İran rejiminin direnişi kırılabilir mi?

İran bu emperyalist savaşın başından itibaren, içinde bulunduğu ulusal ve uluslararası durum, sahip olduğu olanaklar dikkate alındığında, izlediği strateji ve taktikleri itibariyle genel olarak isabet kaydetti.

Bölgede, savaş koşullarında emperyalistler için adeta uçak gemisi işlevi gören arkaik petrol-gaz monarşilerinin füze ve drone saldırılarıyla hedef alınması, bu monarşilerin en önemli ekonomik kaynaklarının ihraç edildiği, ama aynı zamanda da, yine bu ülkeler için yaşamsal öneme sahip malların ithalinin gerçekleştiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılması gayet isabetli adımlar olmuştur.

Bu iki hamle ABD nin liderliğini yaptığı saldırgan tarafın üzerindeki baskıyı küresel düzeyde arttırmıştır. Öncelikle bölgesel uydular ABD’nin kendilerini şu ana kadar koruyamadığını görmüşlerdir.

Büyük güç asimetrisine rağmen İran’ın direnişinin henüz kırılamamış olması ABD’nin, sadece bölgesel olanlarında değil,  bütün müttefiklerinde ya da uydularında, onunla ilişkilerin -en azından sessizce- sorgulamasına yol açmıştır.  Şimdilik dışa vurulmasa da, durum böyle daha uzun süre devam ederse, söz konusu sorgulamanın açık açık yapılacağından kuşku duymamak gerekir.

Hürmüz Boğazı’nın bir şekilde İran tarafından kontrollü olarak kapatılmış olmasının dünya ekonomisi üzerinde yol açtığı, açmaya devam edeceği ağır tahribat, ABD üzerindeki baskıları arttırmaktadır.

Kapitalizmin 2008’den sonra tekrar ağırlaşmaya başlayan sorunlarının uluslararası finans kapitalin kaygularını arttırmakta olduğu bilinmekteydi.Uluslararası finans kapitalin askeri olarak dayanağı olan ABD’nin bu hale getirdiği  İran sorununu süratle çözmesi gerekmektedir.

Zaten en başından beri ABD, İran sorunu etrafında, “tüm seçenekler masada” diyordu. Amerika’nın bugünkü durumu, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, (hatta Kızıldeniz’deki Babülmendep Boğazı’nın da İran destekli Husiler tarafından kapatılması) bölgedeki üslerin vurulması  gibi İran hamlelerini öngörmemiş olduğunu iddia edemeyiz. Yine ABD’nin böyle bir durumda, çok riskli ve pahalı bir seçenek olarak denizden ve karadan askeri işgal seçeneği üzerinde de çalışmış olduğunu pekala söyleyebiliriz. Hatta aksini düşünmenin Amerika’yı hafife almak olacağını belirtmek isterim.

Yani ABD’nin  daha uzun süre bu durumun böyle sürmesine tahammül edemeyeceğini öngörmek kehanet olarak değerlendirilemez. Bugünkü durumda, İran’ın içinden bir toplumsal, siyasal destek alınması olanaklı görünmemektedir. Böyle bir beklenti ancak olası bir doğrudan (deniz ve kara güçleriyle) müdahale sonrasında gerçekleşebilir.

Çünkü an itibarıyla, İran yönetici sınıfı içindeki bölünmeyi Devrim Muhafızları bütün kontrolü ele alarak, yani devleti, devlet kurumlarını, bu arada, silahlı kuvvetleri de domine ederek bastırmışlardır. Yani İran regüler devleti, onun kurum ve bürokrasisi, bu arada, cumhurbaşkanı Pezeşkiyan da, devre dışı bırakılmışlardır. İran ekonomisi üzerinde de bu devrim muhafızlarının hayli önemli bir ağırlığının olduğu biliniyor.  Geçerken, konumlarının şeklen Osmanlı’daki İttihatçıların konumuna benzediğini söyleyeceğim.

Yani İran Devrim Muhafızları ve bileşenlerinin Süleymani, Reisi ve sonrasındaki suikastleri, toplumsal kalkışmaları, 12 Gün Savaşı’nı ve son saldırının hemen başında olanları da değerlendirerek,  bir tür varoluşsal refleks gösterip, adeta örtülü bir darbe yaptıkları, böylece  tüm kontrolü fiilen ele aldıkları görülüyor.

Arada Pezeşkiyan’ın mealinin çözümlenmesi zor olmayan, adresi belli  ılımlı mesajlarını duysak da, bunların bugün İran’ı fiilen kontrol edenler bakımından bir değerinin olmadığını teslim etmek gerekir.

İran rejiminin kendi kararlı, dirençli toplumsal tabanına doğru daraldığı görülüyor. Bu daralmanın savaş ve direniş sürdükçe devam etmesi beklenmelidir.

Bu arada, şu ya da bu düzeyde bir restorasyon talebi olan kesimlerin oluşturduğu, sürekli genişleyen kombinasyonlar içinde oluşturacağı basıncı da ihmal etmemek gerekir. Yani iktidar oyunu tek taraflı, tek yönlü değildir. Bunu hep aklımızda tutalım.

ABD, uygulamaya koyduğu savaş senaryosunda,  uzaktan kumandalı bir saldırıyla İran’da ayaklanmaya hazır toplumsal kesimleri ve bunlarla bağlantılı devlet güçlerini harekete geçirebileceğini düşündü. Şu ana kadar beklentisi gerçekleşmedi. Çünkü Devrim Muhafızları ve onunla entegre diğer askeri, yarı-askeri güçler ABD’nin bu düşüncesini okudular ve ön aldılar. Nitekim, Trump da son konuşmasında bu düşüncelerinin gerçekleşmesinin şu anki durumda olanaklı olmadığını kabul etti.

Şimdi İran’ın söz konusu varoluşsal hamlesine karşı, Amerikan hegemenonyasının da sürdürülebilirlik adına bir varoluşsal hamle yapması gerekiyor. Bu hamle ancak deniz piyadelerinin karaya çıkarılması, medyada adlandırıldığı gibi, “kara harekatı” olabilir. İran rejimi ancak böyle bir harekatla çözülebilir.

Böyle bir harekat için ABD’nin Türkiye ve Azerbaycan gibi iki sınırdaş ülkeye ihtiyaç duyacağı açıktır. İki ülkenin belli bir destek vereceklerini tahmin etmek zor değildir. Nitekim, Türkiye’ye Patriot sisteminin konuşlandırılmasının da böyle bir olasılıkla bağlantılı olabileceği gözardı edilmemelidir.

Bir kere Orta Doğu’da hiç bir devlet İran’dan yana değildir. İran’ın başarısını istemez. İran Şii dünyanın lideridir. Sünni dünyanın lideri de, Osmanlı devletinden sonraki dönemde, S.Arabistan’dır (1)

S.Arabistan, onun kolonisi haline getirilmiş Bahreyn, BAE, yerleşimci sömürgeci İsrail ile birlikte ABD’yi bu emperyalist savaş lehinde en çok tahrik eden ülkeydi.

Öte yandan, İran “resmi” devletinin devre dışı kalmış olması ya da kontrolün tamamen bir tür paralel devlet olan güçlerin eline geçmiş olması muhtemelen Çin ve Rusya gibi ülkelerin tavırlarında  tereddütlere neden oluyordur. Yalnız şurası açıktır, eğer ABD İran’da düşündüğü “rejim değişikliği” ni gerçekleştirebilirse, bu iki ülkenin kuşatılmaları bakımından çok önemli bir mesafe kaydetmiş olacaktır. Bu da, eğer Çin havlu atmazsa,  büyük bir savaş olasılığını güçlendirecek ve yakınlaştıracaktır.

Bence İran’daki rejim geç kaldı. Geniş toplumsal kesimlerden, bu arada, emekçilerden, işçi sınıfından koptu. SSCB sonrasında dünya analizini yapmadı. Yapma ihtiyacı dahi duymadı. İçine doğduğu uluslararası koşullar değişmişti (2). Devlet ve rejim olarak varoluşu ve uluslararası koşullar arasındaki bağlantıyı göremedi.  İçine kapalı bir politik yapıyı ayakta tutmaya çalıştı. Kapitalist teolojiye imanı dolayısıyla hiç bir kamusalcı açılımı olamazdı zaten.

Oysa yumuşak bir restorasyonla toplumsal tabanının daralmasının önüne geçebilir, böylece yönetici sınıf içindeki bölünmenin çözümünü görece kolaylaştırır, yeni koşullara adapte olması daha az sancılı olabilirdi.

İran’daki restorasyonla, SSCB ve Çin’de olduğu gibi farklı bir toplumsal ekonomik formasyonun inşasının önü açılmayacaktı. Sadece kapitalizme aykırı hiç bir  ekonomik temeli, vaadi de olmayan ideolojik yapısı (semboller, kültürel anlamlar vb) tedricen değişecekti.

Tekrar edeceğim, bu savaşın sonucu ne olursa olsun, İran bu halde devam edemez.

Malum, emperyalizm savaşsız yapamaz. Savaş her şeyden önce onun için ekonomik bir ihtiyaçtır. Faşizm  de emperyalizmin bu ihtiyacından ayrı düşünülemez. Tarihsel örneklere baktığımızda, faşizmlerin savaşlarla yükselip, savaşlarla çöktüklerini görüyoruz. Bir kez daha böyle olma olasılığı güçleniyor.

NOTLAR:

(1)  Elbette bu düşmanlaşma modern zamanın eseri değildir. Bunun İslamdaki ilk büyük mezhepsel ayrılığın ortaya çıkışıyla başlayan bir tarihi var. Safevilere kadar ve sonrasında  bütün büyük İslam devletleri kendilerini resmen Sünni olarak ilan etmişlerdi. Dolayısıyla Şiilikle mücadele onlar için varoluşsal bir öneme sahipti. Gayrimüslimlere gösterilen hoşgörü hiç zaman Şiilere gösterilmedi. Mesela, erken Abbasi dönemindeki Bermeki etkisinin kırılmasından sonra Sünni sarayda Şii bir görevliye rastlanmaz (Onuncu yüzyılın ortalarına doğru Bağdat’ı fetheden şii Büveyhilerin aşağı yukarı yüz on yıl  süren egemenliklerini paranteze alırsak tabii) . Oysa çok sayıda gayrimüslim görevli olduğunu biliyoruz.  Yani tarih boyunca Sünnilik ve Şiilik arasında sürekli sıcak ya da soğuk savaşlar var. Tabii bu hali salt teolojik saiklerle açıklamak yanlış olur. Daha uygun bir kavram, jeo-ekonomi-politik çerçevede, teolojik-politik olabilir

(2) İran Devrimi gerçekleştiği sırada NATO veya doğrudan ABD ve İsrail İran’a müdahale edebilirlerdi. Böyle bir hazırlık da vardı. Ancak SSCB, ABD ve NATO’yu uyararak, olası bir müdahaleye seyirci kalmayacağını ima etmişti. Yani soğuk savaş koşulları ABD’nin İran’da hareket alanını hayli daraltıyordu. Nitekim devrimden hemen sonra “rehine krizi” ne karşı ABD’nin başarısız Tabas Çölü operasyonu bu hali açıkça göstermişti.

Sonrasında İran’da, doğrudan ya da dolaylı,  ABD destekli bir kaç başarısız darbe girişimi daha olduğunu biliyoruz. Bunlardan en önemlisi, 1980’de, Hamedan yakınlarındaki Nojeh Hava Üssü’nden havalanacak uçakların Humeyni dahil devrim liderlerinin konutlarına ve ofislerine yapacakları saldırılarla başlatılacak darbeydi. Darbenin yöneticileri devrim yöneticileri tarafından görevlerinden alınmış Şah’a bağlı subaylardı. SSCB’nin TUDEH’i bilgilendirmesi, TUDEH’in de devrimci hükümeti uyarmasıyla darbe başarısız kılınmıştı.

SSCB özellikle devrimden sonra palazlanan ve devrimci yönetime karşı etkili biçimde ayaklanan, en güçlü ve etkili muhalif güç haline gelen İslamcı-Sosyalist  Halkın Mücahitleri (MEK) örgütünü, bu örgütün de arkasında olduğu mollarlarla görüş ayrılığına düşen devrin cumhubaşkanı Beni Sadr’ın 1981 Haziran’ındaki darbe girişimini desteklemedi (Darbe başarısız olunca, Halkın Mücahitleri Beni Sadr’ın İran’dan kaçarak Fransa’ya sığınmasında başlıca rolü oynamıştı. Sadr, aynı zamanda, örgütün o zaman lideri olan lideri Recavi’nin kayınpederiydi).

Halkın Mücahitleri İran rejimine karşı etkili terör eylemlerine girişerek,  Irak’la savaş sırasında Irak’ın yanında saf tutarak İran’daki etkisini kaybetmeye başladı. 2000’li yılların başlarında, İran’ın uranyum zenginleştirdiğini dünyaya ilk duyuran da  bu örgüt oldu.

ABD, İran’ın SSCB’ye karşı Afganistan’da kendisiyle birlikte saf tutmasından sonra Halkın Mücahitlerini terör örgütü olarak ilan etmiş, ancak 2012’de onu terör listesinden çıkarmıştı. Saddam zamanında merkezini Irak’a taşıyan örgüt, bildiğim kadarıyla, halen Arnavutluk’ta konumlanmaktadır. Faaliyetleriyle emperyalistlere hizmet etmeye devam etmektedir.