İran direnebilirse…

İran’daki rejim kendi yönetici sınıfı içinde ve halk sınıflarıyla ilişkisinde önemli sorunlar yaşayan bir ülke. Şimdi denilebilir ki, her ülke bu tür sorunları yaşıyor, özellikle son yirmi beş yılda ABD yönetici sınıfını kat eden çatlaklar herkesin malumu.

Ancak, İran’da durum farklı. İran’da devrime önderlik etmiş bir yönetim, devrimin kazanımlarını korumak, bunun için de rejimini anlamlı tavizler vermeden sürdürmek istiyor. Bir restorasyona yanaşmıyor. Yönetici sınıf içindeki çatışmanın başlıca nedeni budur. Bu çekişme rejimin halkla olan gerilimini de şiddetlendiriyor.

Öte yandan, bir önceki yazıda da belirttiğim gibi, İran’da sosyal devlet uygulamaları sürdürülse de, bunun ekonomik olarak önceki kadar bir anlamının olduğu iddia edilemez.  Genel olarak halk sınıflarının, ve bu arada işçi sınıfının da protestolarının bu ekonomik sıkıntılarla bağlantısı var. Sadece ekonomi değil elbette, ama ekonomik sorunlar diğer sorunların da gündeme gelmesini her zaman, her yerde teşvik eder.

ABD, İsrail ve S.Arabistan İran’ın ekonomisinin daha da kötüleşmesi ve böylece rejime yönelik iç tepkilerin şiddetlenmesini temin etmek için ülkeyi bombalıyorlar. Stratejik hedefler belirlenmiş, aşama aşama uygulanıyor. Kabul edelim, ABD ve İsrail’in askeri gücü, kapasitesi (buna istihbarat olanakları da dahil) İran’dan hayli yüksek. Ancak, bu güç asimetrisi önemli bir faktör olsa da, tek başına savaş kazanmak, ya da başlangıçta hedeflenen sonuçlara ulaşmak bakımından yeterli olmayabilir. Bunun örnekleri var.

ABD, İsrail ve S.Arabistan, İran’a göre çok daha zayıf olan İran’ın müttefikleri Husileri, Gazzelileri, Hizbullah’ı yenemedi. Zarar vermek, yakıp, yıkmak her zaman yenmek, zafer elde etmek anlamına gelmiyor. Direnişin kırılması gerekir. Bunu şu ana kadar yapamadılar.

Eğer İran bu uzaktan kumandalı saldırılara beş altı ay daha  direnebilirse, bunun için yönetici sınıf içindeki bölünmenin üstesinden gelebilirse, ağır ekonomik ve toplumsal yıkıma rağmen halkının en geniş kesimlerinin desteğini -Irak Savaşı’nda olduğu gibi- tekrar kazanabilirse, saldırganlar strateji ve taktiklerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır. Çünkü saldıranların da güçleri sınırsız değil. Kendi halklarının, dünya kamuoyunun, bu arada,   zarar gören müttefiklerinin de baskılarına maruz kalacaklardır.

Onca yıkıma rağmen rejim ayakta kalmayı sürdürüyorsa, saldırganlar ya havlu atacaklar, ki bu durumda yaralı İran onların çıkarları bakımından eskisinden çok daha tehlikeli olacaktır. Veyahut vaktiyle ABD ve İngiltere’nin Saddam Irak’ına karşı yaptıkları gibi, doğrudan büyük bir kara harekatına girişeceklerdir. Çünkü İran öyle proksilerle, vekillerle alt edilebilecek bir ülke değil. Bu ikinci seçenek hem çok pahalı hem de çok risklidir elbette. Böyle bir seçeneğin tercih edilmesi,  ABD, İsrail ve S.Arabistan gibi ülkeler için “sonun başlangıcı” gibi bir anlam taşır demek abartı olarak görülmemelidir. Tabii bu seçeneklerin gerçekleşebilmesinin ön koşulu İran devletinin halkının desteğini kazanmış olarak direnmesidir.

Daha önceki İran yazılarında değinmiştim. İran tarihini iyi bilmek gerekir. Bu halk her devirde, her koşulda kendi göbeğini kendi kesmeyi göze alabilmiştir. İran devleti eğer halkını ikna etmişse, onunla mücadele etmek müşküldür. Sonra, bu coğrafyanın tarihsel olarak fikri ve ideolojik manada, bir “aşırılıklar”  ve dolayısıyla “aşırılar” (“gulatllar”) coğrafyası olduğunu ihmal etmemek gerekir.

İran basitçe territoryal bir devlet değil, büyük, köklü  bir kültürdür. Bir kültürün köklü ve büyük olması ancak onun farklı öğeleri potasında eritebilme yeteneğine referans verilerek öne sürülebilir (Tabii bu yeteneğin dil ile çok sıkı bir ilişkisi var) Farklı bileşenleri iranlılaştırma yeteneğinden söz ediyorum. Onun için Arapların yaptığı gibi onu savaşla yenmiş olsanız da,  artık fiili bir çöküşün önüne geçilemez hale gelmiş olduğu koşullarda, İslamı kendi ihtiyacı olduğu için kendi kültür potasında erittiği halde benimsemiştir. İran kültürü, bütün büyük kültürler gibi,  adapte olmaz, adapte eder (Mesela bu bakımdan, Türkler sadece adapte olabiliyorlar).  İran için önemli olan, İrani kültürün, isterseniz geleneğin ya da bin yıllar içinde, güçlü kültürlerle çatışmalı etkileşim içinde damıtılmış geleneğin (mesela devlet geleneği, devrimci düşünme geleneği) sürdürülmesidir. Dar kalıplara tıkıştırma, dar ideolojik bakış açılarının İran tarihinin genelinde, İran’a zarar vereceği gayet iyi bilinmektedir. Kimbilir, şimdiki yönetimin söz konusu gelenekten kaynaklanan bir refleksle dar kafalı hareket etmekten kaçındığına da tanık olacağız.

Bizim (totolojik olduğunun farkındayım) dar kafalı, cahil Türk-Ulusalcı-İslamcılar her zaman İran’ın etnik olarak çok karışık olduğunu, özellikle Türk unsurun gücünün sürekli arttığını, bu yüzden de İran’ın parçalanmasının kaçınılmaz olduğundan dem vururlar. Oysa, yüzyıllarca İran, etnik olarak “farsi” olmayan hanedanlıklar tarafından yönetildi. Örnekse, Selçuklular, Safeviler, Afşarlar (Nadir Şah devri), Kaçarlar hep Türk soylu hanedanlıklardı. Ama İran potasında erimiş olarak. Özcesi,  İran İran olarak kaldı. Bu yüzden bugün hâlâ bölgesindeki tek egemen devlet.

Bu arada, “İran parçalanıyor” propagandası yapan Türk-ulusalcı-İslamcı zevat, iktidarda olmanın avantajıyla  uşaklığını yaptıkları emperyalistlerin, siyonistlerin  telkiniyle Türkiye’nin parçalanması yolunda  adımlar atıyorlar.

Bugünkü Şii İran devletini kurucusu olan (İran devletini Şiileştiren doğrudan Şah İsmail değildi. Şah İsmail şeri anlamda Şii değil, onun o zaman ki Anadolu ve yakın çevresinde yaşayan, kendisinin de içinden çıktığı  konar-göçer Türkmenlein bugünkü Aleviliğin dinsel anlayışına yakın bir dinsel anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Daha doğrusu Anadolu’daki Türkmenlerle temas halindeyken onların inançlarından da etkilenmişti. Bununla birlikte, emperyal bir devlet kurmak söz konusu olduğunda, anlaşılır nedenlerle üniform, şeri 12 İmam Şiiliği’ni egemen kılmak için girişimlerde bulunacaktır. Tabii bu girişimlerin akşamdan sabaha sonuç vermesi beklenemezdi. Ancak süreç içersinde onun çocukları ve torunları (özellikle 1.Şah Abbas) İran’da on iki imam şiiliğini şeri manada tesis edeceklerdi.

Şöyle demek daha doğru olur: Bir tarikat olarak ortaya çıkan Safeviler merkezi bir devlet  oluşturma aşamasına gelene kadar Anadolu ve civar coğrafyalarda merkezi devletlerin kontrolü altında yaşayan ama bu kontrole de direnen konar-göçer, göçer Türkmen toplulukları etraflarına toplayabilmek için onların günümüz Aleviliğinin gayri-şeri İslam yorumuna benzeyen bir anlayışı sahiplenmişler, bunun propagandasını yapmışlardı. Böylece, mesela, Osmanlı gibi rakip bir devletin toplumsal tabanını zayıflatmayı öngörmüşler, bunda bir hayli başarılı olmuşlardı. Burada, esas sorun Osmanlı’nın Sünni olması, safevilerin Şiiliğe meyli değildir. Asıl sorun, merkezi, emperyal bir devlet kurma ve onu sürdürebilmektir. Dinsel anlayış, ya da ideoloji bir araç olarak görülmelidir. Aynı ideoloji söz konusu olduğunda, pekala tam tersi olabilirdi.

Nitekim, Safeviler palazlanıncaya kadar, yani emperyal devlet kurma aşamasına kadar, bu gayri-şeri kızılbaş İslam anlayışının bayraktarlığını yapmışlar, ancak daha sonraki emperyal vizyonları bakımından bu vaktiyle bayraktarlığını yapmış oldukları gayri-şeri anlayışla çatışmaya girmişlerdir. Üniform bir din ihtiyacı kendisini dayatmıştır. Kızılbaşlığın özellikle de devletin askeri organındaki gücünü, 1524-36 ve 1576-90 yıllarındaki iki nihai iç savaş sonrasında (daha doğrusu, ancak 1590 sonrasında, tarihte İsfahan Dönemi olarak tabir edilen evrede) kırabilmişler, Osmanlı devletinin resmen (en azından kağıt üzerinde) bektaşiliğe bağlı Yeniçerileri tasfiyesine benzer şekilde, Kızılbaşları şiddetle tasfiye etmişlerdir. Ve yerlerine yine Osmanlı devletinin vaktiyle yaptığına benzer şekilde devşirme kapıkulları sisteminin muadili olarak görülebilecek Gulamlık (kölelik) sistemini kurmuşlardır.

Yani merkezi emperyal bir devlet kurabilmek için gerçekçi gereklilikler, siyasal ideolojik-pragmatik ihtiyaca yanıt veren dinsel anlayışların, o güne kadar ki resmi ideolojik söylemlerin, şeri, üniform bir dinsel anlayış lehine,  yadsınmasını zorunlu kılmıştır. Osmanlı devleti de yükselene, bir emperyal devlet haline gelene kadar Türkmen topluluklarla benzer bir ilişkiye sahipti ve  katı şeri bir İslam  anlayışını dayatmamıştı.

Safeviler karşısında Osmanlı devleti hiç bir zaman kesin bir zafer elde edemedi. Çaldıran’dan sonra da iki devletin savaşları, çatışması devam etti. En erken döneminde  kızılbaş Türkmen toplulukların ağırlığının hissedildiği Celali Ayaklanmalarının  İran’dan destek görmüş olduğu açıktır. Ancak Safevi İran’ın da benzer ayaklanmalara sahne olduğunu biliyoruz. Muhtemelen Osmanlı siyaseti de  rakibine karşı bu ayaklanmaları el altından teşvik etmişti.

Aslında söz konusuTürkmen topluluklar üzerindeki Safevi etkisinin azalması, bunların giderek Safevilerin aleyhine yönelmesi, emperyal bir devlet kurmak vizyonuna sahip Şah İsmail’in döneminde hissedilebilir ölçüde başgöstermiş, sonrasında da giderek ivmelenmiştir. Yani bu durumu kahir ekseriyeti milliyetçi ya da Türk-İslamcı Türk tarihçilerinin iddia ettikleri gibi Çaldıran Savaşı’yla değil, Safevi devletinin yukarıda değindiğim realist siyasal ihtiyaçlarını gerçekleştirme kararlılığıyla izah etmek gerekir. İran gibi köklü bir devlet anlayışının, özellikle rakibini zayıflatmaya yönelik pragmatik ideolojik söylemlerinin esiri olması beklenemezdi.

Bugün de duruma böyle bakmak lazım. İran devletinin süreç içinde varlığını sürdürebilmek için gerekli olan adımları atacağı beklenmelidir. Ama süreç içinde.

Çok daha önceki bir zamanda Araplar, Kadisiye Savaşıyla (636 yılı)  Zerdüşti Sasanileri yendiler. Sasanilerin başkenti bugünkü Bağdat’ın 25-30 km kadar güneyinde bulunan Tizpon’du. Sasani bakiyesi, bu kente 100 km kadar mesafesi olan Sasani devrindeki adı Hire olan kendi kontrollerindeki Kufe kentinde, Arapların eline geçtikten sonra yeni bir “İran dini” olarak görülmesi gereken Şia dinini kurdu.  Abbasi Devrimi’nin gerçekleştirilmesinde, devrimden hemen sonra Abbasi devletin yönetiminde Şiiler ve İran toplulukları çok etkili oldular.

Bunları yaparken sadece askeri yeteneklerini, kapasitelerini değil, kültürel, entellektüel birikimlerini de en etkili biçimlerde kullandılar. Eğer İran kaynaklı felsefe ve yazını çıkartırsanız, İslam kültürü hayli yoksullaşır(1).

Yine mesela, 230 yıl kadar sürmüş Safevi devrinde yaşamış Molla Sadra Şirazi çapında, kalitesinde bir düşünüre, 600 küsur yıl sürmüş Osmanlı ülkesinde rastlayamazsınız (Bununla birlikte, emperyal bir devlet haline gelen ve şeri bir Şiilik anlayışını ülkede egemen kılan Safevi yönetimin Molla Sadra’dan haz etmediğini tahmin etmek hiç de zor olmayacaktır. Yani aslolan, her zaman, her yerde görüldüğü gibi,  devletin bekası ve dolayısıyla ihtiyaçlarıdır. Bu bakımdan, bir devirde ulunan, başka bir devirde kargışlanabiliyor).

Bugünkü durumda, İran’ın saldırgan düşmanları uzaktan kumandalı bu savaşla hedeflerine ulaşmak için bastıracaklardır. İran’ın direncini ülkenin içindeki hoşnutsuz kesimleri, kitleleri harekete geçirerek kırmaya çalışacaklardır. Burada, artık bölgenin genelinde  emperyalistlerin, siyonistlerin proksisi haline gelmiş Kürtleri kast etmiyorum. Onlarla İran’ı yenemezsiniz, tersine direncini arttırırsınız.

Öte yandan, Çin ve Rusya gibi ülkelerin stratejik ortak ilan ettikleri İran’a yapılan bu saldırılara beklendiği ölçüde tepki vermemelerinin nedenleri arasında, herhalde, İran’ın bu iç durumunun da etkisi vardır. İran’ın direnmeye devam etmesi muhtemelen Çin ve Rusya’nın tavırlarını yeniden gözden geçirmelerini de sağlayacak, cesaretlerini arttıracaktır.

Bu arada,  Hamaney öldürüldü. Bunun bir ölçüde kendi tercihi olabileceği de ihmal edilmemelidir. Şehitlik geleneği özellikle Kerbela vakasından itibaren Şii İslam anlayışında ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. İmam için en üst mertebedir.

Son olarak, İran’ın ABD’nin uydusu olan ülkelere, üslere yönelik karşı saldırısının da gayet akıllıca olduğunu belirtmek isterim. Öyle ki, bu uydular ABD’nin kendilerini savunamadığını gördüler. Sadece bölge ülkeleri değil, Avrupa ve Asya’daki (mesela, Japonya ve G.Kore) olası bir Rus ve/veya Çin savaşında ABD’nin kendilerini koruyamayacağını ciddi şekilde düşünmeye başlamışlardır.

NOTLAR:

1) İslamın Arap etnisitesinin bir dini halinde kalmasına izin vermeyen, bundan dolayı da İslamın sadece coğrafi işgallere odaklanarak üzerindeki nüfusları  kaale almayan Emevi tavrını alt ederek yıkılmasında, İran coğrafyasında, İran kültür havzasında, kadim İran siyaset ve devlet geleneğinin etkileri altında İslamın farklı etnisitelere mensup topluluklar arasında yayılmasında İran’ın eşsiz bir rolü olmuştur. Çin ve Batı Asya arasında kalan geniş bir coğrafyanın İslamlaşması İran etkileri altında olmuştur. İran “mevali” devriminin öncüsüdür. Kadisiye’nin rövanşı,  Arap etnisitesi açısından bakıldığında, ağır olmuştur.

Hanefi mezhebinin, artık bir Abbasi devleti organik aydını haline dönüşmüş olan öğrencisi Ebu Yusuf dolayımıyla, kurucusu olan İmam Hanefi İranlıdır. Doğum yeri Şiiliğin de doğum yeri (miladi 699 yılında doğmuş olabileceği tahmin ediliyor) olan Kufe şehridir. Ailesi muhtemelen (yine İran coğrafyasında bulunan) Horasan kökenlidir. Yani “acem” ve “mevali” dir.  Ağırlıklı olarak bir “acem” ve “mevali” devrimi olarak görülmesi gereken Abbasi devriminin gerçekleşmesinde İmam Hanefi ve Okulu’nun mücadelesinin ihmal edilmemesi gerekir.

Eğer her mezhebi kendi içinde bir din olarak tasavvur edecek olursak, Hanefilik dininin mevalilerin dini olduğunu pekala söyleyebiliriz. Hanefilik Arap etnisitesinin egemen olduğu coğrafyalarda tutunamamıştır. İmam Şafi, İmam Malik, İmam Hanbeli etnik olarak Arap idiler. Batı Asya’dan Çin’e kadar uzanan coğrafyada İslamın kozmopolit bir görünümle kalıcılaşmasında ( Emevi yönetimleri mevalileri “gerçek müslüman” olarak kabul etmiyor, onlardan cizye alıyordu)  İran müdahalesi ve hanefilik çok önemli işlev görmüşlerdir.

İmam Hanefi, Şii fıkhına, İmamcılığa, Caferiliğe karşı idi. Yani Şii teolojisine karşıydı. En azından okulunun ondan sonra gelen temsilcileri çubuğu Şiilik aleyhine daha da büktüler. Bunu da anlamak gerekir. Ne olduğunuzu izah ederken, ne olmadığınıza da vurgu yapmanız gerekir. Gelgelelim, Ebu Hanife, teolojik olarak değil ama politik olarak Aliciliği, Emevilere karşı Alici muhalefeti destekliyordu. İsterseniz şöyle de ifade edebiliriz: Ebu Hanife, Emevilere karşı mevali direnişinde teolojik olarak değil ama politik olarak Şiiliği desteklemişti. Nitekim, devrin şiilerinin de onu politik bir müttefik olarak gördükleri; buna karşın, akidesi itibariyle onu hiçbir zaman kendilerinden saymadıkları bilinmektedir.

Bekleneceği gibi, Abbasi yönetimi iktidarını sağlamlaştırınca, “devrim evlatlarını yer” deyişine uygun olarak iktidarını temin eden devrimcilerini tasfiyeye başladı. Ebu Hanife de devrimin vaatlerini gerçekleştirmesini ölene kadar kararlılıkla savunmayı sürdürdüğü için yani pedal çevirmekten vazgeçmediği için Alici ayaklanmaların yer yer sürdüğü koşullarda, hapsedildi ve hapishanede  öldürüldü (767 yılında).