Uzun restorasyon dönemi sona ererken: faşizm ve siyasal yol ayrımı

Siyasal süreçler durağan değil, tarihseldir; arkalarında her zaman örgütlü bir toplumsal güç, ekonomik bir motivasyon ve siyasal bir irade barındırırlar. Bu açıdan ülkemizde, 1980’li yıllardan itibaren açık bir karşı devrime evrilen hamlelerin, öncesindeki —temelleri 1930’ların ikinci yarısından itibaren atılan— uzun restorasyon döneminde zamana yayılması veya örtük yöntemlerle yürütülmüş olması yanıltıcı olmamalıdır. Nitekim bu dinamikler, söz konusu hamlelerin programlı, etkin ve kesintisiz bir sürecin parçası olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Türkiye’nin yakın tarihinde bu kesintisizliğin ve yapısal dönüşümün kökleri, bir devrimler dönemini hazırlayan bütüncül bir program niteliğindeki Tanzimat sürecine, oradan Cumhuriyet’in erken dönemlerindeki ekonomi-politik saflaşmalara kadar uzanmaktadır.

Tanzimat’la birlikte ivme kazanan Osmanlı modernleşmesi, özünde küresel kapitalist merkezin genişleme stratejilerinin ve dış dinamiklerin imparatorluğa yönelik dayatmalarının bir sonucuydu. Ancak bu dışsal baskı, sistemle bütünleşmekten çıkar sağlayan içerideki işbirlikçi/komprador sermayenin yapısal talepleriyle birleşerek zemin bulmuştur.

Söz konusu entegrasyon ve uyum çabası, restorasyoncu bir geri dönüş olmadığı gibi başlangıçta hızlı ve radikal bir kopuş da değildir; aksine, monarşik devlet yapısının meşrutileştirilmesini yakın siyasal hedefi haline getiren, ancak bunu son derece düşük tempolu ve tedrici bir biçimde yürüten tarihsel bir eşiktir. Dönüşümün bu tedrici karakterine rağmen, süreç ilerideki devrimci kopuşları besleyecek olan kurumsal kodları Türk devlet geleneğinin genetiğine işlemeyi başarmıştır.

Nitekim bu birikim üzerinde yükselen Laik Cumhuriyet Devrimi; toplumsal ve sınıfsal ilişkileri bütünüyle altüst edemediği için sosyal alanda sınırlı kalmış olsa da, monarşiyi tasfiye edip egemenliği dünyasallaştırdığı ölçüde siyaseten radikal ve demokratik bir devrimci kopuştur.

İmparatorluğun tasfiyesiyle kurulan yeni ulus-devlet, iktisadi bağımsızlık arayışı ile emperyalist dünya sisteminin ve onun yerli uzantılarının entegrasyon baskısı arasındaki temel çelişkiyi devralmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet’in ilk on yıllarında su yüzüne çıkan saflaşmalar, Tanzimat’tan itibaren küresel sistemin ve yerli ortaklarının dayattığı bu yapısal bağımlılık krizinin yeni tarihsel koşullarda yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir.

1930’ların ikinci yarısından itibaren yaşanan gelişmeler, bu tarihsel sürekliliğin erken bir yansımasıdır. Bu dönemde, hegemon Anglo-Amerikan emperyalizmine entegre olmayı hedefleyen ve merkezinde İş Bankası çevresinin yer aldığı liberal finans kapital ile devletçi bir kapitalizmi savunan bürokratik odak arasında ciddi bir saflaşma yaşanmıştır. Başını Kemal Atatürk’ün çektiği ilk odak, SSCB’den bir an önce uzaklaşıp serbest piyasa kapitalizmine eklemlenmek isterken; İsmet İnönü çevresi (özellikle askeri-sivil bürokrasi ve Kadro dergisi (1) etrafında kümelenen sol Kemalist bürokratik aydınlar) Sovyet modelinin başarılarından da etkilenerek bu tür bir entegrasyonu o günün koşullarında zamansız ve gerçek dışı görmüştür. Dolayısıyla Atatürk ve İnönü arasındaki tarihsel çekişmenin temelini, kişisel bir anlaşmazlıktan ziyade, bu iki farklı kapitalist kalkınma perspektifinin mücadelesi teşkil etmektedir.

Yaklaşan İkinci Dünya Savaşı tehlikesi, bu iki odak arasındaki ayrışmayı dış politika ve savunma stratejileri zemininde daha da keskinleştirmiştir. İki taraf da dünyanın büyük bir savaşa doğru sürüklendiğini görmesine rağmen, bu kriz karşısında üretilen çözümler farklılaşmıştır.  Atatürk çevresi bu koşullarda Türkiye’nin daha etkin ve atak bir uluslararası politika izlemesini savunmuştur. Nitekim 1937 yılındaki Nyon Konferansı’nda İnönü’ye rağmen İngiltere ve Fransa ile faşist İtalya’ya karşı bir anlaşmaya varılması ve Hatay’ın ilhakı süreci, bu atak stratejinin somut örnekleridir. Buna karşın İnönü çevresi, ülkenin yeni bir küresel savaşı kaldırabilecek askeri ve ekonomik kudretinin bulunmadığını öne sürerek daha temkinli ve tarafsız bir dış politikayı esas almıştır.

Dönemin bir diğer paradoksal yönü ise iktisadi ve sosyal politikalarda yaşanmıştır; devlet eliyle ve Sovyetler Birliği’nin katkılarıyla sanayileşme hamleleri sürdürülürken, radikal bir köylüyü topraklandırma hareketinden ısrarla kaçınılmıştır. Taşradaki feodal kesimlerle girilecek sert bir sınıf mücadelesinin ülkeyi istikrarsızlaştıracağı kaygısı, rejim içi yapısal bir refleks olarak kökten toplumsal dönüşümleri ötelemiştir. Sınıfsal, iktisadi ve jeopolitik düzlemdeki bu yaklaşım farklılıklarının bir neticesi olarak İsmet İnönü tasfiye edilmiş ve liberal kanadın temsilcisi Celal Bayar başbakan olarak atanmıştır.

Ancak Celal Bayar’ın temsil ettiği liberal-finans kapital ekseninin yükselişi, devlet aygıtının geleneksel sahibi olan askeri-sivil bürokrasi tarafından yapısal bir tehdit olarak algılanmıştır. Atatürk’ün vefatının ardından İsmet İnönü’nün iktidarı Bayar’dan pürüzsüz ve kolay bir biçimde devralabilmesi, tam da bu bürokratik refleksle doğrudan alakalıdır.

İnönü, açıkça telaffuz etmese de bürokrasiye, kökleri 1930’ların ikinci yarısına dayanan o geleneksel devletçi kontrol ve restorasyon (Cumhuriyet’in kurucu dönemindeki o görece radikal ve ileriye doğru sıçrayan devrimci eğilimleri durağanlaştırma, kimi ileri adımlardan geri adım atarak devlet aygıtını Tanzimat’ın o sinsi, tedrici ve düşük tempolu uyum ritmine geri döndürme) metoduna geri dönüleceğini zımnen vaat etmiştir.

Dolayısıyla onun geri dönüşü, kişisel bir iktidar mücadelesinin ötesinde, bürokratik elitlerin iktisadi ve siyasi alanı yeniden domine etme arzularının bir sonucudur. Savaş yıllarında ve sonrasında somutlaşacak olan vizyon değişikliği ve devletçi politikalara radikal geri dönüş  bu tarihsel ve sınıfsal uzlaşma bakımdan gayet tutarlıdır.

Nitekim İnönü’nün ekonomi-politik çizgisi, küresel konjonktürün dönemsel eğilimlerini okuma ve devlet aygıtını bu eğilimlere göre yeniden konumlandırma noktasında bir esneklik ve tutarlılık barındırmaktadır. 1930’ların başından itibaren ve özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında, tüm dünyada devlet müdahaleciliğinin, korumacılığın ve merkezi planlamanın ağırlık kazanmasına paralel olarak İnönü de katı bir devletçi vizyonu uygulamaya koymuştur. Savaş ekonomisinin olağanüstü şartlarında doruğa ulaşan bu bürokratik ve merkeziyetçi refleks, o günün küresel iklimiyle tamamen uyumludur.

Aynı İnönü vizyonunun 1946 sonrasında sergilediği radikal dönüşüm de bu tarihsel çerçeve dâhilinde gayet tutarlıdır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından küresel hegemonya Anglo-Amerikan eksenine kayınca ve dünya sistemi liberal serbest piyasa ile çok partili rejim modelini dayatınca, İnönü bu yeni dış dinamiklere de hızla adapte olmuştur.

Dolayısıyla 1946 sonrasında çok partili hayata geçilmesi ve Batı ittifakına eklemlenme yönünde atılan adımlar, ilkesel bir kırılmadan ziyade, bürokratik devlet yapısını ve restorasyon geleneğini değişen dünya koşullarında ayakta tutma stratejisidir. Özünde bu dönüşüm, yukarıda vurgulanan siyasal süreçlerin kesintisizliği, programlılığı ve arkasındaki derin siyasal iradenin konjonktürel bir hamlesi olarak görülmelidir.

Sonuç olarak bu süreklilik, Türkiye’deki siyasal ve ekonomik dönüşümleri liderlerin şahsi kararlarına indirgeyen egemen tarih yazımının aksine, olay ve olgulara uzun süreli diyalektik tarihsel bir perspektiften bakmayı zorunlu kılmaktadır. Ancak bu bakış, süreçleri mekanik bir yapısalcılığa hapsetmemeli; tersine, öznelerin, sınıfsal ittifakların ve örgütlü siyasal iradenin bu yapılar içindeki kurucu rolünü gözden kaçırmamalıdır.

Bu uzun vadeli restorasyon hattı içinde askeri darbeler de gerçekleştirildi tabii. Bu darbeler egemenlerin ilan ettiği manipülatif iddiaların aksine, nesnel sonuçları itibarıyla karşı devrimci yönelimlerin tahkim edildiği müdahale momentleridir. Burjuva diktatörlüğünün kendi içsel krizlerini kurulu düzenin bilindik demokratik araçlarıyla yönetemediği her dönemeçte askeri-sivil bürokrasi, çıplak zora dayalı bu aygıtı devreye sokmuştur.

Bu hat üzerinde 1960 müdahalesi, biçimsel ve kurumsal düzlemde sola alan açan görece özgürlükçü bir anayasal zemin doğurması bakımından özgün bir nitelik taşımaktadır. Ancak bu durum diyalektik bir illüzyondan ibarettir; çünkü 1960 darbesi, küresel kapitalist sistemin çevre ülkelerine dayattığı planlı kalkınma ve ithal ikameci entegrasyon taleplerinin bir ürünüdür. Ekonomi-politik düzlemde tekelci devlet kapitalizminin ve planlı holdingleşme dalgasının önünü açan bu yeni restorasyon aşaması, Menderes döneminin plansız finansal iflasına karşı emperyalist merkezin ihtiyaç duyduğu rasyonel piyasa disiplinini devlet eliyle kurmuştur. Nitekim o dönem Batı dünyasında egemen olan Keynesyen refahçı politikalarla tam bir paralellik içeren bu yeni modelin yaşayabilmesi için, kurulan ithal ikameci sanayinin ürettiği malları tüketecek bir iç pazar yaratmak, yani toplam talebi yapay olarak teşvik etmek zorundaydı.

Bu doğrultuda kentli orta katmanların ve işçi sınıfının yükselen basıncını sönümlendirirken aynı zamanda iç pazarı canlandırma misyonu taşıyan 1961 Anayasası ile kaşıkla verilen demokratik, sendikal ve ücret haklar; bu kanallardan sızarak radikalleşen örgütlü emekçilerin muhalefeti finans kapitalin tekelci kâr düzenini tehdit etmeye başladığında, 1971 ve 1980 askeri müdahaleleriyle kepçeyle geri alınacaktır.

Dolayısıyla darbeler, iddia edildiği gibi sınıflar karşısında tarafsız bir devlet refleksinin değil; o sinsi restorasyon çarkının sıkıştığı anlarda tıkanıklığı şiddet yoluyla açan, kapitalist entegrasyonu hızlandıran, nihayetinde 1980 sonrasındaki o açık karşı devrimci saldırının yol taşlarını döşeyen gerici sınıfsal sıçrama tahtalarıdır.

Bu diyalektik hat üzerinden bakıldığında, 1980 sonrasındaki açık karşı devrime varan süreç, kendiliğinden işleyen yapısal bir kaderin değil, küresel kapitalizmin sistemik kriziyle doğrudan bağlantılı iradi bir saldırının sonucudur. Bu dönem, küresel sermayenin neoliberal önlemlere ihtiyaç duyduğu ve ironik biçimde Cumhuriyet’in kuruluşunu mümkün kılan uluslararası dengelerin tasfiye edildiği şartları barındırmaktadır.

Nitekim bu yeni dönemde küresel sermaye; egemenlikleri iktisadi araçlarla erozyona uğratma işini kolaylaştıran yapısal uyum programları, borçlandırma mekanizmaları ve sınır ötesi finansal operasyonlarla ulusal pazarları doğrudan denetimi altına almaya başlamıştır. Üstelik emperyalist merkez bu iktisadi aygıtlarla da yetinmemiş; entegrasyona direnç gösteren veya kriz üreten coğrafyalarda askeri müdahaleleri ve doğrudan rejim düşürme operasyonlarını da içeren siyasal/askeri araçları pervasızca kullanmıştır.

Cumhuriyet’in radikal eğilimlerini durağanlaştırarak devlet aygıtını Tanzimat’ın o tedrici temposuna geri döndürmeyi amaçlayan bu uzun restorasyon hattı; işte bu küresel altüst oluş ve topyekûn entegrasyon baskısı ikliminde, 1980 sonrasının neoliberal taarruzuyla en keskin aşamalarından birine doğru yol almıştır.

Nitekim SSCB’nin çöküşüyle birlikte, Türkiye’den sadece iktisadi yapısını radikal bir biçimde dönüştürmesi değil, uluslararası konumunu da yeniden tanımlaması istenmiştir. Bu durum, emperyalist dünya sistemine yeni ve topyekûn bir eklemlenme, yani köklü bir güncellenme talebidir. Kökleri Tanzimat’la devletin genetiğine yerleşen o tedrici entegrasyon mirasının, 1930’ların ikinci yarısından itibaren Cumhuriyet’in radikal eğilimlerini durağanlaştıran bir restorasyon hattına bürünmesi; işte bu küresel altüst oluş ikliminde, 1980 sonrasının neoliberal taarruzuyla en keskin aşamalarından birine doğru yol almıştır.

1980’lerde bu iktisadi ve siyasi enstrümanlarla temelleri atılan neoliberal küreselleşme dalgası, ilerleyen süreçte emperyalist sistemin yapısal bir hegemonya krizine dönüşmüştür. Eski dünya düzeninin yıkılmasıyla ivme kazanan bu süreç, özellikle 2008 küresel krizi sonrasında finans kapitalin uluslararasılaşması ve görece özerkleşmesi eğilimiyle yeni bir aşamaya evrilmiştir.

Bu görece özerklik, küresel finansal akışların ulus-devlet sınırlarını aşan spekülatif bir güç kazanmasını sağlarken, ulusal yapılar ile uluslararasılaşan bu sermaye arasındaki gerilim ve çatışmaları da yeğinleştirmiştir. Söz konusu çatışmalar ve egemenlik krizleri, emperyalist sistemin çevre ülkelerinde çok daha sert ve yıkıcı bir seyir izlemekle birlikte, merkez ülkelerinde de korumacı refleksler ve siyasal çalkantılar biçiminde belli derecelerde hissedilmektedir. Uluslararası sermaye düzeninin bu derinleşen krizi, hem merkez hem de (özellikle) çevre ülkelerde devlet aygıtının kurumsal dengelerini iyice altüst ederken, yeni tip işbirlikçi siyasal rejim ve figürlerin de önünü açmıştır.

İşte AKP ve Tayyip Erdoğan liderliği, küresel emperyalist hegemonya krizinin çevre ülkelerine dayattığı bu yeni entegrasyon ve güncellenme talebinin doğrudan bir ürünü olarak sahneye sürülmüştür. İktidarının ilk yıllarında küresel sermayenin iktisadi ve siyasi ajandasına tam bir uyum vaat eden bu kadro, devletin Tanzimat’tan beri gelen geleneksel bürokratik genetiğini tasfiye etme misyonunu da üstlenmiştir.

Ancak kitlelerin sisteme itaati ideolojik bir rızadan çok kapitalist ilişkilerin dayattığı maddi hayatta kalma mekanizmalarına bağlı olduğundan, derinleşen ekonomik kriz bu bağımlılık ilişkilerini ve yönetim aygıtlarını felç etmiştir. Maddi geçim kanalları tıkanan ve kitleleri ekonomik bağımlılıklar üzerinden disipline edemez hale gelen AKP ve Erdoğan yönetimi, iktidarını koruyabilmek adına devlet aygıtını açık bir faşist kurumsallaşmaya evriltmiştir.

Şüphesiz bu faşizm, 1930’ların özgün dünya şartlarında zuhur eden klasik örneklerinden yapısal ve biçimsel farklılıklar barındırmaktadır. Tam da bu yöntemsel farklılıklar nedeniyle, söz konusu dönüşüm bugün pek çok sol çevre tarafından kategorik olarak faşizm kapsamında kabul görmemektedir. Oysa günümüz Türkiye’sindeki bu faşist kurumsallaşma, popüler anlatıların iddia ettiği gibi tarihsel bir sapma veya bir liderin otoriter tavırlarının,  şahsi ihtiraslarının neticesi değildir;  emperyalist sistemle entegrasyon krizinin içerideki sınıfsal kavgayı derinleştirmesiyle su yüzüne çıkan, o  uzun restorasyon hattının en gerici aşamalarından biridir.

Günümüz dünyasında ve özellikle Türkiye gibi örneklerde somutlaşan bu yeni baskıcı dalga, uzun süre burjuva akademisi ve liberal çevreler tarafından “seçimli otoriterlik”, “liberal olmayan demokrasi”, hatta “otokrasi” veya “patrimonyal sultanlık” gibi daha arkaik kavramlarla açıklanmak istenmiştir. Oysa karşı karşıya kalınan olgu; tarihsel bağlamından koparılmış kişisel bir yönetim üslubu veya Doğu’ya özgü arkaik bir tek adamlık rejimi değil, devlet aygıtının dönüştürülmesi yoluyla inşa edilen yeni tip bir faşizm kurumsallaşmasıdır.

Bu faşizm biçimini 1930’ların klasik örneklerinden ayıran en temel nitelik ise hukuksal ve kurumsal düzlemde açığa çıkmaktadır. Klasik faşizm, Weimar Anayasası örneğinde olduğu gibi, liberal anayasal düzeni hem fiilen hem de hukuken açıkça tasfiye ederek kendisini yasal olarak da faşist bir rejim olarak ilan etmiştir. Günümüzün fiili faşizm olgusu ise liberal anayasal devletin kurumsal kabuğunu şeklen yerinde bırakmakta, ancak bu kurumların içini tamamen boşaltmaktadır.Bu yeni faşist kurumsallaşmada bütün kurallar ve kurumlar elastik hale getirilmekte, her faşist uygulama “hukuksal bir kılıf” aracılığıyla kitabına uygun gösterilmek istenmektedir.

Esasen bu durum, liberal demokrasi ile faşizmi burjuva diktatörlüğünün konjonktürel şartlara göre devreye soktuğu iki olağan yönetim biçimi olarak gören diyalektik hatla tamamen uyumludur.

Burjuva devleti, özündeki sınıfsal diktatörlüğü gizleyebildiği dönemlerde liberal demokrasi maskesini kullanırken; sermaye birikiminin krize girdiği ve egemenliğin tehdit edildiği şartlarda diğer bir olağan yönetim biçimi olan faşizme geçiş yapmaktadır.

Günümüz koşullarında kurumsal kabuğun muhafaza edildiği bu özgün pratik ise 1930’lardaki klasik örneklerine kıyasla egemen sınıflar için çok daha esnek, kullanışlı ve siyaseten düşük maliyetli bir faşist yönetim modeli sunmaktadır. Rejim için hayati önem taşıyan bu hukuksal kılıf, demokratik hakların tamamen törpülendiği, mevcut hak kırıntılarının dahi fiilen tanınmadığı bu şartlarda, çıplak zora dayalı faşist şiddeti yasal bir zemin üzerinden normalleştirme işlevi görmektedir. Bu yapının en net tezahürü ise biçimsel olarak varlığını sürdüren seçim mekanizmasında aranmalıdır. Klasik faşizm seçimleri tamamen ortadan kaldırırken, günümüzün düşük maliyetli bu faşizmi seçimleri sözde bir meşruiyet aygıtı olarak muhafaza etmektedir.

Nitekim Türkiye’de özellikle 2007 yılından bu yana yapılan tüm seçimler, devlet imkanlarının pervasızca kullanımı ve kurumsal baskılar nedeniyle eşit koşullarda gerçekleşmeyen, şaibeli süreçlere dönüşmüştür. Çıkan sonuçlar iktidarın bekası adına manipüle edilmekte, rıza üretilemediği ve iktidarın aleyhine sonuçlandığı durumlarda ise doğrudan tanınmamaktadır.

Bu arada, biçimsel ve kurumsal düzeydeki söz konusu farklılıklara rağmen, her iki faşizm türü arasında sınıfsal dayanakları itibarıyla özsel bir ayrım bulunmamaktadır; iki rejim de son çözümlemede finans kapitalin sınıfsal çıkarlarını korumak ve tahkim etmek adına örgütlenmektedir.

Bugünkü faşizmi klasik örneklerden ayıran yegane iktisadi nüans, finans kapitalin 1930’lara kıyasla çok daha ileri düzeyde bir uluslararası karakter kazanmış ve ulus-devlet sınırlarından görece özerkleşmiş olmasıdır. Ancak bu görece özerklik yanıltıcı olmamalıdır; zira uluslararasılaşan sermaye, sınır ötesi operasyon kabiliyetine rağmen kesinlikle kendi ulusal temelleri ve yerli devlet aygıtının şiddet tekeli üzerinde yükselmektedir. Dolayısıyla, tekrar olsun, çevre ülkelerdeki faşist kurumsallaşma, bu ulusal temelli finans kapital ortaklığının küresel entegrasyon krizlerine karşı geliştirdiği iradi ve korumacı bir reflekstir.

Günümüz faşizminin kitleler nezdinde görece pek zorlanmadan kabul görmesini sadece kitlelerin demokratik toplumsal, siyasal haklarını ve bu çerçevede örgütlerini yitirmiş olmalarıyla açıklayamayız; daha derinde, özellikle de 1968’in o liberal-liberten devrimiyle (kavram değerli komünist Michel Clouscard’a aittir) start alan ideolojik ve enformatik süreçlere de referans vermek gerekir. Enformasyon araçları yoluyla tüm dünyaya empoze edilen bu yeni egemen kültür, kitleleri sahte arzular, tüketim kalıpları ve haz illüzyonları üzerinden atomize ederek toplumsal gövdenin kılcal damarlarına kadar sızmıştır. Söz konusu kültürel dönüşüm kitleleri ideolojik olarak ikna edip bir rıza üretmemiş; aksine geleneksel, kolektif ve örgütlü karşı koyuş reflekslerini dağıtarak bireyleri kapitalist ilişkilerin dayattığı maddi zorunluluklar karşısında tamamen yalnız ve savunmasız bırakmıştır. Siyasal alanın bu yolla çoraklaştırılması; kuralları elastikleşen faşist devlet aygıtının, kitleleri herhangi bir rızaya ihtiyaç duymaksızın, sadece enformasyon kuşatması ve maddi bağımlılık zincirleri üzerinden çok daha kolay teslim alabilmesinin altyapısını hazırlamıştır.

Ancak burjuva diktatörlüğünün esnek ve düşük maliyetli bir yönetim modeli olarak devreye sokulan bu faşist kurumsallaşma, çelişkisiz bir istikrar makinesi de değildir; aksine kendi yıkıcı kriz dinamiklerini bünyesinde barındırmaktadır. Bu tıkanmanın ilk düzlemi, kitlelerin boyun eğme çizgisini belirleyen maddi bağımlılık ve hayatta kalma mekanizmalarının radikal bir ekonomik çöküşle felç olmasında açığa çıkmaktadır. Uluslararasılaşan finans kapitalin ve borç sarmalının dayattığı kriz, yerel devlet aygıtının kitleleri iktisadi bağımlılık ağları üzerinden disipline etme kabiliyetini elinden almaktadır.

İkinci bir çelişki ise egemen sınıfın kendi içinde baş göstermektedir; kuralların pervasızca elastikleştirilmesiyle daralan artı-değer pastasından pay alma kavgası, saray burjuvazisi ile finans kapitalin yerleşik ve küresel ağlara eklemlenmiş geleneksel kanatları arasındaki gerilimi hat safhaya çıkarmıştır.

Söz konusu kriz sarmalına rağmen rejimin nefes alabilmesinde emniyet supabı işlevi gören evcilleştirilmiş muhalefet ise bugün iki ateş arasında kalmıştır. Bu muhalefet klikleri, bir yandan düzen sınırları içinde kalarak rejimin bekasına zımni bir destek sunma gayretindeyken, diğer yandan da tabanlarında biriken ve faşist cendere altında ezilen muhalif kitlelerin alttan gelen muazzam basıncını hissetmektedir. Dolayısıyla, emperyalist sistemin hegemonya kriziyle de birleşen bu birleşik kurumsal, sınıfsal ve siyasal çelişkiler, faşist mekanizmayı tahkim etmek bir yana, onu yönetilemez ve sürdürülemez bir yapısal kriz sarmalına doğru sürüklemektedir.

Sonuç olarak, faşist kurumsallaşmanın ve burjuva diktatörlüğünün bu birleşik kriz sarmalından çıkış, kendiliğinden bir çözülmeyle veya evcilleştirilmiş muhalefetin parlamenter vaatleriyle mümkün değildir. Bu doğrultuda, faşist kuşatmaya karşı kurucu cumhuriyet ideolojisinden medet ummak veya “Kemalizm dayanabileceğimiz en son sınırdır” anlayışına sığınmak tarihsel bir yanılgıdır; zira burjuva devrimleri çağının tamamen kapanmış olduğu mevcut tarihsel periyotta, köhneleşmiş ara formüllerle veya kapitalist ufkun sınırları içinde kalarak faşizme karşı barikat kurulamaz.

Bugün emek hareketinin önündeki en hayati görev, dar grup çıkarlarını savunan “küçük dükkancı” eğilimlerden ve sekter yaklaşımlardan ısrarla kaçınarak, tek gerçek çıkış yolu olan işçi sınıfı sosyalizmi hedefi doğrultusunda programatik bir mücadele platformu oluşturmaktır. Karşı karşıya kalınan bu asırlık ve bütünsel taarruz, ancak işçi sınıfının ve onun tüm müttefiklerinin ortak taleplerini radikal bir sınıf ekseninde birleştiren geniş tabanlı bir ittifakla göğüslenebilir. Tarihsel ve diyalektik süreklilik göstermektedir ki, nesnel koşulların sunduğu bu kriz dinamikleri, ancak ve ancak örgütlü toplumsal gücün ve net bir siyasal iradenin bu devrimci program etrafında kenetlendiği ölçüde egemen sınıf diktatörlüğünün nihai tasfiyesine ve sosyalist kuruluşa yönelebilecektir.

Açıkça ilan etmek gerekir: Egemenlerin o asırlık ‘uzun restorasyonu’ artık tıkanmış, sinsi ve örtük ara formüllerin tamamı tükenmiştir; nitekim bu restorasyon hattı, tarihsel sınırlarına ulaşarak yerini açık bir faşist karşı devrime bırakmıştır. Bugün tam da bu kurumsal ve sınıfsal kırılmanın yarattığı keskin bir yol ayrımındayız. Ya bu faşist karşı devrime teslim olacağız ya da sosyalizmi örgütlü bir sınıf gücüyle yegane kurucu alternatif olarak ayağa kaldıracağız.

NOTLAR:

1) Kadro dergisi (1932-1934), İnönü hükümetinin o dönem ihtiyaç duyduğu “devletçi kapitalizm” hamlesine entelektüel ve teorik bir meşruiyet sağlamak amacıyla İnönü himayesinde oluşturulmuş bir aydın hareketiydi. Bununla birlikte bu oluşum, sadece Türkiye’ye özgü istisnai bir hareket değildi; 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nı izleyen yıllarda, Türkiye benzeri çevre ülkelerde (özellikle Latin Amerika coğrafyasında, örnekse, Vargas Brezilyası, Cardenas Meksikası dönemi) birçok örneğine rastlanan anti-liberal ve teknokratik bir aydın dalgasının yerel yansımasıydı

Kadrocular açıkça, “Devlet iktisadi gücü elinde toplasın ama bu gücü sevk ve idare edecek olan, bu işin teorisini bilen biz entelektüel kadroyuz” argümanını savunuyorlardı. Yani kendilerini devletçiliğin beyni ve kurmay planlayıcısı olarak konumlandırıyorlardı. Bu iddialı ve özerk öncülük talebi; serbest piyasa ilkelerine inanan Atatürk ve onun desteklediği Celal Bayar (İş Bankası grubu) ekseninin sert muhalefetiyle karşılaşmış, neticede dergi bizzat Atatürk’ün müdahalesiyle kapatılmıştır.

Kadro hareketinin rejim içindeki bu ideolojik tekeline ve bürokrasi dışı planlama talebine karşı, dönemin CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in himayesinde ve Halkevleri’nin resmi yayın organı olarak 1933 yılında Ülkü dergisi çıkarılmaya başlanmıştır. Ülkü dergisi, devletçiliğin niteliği ve yönetim şekli bakımından Kadro’ya doğrudan bir karşı itiraz ve alternatif niteliğindeydi.

Bilindiği gibi Recep Peker; dönemin faşist İtalya ve Almanya örneklerinden, özellikle bu rejimlerin parti-devlet bütünleşmesi ve korporatizm modellerinden oldukça etkilenmiş bir siyasetçiydi. Ülkü dergisi çevresi de solidarist (dayanışmacı) ve katı devletçi bir ekonomik modeli savunuyor, tıpkı Kadrocular gibi liberalizme şiddetle karşı çıkıyordu.

Ancak aralarında kayda değer bir yönetimsel ayrılık mevcuttu: Kadro, planlamayı ve iktidar aklını “bürokrasi dışı aydın bir elit zümreyle” paylaşmayı önerirken; Ülkü dergisi ve Recep Peker çizgisi, yönetimin parti ve bürokrasi dışındaki unsurlara bırakılamayacağını savunuyordu. Onlara göre ekonomi, kültür, köylülük ve gençlik dâhil olmak üzere her şey, bizzat devletle özdeşleşmiş bütüncül bir aygıt olarak CHP tarafından, katı hiyerarşik bir disiplinle yönetilmeliydi. Dışarıdan bir aydın grubunun devlete akıl vermesi ya da iktidara ortaklık talep etmesi kabul edilemezdi.

Özetle Kadrocular; Sovyet tarzı planlamayı teknokratik bir aydın grubuyla yürütmek isteyen, dolayısıyla iktidarı zımnen paylaşmayı talep eden sol-Kemalist bir damardı. Ülkücüler ise Avrupa’daki yükselen totaliter rejimlerin disiplin ve parti-devlet modelini benimseyen, iktidarı partinin kemikleşmiş kadrosu dışında kimseyle paylaşmak istemeyen korporatist/sağ-Kemalist bir hattı temsil ediyordu.

Ekonomide serbest piyasa mantığına inanan Atatürk; önce Kadro’yu kapatarak aydınların bu “ideoloji dayatma ve ortaklık” talebini ezmiş, ardından 1936’da Recep Peker’i CHP Genel Sekreterliğinden almış, 1937’de ise İnönü’yü başbakanlıktan uzaklaştırarak bürokrasinin bu her iki devletçi kanadını da birer sapma olarak tasfiye etmiştir. 1950’de Demokrat Parti iktidara gelip Halkevleri’ni kapattığında, Ülkü dergisi de yayın hayatına kesin olarak son vermiştir.