Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken… 3

Tekrar edelim, teknik olarak, sermaye birikim sürecinin finansallaşması anlamına gelen neoliberalizm uluslararası bir finans oligarşisi yarattı. Bu durum, ulusal finans kapitallerin ortadan kalktığı anlamına değil, uluslararası finans kapitalin ulusal finans kapitalleri kat ettiği anlamına gelir (1)

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, bunu, neoliberal finansallaşmanın, finans kapitalin bileşimindeki finansın konumunu, öncellenmemiş ölçüde, üretici sermaye karşısında baskın hale getirmiş olması sayesinde gerçekleştirebilmiştir. Bunun için de,  paranın, diğer menkul değerlerin,  emtia ve hizmetlerin, küresel çapta, engellenmeden hareketi gerekliydi. Bizatihi bu hareket finansın egemenliğini takviye ederek, finans kapitalin uluslararasılaşmasını, dolayısıyla bir uluslararası finans kapital oligarşisinin oluşmasını temin edecekti.

Yalnız not edilsin, bütün bu süreç, basitçe, bir neoliberal siyaset tercihinden değil, bizzat emperyalist hegemonya sisteminin ihtiyaçlarından doğmuştur. Özellikle 70’li yılların başlarından itibaren sıklığı ve şiddeti artan stagnasyon bu ihtiyacın baskısını arttırmıştır.

Bunu olanaklı kılan iki tarihsel gelişmeden de söz etmemiz gerekir. Birincisi, geleneksel kolonyal emperyalist imparatorlukların, ABD’nin hegemonik önderliği altında ve onun yeni-sömürgeci sistemi lehine tasfiye edilmiş olması. İkincisi, sosyalist dünya sistemi ve ona dayanarak, onunla birlikte yükselen “üçüncü dünya”nın tasfiyesi.

Bu uluslararası finans kapital kendi içinde olduğu gibi, tarihsel olarak sermaye düzeni üzerinde yükselen ulusal devletler karşısında da çelişkilere, gerilimlere, değişen yoğunluklarda çatışmalara referans verir. Hatta bu ikincisinin ağırlığı, birincisinin çelişkilerini de takviye ediyor.

Neoliberalizmin küresel hedefleri bakımından sürdürülebilmesi bu uluslararası finans oligarşisinin öncü rolüyle olanaklı olabilecektir. Küreselleşme ve sermaye, dolayısıyla yönetici sınıf arasındaki bağın kurulmasında, pratik olarak,  uluslararası finans sermayesinin ayrıcalıklı bir rolü vardır.

Böyle bir ayrıcalıklı rol, her şeyden önce ulusal devletin rolüyle, teknik işleyişiyle  çatışır.

Burada soru, emperyalist devletlerin ve genel olarak hegemonya sistemin  bileşenlerinin, ve tabii bu hegemonyaya meydan okuyan ülkelerin de ((Hegemonyanın gerilemesi, tanımı itibarıyla, meydan okumalara referans verir. Mesela, 19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren Almanya ve Japonya meydan okuyan emperyalist devletlerdi),  ulusal çıkarlarını, neoliberalizmin uluslararası talepleriyle nereye kadar, ne ölçüde uzlaştırmaya yanaşacaklarıdır. Neoliberalizmin yazgısını bu soruya verilecek yanıt belirleyecektir.

Bu arada,  “meydan okuyan” rolünü üstlenmiş olanlar da dahil olmak üzere,  emperyalist sistem sadece finans kapitalden, genel olarak sermaye sınıfından oluşmuyor. Bunu unutmayalım.

Söz konusu kararın ne şekilde olacağı konusunda asıl belirleyici olacak güç, belli öznel koşullar oluştuğunda, işçi sınıfı ve genel olarak halk sınıflarıdır. Onların direnişleridir.

Bu çelişki ve çatışmalar şu ana kadar, “dünya savaşı” olarak tabir edilen emperyalist güçler arasında doğrudan cereyan eden büyük savaşlara yol açmadı. Yine de, emperyalist güçlerin denetiminde, dolaylı vekalet savaşlarının bölgesel düzeylerde sürüp gittiğine tanık oluyoruz.

Bu tür savaşlardan biri olarak Ukrayna’da cereyan edeni, büyük bir savaş potansiyeli taşısa da, artık giderek bu olasılığın zayıflama sürecinde olduğu izlenimi ediniyoruz. Çünkü bu savaşın çıkartılmasının tek veya başlıca gayesi, meydan okuyan Rusya’nın burnunun sürtülmesi değil, ondan daha fazla, Alman emperyalizminin enerjisinin köreltilmesidir. Bu konuya daha önceki yazılarda değinmiştim. İsterseniz buna, “bir taşla iki kuş vurmak” da diyebiliriz.

Anglo-Amerikan emperyalizmi benzer bir stratejiyi önceki iki dünya savaşında da izlemiş, Almanya söz konusu olduğunda, ikisinde de hedeflerine hemen hemen ulaşmıştı. Şimdi de, Almanya’nın kayıpları büyüktür ( Alman ulusal devletinin kendi aleyhine gerçekleşen bütün gelişmeler karşısında, en azından şu ana kadar, teslimiyetçi bir tavır sergilediğine tanık oluyoruz)

Genel olarak bu dolaylı bölgesel savaşların uluslararası finans kapitalin çıkarlarına uygun olduğu açıktır.

Daha önce söylemiş olduğum gibi, bu oligarşi, mevcut hegemonya sisteminden çıkar, onun politik, askeri gücüne dayanır. Onun globalist neoliberal stratejisinin öncü gücüdür.

Bu öncünün globalist hedeflerine ulaşmak bakımından yapmak istediği, dünya çapındaki sermayeyi, devletleri kendi yanında hizalamaktır. Bu hizalamaya direnen güçleri çeşitli yöntemlerle (ikna, yaptırım, ceza kesme, “rejim düşürme”, askeri müdahale gibi) etkisiz hale getirmektir. Bu hizalama, sadece Rusya, İran, Venezuela, Çin, Hindistan vb ülkeler için değil, Almanya, genel olarak Batı Avrupa ülkeleri, yine mesela, Kanada için de geçerlidir. Yarın, söz konusu globalist hedefler bağlamında, yanlış bir şey yapacak olursa, Amerikan yönetimi için de geçerli olabilir.

Amerikan devleti öncelikli olarak söz konusu uluslararası yapının küresel ihtiyaçlarını gözeten, kollayan, koruyan işlevlere, yükümlülüklere sahiptir. Ulusal devlet rolünü, global devlet rolünün önüne koyamaz. Bu olguya işaret edilmesi, özellikle son otuz yılda keskinleşen,  Amerikan devletinin ve (genel olarak sermaye sınıfını da kat eder şekilde) toplumunun içsel bölünmelerinin açıklanabilmesi bakımından önemlidir.

Tekrar ediyorum, emperyalistler arasındaki çelişkiler, vaktiyle Kautsky’nin iddia ettiği şekilde, ortadan kalkmıyor. Tersine alttan alta, içten içe daha da derinleşiyor. Bu olguyu, Ukrayna sorunu etrafında emperyalist “müttefik” devletler arasında cereyan eden çekişmelerde net olarak görebiliyoruz.

Burada fark, neoliberalizmle zuhur eden, ama onun işleyişi için de gerekli olan  uluslararası finans kapitalin oynadığı ve esas olarak  çelişkileri bastırabilme kapasitesine referans veren rolüyle alakalıdır. Devletler karşısındaki özerkliğinden kaynaklanan bir kapasite.

Bir dünya savaşı olasılığının artmakta olduğunu epeydir yazıyorum. Daha önce bu savaşın en güçlü olası coğrafyasının,  önceki iki savaşta da olduğu gibi, özgül olarak, Ukrayna, Kafkasya, Baltık bölgeleri olacağına dair öngörüde bulunmuştum. Ancak, Ukrayna’daki savaşın hâlâ bu potansiyele sahip olmakla birlikte, bir dünya savaşına yol açabilme kapasitesinin azaldığını yukarıda belirtmiştim. Çünkü uluslararası finans kapital, bu savaşla ulaşmak istediği hedeflere önemli ölçüde ulaşmıştır. Hem Almanya’nın hem Rusya’nın gazı kaçmıştır. İkisi arasında olası bir işbirliğinin yolları da (an itibariyla) kapatılmıştır.

Ukrayna’daki savaş, muhtemelen inişli-çıkışlı bir seyir halinde, ama genellikle istenen sınırların dışına pek çıkılmaksızın (biraz ileride buna bir “barış antlaşması” kılıfı uydurulabilir) daha sürdürülecektir. Almanya ve Rusya üzerinde bir Damokles kılıcı gibi sallanacaktır.

Yeri gelmişken, eğer bu neoliberal küreselci strateji sürerse tabii, artık başlıca meydan okuyan odak ülke olarak Çin için de, Tayvan sorunu etrafında benzer bir plan uygulanmak istenebilir. Çin’in enerjisini Tayvan’da tüketmesi, başka bir ifadeyle, Tayvan’ın Çin’in Ukraynası olması planlanıyor olabilir. Ancak Çin Rusya değildir. Böyle bir hesap hatası yapılabilir mi, göreceğiz.

Buradan hareketle şöyle bir soru soru sorulabilir : Uluslararası finans oligarşisi, şu ana kadar, doğrudan büyük bir savaştan kaçınmıştır. Pekiy, faşizm ihtiyacının yükseldiği koşullarda daha ne kadar bundan kaçınabilecektir? (2)

DEVAM EDECEK…

NOTLAR:

(1) Marx dolayısıyla biliyoruz, kapitalizmin 16.yüzyıldan itibaren sürekli yayılma, genişleme, bir dünya pazarı oluşturma eğilimi artık önüne geçilemez bir görünüm kazanmıştır. Bu süreç içinde pre-kapitalist deneyimleri (bu deneyimlerle karakterize edilen devletleri)  girdabına dahil etmiş, kendisine eklemlemiş, bu sayede onları (genellikle dayatmalarla) yönlendirme, dönüştürme, boyunduruk altına alma olanağına da kavuşmuştur (Aslında, sadece pre-kapitalist oluşumları değil, 20.yüzyılın özellikle son 15 yılından itibaren belirginleşen bir süreç olarak “post-sosyalist” toplumları da soğurmuştur).

Bu tarihsel eğilimi, ulus devletlerin tarihsel bir vaka haline geldiği koşullarda, kapitalist işleyin bütün alanlarında, uluslararasılaşma görünümü almıştır. Şöyle de söylemek  mümkündür: Burjuva toplumu, “uluslararası bir burjuva toplumu” oluşturma dinamizmine sahip olmuştur. Kapital’in yayınlandığı sıralarda, kapitalizm bu yolda epey bir mesafe kat etmişti.

Burjuva toplumunun ya da sermayenin bu güçlü eğiliminin ulusal çıkarlar adına engellenmek istendiği durumlarda da, iç savaşlar, büyük savaşlar, devrimler patlak vermişti.

(2) Dikkat edilirse, artık finans-oligarşisi “demokrasi”, “insan hakları” vb ideolojik gerekçeler öne sürme ihtiyacı duymuyor. Doğrudan- amiyane tabirle- ülkelere, ülkelerin ekonomik kaynaklarına “çökme” yi telaffuz ediyor. Tehdidini, elde etmek istediği sonuçlara vurgu yaparak açıkça yapıyor. Paravanlara ihtiyaç duymuyor.

Hatta -kendilerinin vaktiyle va’z ettikleri liberal demokratik  ölçütlere göre dahi- şu ya da bu düzeyde ya da kalitede demokratik bir sürecin işlemekte olduğu ülkeleri hedef alabiliyorlar. Güncel örnekler olması dolayısıyla, Venezuela sol popülist demokratik bir anlayışa sahipken, İran’ın popüler-teokratik bir yönetim anlayışı var. Şah devrine göre anlamlı ölçüde demokratiktir. Her şeyden önce cumhuriyettir. Ulusal egemenliğin halka aktarıldığı bir devrimden çıkmış rejimden söz ediyoruz. Her iki ülke de bugün, tarihlerinde hiç olmadıkları ölçüde demokratiktir, hatta siyasal alanın boyutu bağlamında, demokrasidir (Öz ve kalite ayrı bir meseledir, ama bu sorun liberal demokrasi şampiyonu devletler için de geçerli değil midir? New York’un özsel olarak sistemle sorunu olmayan wokist belediye başkanının adaylık ve seçim sürecini hatırlayalım).

Oligarşi bunu sadece sistemine entegre olmaya direnen ya da meydan okuyan ülkelere karşı yapmıyor. Gerektiğinde emperyalist ülkelerin devletlerine, halklarına, hatta tekelci baskılara direnen sermaye gruplarına yönelik olarak da yapabileceğini saklamıyor. Bu bakımdan, iç siyasetle, dış siyaset arasındaki içsel bağlantıyı her zaman dikkate almak gerekir.

Bu çerçevede, mesela, Venezuela’ya yapılan saldırı, ülkenin devlet başkanının kaçırılması,  Amerika’da, gerek duyulursa, nelerin (siyasal figürler söz konusu olduğunda, belki benzerinin) olabileceğinin habercisi olarak da görülmek gerekir. Yani salt “dış işleri” gibi görünen, Amerikan halkının muhtemelen büyük kısmının da böyle algıladığı bu olayın “iç işleri” ne değgin imalarının da olduğu açıktır. Uluslararası yasallığı takmayan, ulusal yasallığı da takmaz. Ya da tersi. Naziler’in mesela, böyle bir davranış mantığı yok muydu?  Faşistleşme sürecine bu açıdan da bakmak gerekir (Tıpkı liberal demokrasi alternatifinde olduğu gibi, faşizm alternatifi de bir süreç içinde oluşur. Toplumsal meşruiyet ihtiyacı bunu öngerektirir).

Solcular olarak yaptığımız bir yanlış, faşizmi kapitalist düzenin bir arızası ya da “olağanüstü hal” rejimi görmektir. Hayır, faşizm, burjuva diktatörlüğünün liberal demokrasi yerine ihtiyaç duyulduğunda devreye sokulacak bir alternatif yönetim biçimidir. Aykırı, “olağandışı”  bir uygulama değildir yani. O diktatörlüğün iki olağan anlayışından biridir. Hatta tekelci kapitalizmin işleyişine daha uygundur.

Tekelci kapitalizm devletin onun lehine doğrudan müdahalesi olmadan egemen olamaz. Bir kez egemen olduğunda da, devlet onu değil, o devleti kontrol eder. Bu arada, yükselişi sırasında çıkarları doğrultusunda kullandığı siyasal demokrasinin alanını daraltmadan yeni koşullarda ihtiyaç duyduğu hareket yeteneğine kavuşamaz. Çünkü sermayenin tekelleşmesi sınıf mücadelelerini, direnişleri, tabii mülk sahibi sınıfların kendi aralarındaki çatışmaları da  şiddetlendirir. Sermayenin uluslararasılaştığı (bu finansallaşmayla mümkündür), küresel hedeflerine ulaşmaya çalıştığı durumda, bu çatışmaların küresel bir görünüm kazanacağı açıktır.

Bu başlık altındaki önceki yazılardan birinde, onun tarihsel dinamik eğilimine vurguyla, “aslında kapitalizm her zaman emperyalisttir” demiştim. Şimdi de, kapitalizm faşizan rejimler olmadan bu dinamik eğilimini sürdüremez diyeceğim. Yani emperyalizm ve faşizm kapitalizmin önüne geçilemez içsel dinamiğinden kaynaklanan ekonomi-politik karakteristiğidir. Dolayısıyla, ikisi de onun işleyişi bakımından anomali olarak görülemez.

Kapitalist sistemin içsel dinamikleri nasıl emperyalistleşme sürecini zorunluyorsa, benzer şekilde, bu işleyişin gerek duyduğu siyasal form olarak da faşistleşme sürecini yaratır.

Bu bakımdan mesela, “bonapartizm” 19.yüzyıl ortalarında, serbest rekabet kapitalizmi olarak ifade edilen dönemin faşizmi gibi görülebilir. Bununla birlikte, finans kapitalin egemenliği altındaki emperyalizm devrinin faşizmi bonapartizm değildir. Ondan hareketle, “sınıflararası denge” sorununa atfen tanımlanamaz.

Öyleyse tekrar edelim, faşizm finans kapitalin ihtiyacıdır. Olağan bir yönetim biçimidir. Liberal demokrasi “serbest rekabet” dönemi kapitalizminin siyasal formudur aslında. Yani daha çok ona uygundur. Tekelci kapitalizm, emperyalizm devrinde siyasal demokrasinin işletilmesi sermaye açısından çok müşküldür. Daha önce, İkinci Savaş’tan sonra sosyalist blokla soğuk savaş halinin gerekleri faşizmin açık şekilde egzersizini güçleştiriyor, yer yer, özellikle popülizmlerle, kamufle ediyordu.

Veyahut şöyle ifade edelim:  Liberal demokrasinin devletin sınıfsal içeriğini gizlemek gibi bir yeteneği var. Devlet sanki sınıflar karşısında, tabii mülk sahibi sınıflar karşısında da, eşit mesafedeymiş gibi bir görüntü verir. İdeolojik araçlarının da katkısıyla böyle bir algı yaratır.

Soğuk savaş koşullarında böyle bir algı emperyalistler açısından hayli işlevseldi. İdeolojik mücadelede onun önemli bir malzemesiydi. Dikkat edilirse,  söz konusu dönem emperyalist ülkelerin liberal demokrasiyi tarihlerinde en uzun süre kullandıkları bir zaman aralığına tekabül eder.

Soğuk savaş sona erince, tekelci kapitalizmin bütün foyası ortaya çıktı. Liberal demokrasiyle yönetemeyeceği artık net olarak görülebiliyor. Bunu aslolandan bir sapma olarak değil, aslolana geri dönüş olarak görmek gerekir. Bu bir anomali hali değildir. Normali budur. Halen bu faşistleşme süreci yayılarak ve derinleşerek devam ediyor. Neden yayılarak, genişleyerek, çünkü küreselleşme tekelci kapitalizmin öncelenmemiş ölçüde genelleşmesini sağladı (Hatırlanacağı gibi, bir çok marksist iktisatçı daha yetmişlerin başlarında tekelci sermayenin bu eğilimine dikkat çekmişlerdi. Yani kapitalizmin genel bunalımının müzminleştiğinin iyice netleştiği üçüncü kriziyle -“petrol krizi”- birlikte, kapitalizmin bu krize verdiği tepkinin finansallaşma ve küreselleşme olanaklarını zorlamak olduğunu saptamışlardı. SSCB çökertilmeden bunu, tam anlamıyla, gerçekleştiremeyecekleri de açıktı).

Şimdi bu gerçeği ihmal ederek, onun yerine, “soğuk kanlı değerlendirme” yapmak adına, “faşizan”, “otoriterlik”, “olaganüstü hal rejimi”, hatta arkaik çağrışımlarıyla, “patrimonyalizm” , “istibdat” vb gibi  daha “mütevazi” terim veya kavramları ikame etmek, böylece ona erişilmesi kolay olmayan, ya da ara aşamalardan geçildikten sonra ulaşılabilecek bir “zirve kavram” muamelesi yapmak, emperyalizmin artık bu kadar açık şekilde ulusal ve uluslararası yasallığa aldırmadığı, devletleri sindirdiği, tehditkâr ve saldırgan olduğu durumda utangaç bir değerlendirme olarak görülmek gerekir.

Tekelci sermayenin öncelenmemiş ölçüde genelleştiği koşullarda, onun bu koşullarına en uygun siyasal rejim biçimi olarak faşizmin genelleşmesi de beklenen bir gelişme olarak görülmelidir.

Sonra bu konuyu  daha ayrıntılı ele alacağım.

Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken 2

Neoliberal uygulamaların krizleri süreğenleştirmesine rağmen ısrarla sürdürülebilmesinin nedeni, finans kapitalin küreselleşmesi ya da uluslararasılaşmasıdır.

Bir kere bu sayede, öncelenmemiş özerk konumuyla  kendi kurallarını empoze etme kapasitesi çok artmıştır. Sermaye akışı üzerindeki kontrolü sayesinde, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun,  ülkelerin ekonomi-politik davranışları üzerindeki kontrolü artmıştır. Mesela, yine bu yüzden emperyalistlerarası çelişkiler, artık eskisine göre, daha fazla bastırılabilmektedir. Bunu Ukrayna sorunu etrafındaki emperyalistlerarası çekişmelerde görebiliyoruz.

Şimdi denilebilir ki, “AB ve Japonya, Amerika’nin uyduları, elbette boyun eğeceklerdir.” Uydu oldukları doğrudur. Bu ülkeleri ABD, 2.Savaş sonrasında kendi hegemonyası altında yeniden kurmuştu. Sovyet Bloğu’nun çöküşünden sonra da Doğu Avrupa’da benzer bir rol oynadı.

Bununla beraber, hegemon ve uyduları arasındaki ilişki her zaman gerilimlere de referans verir. Uydu, elbette, bileşeni olduğu bu hegemonya düzeni içinde kendi çıkarına, avantaj sağlamak,  en uygun olanı elde etmek için gayret eder, hatta direnir. Soğuk Savaş döneminde, hatırlayalım, “Sovyet kartı” nı dahi kullananlar ya da kullanmak isteyen uydular olmuştu. Yani eklemlenmiş oldukları emperyalist hegemonya düzenine karşı bir tür şantaj yapmak istemişlerdi.

Yine, mesela, bugün Suriye sorunu etrafında (“Terörsüz Türkiye” hikayesi de bu soruna dahil olarak okunmalıdır) Türk devletinin davranışlarını da (tabii  yine aynı emperyalist hegemonya düzenine eklemlenmiş Kürt siyasetinin davranışlarını da) bu açıdan değerlendirmek gerekir (1). Sistem içindeki konumunu takviye edecek surette, onun içinde kendisi için en uygun olanı, en avantajlısını elde etmek.

Elbette, hegemonya demek, tanım itibarıyla, bütün bu gerilimlerin üstesinden şu ya bu şekilde, bazen bastırarak, kimi zaman ödün vererek gelmek demektir. Bunu da aklımızdan çıkarmayacağız.

Aslında Soğuk Savaş yıllarında da, emperyalistlerarası gerilimler, anlaşılır nedenlerle, daha önceki dönemle, neredeyse kıyaslanamayacak ölçüde kontrol altındaydı. Ancak 1991’den sonra neoliberal emperyalizmin hegemonyası altında, yükselen küreselleşmiş ya da uluslararasılaşmış finans kapital sayesinde bu gerilimlerin kontrol edilebilme kapasitesinin yükseldiğine tanık oluyoruz.

Tekrar edelim, neoliberal uygulamayla birlikte uluslararası finans oligarşisinin sermayenin küresel olarak akışı üzerindeki kontrolü ülkeleri bir girdap veya bir çıkmaza soktu. Bu girdaptan çıkabilmek için globalleşmeden kopmak gerekir. Ama eğer kopulursa, ülkeye sermaye girmeyecek, mevcut olan sermaye de dışarı kaçacak, mal ve hizmet akışı duracak, işsizlik daha da artacak, özcesi çok büyük sorunlarla karşılaşılacaktır.

Bunu yapan ekonomik ve siyasal, askeri kaynakları görece sınırlı olan bir ülkenin mağduriyeti daha da fazla olacaktır. Güncel örnekler olarak Venezuela ve İran’a bakalım mesela (Tabii bu iki ülke, hatta pek yakında onlara, başta Nijerya olmak üzere, başkalarını da ilave edebiliriz, aynı zamanda, hegemonya mücadelesinde ABD’nin en büyük rakibi olarak Çin’e enerji tedarik eden ülkeler de olmaları bakımından hayli stratejik konumdadırlar).

Bu noktada, bir konuya daha dikkat çekmek isterim. Elbette, ABD bu söz konusu küreselleşmenin, dolayısıyla finans kapital oligarşisinin ihtiyaç duyduğu kollama ve koruma işlevini yerine getiriyor. Yalnız dikkat edelim, bunu aslında doğrudan kendi çıkarı, kendi ulusunun çıkarı için yapmıyor. Uluslararası finans kapitalin çıkarı adına yapıyor. Mesela, bugün Pentagon ABD’nin ulusal  güvenliğini değil, bu küresel yapının güvenliğini temin etmek için yeniden yapılanmıştır. Bu yeniden yapılanma süreci 1991’den sonra küreselleşmiş finans kapitalin tartışmasız dünya egemenliği için (“tarihin sonu”) başlatılmıştı.

ABD’nin ulusal güvenliği ise Ulusal Muhafızlar’a havale edildi. Bunun yeterli olmadığının görülmesi, halen işlemekte olan faşistleşme sürecine dinamizm kazandıran bir etkendir.

Neoliberal uygulamaları sürdüren, onun düzeni içinde kalan bir ülke siyaseten egemen değildir. Egemen ulus-devlet konumunu reel olarak sürdüremez. Bu bakımdan, söz konusu küresel sistemle sürekli bir çatışma içinde bulunur. Çünkü küreselci yapı ulus- devlet formuna tahammül edemez. Bununla birlikte, bu form içinde örgütlenmiş halklar, devletlerini neoliberal çıkarlar adına (dolayısıyla kendi aleyhlerine) yöneten siyaset erbabına rağmen direnme eğiliminde olurlar.

Faşizme götüren en temel faktör, geçmişteki örneklerde de, bugün de,  kapitalizmin içinden çıkılamayan, süreğenleşmiş krizleridir. Bunun büyük savaşlarla üstesinden gelinmek istendiği koşullarda, bu krizler kendilerini, aynı zamanda,  hegemonya krizi olarak dışa vurdular.

Bu söz konusu krizler, halkları, krizlerin aşılamayacağına dair bir umutsuzluğa sevk eder. Yani halk sınıfları kendilerini bir çıkmaz içinde görürler. Bununla bağıntılı bir diğer faktör de, halkların mevcut siyasal formasyonun,  sağı ve soluyla geleneksel partilerin kendilerini bu çıkmazdan çıkarma kapasitesine sahip olmadıklarına  inançlarıdır. Yani bu partiler halkın umutsuzluğunu takviye ederler. Son bir faktör olarak da tabii, işçi sınıfı siyasetinin yetersizliğine işaret etmemiz gerekir.

Bu üç faktörü faşizmin geçmişteki ve halen sürmekte olan bütün deneyimlerinde saptamak mümkündür. Nitekim, sosyalist camiada bununla ilgili olarak geniş bir külliyat vardır.

Mesela, Weimar Cumhuriyeti Almanyasında (1918-1933), ekonomik krizin ağırlaşması, parlamentonun ve zayıf hükümetlerin didişme ve atalet içinde adeta işlevsizleşmeleri, en son, Katolik Merkez Partili başbakan (1930-32) Brüning’in deflasyonu ve ağır kemer sıkma önlemlerini içeren programını devreye sokmasıyla yönetim krizinin ağırlaşması, sonraki malum gelişmelere zemin hazırladı.

Alman Komünist Partisi, 1923’den itibaren faşist tırmanışı görerek, en büyük parti olan Sosyal Demokrat Parti’ye bir çok kez ittifak çağrısı yaptı. Ancak Sosyal Demokratlar komünist Thalmann ile Hitler arasında bir fark görmediklerini tekrar tekrar dile getirdiler.

Bu arada, 1928’deki 6.Dünya Kongresi’nde Komünist Enternasyonal, sosyal demokrasiyi, faşizmin iktidarına zemin hazırlayan, payanda olan  parti olarak “sosyal faşist” ilan etti. Taktik olarak bu karar doğruydu. Ancak eksikti.

İttifak çağrısına olumlu yanıt alınmaması, Almanya’da yinelenen iyi hesaplanmamış devrimci ayaklanmaların nedeni olmamalıydı. Her ayaklanma girişiminde partiye olan destek azaldı. Parti bir ölçüde kendisini sınıftan, kitleden yalıtmış oldu.

Doğrusu, partinin ittifak talebinin reddedilmiş olmasına rağmen doğrudan doğruya yüzünü emekçi sınıflara, orta katmanlara, küçük ve orta işletme sahiplerine dönerek, onlara hitap edecek somut bir demokratik geçiş programı sunması, o programı hayata geçirebilmek için kitleler nezdinde kararlı, ikna edici,  amansız bir mücadele vermesiydi. İlle de partisel bir  temasa gerek yoktu. Zaten olumlu yanıt alamıyordu. Bunu yaparak, farklı sınıflardan geniş halk kesimlerinin desteğini almaya çalışabilirdi.

6.Kongresi’nde Enternasyonal, isabetli “sosyal-faşizm” tespitinin yanı sıra bu yolda bir çaba gösterilmesini önerebilirdi. Böylece bu hamle, Enternasyonal’in 7.Kongresi’ne daha olumlu koşullarda girilmesini sağlayabilirdi.

Günümüzde, küreselleşmiş finans kapital ulus-devletleri empoze ettiği neoliberal programdan ayrılmamaları için tehdit ediyor. Ayrıldıkları takdirde başlarına gelecekleri hatırlatıyor. Bu durumda, düzen partilerinden hangisi iş başında olursa olsun söz konusu programdan vazgeçemiyor. Buna cesaret edemiyor. Böylece bu kıstırılmışlık haline son verileceğini vaat edemiyor.

Diğer yandan, söz konusu programın sürdürülmesi de, toplumun en geniş kısmını oluşturan,  emekçi sınıfın tepkisine, direnişine yol açıyor. Elbette, neo-liberal önlemler çerçevesinde etap etap bu direniş ve olası direniş odak ve olanakları bastırıldı. Etkisizleştirildi. Sendikacılığı ekonomik mücadeleye indirgeyen sendika ağaları bugün artık dünyanın her yerinde ekonomik mücadeleyi dahi veremez hale geldiler. Politik mücadele yoksa ekonomik mücadele de olamıyor.

Bununla beraber, emeğin olduğu her yerde, halkın olduğu yerde olanak da vardır, odaklar oluşturmak da. Kıstırılan kıstırıldığı yerden mutlaka çıkmak ister. Yalnız, bunu yaparken bazen faşizm tuzağına yakalanabilir. Bunu ihmal etmeyeceğiz.

Yukarıda demiştik ki, neoliberalizm aşırı üretim krizlerini global çapta sıklaştırır. Hem metropol ülkelerde hem çevre ülkelerde, ağırlıklı sermaye yatırımları emek-yoğun sektörlere değil, teknoloji-yoğun sektörlere doğrudur. Dolayısıyla, ne metropol ülkelerdeki ne de çevre ülkelerdeki emek-gücü rezervleri etkinleştirilebiliyor. Tersine, artan işsiz sayısıyla söz konusu rezervler daha da büyüyor. Üstelik bu yeni koşullarda,metropol işçisi, çevre ülke işçisiyle ücret rekabetine sokulmuş oluyor. Bu rekabet ücretlerin artmasını önlüyor. Ücretlerin artmadığı, teknoloji-yoğun yatırımların arttığı koşullarda emek üretkenliği artıyor tabii. Bu da artı-değerin sürekli artması anlamına gelir. Eh, artı-değerin ve ücretin tüketim kapasiteleri de kıyaslanamayacağına göre…

Aslında bu aşamada bile devletler, kendi ülkelerinde talep yetersizliğine yönelik  talep artırıcı düzenlemeleriyle, bu sorunun krize dönüşmesini, kendi çaplarında, en azından bir süreliğine, engelleyebilirler (Keynes’i hatırlayalım). Yine mesela, metropol ülkeleri çevre ülkelerindeki talebi kendi ülkelerindeki talebin lehine (çünkü bu, para birimini dolar olarak düşündüğümüz  vakit, tersini gerçekleştirmekten daha kolaydır) görece kısabilirler. Ancak, neoliberal iktisat her ülkede, her türlü talep düzenleyici önleme ilke olarak karşıdır. Devletin bu alandaki düzenleme işlevine karşı çıkar. Yanlış anlaşılmasın, neoliberalizm devlet müdahalesine karşı değildir. Sadece bu müdahalenin her zaman kendi ihtiyacı ve çıkarı doğrultusunda yapılmasını ister. Mesela, 2008’de olduğu gibi(2).

Tabii, neoliberal kapitalizmin aşırı üretim krizlerini (küreselleşmenin bir sonucu olarak) dünya çapında sıklaştırması karşısında zorunlu olarak talep düzenleme çabası da, 2008’de ve zaman zaman sonrasında da (Pandemi sırasında mesela)  görüldüğü gibi, çok geçmeden spekülatif fiyatların ve balonlaşmaların oluşmasına yol açıyor. Yanı sıra, metropol ülkelerdeki  talep artışı 3.Dünya ülkelerinde göreli bir istihdam artışına katkı yaptığı gibi, metropol ülkelerin, özellikle de ABD’nin bu ülkelerden ihracatının artmasına yol açıyor. Bu da onun için cari açığının büyümesi anlamına geliyor. Bu gerekçelerle, küresel finans oligarşisi kendisini ayrıcalıklı görmek isteyen ABD’nin bile talep düzenlemeye yönelik müdahalesine izin vermiyor. Sonuç olarak, 2008’den beri kendisi de kıstırılmış olduğu aşırı üretim döngüsünden sıyrılamıyor. Neoliberal girdabın dışına çıkamıyor.

Demokratlar neoliberalizmden kopamadıkları, halkın özlemi olan böyle bir kopuşu Trump gibi demagojik bir söylemle dahi ima edemedikleri için daha önce yendikleri başarısız olmuş Trump’a “hayat öpücüğü” vererek onun karşısında kaybettiler.

Özcesi, sürekli olarak derinleşen  toplumsal eşitsizlikler, halk sınıflarının tepkileri, direnişleri, uluslararası finans kapitalin dayattığı programa sadık yönetenlerin  halkla aralarındaki mesafenin dramatik olarak açılması meşruiyetlerini tartışılır hale getiriyor. Faşizm, tam da bu noktada, başlıca meşruiyet tazeleme aracı olarak devreye sokuluyor. Artık bilindik liberal demokratik veya anayasal demokratik koşullarda yönetmek mümkün olmuyor.

Bir yanda kendisine dayatılan neoliberal kapitalist programa karşı direnen büyük halk kitleleri var. Karşılarında da, bu dayatmayı yapan dar bir finans oligarşisi.

Finans oligarşisi, eldeki mevcut geleneksel siyasal araçların, politik formasyonların halk sınıfları nezdindeki inandırıcılığını yitirmiş olduğunu görüyor. Ağır ekonomik sorunlar altındaki halkın kendisini her bakımdan bir çıkmaz içinde gördüğünü, umutsuzluğa sürüklendiğini tanılıyor. Halka çözüm sunabilecek emek örgütlerini, genel olarak  sol odakları da, onların kendilerinden kaynaklanan zaaflarını da kullanarak,  zaten sürekli etkisizleştirmekteydi.

Şimdi bu koşullarda yönetme sorununun üstesinden nasıl gelinecekti?

NOTLAR:

(1) BOP’un uygulamaya konulmasından 2-3 yıl sonra haftalık Aydınlık Dergisi, yanlış hatırlamıyorsam, 2005 yılı Aralık ayı içindeki sayılarından birisinde, Devlet Bahçeli ve şimdi onun “akıl hocası” olduğu iddia edilen dönemin MİT başkanı Şenkal Atasagun’un fotoğraflarını kapağına taşıyarak, ikisinin BOP stratejisinin bir istemi olarak Kürtlere özerklik ya da federasyon önerisi içeren plan hazırladıkları mealinde bir haber yapmıştı. Bu haberin o zaman büyük bir sansasyon yaratmış olduğu belleğimde kalmış.

(2) Öncelikle burada şunun altını çizmek isterim: Kapitalizmin gelişmesinde, sermaye düzeninin oluşmasında, onun gelişiminin ya da kuruluşunun her aşamasında, bu doğrultuda izlenen her farklı ekonomi-politik programda, devlet  ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştur. Yani devletin rolünün altı çizilmeden Kapital’in serüveni doğru anlaşılamaz.

Örnek olsun, 2.D.Savaşı sonrasında toplanan Bretton Woods Konferansı’nda başta oyun kurucu devlet ABD olmak üzere, konferansa katılan bütün gelişmiş kapitalist ülkeler, finansın, 1931 öncesinde olduğu gibi, uluslararası düzeyde, tekrar liberalleşmesine karşı çıktılar. Devletlerin sıkı sermaye kontrolleri yapmasını talep ettiler. Bunun o zaman ki koşullar içinde değerlendirilmesi gereken bir çok farklı nedeni vardı. Bir kere, yıkıcı sonuçları olan bir savaştan çıkılmış, insanların yaşam koşulları, talep etme ve dolayısıyla taleplerini gerçekleştirebilme kudretleri çok azalmıştı. Refahçı politikalara ihtiyaç vardı. Bu koşullarda, finansın uluslararası çapta liberalleşmesi refahçı politikaların uygulanmasına ket vurabilirdi. Sekteye uğratılmış olan uluslararası ticaretin yeniden rayına sokulabilmesi için gerekli uluslararası kur dengelerinin oluşmasına önleyebilirdi. Kısacası, uluslararası liberal finansal düzeni oluşturmak için henüz zaman uygun değildi.

Bunun teorik ifadesi Keynesçiliktir. Sınıfsal ifadesi, Batı’da hemen savaş öncesi dönemde başlayan, sanayi sermayesi, işçi sınıfı ve Keynes etkisindeki devlet bürokrasilerinin ittifaktır. Ha tabii bu arada, özellikle ABD finans oligarşisi, tıpkı New Deal sınıf uzlaşması sırasında  olduğu gibi, kendisinin etkinliğine yönelik bu tür bir kısıtlamaya karşı çıkıyor, direniyordu. New Deal sırasında, faşizm çağrısı yapmış, hatta bu yolda epey de mesafe kat etmişti (Bkz  William Z.Foster: “Fascist Tendencies in the United States”, The Communist, vol.14, no10,  Ekim 1935)  Ona rağmen devletlerin dediği oldu (Yeri gelmişken, New Deal programı sadece ulusal çapta bir sınıf uzlaşması olarak görülmemelidir. ABD tarafından SSCB’nin resmen tanındığı koşullarda, onunla da uzlaşılarak, yani uluslararası bir sınıf uzlaşmasına da dayanılarak uygulanabilmiştir. Bu da bize Komünist Enternasyonal’in 7.Kongresi’nin  faşizme karşı sınıf ittifakları-Birleşik Cepheler- kararının ne kadar isabetli ve başarılı olduğunu gösteriyor. Yani Enternasyonal’in hem 6. hem de 7. kongrelerinin bütün öngörülerinin doğru olduğu anlaşılmıştır. Bilinenin ya da ihmal edilenin aksine, Komünist Enternasyonal faşizm sorununu, İtalya ve Balkan ülkelerindeki gelişmelere dikkat çekerek, daha 1921’deki 3.Kongresi’nde ele almış ve uyarılarını yapmıştı. Yine, 1922’deki 4.Kongresinde de faşizmin yayılma eğilimine vurguyla, daha kapsamlı bir şekilde faşizm tartışmasını sürdürmüş, bu olgunun  2. (Reformist) Enternasyonal’in iddiaları hilafına,  bütün emperyalist ülkeleri kat edebileceği uyasında bulunmuştu. Oysa Reformist 2.Enternasyonal 1928 gibi bir tarihte (Brüksel Kongresi) bile faşizmin ancak geri kalmış, ya da sanayileşmesini tamamlayamamış, tarım ülkelerine özgü bir olgu olduğunu, gelişmiş sanayi ülkelerinde görülemeyeceğini vurgulamıştı. Bu görüşlerinin yanlış olduğunu ancak 1931’deki Viyana Kongresi’nde kabul etmişti. Bu konuda özlü bir kaynak olarak, dünya komünist hareketinin en seçkin figürleri arasında yer alan R. Palme Dutt’ın “Some Problems of Fascism” başlıklı 1935’te Komünist Enternasyonal’de yayınlanan makalesine bakılabilir. Yeri geldi, aynı yazarın faşizm konusunda yazılmış en önemli kitaplar arasında baş sıralarda yer alan, Fascism and Social Revolution kitabının bir kaç komünist partisinin bulunduğu ülkemizde henüz dilimize çevrilmemiş olması üzüntü vericidir ).

Elbette, Bretton Woods uzlaşmasının kısıtlayıcı  koşullarında finansın global çapta liberalleşmesi olanaklı olamayacaktı. Avrupa ve Amerika ekonomileri arasındaki ekonomi-politik denge yenilenerek tekrar kurulunca, 50’li yılların sonlarından itibaren uluslararası finans düzeni de yeniden kurulmaya başlandı. Tabii yine başta ABD olmak üzere, devletlerin olanak tanıdığı sınırlar içinde.

60’larda uluslararası piyasa güvenin restore edilmiş olması,  uluslararası ticaret ve şirket etkinliklerinin artış kaydetmesiyle, finans sınırlarını zorlamaya başladı. 70’lerin başında kendisini “petrol şoku” olarak da dışa vurmuş olan stagnasyon sırasında, özel bankaların OPEC ülkelerinin elde ettikleri aşırı kârları dış açık veren ülkelere kredi olarak yönlendirmekte oynadıkları etkili rol, uluslararası piyasa operatörlerinin serbest, dalgalı döviz kurları aracılığıyla ellerindeki mevcut menkul kıymetleri çeşitlendirme olanaklarına kavuşmuş olmaları, özellikle 80’lerin başında, 2 yıl süren büyük resesyon koşullarında,  savaş sırasında ve sonrasında ağırlıklı olarak iç piyasaya odaklanmış oldukları için büyük kâr kayıplarına uğramış finans kuruluşlarının Bretton Woods’ta açılmış olan gedikten de yararlanarak, piyasanın düzenleyici sınırlarına baskı yapmaları söz konusuydu.

Bu noktada, başkan Carter ve Regan dönemlerindeki  Volcker FED’inin hamlelerini hatırlayalım. Carter döneminin sonunda yüzde 11’i aşmış olan faizler, önlenemeyen enflasyon artışı karşısında, başkan Reagan devrinde, 1981’de, yüzde 21,5 gibi bir orana çıkartılmış, bunun bir sonucu olarak işsizlik oranı bir anda yüzde 11’e yaklaşmıştı)

Öte yandan, kapitalist dünyada yaşanan bu gelişmelerin, özellikle de, 70’lerin ikinci yarısından itibaren Sovyet ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinden söz etmeyeceğim. Yalnız bu noktada, erken ve hamlesi akamete uğramış bir Sovyet “Deng Xiaoping” figürü olarak  Kosigin’in iki arada bir derede programının çökmüş olduğunu belirtmekle yetineceğim).

Uluslararası finans düzeninin liberalleşerek yeniden kurulmasını teşvik eden faktörler arasında, vadeli kur ve faiz oranları, opsiyonları, takas (swap) gibi yeni finansal araçların devreye sokulmasını, finansal işlemlerin globalleşmesini kolaylaştıran ve ucuzlatan teknolojik buluşları, elbette sıklaşan stagnasyon (toplam talep yetersizliği, aşırı üretim sorunu) aralıklarının da altını çizmek gerekir.

Burjuva ekonomistlerinin bu gelişmeyi sadece teknolojik gelişmelere indirgeyerek açıklama çabaları, hep yaptıkları gibi, asıl nedenleri gözden saklama (ideolojik) gayreti olarak görülmeliidir. Selwyn Parker, The Great Crash başlıklı kitabında finansı etkinleştirmek için ihtiyaç duyulan teknolojik yeniliklerin daha 19.yüzyılda nasıl gerçekleştiridiğinden söz ediyor. Yani, uluslararası finansallaşma teknolojik yeniliklerden doğmamıştır. Tersine, bu alandaki teknolojik yenilikler, finansallaşmanın ihtiyaçlarından doğrmuştur.

Son olarak, küresel finans düzeninin yeniden kurulmasını tartışan iyi bir kaynak olarak, Eric Helleiner’in States and Global Reemergence of Global Finance (1994, Cornell University Press) adlı kitabını önerebilirim.

 

DEVAM EDECEK…

 

 

 

Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken…

NEO-LİBERAL MODEL

Kapitalizmin neo-liberal versiyonu, kapitalizmin zenginliklerin dar, tekelci bir oligarşinin elinde toplanması yönündeki dinamizmini, spekülatif eğilimini daha da azdırır, hızlandırır. Çok daha geniş toplum kesimlerini yoksunlaştırır, yoksullaştırır. Ekonomi-politik bakımından kapitalist toplumların düzenli işleyiş, dengeleri gözetmek gibi  iddialarını tamamen boşa düşürür. İşsizliği dramatik ölçüde arttırır. Toplumsal eşitsizlikleri ivmelendirir.

Bu koşullarda, toplumsal dengelerin gözetildiği iddiasının (ideolojik-) politik ifadesi olarak liberal demokrasi kağıt üzerinde kalır. Uygulaması reel olarak yapılamaz. Oligarşiyle halk sınıfları, hatta çok daha genel olarak, kitleler arasındaki mesafe aşırı ölçüde açılır. Yönetenler halktan koparlar. Bir meşruiyet sorunu ortaya çıkar. Yönetenler açısından toplumsal rıza üretiminin  olağan politik araçlarla yeniden sağlanması neredeyse olanaksızlaşır. Eskisi gibi yönetemez olurlar. Kitleler de yönetenlere inançlarını dramatik olarak kaybederler.

Kısacası, neo-liberal anlayış, kapitalizmin doğasında bulunan bütün olumsuzlukların hızla, toplumsal bakımdan öncelenmemiş ölçüde kapsamlı ve işleyişi itibarıyla en brütal şekillerde ortaya çıkmasını sağlar. Siyasal meşruiyet ve yönetememe sorununu yükseltir.

Neo-liberalizmin yükselmesiyle birlikte bir faşistleşme süreci de devreye sokulmuş olur. Burjuva diktatörlükleri faşistleşme sürecine girerler.

Sosyalist bloğun çöküşünden sonra süreğen stagnasyon krizleri içinde debelenen kapitalizm, krizden çıkmak için ihtiyaç duyduğu ve şurada ya da burada ancak bölük pörçük hayata geçirebildiği (mottosu “liberalleşme, özelleştirme, küreselleşme” olan) neo-liberal politikaları, artık engelsiz ya da pürüzsüz bir biçimde uygulayabileceği fırsatı bulmuştu.

İlginç bir biçimde, bu neo-liberal anlayış, emperyalizmin sömürgecilik sonrası dönemde  sosyalist dünyanın genişleme potansiyelini  sürekli canlı tutan bir sorun olarak Üçüncü Dünya tabir edilen ülkelere yönelik programatik hamlelerinin kapsamına Deng devri Çin’ini de dahil etti. Dahası, ona çok ayrıcalıklı bir yer verdi.

Bu neo-liberal programa, ya da isterseniz, modele göre,  emperyalistler süreğen stagnasyonu aşmak için sınai faaliyetlerini (sömürge döneminin ya da kentleşmenin bakiyesi olarak görülmesi gereken) geniş ve dolayısıyla ucuz emek-gücü kaynaklarına, ucuz hammadde kaynaklarına sahip 3.Dünya ülkelerine taşıyacak, bu ülkelerin, kendilerine tanınan bu olanak sayesinde, ihracat odaklı ekonomilere sahip olmasını teşvik edeceklerdi. Başlangıçta, özellikle de ABD’nin  kendisi, bu ülkelerin ihraç ettikleri sanayi ürünlerinin başlıca alıcısı olacaktı.

Yani Çin, Taiwan, G.Kore, Singapur, Vietnam, Hindistan, Brezilya, Meksika gibi 3.Dünya’ya dahil ülkeler esas olarak ihraç eden ülkeler konumuna geçerken,  ABD’nin kendisi artık, esas olarak bir ithalat ülkesi haline gelecekti.

Yalnız, modelin bu ilk ayağını tamamlayan olmazsa olmaz diğer bir ayak olarak, artan ihracatları nedeniyle ticaret fazlası verecek 3.Dünya ülkeleri bu söz konusu fazlalarını mutlaka dolar olarak, tercihen, ABD banka ve finans kuruluşlarında değerlendireceklerdi. Böylece, ABD’nin ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerin  stagnasyondan çıkmak için ihtiyaç duyduğu sanayiden çıkma ayağının yanı sıra global düzeyde finansallaşma da, yani ikinci tamamlayıcı ayak da gerçekleştirilmiş olacaktı.

Bu model, bir süre için de olsa, gerçekten de, emperyalist metropollerde, bu arada, 3.Dünya’da, üretici güçlerin gelişmesine,  emek üretkenliğinin artmasına, istikrarlı ekonomik büyümeye yol açtı. Tabii bu büyüme kalkınma anlamına gelmiyordu. Tersine, servetlerin çok daha az elde toplanmasına yol açıyordu.

Modelin işlediğini gören diğer emperyalist ülkeler ve 3.Dünya’nın diğer ülkeleri de modele dahil olmak için daha cesaretli davrandılar. Tabii, modeli benimsemek yetmiyordu, söz konusu ülkelerin o zamana kadar deneyimlemekte oldukları sadece ekonomik değil, politik ve kültürel anlayışlarını da değiştirmeleri, kendilerini yeni duruma uyarlamaları gerekiyordu.

Çünkü neo-liberalizm bütünsel bir anlayıştı: Liberalleşme, yani devlet müdahaleciliğini devre dışı bırakma; özelleştirme, yani kamu sektörünü dramatik şekilde küçültme, ekonomik ve toplumsal sübvansiyonları en aza indirme; küreselleşme, yani sıcak para girişlerine sınırsız olanak tanıma, sermaye kontrollerini ortadan kaldırma, finans hareketlerinin ihtiyaç duyduğu ekonomik, politik, hukuksal zemini temin etme.

Elbette, bu gereklerin bildiğimiz teritoryal egemen ulus-devlet formu içinde uygulanması zordu. Aşılması kolay olmayan çelişkilerin, toplumsal çatışmaların yükselmesine neden olacaktı. Bu noktada, burjuva diktatörlüğünün her zaman el altında tuttuğu, kibarca “olağanüstü hal” tabir edilen faşizm alternatifi devreye sokulacaktı. Uluslararası engellerse, yine emperyalist zor mekanizmaları, bunların olmazsa olmazı olan askeri darbeler, “renkli devrimler”, savaşlar yoluyla aşılacaktı.

Bilindiği gibi, bu söz konusu modelin tıkanarak çöktüğü 2008’deki spektaküler depresyonla ilan edilmişti.

Model finali, onun baş senaristi ve yönetmeni olan ABD’nin, kapitalist sistemin esas oğlanı, baş belası olan,  toplam talep yetersizliğinin neden olduğu aşırı üretim, ve uyguladığı “yeni” modelin de iyice azdırdığı -normal koşullarda kapanması olanaksız- cari açıkları nedeniyle havlu atmasıyla gerçekleştirdi.

Şimdi öncelikle şunu söylemeliyim: Bu model yeni değil. 19.yüzyılın son çeyreğinde baş gösteren ilk büyük kriz sırasında da uygulanmak istenmişti. O zamanın dünya koşulları, emperyalistlerarası rekabet, özellikle de yeni yükselen Alman emperyalizminin Britanya hegemonyasına meydan okuması dolayısıyla buna olanak tanımadığından gerçekleştirilemedi. Hegemonya krizi bir dünya savaşına yol açtı. Savaş, soruna çözüm olamadı. Tersine, sosyalist dünya sisteminin doğmasını sağlayarak, daha da karmaşıklaştırdı.  Hegemonya krizi artık Britanya’nın taşıyamayacağı kadar ağırlaşmıştı. Böylece, neo-liberal hayallerin gerçekleştirilmesi başka bir bahara ötelendi.

Bu baharın gerçekleşmesi için Sovyet sisteminin çökmesi önkoşuldu. Emperyalistler o zamana kadar kendi aralarındaki rekabet, meydan okuma sorunlarını kanlı savaşlarla çözmeye çalışmışlardı. Sovyet engelini tek kurşun atmadan aştılar. Bu nasıl olmuştu? Çünkü Sovyetleri yöneten restorasyoncu kadrolar böyle olmasını istemişlerdi. Kapitalist restorasyon bu yüzden kansız gerçekleşti.

Geçerken, en kanlı restorasyonun Çin’de gerçekleşmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kültür Devrimi restorasyoncu güçlerle devrimci güçler arasındaki iç savaştı. Mao Zedung ‘un ağırlığı, dengeyi birinciler lehine bozunca  yeni düzen yükselmeye başladı. Önceki yazılarda buna belli bir ölçüde değinmiştim.

1991’de yetkin haliye başlatılan modele geri dönelim. Elbette, modelin işleyişi bir çok iç ve dış çelişkilerin ortaya çıkmasına neden oldu. Emek-gücü dışında, sermayenin, metaların hizmetlerin küresel çapta engelsiz akışına olanak tanınmasına dayanan model, öncelikle emperyalistlerin kendi ülkelerinin emekçileri önünde her fırsatta  övündükleri “yüksek ücretler” in artık artık eskisi kadar yüksek olamayacağını gösterdi. Çünkü emperyalist merkezlerdeki sanayi büyük ölçüde emek-gücünün daha ucuz olduğu 3.Dünya ülkelerine taşınınca, gelişmiş kapitalist ülkeler ve 3.Dünya ülkelerindeki ücretler arasındaki fark birinciler aleyhine epey kapanmıştı. Kapanmıştı çünkü, halen gelişmiş ülkelerde faaliyet gösteren sanayilerin gelişmemiş ülkelerde üretilen aynı ürünler için ödedikleri maliyet aleyhteki ücret farklılıkları nedeniyle hayli artmıştı. Rekabet şansı kalmamıştı. Dolayısıyla, artık gelişmiş ülkelerde de  “düşük ücret kapitalizmi” vaka haline geldi.

Gelişmiş ülkelerde, en başta da tabii ABD’de, oluşan toplam talebin yetersizliği, görece “düşük” faizli konut veya tüketici kredileriyle  aşılmak istendi. Talepteki çılgın borçlandırmaya dayalı göreli canlanma belli mal ve hizmetlerin fiyatlarında balonlaşmalara yol açtı. Spekülatif fiyatlar, ödenmesi olanaklı olmayan borçları arttırdı. Sistem çöktü.

Geçerken şunu da hatırlatmak isterim: Neo-liberal uygulama her zaman, her yerde spekülasyon yaratır. Spekülasyondan beslenir. Spekülatiftir yani. Onunla var olur, sonunda da onunla yok olur.

Pekiy, 3.Dünya emekçileri için işler iyi gidiyor muydu? Ne gezer! Sıcak paraya ulaşmak kolaylaştığı için gelişmiş kapitalist ülkelerde kullanılan teknolojiler 3.Dünya ülkelerine de girebiliyordu.  Bu ülkelerin bir çoğunda sanayinin teknolojik düzeyi, ya da isterseniz, sermayenin organik bileşimi teknoloji lehine dönüşüm geçirdi. Emek üretkenliği, verimlilik arttı. Buna karşı, ta modern zamanın başından beri orada hazır bulunan yedek emek-gücü ordusunun safları daha da kalabalıklaştı. Bu sayede, zaten düşük olan ücretleri daha da aşağıya çekmek olanaklı oldu. Bu ülkelerin bir çoğunda, şu ya da bu derecede tahribata yol açan, bir talep yetersizliği, yani aşırı üretim vakası zuhur etti.

3.Dünya’nın başına gelen bu kadarla sınırlı kalmadı. Sübvansiyonların kalkması, ulusal tarıma dev uluslararası tekellerin el atması, uluslararası dev tekellerle, online olarak da faaliyet gösterebilen perakende zincirleriyle  rekabet olasılığı bulunmayan küçük üretiiciler, küçük ve orta sermayeli işletmeler battı. Yani ilkel birikimin çok aşina olunan bir türü marifetiyle yutuldular. İşsiz emek-gücü rezervleri sürekli takviye edildi. Ediliyor.

Bu arada, dünyada artan ulusal ve uluslararası ölçekli çelişkiler, çatışmalar, irili ufaklı  savaşlar da, dünya ekonomisinde bir yavaşlamaya neden olduğu için ihracatın, özellikle de dış borç odaklı 3.Dünya ülkelerinin ihracatlarının dramatik olarak düşmesine yol açıyor. Böylece bu ülkelerin de cari açıkları, borç krizleri yakıcı sonuçlara gebe hale geliyor.

Burada, bütün bu gelişmelerin neden olduğu ya da ortaya çıkmasında etkili olduğu malum toplumsal, kültürel sorunlardan bahsetme gereği dahi duymuyorum.

Tekrar edelim, gelişmiş kapitalist devletler açısından baktığımızda da, aşırı üretim ya da toplam talepteki yetersizlik sorununun aynı zamanda cari açıkların ya da ödemeler dengesi açıklarının devasa boyutlara  ulaşmasına neden olduğuna  tanık oluyoruz. Borç krizi kapanmaz ve sürekli büyüyen bir kara delik olarak kapitalizmin bağrında yerini alıyor. Bu kez özellikle ABD gibi en ileri kapitalist kalenin sorunu en fazla hisseden ülke olduğunu görüyoruz. Evet Çin belli bir süre sürekli büyüyen cari fazlasının bir kısmını ABD’de bırakıyordu. Ancak bu fazla o kadar arttı ki, ABD’ye bırakılan ancak devede kulak mesabesinde kaldı. Yani  ABD kendisini, kendi kurguladığı oyunun mağduru olarak görmeye başladı.

Yeri gelmişken, bu koşullarda ABD, Çin rekabetini sadece “ticaret savaşları” olarak tabir edilen gümrük, ek vergiler vb önlemlere aşamaz. Aşamayacağını gördüğü için bu savaşların en gözü kara savaşçısı olarak ortaya atılan Trump çark etti. Ya da daha doğru bir ifadeyle, vites küçülttü diyelim. ABD’nin başına iki partiden hangisi gelirse gelsin, ücretleri daha da düşürmek zorunda kalacaktır. Çünkü ABD sanayisini, Trump’ın demagojik söyleminde olduğu gibi, ihya etse de, 3.Dünya sanayisiyle rekabet edebilmek için ücret farklılıklarını kendi lehine ortadan kaldırmak zorundadır. Yani düşük ücretler şarttır. Düşük ücreti sürdürülebilir kılmak içinse, sürekli genişleyen bir yedek işçi ordusuna ihtiyaç var.

Malum, düşük ücretler ve artan işsizlik toplam talep yetersizliği döngüsünü devreye sokar,  dolayısıyla aşırı üretim krizlerinin görülme sıklığını arttırır.

Düşük ücret kapitalizminin uygulamaya konduğu her yerde, bu arada, ABD’de de, işin başlarında polis devleti kaçınılmaz olur. Nitekim, oğul Bush devrinde bunun ön egzersizleri yapılmıştı. Obama devrinde oluşturuldu.

Ancak, bir süre sonra bunun da yeterli olmayacağı anlaşıldı. Şimdi faşist diktatörlük devreye sokulmak isteniyor.  Emperyalizmin o eski “mutlu yılları”nda (ağırlıklı olarak Soğuk Savaş dönemi) işçi aristokrasisi “liberal demokrasi” si ile övünüyordu. Şimdi emperyalist devletler faşistleşirken, ilk üzeri çizilen bu aristokrasi oldu. Süreç devam ediyor.

EMPERYALİZM VE FAŞİZM

Kapitalizm her zaman kabına sığmayan, sürekli birikim yapma, bunun içinse, genişleme ihtiyacı duyan bir sistemdir. Dolayısıyla aslında sermayenin genişleme eğilim tarzı veya şeklindeki farklılıklar bir yanda tutulursa, kapitalizm her zaman emperyalisttir.

Bilindiği gibi, Lenin, emperyalizm kuramını oluştururken, Hobson ve Hilferding gibi iki sosyal demokratın tezlerinden geniş ölçüde yararlanmıştı. Yirminci yüzyılın başlarında, emperyalizm ulusal temelli sanayi ve finans sermayesinin temerküzüyle yükselen finans kapital etrafında, onun sadece ulusal değil, ama daha karakteristik veya belirleyici olarak uluslararası etkinlikleriyle açıklanıyordu.

Bütün tanımsal öneme sahip uluslararası devinimlerine rağmen bu finans kapital ulusal menşeliydi. Ulusal çıkarları öncelikliydi. Kendi finans oligarşilerinin kontrolünde, rekabet halindeki emperyalist ülkeler dünyayı etki alanlarına bölerek, ulusal çıkarları için kendi aralarında paylaşmaya çalışıyorlardı. Böylece, finans kapitalin bu görünümü, emperyalist ulusal devletler arasındaki çelişkilerin artmasını,  dünya savaşlarının çıkarılmasını kolaylaştıran bir işleve sahipti.

Gelgelelim, 2.Dünya Savaşı sonrasında tek ayakta kalan emperyalist ülke olarak ABD’nin diğer emperyalist ülkeleri ekonomik olarak ayağa kaldırmakta, yönlendirmekte oynadığı rol, Soğuk Savaş’ı başlatıp, onları uydulaştırarak kendi etrafında hizaya sokması, “doların altın kadar değerli” olduğunu onlara kabul ettirmesi gibi etkenler sayesinde Amerikan finans kapitali, “pax- Americana” ya entegre olan diğer gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin finans kapitallerini kendi kontrolüne aldı. Yani hegemonyasını kabul ettirdi. Elbette, süreç içinde, bu hegemonyanın konsolidasyonu için çeşitli ekonomi-politik etaplar geçildi.  Sonuç olarak, Amerikan temelli gibi görünse de, finans kapital ve tabii finans kapital oligarşisi giderek ulusal sınırlarını zorlayarak uluslararası bir görünüm kazandı.

1991’den sonra yaşanan gelişmeler, neo-liberal önlemler, sermaye kontrollerinin kaldırılması, sermayenin global çapta akışı önündeki engellerin kaldırılması, finans-kapitali oluşturan sermaye bileşimi içinde finansın ağırlığının öncelenmemiş ölçüde artması, ve tabii bu gelişmeleri kuramsal  olarak teşvik eden, ideolojik olarak meşrulaştıran  T.Kuhn’un sözünü ettiği anlamda, bir neo-liberal epistemolojik camianın sisteme entegre bütün ülkelerde, bütün uluslararası tartışma platformlarında etkinlik göstermesi, uluslararası finans kapitalin kendi başına, ulusal kayguları olmayan bir varlık haline geldiğini tescilledi.

Elbette, her finans kapitalin çıktığı bir ülke, bir ulus devlet  vardır. Ancak bu uluslararası finans-kapital sadece kendi çıkarlarını gözetir, hiç bir ulusun çıkarlarını gözetmez. Çeşitli nedenlerle ya da  zorunluluklarla gözetiyormuş gibi göründüğü durumlarda bile bu tavrı sahici değildir.

Uluslararası finans kapital ve onun yol verdiği oligarşi, tek tek ülkelerin finans kapitallerinin ve oligarşilerinin aritmetik toplamına eşitlenemez. Bir toplamdan değil, bir iç içe geçişten, kaynaşmadan söz edebiliriz. Onun bileşiminde gelişmiş ülkelerden kökenlenen sermaye de var. 3.Dünya ülkelerinden çıkmış sermaye de.

Küreselleşme denen şey, aslında, finans-kapitalin bu uluslararasılaşmasının başka bir  şekilde ifadesidir.

Sonra, bazı marksist ekonomistler, okuyorum, finans sermayesinin sanayi sermayesini ikincil konuma ittiğini, hatta hızlarını alamayıp, sanayi sermayesinin devrinin sona erdiğini iddia ediyorlar. Bu yanlıştır.

Doğrusu, bu yeni durumda, iki sermaye arasındaki söz konusu kaynaşmanın nerede başlayıp nerede bittiğini ayırt etmek zordur. Bu doğrultuda  bir çaba politik bakımdan gerekli de değildir. Elon Musk örneğine daha önceki yazılarda değinmiştim. Onun temsil ettiği korporasyonlar muazzam bir sınai faaliyeti ama yanı sıra da muazzam bir finansal faaliyeti, borsa spekülasyonlarını vs yi yürütüyorlar. Bu iki sermaye arasında da bir iç içe geçme, kaynaşma hali var.

Kapitalist dünyada, Wall Street, City of London gibi finans merkezleri sermayenin oyununun sergilendiği başlıca kurumlar olduklarından ve oralarda sadece ekonominin finansal görünümü üzerinden işlem yapıldığından sanayi sermayesini de kaçınılmaz olarak finans üzerinden okuyoruz. Finansal faaliyetlerdeki artış, sanayi faaliyetlerinden kopuk, hele onu dışlayan bir anlayışla   izah edilemez. Yani eksik olur.

Özcesi, günümüzün finans kapitali zorunlu olarak sanayiyle bağlantılı olmayabilir. Tamam. Ancak, sanayiden bağımsız olarak da görülmemesi gerekir.  Elbette, dar anlamda, sermayenin finansal işlevinden değil, finans olarak sermayeden söz ediyoruz. Bu bağlamda, finansallaşmaya vurguyla anlatılmak istenen, sanayi üretimindeki sermayenin bile finans sermayesi gibi işliyor olması, öyle bir görünüme sahip olmasıdır. Musk örneğini verdim. Sanayi üretimi yaptığı konumda bile finans kuruluşu gibi işliyor. Yani kimdi hatırlamıyorum şimdi, Musk için “onun üretime özel bir ilgisi yok” mealinde bir şey söylemişti. Doğru. Esas gayesi, kâr, mümkün olan en hızlı şekilde spekülatif kârlar elde etmek. Sanayi, finans için gerekli sermaye tedarikinin bir aracı olarak  görülüyor(Bu ilişkinin daha iyi kavranabilmesi açısından P.Sweezy ve H.Magdoff’un Monthly Review Press’ten çıkmış olan Stagnation and Financial Explosion adlı kitabıyla Utsa Patnaik ve Prabhat Patnaik’in yine Monthly Review Press’ten çıkmış olan  Capital and Imperialism adlı kitabına bakılabilir. Birinci kitabın yıllar önce bir Türkçe çevirisini yapmıştım. Bulabilirsem, buraya koyacağım)

Bakın Musk dedik, hatırlayalım, Trump’ın ilk başkanlık döneminde hasım görüntüsü vermişti. Şimdiki dönemine can ciğer kuzu sarması olarak başladılar. “Bakanlarüstü bir bakan” olarak Trump’ın kabinesinde yer aldı. Sonra araları açıldı. Tekrar hasım görüntüsü verdiler. Herhalde Musk, takımına dahil olarak Trump’ı katılmadığı kimi politikalarını değiştirmek konusunda, ilk elden,  ikna edebileceğini düşünmüştü. Olmadı. Neden olmadığına daha sonra aşağıda Trump vakasını tartışırken değineceğim.

Her neyse, Musk uluslararası finans-kapitalin oligarklarından birisi. İroni olsun,, ulusal menşei bile net olarak belli olmadığı, ya da karışık olduğu için numune oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi tekrar edelim, bu uluslararası finans kapitalin ve onun oligarklarının herhangi bir ülkeye, ulusa, ulusal çıkara hatta herhangi bir üretim sektörüne özel bir ilgileri yoktur. Onlar için tek önemli şey, spekülatif kârlarını en hızlı şekilde elde edebilmeleri için gerekli uluslararası zeminin bulunması, sermayenin pürüzsüz bir şekilde, engellemeden akışının küresel düzeyde gerçekleşmesidir. Bu bakımdan, dünyanın bloklara, kutuplara ayrılmasına, korumacı uygulamalara, sermaye kontrollerinin devreye sokulmasına, yani ulusal, bölgesel engellemelere şiddetle karşı çıkıyorlar.  Trump, bu hedeflerin gerçekleşmesine hizmet ettiği ölçüde, onlar için işlevseldir. Ancak, Trump, (ülkesinin emperyalist sistemi kollayan, koruyan en önemli siyasal ve askeri güç olması dolayısıyla) “herkes, her ülke neo-liberal kurallara uygun hareket etmek zorunda, ama biz hariç” anlayışına sahip olduğu için uluslararası finans kapital oligarşisini belli bir ölçüde tedirgin ediyor. Bununla birlikte, neo-liberal sisteme tam olarak entegre olmamakta direnen, kutuplaştırıcı bir uluslararası politikayı savunan  ülkelere yönelik baskı ve müdahale politikalarını da destekliyorlar.

Özcesi, bugünkü emperyalizm hâlâ Lenin’in bize anlattığı emperyalizm. Günümüze değgin tek fark, onun zamanında henüz nüve halinde dahi görünmeyen, finans kapitalin ve finans oligarşisinin bugün uluslararasılaşmış, uluslarüstü, kendi başına bir varlık haline gelmiş olmasıdır.

Bu finans-kapital, 70’li yıllarda,  yani henüz kendi başına uluslararası bir varlık haline gelmemiş olduğu bir sırada,  devletlerin ondan özerkliği konusu sol camiada tartışılmıştı. Avrupa komünizminin “yapısalcı-Marksist” kuramcısı Poulantzas, devletin finans-kapitalden göreli özerkliğini savunmuştu. Ancak doğru olan tersiydi. Finans-kapital devletten özerkti. Böylece dünya koşulları uygun olunca, uluslararası bir varlık haline dönüşmesi zor olmadı.

Bilindiği gibi, neo-liberal küreselleşme devreye girince, şurada ve burada bazı solcular artık Lenin’in sözünü ettiği emperyalizmin sona erdiğini, daha mutedil veya liberal bir emperyalizmin, veyahut artık “yeni-emperyalizm” in söz konusu olduğunu öne sürdüler. Emperyalizm yok, “İmparatorluk” var ; hatta “Kautsky sonunda haklı çıktı” diyenleri görüldü.

Bunları düşününce aklıma  G.Lukacs’ın bir saptaması geliyor. Aşağı yukarı şöyle bir şey söylüyordu Lukacs: ” Ne zaman birisi çıkıp Marx’ı aştığını, Marx’ın ötesine geçtiğini söylese, vardığı yerin hep Marx öncesi olduğunu tespit ediyorum” .

DEVAM EDECEK…