Rusya da topa giriyor

Öncelikle dünyada son zamanlarda olup bitenleri Trump’ın psikolojisi, davranışları, siyasal tarzı etrafında açıklayan ve böylece bilerek ya da bilmeyerek emperyalizm olgusunu gözlerden saklayan, cereyan eden olumsuz işlerin tek sorumlusu olarak onun kişiliğini işaret eden anlayışla mücadele etmek gerektiğini tekrar vurgulamak istiyorum.

Trump, daha önceki yönetim tarafından uygulanmış ama beklenen sonuçları vermemiş, dahası, Amerika’nın en başta Ukrayna olmak üzere, belli kritik sorunlarda köşeye sıkışmasına yol açmış, hegemonyasının sönme sürecinin hızlanmasında etkili olmuş emperyalist stratejiye alternatif bir stratejiyi uygulaması için sahneye sürüldü.

O kadar öyle ki, seçim kampanyası sırasında “kulak tozunu alan” suikast girişiminin onun seçilme şansını arttırmak için düzenlenmiş olduğunu bile düşünüyorum.

Yani Amerika’nın sıkışmışlık halini aşabilmesi için yeni bir emperyalist stratejiye ve bunu uygulayabilecek figürlere  ihtiyacı vardı.

Biden yönetimi, Ukrayna sorununda stratejisini Rusya’nın mutlak şekilde baskılanması, her taraftan kıskaca alınması, böylece ekonomik bir çıkmaza sürüklenmesi, sonuç olarak, savaşta alacağı yenilgiyle, Putin yönetiminin devrilmesi üzerine kurmuştu.

Olmadı. Rusya dayandı. Ekonomisi başlarda biraz tökezlese de, tekrar toparlandı, hatta Ruble eskisinden de güçlü hale geldi. Yani tek yanlı yaptırımlar, Rusya gibi zengin kaynaklara, olanaklara, deneyimlere sahip bir ülke söz konusu olunca işlemedi.

Rusya üzerindeki askeri baskının arttırılması, son olarak Ukrayna’ya Rusya içlerini vurabileceği füzelerin verilmesi, Rusya’nın nükleer şantaja maruz bırakılması, ABD ve müttefiklerini doğrudan bir savaşın eşiğine getirdi. Bu aşamada Rusya varoluşsal çıkarları için nükleer silah kullanmaktan kaçınmayacağını açık olarak ilan etti. Ukrayna savaşı kaybediliyor, Amerika daha öte hamleler yapabilecek durumda görünmüyordu.

Bu arada Çin, ABD karşısında alan kazanmayı sürdürüyor, özellikle ekonomik olarak ABD aleyhine  palazlanmaya devam ediyordu.

İran sorununda, İsrail’in ısrarlı savaş talebine karşılık,  kararsızlıktan kaynaklanan bir eylemsizlik hali gözlemleniyordu.

Yanı sıra, Amerika ekonomik olarak çıkmaza sürüklenmekteydi. Cari açığı kapanması olanaklı görünmeyen boyutlara ulaşmış, dış borcu aşağı yukarı 38 trilyon doları aşmış, bunun için her yıl ödediği faiz de 1 trilyon doları aşmıştı (10 yıl içinde faiz için ödenen bu meblağın ikiye katlanacağı öngörülüyor). Ülkenin borcu her gün yaklaşık 7 milyar dolar artırıyordu. ABD, uluslararası finans kapitalin küreselleşme stratejisi içinde üstlendiği yeni rolle sermaye ihraç eden bir ülke olmaktan çıkmış, sıcak para girişlerine muhtaç, esas olarak sermaye ithal eden bir ülke haline dönüşmüştü(1).

Herhalde en kaygu verici olan, izlenen söz konusu stratejiyle, ABD’nin rakiplerinin (Çin, Rusya, İran vb) ona karşı bir jeo-ekonomi-politik blok oluşturmalarına meydan verilmiş olmasıydı. Bu blok sürekli genişleme ve güçlenme eğilimleri sergiliyordu.

Trump bu sıkışmışlık halinde sahaya sürüldü. Yeni bir emperyalist stratejinin uygulanması zarureti vardı. MAGA bu ihtiyacın manifestosu olarak görülmelidir. Şimdiye kadar uluslararası finans kapitalin isterleri, ABD devletinin de isterleri olarak görülmüştü. Ancak, Trump’ın bu duruma özsel anlamda bir itirazı olmamakla birlikte,  bunun artık  bir- çok yönden Amerika tarafından taşınması zor bir yük oluşturduğunu dile getiriyor, ülkesi bu söz konusu uluslararası misyonu yerine getirirken  ulusal çıkarları lehine bazı düzeltmelerin yapılmasını  talep ediyordu. Yani ülkesinin yeni ulusal ihtiyaçları, talepleri dikkate alınırsa, uluslararası misyonunu daha rahat gerçekleştireceğini söylüyordu. Elbette, bu ulusal talepler, ancak uluslararası finans kapitalin talepleriyle çatışmadığı sürece tolere edilebilirdi.

İşte bu koşullarda, Trump’ın söylemi gerek müttefikleri ve gerekse rakipleri tarafından çelişkili, tutarsız bulunuyordu.  Örnekse, Ukrayna sorunu etrafındaki sözleri onun barışçı bir görüntü vermesine; ama aynı zamanda, Gazze ve İran sorunlarıyla ilgili sözleriyse, savaşçılığının kanıtı olarak sunuluyordu. Konuya emperyalist strateji çerçevesinde bakılmadığında, söyledikleri kişisel kafa karışıklığına yoruluyordu.

Ancak, Trump yönetiminin kafası karışık değildi. Tersine, gayet netti. Yeni alternatif stratejiyi gerçekleştirmeye çalışıyordu. Yani ne yaptığını iyi biliyordu.

Mesela, Ukrayna politikasının yürümediğini, beklenen sonuçları vermediğini, özellikle NATO’daki müttefikleri nezdindeki güvenilirliğini aşındırdığını, Rusya’nın sahada mevzi kazandığını, nükleer savaşın eşiğine gelinmesinin ve rakip güçlerinin karşı blok oluşturma girişimlerinin, savaşın neden olduğu ekonomik külfetin Amerika’yı köşeye sıkıştırdığını saptıyor, buradan çıkmak istiyordu. Rusya’ya barış vaat ederek onu diğer rakiplerle kurduğu bloktan koparmaya ve aynı zamanda bir nükleer savaş olasılığını bertaraf etmeye  çalışıyordu.

Gazze, Lübnan ve İran konularındaysa, şahince bir tavır alıyordu. Bütün müttefik ve rakipleri temel ham petrol, doğal gaz ve petro kimya ihtiyaçlarını ağırlıklı bu bölgeden temin ediyorlar. Amerikanın bu ihtiyaçları temin eden müttefik bölge ülkelerine karşı da üstlenmiş olduğu yükümlülükler vardı. ABD hegemonyasının sürdürülebilmesi bakımından çok önemli bir rol oynayan petro-dolar aracı bu bölgenin kontrolünü vazgeçilemez bir konu haline getiriyordu. Bu bölgede nükleer silahlı bir rakip güce tahammül edemezdi. Trump daha ilk başkanlığı sırasında İran’la yürütülen nükleer antlaşmadan çekilmişti.

Elbette, bu yeni strateji pürüzsüz uygulanamayacaktı. Çünkü Amerikan yönetiminin hegemonyasını takviye edebilmek için müttefiklerinden  onları rahatsız edecek, müttefiklik anlayışıyla çelişiyor gibi görünen talepleri olacaktı.

Önceki hegemon Britanya döneminden iyi biliyoruz ki, hegemon sistemine tabi uydularına onlar için değerli bir takım avantajlar sağlamak zorundadır. Bilinen bir sözdür:  ” Yandaşlarına bir şey vermezsen, neden senden yana olsunlar?”

O zaman Britanya, Avrupa’daki malum uydularına kendi aleyhine işleyen ticari avantajlar temin etmişti. Bu sayede, kendisiyle ticareti onlar için gayet avantajlı kılmıştı. Bu asimetrik ticari ilişkiden kaynaklanan cari açıklarını da kolonilerini daha fazla sömürerek telafi edebiliyordu.

Benzer biçimde, ABD de, 2.Dünya Savaşı sonrasında oluşan dünya düzeninde Avrupa ve Asya’daki (Biraz farklı bir bağlamda Çin buna, ilk adımı 1972’de atılmış olsa da, tam olarak, 1989’dan itibaren dahil olacaktı) uydularına, kendisine tam itaat gibi belli yükümlülükler karşılığında, onların ekonomisi bakımından vazgeçilmesi zor avantajlar sağlayacaktı. Kendi lehine oluşacak cari açığı da, müttefiklerinin ticari fazlalarını dolarda tutmalarını sağlayarak, Amerikan finansal kurumlarında değerlendirerek ve tabii diğer ülkeleri daha fazla sömürerek telafi edecekti.

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra da bu asimetrik ticari ilişkiler sürdürüldü. Gelgelelim,  başlıca düşmanın ortadan kalkmasından sonra oluşan yeni koşullarda itaat ilişkileri anlaşılır nedenlerle oldukça gevşedi. Bir rehavet ortamı oluştu. Hatta NATO’nun artık gerekli olup olmadığı dahi müttefikleri tarafından sorgulanmaya başlandı.

Yeni rakip güçlerin de yükselmesiyle, mevcut hegemonya sisteminin maruz kaldığı tehditler karşısında müttefiklere yeni bir ayar vermek zaruret haline geldi. Ukrayna’daki sıkışma bu zaruretin net olarak idrak edilmesine vesile oldu.

Öte yandan, uluslararası finans kapitalin talebi olarak uygulanan küreselleşme stratejisi ya da neoliberal emperyalist strateji finansallaşma eksenlidir. Buna göre, cari açıklardan kaçınılması, kamu harcamalarının baskılanması, emek-gücü ücretinin düşük tutulması, sermayenin vergi yükünün azaltılması olmazsa olmaz isterlerdir. Bu koşullarda da, kapitalist dünya ekonomisi genelinde toplam talep genişlemez, daralır. Sonuçta, kapitalist ekonomiler üzerindeki kriz baskısı artar. Bu baskıyı içinde bulunduğu asimetrik ticari ilişkiler dolayısıyla Amerika’nın çok daha fazla hissedeceği açıktır.

Trump’ın Avrupa, Japonya,Kanada ve G.Kore gibi müttefiklerine karşı kullandığı söylemi bu çerçevede değerlendirmek lazımdır. Şimdi Trump yönetimi, müttefiklerine bu kadar yeter, biraz bu ticareti dengeleyelim, petrolü, gazı benden alacaksınız, askeri harcamalarınızı arttıracaksınız (benden daha fazla silah alacaksınız anlamına da geliyor tabii) diyor, gümrük vergilerini arrtıracağını ilave ediyor.

Özcesi, bu çelişkili gibi görünen ekonomi-politik talepler, tedrici düşüş sürecindeki  Amerikan hegemonyasının yeniden takviye edilebilmesi bakımından  gayet anlaşılabilir, kendi içinde tutarlı yeni bir stratejisinin bileşenleri olarak görülmek gerekir. Tabii bu stratejinin kendi içinde çelişkili olmaması, uygulamada müttefikleriyle gerilimlere, hatta çatışmalara yol açmayacağı anlamına gelmiyor.

DMITRİ PESKOV’un INDIA TODAY’e VERDİĞİ MÜLAKATIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Geçen hafta,Kremlin sözcüsü ve Başkan Putin’in basın sekreteri,  diplomat Peskov’un India Today’e vermiş bir olduğu bir mülakat dolayısıyla Rusya’nın diplomatik düzeyde resmen İran-Amerika savaşına müdahil olmak istediğini, bu yolda, taraflar arasındaki en önemli anlaşmazlık maddesi olarak görülen bir konuda çok önemli bir teklifi taraflara iletmiş olduğunu öğreniyoruz.

Buna göre Rusya, İran ve Amerika’ya İran’ın uranyum saflaştırması sorunuyla ilgili iki teklif götürmüş. Birinci olarak, İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumun (2) Rusya tarafından İran’da işletilen nükleer enerji santralında nükleer enerji yakıtı haline dönüştürebileceğini, yani barışçıl amaçla kullanılmasını temin edebileceğini teklif etmiş. İkinci olarak, İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunu Rusya’da, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetiminde depolayabileceğini belirtmiş. Her iki öneri de, İran olumlu yaklaşırken, ABD tarafından reddedilmiş.

Amerika, Çin’den sonra bir başka meydan okuyan devletin,  Rusya’nın da, diplomatik düzeyde  bir ortadoğu sorununda inisiyatif almasını istemiyor.  Böyle bir inisiyatif almanın her iki ülkenin hem bölgede hem de dünyada prestij kazanmalarına yol açacağını görüyor. Dünya ülkeleri arasındaki sorunlarda,  bundan böyle  iki ülkenin müdahil olmaları beklentisinin artacağı, bunun da  çok kutuplu dünya düzeninin fiilen işlerlik kazanmasına katkı yapacağı endişesi taşıyor. Kısacası, iki ülkenin kendisiyle rekabetlerinde el yükseltmelerine yol açacak bir adım atmak istemiyor.

Oysa hemen hemen bütün yorumcuların hemfikir oldukları gibi, bu savaşın sürmesi en çok Rusya’nın işine yarıyor. Şubat ayı başlarında  Rusya Merkez Bankası hükümeti, dramatik olarak düşen gaz ve ham petrol satışları nedeniyle ekonomik kriz olasılığı konusunda uyarmış, tasarruf çağrısı yapmıştı. Rusya’nın bu yılki büyümesinin yüzde 1’in altında kalacağı zaten öngörülüyordu. Bu durumda, hükümet güvenlik harcamaları dışındaki bütün kamu harcamalarında yüzde onluk bir kesinti kararı almıştı.

Tam bu sırada savaşın patlaması, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması petrol, gaz ve petro- kimya ürünlerinin fiyatlarının yükselmesi (Rusya dünyanın ikinci büyük gübre ihracatçısı) Rus ekonomisine ilaç gibi gelmişti.

Savaş devam ederse, Rusya kazanmaya devam edecek. Enerji ve petrokimya ürünlerinin fiyatları artacak, Rusya’nın Avrupalı rakipleri tam bir ekonomik darboğaza girecekler. Ukrayna’yı desteklemeleri kolay olmayacak.

Elbette savaşın İran lehine sürebilmesi için de Rusya önemli bir rol oynayabilir. Bu biliniyor. Ortadoğu’daki Amerikan askeri faaliyetlerini izleme kapasitesine sahip uyduları var. Uydulardan elde ettiği bilgileri İran’a servis edebilir. Bunu belli sınırlar içinde yapıyordu zaten. Bu kez tam anlamıyla, çok daha etkili şekilde  bu rolünü yerine getirebilir.

Yani Rusya, ekonomik çıkarı hilafına barış girişimine katkı yapmak istiyor. Zaten 2015’te safdışı edilene kadar İran’la yürütülen nükleer görüşmelerde yer alıyordu. Amerika’nın işine gelmeyince devre dışı bırakılmıştı.

Pekiy, Çin’den sonra şimdi neden Rusya da bu soruna diplomatik olarak müdahil olmak istiyor? Bunu Çin’le birlikte kararlaştırmış oldukları bir taktik olarak Amerika’yı diplomatik bakımdan dizginlemek, Amerika’nın kontrolünde olmayan yeni bir dünya düzeninin gerekli ve olanaklı olduğunu göstermek gayesiyle yaptıklarını düşünüyorum.

Diğer yandan, eğer savaş tekrar başlarsa, bu önceki safhasından çok daha şiddetli olacaktır. CIA, İran’ın ateşkes süresini iyi değerlendirmiş olabileceğine dair kuşkularını dile getirdi. CNN kanalında bir emekli Pentagon görevlisi, Çin’in İran’a dağların altına hızlı şekilde tünel açabilen robotlardan sevk ettiğini, böylece İran’ın İHA ve füzelerini gizleme, saldırıdan koruma kapasitesini arttırdığını söylüyordu. Yani İran’ın askeri olarak direnme kapasitesinin artacağı tahmin ediliyor.

Çin için Hürmüz Boğazı’nın hayati bir önemi var (3). Çin’in enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 40’ı bu boğazdan çıkıyor. Çin ve Rusya, muhtemelen geçen hafta Lavrov’un Xi’nin daveti üzerine gittiği Pekin’de  ortak bir karar aldılar. Rusya nükleer bomba konusunda, Çin de Hürmüz Boğazı konusunda etkin inisiyatif alacaklar. Yani meydanı Amerika’ya bırakmayacaklar.

Çin, Amerika’nın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmesini hiç istemez. Dolayısıyla İran’ın direnişini desteklemeye devam eder. Bunu İran için değil, elbette kendi çıkarı için yapıyor, yapacaktır.

Çin’in İran’la Yuan ile alışveriş yapması, doların egemenliğinin teyit edildiği SWIFT(4) sisteminde önemli bir gedik açmıştı. Çin ve İran arasındaki ödeme işlemleri böylece Amerika’nın kontrolü dışında kalmıştı. Çin, İran’a yönelik yaptırımlardan da zarar görüyor. İran’dan ham petrol ithalatını kısmen gizliyor ya da örtülü olarak gerçekleştiriyor (5).

Aslında, Hürmüz üzerinde  dolaylı olarak Çin ve ABD çekişiyor. İran boğazın tamamen kendi egemenliğinde olmasını talep ediyor. Böyle bir durum ABD ve petrol monarşisi müttefikleri için tam bir yenilgi anlamına gelecektir. Ben böyle mutlak bir egemenliği Çin’in de istediğini düşünmüyorum. Ancak Amerika’yla pazarlıkta İran’ın elini yüksek tutması bakımından işlevsel görüyor olabilir.

En son bir açıklamaya göre, Çin’in şu an elinde 4 ay dayanacak kadar rezervleri var. Bu yüzden Çin’in daha etkin bir rol oynaması beklenmelidir. Trump’ın Çin ziyaretine kadar ateşkes konsunda mesafe alınmazsa, ziyaretin gerçekleşmesi zora girebilir. Yani savaşın sürdüğü koşullarda Trump’ın Çin ziyareti verimli olmayacaktır.

NOTLAR

1)  Lenin emperyalizm çalışmasında haklı olarak sermaye ihracı konusunun emperyalizmin tanımlanması açısından önemine vurgu yapıyor, bunun çok önemli bir kriter olduğunu saptıyordu. Bugün, sol içinde bir çok kişi ve akım buradan hareketle, mesela, Çin’i emperyalist bir ülke olarak tanımlıyorlar. Bu doğru değil. Yani emperyalizm zamanımızda farklı özellikler ve görünümler kazandı. Daha önce bunlara değinmiştim. İleride Çin konusunu, Çin’in sosyalist bir ülke olduğu veya sosyalizmi kurmaya çalıştığı iddialarını ele almayı düşünüyorum.

2) İran hali hazırda elinde bulunan ağırlığının 440 kg olduğu belirtilen uranyumun yüzde 60’ını zenginleştirmiş. Bombayı yapabilmesi için bu oranın en az yüzde 90 olması gerektiğini uzmanlar söylüyor.

3) Hürmüz Boğazı’ndan hergün tankerlerle aşağı yukarı 17 milyon varil ham petrol geçiyor. Bu miktar dünyada tüketilen ham petrolün yaklaşık yüzde 20’sine tekabül ediyor. Bu petrolün en büyük tüketicileri arasında Çin ve Hindistan önde geliyor. Hindistan ham petrol ihtiyacının yüzde 60’ından fazlasını buradan temin ediyor. Buradan çıkan petrol tüketici ülkeler için nakliyesi de dahil her bakımdan görece ucuz. Böyle bir boyut da var.  Şimdi iki üç hafta bu boğazın kapalı kalması demek, dünya ekonomisinin, özellikle de bunun içinde tedarikçi konumunda bulunan Asya ekonomilerinin yavaşlaması ya da durması anlamına gelir. Bu durumda, tedarik zincirleri dünya çapında aksar. Bir çok ürüne ulaşılamaz olur. Yani raflar boşalır. Üretim ve tüketim bakımından zincirleme etkiler yaratır.

Öte yandan, ekonomileri çok ağırlıklı olarak bu ham petrolün ihracına dayanan Körfez monarşileri istikrarsızlaşır. Bunların kendi nüfusları ile devletleri arasında ekonomik ve sosyal avantajlar üzerine kurulmuş olan sözleşmeler çöker. Monarşilerin ayakta kalması zorlaşır. Bu durum, İsrail’in varlığı için tehdit oluşturur. Çünkü İsrail ve bu arkaik monarşiler varlıklarını sürdürebilmek için  karşılıklı olarak birbirleri için vazgeçilemez konumdadırlar.

4) SWIFT, bankaları birbirlerine bağlayarak dolar cinsinden uluslararası ödemeleri olanaklı kılan mesajlaşma ağı anlamına geliyor. Mesela, ödemeler Yuanla  yapıldığında işlemler bu ağın gözetiminin dışında kalıyor.

5) İran’a yönelik yaptırımlar bu ülkenin ham petrol satışına uluslararası kısıtlamalar getiriyor. Çin bunu aşmak için “tankerden tankere aktarma” denilen bir köprüleme yöntemini kullanıyor. Buna göre, kabaca, Malezya yakınlarındaki uluslararası sularda, İran ham petrolü Malezya tankerlerine aktarılıyor. Malezya petrolüyle karıştırılıyor. Çin böylece Malezya petrolü satın almış görünüyor. Kayıtlara Malezya petrolü olarak geçiyor. Buradan da Çin rafinerilerine ulaştırılıyor. Mesela geçen yıl Çin bu yolla Malezya’dan  günlük 1,3 milyon varil ham petrol satın almış görünüyor. Oysa bu miktar Malezya’nın toplam ham petrol üretiminin neredeyse  iki katına tekabül ediyor (Malezya’nın günlük üretimi 650 bin varil kadardır).