Öncelikle Trump’ın seçimi kazanmasından itibaren izlediği politikaların tutarsızlıklarına bakıp, bunu onun akıl sağlığına veya dengesizliğine referans vererek açıklamaya çalışmak ciddiyetle bağdaşmıyor. İktidar Trump’a öğretiyor. Emperyalistlerin lideri olarak bulunduğu konumun gerektirdiği gibi davranmayı öğreniyor(1)
ABD, Ukrayna’da, Gazze’de,İran’da sıkıştı. Bir yandan, özellikle Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle doğrudan kapışmaktan kaçınmaya; diğer yandan, hegemonyasının sürdürebilirliğini temin bakımından alternatif stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Özellikle de doğrudan Çin ve Rusya söz konusu olduğunda.
Elbette Amerika’nın da, karşısındaki güçlerin de, kaybedebilecekleri üzerinden hesaplanan sınırları var. İçinde bulunulan koşullarda, bütün güçlerin hareket alanları şu ya da bu ölçüde giderek daralıyor. Daha doğrusu, bu güçlerin karşılıklı hamleleri, alan genişletme söz konusu olduğunda, geçici sonuçlar yaratmaktan öte gitmiyor.
Trump’ın seçimleri kazanmasında, “önce Amerika”, “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” söylemleri önemli bir rol oynadı. Trump bu söylemlerin, sadece “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” yönünün değil, ulusal talepleri öne çıkaran “önce Amerika” yönünün de ancak emperyalizmin, uluslararası finans kapitalin çıkarlarıyla aynı frekansta buluşmayla olanaklı olabileceğini öğreniyor.
Çin ve Rusya ile doğrudan çatışma olasılığı söz konusu olduğunda geri adımlar atıyor. Frene basıyor. Gazze’de, Venezuela’da, İran’da (belki pek yakında Küba’da da) daha rahat hareket ederek, elini güçlendirmeye çalışıyor.
İran’a saldırmadan önce Trump’ın kısa bir süre içinde Çin’e gidip, Xi ile görüşeceği açıklanmıştı. İran’a saldırının erken günlerinde, Trump’ın bu ziyareti gerçekleştireceği tekrar açıklandı. Ancak İran’da işlerin sarpa sarmasıyla bu ziyaret ertelendi. Çünkü, Venezuela’dan sonra İran petrolününün vanalarını da ele geçirdikten sonra Çin’e eli çok daha güçlü olduğu halde gitmek istiyordu. Olmadı.
BOP stratejisinin en dolaysız en erken kazanımı Ortadoğu petrol ve gazının kontrolü olacaktı. Monarşiler kontrol altındaydı. Irak’ petrol ve gazına çökmek, sonra da İran’ı halletmek bu bakımdan elzemdi. Irak büyük ölçüde kontrol altına alındı. Kaldı İran.
İran kolay lokma değil. Bölgede Suriye, Hizbullah, Husiler gibi etkin müttefikleri de var. Bu müttefikler etkisizleştirilmeden, İran’ı alt etmek zor olacaktı. Hizbullah’ı yenmek için Suriye’nin düşmesi şarttı. Suriye düştü. Hizbullah büyük bir darbe aldı ancak direnişi kırılamadı. Aldıkları ağır darbelere rağmen Husiler’in direnişi de kırılamadı. Bu koşullarda İran vuruldu.
Bugün itibariyle İran’ın takdire değer direnişi kırılmış görünüyor. İran’ın önerisi olduğu anlaşılan bugünkü ateşkes saldırgan “Epstein koalisyonu” nun (özellikle de uzun erimde) lehinedir. Gelgelelim, İran ve dünya bir kez daha Amerika ile diplomasi olamayacağını deneyimleyecektir. Hükmeden, hükmetmekten vazgeçmeyen güçle diplomasi olmaz.
Bu ateşkes, Gazze’de olduğu gibi, zaman zaman aksasa da, bir biçimde sürdürülmek istenecek, süreç “İran’ın “rehabilitasyonu” nu kademeli olarak temin edecektir.
İran rejiminin toplumsal tabanının böyle bir direnişin sürdürülebilmesi bakımından geniş ve kararlı olmadığını saldırılar sırasında bir kez daha dışarıdan, medya aracılığıyla, olanaklar ölçüsünde gözlemle olanağı buldum. İran’da sokaklarda rejimi destekleyen kalabalıkların kılık kıyafetlerine ve sloganlarına bakınca bu kitlenin rejimin dayandığı kendi dar kitlesi olduğu izlenimi edindim.
İran toplumunun en dinamik, en üretken, entelektüel ve kültürel seviyesi yüksek kentli kesimlerinin talepleri biliniyor. Sır değil. Bu talepler yeni de değil. Bu kesimlerin hiç bir koşul altında mevcut rejimle uzlaşmayacakları biliniyordu. Ancak çıkıp saldırgan taraf lehine mücadele etmelerini de kimse bekleyemezdi. Böyle beklentileri olanlar zaten çuvalladılar. İran halkının geniş kesimlerinin duygularını, psikolojisini anlamak lazım.
Bizdeki 15 Temmuz darbe girişimi sırasında sokaktaydım. Ne olup bittiğini sokakta,hatta Babıali yokuşunu çıkarken yolumu kesen bir askerden (bölük pörçük) öğrendim. Daha önemlisi, Vilayet civarında toplanmış, az sayıdaki askerin konumlanmalarını izleyen çoğu benim gibi oradan geçmekte olan insanlar arasında ne olduğunu anlamaya çalışırken, hemen herkes de bir askeri darbe gerçekleştiği kanaatinin oluşmuş olduğunu fark ettim. O zaman, hiç birini tanımadığım ve onların çoğunun da birbirlerini tanımadığına emin olduğum o insanların kendi aralarındaki konuşmlarına bakınca olup bitenden memnun göründükleri izlenimi edinmiştim. Kimse askerleri alkışlamıyor, tezahürat yapmıyor, ama sessizce bir onay veriyordu. Doğrusu, bu beni oldukça şaşırtmıştı (Bu arada, olanı anlamak için Divanyolu boyunca yukarı aşağı yürürken, darbeye açıkça karşı çıkan, direnen kimseye rastlamamıştım. Bu tür bir protesto darbenin bastırıldığının resmen ilanından sonra gerçekleşti. Darbe karşıtlarının ancak ondan sonra gayet organize şekilde sokağa çıktıklarını gördüm).
İran halkının geniş kesimlerinde de bu saldırılar sonrasında muhtemelen benzer bir tavır oluşmuş olabilir. Bu örneği onun için verdim.
Daha önceki yazılarda, İran rejiminin zayıflığının nedenlerine değinmiştim. Tekrar etmeyeceğim. Ancak, İran rejiminin mimarisinin rejimin olası çözülmesinde önemli bir rolünün olacağını da ilave etmek isterim.
Rejimin en tepesinde “milli irade” nin de üzerinde olan bir “rehber ilahi irade” var. İmamet var. Sünnilikte hilafet meşruiyet bağlamında neyi ifade ediyorsa, Şiilikte de İmamet benzerini ifade eder. Bu İmamet’in doğrudan en önemli dayanağı ya da askeri kolu Devrim Muhafızları ve ona bağlı diğer kolluk ve yargı organları. Bunların altında, İmamet tarafından onaylandıktan sonra halk tarafından seçilmiş siyasal kadrolar var. Bu kadrolar, özellikle son 30 küsur yıldan beri rejimin iktidarından çok halkın muhalefetini temsil ediyorlar. Seçilen cumhurbaşkanı gibi figürlerin aldıkları geniş halk desteğini örgütsel bir muhalefete kanalize etmelerine izin verilmiyor. Bu tür girişimler (mesela Ahmedinejat döneminde olduğu gibi, alt sınıflara daha yakın, daha radikal dinci olsalar da) anında bastırılıyor.
Bununla birlikte, görünür, işleyen devletin başındaki figür olan cumhurbaşkanı rejim ve halk sınıfları arasında bir tür hava yastığı işlevi de görüyor. Halkın talepleri, beklentileri seçilmiş figürler tarafından rejimin anlayışıyla bağdaşabilir hale getiriliyor, veyahut, çeşitli biçimlerde, mesela şu anda bizdeki muhalefetin yaptığı gibi, gaz alma yöntemiyle tamamen bertaraf ediliyor. Ancak bu seçilmiş otorite rejimin mimarisinin en kırılgan yapısını oluşturmaya devam ediyor. Yani hem rejimin halk nezdindeki meşruiyetini temin ediyor, hem de onu alt edebilme potansiyeline sahip bir araç olarak orada duruyor.
Yönetici sınıf içindeki bölünmeler bakımından da hayli işlevsel bir mimariden söz ediyorum. Yönetici sınıf içinde restorasyon talep eden fraksiyon(lar), şimdiye kadar bu mimari olanağı kullanarak amaçlarını elde etmek istediler. Ancak aralarında özellikle diasporayla canlı bağlantısı olan yeni burjuvaların da yer aldığı palazlanmış sermaye grupları daha da ağırlaştırılan son yaptırımlardan sonra daha acil çözümleri, emperyalistleri de bir ölçüde arkalarına alıp, birleşiminde kentli küçük burjuvaların ağırlığının gözlemlendiği sokakları hareketlendirerek dayatmak istediler.
Dikkat edilecek olursa, bu saldırılar sırasında başta cumhurbaşkanı olmak üzere, seçilmiş figürler Epstein koalisyonun “kelle koparma” taktiğinin kapsamı dışında tutuldular. Doğrudan İmamet hedefleri seçildi.
Rejim de bu yapılanmanın bilincinde olduğu için seçilmişler kontrolündeki “gölge devlet” yerine hemen doğrudan elinin altında tuttuğu “fiili devlet” ile bu saldırıları gögüslemeye çalıştı. Şimdi bu ateşkes sürecinin “gölge devlet”in konumunu güçlendirmesi beklenebilir.
Bu ateşkes rejimin “ikili iktidar” yapısının daha net olarak sergilenmesine, oradan bu ikisinin karşılıklı ödünleriyle rejimin tedricen, aşamalı olarak çözülmesine kadar giden daha kapsamlı bir sürecin başlangıcına ulaşabilir. Yani bugünkü durumda, ani kırılmalar, kopuşlar beklenmemelidir.
NOTLAR
(1) Bu noktada, içerde ve dışarda bir çok yorumcu ABD’nin Trump yönetiminde artık izolasyonist bir dış siyaset izleyeceğini, hatta merkantilist önlemler alacağını; bazısı, iyice çoşarak, ABD’nin artık emperyalist siyaseti terk edeceğini falan söyledi, yazdı. Baştan aşağı yanlış yorumlar.
Bir kere, ABD için emperyalizm basitçe bir dış siyaset sorunu değil, kapitalist Amerikanın damarlarında dolaşan kandır. İkincisi, ABD “izolasyonist” olarak tanımlanan döneminde, bu stratejiyi emperyalist olmamak için değil, sağlam bir emperyalist olmak için tercih etmiş ve başarıyla uygulamıştı. Önce arka bahçesi olarak gördüğü Amerikaları (buraların ondan önce Britanya ve kısmen İspanya ve Fransa kolonilerinden oluştuğunu hatırlayalım) sağlama almayı, oradan Pasifik’e ve Avrupa’ya doğru açılmayı planlamıştı.
Yani izolasyon bir emperyalist politikaydı. Nitekim, ABD 1.Dünya Savaşı’na kadar emperyalist savaşlara girişti ve ilk büyük emperyalist savaşa da istediği bir zamanda dahil oldu. Hatta Sovyet Devrimi’ne müdahale eden koalisyon ülkeleri arasında o da vardı.
Trump’ı ABD’nin ve uluslararası finans kapitalin ihtiyaçları çağırdı. Dediğim gibi, emperyalizmin sıkıştığı bir zamanda yeni bir oyun kurulmasına ve yeni bir oyun kurucuya ihtiyaç vardı. Kimse bu rol için tam olarak biçilmiş kaftan değil, olamaz da zaten. En uygun ya da teşne olan bulunur, iktidarda, bazen kafa göz de yarsa, öğrenmesi beklenir. Öğrenemeyeceği anlaşılırsa, bir biçimde tasfiye edilir.
Birde tabii, Trump esnaf uslubuna sahip, yoğurt yiyişi farklı. Buradan hareketle onun kaba olduğunu söylemek mümkün, ama “deli” olduğu sonucunu çıkarmak doğru olmaz.