına gelmez. Dünya siyasetinin soyut ahlaki ölçülerle değil, somut güç ilişkileri içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

ABD’nin dünya çapındaki askerî, finansal ve siyasal üstünlüğünün zayıflaması ile Çin’in yükselişi aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir. Çin’in yükselişi ABD’nin tek merkezli hegemonik hareket alanını daraltmaktadır.

Bu nedenle Çin’in ABD karşısında desteklenmesi ile Çin’in sosyalist ilan edilmesi arasında hiçbir zorunlu ilişki yoktur. Birincisi somut jeo-ekonomi-politik güç ilişkilerine referans veren bir değerlendirmedir. İkincisi ise Çin kapitalizminin niteliğinin yanlış tanımlanmasıdır.

Çin’in ABD hegemonyasına karşı desteklenmesi, Çin devletinin bütün politikalarının veya Çin’deki kapitalist ilişkilerin desteklenmesini gerektirmez. Aynı şekilde ABD’ye karşı olmak da Çin’i sosyalist ilan etmeyi gerektirmez.

Bu ayrım yapılmadığında devrimci hareket iki yanlış seçenek arasına sıkışır: Ya Anglo-Amerikan emperyalizminin safına yaklaşmak ya da Çin kapitalizmini sosyalizm olarak görmek.

Devrimci bir siyaset bu iki yanlıştan birini seçmek zorunda değildir.

ABD emperyalizmine karşı çıkacağız, ama Çin kapitalizmini de sosyalizm olarak görmeyeceğiz.

Bu, politik bir çelişki değil, diyalektik bir zorunluluktur. Bu kadar net!

“Küresel Güney” sorunu

Benzer bir kavramsal bulanıklık “Küresel Güney” konusunda ortaya çıkmaktadır.

“Küresel Güney” kavramı bugün diplomatik ve akademik literatürde yaygın bir kullanıma sahiptir. Kavram, eski sömürge ülkelerinin dünya ekonomisindeki eşitsiz konumlarını, Batı merkezli uluslararası düzenle yaşadıkları sorunları ve daha adil bir uluslararası sistem taleplerini ifade etmek için kullanılmaktadır.

Fakat devrimci siyaset açısından bu kavramın sınırları oldukça belirgindir.

Her şeyden önce “Güney” coğrafi bir kavram değildir. Mesela Çin kuzey yarımkürenin büyük bölümünde bulunmasına rağmen “Küresel Güney” içinde değerlendirilir. Yine mesela Avustralya güney yarımkürede bulunmasına rağmen bu kategorinin dışında kalır. Dolayısıyla söz konusu kavram salt coğrafyayı değil, dünya sistemi içerisindeki belirli bir jeopolitik ve ekonomik konumu kavrar.

Asıl sorun ise bundan daha önemli.

“Küresel Güney”, birbirinden çok farklı kapitalist ve toplumsal yapıları aynı torbaya koyuyor. Örnekse, Çin ile Haiti, Hindistan ile Mozambik, Brezilya ile Bangladeş, Suudi Arabistan ile Küba aynı kategori içerisinde değerlendirilir.

Oysa bunların dünya kapitalizmi içerisindeki konumları aynı değildir. Sermayenin yoğunlaşma düzeyi aynı değildir. Devlet biçimleri aynı değildir. Emperyalist merkezlerle ilişkileri aynı değildir. Kendi dış yatırımları ve sermaye ihracı aynı değildir. İçlerindeki sınıf yapıları aynı değildir.

Öyleyse “Küresel Güney’in çıkarları”ndan söz edildiğinde sorulması gereken ilk soru şudur:

Hangi sınıfın çıkarı?

Bir ülkenin, sözgelimi Türkiye’nin, uluslararası pazarlık gücünün artması, o ülkedeki emekçilerin durumunun da aynı ölçüde iyileşeceği anlamına gelmez.

Bir ülkenin ABD veya Avrupa karşısında daha bağımsız davranması, o ülkenin kendi burjuvazisinin emekçi sınıflar üzerindeki egemenliğinin sona erdiği anlamına gelmez. Yani devletlerarası bağımlılık ile sınıfsal bağımlılık aynı şey değildir.

“Küresel Güney” kavramının devrimci siyaset bakımından en büyük zaafı burada ortaya çıkar: Devletlerarası eşitsizliği görünür kılarken, devletlerin kendi içlerindeki sınıf karşıtlıklarını görünmez hale getiriyor(2)

Üçüncü Dünya neden farklıydı?

Bu “Küresel Güney” kavramı çoğu zaman geçmişteki “Üçüncü Dünya” kavramının bir  ikamesi gibi sunuluyor. (3) Oysa aralarında önemli bir fark var.

Üçüncü Dünya da homojen değildi. Doğru. Ona dahil edilen ülkelerin tamamı aynı ideolojiye, aynı ekonomik sisteme veya aynı dış politikaya sahip değildi. Üçüncü Dünya içinde kapitalist ülkeler de, sosyalist ve sosyalist yönelimli devletler, ulusal kurtuluş hareketleri de vardı. Yani birbirleriyle bağdaşmayan, hatta çatışan siyasal rejimleri içeriyordu.

Fakat bütün farklılıkların üzerinde belirli bir tarihsel-siyasal mücadele bulunuyordu: sömürgeciliğe, emperyalist bağımlılığa ve ekonomik tahakküme karşı mücadele.

Bandung’dan Bağlantısızlar Hareketi’ne ve oradan Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen taleplerine kadar uzanan çizginin anlamı burada yatıyordu. Elbette bu siyasal alanın kendi içindeki sınıf çelişkileri ve devletlerarası çatışmalar küçümsenemez. Fakat ortada gerçek bir siyasal ortaklık vardı.

Dolayısıyla Üçüncü Dünya’yı homojen bir blok olarak görmek ne kadar yanlışsa, onu sadece coğrafi bir kategoriye indirgemek de o kadar yanlıştır.

Üçüncü Dünya, bir sosyalist dünyanın var olduğu koşullarda ve en azından tarihsel oluşum döneminde, emperyalist dünya sistemine karşı belirli bir siyasal konumlanmanın adıydı.

“Küresel Güney” ise bu siyasal içeriğin önemli bir bölümünü kaybetmiştir.

Kalkınma, temsil, ekonomik eşitsizlik, ticaret adaleti ve mevcut uluslararası kurumların reformu gibi talepler öne çıkarken, emperyalizm ve sınıf mücadelesi genellikle geri plana itilmektedir.

Bu nedenle “Küresel Güney” kavramı uluslararası ilişkiler literatüründe belli olguları tanımlamak için kullanılabilir; fakat sol devrimci siyasetin temel kategorisi haline getirildiğinde, açıklamaktan çok bulanıklaştırır.

Devrimci siyaset hangi kavramlardan hareket etmeli?

Devrimci politika açısından belirleyici soru, bir ülkenin “Kuzey”de mi “Güney”de mi bulunduğu değildir.

Asıl sorular şunlardır:

Bu ülkenin dünya kapitalist sistemi içerisindeki yeri nedir?

Hangi sermaye ilişkileri tarafından belirlenmektedir?

Sermaye hangi ölçüde yoğunlaşmış ve merkezileşmiştir?

Sermaye ihracı hangi düzeydedir?

Devlet ile büyük sermaye arasındaki ilişki nedir?

Ülke dünya pazarında nasıl bir konuma sahiptir?

Başka ülkeler üzerindeki ekonomik ve siyasal etkisi nedir?

Ve nihayet, bütün bunların altında hangi sınıf ilişkileri bulunmaktadır?

Sol siyaset açısından anlamlı olan budur.

Bu yaklaşım, bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişinin önemini reddetmez. Tam tersine, bu direnişlerin gerçek sınıfsal içeriğini görmeyi sağlar. Çünkü emperyalist bir merkeze karşı çıkan her devlet ilerici olmadığı gibi, emperyalist bir merkezle çatışan her burjuvazi de kendi işçi sınıfının müttefiki değildir.

Burada sınıf bağımsızlığı belirleyici hale gelir.

Sonuç: Ne Washington’ın ne Pekin’in safı

Bugünkü dünya düzenini sosyalist bir dünya sistemi ile kapitalist dünya arasındaki eski bloklaşmanın basit bir devamı olarak görmek mümkün değildir.

Sosyalist blok ortadan kalkmıştır.

Çin sosyalist değildir.

Dolayısıyla Çin-ABD çatışmasını eski sosyalist dünya ile kapitalist dünya arasındaki çatışmanın yeni bir biçimi olarak değerlendirmek doğru değildir.

Fakat buradan ABD hegemonyasının olumlanması, kabul edilmesi de çıkmaz.

Tam tersine, ABD merkezli hegemonik emperyalist düzenin çözülmesi ile Çin, Rusya ve başka yükselen güçlerin ağırlığının artması aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir.

Elbette bu süreç emperyalizmin sonunu getirmeyecektir. Kapitalizm ortadan kalkmadıkça emperyalist ilişkilerin ortadan kalkması da beklenemez. Süreç sonunda değişen, emperyalist güçler arasındaki ilişki ve hiyerarşidir. Yani emperyalizmin yeni bir biçimde örgütlenmesidir.

Bu bağlamda çok kutupluluk, tek kutuplu hegemonik düzenin karşıtı olabilir; fakat anti-emperyalizmin ve sosyalizmin karşılığı değildir.

Şimdi şunları aklımızda tutalım:

Çin, ABD hegemonyasının karşısındaki en önemli güçlerden biridir; fakat sosyalist değildir.

Devlet kapitalizmi, emperyalizmin karşıtı değildir.

“Küresel Güney” ise emperyalizme karşı mücadele açısından bazı ortak çıkarları ifade edebilir; fakat sınıf mücadelesinin yerine geçirilemez.

Buradan devrimci sosyalist siyasetin bağımsız hattı çıkmaktadır.

ABD hegemonyasına karşı çıkmak gerekir; fakat Çin kapitalizmini sosyalizm olarak göstermek gerekmez.

Çin’in ABD karşısındaki konumunu desteklemek mümkündür; fakat Çin devletinin her politikasını desteklemek gerekmez.

Bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişini savunmak gerekir; fakat o ülkelerin burjuvazilerini kendi işçi sınıflarının önüne geçirmek gerekmez.

Çok kutupluluğu ABD hegemonyasının gerilemesi olarak değerlendirmek gerekir; fakat onu kendiliğinden anti-emperyalizm veya sosyalizm olarak görmek gerekmez.

Devrimci proletaryanın görevi, emperyalist güçlerden birinin arkasına dizilmek değildir.

Ne Washington’ın safında ne Pekin’in safında.

Mesele, kapitalist-emperyalist sistemin bütününe karşı bağımsız bir sınıf siyasetinin yeniden kurulmasıdır.

ABD hegemonyasının gerilemesi böyle bir siyasetin önünü açabilecek nesnel koşullar yaratabilir. Çin’in yükselişi de mevcut hegemonik düzenin çözülmesinde önemli bir rol oynayabilir. Ama bu gelişmelerin hiçbirisi kendiliğinden sosyalizme götürmez.

Hatırlatmak isterim, sosyalizm, emperyalist merkezlerden birinin zayıflamasıyla değil, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasal gücünü yeniden kurmasıyla mümkün olacaktır.

Asıl mesele budur.

NOTLAR :

1) Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramını en yetkin şekilde ele almış olan Fransız Komünist Partisi’nin bir dönem ekonomi politikalarının belirlenmesinde en önemli rolü oynamış, tıpkı Michel Clouscard gibi, zaman zaman parti çizgisiyle uyuşmasa da, öldüğü güne kadar ondan kopmamış değerli komünist Paul Boccara’nın (1932-2017) kitaplarını referans olarak zikretmek isterim. Boccara’nın konuyla ilgili yazılarının yeni bir derlemesi Editions Delga tarafından iki cilt halinde yayınlandı. Bkz. Paul Boccara: Théories sur les crises I-II, Paris: 2015. Yine Boccara’nın Editions sociales’den çıkan Etudes sur le capitalisme monopoliste d’etat sa crise et son issue, Paris, 1974 adlı daha erken bir kitabını da anmak isterim. Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramı 60’lı yıllardan itibaren Sovyetler Birliği’nde kabul görmüştü. Kavramı netleştirme işlevi de gören bir kitap olarak Editions du Progres Moscou (Paris)  tarafından 1969’da yayınlanmış Victor Tcheprakov’un Le capitalism monopoliste d’etat ‘sını da öneririm.

Burada tarihin ironik bir başka tarafına da işaret etmem gerekiyor. “Tekelci devlet kapitalizmi” kavramının özellikle SSCB’ye uygulanması gerektiğini savunan Mao ve Çin Komünist Partisi’nin geçmişteki polemiklerini hatırladığımızda, bugünkü tablo gerçekten ibret vericidir. Dün Sovyetler Birliği’ni kapitalist, “devlet kapitalisti”, hatta “süper emperyalist” olarak niteleyenlerin  (Maocu Samir Amin’in “Sovyet üretim tarzı” kavramsallaştırması da bu tartışmanın, başka bir örneğidir) önemli bir bölümü, bugün Çin’deki devlet-sermaye ilişkilerini ve kapitalist gelişme dinamiklerini aynı teorik ölçülerle değerlendirmek yerine Çin’i sosyalist bir ülke olarak romantize etmektedir. .

Fakat burada SSCB’ye de haksızlık etmemek gerekir. Sovyetler Birliği devlet kapitalisti değildi. Bütün ağır bürokratikleşmesine, siyasal yozlaşmasına, ekonomik hantallığına ve yönetim sorunlarına rağmen, üretim ilişkilerinin temelini kapitalist meta ekonomisi oluşturmuyordu. Genel bir piyasa düzeni yoktu; emek gücü kapitalist anlamda bir meta olarak piyasada alınıp satılmıyordu; özel sermayenin kâr maksimizasyonu kapitalist ekonominin temel hareket ettirici gücü değildi. Sovyet toplumunun bütün çelişkilerini, bürokratik deformasyonlarını ve giderek derinleşen yapısal sorunlarını görmek başka şeydir; bunlardan hareketle SSCB’yi kapitalist ilan etmek başka. İlki Marksist-Leninist bir eleştirinin konusudur; ikincisi ise toplumsal formasyonun yanlış tanımlanmasıdır. Revizyonist bir tutumdur.

Çin bakımından ise mesele bütünüyle farklıdır. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi ekonominin tali unsurları değil, doğrudan kurucu ilişkileridir. Devletin ekonomideki olağanüstü ağırlığı bu gerçeği değiştirmez. Tam tersine, devletin büyük sermayeyle iç içe geçmesi ve kapitalist birikimin genel koşullarını örgütlemesi, “tekelci devlet kapitalizmi” kavramının Çin bakımından neden ciddiyetle ele alınması gerektiğini gösterir.

İroni tam da burada yatıyor: Dün SSCB’yi “devlet kapitalizmi” olmakla suçlayan Maoist ve başka akımların önemli bir bölümü, bugün kapitalist meta ekonomisinin bütün temel unsurlarını açıkça taşıyan Çin’i sosyalist ilan ediyor. Dün SSCB’ye yöneltilen teorik ölçütler, Çin söz konusu olduğunda birdenbire rafa kaldırılıyor. Marksist teori böyle çalışmaz. Kavramlar, siyasal sempatiye göre eğilip bükülemez. SSCB’nin devlet kapitalisti olmadığını söylemek Çin’in kapitalist niteliğini reddetmeyi gerektirmediği gibi, Çin’in devlet kapitalisti olduğunu söylemek de SSCB’yi geçmişe dönük olarak kapitalist ilan etmeyi gerektirmez. Tam tersine, iki toplumsal formasyon arasındaki bu temel farkı görmek, meselenin kendisidir.

2) Benzer bir işlevsel zaaf ve illüzyon, Türkiye sol tarihinin sembol anlatısı olan “Bağımsız Türkiye” sloganında ve bunun stratejik uzantısı olan Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerinde de gözlemlenebilir. Kuşkusuz bu söylem, geniş kitlelerde güçlü bir anti-emperyalist bilincin oluşmasında ve toplumsal politizasyonda muazzam bir tarihsel rol oynamıştır; hakkını teslim etmek gerekir. Ancak odak noktasını doğrudan kapitalist üretim ilişkileri yerine aşamalı bir “anti-emperyalist” kurtuluşa kaydıran ve bu doğrultuda “milli burjuvazi” gibi kategorilere alan açan bu yaklaşım, yerli sermaye sömürüsünü flulaştırmış ve sosyalist harekette sınıf uzlaşmacısı (oportünist) eğilimlere zemin hazırlamıştır.

Oysa bu tarihsel ve teorik çatışmanın siyaseten doğru bir sentezi mümkündü. Eğer süreç boyunca, “bağımsızlık mücadelesinin emperyalizme ve onun yerli işbirlikçisi olan kapitalist sınıfa karşı mücadeleden ayrılamayacağı” vurgusu teorik ve pratik olarak tahkim edilebilseydi, söz konusu sentez gerçekleşebilirdi. Böyle bir sentez, anti-emperyalizmi ulusalcı bir sapmanın veya egemenlerin sınıf sömürüsünü örten bir “beka” retoriğinin aparatı olmaktan çıkarır; aksine onu, yerli ve yabancı sermayenin topyekûn tasfiyesine yönelen kesintisiz bir sınıf mücadelesinin en sivri ucu haline getirirdi.

3) Samir Amin’in son döneminde “Küresel Güney” kavramına giderek daha fazla ağırlık vermesi de bu bakımdan ayrıca üzerinde durulması gereken bir noktadır. Amin’in düşüncesinde Maoist etkinin, özellikle merkez-çevre karşıtlığı ve çevrenin merkezi kuşatabileceği düşüncesi üzerinden, önemli bir yeri olduğu biliniyor. Son dönem çalışmalarında ise eski Üçüncü Dünyacı perspektifin önemli unsurlarını “Küresel Güney” kavramı etrafında yeniden kurduğu görülüyor. Nitekim ölümünden sonra yayımlanan ve son dönem yazılarını bir araya getiren The Long Revolution of the Global South: Toward a New Anti-Imperialist International (Monthly Review Press, 2019) bunun en açık göstergelerinden biridir. Burada “Üçüncü Dünya” ile “Küresel Güney” arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak Amin’in kendi terminolojik tercihinden çok, onun son dönem düşüncesinin belirgin siyasal yönelimine ilişkin bir yorum olarak anlaşılmalıdır.

Çünkü bu iki kavram, yukarıda da belirttiğim gibi, aynı tarihsel gerçekliğe karşılık gelmiyor. Üçüncü Dünya, Birinci ve İkinci Dünya’nın karşısında, sömürgeciliğe, emperyalist tahakküme ve bağımlılığa karşı belirli bir siyasal iddia etrafında şekillenmiş tarihsel bir oluşumdu. Bandung, Bağlantısızlar Hareketi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri bu siyasal alanın somut ifadeleriydi. “Küresel Güney” ise esas olarak kapitalist dünya sistemi içerisindeki belirli ekonomik ve jeopolitik konumları ifade ediyor. Bu ülkelerin ezici çoğunluğu kapitalisttir ve bugünkü konumlarını da büyük ölçüde emperyalist dünya sistemi içerisindeki tarihsel gelişme biçimleri belirlemiştir. Dolayısıyla Küresel Güney’i eski Üçüncü Dünya’nın basitçe yeni adı olarak kullanmak, tarihsel bir siyasal oluşumu sistem içi bir konumla ikame etmek anlamına gelir.

Amin’in Çin’e yüklediği rol de bu açıdan ayrıca önemlidir. Çin’i Küresel Güney’in yükselen merkezi ve giderek onun siyasal öncüsü olarak görme eğilimi, eski Üçüncü Dünyacı tahayyülün yeni koşullarda Çin etrafında yeniden kurulması biçiminde okunabilir. Dün çevrenin(kırların) merkezi(kentleri) kuşatacağı düşüncesi Maoist dünya tasavvurunun önemli unsurlarından biriydi; bugün benzer bir tarihsel rol Çin’in yükselişine bağlanmaktadır. Çin’in dünya sistemindeki ağırlığının artması elbette gerçek bir olgudur. Fakat bundan Çin’e yeni bir anti-emperyalist kurtuluş öznesi rolü çıkarmak başka bir şeydir. Çin kapitalizminin yükselişini Küresel Güney’in siyasal kurtuluşunun taşıyıcısı olarak görmek, kapitalist dünya sistemi içerisindeki gerçek bir güç kaymasını anti-emperyalist ve hatta anti-kapitalist bir kurtuluş projesiyle özdeşleştirme tehlikesini taşır.

Nitekim Çin’in günümüz küresel ekonomisindeki ve özellikle Afrika’daki somut pratikleri, bu sürecin anti-kapitalist bir kurtuluş projesi olmaktan çok, kapitalist dünya sisteminin nesnel yasalarıyla sınırlı çelişkili bir genişleme olduğunu göstermektedir. Çin’i doğrudan klasik/yerleşik bir emperyalist odak olarak tanımlamak ne kadar aceleci bir indirgemecilikse, onun ekonomik pratiklerini kapitalist değer yasasından azade görmek de o kadar büyük bir yanılsamadır.

Örneğin bizzat Amin’in erken dönem kuramsal mirası olan “Eşitsiz Değişim” (Unequal Exchange) tezi, Çin-Afrika ticaretinin nesnel sınırlarını anlamakta hâlâ güçlü bir analitik araç sunar. Çin Genel Gümrük İdaresi (GACC) verilerine göre, 2025 yılı sonu itibarıyla 348 milyar dolara ulaşan Çin-Afrika ticaret hacmi, Çin lehine 225 milyar dolar ihracata karşı 123 milyar dolar ithalat şeklinde asimetrik bir açık üretmiştir. Bu ticaretin %90’ından fazlasının Afrika’dan Çin sanayisine akan işlenmemiş yeraltı kaynaklarından (petrol, bakır, lityum) oluşması, kapitalist işbölümünün getirdiği yapısal eşitsizliğin Çin’in “Güney-Güney dayanışması” retoriğine ve 2026’da genişletilen “sıfır gümrük” politikalarına rağmen nesnel bir bariyer olarak varlığını sürdürdüğünü kanıtlar.Ancak bu nesnel ekonomik asimetri, Çin’in dünya sistemindeki tarihsel rolünün tek boyuta indirgenmesini gerektirmez.

Tekrar olsun, Çin’in bu yükselişi ve Anglo-Amerikan hegemonyasına meydan okuması, Batı merkezli küresel tahakküm mekanizmalarını gevşettiği ölçüde, Küresel Güney’deki ulusal hareketlere ve yerel emek hareketlerine manevra yapabilecekleri nesnel bir çatlak ve yeni taktiksel alanlar açma potansiyelini de içinde barındırır. Dolayısıyla mesele, Çin’i bir emperyalist sömürü odağı ilan etmek değil; küresel hegemonya krizinin emek hareketine açtığı bu nesnel fırsat alanını gözden kaçırmadan, Çin’in kendi iç ve dış dinamiklerindeki kapitalist sınırlılıkları Marksist-Leninist yöntemin süzgecinden geçirerek diyalektik bir kavrayışa ulaşmaktır.

Sonra, malum eski Üçüncü Dünya’nın tarihsel koşulları ile bugünkü koşullar aynı değildir. O dönemde güçlü bir sosyalist dünya vardı; sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri sürüyor ve yeni bağımsız devletler emperyalist sistem karşısında siyasal bir alan oluşturmaya çalışıyordu. Bugün böyle bir tarihsel konjonktür yok. Çin’in yükselişi sosyalist bir dünyanın yükselişi değildir. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu Küresel Güney’in sosyalist veya anti-kapitalist öncüsü haline getirmez.

Mesele Çin’in yükselişini küçümsemek değil, ona olmayan bir tarihsel misyon yüklememektir. Emperyalist dünya sistemindeki güç dengelerinin değişmesi başka şeydir; bu değişimin kendiliğinden anti-emperyalist bir siyasal projeye dönüşmesi başka. “Küresel Güney”i yeni Üçüncü Dünya, Çin’i de onun doğal siyasal öncüsü olarak görmek, tam da bu iki farklı gerçekliği birbirine karıştırmaktan doğuyor.

Samir Amin için ayrıca bkz. Samir Amin, Russia and the Long Transition from Capitalism to Socialism, Monthly Review Press, 2016

ABD, Çin, Rusya 1

Pekin’de gerçekleşen Trump-Xi zirvesinden kısa bir süre sonra Xi-Putin zirvesi gerçekleşti. Genellikle bu tür buluşmalardan sonra yapılan diplomatik tonlu açıklamalardan hangi kararların alındığını, hangi konularda uzlaşılıp, hangilerinde uzlaşılmadığını öğrenmek olanaklı değildir. Daha doğrusu, zirve sonunda yapılan açıklamalara fazla takılmamak gerekir.

Bu toplantı sonrasında gelişen olaylara, bu olaylara verilen tepkilere odaklanmak, böylece bu olaylarla zirve görüşmeleri arasındaki bağlantıları kurmaya çalışmak daha doğru bir yaklaşım olur.

Trump ilk başkanlık döneminde, Çin’i baş stratejik hedef haline getirmişti. Çin’i resmen düşmanlaştırmış, Amerika için en önemli tehdit olarak ilan etmişti. Trump’ın o zaman ki bu çıkışı, Wall Street, finans kapital, tekno-oligarklar tarafından ihtiyatla karşılanmış, mesafeli bir tutum alınmıştı. Hatta Elon Musk gibi Çin’de önemli yatırımları ve pazarı olan oligarklar tarafından hiç hoş karşılanmamıştı.

Trump, Nixon-Kissinger yönetiminin yetmişli yılların başında SSCB’ye karşı izlediği politikanın bir benzerini, ama bu kez tersinden, Çin’e karşı uygulamayı düşünmüştü. Buna göre, Rusya ile iyi ilişkiler kurulacak, böylece Rusya’nın Çin ile olan stratejik ortaklıktan ayrılması sağlanacak, Çin’in izolasyonu yolunda çok önemli bir engel aşılmış olacaktı. Amerika ve Rusya birlikte, ittifak halinde, Çin’in güçlenmesine ket vuracaklardı.

Trump ikinci döneminin başında da bu stratejik anlayışı savunarak, hatta Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesine rağmen savunmaya devam ederek, Rusya’yı kazanmak için Ukrayna’yı feda etmeye hazır bir görüntü sergilemişti.

Trump’ın ikinci kez seçileceği seçimlerden bir yıl önce tahmin ediliyordu. Rusya da bu sonucu öngörenler arasındaydı. Biden yönetiminin son aylarında, Trump’ın kazanacağı artık belli olmuştu. Finans elitlerinin desteğine sahip Biden yönetimi (1) Trump’ın seçildiğinde söz konusu stratejisini uygulamasını engellemek için Ukrayna’daki savaşı tırmandıracak surette,  Rusya’yı çok sıkıştıracak adımlar attı. Avrupa Trump’ın stratejik yaklaşımına karşı,  Macaristan dışında, birlik oldu. Ukrayna sorununu daha önce olmadığı kadar sahiplendi. Rusya düşmanlığı takviye edildi.

Aynı sıralarda, ABD, İngiltere  ve İsrail Suriye’de de Rusya’yı sıkıştırmak, iki cepheye birden odaklanmasını zorlaştırmak için harekete geçtiler. Rusya, Trump’ın kazandığı bir durumda, Trump’ın Ukrayna’da savaşın Rusya’nın lehine sonuçlanması için kendisine yardımcı olacağına emindi. Muhtemelen Putin yönetimi, Trump tarafıyla başkanlık seçimi öncesinde temas kurmuştu.

Rusya, ABD ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirerek, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeyi planladıklarını bile bile Suriye’den çekildi (O sırada henüz Rusya ve İran arasında yazılı bir stratejik ortaklık antlaşması yoktu). Çünkü bunun Trump’ın başkan olduğu bir durumda, Ukrayna’daki savaşın Rusya lehine sonuçlanması bakımından işlevsel olacağına inanıyordu. Zaten hem Suriye’de hem Ukrayna’daki sıkışmışlık halinin çıkış adına böyle bir hamleye ihtiyacı vardı.

Trump Çin’e karşı hamlelerine hızlı ve sert bir şekilde başladı. Rusya’ya güzellemeler yapmayı sürdürdü. Çin’in karşı hamleleri gelince Wall Street, tekno-oligarklar, ve tabii Wall Street’in koçbaşı konumunda bulunduğu uluslararası finans kapital Trump’ın gemini çekme gereği duydular. Doğrudan müdahil oldular. Aralarındaki gerilime rağmen finans-kapitalistler ve tekno-oligarklar ortak hareket ettiler.

Öte yandan, Avrupa’nın, İngiltere’nin  direnişi karşısında Trump’ın Ukrayna sorununda Rusya’nın beklentilerini karşılayamayacağı ortaya çıktı.

Yani Trump bu ikinci iktidarında realiteyi fark etti diyelim. Veyahut, yanlışını kabul etti. Sadece Çin Amerika’ya değil, Amerika da Çin’e muhtaçtı. Çin’e açık düşmanlıktan, düşmanlaştırıcı dil kullanmaktan vazgeçti. Rusya’ya karşı da, aynı biçimde, giderek daha gerçekçi bir konuma yerleşerek, öncekine göre daha mesafeli bir tavır takınmaya başladı.

İran’la savaşta da, İran’a stratejik olarak daha yakın duran Rusya idi. Bu arada, İran’la savaş Rusya’ya kazandırıyordu. Oysa Çin, İran’ı belli bir mesafeden desteklese de, İran’ın Hürmüz Boğazı ile ilgili tasarruflarından, nihai olarak, zarar görecek durumdaydı. Çünkü Çin enerji ihtiyacının 2/3’ünü ithal ediyor, bu ithalatının yarısına yakınını Basra (İran) Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerden temin ediyordu.

Sonra İran’ın bu boğaz geçişiyle ilgili olarak alacağı parasal önlemlerin bir benzeri, Çin’in uluslararası ticareti için kullandığı diğer boğaz geçiş noktalarında da, mesela, Malakka Boğazı’nda (2) da uygulanabilirdi. Bu da Çin’in görece ucuz üretim avantajına zarar verebilirdi.

Diğer yandan, Amerika’nın hegemonik güç olmanın alameti farikası olarak görülebilecek denizlere hakimiyeti bir gerçeklikti ve alım-satımının yüzde doksanından fazlasını deniz yoluyla yapan Çin henüz onunla karşı karşıya gelmeye hazır değildi.

Yukarıda dediğim gibi, Trump iktidarının bu döneminde çok geçmeden gerçekliği kavradı. Ulusal taleplerini kısmen geri çekme ve yumuşama gereğini kabul etti. Uluslararası finans kapitalin ve tekno-oligarkların sayıları 25 kadar olduğu açıklanan mensuplarını da yanına alarak Çin zirvesine gitti (Bunlardan sadece üçünün, Musk, Schwarzman ve Larry Fink’in kontrol ettikleri sermaye 12 trilyon dolardan fazla). Uluslararası finans kapital, tekno-oligarklar Çin’le uzlaşma istiyordu. Trump’ın milliyetçi talepleri, Xi’nin de milliyetçi yanıtlar vermesine yol açıyordu. Bu gerginlik hali giderilmeliydi.

Uluslararası finans kapital açısından Çin imalatın, altyapısal ulaşım ve inşaat işlerinin yani reel ekonominin olmazsa olmazı;  ABD ise devasa askeri kapasitesinin yanı sıra finansal ekonominin. Birincisi olmadan ikincisi; ikincisi olmadan birincisi sürdürülemezdi. Yani finans kapitalin uluslararası işleyişi bakımından bu iki ülke stratejik öneme sahipti.

Bu koşullarda Trump, tekrar Nixon-Kissinger stratejisini, ama bu kez tersyüz etmeden,  olduğu gibi, özgün haliyle uygulayacağının işaretini verdi. Bence zirvenin en kayda değer sonucu budur. Çin de, Amerika da kaybetmemiştir. Tersine, kapitalist iktisadi anlayışları, etki alanlarını genişletmek, en azından, korumak bakımından kazançlı çıkmışlardır.

Bu uzlaşma tablosu uygulamada da sürdürülebilirse, Rusya ve İran’ın kaybedenler hanesine kaydedileceği açıktır. Nitekim, Putin’in apar topar Pekin’e gitmesi, mevcut Rus yönetiminin gelişmeleri iyi okumak konusundaki cevvaliyetinin doğurduğu bir refleks olarak görülmelidir (Pekin’de buluşma talebinin kimden geldiğinin bu aşamada pek bir önemi yoktur). An itibariyle, Rusya kartı Çin’in eline geçmiştir.

Elbette, emperyalist hegemonya sisteminin çözülme emarelerinin güçlendiği bugünkü koşullarda, uluslararası ilişkilerde, farklı yönlerde değişiklikler söz konusu olabilmektedir. Amiyane tabirle, bu pilavın çok su kaldırma yeteneğine sahip olduğu önden kabul edilmelidir. Mesela, biraz yukarıda söylediklerimi 3 ay önce söyleyemezdim. Öyle değil mi?

NIXON-KISSINGER STRATEJİSİ

Şimdi öncelikle, Nixon-Kissinger stratejisinden söz etmek gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonucunun netleştiği 1944 yılında, ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods köyünde toplanan BM Para ve Finans Konferansı’nın en önemli sonucu Amerikan dolarının dünyanın rezerv para birimi olarak tescil edilmesi oldu. Buna göre, uluslararası ticarette kullanılacak para birimi dolar olduğundan her ülke ticaret için elinde dolar bulundurmak zorunda olacaktı. ABD Merkez Bankası (FED) ve tabii devleti doların değerini korumak için her türlü önlemi almakla yükümlü kılınmıştı. Elbette, bu karar ABD’ye sınırsız dolar basıp, piyasaya sürme hakkını vermiyordu. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesini önlemek adına dolar emisyonu belli, sabit bir altın oranıyla eşitlendi. 1 ons altın (31,10 gr) 35 ABD dolarına eşitlendi. Böylece 1 dolar  0.88 gr altın karşılığına eşdeğer görüldü.  Bir dolar basabilmek için 0,88 gr altını karşısına koymak gerekiyordu.

Ancak 50’li yıllardan itibaren -artan ölçüde- ABD devleti bu para rejimini  istismar etmeye başladı. Kore ve Vietnam savaşları sırasında ihtiyaç duyulan harcamalarla, cari açığı borçla kapatma çabasıyla bu istismar iyice kontroldan çıktı. Sistem fiilen işlemez hale geldi.

İlk ciddi itiraz ta başından doların tahakkümüne karşı çıkan Fransa cumhurbaşkanı De Gaulle’den geldi. Fransa 1965’te, Amerikan Merkez Bankası FED’e başvurarak Fransa Merkez Bankasının elindeki bütün dolarların altına çevrilmesini, altın olarak Fransa’ya geri ödenmesini talep etti (3). Aynı taleple, Fransa’yı diğer Avrupa ülkeleri izledi. FED ağır bir sarsıntıya maruz kaldı.

Bu yıllar Amerika’da süreğen hale gelen ekonomik stagnasyonun sanayisizleşme eğilimlerini finansallaşma lehine güçlendirmeye başladığı yıllardı. ABD artık mevcut para sistemini taşıyabilecek durumda değildi. Hükümet 1971’de aldığı ani bir kararla dolar altın eşitliğini artık tanımayacağını, dolar emisyonunu altın oranına göre ayarlamayacağını ilan etti. Yani mealen, “ben istediğim zaman istediğim kadar dolar basarım, hiç bir altın eşitliği, oranını, dolayısıyla kısıtlamayı takmam”  diyordu.

Sosyalizmin dünya halkları nazarındaki çekici, itibarlı konumu, her şeye rağmen sürüyordu. Ulusal kurtuluş savaşları, sosyalist devrimci savaşımlar güçlenerek devam ediyordu. “Üçüncü Dünya” tabir edilen ülkelerde sosyalizme yönelme eğilimleri, talepleri güçleniyordu.

Çin Halk Cumhuriyeti ve SSCB arasındaki yarılma Çin’de 1966’da ilan edilen Büyük Proleter Kültür Devrimi’yle birlikte şiddetlenmişti. Çin Halk Cumhuriyeti ABD tarafından tanınmıyordu. Buna karşılık, ÇHC’ye düşman Tayvan  “Çin Cumhuriyeti” adı altında tanınıyordu.

Vietnam, Laos, Kamboçya’da ulusal kurtuluş mücadeleleri sosyalist kurtuluş mücadeleleri içinde gelişiyordu. SSCB desteğine sahip sosyalizmin Doğu Asya’da sürekli artan ve yayılan etkisini kırmak ABD için büyük bir önem taşıyordu. Çünkü, unutmayalım, doğu ve güneydoğu Asya, Anglo-Amerikan jeopolitiğinin ana eksenini oluşturuyordu. Halen de böyle.

1972′ nin Nisan ayında, Nixon-Kissinger ikilisi Çin’e beklenmeyen, ani bir ziyaret gerçekleştirdiler. Daha öncesinde, Kissinger gizlice Pekin’e gitmiş, ÇHC’nin o zamanki  ikinci adamı Çu Enlay ile birlikte bu ziyaretin ön hazırlıklarını yapmışlardı.

Söz konusu ziyaretin bir yıl öncesinde, Eylül 1971’de, ÇHC başkan yardımcısı (Mao tarafından kendisinin tek halefi olarak ilan edilmişti), savunma bakanı, ÇHKO’nun başkomutanı gibi ünvanlara sahip, Kültür Devrimi’nin “Dörtlü Çete” hizbiyle ittifak halindeki en kararlı savunucusu Mareşal Lin Biao görevlerinden alınmış, Mao’ya karşı darbe girişiminde bulunma iddiası sonrasında ülkeden kaçarken ailesiyle birlikte fiziki olarak tasfiye edilmişti (4)

Lin Biao’nun tasfiyesi, aslında Kültür Devrimi’nin fiilen sona erdiğinin, “kapitalist yolcu” olarak ilan edilen parti önderlerinin -Mao’ya sadakatlerini belirtmeleri koşuluyla- mücadeleyi kazanmış olduğunun zımnen duyurulması anlamına geliyordu. Ancak, henüz “Dörtlü Çete” diye adlandırılan hizbin partide, orduda, genç komünist militanlar arasında ihmal edilemeyeck bir gücü vardı.Üstelik, bu hizbin lideri başkan Mao’nun eşiydi. Ancak, süreç bu hizbin aleyhine işliyor, bu karmaşa içinde Çin halkının asgari beklentilerini bile  karşılayabilecek  ekonomik bir düzen bir türlü oluşturulamıyordu.

Nixon ve Çu Enlay Şanghay Bildirisi adı verilen metni birlikte imzaladılar. Buna göre, kabaca, ABD Tayvan’ı fiilen Çin’e iade ediyordu. Amerika “tek Çin” i, yani Tayvan boğazının iki yakasındaki Çin halkının tek resmi temsilcisinin ÇHC olduğunu, örtük olarak, kabul ediyordu. ArtıkTayvan, ABD’ye göre de, ÇHC’nin bir parçasıydı. Sorunların çözümü ÇHC ve Tayvan hükümetlerinin işiydi, dış güçlerin müdahalesi kabul edilemezdi. Çin’in iç işlerine ABD müdahil olmayacak, ekonomik ilişkiler Çin’in ihtiyaçları gözetilerek başlatılacak ve sürekli gelişmesi için çaba harcanacaktı. ABD, Doğu Asya’da hegemonik bir anlayışla hareket etmeyecek, bu anlayışla hareket etmek isteyen güçlere (SSCB kastediliyor) karşı da ortak  mücadele verilecekti.  ABD, ÇHC’nin bölgesel haklarına, etki alanına saygı gösterecekti. Sonuç olarak, iki ülke arasındaki normalleşme süreci sürekli derinleştirilerek devam edecekti. Kısacası, geleceğin dünya düzenini şekillendirecek adımlar, ABD ve ÇHC tarafından,  o zamandan itibaren atılmaya başlanmıştı.

Şimdi bu antlaşmaya bakıldığında, ÇHC’nin çok şey almış olduğu görülür. Ancak, karşılığında ABD’nin aldıklarından hemen hemen söz edilmez. Yazının en başında söylediğim gibi, bu tür diplomatik temaslarda, zirvelerde, “ortak metinler” e, şifahi açıklamalara fazla takılmamak gerekir. Üzerinde antlaşmaya varılan bir çok konu, özellikle de en önemlileri,  o metinlerde, açıklamalarda görülmeyebiliyor.

1972’de Çin’in aldıkları Çin’in diplomatik başarısı olarak ilan edildi. Böylece,1979’da Çin’in ABD tarafından resmen tanınmasıyla sonuçlanacak süreç başlatılmış oldu. ÇHC neden 1979’da tanındı, neden 1972’de değil? Bu soruya verilecek yanıt,  ABD’nin ÇHC’den aldıklarını öğrenmek bakımından anahtar işlevi görecektir.

Şubat 1974’de Mao, Üç Dünya Teorisi’ni (5)  ortaya atarak SSCB’yi “süper emperyalist” devlet olarak ilan etti. SSCB, artık dünya halklarının baş düşmanıydı. Buna göre, “Sovyet marksizmi” ni olumlayan, ona bağlanan tüm güçler, tüm siyasal hareketler, mücadeleler bu baş emperyalist düşmanın işbirlikçisi olarak mahkum edilecekti. Bu teori, ABD’nin arzu ettiği gibi, SSCB’nin izolasyonunun takviye edilmesi açısından işlevseldi.

ÇHC için ABD ile ilişkilerin geliştirilmesi, ülkedeki kapitalist restorasyonun ABD’nin kanatları altında tahkim edilmesini meşrulaştırmak, ve bu yolda kendisine daha fazla alan açabilmek bakımından  SSCB ve bağlaşıklarına karşı şiddetli bir ideolojik ve politik mücadele verilmesi zaruretti. ABD ve Çin’in başlıca mimarları olacağı yeni dünya düzeninin kurulabilmesi açısından SSCB’nin çökertilmesi ön gereklilikti. Bu arada, SBKP ve Sovyet devleti içinde  aynı özlemi duyan gruplar da sürekli konumlarını tahkim etmekteydiler. Unutmayalım ki, o yıllarda SSCB’de hamlesi, sert şekilde devam eden soğuk savaş koşullarında,  akamete uğramış Deng Xiaoping profili çizen Kosigin hâlâ yönetimdedir.

Çin, eş zamanlı olarak, bir yandan, ülke içinde vaktiyle “kapitalist yolcu” olarak yaftalanıp, tasfiye edilen kadroları tekrar iş başına getirerek, restorasyon sürecinin önünü açmak; diğer yandan, Sovyet liderliğinin ataletinin de katkısıyla, dünya sosyalist hareketini bölmek, ilerici hareketleri önlemek ya da zaafa uğratmak konusunda önemli adımlar attı. Mesela, Sovyet çizgisinde olduğunu gerekçe göstererek devrimci kurtuluş hareketleri karşısında emperyalistlerin arka çıktıkları karşı-devrimci güçleri destekledi. Örnekse, Filistin’de, İsrail’i; Angola’da devrimci MPLA karşısında FNLA’yı, G.Afrika’da ANC karşısında PAC’ı destekledi. Şili’de sosyalist Allende hükümetini deviren Pinochet’yi savundu.  Onu ilk tanıyan ülkelerden biri oldu. onun yönetimindeki Şili ile ekonomik ilişkilerini geliştirmek için harekete geçti.

Daha önceki yazılarda değinmiştim. Amerika, Mccarthycilikten sonra kaba anti-komünizm yerine, belli bir entelektüel seviyeden “Sovyet marksizmi” ni hedef alan ideolojik, teorik, politik akımlara  destek oldu (McCarthycilik’in Sovyet Komünist Partisi’nin 20.Kongresi’nden hemen sonra sona erdiğini geçerken tekrar hatırlatayım). Örnekse, maoizmin, troçkizmin, “batı marksizmi” nin, wokizmin güçlenmesi için çaba harcadı. Genel olarak “kültürel marksizm” adı verilen bir anlayış, “Sovyet marksizmi”nin karşısına çıkarıldı. Çeşitli görüntüler altında bu tür anti-Sovyet eğilimler ABD finans-kapitali tarafından ve onun en önemli aygıtları arasında yer alan CIA eşgüdümünde (Hatırlatayım, CIA’nin gerçek kurucuları olan iki avukat W.J. Donovan ve A.Dulles aynı zamanda  Wall Street’in önde gelen avukatlarıydı) temin edilen kayda değer parasal fonlarla destekledi.

Özcesi,  ÇHC’nin bu “yeni” siyasal ve ideolojik çizgisi, Amerika’nın Şanghay Bildirisi’nde zikredilmeyen kazanımlarının başında geliyordu.

ABD Çin’i resmen 24 Aralık 1979’da tanıdı. Yani SSCB’nin Afganistan’a müdahalesinden 11 ay sonra. Yani Çin’in  Sovyet müdahalesine karşı kurulan başını ABD’nin çektiği karşı-devrimci koalisyon güçlerine katıldığı bir sırada.

1972’den 1979’a kadar geçen zaman içinde ÇHC, kapalı kapılar ardında Amerika’ya verdiği taahhütlerini önemli ölçüde gerçekleştirmişti. Mao’nun ölümünden sonra tam bir boşluğa düşen, her şeye rağmen proleter devrimci talepleri sahiplenmiş, “Dörtlü Çete” nin tasfiyesi de gerçekleşince, kapitalist restorasyonu önlemek adına başlatılan Kültür Devrimi, kapitalist restorasyonun tamamen önünü açan bir sonuca ulaştı. 1978’in sonuna doğru sağ kalanlar arasında baş “kapitalist yolcu” olan Deng’in önündeki bütün engeller kaldırılmıştı. ÇHC’nin tartışmasız lideri, “ikinci cumhuriyet”in kurucusu oldu.

” NEOLİBERAL DEVRİM ”

Öteden beri kapitalist teorisyenler tarafından süreğenleşen stagnasyona, kapitalizmin devresel aşırı üretim krizlerine çare olarak sunulan neoliberal iktisat politikaları çerçevesinde Çin’den yerine getirmesi beklenen bir rol daha vardı: Sanayisizleşme tercihi dolayısıyla Amerika dışına çıkarılacak sanayiye ev sahipliği yapması. Yani ÇHC çok düşük ücretle çalışmaya hazır devasa bir emek gücüne sahip sahip ülke olarak dünyanın imalatçı ülkesi olacak, ucuza ürettiği ürünleri engellenmeden dünyaya satacak, elde ettiği ticaret fazlasını Wall Street’in finansal araçlarına yatıracaktı. Yani Amerikan borç senetlerine yatıracaktı. Yeni neoliberal dünya düzeninin tasarlanmış bu mimarisine göre, uluslararası iş bölümünün ana ekseni, “imalatçı Çin” ve “finansçı Amerika” olacaktı. Özcesi, uluslararası finans-kapitalin üzerinde yükseleceği iki ayak bu şekilde oluşturulacaktı.

Bu noktada, tekrar yetmişli yılların başlarına dönelim, 1973 yılında, yine Nixon-Kissinger yönetimi, bir hamle daha yapacaktı. S.Arabistan ‘a ülkenin güvenliğini temin etmenin karşılığı olarak petrolün sadece ABD dolarıyla satılacağı, elde edilen kârın da Amerikan finansal araçlarının satın alınmasında kullanılacağına dair bir antlaşma dayatılacaktı. Böylece, petro-dolar sistemi, Bretton Woods’un altın-dolar sisteminin yerini almış oldu. Tabii, S.Arabistan’ın dünyadaki petrolün çok büyük bir kısmını çıkarıp satan OPEC’in en etkili üyesi olduğunu unutmayalım. Körfez’in diğer monarşileri de benzer bir antlaşmaya razı oldular. Buna göre, petrole ihtiyacı olan ülke önce dolar satın alacak, petrolü ancak o dolarla satın alabilecek, satıcılar da kazandıkları dolarla Amerika’da yatırım yapacaklardı.

Dolar böylece düştüğü boşluktan yeniden yükseldi. “Çin projesi” nin de gerçekleşmesiyle, ABD hegemonyası yeniden toparlandı. 2008 bunalımına kadar bu durum pek sorun çıkmadan sürdürülebildi.

DEVAM EDECEK…

NOTLAR:

1) Finans-kapitalin tarihsel gelişimi,  Venedik-Hollanda-Britanya devletlerinin, zaman zaman kırılmalar olsa da, süreklilik arz eden kapitalist davranışlarına referans verilmeden anlaşılamaz. Denizlere hakimiyeti dolayısıyla dünya ticaretini, bu ticaretten elde ettiği kârları finans-kapital araçlarına dönüştüren Venedik’te yerleşik sermaye, Adriyatik Denizi’nde, sığ bir lagünde yer alan yüz civarında ada ve adacıktan oluşan savunulması kolay olmayan bir takımada ülkesinde, özellikle de rakip İspanyol meydan okumasının şiddetlendiği koşullarda, kendisini güvende hissetmiyordu. Bu sermaye daha güvenli bir liman ihtiyacı içindeyken önce, kısa süreliğine açık bir deniz olarak Kuzey Denizi’ne kanallarla bağlı ve daha korunaklı görünen, kapitalist dinazmiyle göz kamaştıran Amsterdam’da demirledi. Ancak burada da tehditlerin (özellikle feodal-monarşist İspanya’nın tehdidinin ) artması üzerine, yeni bir yurt bulup, oraya yerleşmek zorunluluğu duydu. Bu amaçla, kapitalizmin önündeki bentleri kırmak adına arka arkaya devrimci hamleler yapan İngiltere’de 1688’de, bir “hayırlı devrim” gerçekleştirdi. Finans sermayesi aradığı iç ve dış huzuru nihayet orada buldu.

Bilindiği gibi, daha sonra buradan Batı Yarımküresi’nin en güçlü ülkesi ABD’ye hareket etmek zorunda kaldı. Bu hareketin temelleri yine Britanya tarafından söz konusu coğrafyayı sömürgeleştirme  çabasıyla birlikte atılmıştı. Yani Kuzey Amerika’nın ABD ve Kanadasını sahip oldukları kapitalizm anlayışı dolayısıyla,  Britanya’nın kurmuş olduğunu söyleyebiliriz. Mesela, ABD’nin Wall Street’i, City of London modelinde kurgulanmış, yine mesela, FED karteli  Londra tarafından dizayn edilmiştir (FED Aralık  1913’te kuruluyor, kurulmasından kısa bir süre sonra ilk emperyalist paylaşım savaşı başlıyor. ABD bu savaşta, kağıt üzerinde, tarafsız görünse de, ülkenin finans kapitali açık bir şekilde İngiltere’nin liderliğini yaptığı Müttefik Güçler’i destekliyordu. Hiç şüphesiz, bu “tarafsızlık” ın ekonomi-politik nimetlerinden palazlanmasına yol açacak şekilde sonuna kadar yararlanacaktı. ABD ancak Nisan 1917’de bütün rakiplerinin enerjilerini tükettikleri bir sırada savaşa dahil oldu. Kasım 1918’de de Mütareke ilan edildi).

Geçerken, bazı yorumcular uluslararası finans-kapitalin metastazlara yol açarak   sürdürdüğü söz konusu tarihsel yolculuğunda yeni son varış noktasının Çin olacağını iddia ediyorlar. Böyle bir öngörü için henüz vakit erken. Bence bugün itibariyle fiilen ulaştığımız aşamada, yani ABD hegemonyasının zayıfladığı, fiili  çok kutuplu bir dünya düzeninde, en azından bir süreliğine, ABD ve Çin uzlaşması eksenini tahkim etmeye çalışacaktır.

Laf lafı açtı. Bu bir numaralı notu, aslında, kabaca tarihsel macerasına kısaca değindiğim finans kapitalin, 19 yüzyıldan itibaren jeo-ekonomi-politik çıkarları bakımından Asya’yı pivot coğrafya olarak ilan ettikten sonra Rusya’yı baş tehdit olarak düşmanlaştırmış olduğunu, bu doğrultuda, her değişen devirde aynı tutarlılıkla bu anlayışını bugüne kadar taşımış olduğunu vurgulamak için yazıya ilave etmek istedim. Yani bir anlamda, uluslararası finans kapitalin jeopolitiği Rusya tehdidi üzerine bina edilmiştir. Bunu aklımızda tutalım.

2) Önce şunu belirteyim: Tarihe baktığımızda, küresel ticaret yollarının, bu yollar üzerindeki geçiş noktalarının, boğazların dar anlamda fiziksel coğrafi gerçeklikler olarak değil, küresel yeni bir düzenin önünü açma rolü oynayabilen kırılma noktaları olduklarını görürüz. Malakka Boğazı Batı Pasifik Okyanusu’nu Hint Okyanusu’na bağlayan dar bir deniz yolu. Deniz taşımacılığı bakımından çok stratejik bir geçiş noktası. Boğazın kontrolü Malezya, Singapur ve Endonezya tarafından sağlanıyor. Yani bu üç ülkenin egemenlik alanlarını kat eden bir geçiş noktası.

Çin dış ticaretinin yüzde doksanını bu boğaz üzerinden  gerçekleştiriyor. Çin ile bu boğaz arasında yer alan Güney Çin Denizi, 250 civarında adaya, kayalığa ev sahipliği yapıyor. Malakka Boğazı civarında da düzinelerce ada, adacık, kayalık vb var. Bunlar birden fazla ülkeye ait. Bundan dolayı bu deniz etrafında zaman zaman şiddetlenen aidiyet, kıta sahanlığı gibi tartışmalar var. Tayvan sorunu da bu açıdan bölge ülkeleri için varoluşsal bir önem taşıyor.

Güney Çin Denizi, ayrıca, içerdiği doğal gaz rezervleri (11 milyar varil ya da 5,3 trilyon m3 kadar olduğu tahmin ediliyor, bu yüzden kimi yorumcular buradan “ikinci Basra Körfezi” olarak söz ediyorlar), bütün Doğu Asya nüfusunu besleyebilecek kadar deniz ürünleri bakımından zengin. Balıkçılık denize kıyısı bulunan ülkeler ekonomisi bakımından çok önemli bir yere sahip. Son yıllarda bu denizi daha da stratejik hale getiren bir gelişme, deniz tabanında bol miktarda nadir elementlere ve endüstriyel minerallere (kalay, kasiterit, zircon, ilmenit, monazit gibi) rastlanmış olmasıdır.

Bu deniz üzerinden Çin’in en büyük ticari rakibi olan Japonya, enerji ihtiyacının yüzde doksanından fazlasını, global ticaretinin yüzde 25’ten fazlasını gerçekleştiriyor.

Bu arada Çin’in ikinci büyük ticari rakibi G.Kore de deniz yoluyla gerçekleştirdiği ticaretin yüzde doksanından fazlasını bu deniz üzerinden yapıyor.

Güney Çin Denizi üzerinde Çin, Tayvan, Filipinler, Malezya, Vietnam, Brunei, yani  6 ülke haklar iddia ediyor. Yani siyasal egemenlik bakımından tartışmalı bir deniz.

Yeni Japonya başbakanı, hatırlanacağı gibi, ilk resmi ziyaretini ABD’ye yapmış, orada, Tayvan’ın stratejik açıdan ülkesinin “kırmızı noktası” olduğunu belirtmişti. Neden?

Doğu Çin Denizi (buna Japon Denizi de deniyor) ve Güney Çin Denizi üzerindeki ülkelerin bir çoğu coğrafi olarak takımadalar halindedir. Çin gibi bu denize kıyısı olan karasal ülkelerin de deniz üzerinde bir çok adaları, adacıkları var.

Kore savaşı sırasında, 1951’de, ABD bu iki deniz üzerinde müttefiklerinin yerleşik olduğu bu adalar silsilesi boyunca, yani Rusya’ya ait Kamçatka yarımadası açıklarından en güneyde bulunan Malay yarımadasına kadar inen alanda yer alan bu “birinci ada zinciri” olarak tabir edilen bölgeyi Indo-Pasifik stratejisinin ana savunma hattı olarak tanımlayan bir doktrin geliştirdi. Yani o zaman, en öncelikli olarak, SSCB’yi kuşatma stratejisinin Pasifik yönünü oluşturan takımadalar hattını belirledi.  SSCB’nin ortadan kalkmasından sonra buradaki başlıca kuşatma hedefi Çin oldu tabii. Bilindiği gibi, bu birinci ada silsilesinin hemen hemen tam ortasında da Tayvan yer alıyor. Kolayca anlaşılabileceği gibi, bu kuşatma hattı bugün Çin’in Pasifik’e çıkışı önünde bir bariyer teşkil etmektedir (Bu arada, ABD bu ilk adalar silsilesine paralel olarak Pasifik’te yer alan adalar, takımadalar silsilerini de “ikinci”, “üçüncü”, “dördüncü” adalar zincirleri olarak daha geniş kuşatma stratejisinin bileşenleri haline getirdi).

Deniz yoluyla uluslararası ticaret buradaki ülkeler için hayati bir öneme sahip. Bu yüzden deniz ticaret hatları bu ülkeler arasında tartışmalar yaratıyor. ÇHC, ticaretinde, Tayvan Boğazı’ndan geçerek Malakka Boğazı’na ulaşıyor. Batı Pasifik Okyanusu’nu Tayvan dahil başka ülkelerin karasularını aşarak kullanmayı pek tercih etmiyor. Ayrıca o ülkelerin hepsi ABD’nin müttefikleri, uyduları konumunda. Zaten ABD’nin Pasifik’teki ana savunma hattı da, yukarıda belirtmiş olduğum gibi, “birinci ada zinciri” üzerinde konumlanıyor. Yani Çin için risk teşkil ediyor. Bu koşullarda da Çin’in, Malakka Boğazı’na bağımlılığı artıyor (Bu yakınlarda, Hürmüz Boğazı sorunu baş gösterince, ABD Çin’in İran’ı desteklemesi karşısında, Endonezya’ya Malakka Boğazı üzerinde kendisine üs kurma izni vermesi için baskı yapmaya başladı).

Tayvan sorununun Çin lehine çözülmesi, yani Tayvan’ın  bir şekilde ÇHC’ye bağlanması, Çin’in söz konusu denizler üzerindeki egemenlik alanını genişleteceği için Japonya’nın mevcut deniz yollarını kullanmasının riski artacaktır. Öte yandan, böyle bir durumda, Pasifik yolu açılacağı için Çin’in Malakka Boğazı’na bağımlılığı anlamlı ölçüde azalacaktır. Çin’in genişleyen egemenlik alanı, Japonya ve G.Kore’nin söz konusu mevcut deniz ticaret hatlarını tehlikeye sokacaktır.

Tayvan sorununa bu açıdan da bakılmalıdır. Basitçe ABD, Tayvan ve Çin arasındaki bir konu olarak görülmemelidir. Tayvan konusunda ABD ve Çin arasında gerçekleşebilecek olası bir uzlaşma ihtimaline karşı Japonya, son bir kaç yıldan beri artan ölçüde, İkinci Savaş sonrası kendisine konan kısıtlamalara rağmen askeri açıdan hamleler yapmaya çalışmaktadır. Konu etrafında ABD üzerindeki baskısını arttırmaktadır.

Bu arada, Japonya’nın Amerikan finansal varlıklarına en çok yatırım yapan ülke olduğunu, bu yatırımın 3 trilyon dolar civarında olduğunu hatırlatmak isterim. Çin aynı yatırım bakımından yakın zamana kadar ikinci önemli ülke konumundayken, son yıllarda ABD ile yaşanan gerilim nedeniyle,  altına yönelmeyi tercih etmiş, söz konusu  yatırımı  Britanya’nın (yaklaşık 1,5 trilyon dolar) da gerisine düşmüş, bugün itibariyle 800-900 milyar dolar civarına gerilemiştir. Bu gerileme halen istikrarlı olarak sürmektedir. Tabii bu durum ABD’yi hayli rahatsız etmektedir.

Bilindiği gibi, Çin deniz ticaretine bağımlılığını azaltmak, yolları kısaltmak ya da ulaşım olanaklarını coğrafyalara yaymak ve  çeşitlendirmek için son yıllarda karasal ulaşım, boru hatları, liman inşaatlarına ağırlık vermektedir. “Bir Kuşak Bir Yol” girişimi bu söz konusu programatik-stratejik düşüncenin uygulaması olarak görülmelidir.

Bu doğrultuda, hali hazırda yapımı ilerleyen Kaşgar-Pakistan hattıyla ( CPEC Koridoru), Hint Okyanusu üzerindeki, Hürmüz Boğazı’na hayli yakın Arap Denizi’ne kıyısı bulunan ve halen Çin’in işletmekte olduğu Pakistan’ın Guadar Limanı’na bağlanacak demiryolu hattı(şimdilik aynı hatta yapımı planlanan  boru hattı projesinin askıya alınmış olduğu görülüyor); ve Çin’in batısında yer alan ve ekonomik önemi giderek artan Kunming kentinden başlayıp Myanmar’ın  (eski Burma’nın) Kyaukpyu’yu limanına ulaşan boru hattı ve 1920 km uzunluğundaki tren yolu projeleri (CMEC Koridoru), Malakka’ya bağımlılığı azaltmak bakımdan Çin’in en öncelikli girişimleridir.

3) De Gaulle, 1965’te Amerikan dolarının rezerv para olarak konumunun sona erdirilmesi için çağrı yapmış, tekrar klasik altın standardı sistemine geri dönülmesini istemişti.

De Gaulle bununla da yetinmedi. ABD hegemonyasının kendilerini uydu gibi gördüğünü, Fransa’nın bu muameleyi kabul etmeyeceğini o zamanki Amerikan başkanı L.Johnson’a yazdığı bir mektupla ifade etti. Sonrasında da, 1966’da,  Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından çektiğini duyurdu. Karar tam anlamıyla 1969’da yürürlüğe girecekti.

Fransa’da liberteryen-liberal “kültürel marksist” hareketlerin başrolünü üstlendiği Mayıs 68 olayları patlak verdikten 8-9 ay sonra  (1969’da) De Gaulle iktidardan düşürüldü.

Batı Avrupa’daki, Çekoslavakya’daki 68 hareketlerinin ana hedefi “Sovyet Marksizmi” idi. Slovak komünist, devrin Çekoslavak Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi Vasil Bilak, Delga Yayınları arasında çıkan Contre-histoire du Printemps de Prague (Prag Baharı’nın Karşı-Tarihi) adlı kitabında, parti genel sekreteri A.Dubçek’in komünizm ve Sovyet karşıtı gösterileri nasıl teşvik etmiş olduğunu anlatır. O kadar öyle ki, meşhur Brzezinski bile ülkeye davet edilmiş, 68 Haziranında, Prag’da,  muhaliflere konferans vermesi sağlanmıştı. Bilak onun konferansta hayli kışkırtıcı bir konuşma yaptığını söylüyor.

Sahte “güleryüzlü sosyalizm” şiarı (sahte çünkü CIA  ve Dubçek gibi işbirlikçileri 1956 Macaristan deneyiminden sonra doğrudan sosyalist sistemi, komünizmi hedef alan çıkışların amaca ulaşmak bakımından işlevsel olmadığını görmüşlerdi) altında  Anti-komünist, anti-Sovyet kalkışma, bilindiği gibi, aynı yılın 20 Ağustos’unda doruğuna ulaşmıştı.

4) Lin Biao ve ÇKP içindeki  “Dörtlü Çete” hizbi,  SBKP 20.Kongresi çizgisini benimseyen ve aynı yıl içinde, yani 1956’da yapılan 8.Ulusal Kongre’de Mao’ya karşı bayrak açan,  politik olarak Hruşçov’un sağ revizyonizminin, ya da yeni- bukhariniziminin sözcülüğünü yapan, daha yaşarken Mao’ya 20.Kongre’nin Stalin yoldaşa yaptığı muameleyi reva gören Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping’in başını çektiği, o sıralarda parti içinde çok güçlü konum elde etmiş “kapitalist yolcular” a karşı Mao’nun yanında yer alarak direndiler.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu kontrol eden Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifak kurarak mücadelelerini 1966’da, Büyük Proleter Kültür Devrimi adını verdikleri aşamaya vardırıp, sağ revizyonistleri çeşitli şekillerde tasfiye ettiler. Devrimi derinleştirmek istediler.

Ancak pragmatist Mao’nun asıl sorunu, sosyalizm kuruculuğu değil,  kendi liderliğini sürdürmekti. Bu amaçla, partideki taraftarlarını, devlet aygıtlarını, toplumsal grupları birbirlerine karşı kullanma yoluna gitti. Güçlenen tarafın üzerine başka bir tarafı sürüyordu.

Lin Biao 60’lı yılların sonunda neredeyse Mao’yu dahi gölgede bırakan bir prestije sahip olmuştu. Mao kendisini ürküten bu tablo karşısında, önce Lin Biao’yu överek, halefi olarak işaret etti. Bunu yaparken, diğer taraftarlarının bundan rahatsız olacaklarının farkındaydı elbette.

Kültür Devrimi önderliği sahada, dediğim gibi, esas olarak Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifakı tarafından yürütülüyordu. Bu “halef-selef” oyununa ilk reaksiyon bekleneceği gibi, bu ikincilerden geldi. Lin Biao karşıtı propanda bu hizip tarafından partide, toplumda, gençlik arasında etkili bir şekilde sürdürüldü.

Mao bu gibi durumlarda hep yaptığı gibi, başlarda tarafsızmış gibi bir görüntü veriyor, ama alttan alta ateşi körüklüyordu. Çok geçmeden, açık olarak,  Lin Biao muhalifleri safında yer aldı. Lin Biao artık sadece politik sapmayla suçlanmıyor, SSCB desteğinde darbe girişiminde bulunan birisi olaralk lanetleniyordu.

Böyle bir darbe girişimi gerçekten olmuş mudur, bilinmiyor. Yani rivayeti muhtelif. Kimbilir,  Lin Biao kendisinin ve ailesinin canını kurtarmak için ordudaki konumunu kulllanarak bir karşı hamle yapmayı planlamış olabilir. Hatta bizdeki şu 15 Temmuz girişiminde olduğu gibi, önce teşvik edilip, sonra yüzüstü bırakılmış da olabilir. Yani tuzağa düşürülmüştür belki de.

Bu darbe girişimi iddiasına  destek olması için ailesiyle birlikte uçakla ülkeden SSCB’ye kaçmaya çalıştığı da iddia edilmiştir. Bununla ilgili de hiç bir kanıt yoktur. Lin Biao, tabir caizse, ÇKP içindeki en azılı anti-Sovyet figürdü (Hatta kraldan çok kralcı konumundaydı. Sonuçta, akıl-duygu dengesi, abartılı biçimde, ikincisinden yana bozulmuş bütün kraldan çok kralcıların akıbetine uğradığını pekala söyleyebiliriz. Geçerken, şahsen, Mao gibi bir figürün hiç bir zaman samimi olarak bu tür uç konumlara savrulacağına ihtimal vermedim. Duygularının baskısı altında, akli melekeleri gelişmemiş birisinin Mao gibi bir liderin konumuna gelmesi mümkün değildir. Mao, Çin kültürünü iyi hazmetmiş biri olarak her zaman pragmatisti. Amerikalılarla iyi antlaşmasının nedenleri aranıyorsa eğer, bu hususa dikkat çekmek isterim. Çin kültürü de Amerikan kültürü gibi maddiyatçıdır. Başarılı bir  maddiyatçılık, faydacılığı, faydacılık da pragmatizmi gereksinir. Bunların hepsi Amerikan ve Çin kültüründe, yer yer meşrepleri farklı olsa, ziyadesiyle mevcuttur) Bilindiği gibi, Lin Biao ve ailesinin içinde bulunduğu uçak Moğolistan üzerindeyken düşürülmüştü.

5) Üç Dünya Teorisi, aslında 1950’lerin başında bir Fransız nüfusbilimci olan Alfred Sauvy tarafından, soğuk savaş halindeki dünyanın jeopolitik düzenini açıklamak için ortaya atılmış bir şemaydı. Buna göre, dünya kendi içlerinde çıkarları uyuşan ama birbirleri karşısında çıkarları çatışan üç ayrı grupta toplanan ülkelerden oluşuyordu. Birinci Dünya, gelişmiş demokratik kapitalist ülkeler. İkinci Dünya, ÇHC dahil, demokratik olmayan komünist blok. Üçüncü Dünya, bu ikisinin dışında kalan azgelişmiş, yoksul Asya, Afrika, L.Amerika ülkeleriydi.

Güçlü tarihsel kökleri olan pragmatist bir kültürden gelen Mao teorik kapasitesi oldukça sınırlı bir figürdür. Oradan buradan aldığı teorik yaklaşımları amaca uygun şekilde dönüştürür veya yeniden formüle eder. Sosyalist ambalaj içinde servis eder. Eh bu da az bir iş değil, belli bir entelektüel cevvaliyeti ön gerektirir (Buna bir başka örnek onun “Çelişki Üzerine” yazmış olduğu yazılardır. Mao ve ÇHC üzerine çok sayıda kitap yazmış, onun yazı ve konuşmlarını (sanıyorum) 10 cilt halinde derlemiş, Mao’nun, yanılmıyorsam, iki kez görüşmeyi kabul ettiği -Edgar Snow ile birlikte- iki batılı  yazardan biri olan  ve marksist olmadığı halde Mao’ya sempatisini saklamayan, akademisyen Stuart Schram, Mao’nun felsefi yazılarında sıklıkla ve ağırlıkla Büyük Sovyet Ansiklopedisi’ne başvurmuş olduğunu söyler. Hatta oradan kaynak belirtmeden yaptığı alıntıları kendi fikriymiş gibi yazmış olduğunu ima eder. Diyalektik Materyalizm konusunda Shirokov ve Aizenberg’in 1930’larda yazdıkları ders kitabını (İngilizceye, A  Course on Dialectical Materialism olarak tercüme edilmiştir),  iddiasına göre, neredeyse tek referans kitap olarak kullanmıştır. SSCB’de otuzlu yıllarda, Abram Deborin, P.Yudin ve M. Mitin arasındaki “diyalektik” ile ilgili tartışmada Yudin ve Mitin’in savundukları tezleri kendi yazdığı konuyla ilgili yazılarında yinelemiştir.)

Mao, 1972’deki zirveden aldığı ilhamla kendi çıkarlarına göre, 1974 yılında, kompoze ettiği Üç Dünya Teorisi ile aslında ÇHC’nin girdiği yeni rotayı meşrulaştırmak istemişti. Buna göre, ÇHC Amerika ile ilişkilerini geliştirecek, azgelişmiş ülkeleri de kendi siyasal yönlendiriciliği altında bir araya getirerek, hem ABD ile ilişkilerinde  hem de SSCB’ye karşı mücadelesinde daha güçlü bir konumda bulunacaktı.

Teori, Mao açıkça dillendirmemiş olsa da ( elbette, ÇKP’nin bugün dahi aksini iddia ettiğini o zaman dile getiremezdi), Çin’de kapitalist restorasyonun gerçekleşeceği ulusal ve uluslararası ortamı oluşturmak gibi bir işlev görecekti.

Sınıfsal değil, ulusalcı bir bakış açısından oluşturulmuş, yani sınıflar arasında toplumsal uzlaşmayı, işbirliğini vaz eden, dünya ülkelerini ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre üç farklı jeopolitik kompartıman içine yerleştiren, en tehlikeli, en saldırgan emperyalist ülke olarak yaftalanan SSCB karşısında  ezen ve ezilen sınıfların, dolayısıyla sosyalist, kapitalist (ve tabii “gerileyen emperyalist” ABD dahil) ve kapitalist olmayan ülkelerin ortak mücadelesini olumlayan bir teoridir.

Birinci dünyada, ABD ve SSCB dünyadaki istikrarsızlıktan, eşitsizlikten sorumlu iki süper emperyalist güç  olarak yer almıştır. Mao, geleneksel  emperyalist ülke olarak ABD’nin gerilediğini, buna karşın SSCB’nin geleneksel emperyalist ülkelerden daha sömürücü ve açgözlü, daha saldırgan olduğunu vurgular.

İkinci dünyada, bu iki süper güç arasında yer alan diğer gelişmiş kapitalist ülkeler (Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere vb) ve Doğu Avrupa’daki endüstrileşmiş sosyalist ülkeler yer alıyordu.

Üçüncü dünya,  ÇHC’yi, sömürge sisteminden yeni kurtulmuş ülkeleri, yarı-sömürgeleri içeriyordu. Bu üçüncü grup ilerici, devrimci potansiyeli en yüksek olan kompartımanı oluşturuyordu.

Mao’nun bu teorisi ABD emperyalizmi açısından da gayet işlevseldi. Bir kere, ÇHC’nin ABD ve müttefiki diğer kapitalist ülkelerle  ile pragmatik işbirliğini, saldırgan “Sovyet sosyal-emperyalizmi” ni geriletmek gerekçesiyle meşrulaştırıyordu. SSCB’ye “süper emperyalist” muamelesi yaparak onun sosyalist dünya hareketi içindeki etkisini kırmaya çalışıyor, dünya sosyalist sisteminin ve hareketlerinin bölünmesini teşvik ediyordu. ABD ve diğer kapitalist ülkelerle anti-Sovyet bir koalisyon ya da ortak cephe kurulmasını meşrulaştırıyordu. Böylece Amerikanın SSCB’yi kuşatma stratejisine eşsiz bir katkı sunuluyordu.

Bu teorinin kapitalist yeniden kuruculuk görevi üstlenmiş olan  Deng’in işine çok yaramış olduğunu, Mao sonrasında onun tarafından daha da geliştirildiğini biliyoruz.

Çin uluslararası siyasette etkinleşiyor

Amerika’nın İran’la savaşının uluslararası siyaset bağlamında en erken ve en önemli sonucu, Çin’in Venezuela’daki Amerikan müdahalesinden itibaren gelişmeleri doğru biçimde okuyarak süratle yeni bir strateji belirlemesi ve bunu şu ana kadar başarıyla uygulaması oldu.

Anlıyoruz ki, Çin, ABD’nin İran’a saldıracağını öngörmüş, önlemler almış, ham petrol rezervlerini takviye etmiş, İran’ı ne şekilde ve hangi koşullarda destekleyeceğini önceden belirlemiş. Tabii, Çin bunu İran’ı, oradaki rejimin çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını düşünerek, öne çıkararak yaptı. Yapıyor.

Önceki ateşkesin ve halen bir yenisi için temasların sürmekte olduğu ateşkesin mimarı Çin’dir. Bugün hem Amerika’nın müttefikleri ve hem İran tarafı bu savaşı ancak Çin’in girişimlerinin  sona erdireceğine ikna olmuş haldeler. Çin’i dinlemek zorunda olduklarının farkındalar. Barışın değil (artık bir barışı unutalım) ama ateşkeslerin anahtarının Çin’in elinde olduğunu görüyorlar.

İlk ateşkesten hemen sonra Çin, İspanya, Vietnam, Rusya gibi ülkelerin yöneticileriyle kendi ülkesinde üst düzeyde stratejik görüşmeler yaptı. Bu ülkelerin desteği teyit edildi.

Çin ilk kez, kendi yakın çevresinin dışında kalan bir coğrafya için bu kadar etkin bir uluslararası siyaset izliyor. Bu davranışıyla, yeni oluşturulacak dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları sunuyor. Çatışmalara doğrudan taraf olmuyor. “Aklın yolu” na işaret ediyor, dayatmacı değil, ikna edici, uzlaşmacı bir tavır sergiliyor.

Bunu yaparken, çıkarları doğrultusunda, elini kuvvetlendirmek için perde gerisinden, İran’a silah ya da silah teknolojileri verilmesi, istihbarat yardımında bulunulması gibi hamleler yapmayı da ihmal etmiyor. Amerika’nın gücünü savaş alanında dengeleyerek, mevcut güç asimetrisini İran lehine bozmaya çalışıyor.

Amerika bunu görüyor, şimdi Çin ile doğrudan bir çatışmayı da göze alamadığından, İran’la savaşın uzamasının kendisini tam bir bataklığa sürükleyeceğini hesaplıyor. Sadece dünyayı içine soktuğu ağır ekonomik sonuçları görünen kriz yüzünden müttefikleri nezdinde düşeceği durumu değil, aynı zamanda, kendi ekonomisinin de ağır yara alacağını düşünüyor.  Mesela Goldman Sachs ABD’nin savaşın sürmesi halinde enflasyonist baskılara maruz kalacağını, bunun da faiz oranlarını yukarı yönlü etkileyerek yatırımlara ket vuracağını açıkladı. Her ay Amerika’nın en az on bin istihdam kaybı yaşayacağını ilave etti. Bu koşullarda, ABD, Çin’in ateşkes girişimlerine muhtaç olduğunu kabul etmiş görünüyor.

İran ise Çin desteği olmadan bu savaşı daha fazla sürdürebilmesinin zor olduğunu biliyor. Bu savaş boyunca İran petrolünün yüzde 90’dan fazlası Çin’e sevk edilmiş. Yani en önemli gelir kaynağı Çin’e sattığı ham petrol. İran’ın savaş boyunca maddi zararı aşağı yukarı 250 milyar dolar kadar. Elbette, Çin  ve Rusya’nın verdiği istihbarat destekleri, ama özellikle Çin’in silah ve yeni silah teknolojileri konusunda İran’a yaptığı yardımlar, İran için bu savaşı şimdiye kadar sürdürülebilir kıldı (1) Yani Çin’in telkinlerine kulak vermek zorunda.

Çin, Amerika’nın Hürmüz’den geçmek zorunda olan petrol ve gazına muhtaç müttefikleri nazarında giderek artan bir itibar kazanıyor. Ekonomik itibarı zaten vardı. Şimdi siyasal itibarı da yükseliyor. Kanatları altına girdikleri Amerika’nın giderek güvenilmez bir devlet haline gelmekte olduğunu, hegemon konumunu istismar ederek kendilerini ekonomik olarak kötü durumlara sokmakta olduğunu görüyorlar. Yer yer açık itirazlarını da dile getiriyorlar.

Japonya ve G.Kore gibi Çin’in bulunduğu coğrafyada yer alan iki çok önemli müttefiki, eğer Hürmüz kaynaklı enerjiye ulaşmaları temin edilemezse, Amerika’nın müttefiki olarak kalmaya devam edemezler. Müttefiklik bir gönül ilişkisi değil, ekonomik çıkar ilişkisidir. Kaldı ki, pax-Americana‘ya meydan okuyan ülkelerin de kapitalist dünya sistemiyle esastan bir sorunları yok.

Hatırlayalım, Pakistan’daki ateşkes görüşmeleri başlamadan bir iki gün önce, savaşın yol açtığı gelişmelerin paniğe sevk ettiği G.Kore hükümeti, ABD’yi köprüleyerek İran’a müzakere için bir heyet gönderdi. Kendi başına, kendi çıkarları için İran’la doğrudan anlaşmaya çalıştı. İran’ın ABD’ye destek vermeme, askeri üslerini kullandırmama ön koşullarını bildiği halde bunu yaptı. Tabii ABD bunları görüyor, ama kendi eforuyla da yarattığı açmazdan çıkamıyor.

Ateşkes yürümeyince, ABD’nin Hürmüz’ü ablukaya alacağını ilan etmesi de, tam bir ahmaklıktı. Yani bakınız, bütün bu akıl dışı hamleler, aynı zamanda, sönme sürecindeki hegemonik aklın düşünme, hesap yapma melekelerini nasıl yitirmeye başladığının da göstergesi oluyor. Bu koşullarda çıkıp, Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alıp, tamamen kapatıyorum demek, komiklik yapmaktır. Şimdi ABD’nin bu kararı karşısında, Hürmüz’e muhtaç müttefiklerinin ne düşündüklerini tahmin etmek hiç de zor değil. Öyle değil mi?

Düşünün, AB ülkeleri Rusya yaptırımları dolayısıyla Rus gazı ve petrolünü satın alamıyorlar. Hürmüz Boğazı kaynaklı enerjiye şimdi çok daha fazla bağımlılarken, Amerika artık buna da izin vermiyor.

Bu arada, ablukayı ilk delen de bir Çin tankeri oldu. Amerika, böylece, bir kez daha masaya oturmak zorunda olduğunu idrak etti. Amerika’nın başka çaresi yok. İran’ın da öyle ama İran bu süreçte kendisinin  pozitif bir ayrımcılığa tabi tutulacağı davranışlarda bulundu. Amerika’ya karşı kullanılacak bir sopa rolünü Çin’in telkinlerine uyarak üstlenmiş oldu.

Çin ve İran arasında sadece ham petrol alışverişine dayanan bir stratejik ortaklık yok. Çin pekala İran petrolü olmadan, bu ihtiyacını Rusya gibi başka ülkelerden temin ederek yoluna devam edebilir. Çin’in uzun erimli, 2013’te başlattığı Bir Kuşak, Bir Yol (BRI) projesinde İran’ın ayrıcalıklı bir yeri var. Bu projeyle de bağlantılı olarak İran’ın bir çok altyapı yatırımları, tabii bu savaşta, ABD ve İsrail’in askeri olarak hedef seçtiği demiryolu hatları da, Çin desteğiyle veya Çin tarafından gerçekleştirildi (2)

Öte yandan, Çin ve İran arasındaki ekonomik alışverişin Çin parasıyla yapılıyor olması da,  İran ham petrolünün fiyatını Çin için hayli ucuzlatan bir faktördür. Bunu da ihmal etmeyelim.

Bu savaşın çoğunluğu ABD müttefiki olan ekonomik mağdurları da bu mağduriyetten çıkış umutlarını Çin’e bağlamış durumdalar. Bu durum, gelecekte Çin’in  uluslararası ilişkilerde oynayacağı oyun kurucu, sorun çözücü rolü konusunda haberci işlevi görüyor. Yani bu siyasal davranışın İran savaşıyla sınırlı kalmayacağı anlaşılıyor.  Çin’in bu söz konusu etkinliği artarsa, muhtemelen yeni dünya düzeninin BM’si Şanghay’da olacak.

Rusya açısından bu savaş ekonomik bakımdan avantajlı oldu elbette. Savaş boyunca ham petrol ve gaz satışlarından elde ettiği gelirin günlük yarım milyar dolar civarında arttığı açıklanmıştı. Yani Ukrayna’daki savaşın finansmanı bakımından avantaj elde etti.

Zaten bu savaşın şu an itibariyle, üç kazananı ve bir kaybedeni olduğunu savaşan tarafların hemen bütün yorumcuları kabul ediyorlar. Rusya ekstra gelir elde etti. Çin’in uluslararası ilişkilerde, dünya siyasetinde oynadığı rasyonel, akil rol ile itibarı arttı. Hatta vazgeçilemez bir arabulucu konumuna geldi. İran’daki rejim, üzerindeki baskısı giderek artan iç muhalefet koşullarında, yönetici sınıf içindeki derin bölünmeye rağmen ömrünü biraz daha  uzattı. Silah stoklarını yeniledi. Savaşma yeteneğini geliştirdi. Özgüveni arttı. Amerika’nınsa kazandığı bir şey yok; en önemli kaybıysa, itibarı, inandırıcılığı. Müttefiklerini dahi ikna edemedi. Üstelik, şimdiye kadar hep yanında olmuş, Papalık gibi önemli bir müttefikini de kaybetmiş görünüyor (3).

Ateşkesin görünen ikinci raundunda ne olabilir? Önceki raunt için, Amerika başkan yardımcısı, mealen ve literal olmayan bağlamsal bir çeviriyle, “zaten bu bir silah bırakışması değil (“ceasefire”), kırılgan bir ateşkes (“truce”) oldu” dedi. Bu, barışın aranmadığı, olanaklı da görünmediği bir girişim olduğundan, kırılgan ateşkes halleri bir süre devam edebilir. Ancak tahminime göre savaşın o erken şiddetli günlerine doğru bir geri dönüş olmaz. Karşılıklı tehditler devam eder. Çin faktörü bu süreçte sürekli ağırlığını arttırarak çok daha etkili olur. Bundan böyle, Çin etrafında kümelenen ülkelerin sayısında dramatik bir artış gözlemlenecektir.

Tekrar edeyim, Trump’ın, 14 Mayıs’ta Çin’e yapacağı ziyaret öncesi İran’la ciddi bir çatışmanın olabileceğini, Hürmüz Boğazı etrafındaki gerilimin daha da tırmandırılacağını sanmıyorum. Hatta bu savaşta aldığı konum dolayısıyla Çin’e ilave yüzde 40 tarife uygulayacağını açıklamış olan Trump’ın, Çin’e varınca,  bundan da geri adım atacağını düşünüyorum.

Bu ateşkes müzakereleri Trump yönetimi içindeki (özellikle başkan yardımcısı,  Pentagon ve belli bir ölçüde de dışişleri bakanı tarafından temsil edilen grubun) ve İran yönetimi içindeki (İkili iktidarın asker-sivil teokratik  İmamet güçleri ve müzakerede dışişleri bakanıyla temsil edilen laik devlet güçleri arasındaki) görüş ve politika ayrılıklarını, bölünmeleri bir kez daha ortaya çıkardı. Yani iki ülkedeki yönetimin de  bu halleriyle daha uzun süre sürdürülebilir olmadıklarının işaretleri güçleniyor(4)

NOTLAR

1)  Bu arada, Amerikan medyası, hatta gayri resmi olarak Pentagon da, Çin’in İran’a MANPADs (Omuzdan fırlatılabilen,  taşınabilir, 26000 feet menzilli hava savunma sistemleri) vermeye hazırlandığını duyurdu. Bunun gerçekleşmesi, ABD ve İsrail uçaklarının hava üstünlüğünü ortadan kaldırır. Hatırlayalım, ABD’nin benzer bir silahı-STRINGER- Afgan cihatçı sürülerine vermesiyle, Sovyet askeri müdahalesinin hava üstünlüğü önemli ölçüde kırılmıştı)

2) Bugüne kadar ki bütün hegemonik dünya güçleri, İspanya, aralarında süreklilik olduğunu düşündüğüm, Venedik-Hollanda-İngiltere-Amerika hep denizleri kontrol eden güçlerdi. Almanya, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ekonomik, endüstriyel güç olarak devrin hegemonu İngiltere’yi hemen hemen yakalamıştı. Yani bugünkü Çin’in durumuyla kıyaslanabilir bir konumdaydı. Ancak denizlerde hakimiyeti İngiltere’nin hayli gerisinde olduğu için onu alt edemedi. Demiryolu projeleri de entegre bir halde yaygınlık kazanamadı. Bu yüzden, henüz denizlerde ABD ve İngiltere’ye göre bir üstünlük kuramamış olan Çin, BRI çerçevesinde entegre demiryolu yatırımlarına öncelik veriyor. Denizlere hakimiyet içinse, mutlak olarak Rusya’nın desteğine ihtiyacı var.

3) Yeni papa Amerika doğrumlu ilk papa. Amerika’da ciddi bir katolik nüfus var. Bu nüfus Latin Amerika kaynaklı göçlerle sürekli artıyor. Amerika’daki katolikler genel olarak Demokratları desteklerler. Cumhuriyetçilerle pek anlaşamazlar. Ancak yeni papanın Trump’a muhalefetini buradan hareketle açıklamak doğru olmaz. Papa, Trump’la polemiğe girdiğinde Afrika gezisine çıkmış, ilk durağı Cezayir olmuştu. Neden Cezayir? Papa Katolik kilisesi içinde bulunan çeşitli tarikatlerden birisi olan St.Augustinus tarikatına bağlı, bilindiği gibi St.Augustinus da bugünkü Cezayir sınırları içinde bulunan Hippolu idi. Papa onun memleketini ziyaret ediyordu. Tabii Afrika ziyaretini çok önemsemesinin nedeni bu değil. Son on yıllarda, Vatikan’da, papalık kurumu içindeki Afrika kökenli din adamlarının ağırlığı giderek artıyor. Bu Afrikalı din adamlarının çoğunluğu da batılı ülkelere kuşkuyla bakıyor, Amerika ve Avrupa’ya güvenleri giderek azalıyor. Hatta bir çoğu onlara muhalefet ediyor. Hiç bir zaman teolojik ve politik olan arasındaki bağlantıyı ihmal etmemeliyiz.

4) ABD başkan yardımcısı Vance’in İran’a saldırı kararına en başından karşı olduğu, hatta o zaman dışişleri bakanının da onu desteklediği biliniyor. Amerikan medyasında bununla ilgili haberler çıkmıştı. Saldırı sonrasındaki günlerde Vance ve Rubio bir süre ortalıkta görünmediler. Geri planda kaldılar. Daha sonra dahil oldular. Rubio tavır değiştirdi, ancak, Vance konumunu korudu. Pakistan’daki ABD heyetinin başında Vance’ın olması antlaşmayı kolaylaştırmak bakımından tercih edilmiş olmalıdır. Çünkü onun başkanın saldırı kararına yönelttiği itirazlarda haklı olduğu görüldü.

İran heyetinin ise müzakereler esnasında sık sık İran’daki fiili devlet yöneticileriyle temas kurduklarını Vance’ın müzakereler sona erdiğinde yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz.

Şimdi ne olacak?

İran’la savaş 2.Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan emperyalist ittifakın bütün defolarını açığa çıkarmak gibi bir işlev gördü. Bu sürpriz değildi elbette. Çünkü söz konusu ittifakın Sovyet Bloku’nun ortadan kalkmasından sonra mevcut haliyle sürdürülmesi olanaklı değildi.Yeni durum, yeni çelişkiler, çatışmalar doğuracaktı.

Her dünya düzeni göreli bir denge halidir. SSCB’nin kendi kendisini tasfiye etmesiyle birlikte bu göreli denge hali de sona erdi. Çöktü.(Çok geçmeden,  SSCB, Freudçu terminolojiye atıfla,  ABD için “kayıp bir aşk nesnesi” haline dönüşecekti. Bu halin patolojik görünümü olarak yitirenin muzdarip olduğu melankoli, “ölenle ölmek” anlamına geliyor)

ABD hemen kendi mutlak hegemonyasını takviye ederek ihtiyaç duyduğu dünya düzenini eskisinin yerine ikame edeceğini sandı. Olmadı. Böyle bir liberal tahayyül, her şeyden önce,  hayatın, tarihin, diyalektiğin akışına, işleyine aykırıydı. Naifti.

Büyük ölçüde tahayyülden ibaret olan yeni gerçekliğine en katı haliyle, körü körüne inanması, onu zihinsel olarak körleştirdi. Bir kez bu hale düşünce, her şeye hakim olabileceği, her şeyi kazanabileceği, ve nihayet, dünyayı istediği gibi düzenleyebileceği yanılsamasına kendisini patolojik şekilde inandırdı.

Bugün Trump yönetimi adeta, bu halin somut dünya gerçekliğiyle karşılaşmasıyla, ABD’nin içine düştüğü açmazın, bocalamaların sergilendiği bir sahne işlevi görüyor. Dram, trajedi, komedi…

ABD bu haldeyken, hangi hamleyi yaparsa yapsın, çok geçmeden eline ayağına dolandığını görüyor. Görmeye devam edecek.

İran’la olan savaşı da eline ayağına dolandı. Biraz ilerde muhtemel barışı da öyle olacak. Brzezinski, “Amerika’nın zamanı yok” diyordu (1). Böyle algılanınca, panik halinde her tarafa saldırmak ya da saldırmakla tehdit etmek kaçınılmaz bir davranış şekli oluyor.

Halen kendi inisiyatifiyle kendi çıkarına uygun bir dünya düzeni kurabileceğine inanıyor. Tehditleriyle, saldırılarıyla elde ettiği kazanımların geçici, ya da aslında daha büyük açmazlara davetiye çıkardığını, enerjisini hızla tükettiğini göremiyor veya görmek istemiyor.

İran’la “ateşkes” büyük ölçüde Çin’in İran’ı ikna etmesiyle gerçekleşti. Çin, en başından beri İran’ı desteklediğini gizlemiyor. Ama İran’ı ateşkese ikna ederken, bu ülkenin kendi kapasitesinin sınırlarını, bu arada, ekonomik krizden mağdur olan dünya ülkelerinin (tabii en çok da Çin’in) tahammülünün sınırlarını dikkate almasını telkin etmiş olmalıdır.

Çin, İran’ın ABD’nin kontrolüne girmesine engel olmaya çalışıyor. Realist davranarak, barışın  sadece İran’ın değil, Çin’in çıkarlarına ket vurmadan, Amerika’nın da kabul edebileceği koşullar içinde gerçekleşmesini temin etmeye gayret ediyor.

Ateşkesler kolay olmuyor. İhlaller olabiliyor. Ancak bir masa etrafında oturulunca, işlerlik kazanabiliyor. Bu kez de böyle olacakmış gibi görünüyor.  Tabii bugün itibarıyla, bu ateşkese en çok ihtiyacı olan  ABD’nin niyeti samimiyse.

Bir kere, İran nükleer silah yapımından, askeri kapasitesini geliştirmekten vazgeçmez. Zaten İran nükleer silah yapma kararını Şah devrinde almış, bazı mesafeler de kaydetmişti. Bu doğrultuda o zaman  fiziki mekanların inşasına başlamıştı. Aynı Şah yönetimi sırasında Amerika’nın F sınıfı uçaklarını model olarak alan savaş uçakları üretme konusunda fizibilite çalışmaları da hız kazanmıştı. Nitekim, devrimden sonra Irak savaşı sırasında Saddam yönetimi, ABD tarafından Şah döneminde inşasına başlanan nükleer tesis alanlarının, yapılarının bombalanarak imha edilmesi için yönlendirilmişti. Yani bu hikaye yeni değil.

Bununla birlikte İran, Hürmüz Boğazı’nı kendi lehine, ABD’yi pek rahatsız etmeyecek,  bir takım kontrol avantajlarının tanınmasıyla açar. Enerji krizinin, ona bağlı ekonomik krizin aşılması için en önemli konu da budur.

İran’ın talep ettiği tazminat, ABD tarafından doğrudan kabul edilmese de, şimdiden ABD yönetimine yakın bir çok “think tank” tarafından dillendirildiği gibi, özellikle de Körfeze kıyısı bulunan ABD müttefiki monarşiler için boğazı kullanmayı maliyetli hale getirerek, yani onlara adeta bir tür “İran vergisi” yükleyerek aşılabilir.

Ancak, bölgedeki ABD üslerinin kapatılması talebini ABD kabul etmez. Bu talep gerçekçi de değil zaten.

Özcesi, ABD Hürmüz Boğazı’nın açılması dışında hiçbir talebini reel olarak gerçekleştiremese de, bunun sağlanmasıyla, savaşın en etkili sonucu olarak görülen bir sorun aşılmış olur.

İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması, nükleer programın hayli ötelenerek ve uluslararası denetimi arttırılarak  kabul edilmesi, Hürmüz’ün (tam olarak İran’ın istediği gibi olmasa da) yeni statüsünün kabulü, İran’ın maruz kaldığı zararın Boğazı kullanan ülkelere fatura edilmesi İran’ın olası kazançları olabilir. Bu kazançlar orta vadede İran’daki demokratik güçlerin hareket alanını genişletir, onların güçlenmesine katkı yapar.

Tabii bunun kalıcı bir barış olmayacağını tahmin etmek zor değil. ABD, İran’ı bırakmaz. Ondan vazgeçemez. Dolayısıyla barış kapsamındaki taahhütlerinin arkasında duramaz. Sorun sadece İsrail’in güvenliği, Doğu Akdeniz’in kontrolü değil, bunlardan daha  önemli olanı, en büyük alıcısı Çin, sonra Avrupa ve Japonya olan İran ve İran’ın kontrolündeki Boğaz’dan geçmek zorunda olan enerji kaynaklarının  denetimidir. Bu enerji kaynaklarının, ticaret yollarının denetimi olmadan petro-dolar sistemi de sürdürülemez. Petro-dolar sistemi olmadan Amerika’nın finansal gücü korunamaz. Devasa cari açığı yönetilemez (Petro-dolar olgusu dünyada dolara olan talebi arttırıyor. Bu da Amerika’ya süreki dolar emisyonunu genişletebilme, yani para basma, düşük faizle borçlanma ve cari açığını bu şekilde yönetme olanağı tanıyor ). Böyle bir durumda, Amerika  devasa askeri gücünü finanse edemez. Bu askeri güç yoksa, ittifakları çöker, hegemonya da fiilen kartona dönüşür.

Yeri gelmişken, ABD’nin körü körüne İsrail’in peşine takıldığı iddiası doğru değildir. İsrail mevcut hareket alanını, istismar olanaklarını ABD’nin hali hazırdaki Ortadoğu ve İran politikasıyla sorunu olmadığı için bulabilmiştir. İsrail’in Amerika için önemi, yukarıda sözünü ettiğim enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerinde kontrol sağlamak amacından ayrı düşünülemez.

Bu arada, İran’ın savaşın sonunda Irak, Suriye, Libya, Venezuela gibi bir ülkeye dönüşeceğini öngörmek ahmakçadır. İran devleti bulunduğu coğrafyanın en eski, görece en istikrarlı devletidir. Coğrafi sınırları yüksek dağlarla çevrili, işgal edilmesi, teslim alınması çok zor bir ülke. İran’ın  özünü kaybetmeden değişen koşullara uyarlanma kapasitesi bu niteliklerine vurgu yapılmaksızın izah edilemez. İran, rejimi restorasyona tabi kılındıktan sonra dahi Rusya ve Çin’le kurmuş olduğu ittifakı bozamaz. Olaylara, olgulara geniş tarihsel jeo-ekonomi-politik bir perspektiften bakmak lazım. Tersi yönde bir hareket sürdürülebilir bir durum yaratamaz.

İran’ı “ideolojik devlet” olarak nitelemek yüzeysel bir değerlendirmedir. Bizatihi ideolojik devlet kavramı sorunludur. Liberal ilahiyatın terminolojisidir. Eğer devletleri ille de bu açıdan tanımlayacaksak, modern zamanların en ideolojik devleti liberalist Amerika’dır. Hatta o kadar patolojik bir  ideolojik konumu sahiplenmiştir ki, kendine göre “dünyanın sonu” nu bile ilan etmekten kaçınmamıştır. Vaktiyle, “medeniyetler savaşı”nı kazanarak, tarihin sonuna ulaştığını duyuran ABD, bugün geldiği yerde, hâlâ medeniyetleri yok etmekten söz etmektedir. Asıl “kör ideolojik tutum” budur.

İran yönetiminin restorasyondan kaçınmasının nedenini onun ideolojisinden çok bölgesel koşullarıyla açıklamak isabetli olur. Şu son 40 yılda, İran’ın etrafında olup biten jeo-politik değişimlere bakınız. Özcesi, İran bugün ideolojik değil, varoluşsal bir direniş gösteriyor.

Son olarak, İran’ın bu beklenen direnişi uluslararası güç ilişkilerinde, hem müttefikleri hem de rakipleri nezdinde,  ABD aleyhine değerlendirmelerin güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Hatta Çin ve Rusya gibi ülkeleri daha da cesaretlendirebilecektir. Ukrayna ve Tayvan, Çin’in etrafındaki denizler, adalar gibi sorunların çözümüne yönelik daha kararlı adımların atılmasında rol oynayabilir.

İran devletinin gerici burjuva sınıf karakteri ve kendi emekçi halkıyla olan olan iç sorunları elbette emperyalist sistem içindeki maddi konumundan ayrı düşünülemez. Ancak, onun emperyalist saldırganlığa karşı direnişi, emperyalist planları, en azından bölgemizde, geriletecek bir sonuçlara yol açabilir.  Hatta Sykes-Picot’la kazanılmış emperyalist-siyonist mevzilerin erozyonuna kadar gidebilecek sonuçları olabilir.

Marksizm-Leninizm açısından birincil çelişki antagonist olandır. An itibariyle, emperyalizm ve anti-emperyalizm arasındaki mücadeledir. Dolayısıyla emperyalizmin geriletilmesidir. Bu koşullarda, İran rejiminin gerici kapitalist karakteri ve onun İran emekçileriyle arasındaki çelişki ikincildir. Basit sırayla yürüyen sabit bir olgudan değil, canlı, çelişklileriyle hareket eden bir bütünden söz ediyorum.Bununla birlikte, emperyalizme karşı direniş, İran emekçi sınıfının hareket alanını da kendi lehine siyasal hamleler yapabilecek surette kaçınılmaz olarak genişletecektir. Emperyalizme karşı savaşım, onu geriletme, onun karşısında mevzi kazanma İran kapitalizminin geriletilmesi anlamına da gelir. Bunu aklımızda tutalım.

NOTLAR

(1) Brzezinski’nin başkanlığını yaptığı ABD’nin İran politikasını yeniden gözden geçirmesinin telkin edildiği, 2004 tarihli bir çalışma grubu raporunda (bkz, İran’ın Zamanı Geldi, Profil Yayınları, 2006), ABD yönetimine özetle şu tavsiyelerde bulunuluyor:

(a) İran rejimi ve onu koruyup, kollamakla görevli güçler, kurumlar sağlam durumdadır. Bu yüzden, rejimin içten ya da dış müdahaleyle yıkılacağına dair beklentiler gerçekçi değildir. İran’daki rejim ancak muhalif toplumsal güçlerin uzun erimli mücadelesiyle dönüştürülebilir. Toplumun son yıllardaki muhalif hareketliliği bunun gerçekleşebilme olasılığını güçlendirmektedir. Bu mücadeleye destek olmak için rejimi doğrudan karşıya alacak, onu tecrit edecek politikalardan kaçınılmalı, onunla diyalog ve işbirliği olanaklarını arttırmaya çalışılmalıdır. İran rejimini dışlayıcı, ona dışarıdan müdahaleye yönelik arayışlar, rejimin toplumsal desteğini arttırır, demokratik muhalefeti zayıflatır.

(b) İran artık ideolojik kaygularla hareket eden bir devlet değildir. İzlediği politikalarla, ulusal çıkarlarını gereksinmelerini öncelikli gören bir ülkedir. Bu çerçevede son yıllarda komşuları başta olmak üzere bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmuş ve ticari ilişkilerini geliştirmiştir. Ancak, yine son yıllarda, değişen bölgesel durum İran üzerinde yeni baskı ve belirsizlikleri gündeme getirmiştir. Bu koşullarda İran, değişen bu durumlarda önemli bir rol oynamaya davet edilmeli, dışlanmamalıdır. Mesela, Irak ve Afganistan’da oluşan yeni durumlara katkı vermesi için İran teşvik edilmelidir. En azından onunla diyalog halinde olunmalıdır. Aksi bir tutum, İran’ı bu yeni durumların sürdürülebilirliğini önleyici bir rol oynamaya iter. Rejimin iç dinamikleriyle süreç içinde değişme olasılığına ket vurur.

(c) İran’a yeni bir yaklaşım şarttır. İran’la siyasal diyalog kurmak için onun nükleer hesaplarına, bölgesel ihtilaflarda oynadığı mevcut role takılmak yanlış olur. Vaktiyle Çin ve SSCB ile onların çözülmesine katkı sağlayan ilişkilere benzer bir işbirliği içine girmek lazımdır. Yani bir yandan, İran’ın Amerika için olumsuz olan politikalarına karşı çıkarken; diğer yandan, yapıcı bir diyalogtan vazgeçilmemelidir. Ortak çıkar noktaları bulunmalı, nükleer program, bölgesel istikrar gibi konular bu ortak çıkar noktalarıyla bağlantıları kurularak ele alınmalıdır.

(d) İran’la bütün ihtilaf noktalarının hep birlikte çözümünü hedefleyen büyük, çok kapsamlı bir antlaşma beklentisi içinde olmak yerine öncelikli olarak  bölgesel ortak çıkarların söz konusu olduğu alanlarda işbirliğine yönelinmelidir.

(e) Tahran’a karşı tek yanlı, cezai yaptırımlar bugüne kadar başarılı olamamıştır. Bu tür cezai önlemlere sık başvurulması, İran karşısında güç kullanma dışındaki bütün önlemlerin hoyratça tükteilmesine yol açmıştır. ABD, güç kullanma dışındaki araçları kullanma olanağından  kendisini yoksun bırakmıştır. Amerika artık teşvik edici önlemlere de başvurmalıdır. Ekonomik ilişkilerin, ticari çıkarların İran’ın izlediği dış politikada son yıllarda kazanmış olduğu büyük önem ihmal edilmiştir. ABD, İran’la ticari ilişkiler olanağını ortadan kaldırarak kendi elini zayıflatmıştır.

(f)  Amerika, İran’da bir rejim değişikliği talep etmeksizin demokrasiyi savunmalıdır. ABD’nin rejimi değiştirmeye yönelik açıklama ve çabaları, İran’da Şii milliyetçiliğin daha güçlenmesine hizmet ederek, rejimin toplumsal dayanaklarını takviye etmektedir. Amerika, İran’ı uluslararası diplomatik ve ekonomik ilişkiler içinde tutarak demokratikleşmesine katkı vermelidir.

(g) İran’ın bölgesinde gerçekleşen son jeo-politik değişimlerin İran’ın aleyhine kullanılmayacağına dair, onunla diyalog ve işbirliğini sürekli ve düzenli hale getirerek , teminat verilmelidir. İran’ın kendisini güvende hissetmesi bu şekilde sağlanabilir. İran söz konusu değişimlere katkı vermeye teşvik edilmelidir. Bu bakımdan, İran’la düzenli bir temas şarttır. Bunun karmaşık değil, basit mekanizmaları oluşturulmalıdır. Mesela, böyle bir mekanizma oluşturulmasında, ABD-Çin arasında 1972’de imzalanan Şanghay Bildirgesi benzeri bir belgeyle işe başlanabilir (Bu bildirgeyle ABD-Çin arasında kurulacak ilişkinin temel ilkeleri belirlenmişti).

(h) İran’ın ABD’ye güvenini sağlayacak ilk adımlardan birisi olarak, Irak’ta faal olan rejim karşıtı Halkın Mücahitleri örgütü tamamen dağıtılmalı, liderlerinin Irak’ta yargılanması temin edilmelidir.

(ı) Amerika, İran’ın nükleer programına itirazlarının arkasında durmalı ama bunu BM’in etkin olduğu, Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın dahil olduğu daha geniş bir çerçevede müzakere edilmesini sağlamalıdır. Onu basitçe ABD’nin sorunu olarak sunmamalı,  uluslararası bir sorun haline getirmelidir. Bu bağlamda, İran’ın sivil nükleer enerji kullanımı hakkına itiraz etmemeli, tersine nükleer silah programı aleyhine, bu yoldaki uluslararası açık denetimler lehine destek olmalıdır.   Bu konuda başka türlü bir diyalog olanağı yaratılamaz.

(i) Arap-Filistin-İsrail sorunlarının çözümüne yönelik kararlı adımların atılması, İran’ın Filistin konusuna müdahil olma olanaklarını kısıtlayacaktır.

(j) İran’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil olmak için yaptığı başvuru kabul edilmeli, İranla, ticari ve kültürel ilişkiler geliştirilmelidir. Bir kez bunlar sağlandıktan sonra İran’da sivil toplum kuruluşlarının oluşturulması, yaygınlaştırılması her şekilde teşvik edilmelidir. İran’ın tecridi en çok sonunda rejim değişimini temin edecek demokratik toplumsal mücadeleye zarar verir. Böyle değişimin ötelenmesine hizmet eder.

 

 

İran buraya kadar

Öncelikle Trump’ın seçimi kazanmasından itibaren izlediği politikaların tutarsızlıklarına bakıp, bunu onun akıl sağlığına veya dengesizliğine referans vererek açıklamaya çalışmak ciddiyetle bağdaşmıyor. İktidar Trump’a öğretiyor. Emperyalistlerin lideri olarak bulunduğu konumun gerektirdiği gibi davranmayı öğreniyor(1)

ABD, Ukrayna’da, Gazze’de,İran’da sıkıştı. Bir yandan, özellikle Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle doğrudan kapışmaktan kaçınmaya; diğer yandan, hegemonyasının sürdürebilirliğini temin bakımından alternatif stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Özellikle de doğrudan Çin ve Rusya söz konusu olduğunda.

Elbette Amerika’nın da, karşısındaki güçlerin de, kaybedebilecekleri üzerinden hesaplanan sınırları var. İçinde bulunulan koşullarda, bütün güçlerin hareket alanları şu ya da bu ölçüde giderek daralıyor. Daha doğrusu, bu güçlerin karşılıklı hamleleri, alan genişletme söz konusu olduğunda, geçici sonuçlar yaratmaktan öte gitmiyor.

Trump’ın seçimleri kazanmasında, “önce Amerika”, “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” söylemleri önemli bir rol oynadı. Trump bu söylemlerin, sadece “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” yönünün değil, ulusal talepleri öne çıkaran  “önce Amerika” yönünün de ancak emperyalizmin, uluslararası finans kapitalin çıkarlarıyla aynı frekansta buluşmayla olanaklı olabileceğini öğreniyor.

Çin ve Rusya ile doğrudan çatışma olasılığı söz konusu olduğunda geri adımlar atıyor. Frene basıyor. Gazze’de, Venezuela’da, İran’da (belki pek yakında Küba’da da) daha rahat hareket ederek, elini güçlendirmeye çalışıyor.

İran’a saldırmadan önce Trump’ın kısa bir süre içinde Çin’e gidip, Xi ile görüşeceği açıklanmıştı.  İran’a saldırının erken günlerinde, Trump’ın bu ziyareti gerçekleştireceği tekrar açıklandı. Ancak İran’da işlerin sarpa sarmasıyla bu ziyaret ertelendi. Çünkü, Venezuela’dan sonra İran petrolününün vanalarını da ele geçirdikten sonra Çin’e eli çok daha güçlü olduğu halde gitmek istiyordu. Olmadı.

BOP stratejisinin en dolaysız en erken kazanımı Ortadoğu petrol ve gazının kontrolü olacaktı. Monarşiler kontrol altındaydı. Irak’ petrol ve gazına çökmek, sonra da İran’ı halletmek bu bakımdan elzemdi. Irak  büyük ölçüde kontrol altına alındı. Kaldı İran.

İran kolay lokma değil. Bölgede Suriye, Hizbullah, Husiler gibi etkin müttefikleri de var. Bu müttefikler etkisizleştirilmeden, İran’ı alt etmek zor olacaktı. Hizbullah’ı yenmek için Suriye’nin düşmesi şarttı. Suriye düştü. Hizbullah büyük bir darbe aldı ancak direnişi kırılamadı. Aldıkları ağır darbelere rağmen Husiler’in direnişi de kırılamadı. Bu koşullarda İran vuruldu.

Bugün itibariyle İran’ın takdire değer direnişi kırılmış görünüyor. İran’ın önerisi olduğu anlaşılan bugünkü ateşkes saldırgan “Epstein koalisyonu” nun (özellikle de uzun erimde)  lehinedir. Gelgelelim, İran ve dünya bir kez daha Amerika ile diplomasi olamayacağını deneyimleyecektir. Hükmeden, hükmetmekten vazgeçmeyen güçle diplomasi olmaz.

Bu ateşkes, Gazze’de olduğu gibi, zaman zaman aksasa da, bir biçimde sürdürülmek istenecek, süreç “İran’ın “rehabilitasyonu” nu kademeli olarak temin edecektir.

İran rejiminin toplumsal tabanının böyle bir direnişin sürdürülebilmesi bakımından geniş ve kararlı olmadığını saldırılar sırasında bir kez daha dışarıdan, medya aracılığıyla, olanaklar ölçüsünde gözlemle olanağı buldum. İran’da sokaklarda rejimi destekleyen kalabalıkların kılık kıyafetlerine ve sloganlarına bakınca bu kitlenin rejimin dayandığı kendi dar kitlesi olduğu izlenimi edindim.

İran toplumunun en dinamik, en üretken, entelektüel ve kültürel seviyesi yüksek kentli kesimlerinin talepleri biliniyor. Sır değil. Bu talepler yeni de değil. Bu kesimlerin hiç bir koşul altında mevcut rejimle uzlaşmayacakları biliniyordu. Ancak çıkıp saldırgan taraf lehine mücadele etmelerini de kimse bekleyemezdi. Böyle beklentileri olanlar zaten çuvalladılar. İran halkının geniş kesimlerinin duygularını, psikolojisini anlamak lazım.

Bizdeki 15 Temmuz darbe girişimi sırasında sokaktaydım. Ne olup bittiğini sokakta,hatta Babıali yokuşunu çıkarken yolumu kesen bir askerden (bölük pörçük) öğrendim. Daha önemlisi, Vilayet civarında toplanmış, az sayıdaki askerin konumlanmalarını izleyen çoğu benim gibi oradan geçmekte olan insanlar arasında ne olduğunu anlamaya çalışırken, hemen herkes de bir askeri darbe gerçekleştiği kanaatinin oluşmuş olduğunu fark ettim. O zaman, hiç birini tanımadığım ve onların çoğunun da birbirlerini tanımadığına emin olduğum o insanların kendi aralarındaki konuşmlarına bakınca olup bitenden memnun göründükleri izlenimi edinmiştim. Kimse askerleri alkışlamıyor, tezahürat yapmıyor, ama sessizce bir onay veriyordu. Doğrusu, bu beni oldukça şaşırtmıştı (Bu arada, olanı anlamak için Divanyolu boyunca yukarı aşağı yürürken, darbeye açıkça karşı çıkan, direnen kimseye rastlamamıştım. Bu tür bir protesto darbenin bastırıldığının resmen ilanından sonra gerçekleşti. Darbe karşıtlarının ancak ondan sonra gayet organize şekilde sokağa çıktıklarını gördüm).

İran halkının geniş kesimlerinde de bu saldırılar sonrasında muhtemelen benzer bir tavır oluşmuş olabilir. Bu örneği onun için verdim.

Daha önceki yazılarda, İran rejiminin zayıflığının nedenlerine değinmiştim. Tekrar etmeyeceğim. Ancak, İran rejiminin mimarisinin rejimin olası çözülmesinde önemli bir rolünün olacağını da ilave etmek isterim.

Rejimin en tepesinde “milli irade” nin de üzerinde olan bir “rehber ilahi irade” var. İmamet var. Sünnilikte hilafet meşruiyet bağlamında neyi ifade ediyorsa, Şiilikte de İmamet benzerini ifade eder. Bu İmamet’in  doğrudan en önemli dayanağı ya da askeri kolu Devrim Muhafızları ve ona bağlı diğer kolluk ve yargı organları. Bunların altında, İmamet tarafından onaylandıktan sonra halk tarafından seçilmiş siyasal kadrolar var. Bu kadrolar, özellikle son 30 küsur yıldan beri rejimin iktidarından çok halkın muhalefetini temsil ediyorlar.  Seçilen cumhurbaşkanı gibi figürlerin aldıkları geniş halk desteğini örgütsel bir muhalefete kanalize etmelerine izin verilmiyor. Bu tür girişimler (mesela Ahmedinejat döneminde olduğu gibi, alt sınıflara daha yakın, daha radikal dinci olsalar da) anında bastırılıyor.

Bununla birlikte, görünür, işleyen devletin başındaki figür olan cumhurbaşkanı rejim ve halk sınıfları arasında bir tür hava yastığı işlevi de görüyor. Halkın talepleri, beklentileri seçilmiş figürler tarafından rejimin anlayışıyla bağdaşabilir hale getiriliyor, veyahut, çeşitli biçimlerde, mesela şu anda bizdeki muhalefetin yaptığı gibi, gaz alma yöntemiyle tamamen bertaraf ediliyor. Ancak bu seçilmiş otorite rejimin mimarisinin en kırılgan yapısını oluşturmaya devam ediyor. Yani hem rejimin halk nezdindeki  meşruiyetini temin ediyor, hem de onu alt edebilme potansiyeline sahip bir araç olarak orada duruyor.

Yönetici sınıf içindeki bölünmeler bakımından da hayli işlevsel bir mimariden söz ediyorum. Yönetici sınıf içinde restorasyon talep eden fraksiyon(lar), şimdiye kadar bu mimari olanağı kullanarak amaçlarını elde etmek istediler. Ancak aralarında özellikle diasporayla canlı bağlantısı olan yeni burjuvaların da yer aldığı palazlanmış sermaye grupları daha da ağırlaştırılan son yaptırımlardan sonra  daha acil çözümleri, emperyalistleri de bir ölçüde arkalarına alıp,  birleşiminde kentli küçük burjuvaların ağırlığının gözlemlendiği sokakları hareketlendirerek dayatmak istediler.

Dikkat edilecek olursa, bu saldırılar sırasında başta cumhurbaşkanı olmak üzere, seçilmiş figürler Epstein koalisyonun “kelle koparma” taktiğinin kapsamı dışında tutuldular. Doğrudan İmamet hedefleri seçildi.

Rejim de bu yapılanmanın bilincinde olduğu için seçilmişler kontrolündeki  “gölge devlet” yerine hemen doğrudan elinin altında tuttuğu “fiili devlet” ile bu saldırıları gögüslemeye çalıştı. Şimdi bu ateşkes sürecinin “gölge devlet”in konumunu güçlendirmesi beklenebilir.

Bu ateşkes rejimin “ikili iktidar” yapısının daha net olarak  sergilenmesine, oradan bu ikisinin karşılıklı ödünleriyle rejimin tedricen, aşamalı olarak çözülmesine kadar giden daha kapsamlı bir sürecin başlangıcına ulaşabilir. Yani bugünkü durumda, ani kırılmalar, kopuşlar beklenmemelidir.

NOTLAR

(1) Bu noktada, içerde ve dışarda bir çok yorumcu ABD’nin Trump yönetiminde artık izolasyonist bir dış siyaset izleyeceğini, hatta merkantilist önlemler alacağını; bazısı, iyice çoşarak, ABD’nin artık emperyalist siyaseti terk edeceğini falan söyledi, yazdı. Baştan aşağı yanlış yorumlar.

Bir kere, ABD için emperyalizm basitçe bir dış siyaset sorunu değil, kapitalist Amerikanın damarlarında dolaşan kandır. İkincisi, ABD “izolasyonist” olarak tanımlanan döneminde, bu stratejiyi emperyalist olmamak için değil, sağlam bir emperyalist olmak için tercih etmiş ve başarıyla uygulamıştı. Önce arka bahçesi olarak gördüğü Amerikaları (buraların ondan önce Britanya ve kısmen İspanya ve Fransa kolonilerinden oluştuğunu hatırlayalım) sağlama almayı, oradan Pasifik’e ve Avrupa’ya doğru açılmayı planlamıştı.

Yani izolasyon bir emperyalist politikaydı. Nitekim, ABD 1.Dünya Savaşı’na kadar emperyalist savaşlara girişti ve  ilk büyük emperyalist savaşa da istediği bir zamanda dahil oldu. Hatta Sovyet Devrimi’ne müdahale eden koalisyon ülkeleri arasında o da vardı.

Trump’ı ABD’nin ve uluslararası finans kapitalin ihtiyaçları çağırdı. Dediğim gibi, emperyalizmin sıkıştığı bir zamanda yeni bir oyun kurulmasına ve yeni bir oyun kurucuya ihtiyaç vardı. Kimse bu rol için tam olarak biçilmiş kaftan değil, olamaz da zaten. En uygun ya da teşne olan bulunur, iktidarda, bazen kafa göz de yarsa, öğrenmesi beklenir. Öğrenemeyeceği anlaşılırsa, bir biçimde tasfiye edilir.

Birde tabii, Trump esnaf uslubuna sahip, yoğurt yiyişi farklı. Buradan hareketle onun kaba olduğunu söylemek mümkün, ama “deli” olduğu sonucunu çıkarmak doğru olmaz.

 

 

 

Trump istediklerini yapabilecek mi? 1

Trump, ABD hegemonyasının sönme sürecinin ivme kazandığı koşullarda, yeni bir oyun kurması için sahaya sürüldü. Trump’ın kurmaya çalıştığı oyun bilinmedik, aykırı bir oyun değil. Kendi mantığı içinde de tutarsız olduğu söylenemez.

Şimdi, özellikle ekonomik olarak meydan okuyan bir Çin var. Bu meydan okumanın ne denli ciddi bir anlamının olduğunu göstermek için basit bir kıyaslamayla başlayalım. Bundan yirmi beş yıl önce ABD, en önemli 64 teknolojinin 60’ının geliştirilmesinde ve üretilmesinde dünya lideriydi. Bugün Çin, bunlardan 57’sinin geliştirilip, üretilmesinde dünya lideri. Geri kalanlarında da, önümüzdeki on yıl içinde,  liderliği elde etmesi kaçınılmaz görülüyor.

Bu koşullarda ABD, bir yandan, bir tür merkantilist bir anlayışla elindeki kaynakları savurmadan,  global ticaretin kurallarını kendi lehine çevirerek, korumacı bir ekonomik anlayışı savunacak; diğer yandan, adeta kolonyalist bir anlayışla dışa doğru genişleyecek, dünyadaki stratejik hammade, maden ve enerji kaynakları üzerinde imtiyazlar elde edecek, yanı sıra mal ve hizmetlerin, dolar olarak sermayenin global düzeyde hareketini kontrol edecek. Ticaret yolları denetimi altında olacak.

Buraya kadar Amerikan yönetici sınıfı içinde kayda değer bir ayrışma ya da itiraz yoktur. Görüş ayrılıkları, bunun hangi önceliklerle, hangi şekillerde, hangi araçlarla, hangi politik taktik ve ittifaklarla gerçekleştireceğiyle ilgili farklı yaklaşımlardan kaynaklanıyor.  Yoksa, bütün taraflar hegemonyanın gerilediği, güncellenmesi gerektiği konusunda hemfikirdir. Çin’in başlıca tehdit olduğu konusunda da aralarında fikir ayrılığı yoktur.

Genel olarak Demokratlar ve ana akım Cumhuriyetçiler  sönüşün önüne geçilmesinin 2.Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan soğuk savaş düzeninde izlenen, ABD’nin SSCB’yi alt etmesini de sağlamış olan yöntem ve araçların, tabii bu arada,  ABD tarafından kurulmuş olan ittifaklar düzeninin de, sürdürülmesiyle olanaklı olabileceğini iddia ediyorlar.

Trump’ın temsil ettiği kanat ise Amerika’nın tek başına veya mevcut uydularıyla birlikte gidişatı tersine çeviremeyeceğini, Rusya, Çin ve İran’la aynı anda baş edemeyeceğini iddia ediyor. Yapılması gerekenin bu üç ülke arasındaki bağlaşmayı konsolide etmek yerine bunları ayrıştıracak, birbirlerinden izole edecek bir yol izlemek olduğunu öne sürüyor. Bu görüşün 1970’li yılların hemen başında uygulamaya konulan Nixon-Kissinger doktrininin SSCB ve ÇHC’ni birbirlerine karşı kullanarak her ikisini de etkisizleştirme ya da yalıtma stratejisinden esinlenmiş olduğu açık.

ABD’nin Rusya ile birlikte Çin ve İran’a karşı ittifak kurma çabası içinde olduğu net olarak görülebiliyor. ABD ve Rusya böyle bir bağlaşma sürecinin ilk işaretini  Suriye’de vermişlerdi. İran da, muhtemelen Rusya’nın da telkinleriyle, Suriye, Yemen ve Hizbullah’ın feda edilmesiyle,  ABD’nin radarından bir süreliğine de olsa çıkacağını düşünüyordu. Yanı sıra İran, Rusya’ya daha fazla yanaşarak, Rusya ile bağlaşmak isteyen ABD karşısında elini güçlendireceğini varsayıyordu.

Bu bağlamda İran’ın sorunu, çarpık kapitalist bir ülke olmanın yol açtığı öngörüsüzlükle, genel olarak emperyalizm, özel olarak da ABD söz konusu olduğunda resmin büyüğünü görme kapasitesine sahip olmamasıdır. Yani ABD için sorun basitçe İran’ın  nükleer kapasite geliştirmesi değildir. O sadece vesiledir.

Elbette, bütün bu gelişmelerin, bu arada, genel bir emperyalist savaş olasılığının da giderek artmasının altta yatan nedeni, kapitalizmin, başta ABD olmak üzere, ana kapitalist ülkelerin doğrudan ekonomik, politik ve ideolojik aygıtlarını kat eden krizidir.

Aklımızda tutalım, sadece  hedef alan devletler değil,  hedef alınan başlıca ülkelerin hepsi kapitalisttir. Hedef alınanlar, kapitalizme değil, şu ya da bu düzeyde mevcut emperyalist hegemonya sistemine başkaldıranlardır.

1960’ların son yıllarından itibaren dünya kapitalizmi giderek ağırlaşan bir stagnasyon sürecine girmişti. Bu sürecin ağırlaşmasına katkı yapan en önemli etkenler, sosyalist dünya sisteminin varlığı ve dünya çapında  yaygınlaşan devrimci kurtuluş mücadeleleriydi. Sermayenin bugünkü yapısal krizinin en erken kökenlerini söz konusu süreçte aramak gerekir.

Kapitalizmin 1973’de patlak veren tarihsel olarak üçüncü büyük krizi, merkez kapitalist ülkeler de dahil olmak üzere kapitalist sistemi, genel olarak,  sürekli ağırlaşan ekonomik stagnasyon koşulları içinde,  ekonomik çöküş  tehlikesine maruz bıraktı.

Bu durumun aşılması için merkez kapitalist ülkeler, zaten 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren kademeli olarak başlatmış oldukları sanayisizleşme politikasını da teşvik ederek toplumsal maliyeti  kapitalist devletler için yüksek olan reel ekonomik faaliyetlerini azaltarak, finansallaşmaya abandılar.

Diğer yandan da, bir çoğu karmaşık ama ağırlıklı olarak küçük burjuva öğeleri ihtiva eden sınıf ittifaklarına dayalı olarak kotarılmış sol devrimci rejimleri kendi içlerinde ve birbirleriyle ilişkilerinde istikrarsızlaşma stratejisi izlediler. Büyük politik, ideolojik kampanyalar başlattılar. “Kültürel marksizm”, “maoculuk”, “trotskizm”, “üçüncü dünyacılık”, “Avrupa komünizmi”, “Batı Marksizmi”, “gramscicilik”, guevaracılık” vb gibi, hepsinin ortak paydası -reel olarak- anti-sovyetizm olan akımları işçi sınıfı marksizm-leninizmine karşı desteklediler (1). Ekonomik rüşvetleri devreye soktular. Küçük burjuva önderliklerin zaaflarını iyi okudular. Oraya yüklendiler.

19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren kapitalizmin modern tarihine baktığımız zaman, sistemin  kaçınılmaz olarak içinde yaşadığı aşırı üretim ve azalan kâr oranları döngüsünün somut bir ifadesi olan stagnasyon sürecinden kurtulmak için finansal araçları kullandığını, elzem olan finansal küreselleşme koşullarını sağlamaya çalıştığını biliyoruz. Birinci emperyalist savaşının nedeni, kriz koşullarındaki sermayenin bu küreselleşme ihtiyacıdır.

Seksenli yılların ortalarına doğru finansallaşma ya da aynı anlama gelmek üzere küreselleşme süreci devreye sokuldu. Bu sürecin ilk somut siyasal sonuçları arasında SSCB’nin çöküşünü,  paradoksal olarak Büyük Kültür Devrimi’nin bir sonucu gibi görülmesi gereken, kapitalist restorasyon yolunda Çin Halk Cumhuriyeti’nin önünün açılması ve tabii erken egzersizleriyle birlikte BOP hamlesini sayabiliriz.

Hatırlayalım, o zaman rakipler, olası rakipler elimine edilmiş veya yalıtılmışlardı. Emperyalistlerin önünde geniş bir hareket alanı vardı. Büyük savaş olasılığı ihmal edilecek derecede düşüktü. “Tarihin sonu” ideolojisi de bu koşullarda devreye sokulmuştu.

Ancak, kapitalizmin emperyalist bloğu bu süreçte sona gelindiğini 2008’deki büyük krizde net olarak gördü. Küreselleşme ekonomik, siyasal ve ideolojik boyutlarıyla bir bütün olarak çöktü.

Çin ve ekonomik olarak onun etrafında şekillenen BRICS’in meydan okumasına emperyalist bloğun ekonomik ve ideolojik araçlarla yanıt vermesi artık olanaklı görünmüyor. Sürecin emperyalist blokta kayda değer çatlaklar yarattığına da tanık olmaktayız.

ABD’nin resmi stratejisti Brzezinski vaktiyle, mealen, “ABD’nin zamanı yok, 2026’ya kadar vakti var. Ya o zamana kadar sönme sürecini geri çevirecek ya da  geçmiş olsun” demişti.

İşte Trump tam da bu şartlarda, ağırlıklı olarak alt orta sınıfların oy desteğiyle tekrar iktidar oldu. Birinci iktidar döneminde yapılması olanaklı olmayan “projeler” ini bu kez uygulamaya koymaya çalışıyor.

Evet, gerçekten de Trump Amerika’nın zamanının tükenmekte olduğu koşullarda, sosyalist önderlikten yoksun geniş ve demografik olarak  karmaşık  alt katmanların ( Bir süre önce, ‘görülmemiş eşistsizlik” başlığı altında WSJ’da bir istatistik gördüm, Amerika halkının yarısının servetinin önde gelen üç finans-teknolojik oligarkın servetinden daha az olduğu kaydediliyordu) mevcut düzene sessiz başkaldırısını istismar ederek, demagojik  MAGA söylemi veya ideolojisiyle yola çıktı.

Trump’ın iktidarı almasını sağlayan bir başka etken de, tabii, kapitalist dünyada genel olarak liberal devlet formunun erozyonunun derinleşmesi, faşizan önlemlerin, kurumsallaşmaya başlamış olmasıydı. Bu çerçevede mesela, yeni-McCarthycilik Trump’la başlamadı. Demokratlar döneminde tohumları atıldı. Trump bu süreci daha ileri noktalara taşıdı. Taşıyor. İdeolojik iddiaların tersine, anayasal “demokratik” devlet biçimlerinin reel olarak, fiilen devre dışı bırakılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bütün bunlar, Amerika’da, Trump’tan önce başladı.

Elbette Trump bulunduğu noktaya finans-kapitalist oligarşinin, özellikle de, onun en gözü kara, en terörist kanadı olan teknolojik finans sermayesini temsil eden Silikon Vadisi’nin tekno-faşistlerinin desteğiyle getirildi.

Bugün gelinen noktada, özellikle de, “gümrük tarifeleri”, “barış, savaşsız dünya” başlıklarıyla parlatılan  demagojik MAGA söyleminin cilalarının beklenenden erken  döküldüğünü söylemek gerekiyor.

NOTLAR:

1)  Daha önceki yazılarda değinmiştim. Amerikan ve Avrupa sermayeleri “Sovyet Marksizm”ini yeren bir çok sol, marksist faaliyete, bu çerçevede, yayınlara, konferanslara, örgütlere parasal destek sağlamıştır. Mesela, Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nin tümünün İngilizce ilk eleştirel basımı doğrudan  Amerikan hükümetinin parasal desteğiyle, 1986’da ABD’ye göç eden, kendisini Gramscici marksist olarak sunan Maltalı akademisyen Joseph Buttigieg’e  tercüme ettirilerek Columbia Üniversitesi tarafından yapılmıştır. Kitabın ikinci baskısı yine ABD hükümeti desteğiyle 2007’de yapılmıştır. Kitabın ilk İtalyanca ve 1972’deki İngilizce çevirilerine de Banca Commerciale Italiana destek olmuştu.

Bu arada, Amerika’ya göç etmiş Buttigieg ailesinin ikinci jenerasyonundan oğul Peter Buttigieg de Biden hükümetinde Ulaştırma Bakanı idi. Kabinenin belki de en neo-konservatif üyesiydi. İkinci ve üçüncü  jenerasyonlarda bu tür gerilemelere sık rastlanıyor.


 

Tekrar askeriye meselesi

Galeri

Bu yazıda “askeri vesayet” hakkında üç örnek vak’adan söz edeceğim. Bu yazıyı esinleyen, geçenlerde youtube’de izlediğim bir grup Amerikalı sol liberal aydının tartışması oldu. O tartışmada yer alan aydınların hemen hepsi, “ne işimiz var Afganistan’da, niye Amerikan halkının refahını temin … Okumaya devam et →

HEBDO katliamı sonrası değerlendirmeler

Galeri

Charlie Hebdo katliamı sonrasında kimi sol çevrelerde, artık ABD’nin islamcı terörü beslemeyeceği, desteklemeyeceği, hatta islamcıların defterini düreceği yolunda bazen açık kimi zaman örtük şekillerde dile getirilen bir iyimser beklenti oluştuğu görülüyor. Bu beklentiye AKP hükümetinin deliğe süpürüleceği ihtimali de eşlik … Okumaya devam et →

Emperyalizm uzlaşmaktan teslimiyeti anlar

Galeri

Günümüz ülkelerinin jeo-ekonomi-politik konumu bugün oluşmamıştır. Tarihsel bir süreç içinde, toplumsal, çevresel iç ve dış siyasal mücadelelerin sonucu olarak şekillenmiştir. Ülkelerin toplumsal formasyonları, kültürel yapıları zaman içinde dönüşümler geçirse de, jeo-ekonomi-politik  konumları, kayguları, öncelikleri yeni koşullarda, yeni görünümler altında devam … Okumaya devam et →

Haziran’dan Ekim’e…

Galeri

Haziran 2013’de, Türkiye’nin bir çok ilinde, bölgesinde, “hükümet istifa” şiarı altında süren halk ayaklanmalarına Kürt vilayetlerinden ve Kürt siyasal gruplarından açık bir destek gelmemiş, dahası, ayaklananların hükümetin istifasını talep etmelerine  yine bu Kürt siyasal çevreler tarafından karşı çıkılmıştı. Kürt siyaseti bir … Okumaya devam et →