OPEC çözülürken…

OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü)  1960 yılında İran, S.Arabistan, Irak, Kuveyt ve Venezuela tarafından kuruldu. Daha sonra Libya, Katar, BAE, Endonezya, Cezayir, Nijerya,  Angola, Gabon gibi ülkeler de örgüte dahil oldu. 1973’de örgüte üye olan Ekvator, 2020’de, üretim kotası konusundaki görüş ayrılığı yüzünden, örgütten ayrıldı. 2016 yılında Kanada, Mısır, Umman, Norveç gibi ülkeler örgütle etkin işbirliği ve ortak hareket etme kararı aldılar.

OPEC ham petrol arzının 2/3’sini gerçekleştiriyor. (2025 itibariyle tüketilen ham petrolün  yaklaşık yüzde 20’si) Arz ve fiyat üzerinde,  üyeler için her zaman bağlayıcı olmasa da,  belirleyici oluyor. Enerji piyasasının çok büyük bir kısmını kontrol ediyor. Piyasa disiplini sağlıyor. Her ne kadar reddetse de, fiilen bir kartel gibi işliyor.

Dün aldığı bir kararla, örgütün önemli bir üyesi olan BAE OPEC’ten ayrıldı (1). İran’a saldırının başlamasından, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasından ve nihayet ABD’nin blokajından sonra İran Körfezi’ne kıyısı bulunan çok önemli ihracatçılar giderek ağırlaşan bir ekonomik krizin içine girdiler. OPEC’in bu duruma müdahale edebilecek politik yetkisi ve gücü olmadığı için BAE maruz kaldığı bu gelişme sonrasında kendi başına çıkış yolları aramak için örgütten ayrıldığını açıkladı.

OPEC’in işlevsizleşmesi, aslında onun fiilen çözülmesi anlamına da geliyor. İran ve Venezuela’ya yönelik yaptırımların başlamasından sonra örgüte dahil bu iki ülkenin ham petrol satışının önemli bir bölümü OPEC disiplini dışında kalmıştı zaten. Diğer OPEC üyeleri bu iki ülkenin maruz kaldığı yaptırım uygulamaları karşısında bir şey yapmadılar. Hatta bu hali kendi ekonomik çıkarları için istismar ettiler.

İki kurucu üye İran ve Venezuela, bu arada OPEC’le bağlantısı olmayan Rusya da bu yaptırımları Kara Filo veya Gölge Filo olarak tabir edilen, bir takım aldatıcı taktiklerle, duruma göre değişen bandıralar (bayraklar) kullanan, alıcı-yanıtlayıcı sinyal sistemini (AIS- Otomatik Tanıma Sistemi) devre dışı bırakan, hemen hepsi 15 yaşın üzerinde gemilerden oluşan (bu tankerlerin sayısının 1000-1500 arasında ve çoğunun Rusya’ya ait olduğu tahmin ediliyor) filoyla, yani bir tür korsan taşımacılık yapan tankerler aracılığıyla yaptırımları deliyorlar (2).

Varış ülkesine ulaşmadan önce petrol ihraç ettikleri başka ülkelerin (mesela, Malezya, Endonezya) karasularında tankerden-tankere aktarım yaparak yaptırımı delme işini kitabına uyduruyorlar. İthalatçı ülke, diyelim Çin, Malezya’dan satın aldığı petrole, İran petrolünü karıştırarak kayıtlara Malezya petrolü olarak geçirdiği ham petrolü bu şekilde rafinerilerine ulaştırıyor.

Bilindiği gibi, zaman zaman Ukrayna dronlarının bu şekilde Rus ham petrolünü taşıyan tankerlere saldırısı haber oluyor. En son İstanbul Boğazı yakınlarında bu tür bir saldırı gerçekleşmişti.

Halen Çin’in bu Gölge Filo yöntemiyle İran’dan günlük 1.8 milyon varil civarında ham petrol almakta olduğu tahmin ediliyor. Bu Çin’in savaş öncesinde İran’dan satın aldığı ham petrol miktarından fazla. Üstelik Çin bu petrolü kendi para birimiyle, yani daha ucuza alıyor. İran’la alışverişte Çin para birimi kullanılması, böylece SWIFT ödeme ağı dışında kalınması bu yaptırımları delme işini kolaylaştıran bir faktör oluyor.

Böylece İran, Çin’le yaptığı bu alışveriş sayesinde üzerindeki ekonomik baskıyı azaltabiliyor (İran’ın bu “gölge filo” ticaretinden kazancı aylık 5 milyar dolar civarında, blokajın Amerika’ya günlük maliyeti ise (kendilerinin verdiği rakama göre) yaklaşık 300 milyon dolar, bu da bir ayda yaklaşık 9 milyar dolar eder) Direnişini sürdürülebilir kılıyor. Elbette bu alışveriş OPEC disiplinine tabi de olmuyor. Yani OPEC’in İran için önemi fiilen yok mertebesindedir.

Çin’in, savaş öncesinde, Hürmüz Boğazı üzerinden satın aldığı ham petrol günde 5 milyon varil civarındaydı. Amerika ve İsrail’in İran’a saldıracağını çok önceden gören Çin, ucuz İran ham petrolü alımlarını arttırarak stratejik rezervlerini de arttırmaya başlamıştı. Halen de bu satın almaları aralıksız sürüyor.

Bir kere, Çin İran’ı ekonomik olarak giderek kendisine daha bağımlı hale getirmiştir. Kısmen  OPEC’in kontrolünden çıkmış olan İran’ı fiilen ve tamamen bu örgütün dışına taşımıştır.

OPEC’in çözülmesi büyük alıcı olan Çin’in ve büyük ihracatçılardan biri olan Rusya’nın lehinedir. Her şeyden önce, ham petrol arz ve fiyatının OPEC kartel uygulmasından kurtarılması, petro-dolar sisteminde gedik açılması gibi sonuçları olur.

Enerji arzı ve fiyatını belirlemek bakımından OPEC, S.Arabistan gibi büyük bir üretici ve ihracatçı için çok önemlidir. Ancak, İran yaptırımlarıyla başlayan, S.Arabistan’ın da ABD’ye  destek verdiği süreç, şimdi dönüp S.Arabistan’ı vurmuştur.

İran’a karşı yaptırımlar başlayıp, genişletildiğinde S.Arabistan, İran’ın düşen üretimi ve ihracatı dolayısıyla kârlı konumdaydı. Yaptırımların sürmesinden, İran’a savaş açılmasından yanaydı. Ancak evdeki hesabı çarşıya uymadı.

Son olarak BAE’nin örgütten ayrılması, İran adına, Umman’dan sonra ikinci bir ham petrol ihracatçısı Körfez ülkesinin nötralize edilmesi anlamına gelir. Yani bu ayrılık İran’ı, özellikle diplomatik bağlamda, olumlu etkiler.

Hürmüz Boğazı sorunu orta vadede Çin’in İpek Yolu’nu canlandırma siyasetini daha anlamlı ve ivedilik arz eden bir proje haline getirecektir. Bu çerçevede,   Batı Asya’dan, Sibirya’dan Çin’e uzanan ham petrol ve gaz boru hatlarının yapımının hızlandırılması gündemdedir.  Altyapı yatırımlarının hızlandırılmasıyla söz konusu coğrafyada ekonomik entegrasyon da hızlanacaktır.

Günlük ihracatı savaş öncesinde 4,5 milyon varil/gün olan BAE şimdi nasıl bir yol izleyecek? BAE’nin ülkenin güneyinde, Umman sınırında, Hürmüz Boğazı’nın girişine yakın, Basra Körfezi dışında kalan, Umman Denizi üzerinde yer alan Fujairah(Fuceyre) Limanı var. Petrol üretim alanlarından bu limana uzanan 350 km uzunluğunda bir boru hattı ve bölgenin en büyük depolama alanlarından biri var. Bu hattın günlük kapasitesi en çok 1,8 milyon varil kadar. Yani bu hat üzerinden BAE Hürmüz Boğazı’nı bypass edebilme olanağına sahiptir. Bundan sonra BAE belki bu hattın kapasitesini artırmaya girişecektir.

Yalnız, Boğaz’ın o tarafındaki girişte, Fujairah’ın kuzeyinde yer alan Umman’a ait Musandam Yarımadası ( Ruus Al Jibal)  var.  Yani BAE’ nin Boğaz’ı kontrol etme olanağı yok. Ancak, Fujairah Limanı ve anlaşabilirse Umman üzerinden ihracatını sürdürebilir. Belki Katar, Bahreyn, S.Arabistan ve Kuveyt gibi ülkeler de aynı yolu deneyebilirler. Bu durumda, Umman kritik ve stratejik bir ülke konumuna gelir.

Tabii böyle bir gelişme Umman’ı istikrarsızlaştırabilir, bu duruma da İran kayıtsız kalmayabilir. Çünkü Umman halkının aşağı yukarı yüzde 70’i eski Haricilik’in devamı olarak görülebilecek İbadi mezhebine bağlıdır. Haricilik veya İbadilik üçüncü büyük İslam mezhebidir. Bir mezhep olarak Şiiliğe olan mesafesi Sünniliğe göre daha kısadır. Genel bir ifadeyle, onlar da, İmamet geleneğine tabi olmasalar da, Alicidirler.

Son olarak, Çin’in hali hazırda izlediği “sessiz politika” aracılığıyla İran üzerinden enerji piyasasının çok önemli bir bölümünü, kendi lehine, yeniden dizayn etmeye çalıştığı iddiasının meşru olduğunu söyleyeceğim. Mesela, BAE’nin bu son attığı adımdan sonra Çin, BAE ham petrolünü de kendi arzu ettiği koşullarda temin edebilecektir.

Çin, ABD’nin dar çerçeveli, “acilci” görüş açısının karşısında kendi sabırlı, uzun erimli entegre planlara dayanan, geniş açılı bakışıyla hareket ediyor.

NOTLAR

1) Dikkat edilirse, BAE bu kararını almadan önce ham petrolünün en önemli alıcısı olan Çin’e üst düzeyde bir ziyaret gerçekleştirmiş, muhtemelen bu kararı öncesinde Çin ile bir durum değerlendirmesi yapmıştır. Çin’in bir süredir tedarikçi ülkelere Çin para birimiyle satış yapmaları için telkinde bulunduğu bilinmektedir. OPEC disiplini bunun gerçekleştirilmesi bakımından uygun değildir. Çünkü 1973 yılının sonunda temeli atılmış olan petro-dolar düzenine göre yeniden yapılandırılmış bir örgüt (OPEC ve petro-dolar düzeni arasındaki bağlantı ihmal edilmemelidir). Bu durumda, İran Çin için diğer tedarikçilere göre daha avantajlı olmaktadır.

Bu kararın alınmasında bir diğer faktör de, son yıllarda BAE ve S.Arabistan arasında ekonomi-politik rekabetin kızışması, BAE’nin S.Arabistan gölgesinden kurtulmak istemesi olabilir.

Geçerken, bu iki ülkenin  (elektrikli otomobiller, alternatif enerji kaynakları alanında yaşanan gelişmeler karşısında) gelecekte petrole olan talebin azalacağını öngörerek, 2016’dan itibaren sadece petrole dayalı olan ekonomik yapılarını, yüksek teknoloji, turizm, finans gibi sektörlerin ağırlıklı olacağı yeni bir modele göre değiştirmeyi programladıklarını biliyoruz. Bu program doğrultusunda en az bir trilyon dolar civarında bir yatırımı öngördüklerini o zaman kendi açıklamalarından öğrenmiştik. Yani bu iki ülkenin bu aşamada en çok ihtiyaç duydukları şeyin bölgesel ve ona sıkıca bağlı iç istikrar olduğunu belirtmek gerekir.

(2) Rusya, Çin ve İran gibi Amerikan yaptırımların tehdidi aitında bulunan Amerikan hegemonyasına meydan okuyan ülkeler (ki bunlar işgal edilmeleri hemen hemen olanaklı olmayan, şu ya da bu ölçekte, geniş karasal ülkelerdir), ABD’nin denizler üzeindeki kontrolünü aşmak için enerji boru hatlarına, limanlarla bağlantılı demiryollarına (Pakistan’da, ABD-İran savaşından sonra giderek önemi artan, Arap Denizi kıyısında Çin tarafından işletilen Guadar Limanı örneğinde olduğu gibi) ve tabii bu gölge  deniz filolarına ihtiyaç duyuyorlar. Amerika’nın deniz gücü eski seviyesinde olmadığı için bu filolarla baş edemiyor.

Gerek Ukrayna ve gerek İran’daki savaş bize ABD’deki sanayisizleşme tercihinin askeri sanayisini de olumsuz etkilemiş olduğunu gösterdi. Artık Amerika eskisi gibi sürekli ve seri halde işleyen askeri sanayi tesislerine sahip değil. Silah stoklarını seri şekilde yenileme kapasitesini yitirmiş halde. Yerlerine süratle yenilerini koyamıyor. Fabrikaların yerini bankalar alınca…

Rusya da topa giriyor

Öncelikle dünyada son zamanlarda olup bitenleri Trump’ın psikolojisi, davranışları, siyasal tarzı etrafında açıklayan ve böylece bilerek ya da bilmeyerek emperyalizm olgusunu gözlerden saklayan, cereyan eden olumsuz işlerin tek sorumlusu olarak onun kişiliğini işaret eden anlayışla mücadele etmek gerektiğini tekrar vurgulamak istiyorum.

Trump, daha önceki yönetim tarafından uygulanmış ama beklenen sonuçları vermemiş, dahası, Amerika’nın en başta Ukrayna olmak üzere, belli kritik sorunlarda köşeye sıkışmasına yol açmış, hegemonyasının sönme sürecinin hızlanmasında etkili olmuş emperyalist stratejiye alternatif bir stratejiyi uygulaması için sahneye sürüldü.

O kadar öyle ki, seçim kampanyası sırasında “kulak tozunu alan” suikast girişiminin onun seçilme şansını arttırmak için düzenlenmiş olduğunu bile düşünüyorum.

Yani Amerika’nın sıkışmışlık halini aşabilmesi için yeni bir emperyalist stratejiye ve bunu uygulayabilecek figürlere  ihtiyacı vardı.

Biden yönetimi, Ukrayna sorununda stratejisini Rusya’nın mutlak şekilde baskılanması, her taraftan kıskaca alınması, böylece ekonomik bir çıkmaza sürüklenmesi, sonuç olarak, savaşta alacağı yenilgiyle, Putin yönetiminin devrilmesi üzerine kurmuştu.

Olmadı. Rusya dayandı. Ekonomisi başlarda biraz tökezlese de, tekrar toparlandı, hatta Ruble eskisinden de güçlü hale geldi. Yani tek yanlı yaptırımlar, Rusya gibi zengin kaynaklara, olanaklara, deneyimlere sahip bir ülke söz konusu olunca işlemedi.

Rusya üzerindeki askeri baskının arttırılması, son olarak Ukrayna’ya Rusya içlerini vurabileceği füzelerin verilmesi, Rusya’nın nükleer şantaja maruz bırakılması, ABD ve müttefiklerini doğrudan bir savaşın eşiğine getirdi. Bu aşamada Rusya varoluşsal çıkarları için nükleer silah kullanmaktan kaçınmayacağını açık olarak ilan etti. Ukrayna savaşı kaybediliyor, Amerika daha öte hamleler yapabilecek durumda görünmüyordu.

Bu arada Çin, ABD karşısında alan kazanmayı sürdürüyor, özellikle ekonomik olarak ABD aleyhine  palazlanmaya devam ediyordu.

İran sorununda, İsrail’in ısrarlı savaş talebine karşılık,  kararsızlıktan kaynaklanan bir eylemsizlik hali gözlemleniyordu.

Yanı sıra, Amerika ekonomik olarak çıkmaza sürüklenmekteydi. Cari açığı kapanması olanaklı görünmeyen boyutlara ulaşmış, dış borcu aşağı yukarı 38 trilyon doları aşmış, bunun için her yıl ödediği faiz de 1 trilyon doları aşmıştı (10 yıl içinde faiz için ödenen bu meblağın ikiye katlanacağı öngörülüyor). Ülkenin borcu her gün yaklaşık 7 milyar dolar artırıyordu. ABD, uluslararası finans kapitalin küreselleşme stratejisi içinde üstlendiği yeni rolle sermaye ihraç eden bir ülke olmaktan çıkmış, sıcak para girişlerine muhtaç, esas olarak sermaye ithal eden bir ülke haline dönüşmüştü(1).

Herhalde en kaygu verici olan, izlenen söz konusu stratejiyle, ABD’nin rakiplerinin (Çin, Rusya, İran vb) ona karşı bir jeo-ekonomi-politik blok oluşturmalarına meydan verilmiş olmasıydı. Bu blok sürekli genişleme ve güçlenme eğilimleri sergiliyordu.

Trump bu sıkışmışlık halinde sahaya sürüldü. Yeni bir emperyalist stratejinin uygulanması zarureti vardı. MAGA bu ihtiyacın manifestosu olarak görülmelidir. Şimdiye kadar uluslararası finans kapitalin isterleri, ABD devletinin de isterleri olarak görülmüştü. Ancak, Trump’ın bu duruma özsel anlamda bir itirazı olmamakla birlikte,  bunun artık  bir- çok yönden Amerika tarafından taşınması zor bir yük oluşturduğunu dile getiriyor, ülkesi bu söz konusu uluslararası misyonu yerine getirirken  ulusal çıkarları lehine bazı düzeltmelerin yapılmasını  talep ediyordu. Yani ülkesinin yeni ulusal ihtiyaçları, talepleri dikkate alınırsa, uluslararası misyonunu daha rahat gerçekleştireceğini söylüyordu. Elbette, bu ulusal talepler, ancak uluslararası finans kapitalin talepleriyle çatışmadığı sürece tolere edilebilirdi.

İşte bu koşullarda, Trump’ın söylemi gerek müttefikleri ve gerekse rakipleri tarafından çelişkili, tutarsız bulunuyordu.  Örnekse, Ukrayna sorunu etrafındaki sözleri onun barışçı bir görüntü vermesine; ama aynı zamanda, Gazze ve İran sorunlarıyla ilgili sözleriyse, savaşçılığının kanıtı olarak sunuluyordu. Konuya emperyalist strateji çerçevesinde bakılmadığında, söyledikleri kişisel kafa karışıklığına yoruluyordu.

Ancak, Trump yönetiminin kafası karışık değildi. Tersine, gayet netti. Yeni alternatif stratejiyi gerçekleştirmeye çalışıyordu. Yani ne yaptığını iyi biliyordu.

Mesela, Ukrayna politikasının yürümediğini, beklenen sonuçları vermediğini, özellikle NATO’daki müttefikleri nezdindeki güvenilirliğini aşındırdığını, Rusya’nın sahada mevzi kazandığını, nükleer savaşın eşiğine gelinmesinin ve rakip güçlerinin karşı blok oluşturma girişimlerinin, savaşın neden olduğu ekonomik külfetin Amerika’yı köşeye sıkıştırdığını saptıyor, buradan çıkmak istiyordu. Rusya’ya barış vaat ederek onu diğer rakiplerle kurduğu bloktan koparmaya ve aynı zamanda bir nükleer savaş olasılığını bertaraf etmeye  çalışıyordu.

Gazze, Lübnan ve İran konularındaysa, şahince bir tavır alıyordu. Bütün müttefik ve rakipleri temel ham petrol, doğal gaz ve petro kimya ihtiyaçlarını ağırlıklı bu bölgeden temin ediyorlar. Amerikanın bu ihtiyaçları temin eden müttefik bölge ülkelerine karşı da üstlenmiş olduğu yükümlülükler vardı. ABD hegemonyasının sürdürülebilmesi bakımından çok önemli bir rol oynayan petro-dolar aracı bu bölgenin kontrolünü vazgeçilemez bir konu haline getiriyordu. Bu bölgede nükleer silahlı bir rakip güce tahammül edemezdi. Trump daha ilk başkanlığı sırasında İran’la yürütülen nükleer antlaşmadan çekilmişti.

Elbette, bu yeni strateji pürüzsüz uygulanamayacaktı. Çünkü Amerikan yönetiminin hegemonyasını takviye edebilmek için müttefiklerinden  onları rahatsız edecek, müttefiklik anlayışıyla çelişiyor gibi görünen talepleri olacaktı.

Önceki hegemon Britanya döneminden iyi biliyoruz ki, hegemon sistemine tabi uydularına onlar için değerli bir takım avantajlar sağlamak zorundadır. Bilinen bir sözdür:  ” Yandaşlarına bir şey vermezsen, neden senden yana olsunlar?”

O zaman Britanya, Avrupa’daki malum uydularına kendi aleyhine işleyen ticari avantajlar temin etmişti. Bu sayede, kendisiyle ticareti onlar için gayet avantajlı kılmıştı. Bu asimetrik ticari ilişkiden kaynaklanan cari açıklarını da kolonilerini daha fazla sömürerek telafi edebiliyordu.

Benzer biçimde, ABD de, 2.Dünya Savaşı sonrasında oluşan dünya düzeninde Avrupa ve Asya’daki (Biraz farklı bir bağlamda Çin buna, ilk adımı 1972’de atılmış olsa da, tam olarak, 1989’dan itibaren dahil olacaktı) uydularına, kendisine tam itaat gibi belli yükümlülükler karşılığında, onların ekonomisi bakımından vazgeçilmesi zor avantajlar sağlayacaktı. Kendi lehine oluşacak cari açığı da, müttefiklerinin ticari fazlalarını dolarda tutmalarını sağlayarak, Amerikan finansal kurumlarında değerlendirerek ve tabii diğer ülkeleri daha fazla sömürerek telafi edecekti.

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra da bu asimetrik ticari ilişkiler sürdürüldü. Gelgelelim,  başlıca düşmanın ortadan kalkmasından sonra oluşan yeni koşullarda itaat ilişkileri anlaşılır nedenlerle oldukça gevşedi. Bir rehavet ortamı oluştu. Hatta NATO’nun artık gerekli olup olmadığı dahi müttefikleri tarafından sorgulanmaya başlandı.

Yeni rakip güçlerin de yükselmesiyle, mevcut hegemonya sisteminin maruz kaldığı tehditler karşısında müttefiklere yeni bir ayar vermek zaruret haline geldi. Ukrayna’daki sıkışma bu zaruretin net olarak idrak edilmesine vesile oldu.

Öte yandan, uluslararası finans kapitalin talebi olarak uygulanan küreselleşme stratejisi ya da neoliberal emperyalist strateji finansallaşma eksenlidir. Buna göre, cari açıklardan kaçınılması, kamu harcamalarının baskılanması, emek-gücü ücretinin düşük tutulması, sermayenin vergi yükünün azaltılması olmazsa olmaz isterlerdir. Bu koşullarda da, kapitalist dünya ekonomisi genelinde toplam talep genişlemez, daralır. Sonuçta, kapitalist ekonomiler üzerindeki kriz baskısı artar. Bu baskıyı içinde bulunduğu asimetrik ticari ilişkiler dolayısıyla Amerika’nın çok daha fazla hissedeceği açıktır.

Trump’ın Avrupa, Japonya,Kanada ve G.Kore gibi müttefiklerine karşı kullandığı söylemi bu çerçevede değerlendirmek lazımdır. Şimdi Trump yönetimi, müttefiklerine bu kadar yeter, biraz bu ticareti dengeleyelim, petrolü, gazı benden alacaksınız, askeri harcamalarınızı arttıracaksınız (benden daha fazla silah alacaksınız anlamına da geliyor tabii) diyor, gümrük vergilerini arrtıracağını ilave ediyor.

Özcesi, bu çelişkili gibi görünen ekonomi-politik talepler, tedrici düşüş sürecindeki  Amerikan hegemonyasının yeniden takviye edilebilmesi bakımından  gayet anlaşılabilir, kendi içinde tutarlı yeni bir stratejisinin bileşenleri olarak görülmek gerekir. Tabii bu stratejinin kendi içinde çelişkili olmaması, uygulamada müttefikleriyle gerilimlere, hatta çatışmalara yol açmayacağı anlamına gelmiyor.

DMITRİ PESKOV’un INDIA TODAY’e VERDİĞİ MÜLAKATIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Geçen hafta,Kremlin sözcüsü ve Başkan Putin’in basın sekreteri,  diplomat Peskov’un India Today’e vermiş bir olduğu bir mülakat dolayısıyla Rusya’nın diplomatik düzeyde resmen İran-Amerika savaşına müdahil olmak istediğini, bu yolda, taraflar arasındaki en önemli anlaşmazlık maddesi olarak görülen bir konuda çok önemli bir teklifi taraflara iletmiş olduğunu öğreniyoruz.

Buna göre Rusya, İran ve Amerika’ya İran’ın uranyum saflaştırması sorunuyla ilgili iki teklif götürmüş. Birinci olarak, İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumun (2) Rusya tarafından İran’da işletilen nükleer enerji santralında nükleer enerji yakıtı haline dönüştürebileceğini, yani barışçıl amaçla kullanılmasını temin edebileceğini teklif etmiş. İkinci olarak, İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunu Rusya’da, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetiminde depolayabileceğini belirtmiş. Her iki öneri de, İran olumlu yaklaşırken, ABD tarafından reddedilmiş.

Amerika, Çin’den sonra bir başka meydan okuyan devletin,  Rusya’nın da, diplomatik düzeyde  bir ortadoğu sorununda inisiyatif almasını istemiyor.  Böyle bir inisiyatif almanın her iki ülkenin hem bölgede hem de dünyada prestij kazanmalarına yol açacağını görüyor. Dünya ülkeleri arasındaki sorunlarda,  bundan böyle  iki ülkenin müdahil olmaları beklentisinin artacağı, bunun da  çok kutuplu dünya düzeninin fiilen işlerlik kazanmasına katkı yapacağı endişesi taşıyor. Kısacası, iki ülkenin kendisiyle rekabetlerinde el yükseltmelerine yol açacak bir adım atmak istemiyor.

Oysa hemen hemen bütün yorumcuların hemfikir oldukları gibi, bu savaşın sürmesi en çok Rusya’nın işine yarıyor. Şubat ayı başlarında  Rusya Merkez Bankası hükümeti, dramatik olarak düşen gaz ve ham petrol satışları nedeniyle ekonomik kriz olasılığı konusunda uyarmış, tasarruf çağrısı yapmıştı. Rusya’nın bu yılki büyümesinin yüzde 1’in altında kalacağı zaten öngörülüyordu. Bu durumda, hükümet güvenlik harcamaları dışındaki bütün kamu harcamalarında yüzde onluk bir kesinti kararı almıştı.

Tam bu sırada savaşın patlaması, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması petrol, gaz ve petro- kimya ürünlerinin fiyatlarının yükselmesi (Rusya dünyanın ikinci büyük gübre ihracatçısı) Rus ekonomisine ilaç gibi gelmişti.

Savaş devam ederse, Rusya kazanmaya devam edecek. Enerji ve petrokimya ürünlerinin fiyatları artacak, Rusya’nın Avrupalı rakipleri tam bir ekonomik darboğaza girecekler. Ukrayna’yı desteklemeleri kolay olmayacak.

Elbette savaşın İran lehine sürebilmesi için de Rusya önemli bir rol oynayabilir. Bu biliniyor. Ortadoğu’daki Amerikan askeri faaliyetlerini izleme kapasitesine sahip uyduları var. Uydulardan elde ettiği bilgileri İran’a servis edebilir. Bunu belli sınırlar içinde yapıyordu zaten. Bu kez tam anlamıyla, çok daha etkili şekilde  bu rolünü yerine getirebilir.

Yani Rusya, ekonomik çıkarı hilafına barış girişimine katkı yapmak istiyor. Zaten 2015’te safdışı edilene kadar İran’la yürütülen nükleer görüşmelerde yer alıyordu. Amerika’nın işine gelmeyince devre dışı bırakılmıştı.

Pekiy, Çin’den sonra şimdi neden Rusya da bu soruna diplomatik olarak müdahil olmak istiyor? Bunu Çin’le birlikte kararlaştırmış oldukları bir taktik olarak Amerika’yı diplomatik bakımdan dizginlemek, Amerika’nın kontrolünde olmayan yeni bir dünya düzeninin gerekli ve olanaklı olduğunu göstermek gayesiyle yaptıklarını düşünüyorum.

Diğer yandan, eğer savaş tekrar başlarsa, bu önceki safhasından çok daha şiddetli olacaktır. CIA, İran’ın ateşkes süresini iyi değerlendirmiş olabileceğine dair kuşkularını dile getirdi. CNN kanalında bir emekli Pentagon görevlisi, Çin’in İran’a dağların altına hızlı şekilde tünel açabilen robotlardan sevk ettiğini, böylece İran’ın İHA ve füzelerini gizleme, saldırıdan koruma kapasitesini arttırdığını söylüyordu. Yani İran’ın askeri olarak direnme kapasitesinin artacağı tahmin ediliyor.

Çin için Hürmüz Boğazı’nın hayati bir önemi var (3). Çin’in enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 40’ı bu boğazdan çıkıyor. Çin ve Rusya, muhtemelen geçen hafta Lavrov’un Xi’nin daveti üzerine gittiği Pekin’de  ortak bir karar aldılar. Rusya nükleer bomba konusunda, Çin de Hürmüz Boğazı konusunda etkin inisiyatif alacaklar. Yani meydanı Amerika’ya bırakmayacaklar.

Çin, Amerika’nın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmesini hiç istemez. Dolayısıyla İran’ın direnişini desteklemeye devam eder. Bunu İran için değil, elbette kendi çıkarı için yapıyor, yapacaktır.

Çin’in İran’la Yuan ile alışveriş yapması, doların egemenliğinin teyit edildiği SWIFT(4) sisteminde önemli bir gedik açmıştı. Çin ve İran arasındaki ödeme işlemleri böylece Amerika’nın kontrolü dışında kalmıştı. Çin, İran’a yönelik yaptırımlardan da zarar görüyor. İran’dan ham petrol ithalatını kısmen gizliyor ya da örtülü olarak gerçekleştiriyor (5).

Aslında, Hürmüz üzerinde  dolaylı olarak Çin ve ABD çekişiyor. İran boğazın tamamen kendi egemenliğinde olmasını talep ediyor. Böyle bir durum ABD ve petrol monarşisi müttefikleri için tam bir yenilgi anlamına gelecektir. Ben böyle mutlak bir egemenliği Çin’in de istediğini düşünmüyorum. Ancak Amerika’yla pazarlıkta İran’ın elini yüksek tutması bakımından işlevsel görüyor olabilir.

En son bir açıklamaya göre, Çin’in şu an elinde 4 ay dayanacak kadar rezervleri var. Bu yüzden Çin’in daha etkin bir rol oynaması beklenmelidir. Trump’ın Çin ziyaretine kadar ateşkes konsunda mesafe alınmazsa, ziyaretin gerçekleşmesi zora girebilir. Yani savaşın sürdüğü koşullarda Trump’ın Çin ziyareti verimli olmayacaktır.

NOTLAR

1)  Lenin emperyalizm çalışmasında haklı olarak sermaye ihracı konusunun emperyalizmin tanımlanması açısından önemine vurgu yapıyor, bunun çok önemli bir kriter olduğunu saptıyordu. Bugün, sol içinde bir çok kişi ve akım buradan hareketle, mesela, Çin’i emperyalist bir ülke olarak tanımlıyorlar. Bu doğru değil. Yani emperyalizm zamanımızda farklı özellikler ve görünümler kazandı. Daha önce bunlara değinmiştim. İleride Çin konusunu, Çin’in sosyalist bir ülke olduğu veya sosyalizmi kurmaya çalıştığı iddialarını ele almayı düşünüyorum.

2) İran hali hazırda elinde bulunan ağırlığının 440 kg olduğu belirtilen uranyumun yüzde 60’ını zenginleştirmiş. Bombayı yapabilmesi için bu oranın en az yüzde 90 olması gerektiğini uzmanlar söylüyor.

3) Hürmüz Boğazı’ndan hergün tankerlerle aşağı yukarı 17 milyon varil ham petrol geçiyor. Bu miktar dünyada tüketilen ham petrolün yaklaşık yüzde 20’sine tekabül ediyor. Bu petrolün en büyük tüketicileri arasında Çin ve Hindistan önde geliyor. Hindistan ham petrol ihtiyacının yüzde 60’ından fazlasını buradan temin ediyor. Buradan çıkan petrol tüketici ülkeler için nakliyesi de dahil her bakımdan görece ucuz. Böyle bir boyut da var.  Şimdi iki üç hafta bu boğazın kapalı kalması demek, dünya ekonomisinin, özellikle de bunun içinde tedarikçi konumunda bulunan Asya ekonomilerinin yavaşlaması ya da durması anlamına gelir. Bu durumda, tedarik zincirleri dünya çapında aksar. Bir çok ürüne ulaşılamaz olur. Yani raflar boşalır. Üretim ve tüketim bakımından zincirleme etkiler yaratır.

Öte yandan, ekonomileri çok ağırlıklı olarak bu ham petrolün ihracına dayanan Körfez monarşileri istikrarsızlaşır. Bunların kendi nüfusları ile devletleri arasında ekonomik ve sosyal avantajlar üzerine kurulmuş olan sözleşmeler çöker. Monarşilerin ayakta kalması zorlaşır. Bu durum, İsrail’in varlığı için tehdit oluşturur. Çünkü İsrail ve bu arkaik monarşiler varlıklarını sürdürebilmek için  karşılıklı olarak birbirleri için vazgeçilemez konumdadırlar.

4) SWIFT, bankaları birbirlerine bağlayarak dolar cinsinden uluslararası ödemeleri olanaklı kılan mesajlaşma ağı anlamına geliyor. Mesela, ödemeler Yuanla  yapıldığında işlemler bu ağın gözetiminin dışında kalıyor.

5) İran’a yönelik yaptırımlar bu ülkenin ham petrol satışına uluslararası kısıtlamalar getiriyor. Çin bunu aşmak için “tankerden tankere aktarma” denilen bir köprüleme yöntemini kullanıyor. Buna göre, kabaca, Malezya yakınlarındaki uluslararası sularda, İran ham petrolü Malezya tankerlerine aktarılıyor. Malezya petrolüyle karıştırılıyor. Çin böylece Malezya petrolü satın almış görünüyor. Kayıtlara Malezya petrolü olarak geçiyor. Buradan da Çin rafinerilerine ulaştırılıyor. Mesela geçen yıl Çin bu yolla Malezya’dan  günlük 1,3 milyon varil ham petrol satın almış görünüyor. Oysa bu miktar Malezya’nın toplam ham petrol üretiminin neredeyse  iki katına tekabül ediyor (Malezya’nın günlük üretimi 650 bin varil kadardır).

 

 

Çin uluslararası siyasette etkinleşiyor

Amerika’nın İran’la savaşının uluslararası siyaset bağlamında en erken ve en önemli sonucu, Çin’in Venezuela’daki Amerikan müdahalesinden itibaren gelişmeleri doğru biçimde okuyarak süratle yeni bir strateji belirlemesi ve bunu şu ana kadar başarıyla uygulaması oldu.

Anlıyoruz ki, Çin, ABD’nin İran’a saldıracağını öngörmüş, önlemler almış, ham petrol rezervlerini takviye etmiş, İran’ı ne şekilde ve hangi koşullarda destekleyeceğini önceden belirlemiş. Tabii, Çin bunu İran’ı, oradaki rejimin çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını düşünerek, öne çıkararak yaptı. Yapıyor.

Önceki ateşkesin ve halen bir yenisi için temasların sürmekte olduğu ateşkesin mimarı Çin’dir. Bugün hem Amerika’nın müttefikleri ve hem İran tarafı bu savaşı ancak Çin’in girişimlerinin  sona erdireceğine ikna olmuş haldeler. Çin’i dinlemek zorunda olduklarının farkındalar. Barışın değil (artık bir barışı unutalım) ama ateşkeslerin anahtarının Çin’in elinde olduğunu görüyorlar.

İlk ateşkesten hemen sonra Çin, İspanya, Vietnam, Rusya gibi ülkelerin yöneticileriyle kendi ülkesinde üst düzeyde stratejik görüşmeler yaptı. Bu ülkelerin desteği teyit edildi.

Çin ilk kez, kendi yakın çevresinin dışında kalan bir coğrafya için bu kadar etkin bir uluslararası siyaset izliyor. Bu davranışıyla, yeni oluşturulacak dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları sunuyor. Çatışmalara doğrudan taraf olmuyor. “Aklın yolu” na işaret ediyor, dayatmacı değil, ikna edici, uzlaşmacı bir tavır sergiliyor.

Bunu yaparken, çıkarları doğrultusunda, elini kuvvetlendirmek için perde gerisinden, İran’a silah ya da silah teknolojileri verilmesi, istihbarat yardımında bulunulması gibi hamleler yapmayı da ihmal etmiyor. Amerika’nın gücünü savaş alanında dengeleyerek, mevcut güç asimetrisini İran lehine bozmaya çalışıyor.

Amerika bunu görüyor, şimdi Çin ile doğrudan bir çatışmayı da göze alamadığından, İran’la savaşın uzamasının kendisini tam bir bataklığa sürükleyeceğini hesaplıyor. Sadece dünyayı içine soktuğu ağır ekonomik sonuçları görünen kriz yüzünden müttefikleri nezdinde düşeceği durumu değil, aynı zamanda, kendi ekonomisinin de ağır yara alacağını düşünüyor.  Mesela Goldman Sachs ABD’nin savaşın sürmesi halinde enflasyonist baskılara maruz kalacağını, bunun da faiz oranlarını yukarı yönlü etkileyerek yatırımlara ket vuracağını açıkladı. Her ay Amerika’nın en az on bin istihdam kaybı yaşayacağını ilave etti. Bu koşullarda, ABD, Çin’in ateşkes girişimlerine muhtaç olduğunu kabul etmiş görünüyor.

İran ise Çin desteği olmadan bu savaşı daha fazla sürdürebilmesinin zor olduğunu biliyor. Bu savaş boyunca İran petrolünün yüzde 90’dan fazlası Çin’e sevk edilmiş. Yani en önemli gelir kaynağı Çin’e sattığı ham petrol. İran’ın savaş boyunca maddi zararı aşağı yukarı 250 milyar dolar kadar. Elbette, Çin  ve Rusya’nın verdiği istihbarat destekleri, ama özellikle Çin’in silah ve yeni silah teknolojileri konusunda İran’a yaptığı yardımlar, İran için bu savaşı şimdiye kadar sürdürülebilir kıldı (1) Yani Çin’in telkinlerine kulak vermek zorunda.

Çin, Amerika’nın Hürmüz’den geçmek zorunda olan petrol ve gazına muhtaç müttefikleri nazarında giderek artan bir itibar kazanıyor. Ekonomik itibarı zaten vardı. Şimdi siyasal itibarı da yükseliyor. Kanatları altına girdikleri Amerika’nın giderek güvenilmez bir devlet haline gelmekte olduğunu, hegemon konumunu istismar ederek kendilerini ekonomik olarak kötü durumlara sokmakta olduğunu görüyorlar. Yer yer açık itirazlarını da dile getiriyorlar.

Japonya ve G.Kore gibi Çin’in bulunduğu coğrafyada yer alan iki çok önemli müttefiki, eğer Hürmüz kaynaklı enerjiye ulaşmaları temin edilemezse, Amerika’nın müttefiki olarak kalmaya devam edemezler. Müttefiklik bir gönül ilişkisi değil, ekonomik çıkar ilişkisidir. Kaldı ki, pax-Americana‘ya meydan okuyan ülkelerin de kapitalist dünya sistemiyle esastan bir sorunları yok.

Hatırlayalım, Pakistan’daki ateşkes görüşmeleri başlamadan bir iki gün önce, savaşın yol açtığı gelişmelerin paniğe sevk ettiği G.Kore hükümeti, ABD’yi köprüleyerek İran’a müzakere için bir heyet gönderdi. Kendi başına, kendi çıkarları için İran’la doğrudan anlaşmaya çalıştı. İran’ın ABD’ye destek vermeme, askeri üslerini kullandırmama ön koşullarını bildiği halde bunu yaptı. Tabii ABD bunları görüyor, ama kendi eforuyla da yarattığı açmazdan çıkamıyor.

Ateşkes yürümeyince, ABD’nin Hürmüz’ü ablukaya alacağını ilan etmesi de, tam bir ahmaklıktı. Yani bakınız, bütün bu akıl dışı hamleler, aynı zamanda, sönme sürecindeki hegemonik aklın düşünme, hesap yapma melekelerini nasıl yitirmeye başladığının da göstergesi oluyor. Bu koşullarda çıkıp, Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alıp, tamamen kapatıyorum demek, komiklik yapmaktır. Şimdi ABD’nin bu kararı karşısında, Hürmüz’e muhtaç müttefiklerinin ne düşündüklerini tahmin etmek hiç de zor değil. Öyle değil mi?

Düşünün, AB ülkeleri Rusya yaptırımları dolayısıyla Rus gazı ve petrolünü satın alamıyorlar. Hürmüz Boğazı kaynaklı enerjiye şimdi çok daha fazla bağımlılarken, Amerika artık buna da izin vermiyor.

Bu arada, ablukayı ilk delen de bir Çin tankeri oldu. Amerika, böylece, bir kez daha masaya oturmak zorunda olduğunu idrak etti. Amerika’nın başka çaresi yok. İran’ın da öyle ama İran bu süreçte kendisinin  pozitif bir ayrımcılığa tabi tutulacağı davranışlarda bulundu. Amerika’ya karşı kullanılacak bir sopa rolünü Çin’in telkinlerine uyarak üstlenmiş oldu.

Çin ve İran arasında sadece ham petrol alışverişine dayanan bir stratejik ortaklık yok. Çin pekala İran petrolü olmadan, bu ihtiyacını Rusya gibi başka ülkelerden temin ederek yoluna devam edebilir. Çin’in uzun erimli, 2013’te başlattığı Bir Kuşak, Bir Yol (BRI) projesinde İran’ın ayrıcalıklı bir yeri var. Bu projeyle de bağlantılı olarak İran’ın bir çok altyapı yatırımları, tabii bu savaşta, ABD ve İsrail’in askeri olarak hedef seçtiği demiryolu hatları da, Çin desteğiyle veya Çin tarafından gerçekleştirildi (2)

Öte yandan, Çin ve İran arasındaki ekonomik alışverişin Çin parasıyla yapılıyor olması da,  İran ham petrolünün fiyatını Çin için hayli ucuzlatan bir faktördür. Bunu da ihmal etmeyelim.

Bu savaşın çoğunluğu ABD müttefiki olan ekonomik mağdurları da bu mağduriyetten çıkış umutlarını Çin’e bağlamış durumdalar. Bu durum, gelecekte Çin’in  uluslararası ilişkilerde oynayacağı oyun kurucu, sorun çözücü rolü konusunda haberci işlevi görüyor. Yani bu siyasal davranışın İran savaşıyla sınırlı kalmayacağı anlaşılıyor.  Çin’in bu söz konusu etkinliği artarsa, muhtemelen yeni dünya düzeninin BM’si Şanghay’da olacak.

Rusya açısından bu savaş ekonomik bakımdan avantajlı oldu elbette. Savaş boyunca ham petrol ve gaz satışlarından elde ettiği gelirin günlük yarım milyar dolar civarında arttığı açıklanmıştı. Yani Ukrayna’daki savaşın finansmanı bakımından avantaj elde etti.

Zaten bu savaşın şu an itibariyle, üç kazananı ve bir kaybedeni olduğunu savaşan tarafların hemen bütün yorumcuları kabul ediyorlar. Rusya ekstra gelir elde etti. Çin’in uluslararası ilişkilerde, dünya siyasetinde oynadığı rasyonel, akil rol ile itibarı arttı. Hatta vazgeçilemez bir arabulucu konumuna geldi. İran’daki rejim, üzerindeki baskısı giderek artan iç muhalefet koşullarında, yönetici sınıf içindeki derin bölünmeye rağmen ömrünü biraz daha  uzattı. Silah stoklarını yeniledi. Savaşma yeteneğini geliştirdi. Özgüveni arttı. Amerika’nınsa kazandığı bir şey yok; en önemli kaybıysa, itibarı, inandırıcılığı. Müttefiklerini dahi ikna edemedi. Üstelik, şimdiye kadar hep yanında olmuş, Papalık gibi önemli bir müttefikini de kaybetmiş görünüyor (3).

Ateşkesin görünen ikinci raundunda ne olabilir? Önceki raunt için, Amerika başkan yardımcısı, mealen ve literal olmayan bağlamsal bir çeviriyle, “zaten bu bir silah bırakışması değil (“ceasefire”), kırılgan bir ateşkes (“truce”) oldu” dedi. Bu, barışın aranmadığı, olanaklı da görünmediği bir girişim olduğundan, kırılgan ateşkes halleri bir süre devam edebilir. Ancak tahminime göre savaşın o erken şiddetli günlerine doğru bir geri dönüş olmaz. Karşılıklı tehditler devam eder. Çin faktörü bu süreçte sürekli ağırlığını arttırarak çok daha etkili olur. Bundan böyle, Çin etrafında kümelenen ülkelerin sayısında dramatik bir artış gözlemlenecektir.

Tekrar edeyim, Trump’ın, 14 Mayıs’ta Çin’e yapacağı ziyaret öncesi İran’la ciddi bir çatışmanın olabileceğini, Hürmüz Boğazı etrafındaki gerilimin daha da tırmandırılacağını sanmıyorum. Hatta bu savaşta aldığı konum dolayısıyla Çin’e ilave yüzde 40 tarife uygulayacağını açıklamış olan Trump’ın, Çin’e varınca,  bundan da geri adım atacağını düşünüyorum.

Bu ateşkes müzakereleri Trump yönetimi içindeki (özellikle başkan yardımcısı,  Pentagon ve belli bir ölçüde de dışişleri bakanı tarafından temsil edilen grubun) ve İran yönetimi içindeki (İkili iktidarın asker-sivil teokratik  İmamet güçleri ve müzakerede dışişleri bakanıyla temsil edilen laik devlet güçleri arasındaki) görüş ve politika ayrılıklarını, bölünmeleri bir kez daha ortaya çıkardı. Yani iki ülkedeki yönetimin de  bu halleriyle daha uzun süre sürdürülebilir olmadıklarının işaretleri güçleniyor(4)

NOTLAR

1)  Bu arada, Amerikan medyası, hatta gayri resmi olarak Pentagon da, Çin’in İran’a MANPADs (Omuzdan fırlatılabilen,  taşınabilir, 26000 feet menzilli hava savunma sistemleri) vermeye hazırlandığını duyurdu. Bunun gerçekleşmesi, ABD ve İsrail uçaklarının hava üstünlüğünü ortadan kaldırır. Hatırlayalım, ABD’nin benzer bir silahı-STRINGER- Afgan cihatçı sürülerine vermesiyle, Sovyet askeri müdahalesinin hava üstünlüğü önemli ölçüde kırılmıştı)

2) Bugüne kadar ki bütün hegemonik dünya güçleri, İspanya, aralarında süreklilik olduğunu düşündüğüm, Venedik-Hollanda-İngiltere-Amerika hep denizleri kontrol eden güçlerdi. Almanya, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ekonomik, endüstriyel güç olarak devrin hegemonu İngiltere’yi hemen hemen yakalamıştı. Yani bugünkü Çin’in durumuyla kıyaslanabilir bir konumdaydı. Ancak denizlerde hakimiyeti İngiltere’nin hayli gerisinde olduğu için onu alt edemedi. Demiryolu projeleri de entegre bir halde yaygınlık kazanamadı. Bu yüzden, henüz denizlerde ABD ve İngiltere’ye göre bir üstünlük kuramamış olan Çin, BRI çerçevesinde entegre demiryolu yatırımlarına öncelik veriyor. Denizlere hakimiyet içinse, mutlak olarak Rusya’nın desteğine ihtiyacı var.

3) Yeni papa Amerika doğrumlu ilk papa. Amerika’da ciddi bir katolik nüfus var. Bu nüfus Latin Amerika kaynaklı göçlerle sürekli artıyor. Amerika’daki katolikler genel olarak Demokratları desteklerler. Cumhuriyetçilerle pek anlaşamazlar. Ancak yeni papanın Trump’a muhalefetini buradan hareketle açıklamak doğru olmaz. Papa, Trump’la polemiğe girdiğinde Afrika gezisine çıkmış, ilk durağı Cezayir olmuştu. Neden Cezayir? Papa Katolik kilisesi içinde bulunan çeşitli tarikatlerden birisi olan St.Augustinus tarikatına bağlı, bilindiği gibi St.Augustinus da bugünkü Cezayir sınırları içinde bulunan Hippolu idi. Papa onun memleketini ziyaret ediyordu. Tabii Afrika ziyaretini çok önemsemesinin nedeni bu değil. Son on yıllarda, Vatikan’da, papalık kurumu içindeki Afrika kökenli din adamlarının ağırlığı giderek artıyor. Bu Afrikalı din adamlarının çoğunluğu da batılı ülkelere kuşkuyla bakıyor, Amerika ve Avrupa’ya güvenleri giderek azalıyor. Hatta bir çoğu onlara muhalefet ediyor. Hiç bir zaman teolojik ve politik olan arasındaki bağlantıyı ihmal etmemeliyiz.

4) ABD başkan yardımcısı Vance’in İran’a saldırı kararına en başından karşı olduğu, hatta o zaman dışişleri bakanının da onu desteklediği biliniyor. Amerikan medyasında bununla ilgili haberler çıkmıştı. Saldırı sonrasındaki günlerde Vance ve Rubio bir süre ortalıkta görünmediler. Geri planda kaldılar. Daha sonra dahil oldular. Rubio tavır değiştirdi, ancak, Vance konumunu korudu. Pakistan’daki ABD heyetinin başında Vance’ın olması antlaşmayı kolaylaştırmak bakımından tercih edilmiş olmalıdır. Çünkü onun başkanın saldırı kararına yönelttiği itirazlarda haklı olduğu görüldü.

İran heyetinin ise müzakereler esnasında sık sık İran’daki fiili devlet yöneticileriyle temas kurduklarını Vance’ın müzakereler sona erdiğinde yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz.

Şimdi ne olacak?

İran’la savaş 2.Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan emperyalist ittifakın bütün defolarını açığa çıkarmak gibi bir işlev gördü. Bu sürpriz değildi elbette. Çünkü söz konusu ittifakın Sovyet Bloku’nun ortadan kalkmasından sonra mevcut haliyle sürdürülmesi olanaklı değildi.Yeni durum, yeni çelişkiler, çatışmalar doğuracaktı.

Her dünya düzeni göreli bir denge halidir. SSCB’nin kendi kendisini tasfiye etmesiyle birlikte bu göreli denge hali de sona erdi. Çöktü.(Çok geçmeden,  SSCB, Freudçu terminolojiye atıfla,  ABD için “kayıp bir aşk nesnesi” haline dönüşecekti. Bu halin patolojik görünümü olarak yitirenin muzdarip olduğu melankoli, “ölenle ölmek” anlamına geliyor)

ABD hemen kendi mutlak hegemonyasını takviye ederek ihtiyaç duyduğu dünya düzenini eskisinin yerine ikame edeceğini sandı. Olmadı. Böyle bir liberal tahayyül, her şeyden önce,  hayatın, tarihin, diyalektiğin akışına, işleyine aykırıydı. Naifti.

Büyük ölçüde tahayyülden ibaret olan yeni gerçekliğine en katı haliyle, körü körüne inanması, onu zihinsel olarak körleştirdi. Bir kez bu hale düşünce, her şeye hakim olabileceği, her şeyi kazanabileceği, ve nihayet, dünyayı istediği gibi düzenleyebileceği yanılsamasına kendisini patolojik şekilde inandırdı.

Bugün Trump yönetimi adeta, bu halin somut dünya gerçekliğiyle karşılaşmasıyla, ABD’nin içine düştüğü açmazın, bocalamaların sergilendiği bir sahne işlevi görüyor. Dram, trajedi, komedi…

ABD bu haldeyken, hangi hamleyi yaparsa yapsın, çok geçmeden eline ayağına dolandığını görüyor. Görmeye devam edecek.

İran’la olan savaşı da eline ayağına dolandı. Biraz ilerde muhtemel barışı da öyle olacak. Brzezinski, “Amerika’nın zamanı yok” diyordu (1). Böyle algılanınca, panik halinde her tarafa saldırmak ya da saldırmakla tehdit etmek kaçınılmaz bir davranış şekli oluyor.

Halen kendi inisiyatifiyle kendi çıkarına uygun bir dünya düzeni kurabileceğine inanıyor. Tehditleriyle, saldırılarıyla elde ettiği kazanımların geçici, ya da aslında daha büyük açmazlara davetiye çıkardığını, enerjisini hızla tükettiğini göremiyor veya görmek istemiyor.

İran’la “ateşkes” büyük ölçüde Çin’in İran’ı ikna etmesiyle gerçekleşti. Çin, en başından beri İran’ı desteklediğini gizlemiyor. Ama İran’ı ateşkese ikna ederken, bu ülkenin kendi kapasitesinin sınırlarını, bu arada, ekonomik krizden mağdur olan dünya ülkelerinin (tabii en çok da Çin’in) tahammülünün sınırlarını dikkate almasını telkin etmiş olmalıdır.

Çin, İran’ın ABD’nin kontrolüne girmesine engel olmaya çalışıyor. Realist davranarak, barışın  sadece İran’ın değil, Çin’in çıkarlarına ket vurmadan, Amerika’nın da kabul edebileceği koşullar içinde gerçekleşmesini temin etmeye gayret ediyor.

Ateşkesler kolay olmuyor. İhlaller olabiliyor. Ancak bir masa etrafında oturulunca, işlerlik kazanabiliyor. Bu kez de böyle olacakmış gibi görünüyor.  Tabii bugün itibarıyla, bu ateşkese en çok ihtiyacı olan  ABD’nin niyeti samimiyse.

Bir kere, İran nükleer silah yapımından, askeri kapasitesini geliştirmekten vazgeçmez. Zaten İran nükleer silah yapma kararını Şah devrinde almış, bazı mesafeler de kaydetmişti. Bu doğrultuda o zaman  fiziki mekanların inşasına başlamıştı. Aynı Şah yönetimi sırasında Amerika’nın F sınıfı uçaklarını model olarak alan savaş uçakları üretme konusunda fizibilite çalışmaları da hız kazanmıştı. Nitekim, devrimden sonra Irak savaşı sırasında Saddam yönetimi, ABD tarafından Şah döneminde inşasına başlanan nükleer tesis alanlarının, yapılarının bombalanarak imha edilmesi için yönlendirilmişti. Yani bu hikaye yeni değil.

Bununla birlikte İran, Hürmüz Boğazı’nı kendi lehine, ABD’yi pek rahatsız etmeyecek,  bir takım kontrol avantajlarının tanınmasıyla açar. Enerji krizinin, ona bağlı ekonomik krizin aşılması için en önemli konu da budur.

İran’ın talep ettiği tazminat, ABD tarafından doğrudan kabul edilmese de, şimdiden ABD yönetimine yakın bir çok “think tank” tarafından dillendirildiği gibi, özellikle de Körfeze kıyısı bulunan ABD müttefiki monarşiler için boğazı kullanmayı maliyetli hale getirerek, yani onlara adeta bir tür “İran vergisi” yükleyerek aşılabilir.

Ancak, bölgedeki ABD üslerinin kapatılması talebini ABD kabul etmez. Bu talep gerçekçi de değil zaten.

Özcesi, ABD Hürmüz Boğazı’nın açılması dışında hiçbir talebini reel olarak gerçekleştiremese de, bunun sağlanmasıyla, savaşın en etkili sonucu olarak görülen bir sorun aşılmış olur.

İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması, nükleer programın hayli ötelenerek ve uluslararası denetimi arttırılarak  kabul edilmesi, Hürmüz’ün (tam olarak İran’ın istediği gibi olmasa da) yeni statüsünün kabulü, İran’ın maruz kaldığı zararın Boğazı kullanan ülkelere fatura edilmesi İran’ın olası kazançları olabilir. Bu kazançlar orta vadede İran’daki demokratik güçlerin hareket alanını genişletir, onların güçlenmesine katkı yapar.

Tabii bunun kalıcı bir barış olmayacağını tahmin etmek zor değil. ABD, İran’ı bırakmaz. Ondan vazgeçemez. Dolayısıyla barış kapsamındaki taahhütlerinin arkasında duramaz. Sorun sadece İsrail’in güvenliği, Doğu Akdeniz’in kontrolü değil, bunlardan daha  önemli olanı, en büyük alıcısı Çin, sonra Avrupa ve Japonya olan İran ve İran’ın kontrolündeki Boğaz’dan geçmek zorunda olan enerji kaynaklarının  denetimidir. Bu enerji kaynaklarının, ticaret yollarının denetimi olmadan petro-dolar sistemi de sürdürülemez. Petro-dolar sistemi olmadan Amerika’nın finansal gücü korunamaz. Devasa cari açığı yönetilemez (Petro-dolar olgusu dünyada dolara olan talebi arttırıyor. Bu da Amerika’ya süreki dolar emisyonunu genişletebilme, yani para basma, düşük faizle borçlanma ve cari açığını bu şekilde yönetme olanağı tanıyor ). Böyle bir durumda, Amerika  devasa askeri gücünü finanse edemez. Bu askeri güç yoksa, ittifakları çöker, hegemonya da fiilen kartona dönüşür.

Yeri gelmişken, ABD’nin körü körüne İsrail’in peşine takıldığı iddiası doğru değildir. İsrail mevcut hareket alanını, istismar olanaklarını ABD’nin hali hazırdaki Ortadoğu ve İran politikasıyla sorunu olmadığı için bulabilmiştir. İsrail’in Amerika için önemi, yukarıda sözünü ettiğim enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerinde kontrol sağlamak amacından ayrı düşünülemez.

Bu arada, İran’ın savaşın sonunda Irak, Suriye, Libya, Venezuela gibi bir ülkeye dönüşeceğini öngörmek ahmakçadır. İran devleti bulunduğu coğrafyanın en eski, görece en istikrarlı devletidir. Coğrafi sınırları yüksek dağlarla çevrili, işgal edilmesi, teslim alınması çok zor bir ülke. İran’ın  özünü kaybetmeden değişen koşullara uyarlanma kapasitesi bu niteliklerine vurgu yapılmaksızın izah edilemez. İran, rejimi restorasyona tabi kılındıktan sonra dahi Rusya ve Çin’le kurmuş olduğu ittifakı bozamaz. Olaylara, olgulara geniş tarihsel jeo-ekonomi-politik bir perspektiften bakmak lazım. Tersi yönde bir hareket sürdürülebilir bir durum yaratamaz.

İran’ı “ideolojik devlet” olarak nitelemek yüzeysel bir değerlendirmedir. Bizatihi ideolojik devlet kavramı sorunludur. Liberal ilahiyatın terminolojisidir. Eğer devletleri ille de bu açıdan tanımlayacaksak, modern zamanların en ideolojik devleti liberalist Amerika’dır. Hatta o kadar patolojik bir  ideolojik konumu sahiplenmiştir ki, kendine göre “dünyanın sonu” nu bile ilan etmekten kaçınmamıştır. Vaktiyle, “medeniyetler savaşı”nı kazanarak, tarihin sonuna ulaştığını duyuran ABD, bugün geldiği yerde, hâlâ medeniyetleri yok etmekten söz etmektedir. Asıl “kör ideolojik tutum” budur.

İran yönetiminin restorasyondan kaçınmasının nedenini onun ideolojisinden çok bölgesel koşullarıyla açıklamak isabetli olur. Şu son 40 yılda, İran’ın etrafında olup biten jeo-politik değişimlere bakınız. Özcesi, İran bugün ideolojik değil, varoluşsal bir direniş gösteriyor.

Son olarak, İran’ın bu beklenen direnişi uluslararası güç ilişkilerinde, hem müttefikleri hem de rakipleri nezdinde,  ABD aleyhine değerlendirmelerin güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Hatta Çin ve Rusya gibi ülkeleri daha da cesaretlendirebilecektir. Ukrayna ve Tayvan, Çin’in etrafındaki denizler, adalar gibi sorunların çözümüne yönelik daha kararlı adımların atılmasında rol oynayabilir.

İran devletinin gerici burjuva sınıf karakteri ve kendi emekçi halkıyla olan olan iç sorunları elbette emperyalist sistem içindeki maddi konumundan ayrı düşünülemez. Ancak, onun emperyalist saldırganlığa karşı direnişi, emperyalist planları, en azından bölgemizde, geriletecek bir sonuçlara yol açabilir.  Hatta Sykes-Picot’la kazanılmış emperyalist-siyonist mevzilerin erozyonuna kadar gidebilecek sonuçları olabilir.

Marksizm-Leninizm açısından birincil çelişki antagonist olandır. An itibariyle, emperyalizm ve anti-emperyalizm arasındaki mücadeledir. Dolayısıyla emperyalizmin geriletilmesidir. Bu koşullarda, İran rejiminin gerici kapitalist karakteri ve onun İran emekçileriyle arasındaki çelişki ikincildir. Basit sırayla yürüyen sabit bir olgudan değil, canlı, çelişklileriyle hareket eden bir bütünden söz ediyorum.Bununla birlikte, emperyalizme karşı direniş, İran emekçi sınıfının hareket alanını da kendi lehine siyasal hamleler yapabilecek surette kaçınılmaz olarak genişletecektir. Emperyalizme karşı savaşım, onu geriletme, onun karşısında mevzi kazanma İran kapitalizminin geriletilmesi anlamına da gelir. Bunu aklımızda tutalım.

NOTLAR

(1) Brzezinski’nin başkanlığını yaptığı ABD’nin İran politikasını yeniden gözden geçirmesinin telkin edildiği, 2004 tarihli bir çalışma grubu raporunda (bkz, İran’ın Zamanı Geldi, Profil Yayınları, 2006), ABD yönetimine özetle şu tavsiyelerde bulunuluyor:

(a) İran rejimi ve onu koruyup, kollamakla görevli güçler, kurumlar sağlam durumdadır. Bu yüzden, rejimin içten ya da dış müdahaleyle yıkılacağına dair beklentiler gerçekçi değildir. İran’daki rejim ancak muhalif toplumsal güçlerin uzun erimli mücadelesiyle dönüştürülebilir. Toplumun son yıllardaki muhalif hareketliliği bunun gerçekleşebilme olasılığını güçlendirmektedir. Bu mücadeleye destek olmak için rejimi doğrudan karşıya alacak, onu tecrit edecek politikalardan kaçınılmalı, onunla diyalog ve işbirliği olanaklarını arttırmaya çalışılmalıdır. İran rejimini dışlayıcı, ona dışarıdan müdahaleye yönelik arayışlar, rejimin toplumsal desteğini arttırır, demokratik muhalefeti zayıflatır.

(b) İran artık ideolojik kaygularla hareket eden bir devlet değildir. İzlediği politikalarla, ulusal çıkarlarını gereksinmelerini öncelikli gören bir ülkedir. Bu çerçevede son yıllarda komşuları başta olmak üzere bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmuş ve ticari ilişkilerini geliştirmiştir. Ancak, yine son yıllarda, değişen bölgesel durum İran üzerinde yeni baskı ve belirsizlikleri gündeme getirmiştir. Bu koşullarda İran, değişen bu durumlarda önemli bir rol oynamaya davet edilmeli, dışlanmamalıdır. Mesela, Irak ve Afganistan’da oluşan yeni durumlara katkı vermesi için İran teşvik edilmelidir. En azından onunla diyalog halinde olunmalıdır. Aksi bir tutum, İran’ı bu yeni durumların sürdürülebilirliğini önleyici bir rol oynamaya iter. Rejimin iç dinamikleriyle süreç içinde değişme olasılığına ket vurur.

(c) İran’a yeni bir yaklaşım şarttır. İran’la siyasal diyalog kurmak için onun nükleer hesaplarına, bölgesel ihtilaflarda oynadığı mevcut role takılmak yanlış olur. Vaktiyle Çin ve SSCB ile onların çözülmesine katkı sağlayan ilişkilere benzer bir işbirliği içine girmek lazımdır. Yani bir yandan, İran’ın Amerika için olumsuz olan politikalarına karşı çıkarken; diğer yandan, yapıcı bir diyalogtan vazgeçilmemelidir. Ortak çıkar noktaları bulunmalı, nükleer program, bölgesel istikrar gibi konular bu ortak çıkar noktalarıyla bağlantıları kurularak ele alınmalıdır.

(d) İran’la bütün ihtilaf noktalarının hep birlikte çözümünü hedefleyen büyük, çok kapsamlı bir antlaşma beklentisi içinde olmak yerine öncelikli olarak  bölgesel ortak çıkarların söz konusu olduğu alanlarda işbirliğine yönelinmelidir.

(e) Tahran’a karşı tek yanlı, cezai yaptırımlar bugüne kadar başarılı olamamıştır. Bu tür cezai önlemlere sık başvurulması, İran karşısında güç kullanma dışındaki bütün önlemlerin hoyratça tükteilmesine yol açmıştır. ABD, güç kullanma dışındaki araçları kullanma olanağından  kendisini yoksun bırakmıştır. Amerika artık teşvik edici önlemlere de başvurmalıdır. Ekonomik ilişkilerin, ticari çıkarların İran’ın izlediği dış politikada son yıllarda kazanmış olduğu büyük önem ihmal edilmiştir. ABD, İran’la ticari ilişkiler olanağını ortadan kaldırarak kendi elini zayıflatmıştır.

(f)  Amerika, İran’da bir rejim değişikliği talep etmeksizin demokrasiyi savunmalıdır. ABD’nin rejimi değiştirmeye yönelik açıklama ve çabaları, İran’da Şii milliyetçiliğin daha güçlenmesine hizmet ederek, rejimin toplumsal dayanaklarını takviye etmektedir. Amerika, İran’ı uluslararası diplomatik ve ekonomik ilişkiler içinde tutarak demokratikleşmesine katkı vermelidir.

(g) İran’ın bölgesinde gerçekleşen son jeo-politik değişimlerin İran’ın aleyhine kullanılmayacağına dair, onunla diyalog ve işbirliğini sürekli ve düzenli hale getirerek , teminat verilmelidir. İran’ın kendisini güvende hissetmesi bu şekilde sağlanabilir. İran söz konusu değişimlere katkı vermeye teşvik edilmelidir. Bu bakımdan, İran’la düzenli bir temas şarttır. Bunun karmaşık değil, basit mekanizmaları oluşturulmalıdır. Mesela, böyle bir mekanizma oluşturulmasında, ABD-Çin arasında 1972’de imzalanan Şanghay Bildirgesi benzeri bir belgeyle işe başlanabilir (Bu bildirgeyle ABD-Çin arasında kurulacak ilişkinin temel ilkeleri belirlenmişti).

(h) İran’ın ABD’ye güvenini sağlayacak ilk adımlardan birisi olarak, Irak’ta faal olan rejim karşıtı Halkın Mücahitleri örgütü tamamen dağıtılmalı, liderlerinin Irak’ta yargılanması temin edilmelidir.

(ı) Amerika, İran’ın nükleer programına itirazlarının arkasında durmalı ama bunu BM’in etkin olduğu, Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın dahil olduğu daha geniş bir çerçevede müzakere edilmesini sağlamalıdır. Onu basitçe ABD’nin sorunu olarak sunmamalı,  uluslararası bir sorun haline getirmelidir. Bu bağlamda, İran’ın sivil nükleer enerji kullanımı hakkına itiraz etmemeli, tersine nükleer silah programı aleyhine, bu yoldaki uluslararası açık denetimler lehine destek olmalıdır.   Bu konuda başka türlü bir diyalog olanağı yaratılamaz.

(i) Arap-Filistin-İsrail sorunlarının çözümüne yönelik kararlı adımların atılması, İran’ın Filistin konusuna müdahil olma olanaklarını kısıtlayacaktır.

(j) İran’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil olmak için yaptığı başvuru kabul edilmeli, İranla, ticari ve kültürel ilişkiler geliştirilmelidir. Bir kez bunlar sağlandıktan sonra İran’da sivil toplum kuruluşlarının oluşturulması, yaygınlaştırılması her şekilde teşvik edilmelidir. İran’ın tecridi en çok sonunda rejim değişimini temin edecek demokratik toplumsal mücadeleye zarar verir. Böyle değişimin ötelenmesine hizmet eder.

 

 

İran buraya kadar

Öncelikle Trump’ın seçimi kazanmasından itibaren izlediği politikaların tutarsızlıklarına bakıp, bunu onun akıl sağlığına veya dengesizliğine referans vererek açıklamaya çalışmak ciddiyetle bağdaşmıyor. İktidar Trump’a öğretiyor. Emperyalistlerin lideri olarak bulunduğu konumun gerektirdiği gibi davranmayı öğreniyor(1)

ABD, Ukrayna’da, Gazze’de,İran’da sıkıştı. Bir yandan, özellikle Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle doğrudan kapışmaktan kaçınmaya; diğer yandan, hegemonyasının sürdürebilirliğini temin bakımından alternatif stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Özellikle de doğrudan Çin ve Rusya söz konusu olduğunda.

Elbette Amerika’nın da, karşısındaki güçlerin de, kaybedebilecekleri üzerinden hesaplanan sınırları var. İçinde bulunulan koşullarda, bütün güçlerin hareket alanları şu ya da bu ölçüde giderek daralıyor. Daha doğrusu, bu güçlerin karşılıklı hamleleri, alan genişletme söz konusu olduğunda, geçici sonuçlar yaratmaktan öte gitmiyor.

Trump’ın seçimleri kazanmasında, “önce Amerika”, “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” söylemleri önemli bir rol oynadı. Trump bu söylemlerin, sadece “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” yönünün değil, ulusal talepleri öne çıkaran  “önce Amerika” yönünün de ancak emperyalizmin, uluslararası finans kapitalin çıkarlarıyla aynı frekansta buluşmayla olanaklı olabileceğini öğreniyor.

Çin ve Rusya ile doğrudan çatışma olasılığı söz konusu olduğunda geri adımlar atıyor. Frene basıyor. Gazze’de, Venezuela’da, İran’da (belki pek yakında Küba’da da) daha rahat hareket ederek, elini güçlendirmeye çalışıyor.

İran’a saldırmadan önce Trump’ın kısa bir süre içinde Çin’e gidip, Xi ile görüşeceği açıklanmıştı.  İran’a saldırının erken günlerinde, Trump’ın bu ziyareti gerçekleştireceği tekrar açıklandı. Ancak İran’da işlerin sarpa sarmasıyla bu ziyaret ertelendi. Çünkü, Venezuela’dan sonra İran petrolününün vanalarını da ele geçirdikten sonra Çin’e eli çok daha güçlü olduğu halde gitmek istiyordu. Olmadı.

BOP stratejisinin en dolaysız en erken kazanımı Ortadoğu petrol ve gazının kontrolü olacaktı. Monarşiler kontrol altındaydı. Irak’ petrol ve gazına çökmek, sonra da İran’ı halletmek bu bakımdan elzemdi. Irak  büyük ölçüde kontrol altına alındı. Kaldı İran.

İran kolay lokma değil. Bölgede Suriye, Hizbullah, Husiler gibi etkin müttefikleri de var. Bu müttefikler etkisizleştirilmeden, İran’ı alt etmek zor olacaktı. Hizbullah’ı yenmek için Suriye’nin düşmesi şarttı. Suriye düştü. Hizbullah büyük bir darbe aldı ancak direnişi kırılamadı. Aldıkları ağır darbelere rağmen Husiler’in direnişi de kırılamadı. Bu koşullarda İran vuruldu.

Bugün itibariyle İran’ın takdire değer direnişi kırılmış görünüyor. İran’ın önerisi olduğu anlaşılan bugünkü ateşkes saldırgan “Epstein koalisyonu” nun (özellikle de uzun erimde)  lehinedir. Gelgelelim, İran ve dünya bir kez daha Amerika ile diplomasi olamayacağını deneyimleyecektir. Hükmeden, hükmetmekten vazgeçmeyen güçle diplomasi olmaz.

Bu ateşkes, Gazze’de olduğu gibi, zaman zaman aksasa da, bir biçimde sürdürülmek istenecek, süreç “İran’ın “rehabilitasyonu” nu kademeli olarak temin edecektir.

İran rejiminin toplumsal tabanının böyle bir direnişin sürdürülebilmesi bakımından geniş ve kararlı olmadığını saldırılar sırasında bir kez daha dışarıdan, medya aracılığıyla, olanaklar ölçüsünde gözlemle olanağı buldum. İran’da sokaklarda rejimi destekleyen kalabalıkların kılık kıyafetlerine ve sloganlarına bakınca bu kitlenin rejimin dayandığı kendi dar kitlesi olduğu izlenimi edindim.

İran toplumunun en dinamik, en üretken, entelektüel ve kültürel seviyesi yüksek kentli kesimlerinin talepleri biliniyor. Sır değil. Bu talepler yeni de değil. Bu kesimlerin hiç bir koşul altında mevcut rejimle uzlaşmayacakları biliniyordu. Ancak çıkıp saldırgan taraf lehine mücadele etmelerini de kimse bekleyemezdi. Böyle beklentileri olanlar zaten çuvalladılar. İran halkının geniş kesimlerinin duygularını, psikolojisini anlamak lazım.

Bizdeki 15 Temmuz darbe girişimi sırasında sokaktaydım. Ne olup bittiğini sokakta,hatta Babıali yokuşunu çıkarken yolumu kesen bir askerden (bölük pörçük) öğrendim. Daha önemlisi, Vilayet civarında toplanmış, az sayıdaki askerin konumlanmalarını izleyen çoğu benim gibi oradan geçmekte olan insanlar arasında ne olduğunu anlamaya çalışırken, hemen herkes de bir askeri darbe gerçekleştiği kanaatinin oluşmuş olduğunu fark ettim. O zaman, hiç birini tanımadığım ve onların çoğunun da birbirlerini tanımadığına emin olduğum o insanların kendi aralarındaki konuşmlarına bakınca olup bitenden memnun göründükleri izlenimi edinmiştim. Kimse askerleri alkışlamıyor, tezahürat yapmıyor, ama sessizce bir onay veriyordu. Doğrusu, bu beni oldukça şaşırtmıştı (Bu arada, olanı anlamak için Divanyolu boyunca yukarı aşağı yürürken, darbeye açıkça karşı çıkan, direnen kimseye rastlamamıştım. Bu tür bir protesto darbenin bastırıldığının resmen ilanından sonra gerçekleşti. Darbe karşıtlarının ancak ondan sonra gayet organize şekilde sokağa çıktıklarını gördüm).

İran halkının geniş kesimlerinde de bu saldırılar sonrasında muhtemelen benzer bir tavır oluşmuş olabilir. Bu örneği onun için verdim.

Daha önceki yazılarda, İran rejiminin zayıflığının nedenlerine değinmiştim. Tekrar etmeyeceğim. Ancak, İran rejiminin mimarisinin rejimin olası çözülmesinde önemli bir rolünün olacağını da ilave etmek isterim.

Rejimin en tepesinde “milli irade” nin de üzerinde olan bir “rehber ilahi irade” var. İmamet var. Sünnilikte hilafet meşruiyet bağlamında neyi ifade ediyorsa, Şiilikte de İmamet benzerini ifade eder. Bu İmamet’in  doğrudan en önemli dayanağı ya da askeri kolu Devrim Muhafızları ve ona bağlı diğer kolluk ve yargı organları. Bunların altında, İmamet tarafından onaylandıktan sonra halk tarafından seçilmiş siyasal kadrolar var. Bu kadrolar, özellikle son 30 küsur yıldan beri rejimin iktidarından çok halkın muhalefetini temsil ediyorlar.  Seçilen cumhurbaşkanı gibi figürlerin aldıkları geniş halk desteğini örgütsel bir muhalefete kanalize etmelerine izin verilmiyor. Bu tür girişimler (mesela Ahmedinejat döneminde olduğu gibi, alt sınıflara daha yakın, daha radikal dinci olsalar da) anında bastırılıyor.

Bununla birlikte, görünür, işleyen devletin başındaki figür olan cumhurbaşkanı rejim ve halk sınıfları arasında bir tür hava yastığı işlevi de görüyor. Halkın talepleri, beklentileri seçilmiş figürler tarafından rejimin anlayışıyla bağdaşabilir hale getiriliyor, veyahut, çeşitli biçimlerde, mesela şu anda bizdeki muhalefetin yaptığı gibi, gaz alma yöntemiyle tamamen bertaraf ediliyor. Ancak bu seçilmiş otorite rejimin mimarisinin en kırılgan yapısını oluşturmaya devam ediyor. Yani hem rejimin halk nezdindeki  meşruiyetini temin ediyor, hem de onu alt edebilme potansiyeline sahip bir araç olarak orada duruyor.

Yönetici sınıf içindeki bölünmeler bakımından da hayli işlevsel bir mimariden söz ediyorum. Yönetici sınıf içinde restorasyon talep eden fraksiyon(lar), şimdiye kadar bu mimari olanağı kullanarak amaçlarını elde etmek istediler. Ancak aralarında özellikle diasporayla canlı bağlantısı olan yeni burjuvaların da yer aldığı palazlanmış sermaye grupları daha da ağırlaştırılan son yaptırımlardan sonra  daha acil çözümleri, emperyalistleri de bir ölçüde arkalarına alıp,  birleşiminde kentli küçük burjuvaların ağırlığının gözlemlendiği sokakları hareketlendirerek dayatmak istediler.

Dikkat edilecek olursa, bu saldırılar sırasında başta cumhurbaşkanı olmak üzere, seçilmiş figürler Epstein koalisyonun “kelle koparma” taktiğinin kapsamı dışında tutuldular. Doğrudan İmamet hedefleri seçildi.

Rejim de bu yapılanmanın bilincinde olduğu için seçilmişler kontrolündeki  “gölge devlet” yerine hemen doğrudan elinin altında tuttuğu “fiili devlet” ile bu saldırıları gögüslemeye çalıştı. Şimdi bu ateşkes sürecinin “gölge devlet”in konumunu güçlendirmesi beklenebilir.

Bu ateşkes rejimin “ikili iktidar” yapısının daha net olarak  sergilenmesine, oradan bu ikisinin karşılıklı ödünleriyle rejimin tedricen, aşamalı olarak çözülmesine kadar giden daha kapsamlı bir sürecin başlangıcına ulaşabilir. Yani bugünkü durumda, ani kırılmalar, kopuşlar beklenmemelidir.

NOTLAR

(1) Bu noktada, içerde ve dışarda bir çok yorumcu ABD’nin Trump yönetiminde artık izolasyonist bir dış siyaset izleyeceğini, hatta merkantilist önlemler alacağını; bazısı, iyice çoşarak, ABD’nin artık emperyalist siyaseti terk edeceğini falan söyledi, yazdı. Baştan aşağı yanlış yorumlar.

Bir kere, ABD için emperyalizm basitçe bir dış siyaset sorunu değil, kapitalist Amerikanın damarlarında dolaşan kandır. İkincisi, ABD “izolasyonist” olarak tanımlanan döneminde, bu stratejiyi emperyalist olmamak için değil, sağlam bir emperyalist olmak için tercih etmiş ve başarıyla uygulamıştı. Önce arka bahçesi olarak gördüğü Amerikaları (buraların ondan önce Britanya ve kısmen İspanya ve Fransa kolonilerinden oluştuğunu hatırlayalım) sağlama almayı, oradan Pasifik’e ve Avrupa’ya doğru açılmayı planlamıştı.

Yani izolasyon bir emperyalist politikaydı. Nitekim, ABD 1.Dünya Savaşı’na kadar emperyalist savaşlara girişti ve  ilk büyük emperyalist savaşa da istediği bir zamanda dahil oldu. Hatta Sovyet Devrimi’ne müdahale eden koalisyon ülkeleri arasında o da vardı.

Trump’ı ABD’nin ve uluslararası finans kapitalin ihtiyaçları çağırdı. Dediğim gibi, emperyalizmin sıkıştığı bir zamanda yeni bir oyun kurulmasına ve yeni bir oyun kurucuya ihtiyaç vardı. Kimse bu rol için tam olarak biçilmiş kaftan değil, olamaz da zaten. En uygun ya da teşne olan bulunur, iktidarda, bazen kafa göz de yarsa, öğrenmesi beklenir. Öğrenemeyeceği anlaşılırsa, bir biçimde tasfiye edilir.

Birde tabii, Trump esnaf uslubuna sahip, yoğurt yiyişi farklı. Buradan hareketle onun kaba olduğunu söylemek mümkün, ama “deli” olduğu sonucunu çıkarmak doğru olmaz.