Şimdi ne olacak?

İran’la savaş 2.Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan emperyalist ittifakın bütün defolarını açığa çıkarmak gibi bir işlev gördü. Bu sürpriz değildi elbette. Çünkü söz konusu ittifakın Sovyet Bloku’nun ortadan kalkmasından sonra mevcut haliyle sürdürülmesi olanaklı değildi.Yeni durum, yeni çelişkiler, çatışmalar doğuracaktı.

Her dünya düzeni göreli bir denge halidir. SSCB’nin kendi kendisini tasfiye etmesiyle birlikte bu göreli denge hali de sona erdi. Çöktü.(Çok geçmeden,  SSCB, Freudçu terminolojiye atıfla,  ABD için “kayıp bir aşk nesnesi” haline dönüşecekti. Bu halin patolojik görünümü olarak yitirenin muzdarip olduğu melankoli, “ölenle ölmek” anlamına geliyor)

ABD hemen kendi mutlak hegemonyasını takviye ederek ihtiyaç duyduğu dünya düzenini eskisinin yerine ikame edeceğini sandı. Olmadı. Böyle bir liberal tahayyül, her şeyden önce,  hayatın, tarihin, diyalektiğin akışına, işleyine aykırıydı. Naifti.

Büyük ölçüde tahayyülden ibaret olan yeni gerçekliğine en katı haliyle, körü körüne inanması, onu zihinsel olarak körleştirdi. Bir kez bu hale düşünce, her şeye hakim olabileceği, her şeyi kazanabileceği, ve nihayet, dünyayı istediği gibi düzenleyebileceği yanılsamasına kendisini patolojik şekilde inandırdı.

Bugün Trump yönetimi adeta, bu halin somut dünya gerçekliğiyle karşılaşmasıyla, ABD’nin içine düştüğü açmazın, bocalamaların sergilendiği bir sahne işlevi görüyor. Dram, trajedi, komedi…

ABD bu haldeyken, hangi hamleyi yaparsa yapsın, çok geçmeden eline ayağına dolandığını görüyor. Görmeye devam edecek.

İran’la olan savaşı da eline ayağına dolandı. Biraz ilerde muhtemel barışı da öyle olacak. Brzezinski, “Amerika’nın zamanı yok” diyordu (1). Böyle algılanınca, panik halinde her tarafa saldırmak ya da saldırmakla tehdit etmek kaçınılmaz bir davranış şekli oluyor.

Halen kendi inisiyatifiyle kendi çıkarına uygun bir dünya düzeni kurabileceğine inanıyor. Tehditleriyle, saldırılarıyla elde ettiği kazanımların geçici, ya da aslında daha büyük açmazlara davetiye çıkardığını, enerjisini hızla tükettiğini göremiyor veya görmek istemiyor.

İran’la “ateşkes” büyük ölçüde Çin’in İran’ı ikna etmesiyle gerçekleşti. Çin, en başından beri İran’ı desteklediğini gizlemiyor. Ama İran’ı ateşkese ikna ederken, bu ülkenin kendi kapasitesinin sınırlarını, bu arada, ekonomik krizden mağdur olan dünya ülkelerinin (tabii en çok da Çin’in) tahammülünün sınırlarını dikkate almasını telkin etmiş olmalıdır.

Çin, İran’ın ABD’nin kontrolüne girmesine engel olmaya çalışıyor. Realist davranarak, barışın  sadece İran’ın değil, Çin’in çıkarlarına ket vurmadan, Amerika’nın da kabul edebileceği koşullar içinde gerçekleşmesini temin etmeye gayret ediyor.

Ateşkesler kolay olmuyor. İhlaller olabiliyor. Ancak bir masa etrafında oturulunca, işlerlik kazanabiliyor. Bu kez de böyle olacakmış gibi görünüyor.  Tabii bugün itibarıyla, bu ateşkese en çok ihtiyacı olan  ABD’nin niyeti samimiyse.

Bir kere, İran nükleer silah yapımından, askeri kapasitesini geliştirmekten vazgeçmez. Zaten İran nükleer silah yapma kararını Şah devrinde almış, bazı mesafeler de kaydetmişti. Bu doğrultuda o zaman  fiziki mekanların inşasına başlamıştı. Aynı Şah yönetimi sırasında Amerika’nın F sınıfı uçaklarını model olarak alan savaş uçakları üretme konusunda fizibilite çalışmaları da hız kazanmıştı. Nitekim, devrimden sonra Irak savaşı sırasında Saddam yönetimi, ABD tarafından Şah döneminde inşasına başlanan nükleer tesis alanlarının, yapılarının bombalanarak imha edilmesi için yönlendirilmişti. Yani bu hikaye yeni değil.

Bununla birlikte İran, Hürmüz Boğazı’nı kendi lehine, ABD’yi pek rahatsız etmeyecek,  bir takım kontrol avantajlarının tanınmasıyla açar. Enerji krizinin, ona bağlı ekonomik krizin aşılması için en önemli konu da budur.

İran’ın talep ettiği tazminat, ABD tarafından doğrudan kabul edilmese de, şimdiden ABD yönetimine yakın bir çok “think tank” tarafından dillendirildiği gibi, özellikle de Körfeze kıyısı bulunan ABD müttefiki monarşiler için boğazı kullanmayı maliyetli hale getirerek, yani onlara adeta bir tür “İran vergisi” yükleyerek aşılabilir.

Ancak, bölgedeki ABD üslerinin kapatılması talebini ABD kabul etmez. Bu talep gerçekçi de değil zaten.

Özcesi, ABD Hürmüz Boğazı’nın açılması dışında hiçbir talebini reel olarak gerçekleştiremese de, bunun sağlanmasıyla, savaşın en etkili sonucu olarak görülen bir sorun aşılmış olur.

İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması, nükleer programın hayli ötelenerek ve uluslararası denetimi arttırılarak  kabul edilmesi, Hürmüz’ün (tam olarak İran’ın istediği gibi olmasa da) yeni statüsünün kabulü, İran’ın maruz kaldığı zararın Boğazı kullanan ülkelere fatura edilmesi İran’ın olası kazançları olabilir. Bu kazançlar orta vadede İran’daki demokratik güçlerin hareket alanını genişletir, onların güçlenmesine katkı yapar.

Tabii bunun kalıcı bir barış olmayacağını tahmin etmek zor değil. ABD, İran’ı bırakmaz. Ondan vazgeçemez. Dolayısıyla barış kapsamındaki taahhütlerinin arkasında duramaz. Sorun sadece İsrail’in güvenliği, Doğu Akdeniz’in kontrolü değil, bunlardan daha  önemli olanı, en büyük alıcısı Çin, sonra Avrupa ve Japonya olan İran ve İran’ın kontrolündeki Boğaz’dan geçmek zorunda olan enerji kaynaklarının  denetimidir. Bu enerji kaynaklarının, ticaret yollarının denetimi olmadan petro-dolar sistemi de sürdürülemez. Petro-dolar sistemi olmadan Amerika’nın finansal gücü korunamaz. Devasa cari açığı yönetilemez (Petro-dolar olgusu dünyada dolara olan talebi arttırıyor. Bu da Amerika’ya süreki dolar emisyonunu genişletebilme, yani para basma, düşük faizle borçlanma ve cari açığını bu şekilde yönetme olanağı tanıyor ). Böyle bir durumda, Amerika  devasa askeri gücünü finanse edemez. Bu askeri güç yoksa, ittifakları çöker, hegemonya da fiilen kartona dönüşür.

Yeri gelmişken, ABD’nin körü körüne İsrail’in peşine takıldığı iddiası doğru değildir. İsrail mevcut hareket alanını, istismar olanaklarını ABD’nin hali hazırdaki Ortadoğu ve İran politikasıyla sorunu olmadığı için bulabilmiştir. İsrail’in Amerika için önemi, yukarıda sözünü ettiğim enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerinde kontrol sağlamak amacından ayrı düşünülemez.

Bu arada, İran’ın savaşın sonunda Irak, Suriye, Libya, Venezuela gibi bir ülkeye dönüşeceğini öngörmek ahmakçadır. İran devleti bulunduğu coğrafyanın en eski, görece en istikrarlı devletidir. Coğrafi sınırları yüksek dağlarla çevrili, işgal edilmesi, teslim alınması çok zor bir ülke. İran’ın  özünü kaybetmeden değişen koşullara uyarlanma kapasitesi bu niteliklerine vurgu yapılmaksızın izah edilemez. İran, rejimi restorasyona tabi kılındıktan sonra dahi Rusya ve Çin’le kurmuş olduğu ittifakı bozamaz. Olaylara, olgulara geniş tarihsel jeo-ekonomi-politik bir perspektiften bakmak lazım. Tersi yönde bir hareket sürdürülebilir bir durum yaratamaz.

İran’ı “ideolojik devlet” olarak nitelemek yüzeysel bir değerlendirmedir. Bizatihi ideolojik devlet kavramı sorunludur. Liberal ilahiyatın terminolojisidir. Eğer devletleri ille de bu açıdan tanımlayacaksak, modern zamanların en ideolojik devleti liberalist Amerika’dır. Hatta o kadar patolojik bir  ideolojik konumu sahiplenmiştir ki, kendine göre “dünyanın sonu” nu bile ilan etmekten kaçınmamıştır. Vaktiyle, “medeniyetler savaşı”nı kazanarak, tarihin sonuna ulaştığını duyuran ABD, bugün geldiği yerde, hâlâ medeniyetleri yok etmekten söz etmektedir. Asıl “kör ideolojik tutum” budur.

İran yönetiminin restorasyondan kaçınmasının nedenini onun ideolojisinden çok bölgesel koşullarıyla açıklamak isabetli olur. Şu son 40 yılda, İran’ın etrafında olup biten jeo-politik değişimlere bakınız. Özcesi, İran bugün ideolojik değil, varoluşsal bir direniş gösteriyor.

Son olarak, İran’ın bu beklenen direnişi uluslararası güç ilişkilerinde, hem müttefikleri hem de rakipleri nezdinde,  ABD aleyhine değerlendirmelerin güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Hatta Çin ve Rusya gibi ülkeleri daha da cesaretlendirebilecektir. Ukrayna ve Tayvan, Çin’in etrafındaki denizler, adalar gibi sorunların çözümüne yönelik daha kararlı adımların atılmasında rol oynayabilir.

İran devletinin gerici burjuva sınıf karakteri ve kendi emekçi halkıyla olan olan iç sorunları elbette emperyalist sistem içindeki maddi konumundan ayrı düşünülemez. Ancak, onun emperyalist saldırganlığa karşı direnişi, emperyalist planları, en azından bölgemizde, geriletecek bir sonuçlara yol açabilir.  Hatta Sykes-Picot’la kazanılmış emperyalist-siyonist mevzilerin erozyonuna kadar gidebilecek sonuçları olabilir.

Marksizm-Leninizm açısından birincil çelişki antagonist olandır. An itibariyle, emperyalizm ve anti-emperyalizm arasındaki mücadeledir. Dolayısıyla emperyalizmin geriletilmesidir. Bu koşullarda, İran rejiminin gerici kapitalist karakteri ve onun İran emekçileriyle arasındaki çelişki ikincildir. Basit sırayla yürüyen sabit bir olgudan değil, canlı, çelişklileriyle hareket eden bir bütünden söz ediyorum.Bununla birlikte, emperyalizme karşı direniş, İran emekçi sınıfının hareket alanını da kendi lehine siyasal hamleler yapabilecek surette kaçınılmaz olarak genişletecektir. Emperyalizme karşı savaşım, onu geriletme, onun karşısında mevzi kazanma İran kapitalizminin geriletilmesi anlamına da gelir. Bunu aklımızda tutalım.

NOTLAR

(1) Brzezinski’nin başkanlığını yaptığı ABD’nin İran politikasını yeniden gözden geçirmesinin telkin edildiği, 2004 tarihli bir çalışma grubu raporunda (bkz, İran’ın Zamanı Geldi, Profil Yayınları, 2006), ABD yönetimine özetle şu tavsiyelerde bulunuluyor:

(a) İran rejimi ve onu koruyup, kollamakla görevli güçler, kurumlar sağlam durumdadır. Bu yüzden, rejimin içten ya da dış müdahaleyle yıkılacağına dair beklentiler gerçekçi değildir. İran’daki rejim ancak muhalif toplumsal güçlerin uzun erimli mücadelesiyle dönüştürülebilir. Toplumun son yıllardaki muhalif hareketliliği bunun gerçekleşebilme olasılığını güçlendirmektedir. Bu mücadeleye destek olmak için rejimi doğrudan karşıya alacak, onu tecrit edecek politikalardan kaçınılmalı, onunla diyalog ve işbirliği olanaklarını arttırmaya çalışılmalıdır. İran rejimini dışlayıcı, ona dışarıdan müdahaleye yönelik arayışlar, rejimin toplumsal desteğini arttırır, demokratik muhalefeti zayıflatır.

(b) İran artık ideolojik kaygularla hareket eden bir devlet değildir. İzlediği politikalarla, ulusal çıkarlarını gereksinmelerini öncelikli gören bir ülkedir. Bu çerçevede son yıllarda komşuları başta olmak üzere bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmuş ve ticari ilişkilerini geliştirmiştir. Ancak, yine son yıllarda, değişen bölgesel durum İran üzerinde yeni baskı ve belirsizlikleri gündeme getirmiştir. Bu koşullarda İran, değişen bu durumlarda önemli bir rol oynamaya davet edilmeli, dışlanmamalıdır. Mesela, Irak ve Afganistan’da oluşan yeni durumlara katkı vermesi için İran teşvik edilmelidir. En azından onunla diyalog halinde olunmalıdır. Aksi bir tutum, İran’ı bu yeni durumların sürdürülebilirliğini önleyici bir rol oynamaya iter. Rejimin iç dinamikleriyle süreç içinde değişme olasılığına ket vurur.

(c) İran’a yeni bir yaklaşım şarttır. İran’la siyasal diyalog kurmak için onun nükleer hesaplarına, bölgesel ihtilaflarda oynadığı mevcut role takılmak yanlış olur. Vaktiyle Çin ve SSCB ile onların çözülmesine katkı sağlayan ilişkilere benzer bir işbirliği içine girmek lazımdır. Yani bir yandan, İran’ın Amerika için olumsuz olan politikalarına karşı çıkarken; diğer yandan, yapıcı bir diyalogtan vazgeçilmemelidir. Ortak çıkar noktaları bulunmalı, nükleer program, bölgesel istikrar gibi konular bu ortak çıkar noktalarıyla bağlantıları kurularak ele alınmalıdır.

(d) İran’la bütün ihtilaf noktalarının hep birlikte çözümünü hedefleyen büyük, çok kapsamlı bir antlaşma beklentisi içinde olmak yerine öncelikli olarak  bölgesel ortak çıkarların söz konusu olduğu alanlarda işbirliğine yönelinmelidir.

(e) Tahran’a karşı tek yanlı, cezai yaptırımlar bugüne kadar başarılı olamamıştır. Bu tür cezai önlemlere sık başvurulması, İran karşısında güç kullanma dışındaki bütün önlemlerin hoyratça tükteilmesine yol açmıştır. ABD, güç kullanma dışındaki araçları kullanma olanağından  kendisini yoksun bırakmıştır. Amerika artık teşvik edici önlemlere de başvurmalıdır. Ekonomik ilişkilerin, ticari çıkarların İran’ın izlediği dış politikada son yıllarda kazanmış olduğu büyük önem ihmal edilmiştir. ABD, İran’la ticari ilişkiler olanağını ortadan kaldırarak kendi elini zayıflatmıştır.

(f)  Amerika, İran’da bir rejim değişikliği talep etmeksizin demokrasiyi savunmalıdır. ABD’nin rejimi değiştirmeye yönelik açıklama ve çabaları, İran’da Şii milliyetçiliğin daha güçlenmesine hizmet ederek, rejimin toplumsal dayanaklarını takviye etmektedir. Amerika, İran’ı uluslararası diplomatik ve ekonomik ilişkiler içinde tutarak demokratikleşmesine katkı vermelidir.

(g) İran’ın bölgesinde gerçekleşen son jeo-politik değişimlerin İran’ın aleyhine kullanılmayacağına dair, onunla diyalog ve işbirliğini sürekli ve düzenli hale getirerek , teminat verilmelidir. İran’ın kendisini güvende hissetmesi bu şekilde sağlanabilir. İran söz konusu değişimlere katkı vermeye teşvik edilmelidir. Bu bakımdan, İran’la düzenli bir temas şarttır. Bunun karmaşık değil, basit mekanizmaları oluşturulmalıdır. Mesela, böyle bir mekanizma oluşturulmasında, ABD-Çin arasında 1972’de imzalanan Şanghay Bildirgesi benzeri bir belgeyle işe başlanabilir (Bu bildirgeyle ABD-Çin arasında kurulacak ilişkinin temel ilkeleri belirlenmişti).

(h) İran’ın ABD’ye güvenini sağlayacak ilk adımlardan birisi olarak, Irak’ta faal olan rejim karşıtı Halkın Mücahitleri örgütü tamamen dağıtılmalı, liderlerinin Irak’ta yargılanması temin edilmelidir.

(ı) Amerika, İran’ın nükleer programına itirazlarının arkasında durmalı ama bunu BM’in etkin olduğu, Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın dahil olduğu daha geniş bir çerçevede müzakere edilmesini sağlamalıdır. Onu basitçe ABD’nin sorunu olarak sunmamalı,  uluslararası bir sorun haline getirmelidir. Bu bağlamda, İran’ın sivil nükleer enerji kullanımı hakkına itiraz etmemeli, tersine nükleer silah programı aleyhine, bu yoldaki uluslararası açık denetimler lehine destek olmalıdır.   Bu konuda başka türlü bir diyalog olanağı yaratılamaz.

(i) Arap-Filistin-İsrail sorunlarının çözümüne yönelik kararlı adımların atılması, İran’ın Filistin konusuna müdahil olma olanaklarını kısıtlayacaktır.

(j) İran’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil olmak için yaptığı başvuru kabul edilmeli, İranla, ticari ve kültürel ilişkiler geliştirilmelidir. Bir kez bunlar sağlandıktan sonra İran’da sivil toplum kuruluşlarının oluşturulması, yaygınlaştırılması her şekilde teşvik edilmelidir. İran’ın tecridi en çok sonunda rejim değişimini temin edecek demokratik toplumsal mücadeleye zarar verir. Böyle değişimin ötelenmesine hizmet eder.