Çin uluslararası siyasette etkinleşiyor

Amerika’nın İran’la savaşının uluslararası siyaset bağlamında en erken ve en önemli sonucu, Çin’in Venezuela’daki Amerikan müdahalesinden itibaren gelişmeleri doğru biçimde okuyarak süratle yeni bir strateji belirlemesi ve bunu şu ana kadar başarıyla uygulaması oldu.

Anlıyoruz ki, Çin, ABD’nin İran’a saldıracağını öngörmüş, önlemler almış, ham petrol rezervlerini takviye etmiş, İran’ı ne şekilde ve hangi koşullarda destekleyeceğini önceden belirlemiş. Tabii, Çin bunu İran’ı, oradaki rejimin çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını düşünerek, öne çıkararak yaptı. Yapıyor.

Önceki ateşkesin ve halen bir yenisi için temasların sürmekte olduğu ateşkesin mimarı Çin’dir. Bugün hem Amerika’nın müttefikleri ve hem İran tarafı bu savaşı ancak Çin’in girişimlerinin  sona erdireceğine ikna olmuş haldeler. Çin’i dinlemek zorunda olduklarının farkındalar. Barışın değil (artık bir barışı unutalım) ama ateşkeslerin anahtarının Çin’in elinde olduğunu görüyorlar.

İlk ateşkesten hemen sonra Çin, İspanya, Vietnam, Rusya gibi ülkelerin yöneticileriyle kendi ülkesinde üst düzeyde stratejik görüşmeler yaptı. Bu ülkelerin desteği teyit edildi.

Çin ilk kez, kendi yakın çevresinin dışında kalan bir coğrafya için bu kadar etkin bir uluslararası siyaset izliyor. Bu davranışıyla, yeni oluşturulacak dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları sunuyor. Çatışmalara doğrudan taraf olmuyor. “Aklın yolu” na işaret ediyor, dayatmacı değil, ikna edici, uzlaşmacı bir tavır sergiliyor.

Bunu yaparken, çıkarları doğrultusunda, elini kuvvetlendirmek için perde gerisinden, İran’a silah ya da silah teknolojileri verilmesi, istihbarat yardımında bulunulması gibi hamleler yapmayı da ihmal etmiyor. Amerika’nın gücünü savaş alanında dengeleyerek, mevcut güç asimetrisini İran lehine bozmaya çalışıyor.

Amerika bunu görüyor, şimdi Çin ile doğrudan bir çatışmayı da göze alamadığından, İran’la savaşın uzamasının kendisini tam bir bataklığa sürükleyeceğini hesaplıyor. Sadece dünyayı içine soktuğu ağır ekonomik sonuçları görünen kriz yüzünden müttefikleri nezdinde düşeceği durumu değil, aynı zamanda, kendi ekonomisinin de ağır yara alacağını düşünüyor.  Mesela Goldman Sachs ABD’nin savaşın sürmesi halinde enflasyonist baskılara maruz kalacağını, bunun da faiz oranlarını yukarı yönlü etkileyerek yatırımlara ket vuracağını açıkladı. Her ay Amerika’nın en az on bin istihdam kaybı yaşayacağını ilave etti. Bu koşullarda, ABD, Çin’in ateşkes girişimlerine muhtaç olduğunu kabul etmiş görünüyor.

İran ise Çin desteği olmadan bu savaşı daha fazla sürdürebilmesinin zor olduğunu biliyor. Bu savaş boyunca İran petrolünün yüzde 90’dan fazlası Çin’e sevk edilmiş. Yani en önemli gelir kaynağı Çin’e sattığı ham petrol. İran’ın savaş boyunca maddi zararı aşağı yukarı 250 milyar dolar kadar. Elbette, Çin  ve Rusya’nın verdiği istihbarat destekleri, ama özellikle Çin’in silah ve yeni silah teknolojileri konusunda İran’a yaptığı yardımlar, İran için bu savaşı şimdiye kadar sürdürülebilir kıldı (1) Yani Çin’in telkinlerine kulak vermek zorunda.

Çin, Amerika’nın Hürmüz’den geçmek zorunda olan petrol ve gazına muhtaç müttefikleri nazarında giderek artan bir itibar kazanıyor. Ekonomik itibarı zaten vardı. Şimdi siyasal itibarı da yükseliyor. Kanatları altına girdikleri Amerika’nın giderek güvenilmez bir devlet haline gelmekte olduğunu, hegemon konumunu istismar ederek kendilerini ekonomik olarak kötü durumlara sokmakta olduğunu görüyorlar. Yer yer açık itirazlarını da dile getiriyorlar.

Japonya ve G.Kore gibi Çin’in bulunduğu coğrafyada yer alan iki çok önemli müttefiki, eğer Hürmüz kaynaklı enerjiye ulaşmaları temin edilemezse, Amerika’nın müttefiki olarak kalmaya devam edemezler. Müttefiklik bir gönül ilişkisi değil, ekonomik çıkar ilişkisidir. Kaldı ki, pax-Americana‘ya meydan okuyan ülkelerin de kapitalist dünya sistemiyle esastan bir sorunları yok.

Hatırlayalım, Pakistan’daki ateşkes görüşmeleri başlamadan bir iki gün önce, savaşın yol açtığı gelişmelerin paniğe sevk ettiği G.Kore hükümeti, ABD’yi köprüleyerek İran’a müzakere için bir heyet gönderdi. Kendi başına, kendi çıkarları için İran’la doğrudan anlaşmaya çalıştı. İran’ın ABD’ye destek vermeme, askeri üslerini kullandırmama ön koşullarını bildiği halde bunu yaptı. Tabii ABD bunları görüyor, ama kendi eforuyla da yarattığı açmazdan çıkamıyor.

Ateşkes yürümeyince, ABD’nin Hürmüz’ü ablukaya alacağını ilan etmesi de, tam bir ahmaklıktı. Yani bakınız, bütün bu akıl dışı hamleler, aynı zamanda, sönme sürecindeki hegemonik aklın düşünme, hesap yapma melekelerini nasıl yitirmeye başladığının da göstergesi oluyor. Bu koşullarda çıkıp, Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alıp, tamamen kapatıyorum demek, komiklik yapmaktır. Şimdi ABD’nin bu kararı karşısında, Hürmüz’e muhtaç müttefiklerinin ne düşündüklerini tahmin etmek hiç de zor değil. Öyle değil mi?

Düşünün, AB ülkeleri Rusya yaptırımları dolayısıyla Rus gazı ve petrolünü satın alamıyorlar. Hürmüz Boğazı kaynaklı enerjiye şimdi çok daha fazla bağımlılarken, Amerika artık buna da izin vermiyor.

Bu arada, ablukayı ilk delen de bir Çin tankeri oldu. Amerika, böylece, bir kez daha masaya oturmak zorunda olduğunu idrak etti. Amerika’nın başka çaresi yok. İran’ın da öyle ama İran bu süreçte kendisinin  pozitif bir ayrımcılığa tabi tutulacağı davranışlarda bulundu. Amerika’ya karşı kullanılacak bir sopa rolünü Çin’in telkinlerine uyarak üstlenmiş oldu.

Çin ve İran arasında sadece ham petrol alışverişine dayanan bir stratejik ortaklık yok. Çin pekala İran petrolü olmadan, bu ihtiyacını Rusya gibi başka ülkelerden temin ederek yoluna devam edebilir. Çin’in uzun erimli, 2013’te başlattığı Bir Kuşak, Bir Yol (BRI) projesinde İran’ın ayrıcalıklı bir yeri var. Bu projeyle de bağlantılı olarak İran’ın bir çok altyapı yatırımları, tabii bu savaşta, ABD ve İsrail’in askeri olarak hedef seçtiği demiryolu hatları da, Çin desteğiyle veya Çin tarafından gerçekleştirildi (2)

Öte yandan, Çin ve İran arasındaki ekonomik alışverişin Çin parasıyla yapılıyor olması da,  İran ham petrolünün fiyatını Çin için hayli ucuzlatan bir faktördür. Bunu da ihmal etmeyelim.

Bu savaşın çoğunluğu ABD müttefiki olan ekonomik mağdurları da bu mağduriyetten çıkış umutlarını Çin’e bağlamış durumdalar. Bu durum, gelecekte Çin’in  uluslararası ilişkilerde oynayacağı oyun kurucu, sorun çözücü rolü konusunda haberci işlevi görüyor. Yani bu siyasal davranışın İran savaşıyla sınırlı kalmayacağı anlaşılıyor.  Çin’in bu söz konusu etkinliği artarsa, muhtemelen yeni dünya düzeninin BM’si Şanghay’da olacak.

Rusya açısından bu savaş ekonomik bakımdan avantajlı oldu elbette. Savaş boyunca ham petrol ve gaz satışlarından elde ettiği gelirin günlük yarım milyar dolar civarında arttığı açıklanmıştı. Yani Ukrayna’daki savaşın finansmanı bakımından avantaj elde etti.

Zaten bu savaşın şu an itibariyle, üç kazananı ve bir kaybedeni olduğunu savaşan tarafların hemen bütün yorumcuları kabul ediyorlar. Rusya ekstra gelir elde etti. Çin’in uluslararası ilişkilerde, dünya siyasetinde oynadığı rasyonel, akil rol ile itibarı arttı. Hatta vazgeçilemez bir arabulucu konumuna geldi. İran’daki rejim, üzerindeki baskısı giderek artan iç muhalefet koşullarında, yönetici sınıf içindeki derin bölünmeye rağmen ömrünü biraz daha  uzattı. Silah stoklarını yeniledi. Savaşma yeteneğini geliştirdi. Özgüveni arttı. Amerika’nınsa kazandığı bir şey yok; en önemli kaybıysa, itibarı, inandırıcılığı. Müttefiklerini dahi ikna edemedi. Üstelik, şimdiye kadar hep yanında olmuş, Papalık gibi önemli bir müttefikini de kaybetmiş görünüyor (3).

Ateşkesin görünen ikinci raundunda ne olabilir? Önceki raunt için, Amerika başkan yardımcısı, mealen ve literal olmayan bağlamsal bir çeviriyle, “zaten bu bir silah bırakışması değil (“ceasefire”), kırılgan bir ateşkes (“truce”) oldu” dedi. Bu, barışın aranmadığı, olanaklı da görünmediği bir girişim olduğundan, kırılgan ateşkes halleri bir süre devam edebilir. Ancak tahminime göre savaşın o erken şiddetli günlerine doğru bir geri dönüş olmaz. Karşılıklı tehditler devam eder. Çin faktörü bu süreçte sürekli ağırlığını arttırarak çok daha etkili olur. Bundan böyle, Çin etrafında kümelenen ülkelerin sayısında dramatik bir artış gözlemlenecektir.

Tekrar edeyim, Trump’ın, 14 Mayıs’ta Çin’e yapacağı ziyaret öncesi İran’la ciddi bir çatışmanın olabileceğini, Hürmüz Boğazı etrafındaki gerilimin daha da tırmandırılacağını sanmıyorum. Hatta bu savaşta aldığı konum dolayısıyla Çin’e ilave yüzde 40 tarife uygulayacağını açıklamış olan Trump’ın, Çin’e varınca,  bundan da geri adım atacağını düşünüyorum.

Bu ateşkes müzakereleri Trump yönetimi içindeki (özellikle başkan yardımcısı,  Pentagon ve belli bir ölçüde de dışişleri bakanı tarafından temsil edilen grubun) ve İran yönetimi içindeki (İkili iktidarın asker-sivil teokratik  İmamet güçleri ve müzakerede dışişleri bakanıyla temsil edilen laik devlet güçleri arasındaki) görüş ve politika ayrılıklarını, bölünmeleri bir kez daha ortaya çıkardı. Yani iki ülkedeki yönetimin de  bu halleriyle daha uzun süre sürdürülebilir olmadıklarının işaretleri güçleniyor(4)

NOTLAR

1)  Bu arada, Amerikan medyası, hatta gayri resmi olarak Pentagon da, Çin’in İran’a MANPADs (Omuzdan fırlatılabilen,  taşınabilir, 26000 feet menzilli hava savunma sistemleri) vermeye hazırlandığını duyurdu. Bunun gerçekleşmesi, ABD ve İsrail uçaklarının hava üstünlüğünü ortadan kaldırır. Hatırlayalım, ABD’nin benzer bir silahı-STRINGER- Afgan cihatçı sürülerine vermesiyle, Sovyet askeri müdahalesinin hava üstünlüğü önemli ölçüde kırılmıştı)

2) Bugüne kadar ki bütün hegemonik dünya güçleri, İspanya, aralarında süreklilik olduğunu düşündüğüm, Venedik-Hollanda-İngiltere-Amerika hep denizleri kontrol eden güçlerdi. Almanya, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ekonomik, endüstriyel güç olarak devrin hegemonu İngiltere’yi hemen hemen yakalamıştı. Yani bugünkü Çin’in durumuyla kıyaslanabilir bir konumdaydı. Ancak denizlerde hakimiyeti İngiltere’nin hayli gerisinde olduğu için onu alt edemedi. Demiryolu projeleri de entegre bir halde yaygınlık kazanamadı. Bu yüzden, henüz denizlerde ABD ve İngiltere’ye göre bir üstünlük kuramamış olan Çin, BRI çerçevesinde entegre demiryolu yatırımlarına öncelik veriyor. Denizlere hakimiyet içinse, mutlak olarak Rusya’nın desteğine ihtiyacı var.

3) Yeni papa Amerika doğrumlu ilk papa. Amerika’da ciddi bir katolik nüfus var. Bu nüfus Latin Amerika kaynaklı göçlerle sürekli artıyor. Amerika’daki katolikler genel olarak Demokratları desteklerler. Cumhuriyetçilerle pek anlaşamazlar. Ancak yeni papanın Trump’a muhalefetini buradan hareketle açıklamak doğru olmaz. Papa, Trump’la polemiğe girdiğinde Afrika gezisine çıkmış, ilk durağı Cezayir olmuştu. Neden Cezayir? Papa Katolik kilisesi içinde bulunan çeşitli tarikatlerden birisi olan St.Augustinus tarikatına bağlı, bilindiği gibi St.Augustinus da bugünkü Cezayir sınırları içinde bulunan Hippolu idi. Papa onun memleketini ziyaret ediyordu. Tabii Afrika ziyaretini çok önemsemesinin nedeni bu değil. Son on yıllarda, Vatikan’da, papalık kurumu içindeki Afrika kökenli din adamlarının ağırlığı giderek artıyor. Bu Afrikalı din adamlarının çoğunluğu da batılı ülkelere kuşkuyla bakıyor, Amerika ve Avrupa’ya güvenleri giderek azalıyor. Hatta bir çoğu onlara muhalefet ediyor. Hiç bir zaman teolojik ve politik olan arasındaki bağlantıyı ihmal etmemeliyiz.

4) ABD başkan yardımcısı Vance’in İran’a saldırı kararına en başından karşı olduğu, hatta o zaman dışişleri bakanının da onu desteklediği biliniyor. Amerikan medyasında bununla ilgili haberler çıkmıştı. Saldırı sonrasındaki günlerde Vance ve Rubio bir süre ortalıkta görünmediler. Geri planda kaldılar. Daha sonra dahil oldular. Rubio tavır değiştirdi, ancak, Vance konumunu korudu. Pakistan’daki ABD heyetinin başında Vance’ın olması antlaşmayı kolaylaştırmak bakımından tercih edilmiş olmalıdır. Çünkü onun başkanın saldırı kararına yönelttiği itirazlarda haklı olduğu görüldü.

İran heyetinin ise müzakereler esnasında sık sık İran’daki fiili devlet yöneticileriyle temas kurduklarını Vance’ın müzakereler sona erdiğinde yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz.