İran rejiminin direnişi kırılabilir mi?

İran bu emperyalist savaşın başından itibaren, içinde bulunduğu ulusal ve uluslararası durum, sahip olduğu olanaklar dikkate alındığında, izlediği strateji ve taktikleri itibariyle genel olarak isabet kaydetti.

Bölgede, savaş koşullarında emperyalistler için adeta uçak gemisi işlevi gören arkaik petrol-gaz monarşilerinin füze ve drone saldırılarıyla hedef alınması, bu monarşilerin en önemli ekonomik kaynaklarının ihraç edildiği, ama aynı zamanda da, yine bu ülkeler için yaşamsal öneme sahip malların ithalinin gerçekleştiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılması gayet isabetli adımlar olmuştur.

Bu iki hamle ABD nin liderliğini yaptığı saldırgan tarafın üzerindeki baskıyı küresel düzeyde arttırmıştır. Öncelikle bölgesel uydular ABD’nin kendilerini şu ana kadar koruyamadığını görmüşlerdir.

Büyük güç asimetrisine rağmen İran’ın direnişinin henüz kırılamamış olması ABD’nin, sadece bölgesel olanlarında değil,  bütün müttefiklerinde ya da uydularında, onunla ilişkilerin -en azından sessizce- sorgulamasına yol açmıştır.  Şimdilik dışa vurulmasa da, durum böyle daha uzun süre devam ederse, söz konusu sorgulamanın açık açık yapılacağından kuşku duymamak gerekir.

Hürmüz Boğazı’nın bir şekilde İran tarafından kontrollü olarak kapatılmış olmasının dünya ekonomisi üzerinde yol açtığı, açmaya devam edeceği ağır tahribat, ABD üzerindeki baskıları arttırmaktadır.

Kapitalizmin 2008’den sonra tekrar ağırlaşmaya başlayan sorunlarının uluslararası finans kapitalin kaygularını arttırmakta olduğu bilinmekteydi.Uluslararası finans kapitalin askeri olarak dayanağı olan ABD’nin bu hale getirdiği  İran sorununu süratle çözmesi gerekmektedir.

Zaten en başından beri ABD, İran sorunu etrafında, “tüm seçenekler masada” diyordu. Amerika’nın bugünkü durumu, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, (hatta Kızıldeniz’deki Babülmendep Boğazı’nın da İran destekli Husiler tarafından kapatılması) bölgedeki üslerin vurulması  gibi İran hamlelerini öngörmemiş olduğunu iddia edemeyiz. Yine ABD’nin böyle bir durumda, çok riskli ve pahalı bir seçenek olarak denizden ve karadan askeri işgal seçeneği üzerinde de çalışmış olduğunu pekala söyleyebiliriz. Hatta aksini düşünmenin Amerika’yı hafife almak olacağını belirtmek isterim.

Yani ABD’nin  daha uzun süre bu durumun böyle sürmesine tahammül edemeyeceğini öngörmek kehanet olarak değerlendirilemez. Bugünkü durumda, İran’ın içinden bir toplumsal, siyasal destek alınması olanaklı görünmemektedir. Böyle bir beklenti ancak olası bir doğrudan (deniz ve kara güçleriyle) müdahale sonrasında gerçekleşebilir.

Çünkü an itibarıyla, İran yönetici sınıfı içindeki bölünmeyi Devrim Muhafızları bütün kontrolü ele alarak, yani devleti, devlet kurumlarını, bu arada, silahlı kuvvetleri de domine ederek bastırmışlardır. Yani İran regüler devleti, onun kurum ve bürokrasisi, bu arada, cumhurbaşkanı Pezeşkiyan da, devre dışı bırakılmışlardır. İran ekonomisi üzerinde de bu devrim muhafızlarının hayli önemli bir ağırlığının olduğu biliniyor.  Geçerken, konumlarının şeklen Osmanlı’daki İttihatçıların konumuna benzediğini söyleyeceğim.

Yani İran Devrim Muhafızları ve bileşenlerinin Süleymani, Reisi ve sonrasındaki suikastleri, toplumsal kalkışmaları, 12 Gün Savaşı’nı ve son saldırının hemen başında olanları da değerlendirerek,  bir tür varoluşsal refleks gösterip, adeta örtülü bir darbe yaptıkları, böylece  tüm kontrolü fiilen ele aldıkları görülüyor.

Arada Pezeşkiyan’ın mealinin çözümlenmesi zor olmayan, adresi belli  ılımlı mesajlarını duysak da, bunların bugün İran’ı fiilen kontrol edenler bakımından bir değerinin olmadığını teslim etmek gerekir.

İran rejiminin kendi kararlı, dirençli toplumsal tabanına doğru daraldığı görülüyor. Bu daralmanın savaş ve direniş sürdükçe devam etmesi beklenmelidir.

Bu arada, şu ya da bu düzeyde bir restorasyon talebi olan kesimlerin oluşturduğu, sürekli genişleyen kombinasyonlar içinde oluşturacağı basıncı da ihmal etmemek gerekir. Yani iktidar oyunu tek taraflı, tek yönlü değildir. Bunu hep aklımızda tutalım.

ABD, uygulamaya koyduğu savaş senaryosunda,  uzaktan kumandalı bir saldırıyla İran’da ayaklanmaya hazır toplumsal kesimleri ve bunlarla bağlantılı devlet güçlerini harekete geçirebileceğini düşündü. Şu ana kadar beklentisi gerçekleşmedi. Çünkü Devrim Muhafızları ve onunla entegre diğer askeri, yarı-askeri güçler ABD’nin bu düşüncesini okudular ve ön aldılar. Nitekim, Trump da son konuşmasında bu düşüncelerinin gerçekleşmesinin şu anki durumda olanaklı olmadığını kabul etti.

Şimdi İran’ın söz konusu varoluşsal hamlesine karşı, Amerikan hegemenonyasının da sürdürülebilirlik adına bir varoluşsal hamle yapması gerekiyor. Bu hamle ancak deniz piyadelerinin karaya çıkarılması, medyada adlandırıldığı gibi, “kara harekatı” olabilir. İran rejimi ancak böyle bir harekatla çözülebilir.

Böyle bir harekat için ABD’nin Türkiye ve Azerbaycan gibi iki sınırdaş ülkeye ihtiyaç duyacağı açıktır. İki ülkenin belli bir destek vereceklerini tahmin etmek zor değildir. Nitekim, Türkiye’ye Patriot sisteminin konuşlandırılmasının da böyle bir olasılıkla bağlantılı olabileceği gözardı edilmemelidir.

Bir kere Orta Doğu’da hiç bir devlet İran’dan yana değildir. İran’ın başarısını istemez. İran Şii dünyanın lideridir. Sünni dünyanın lideri de, Osmanlı devletinden sonraki dönemde, S.Arabistan’dır (1)

S.Arabistan, onun kolonisi haline getirilmiş Bahreyn, BAE, yerleşimci sömürgeci İsrail ile birlikte ABD’yi bu emperyalist savaş lehinde en çok tahrik eden ülkeydi.

Öte yandan, İran “resmi” devletinin devre dışı kalmış olması ya da kontrolün tamamen bir tür paralel devlet olan güçlerin eline geçmiş olması muhtemelen Çin ve Rusya gibi ülkelerin tavırlarında  tereddütlere neden oluyordur. Yalnız şurası açıktır, eğer ABD İran’da düşündüğü “rejim değişikliği” ni gerçekleştirebilirse, bu iki ülkenin kuşatılmaları bakımından çok önemli bir mesafe kaydetmiş olacaktır. Bu da, eğer Çin havlu atmazsa,  büyük bir savaş olasılığını güçlendirecek ve yakınlaştıracaktır.

Bence İran’daki rejim geç kaldı. Geniş toplumsal kesimlerden, bu arada, emekçilerden, işçi sınıfından koptu. SSCB sonrasında dünya analizini yapmadı. Yapma ihtiyacı dahi duymadı. İçine doğduğu uluslararası koşullar değişmişti (2). Devlet ve rejim olarak varoluşu ve uluslararası koşullar arasındaki bağlantıyı göremedi.  İçine kapalı bir politik yapıyı ayakta tutmaya çalıştı. Kapitalist teolojiye imanı dolayısıyla hiç bir kamusalcı açılımı olamazdı zaten.

Oysa yumuşak bir restorasyonla toplumsal tabanının daralmasının önüne geçebilir, böylece yönetici sınıf içindeki bölünmenin çözümünü görece kolaylaştırır, yeni koşullara adapte olması daha az sancılı olabilirdi.

İran’daki restorasyonla, SSCB ve Çin’de olduğu gibi farklı bir toplumsal ekonomik formasyonun inşasının önü açılmayacaktı. Sadece kapitalizme aykırı hiç bir  ekonomik temeli, vaadi de olmayan ideolojik yapısı (semboller, kültürel anlamlar vb) tedricen değişecekti.

Tekrar edeceğim, bu savaşın sonucu ne olursa olsun, İran bu halde devam edemez.

Malum, emperyalizm savaşsız yapamaz. Savaş her şeyden önce onun için ekonomik bir ihtiyaçtır. Faşizm  de emperyalizmin bu ihtiyacından ayrı düşünülemez. Tarihsel örneklere baktığımızda, faşizmlerin savaşlarla yükselip, savaşlarla çöktüklerini görüyoruz. Bir kez daha böyle olma olasılığı güçleniyor.

NOTLAR:

(1)  Elbette bu düşmanlaşma modern zamanın eseri değildir. Bunun İslamdaki ilk büyük mezhepsel ayrılığın ortaya çıkışıyla başlayan bir tarihi var. Safevilere kadar ve sonrasında  bütün büyük İslam devletleri kendilerini resmen Sünni olarak ilan etmişlerdi. Dolayısıyla Şiilikle mücadele onlar için varoluşsal bir öneme sahipti. Gayrimüslimlere gösterilen hoşgörü hiç zaman Şiilere gösterilmedi. Mesela, erken Abbasi dönemindeki Bermeki etkisinin kırılmasından sonra Sünni sarayda Şii bir görevliye rastlanmaz (Onuncu yüzyılın ortalarına doğru Bağdat’ı fetheden şii Büveyhilerin aşağı yukarı yüz on yıl  süren egemenliklerini paranteze alırsak tabii) . Oysa çok sayıda gayrimüslim görevli olduğunu biliyoruz.  Yani tarih boyunca Sünnilik ve Şiilik arasında sürekli sıcak ya da soğuk savaşlar var. Tabii bu hali salt teolojik saiklerle açıklamak yanlış olur. Daha uygun bir kavram, jeo-ekonomi-politik çerçevede, teolojik-politik olabilir

(2) İran Devrimi gerçekleştiği sırada NATO veya doğrudan ABD ve İsrail İran’a müdahale edebilirlerdi. Böyle bir hazırlık da vardı. Ancak SSCB, ABD ve NATO’yu uyararak, olası bir müdahaleye seyirci kalmayacağını ima etmişti. Yani soğuk savaş koşulları ABD’nin İran’da hareket alanını hayli daraltıyordu. Nitekim devrimden hemen sonra “rehine krizi” ne karşı ABD’nin başarısız Tabas Çölü operasyonu bu hali açıkça göstermişti.

Sonrasında İran’da, doğrudan ya da dolaylı,  ABD destekli bir kaç başarısız darbe girişimi daha olduğunu biliyoruz. Bunlardan en önemlisi, 1980’de, Hamedan yakınlarındaki Nojeh Hava Üssü’nden havalanacak uçakların Humeyni dahil devrim liderlerinin konutlarına ve ofislerine yapacakları saldırılarla başlatılacak darbeydi. Darbenin yöneticileri devrim yöneticileri tarafından görevlerinden alınmış Şah’a bağlı subaylardı. SSCB’nin TUDEH’i bilgilendirmesi, TUDEH’in de devrimci hükümeti uyarmasıyla darbe başarısız kılınmıştı.

SSCB özellikle devrimden sonra palazlanan ve devrimci yönetime karşı etkili biçimde ayaklanan, en güçlü ve etkili muhalif güç haline gelen İslamcı-Sosyalist  Halkın Mücahitleri (MEK) örgütünü, bu örgütün de arkasında olduğu mollarlarla görüş ayrılığına düşen devrin cumhubaşkanı Beni Sadr’ın 1981 Haziran’ındaki darbe girişimini desteklemedi (Darbe başarısız olunca, Halkın Mücahitleri Beni Sadr’ın İran’dan kaçarak Fransa’ya sığınmasında başlıca rolü oynamıştı. Sadr, aynı zamanda, örgütün o zaman lideri olan lideri Recavi’nin kayınpederiydi).

Halkın Mücahitleri İran rejimine karşı etkili terör eylemlerine girişerek,  Irak’la savaş sırasında Irak’ın yanında saf tutarak İran’daki etkisini kaybetmeye başladı. 2000’li yılların başlarında, İran’ın uranyum zenginleştirdiğini dünyaya ilk duyuran da  bu örgüt oldu.

ABD, İran’ın SSCB’ye karşı Afganistan’da kendisiyle birlikte saf tutmasından sonra Halkın Mücahitlerini terör örgütü olarak ilan etmiş, ancak 2012’de onu terör listesinden çıkarmıştı. Saddam zamanında merkezini Irak’a taşıyan örgüt, bildiğim kadarıyla, halen Arnavutluk’ta konumlanmaktadır. Faaliyetleriyle emperyalistlere hizmet etmeye devam etmektedir.

İran direnebilirse…

İran’daki rejim kendi yönetici sınıfı içinde ve halk sınıflarıyla ilişkisinde önemli sorunlar yaşayan bir ülke. Şimdi denilebilir ki, her ülke bu tür sorunları yaşıyor, özellikle son yirmi beş yılda ABD yönetici sınıfını kat eden çatlaklar herkesin malumu.

Ancak, İran’da durum farklı. İran’da devrime önderlik etmiş bir yönetim, devrimin kazanımlarını korumak, bunun için de rejimini anlamlı tavizler vermeden sürdürmek istiyor. Bir restorasyona yanaşmıyor. Yönetici sınıf içindeki çatışmanın başlıca nedeni budur. Bu çekişme rejimin halkla olan gerilimini de şiddetlendiriyor.

Öte yandan, bir önceki yazıda da belirttiğim gibi, İran’da sosyal devlet uygulamaları sürdürülse de, bunun ekonomik olarak önceki kadar bir anlamının olduğu iddia edilemez.  Genel olarak halk sınıflarının, ve bu arada işçi sınıfının da protestolarının bu ekonomik sıkıntılarla bağlantısı var. Sadece ekonomi değil elbette, ama ekonomik sorunlar diğer sorunların da gündeme gelmesini her zaman, her yerde teşvik eder.

ABD, İsrail ve S.Arabistan İran’ın ekonomisinin daha da kötüleşmesi ve böylece rejime yönelik iç tepkilerin şiddetlenmesini temin etmek için ülkeyi bombalıyorlar. Stratejik hedefler belirlenmiş, aşama aşama uygulanıyor. Kabul edelim, ABD ve İsrail’in askeri gücü, kapasitesi (buna istihbarat olanakları da dahil) İran’dan hayli yüksek. Ancak, bu güç asimetrisi önemli bir faktör olsa da, tek başına savaş kazanmak, ya da başlangıçta hedeflenen sonuçlara ulaşmak bakımından yeterli olmayabilir. Bunun örnekleri var.

ABD, İsrail ve S.Arabistan, İran’a göre çok daha zayıf olan İran’ın müttefikleri Husileri, Gazzelileri, Hizbullah’ı yenemedi. Zarar vermek, yakıp, yıkmak her zaman yenmek, zafer elde etmek anlamına gelmiyor. Direnişin kırılması gerekir. Bunu şu ana kadar yapamadılar.

Eğer İran bu uzaktan kumandalı saldırılara beş altı ay daha  direnebilirse, bunun için yönetici sınıf içindeki bölünmenin üstesinden gelebilirse, ağır ekonomik ve toplumsal yıkıma rağmen halkının en geniş kesimlerinin desteğini -Irak Savaşı’nda olduğu gibi- tekrar kazanabilirse, saldırganlar strateji ve taktiklerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır. Çünkü saldıranların da güçleri sınırsız değil. Kendi halklarının, dünya kamuoyunun, bu arada,   zarar gören müttefiklerinin de baskılarına maruz kalacaklardır.

Onca yıkıma rağmen rejim ayakta kalmayı sürdürüyorsa, saldırganlar ya havlu atacaklar, ki bu durumda yaralı İran onların çıkarları bakımından eskisinden çok daha tehlikeli olacaktır. Veyahut vaktiyle ABD ve İngiltere’nin Saddam Irak’ına karşı yaptıkları gibi, doğrudan büyük bir kara harekatına girişeceklerdir. Çünkü İran öyle proksilerle, vekillerle alt edilebilecek bir ülke değil. Bu ikinci seçenek hem çok pahalı hem de çok risklidir elbette. Böyle bir seçeneğin tercih edilmesi,  ABD, İsrail ve S.Arabistan gibi ülkeler için “sonun başlangıcı” gibi bir anlam taşır demek abartı olarak görülmemelidir. Tabii bu seçeneklerin gerçekleşebilmesinin ön koşulu İran devletinin halkının desteğini kazanmış olarak direnmesidir.

Daha önceki İran yazılarında değinmiştim. İran tarihini iyi bilmek gerekir. Bu halk her devirde, her koşulda kendi göbeğini kendi kesmeyi göze alabilmiştir. İran devleti eğer halkını ikna etmişse, onunla mücadele etmek müşküldür. Sonra, bu coğrafyanın tarihsel olarak fikri ve ideolojik manada, bir “aşırılıklar”  ve dolayısıyla “aşırılar” (“gulatllar”) coğrafyası olduğunu ihmal etmemek gerekir.

İran basitçe territoryal bir devlet değil, büyük, köklü  bir kültürdür. Bir kültürün köklü ve büyük olması ancak onun farklı öğeleri potasında eritebilme yeteneğine referans verilerek öne sürülebilir (Tabii bu yeteneğin dil ile çok sıkı bir ilişkisi var) Farklı bileşenleri iranlılaştırma yeteneğinden söz ediyorum. Onun için Arapların yaptığı gibi onu savaşla yenmiş olsanız da,  artık fiili bir çöküşün önüne geçilemez hale gelmiş olduğu koşullarda, İslamı kendi ihtiyacı olduğu için kendi kültür potasında erittiği halde benimsemiştir. İran kültürü, bütün büyük kültürler gibi,  adapte olmaz, adapte eder (Mesela bu bakımdan, Türkler sadece adapte olabiliyorlar).  İran için önemli olan, İrani kültürün, isterseniz geleneğin ya da bin yıllar içinde, güçlü kültürlerle çatışmalı etkileşim içinde damıtılmış geleneğin (mesela devlet geleneği, devrimci düşünme geleneği) sürdürülmesidir. Dar kalıplara tıkıştırma, dar ideolojik bakış açılarının İran tarihinin genelinde, İran’a zarar vereceği gayet iyi bilinmektedir. Kimbilir, şimdiki yönetimin söz konusu gelenekten kaynaklanan bir refleksle dar kafalı hareket etmekten kaçındığına da tanık olacağız.

Bizim (totolojik olduğunun farkındayım) dar kafalı, cahil Türk-Ulusalcı-İslamcılar her zaman İran’ın etnik olarak çok karışık olduğunu, özellikle Türk unsurun gücünün sürekli arttığını, bu yüzden de İran’ın parçalanmasının kaçınılmaz olduğundan dem vururlar. Oysa, yüzyıllarca İran, etnik olarak “farsi” olmayan hanedanlıklar tarafından yönetildi. Örnekse, Selçuklular, Safeviler, Afşarlar (Nadir Şah devri), Kaçarlar hep Türk soylu hanedanlıklardı. Ama İran potasında erimiş olarak. Özcesi,  İran İran olarak kaldı. Bu yüzden bugün hâlâ bölgesindeki tek egemen devlet.

Bu arada, “İran parçalanıyor” propagandası yapan Türk-ulusalcı-İslamcı zevat, iktidarda olmanın avantajıyla  uşaklığını yaptıkları emperyalistlerin, siyonistlerin  telkiniyle Türkiye’nin parçalanması yolunda  adımlar atıyorlar.

Bugünkü Şii İran devletini kurucusu olan (İran devletini Şiileştiren doğrudan Şah İsmail değildi. Şah İsmail şeri anlamda Şii değil, onun o zaman ki Anadolu ve yakın çevresinde yaşayan, kendisinin de içinden çıktığı  konar-göçer Türkmenlein bugünkü Aleviliğin dinsel anlayışına yakın bir dinsel anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Daha doğrusu Anadolu’daki Türkmenlerle temas halindeyken onların inançlarından da etkilenmişti. Bununla birlikte, emperyal bir devlet kurmak söz konusu olduğunda, anlaşılır nedenlerle üniform, şeri 12 İmam Şiiliği’ni egemen kılmak için girişimlerde bulunacaktır. Tabii bu girişimlerin akşamdan sabaha sonuç vermesi beklenemezdi. Ancak süreç içersinde onun çocukları ve torunları (özellikle 1.Şah Abbas) İran’da on iki imam şiiliğini şeri manada tesis edeceklerdi.

Şöyle demek daha doğru olur: Bir tarikat olarak ortaya çıkan Safeviler merkezi bir devlet  oluşturma aşamasına gelene kadar Anadolu ve civar coğrafyalarda merkezi devletlerin kontrolü altında yaşayan ama bu kontrole de direnen konar-göçer, göçer Türkmen toplulukları etraflarına toplayabilmek için onların günümüz Aleviliğinin gayri-şeri İslam yorumuna benzeyen bir anlayışı sahiplenmişler, bunun propagandasını yapmışlardı. Böylece, mesela, Osmanlı gibi rakip bir devletin toplumsal tabanını zayıflatmayı öngörmüşler, bunda bir hayli başarılı olmuşlardı. Burada, esas sorun Osmanlı’nın Sünni olması, safevilerin Şiiliğe meyli değildir. Asıl sorun, merkezi, emperyal bir devlet kurma ve onu sürdürebilmektir. Dinsel anlayış, ya da ideoloji bir araç olarak görülmelidir. Aynı ideoloji söz konusu olduğunda, pekala tam tersi olabilirdi.

Nitekim, Safeviler palazlanıncaya kadar, yani emperyal devlet kurma aşamasına kadar, bu gayri-şeri kızılbaş İslam anlayışının bayraktarlığını yapmışlar, ancak daha sonraki emperyal vizyonları bakımından bu vaktiyle bayraktarlığını yapmış oldukları gayri-şeri anlayışla çatışmaya girmişlerdir. Üniform bir din ihtiyacı kendisini dayatmıştır. Kızılbaşlığın özellikle de devletin askeri organındaki gücünü, 1524-36 ve 1576-90 yıllarındaki iki nihai iç savaş sonrasında (daha doğrusu, ancak 1590 sonrasında, tarihte İsfahan Dönemi olarak tabir edilen evrede) kırabilmişler, Osmanlı devletinin resmen (en azından kağıt üzerinde) bektaşiliğe bağlı Yeniçerileri tasfiyesine benzer şekilde, Kızılbaşları şiddetle tasfiye etmişlerdir. Ve yerlerine yine Osmanlı devletinin vaktiyle yaptığına benzer şekilde devşirme kapıkulları sisteminin muadili olarak görülebilecek Gulamlık (kölelik) sistemini kurmuşlardır.

Yani merkezi emperyal bir devlet kurabilmek için gerçekçi gereklilikler, siyasal ideolojik-pragmatik ihtiyaca yanıt veren dinsel anlayışların, o güne kadar ki resmi ideolojik söylemlerin, şeri, üniform bir dinsel anlayış lehine,  yadsınmasını zorunlu kılmıştır. Osmanlı devleti de yükselene, bir emperyal devlet haline gelene kadar Türkmen topluluklarla benzer bir ilişkiye sahipti ve  katı şeri bir İslam  anlayışını dayatmamıştı.

Safeviler karşısında Osmanlı devleti hiç bir zaman kesin bir zafer elde edemedi. Çaldıran’dan sonra da iki devletin savaşları, çatışması devam etti. En erken döneminde  kızılbaş Türkmen toplulukların ağırlığının hissedildiği Celali Ayaklanmalarının  İran’dan destek görmüş olduğu açıktır. Ancak Safevi İran’ın da benzer ayaklanmalara sahne olduğunu biliyoruz. Muhtemelen Osmanlı siyaseti de  rakibine karşı bu ayaklanmaları el altından teşvik etmişti.

Aslında söz konusuTürkmen topluluklar üzerindeki Safevi etkisinin azalması, bunların giderek Safevilerin aleyhine yönelmesi, emperyal bir devlet kurmak vizyonuna sahip Şah İsmail’in döneminde hissedilebilir ölçüde başgöstermiş, sonrasında da giderek ivmelenmiştir. Yani bu durumu kahir ekseriyeti milliyetçi ya da Türk-İslamcı Türk tarihçilerinin iddia ettikleri gibi Çaldıran Savaşı’yla değil, Safevi devletinin yukarıda değindiğim realist siyasal ihtiyaçlarını gerçekleştirme kararlılığıyla izah etmek gerekir. İran gibi köklü bir devlet anlayışının, özellikle rakibini zayıflatmaya yönelik pragmatik ideolojik söylemlerinin esiri olması beklenemezdi.

Bugün de duruma böyle bakmak lazım. İran devletinin süreç içinde varlığını sürdürebilmek için gerekli olan adımları atacağı beklenmelidir. Ama süreç içinde.

Çok daha önceki bir zamanda Araplar, Kadisiye Savaşıyla (636 yılı)  Zerdüşti Sasanileri yendiler. Sasanilerin başkenti bugünkü Bağdat’ın 25-30 km kadar güneyinde bulunan Tizpon’du. Sasani bakiyesi, bu kente 100 km kadar mesafesi olan Sasani devrindeki adı Hire olan kendi kontrollerindeki Kufe kentinde, Arapların eline geçtikten sonra yeni bir “İran dini” olarak görülmesi gereken Şia dinini kurdu.  Abbasi Devrimi’nin gerçekleştirilmesinde, devrimden hemen sonra Abbasi devletin yönetiminde Şiiler ve İran toplulukları çok etkili oldular.

Bunları yaparken sadece askeri yeteneklerini, kapasitelerini değil, kültürel, entellektüel birikimlerini de en etkili biçimlerde kullandılar. Eğer İran kaynaklı felsefe ve yazını çıkartırsanız, İslam kültürü hayli yoksullaşır(1).

Yine mesela, 230 yıl kadar sürmüş Safevi devrinde yaşamış Molla Sadra Şirazi çapında, kalitesinde bir düşünüre, 600 küsur yıl sürmüş Osmanlı ülkesinde rastlayamazsınız (Bununla birlikte, emperyal bir devlet haline gelen ve şeri bir Şiilik anlayışını ülkede egemen kılan Safevi yönetimin Molla Sadra’dan haz etmediğini tahmin etmek hiç de zor olmayacaktır. Yani aslolan, her zaman, her yerde görüldüğü gibi,  devletin bekası ve dolayısıyla ihtiyaçlarıdır. Bu bakımdan, bir devirde ulunan, başka bir devirde kargışlanabiliyor).

Bugünkü durumda, İran’ın saldırgan düşmanları uzaktan kumandalı bu savaşla hedeflerine ulaşmak için bastıracaklardır. İran’ın direncini ülkenin içindeki hoşnutsuz kesimleri, kitleleri harekete geçirerek kırmaya çalışacaklardır. Burada, artık bölgenin genelinde  emperyalistlerin, siyonistlerin proksisi haline gelmiş Kürtleri kast etmiyorum. Onlarla İran’ı yenemezsiniz, tersine direncini arttırırsınız.

Öte yandan, Çin ve Rusya gibi ülkelerin stratejik ortak ilan ettikleri İran’a yapılan bu saldırılara beklendiği ölçüde tepki vermemelerinin nedenleri arasında, herhalde, İran’ın bu iç durumunun da etkisi vardır. İran’ın direnmeye devam etmesi muhtemelen Çin ve Rusya’nın tavırlarını yeniden gözden geçirmelerini de sağlayacak, cesaretlerini arttıracaktır.

Bu arada,  Hamaney öldürüldü. Bunun bir ölçüde kendi tercihi olabileceği de ihmal edilmemelidir. Şehitlik geleneği özellikle Kerbela vakasından itibaren Şii İslam anlayışında ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. İmam için en üst mertebedir.

Son olarak, İran’ın ABD’nin uydusu olan ülkelere, üslere yönelik karşı saldırısının da gayet akıllıca olduğunu belirtmek isterim. Öyle ki, bu uydular ABD’nin kendilerini savunamadığını gördüler. Sadece bölge ülkeleri değil, Avrupa ve Asya’daki (mesela, Japonya ve G.Kore) olası bir Rus ve/veya Çin savaşında ABD’nin kendilerini koruyamayacağını ciddi şekilde düşünmeye başlamışlardır.

NOTLAR:

1) İslamın Arap etnisitesinin bir dini halinde kalmasına izin vermeyen, bundan dolayı da İslamın sadece coğrafi işgallere odaklanarak üzerindeki nüfusları  kaale almayan Emevi tavrını alt ederek yıkılmasında, İran coğrafyasında, İran kültür havzasında, kadim İran siyaset ve devlet geleneğinin etkileri altında İslamın farklı etnisitelere mensup topluluklar arasında yayılmasında İran’ın eşsiz bir rolü olmuştur. Çin ve Batı Asya arasında kalan geniş bir coğrafyanın İslamlaşması İran etkileri altında olmuştur. İran “mevali” devriminin öncüsüdür. Kadisiye’nin rövanşı,  Arap etnisitesi açısından bakıldığında, ağır olmuştur.

Hanefi mezhebinin, artık bir Abbasi devleti organik aydını haline dönüşmüş olan öğrencisi Ebu Yusuf dolayımıyla, kurucusu olan İmam Hanefi İranlıdır. Doğum yeri Şiiliğin de doğum yeri (miladi 699 yılında doğmuş olabileceği tahmin ediliyor) olan Kufe şehridir. Ailesi muhtemelen (yine İran coğrafyasında bulunan) Horasan kökenlidir. Yani “acem” ve “mevali” dir.  Ağırlıklı olarak bir “acem” ve “mevali” devrimi olarak görülmesi gereken Abbasi devriminin gerçekleşmesinde İmam Hanefi ve Okulu’nun mücadelesinin ihmal edilmemesi gerekir.

Eğer her mezhebi kendi içinde bir din olarak tasavvur edecek olursak, Hanefilik dininin mevalilerin dini olduğunu pekala söyleyebiliriz. Hanefilik Arap etnisitesinin egemen olduğu coğrafyalarda tutunamamıştır. İmam Şafi, İmam Malik, İmam Hanbeli etnik olarak Arap idiler. Batı Asya’dan Çin’e kadar uzanan coğrafyada İslamın kozmopolit bir görünümle kalıcılaşmasında ( Emevi yönetimleri mevalileri “gerçek müslüman” olarak kabul etmiyor, onlardan cizye alıyordu)  İran müdahalesi ve hanefilik çok önemli işlev görmüşlerdir.

İmam Hanefi, Şii fıkhına, İmamcılığa, Caferiliğe karşı idi. Yani Şii teolojisine karşıydı. En azından okulunun ondan sonra gelen temsilcileri çubuğu Şiilik aleyhine daha da büktüler. Bunu da anlamak gerekir. Ne olduğunuzu izah ederken, ne olmadığınıza da vurgu yapmanız gerekir. Gelgelelim, Ebu Hanife, teolojik olarak değil ama politik olarak Aliciliği, Emevilere karşı Alici muhalefeti destekliyordu. İsterseniz şöyle de ifade edebiliriz: Ebu Hanife, Emevilere karşı mevali direnişinde teolojik olarak değil ama politik olarak Şiiliği desteklemişti. Nitekim, devrin şiilerinin de onu politik bir müttefik olarak gördükleri; buna karşın, akidesi itibariyle onu hiçbir zaman kendilerinden saymadıkları bilinmektedir.

Bekleneceği gibi, Abbasi yönetimi iktidarını sağlamlaştırınca, “devrim evlatlarını yer” deyişine uygun olarak iktidarını temin eden devrimcilerini tasfiyeye başladı. Ebu Hanife de devrimin vaatlerini gerçekleştirmesini ölene kadar kararlılıkla savunmayı sürdürdüğü için yani pedal çevirmekten vazgeçmediği için Alici ayaklanmaların yer yer sürdüğü koşullarda, hapsedildi ve hapishanede  öldürüldü (767 yılında).

İran’ın içinden geçilmiş

Daha önce İran’la ilgili olarak yazmış olduğum yazılarda, İran yönetici sınıfı içindeki bölünmeden söz etmiş, Kasım Süleymani, cumhurbaşkanı Reisi suikastlerinin bu bölünmüşlük haliyle bağlantısının olduğunu belirtmiştim.

İran’da bugünkü rejim genel olarak toplumsal sınıf formasyonunda, burjuvazinin kompozisyonunda, bu  sınıfın uluslararası finans kapitale eklemlenmesi konusunda önemli değişiklikler meydana getirdi.

Merkezdeki burjuvaziye çevre sermayesinin eklemlenmesi, “yeni burjuvalar”ın önünün açılmasıyla,  burjuva sınıfının  genel olarak genişlemesi, sermayenin büyümesi, ve nihayet, onun belli bir kesiminin devlet olanaklarıyla, tekelleşerek palazlanması temin edildi.

Bugün İran finans kapitali mevcut rejimin kendisinin daha fazla palazlanmasına, bunun için zorunlu gördüğü uluslararası finans kapitale eklemlenmesine engel oluşturduğunu görmektedir. Yani dün destek olanın bugün köstek olduğunun farkındadır.

İran’da son yıllarda olup bitenlere bu açıdan da bakmak gerekiyor.

Emperyalizm basitçe, İran’ın da aralarında yer aldığı, “küresel güney” tabir edilen ülkelere dışsal, onların dışında cereyan eden, onlara dışarıdan empoze edilen bir olgu değildir.

Her şeyden önce, emperyalizm belli ülkelerin dış siyasetine indirgenmemelidir. Emperyalizm, kapitalin dinamiklerinin ya da hareket yasalarının işleyinin sonucu olarak ortaya çıkan bir olgudur. Bir sistem olarak kapitalizmin belli  aşamadaki görünümüdür. Dolayısıyla bu sistemin bileşimindeki bütün öğeleri, güçleri kat eder. İsterseniz, bileşenleri dolayısıyla içsel işleyişi olan bir olgu olarak görülmesi gerekir diyelim.

Hatırlayalım, 1979 “rehine krizi” sırasında İran devleti, bugüne göre ABD karşısında çok daha güçsüz bir görüntü veriyordu. Buna rağmen ABD yönetimi o zaman bugünküne benzer etkili bir müdahaleden kaçınmıştı (1)

O zaman İran’da ayrıcalıklı konumunu yitirmiş merkezdeki büyük sermaye ve büyük toprak sahiplerinin önemli bir kesimi böyle bir Amerikan operasyonunu, ilan etmemiş olsalar da, destekliyorlardı.  Ama görece küçük sermaye, merkezden dışlanmış taşra sermayesi,  küçük mülk sahipleri, işçiler, köylüler, genel olarak halk sınıfları rejimin yanındaydılar. Üstelik devrimci koşullar içinde, yüksek bir devrimci politizasyon seviyesindeydiler (TUDEH ve Halkın Fedaileri -Çoğunluk Kanadı- gibi en etkili sol örgütler de rejimi destekliyorlardı. Bilindiği gibi, bu destek 1982’deki Irak Savaşı’na kadar devam etmişti).

İran Devrimi geniş halk sınıflarının katılımı, ayaklanmalarıyla gerçekleşti. Katılım geniş olduğu için kısa sayılabilecek bir sürede oldu. Şahın devrilmesi üzün sürmedi yani. Ancak, devrimin çabuk ve görece kolay gerçekleşmiş olmasından dolayı da kitleler ve devrim yeterince radikalleşemedi. Bunu da not etmek gerekir.

Elbette, devrimin bu denli hızlı ve kolay gerçekleşmesinde devlet güçlerinin, emperyalistlerin dincileri komünistlere tercih etmesinin de rol oynamış olabileceğini düşünmek meşrudur.

Rejim, geçmişteki devrimci enerjisinden, kapasitesinden burjuvaziyi sınıf olarak takviye etmek, palazlandırmak adına çoktan feragat etti. Bugün palazlanmış finas kapital, ve ona eklemlenmiş “yeni burjuvazi” de -muhtemelen- büyük ölçüde rejimin değişmesini talep ediyorlar.

Bu arada unutmayalım, sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da belli bir ekonomi-politik ve entelektüel gücü temsil eden diasporanın  İran’la canlı bağları halen devam ediyor.

Özcesi, daha önce de İran’la ilgili olarak söylemiş olduğum gibi, İran’daki rejim burjuvazinin çoğalmasına, sermayeyinin yoğunlaşmasına gayret ederken, geniş kapsamlı, stratejik bir restorasyona yanaşmadı.

Burada bir parantez açarak şunu belirteyim: İran devrimi demokratik bir devrimdi. Monarşist rejim yerine burjuva cumhuriyeti modelinde halk egemenliğini  getirdi. Laiklik ayağı aksadığı için elbette bunu tam olarak gerçekleştirmiş sayılamaz. Gelgelelim, bu haliyle bile şahlığa göre ilerlemedir.

Şimdi devam edelim, yeni rejim bir yandan siyasal demokrasinin alanını popülist bir anlayışla görece genişletilirken,  siyasal karar organları iyice daraltıldı (2) Yani siyasal demokrasi alanını genişletmek, kararlara katılımı ya da siyasetin alanını genişletmek anlamına gelmiyordu. Tersine, daralmayı temsil ediyordu.

Politizasyon düzeyi de buna göre düştü. Baskılandı. Toplumun depolitizasyonu rejimin popülist yaklaşımının arkasında sürekli teşvik edildi (3)

İran’a ve müttefiklerine ABD ve İsrail tarafından bu kadar kolay ve etkili olarak müdahale edilebilmesi, İran yönetiici sınıfı içindeki bölünme(ler) olmadan izah edilemez.

Hameney’in öldürülmesi, şeklen Süleymani’nin, Hamas liderlerinin, Hizbullah liderlerinin öldürülmelerine çok benziyor (4) ABD ve İsrail’in saldıracakları, olası hedefleri biliniyor. Buna rağmen bu olayları nasıl izah etmek gerekir, özgüvenden kaynaklanan rahatlık olarak mı yoksa çaresizlik olarak mı? Yoksa, söz konusu bölünmelerle mi? Bence hem bölünme ve hem de bölünmenin neden olduğu çaresizlik olarak.

Öte yandan, Reisi suikastı konusu kapatıldı. Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanı olmasıyla yönetici sınıfın  batılılar tarafından “liberal” tabir edilen kanadı hedefine, veyahut hedefinin belli bir aşamasına ulaşmış oldu. Muhtemelen Hamaney’in öldürülmesi de bu “liberal” kanadın hanesine artı olarak yazılacak gelişmelere vesile olacaktır. Daha önceki yazılarda da söylediğim gibi, İran’daki rejimin artık bu şekilde devam edemeyeceği anlaşılıyor. Çözülme aşama aşama mı yoksa bir vuruşta mı olacak şimdi bunu göreceğiz.

İran’ın hegemonya karşıtı bir ülke olarak tasfiyesi, emperyalizm dostu bölge ülkelerinin egemenlik alanlarının daraltılmasına hizmet edecektir. ABD-İsrail dostlarının işini iyice zorlaştıracaktır. Egemen ulusal yapıların erozyonunu hızlandıracaktır. “Amerikanın dostları” çok daha sıkı “dost” olmak zorunluluğu duyacaklardır. Aksi halde paketlenme söz konusu olabilecektir. Veyahut hapistekilerle yer değiştirme olasılığı güçlenecektir diyelim (5)

Ülkemizde faşizm süreci derinleşirken, ” Kürt barışı” nın nereden ve nasıl zuhur etmiş olduğunu bugün Irak ve Suriye’nin ardından İran’a karşı  saldırılara bakınca daha net olarak kavrayabiliyoruz. “Kürt barışı” nın bu koşullarda dayatılacak yeni taleplere göre farklı mecralara doğru ilerleyeceğini söylemek de kehanet olarak görülmemelidir.

Evet buraya kadar gelmişken tekrar edelim, Amerika’nın dostları olmaz; araçları, maşaları, ya da daha nazik bir ifadeyle, uyduları olur (ABD’nin mirasçısı olduğu Britanya emperyalizminin Kraliçe Victoria dönemindeki en önemli dış bakanı ve başbakanı Lord Palmerston bir kez şöyle demişti:  “Britanya’nın daimi dostları yoktur; daimi ilgi alanları, daimi çıkarları vardır”.).

Son olarak, Venezuela’daki gelişmelere de yukarıda sözünü ettiğim “iç cephe” ve popülist  depolitizasyon açısından bakılabilir. Bu arada yeri geldi, ABD devleti Venezuela devlet başkanını bir silahlı operasyonla ülkesinden kaçırdı. Rusya da Esad’a benzerini yapmadı mı? Fark, biri haydutça diğeri nazikçe(!). (6) Suriye’nin verilmesi, İran’ın kapılarını açtı. Bakalım İran’ın olası bir düşüşü kimlerin kapılarına dayanılmasını mümkün kılacak ?

Bütün bu olanlardan, devrimciler olarak çıkartacağımız eşsiz dersler var. Sürekli genelleşen, derinleşen bu kaosun bize paha biçilmez fırsatlar sunacağını hiç aklımızdan çıkarmayalım. Şundan kuşkumuz olmasın: Tarihi halklar yaparlar, ama güçlü siyasal önderlik, öncülükle yönlendirildiklerinde. Böyle bir öncülükse, öncelikle tarihsel gelişmenin doğru yönünde konumlanmakla olanaklıdır.

NOTLAR:

(1) Devrimden hemen sonra “rehine krizi” sırasında, Humeyni, Carter’a seslenerek, bir İslam ülkesine saldırmak tüm müslümanlara, tüm İslam ülkelerine saldırmak anlamına gelir, hesaplarını ona göre yap mealinde açık mesajlar gönderiyordu. Yani henüz o sıralarda devrimini, Seyyid Kutb etkisinde,  bir “dünya devrimi” nin, İslam dünyası devriminin başlangıcı gibi görüyordu. Çok geçmeden, Irak’la savaş sırasında, deyim uygunsa, “tek ülkede devrim” anlayışına zorunlu olarak geri dönüldü. Ondan sonra İran rejimi giderek artan ölçülerde milliyetçileşti.

(2) Sık yapılan bir yanlış İran’ı kökten dinci bir devlet olarak görmektir. İran rejimi meşruiyetinin kaynağı bakımından teokratiktir, doğru, ancak buradan onun kökten dinci olduğu sonucu çıkmaz, İran sık söylediğim gibi, popülist bir rejime, ya da popüler teokratik bir rejime sahiptir. Ne Humeyni ne de onu izleyen liderlikler kökten dinciydiler, ülke idaresinde belki yarı laik diyebileceğimiz bir anlayış egemendir. Tam anlamıyla laik olabilmesi için meşruiyet kaynağının dinsel olmaması gerekir. Humeyni’nin ölümüne kadar söylemine bakılacak olursa, kökten dinci olmadığı görülür. Humeyni, İranlı marksist akademisyen Ervand Abrahamian’ın da vurguladığı gibi (Bkz: Khomeinism: Essays on Islamic Republic: University of California Press, 1993; özellikle  13-38 sayfalar) tipik bir 3.Dünya popülistiydi. Sık sık mostazafanın (ekonomik olarak yoksunlaştırılmışların)  adına konuştuğunu, onların hak ve çıkarlarını sonuna kadar savunacağını belirtir. Devrimin dışlanmışların, mahrumların devrimi olduğunu vurgulardı.

Devrim bu söylemi sayesinde küçük üreticilerin, küçük iş sahiplerinin, çarşı-pazar esnafının büyük desteğini kazanmıştır. Buradan onun anti-kapitalist olduğu sonucu çıkmaz elbette. Ancak popülist bir tarzda, kapitalizmin nimetlerinin daha adil paylaşılmasını talep ettiği açıktır.

Bunun uygulamada, merkezden (dolayısıyla devlet teşviklerinden) dışlanmış taşra sermayesinin, genel olarak, görece küçük sermayenin merkeze taşınması gibi somut bir sonucu oldu. Yoksa, yoksul ve yoksunların maddi konumlarında anlamlı bir değişme olmadı. Sadece yeni rejimin kültürel ya da ideolojik söylemleri tesellileri oldu.

Şunu yadsımıyorum, İran’da giderek azalan ölçülerde de olsa toplumun önemli bir kesimine sosyal yardımlar yapılıyor. Refah devleti uygulamaları sürdürülüyor. Gelgelelim, bugün bunların maddi olarak daha önce olduğu kadar bir anlamının olmadığını belirtmek gerekir. Buna rağmen bu sosyal politikaların bunlardan yararlanan geniş toplum kesimleri açısından ekonomik anlamına göre politik ve ideolojik anlamının daha baskın olduğunu söyleyeceğim. Bugün rejimin hâlâ küçümsenemeyecek bir toplumsal tabanının olmasını sadece popülist söylemiyle değil, ama daha çok bu işleviyle açıklamak doğru olur. Hatta son yıllardaki kitlesel protestolar muhtemelen bu sosyal politikaların maddi olarak eskisi kadar tatmin edici olmamasıyla da alakalıdır.

Her ne kadar Humeyni’nin ve rejimin popülist söylemi radikal gibi görünse de, bunun demagojik, sağcı, gerici özü ihmal edilmemelidir. Mesela bu hali yapılan toprak reformunda net olarak görebiliyoruz. Özel mülkiyetin dinsel ya da şer’i bakımdan kutsallığı vurgulanarak, mülk sahipliğini kısıtlayıcı önlemlerden daha sürecin başında kaçınılınca, reform iddia edildiği gibi, topraksız köylüler lehine radikal sonuçlar doğurmadı.

Elbette, devrimin çok erken evresinde bir kökten dinci duruş vardı. Ancak bu eğilim çok geçmeden realpolitik öncelikler arasında önemini yitirdi. Sembolik bir değer taşıdı. Zaten İran Şii İslamcıları kökten dinci ideolojiyi Arap ülkelerinde sürgün olarak yaşadıkları sırada, özellikle de Seyyid Kutb etkisinde kalarak benimsediler. Devrimin en erken evresindeki İslamcı söylem Seyyid Kutb’un dilini konuşur ( Bu konuda yazılmış bir makale için bkz Yusuf Ünal: ‘Sayyid Kutb in İran” : Journal of Islamic and Muslim Studies, 1-2 November 2016).

Ha bu arada, Humeyni’den sonra gelen genç kuşak din ulemalarının bir çoğu sermaye sahibi olunca ya da büyük sermayenin organik aydınları haline dönüşünce, Batı’da işleyen haliyle kapitalizme  hayranlıklarını dile getirdiler. Neoliberalizmi savundular (İki dönem cumhurbaşkanlığı yapan Rafsancani bunların sözcüsü olarak da görülebilir). Buna da dikkatinizi çekmek isterim.

İran’daki İslamcı rejimin iktidarı almasını ve tutmasını siyasal ve ideolojik açılardan Türkiye ile kıyaslayarak belki daha iyi anlayabiliriz. Her iki ülke SSCB ile sınır komşusu idi. Dünyada soğuk savaş bütün şiddetiyle yaşanırken, iki ülkede, özellikle 50’li yıllardan itibaren ( İran’da 1953 CIA-MI6 darbesinden sonra özellikle- bu arada sadece Şahçılar değil, o zaman ki mollalar da Musaddık’a etkin bir biçimde muhalifti. Çünkü Musaddık laik, küçük-burjuva merkez sol bir milliyetçiydi. Dinciliğe şiddetle karşıydı.) İslam dinciliği ideolojik olarak teşvik edildi. İslamcılık devlet ve toplum katlarında meşrulaştırıldı. Devletin resmi ideolojisinde ayrıcalıklı bir yere sahip oldu. Bu sayede hem devlet içinde hem de toplumda palazlandı. Oysa komünistler için tam tersi bir durum söz konusuydu. “Yeşil kuşak” devrinden söz ediyoruz.

Dinin etkisi yıllar içinde giderek arttı. Genel olarak sol, özel olarak komünistler 1946’dan itibaren, ama özellikle de 1953 darbesiyle birlikte ağır kayıplara, baskılara  maruz kaldılar. Toplumla, işçi sınıfıyla, sendikalarla  bağları önemli ölçüde kopartıldı. TUDEH’in 1979 devrimi sırasında zayıf kalmasını bu tarihsel arka planı dikkate almaksızın anlayamayız. İslamcılar camileri, din okulları, çarşı-pazar esnaf birlikleri dolayısıyla çok daha geniş ve ileri  düzeyde, elbette açık şekilde örgütlüydüler. TUDEH ve gerilla mücadelesi veren Fedayin, Mücahidin genel olarak bir kaç büyük kente sıkışmış, geniş toplum kesimlerinden yalıtıktı. Geniş toplum kesimlerine ulaşması için gerekli ağları kurmasına, İslamcılara tanınan ayrıcalıklarla kıyaslandığında, hiç bir zaman olanak tanınmadı. Dahası, İslam, din monarşi tarafından komünizmin “panzehir”i olarak kullanıldı.

Yetmişli yıllarda Şiilerin İstanbul’da, Osmanlı devrinde İran kökenli ticaretin ağırlıklı olarak yapıldığı, Valide Hanı’nda,  doğrudan İran’la bağlantılı bir mescitleri vardı (hâlâ da var), oraya gitmiş olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Şah devrinde dahi o mescit çok etkin bir devrimci faaliyet mekanıydı. Sonra o zaman İran’da cami, Sünni camilerinden farklı olarak bir tür kafe işlevi de görüyordu. Toplanma, söyleşme, tartışma, ticari alışveriş, sözleşme yapılan, bu sırada ücretsiz çay-kahve de ikram edilen ibadethaneydi. Hâlâ da böyle olabilir. Yani camiler, her şeyden önce, bir sosyalleşme mekanıydı.

Bir de, unutmayalım, İran ve Türkiye 70’li, 80’li yıllarda hâlâ ağırlıklı olarak kırsal toplumlardı.Kırsal nüfusu bu tür ülkeler için geniş tanımlı olarak düşünmek lazım. Böyle olunca, kasabaları hatta yer yer kentleri de bu kavramsal çerçeveye dahil etmek lazımdır. Malum, kente göç edilince hemen kentli olunmuyor.  Bir sürece ihtiyaç var.

(3) Yeri gelmişken, SSCB’nin çöküşünde de Leninist öncü parti anlayışının partiyi ele geçirmiş nomenklatura tarafından istismarı önemli bir rol oynamıştı. Hepsinden önce partinin olmazsa olmaz  devrimci vasfı erozyona uğramıştı (1917’de açılan dünya devrim sürecinin 1945’ten sonra dünyanın maruz kaldığı yapısal değişimlerin bir sonucu olarak ivme kaybetmiş olmasının oynadığı rolü elbette ihmal etmiyorum. Yani ikinci savaştan sonra yapılan barışla konjonktür devrimci karakterini yitirmeye başlamıştı. Değişmişti. Bu konjontüre teslim olmak partinin açmazı haline gelecekti. SSCB’dei 20.Kongre, Çin’deki 8.Kongre bu koşullarda ancak bu konjonktürde gerçekleşetirilebilirdi. Savaştan sonra sosyalist SSCB ve emperyalist ABD ve Britanya arasında uzlaşılan denge hali yeni konjonktürü belirledi. Mesela, savaş öncesinin emperyalistler arası şiddetli rekabeti savaştan sonra ılımlı sınırlar içinde kalabildi. Yine mesela, sosyal demokrasinin emperyalist ülkelerde istikrarlı yükselişi, komünist partilerin de giderek sosyal demokratikleşmesi bu koşullarda olanaklı olabildi. Yani hem sosyalistler hem emperyalistler için koşullar değişmişti. İki taraf da  taviz vermişti. Mesela, emperyalistler için siyasal liberal demokrasiyi olanaklı kılan Keynesçilik -tam istihdam, görece yüksek ücretler, toplam talepte artış- bir taviz olarak görülebilir. Bu durumda, işçi sınıfını ve diğer toplum sınıflarını depolitize edecek adımlar, popülist söylemlerle gizlenmeye çalışılarak kararlılıkla uygulandı. Burada sorun partinin öncülüğü değil, onun istismar edilerek, siyasetin dar bir kadronun ayrıcalığı olarak görülmüş olmasıydı. Öncü parti, siyaset kanallarını açar, demokratik katılımı teşvik eder. Siyaseti partiye, onun da iyice daraltılmış organlarına hapsetmez. Proletarya diktatörlüğünün parti diktatörlüğüne indirgenemeyeceğini bilir. Kabul etmez. Çöküşe işçi sınıfının tepki verip, direnememesi bu olguyla alakalıdır.Tabii işçi sınıfına da bu depolitizasyon için bir bedel ödenecekti: Ekonomizm. Politik sınıf bilinci yerine, ekonomik sınıf bilinci teşvik edildi. Biz biliyoruz ki, ikincisi, birincisi olmadan işlevsel olamıyor.

(4) Aslında İran, Amerika’daki 9/11 olaylarına kadar, özellikle Hatemi ve Ruhani devirlerinde, bölgesel sorunlara etkin bir biçimde müdahil olmaktan kaçınıyordu. Hatemi’nin “diyalog” politikası, Ruhani’nin “yumuşama” politikasıyla daha da ileri götürülmek istendi.  Ancak, ABD tarafından beklenen olumlu yanıt gelmedi. Oğul Bush yönetiminin başlattığı “haçlı seferi” ve ondan sonraki yönetimler sırasında İran’a karşı uygulanan sert kuşatma stratejisi ve onu takviye eden yaptırımların kapsamının sürekli genişletilmesi, İran’ı Suriye, Lübnan, Filistin, Yemen sorunlarına etkin bir biçimde katılmaya yöneltti. Böylece İran, ABD’nin bölgedeki baş uydusu sömürgeci İsrail’i kuşatarak bir yanıt vermek istedi. Yani emperyalist-siyonist kuşatmaya karşı kuşatmayla yanıt vermeye çalıştı.İran’ın nükleer programı doğrudan bu emperyalist-siyonist kuşatma stratejisine bir yanıt değildi. Bilindiği gibi, İran’ın ilk nükleer silah sahibi olma girişimi 1970’lerin ikinci yarısında, Şah döneminde başlamış, bu yolda belli bir mesafe de kat edilmişti. Buşehr kentinde ilk nükleer tesis kurulmaya başlanmıştı. Saddam Irak’ını İran’ın üzerine saldırtan ABD, muhtemelen Irak’ın 1988’de o tesislere yaptığı imha saldırısını da teşvik etmişti.

(5) ABD ve İsrail’in İran’a ilk saldırıları sırasında Saadet Partisi’nin Üsküdar Meydanı’nda Gazze Mitingi vardı. Cağaloğlu’nda, ellerinde Filistin bayrakları olduğu halde Miting’e giden  10-15 kişilik (sonradan hepsinin esnaf olduğunu öğrendiğim) bir grupla karşılaştım. Söyleşimiz sırasında onlara “İsrail’i, İran’ı vurmakta olduğu için de protesto edecek misiniz, İran’a da destek olacak mısınız” diye sorduğumda,  bir sessizlik oldu, aralarında en yaşlı görünen (kuyumcu olduğunu söylemişti), Rumeli şivesiyle konuşan birisi, “yok, İran’la işimiz olmaz” dedi. “Niye, İran İslam devleti değil mi” diye sorunca, “yok, değil” dedi. Gruptakilerin bir çoğu da başlarınıyla o kişinin söylediklerini teyit ettiler. Bunun üzerine, “tamam İran sünni değil, Şii mezhebinden , ama Şii müslüman değil mi” dedim. “Kardeşim yanlış biliyorsun, İslamın 4 mezhebi var, Hanefi, Maliki, Şafi,Hanbeli. İslamda başka mezhep yok” diye yanıt verdi. Yani “İslam dünyası” nın hali bu. Önceki yazılardan birinde İran ve S.Arabistan arasındaki gerilim dolayısıyla bu duruma değinmiştim.

(6) Trump ve Putin aralarında bir zımni anlaşmaya varmışlardı. Ancak Trump’ın Ukrayna’ya istediğini yaptırması şu ana kadar mümkün olamadı. Hem Trump hem Putin hala umutlu görünüyorlar. Gelgelelim Avrupa, Rusya’nın zaferi anlamına gelebilecek böyle bir gelişmenin kendisi için ne anlama geleceğinin farkındadır. Böyle bir durumda, İran’ın yenilmesinin bölgede yaratacağı erozyonist gelişmelerin bir benzeri Avrupa’da da yaşanabilir.