Neoliberal uygulamaların krizleri süreğenleştirmesine rağmen ısrarla sürdürülebilmesinin nedeni, finans kapitalin küreselleşmesi ya da uluslararasılaşmasıdır.
Bir kere bu sayede, öncelenmemiş özerk konumuyla kendi kurallarını empoze etme kapasitesi çok artmıştır. Sermaye akışı üzerindeki kontrolü sayesinde, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, ülkelerin ekonomi-politik davranışları üzerindeki kontrolü artmıştır. Mesela, yine bu yüzden emperyalistlerarası çelişkiler, artık eskisine göre, daha fazla bastırılabilmektedir. Bunu Ukrayna sorunu etrafındaki emperyalistlerarası çekişmelerde görebiliyoruz.
Şimdi denilebilir ki, “AB ve Japonya, Amerika’nin uyduları, elbette boyun eğeceklerdir.” Uydu oldukları doğrudur. Bu ülkeleri ABD, 2.Savaş sonrasında kendi hegemonyası altında yeniden kurmuştu. Sovyet Bloğu’nun çöküşünden sonra da Doğu Avrupa’da benzer bir rol oynadı.
Bununla beraber, hegemon ve uyduları arasındaki ilişki her zaman gerilimlere de referans verir. Uydu, elbette, bileşeni olduğu bu hegemonya düzeni içinde kendi çıkarına, avantaj sağlamak, en uygun olanı elde etmek için gayret eder, hatta direnir. Soğuk Savaş döneminde, hatırlayalım, “Sovyet kartı” nı dahi kullananlar ya da kullanmak isteyen uydular olmuştu. Yani eklemlenmiş oldukları emperyalist hegemonya düzenine karşı bir tür şantaj yapmak istemişlerdi.
Yine, mesela, bugün Suriye sorunu etrafında (“Terörsüz Türkiye” hikayesi de bu soruna dahil olarak okunmalıdır) Türk devletinin davranışlarını da (tabii yine aynı emperyalist hegemonya düzenine eklemlenmiş Kürt siyasetinin davranışlarını da) bu açıdan değerlendirmek gerekir (1). Sistem içindeki konumunu takviye edecek surette, onun içinde kendisi için en uygun olanı, en avantajlısını elde etmek.
Elbette, hegemonya demek, tanım itibarıyla, bütün bu gerilimlerin üstesinden şu ya bu şekilde, bazen bastırarak, kimi zaman ödün vererek gelmek demektir. Bunu da aklımızdan çıkarmayacağız.
Aslında Soğuk Savaş yıllarında da, emperyalistlerarası gerilimler, anlaşılır nedenlerle, daha önceki dönemle, neredeyse kıyaslanamayacak ölçüde kontrol altındaydı. Ancak 1991’den sonra neoliberal emperyalizmin hegemonyası altında, yükselen küreselleşmiş ya da uluslararasılaşmış finans kapital sayesinde bu gerilimlerin kontrol edilebilme kapasitesinin yükseldiğine tanık oluyoruz.
Tekrar edelim, neoliberal uygulamayla birlikte uluslararası finans oligarşisinin sermayenin küresel olarak akışı üzerindeki kontrolü ülkeleri bir girdap veya bir çıkmaza soktu. Bu girdaptan çıkabilmek için globalleşmeden kopmak gerekir. Ama eğer kopulursa, ülkeye sermaye girmeyecek, mevcut olan sermaye de dışarı kaçacak, mal ve hizmet akışı duracak, işsizlik daha da artacak, özcesi çok büyük sorunlarla karşılaşılacaktır.
Bunu yapan ekonomik ve siyasal, askeri kaynakları görece sınırlı olan bir ülkenin mağduriyeti daha da fazla olacaktır. Güncel örnekler olarak Venezuela ve İran’a bakalım mesela (Tabii bu iki ülke, hatta pek yakında onlara, başta Nijerya olmak üzere, başkalarını da ilave edebiliriz, aynı zamanda, hegemonya mücadelesinde ABD’nin en büyük rakibi olarak Çin’e enerji tedarik eden ülkeler de olmaları bakımından hayli stratejik konumdadırlar).
Bu noktada, bir konuya daha dikkat çekmek isterim. Elbette, ABD bu söz konusu küreselleşmenin, dolayısıyla finans kapital oligarşisinin ihtiyaç duyduğu kollama ve koruma işlevini yerine getiriyor. Yalnız dikkat edelim, bunu aslında doğrudan kendi çıkarı, kendi ulusunun çıkarı için yapmıyor. Uluslararası finans kapitalin çıkarı adına yapıyor. Mesela, bugün Pentagon ABD’nin ulusal güvenliğini değil, bu küresel yapının güvenliğini temin etmek için yeniden yapılanmıştır. Bu yeniden yapılanma süreci 1991’den sonra küreselleşmiş finans kapitalin tartışmasız dünya egemenliği için (“tarihin sonu”) başlatılmıştı.
ABD’nin ulusal güvenliği ise Ulusal Muhafızlar’a havale edildi. Bunun yeterli olmadığının görülmesi, halen işlemekte olan faşistleşme sürecine dinamizm kazandıran bir etkendir.
Neoliberal uygulamaları sürdüren, onun düzeni içinde kalan bir ülke siyaseten egemen değildir. Egemen ulus-devlet konumunu reel olarak sürdüremez. Bu bakımdan, söz konusu küresel sistemle sürekli bir çatışma içinde bulunur. Çünkü küreselci yapı ulus- devlet formuna tahammül edemez. Bununla birlikte, bu form içinde örgütlenmiş halklar, devletlerini neoliberal çıkarlar adına (dolayısıyla kendi aleyhlerine) yöneten siyaset erbabına rağmen direnme eğiliminde olurlar.
Faşizme götüren en temel faktör, geçmişteki örneklerde de, bugün de, kapitalizmin içinden çıkılamayan, süreğenleşmiş krizleridir. Bunun büyük savaşlarla üstesinden gelinmek istendiği koşullarda, bu krizler kendilerini, aynı zamanda, hegemonya krizi olarak dışa vurdular.
Bu söz konusu krizler, halkları, krizlerin aşılamayacağına dair bir umutsuzluğa sevk eder. Yani halk sınıfları kendilerini bir çıkmaz içinde görürler. Bununla bağıntılı bir diğer faktör de, halkların mevcut siyasal formasyonun, sağı ve soluyla geleneksel partilerin kendilerini bu çıkmazdan çıkarma kapasitesine sahip olmadıklarına inançlarıdır. Yani bu partiler halkın umutsuzluğunu takviye ederler. Son bir faktör olarak da tabii, işçi sınıfı siyasetinin yetersizliğine işaret etmemiz gerekir.
Bu üç faktörü faşizmin geçmişteki ve halen sürmekte olan bütün deneyimlerinde saptamak mümkündür. Nitekim, sosyalist camiada bununla ilgili olarak geniş bir külliyat vardır.
Mesela, Weimar Cumhuriyeti Almanyasında (1918-1933), ekonomik krizin ağırlaşması, parlamentonun ve zayıf hükümetlerin didişme ve atalet içinde adeta işlevsizleşmeleri, en son, Katolik Merkez Partili başbakan (1930-32) Brüning’in deflasyonu ve ağır kemer sıkma önlemlerini içeren programını devreye sokmasıyla yönetim krizinin ağırlaşması, sonraki malum gelişmelere zemin hazırladı.
Alman Komünist Partisi, 1923’den itibaren faşist tırmanışı görerek, en büyük parti olan Sosyal Demokrat Parti’ye bir çok kez ittifak çağrısı yaptı. Ancak Sosyal Demokratlar komünist Thalmann ile Hitler arasında bir fark görmediklerini tekrar tekrar dile getirdiler.
Bu arada, 1928’deki 6.Dünya Kongresi’nde Komünist Enternasyonal, sosyal demokrasiyi, faşizmin iktidarına zemin hazırlayan, payanda olan parti olarak “sosyal faşist” ilan etti. Taktik olarak bu karar doğruydu. Ancak eksikti.
İttifak çağrısına olumlu yanıt alınmaması, Almanya’da yinelenen iyi hesaplanmamış devrimci ayaklanmaların nedeni olmamalıydı. Her ayaklanma girişiminde partiye olan destek azaldı. Parti bir ölçüde kendisini sınıftan, kitleden yalıtmış oldu.
Doğrusu, partinin ittifak talebinin reddedilmiş olmasına rağmen doğrudan doğruya yüzünü emekçi sınıflara, orta katmanlara, küçük ve orta işletme sahiplerine dönerek, onlara hitap edecek somut bir demokratik geçiş programı sunması, o programı hayata geçirebilmek için kitleler nezdinde kararlı, ikna edici, amansız bir mücadele vermesiydi. İlle de partisel bir temasa gerek yoktu. Zaten olumlu yanıt alamıyordu. Bunu yaparak, farklı sınıflardan geniş halk kesimlerinin desteğini almaya çalışabilirdi.
6.Kongresi’nde Enternasyonal, isabetli “sosyal-faşizm” tespitinin yanı sıra bu yolda bir çaba gösterilmesini önerebilirdi. Böylece bu hamle, Enternasyonal’in 7.Kongresi’ne daha olumlu koşullarda girilmesini sağlayabilirdi.
Günümüzde, küreselleşmiş finans kapital ulus-devletleri empoze ettiği neoliberal programdan ayrılmamaları için tehdit ediyor. Ayrıldıkları takdirde başlarına gelecekleri hatırlatıyor. Bu durumda, düzen partilerinden hangisi iş başında olursa olsun söz konusu programdan vazgeçemiyor. Buna cesaret edemiyor. Böylece bu kıstırılmışlık haline son verileceğini vaat edemiyor.
Diğer yandan, söz konusu programın sürdürülmesi de, toplumun en geniş kısmını oluşturan, emekçi sınıfın tepkisine, direnişine yol açıyor. Elbette, neo-liberal önlemler çerçevesinde etap etap bu direniş ve olası direniş odak ve olanakları bastırıldı. Etkisizleştirildi. Sendikacılığı ekonomik mücadeleye indirgeyen sendika ağaları bugün artık dünyanın her yerinde ekonomik mücadeleyi dahi veremez hale geldiler. Politik mücadele yoksa ekonomik mücadele de olamıyor.
Bununla beraber, emeğin olduğu her yerde, halkın olduğu yerde olanak da vardır, odaklar oluşturmak da. Kıstırılan kıstırıldığı yerden mutlaka çıkmak ister. Yalnız, bunu yaparken bazen faşizm tuzağına yakalanabilir. Bunu ihmal etmeyeceğiz.
Yukarıda demiştik ki, neoliberalizm aşırı üretim krizlerini global çapta sıklaştırır. Hem metropol ülkelerde hem çevre ülkelerde, ağırlıklı sermaye yatırımları emek-yoğun sektörlere değil, teknoloji-yoğun sektörlere doğrudur. Dolayısıyla, ne metropol ülkelerdeki ne de çevre ülkelerdeki emek-gücü rezervleri etkinleştirilebiliyor. Tersine, artan işsiz sayısıyla söz konusu rezervler daha da büyüyor. Üstelik bu yeni koşullarda,metropol işçisi, çevre ülke işçisiyle ücret rekabetine sokulmuş oluyor. Bu rekabet ücretlerin artmasını önlüyor. Ücretlerin artmadığı, teknoloji-yoğun yatırımların arttığı koşullarda emek üretkenliği artıyor tabii. Bu da artı-değerin sürekli artması anlamına gelir. Eh, artı-değerin ve ücretin tüketim kapasiteleri de kıyaslanamayacağına göre…
Aslında bu aşamada bile devletler, kendi ülkelerinde talep yetersizliğine yönelik talep artırıcı düzenlemeleriyle, bu sorunun krize dönüşmesini, kendi çaplarında, en azından bir süreliğine, engelleyebilirler (Keynes’i hatırlayalım). Yine mesela, metropol ülkeleri çevre ülkelerindeki talebi kendi ülkelerindeki talebin lehine (çünkü bu, para birimini dolar olarak düşündüğümüz vakit, tersini gerçekleştirmekten daha kolaydır) görece kısabilirler. Ancak, neoliberal iktisat her ülkede, her türlü talep düzenleyici önleme ilke olarak karşıdır. Devletin bu alandaki düzenleme işlevine karşı çıkar. Yanlış anlaşılmasın, neoliberalizm devlet müdahalesine karşı değildir. Sadece bu müdahalenin her zaman kendi ihtiyacı ve çıkarı doğrultusunda yapılmasını ister. Mesela, 2008’de olduğu gibi(2).
Tabii, neoliberal kapitalizmin aşırı üretim krizlerini (küreselleşmenin bir sonucu olarak) dünya çapında sıklaştırması karşısında zorunlu olarak talep düzenleme çabası da, 2008’de ve zaman zaman sonrasında da (Pandemi sırasında mesela) görüldüğü gibi, çok geçmeden spekülatif fiyatların ve balonlaşmaların oluşmasına yol açıyor. Yanı sıra, metropol ülkelerdeki talep artışı 3.Dünya ülkelerinde göreli bir istihdam artışına katkı yaptığı gibi, metropol ülkelerin, özellikle de ABD’nin bu ülkelerden ihracatının artmasına yol açıyor. Bu da onun için cari açığının büyümesi anlamına geliyor. Bu gerekçelerle, küresel finans oligarşisi kendisini ayrıcalıklı görmek isteyen ABD’nin bile talep düzenlemeye yönelik müdahalesine izin vermiyor. Sonuç olarak, 2008’den beri kendisi de kıstırılmış olduğu aşırı üretim döngüsünden sıyrılamıyor. Neoliberal girdabın dışına çıkamıyor.
Demokratlar neoliberalizmden kopamadıkları, halkın özlemi olan böyle bir kopuşu Trump gibi demagojik bir söylemle dahi ima edemedikleri için daha önce yendikleri başarısız olmuş Trump’a “hayat öpücüğü” vererek onun karşısında kaybettiler.
Özcesi, sürekli olarak derinleşen toplumsal eşitsizlikler, halk sınıflarının tepkileri, direnişleri, uluslararası finans kapitalin dayattığı programa sadık yönetenlerin halkla aralarındaki mesafenin dramatik olarak açılması meşruiyetlerini tartışılır hale getiriyor. Faşizm, tam da bu noktada, başlıca meşruiyet tazeleme aracı olarak devreye sokuluyor. Artık bilindik liberal demokratik veya anayasal demokratik koşullarda yönetmek mümkün olmuyor.
Bir yanda kendisine dayatılan neoliberal kapitalist programa karşı direnen büyük halk kitleleri var. Karşılarında da, bu dayatmayı yapan dar bir finans oligarşisi.
Finans oligarşisi, eldeki mevcut geleneksel siyasal araçların, politik formasyonların halk sınıfları nezdindeki inandırıcılığını yitirmiş olduğunu görüyor. Ağır ekonomik sorunlar altındaki halkın kendisini her bakımdan bir çıkmaz içinde gördüğünü, umutsuzluğa sürüklendiğini tanılıyor. Halka çözüm sunabilecek emek örgütlerini, genel olarak sol odakları da, onların kendilerinden kaynaklanan zaaflarını da kullanarak, zaten sürekli etkisizleştirmekteydi.
Şimdi bu koşullarda yönetme sorununun üstesinden nasıl gelinecekti?
NOTLAR:
(1) BOP’un uygulamaya konulmasından 2-3 yıl sonra haftalık Aydınlık Dergisi, yanlış hatırlamıyorsam, 2005 yılı Aralık ayı içindeki sayılarından birisinde, Devlet Bahçeli ve şimdi onun “akıl hocası” olduğu iddia edilen dönemin MİT başkanı Şenkal Atasagun’un fotoğraflarını kapağına taşıyarak, ikisinin BOP stratejisinin bir istemi olarak Kürtlere özerklik ya da federasyon önerisi içeren plan hazırladıkları mealinde bir haber yapmıştı. Bu haberin o zaman büyük bir sansasyon yaratmış olduğu belleğimde kalmış.
(2) Öncelikle burada şunun altını çizmek isterim: Kapitalizmin gelişmesinde, sermaye düzeninin oluşmasında, onun gelişiminin ya da kuruluşunun her aşamasında, bu doğrultuda izlenen her farklı ekonomi-politik programda, devlet ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştur. Yani devletin rolünün altı çizilmeden Kapital’in serüveni doğru anlaşılamaz.
Örnek olsun, 2.D.Savaşı sonrasında toplanan Bretton Woods Konferansı’nda başta oyun kurucu devlet ABD olmak üzere, konferansa katılan bütün gelişmiş kapitalist ülkeler, finansın, 1931 öncesinde olduğu gibi, uluslararası düzeyde, tekrar liberalleşmesine karşı çıktılar. Devletlerin sıkı sermaye kontrolleri yapmasını talep ettiler. Bunun o zaman ki koşullar içinde değerlendirilmesi gereken bir çok farklı nedeni vardı. Bir kere, yıkıcı sonuçları olan bir savaştan çıkılmış, insanların yaşam koşulları, talep etme ve dolayısıyla taleplerini gerçekleştirebilme kudretleri çok azalmıştı. Refahçı politikalara ihtiyaç vardı. Bu koşullarda, finansın uluslararası çapta liberalleşmesi refahçı politikaların uygulanmasına ket vurabilirdi. Sekteye uğratılmış olan uluslararası ticaretin yeniden rayına sokulabilmesi için gerekli uluslararası kur dengelerinin oluşmasına önleyebilirdi. Kısacası, uluslararası liberal finansal düzeni oluşturmak için henüz zaman uygun değildi.
Bunun teorik ifadesi Keynesçiliktir. Sınıfsal ifadesi, Batı’da hemen savaş öncesi dönemde başlayan, sanayi sermayesi, işçi sınıfı ve Keynes etkisindeki devlet bürokrasilerinin ittifaktır. Ha tabii bu arada, özellikle ABD finans oligarşisi, tıpkı New Deal sınıf uzlaşması sırasında olduğu gibi, kendisinin etkinliğine yönelik bu tür bir kısıtlamaya karşı çıkıyor, direniyordu. New Deal sırasında, faşizm çağrısı yapmış, hatta bu yolda epey de mesafe kat etmişti (Bkz William Z.Foster: “Fascist Tendencies in the United States”, The Communist, vol.14, no10, Ekim 1935) Ona rağmen devletlerin dediği oldu (Yeri gelmişken, New Deal programı sadece ulusal çapta bir sınıf uzlaşması olarak görülmemelidir. ABD tarafından SSCB’nin resmen tanındığı koşullarda, onunla da uzlaşılarak, yani uluslararası bir sınıf uzlaşmasına da dayanılarak uygulanabilmiştir. Bu da bize Komünist Enternasyonal’in 7.Kongresi’nin faşizme karşı sınıf ittifakları-Birleşik Cepheler- kararının ne kadar isabetli ve başarılı olduğunu gösteriyor. Yani Enternasyonal’in hem 6. hem de 7. kongrelerinin bütün öngörülerinin doğru olduğu anlaşılmıştır. Bilinenin ya da ihmal edilenin aksine, Komünist Enternasyonal faşizm sorununu, İtalya ve Balkan ülkelerindeki gelişmelere dikkat çekerek, daha 1921’deki 3.Kongresi’nde ele almış ve uyarılarını yapmıştı. Yine, 1922’deki 4.Kongresinde de faşizmin yayılma eğilimine vurguyla, daha kapsamlı bir şekilde faşizm tartışmasını sürdürmüş, bu olgunun 2. (Reformist) Enternasyonal’in iddiaları hilafına, bütün emperyalist ülkeleri kat edebileceği uyasında bulunmuştu. Oysa Reformist 2.Enternasyonal 1928 gibi bir tarihte (Brüksel Kongresi) bile faşizmin ancak geri kalmış, ya da sanayileşmesini tamamlayamamış, tarım ülkelerine özgü bir olgu olduğunu, gelişmiş sanayi ülkelerinde görülemeyeceğini vurgulamıştı. Bu görüşlerinin yanlış olduğunu ancak 1931’deki Viyana Kongresi’nde kabul etmişti. Bu konuda özlü bir kaynak olarak, dünya komünist hareketinin en seçkin figürleri arasında yer alan R. Palme Dutt’ın “Some Problems of Fascism” başlıklı 1935’te Komünist Enternasyonal’de yayınlanan makalesine bakılabilir. Yeri geldi, aynı yazarın faşizm konusunda yazılmış en önemli kitaplar arasında baş sıralarda yer alan, Fascism and Social Revolution kitabının bir kaç komünist partisinin bulunduğu ülkemizde henüz dilimize çevrilmemiş olması üzüntü vericidir ).
Elbette, Bretton Woods uzlaşmasının kısıtlayıcı koşullarında finansın global çapta liberalleşmesi olanaklı olamayacaktı. Avrupa ve Amerika ekonomileri arasındaki ekonomi-politik denge yenilenerek tekrar kurulunca, 50’li yılların sonlarından itibaren uluslararası finans düzeni de yeniden kurulmaya başlandı. Tabii yine başta ABD olmak üzere, devletlerin olanak tanıdığı sınırlar içinde.
60’larda uluslararası piyasa güvenin restore edilmiş olması, uluslararası ticaret ve şirket etkinliklerinin artış kaydetmesiyle, finans sınırlarını zorlamaya başladı. 70’lerin başında kendisini “petrol şoku” olarak da dışa vurmuş olan stagnasyon sırasında, özel bankaların OPEC ülkelerinin elde ettikleri aşırı kârları dış açık veren ülkelere kredi olarak yönlendirmekte oynadıkları etkili rol, uluslararası piyasa operatörlerinin serbest, dalgalı döviz kurları aracılığıyla ellerindeki mevcut menkul kıymetleri çeşitlendirme olanaklarına kavuşmuş olmaları, özellikle 80’lerin başında, 2 yıl süren büyük resesyon koşullarında, savaş sırasında ve sonrasında ağırlıklı olarak iç piyasaya odaklanmış oldukları için büyük kâr kayıplarına uğramış finans kuruluşlarının Bretton Woods’ta açılmış olan gedikten de yararlanarak, piyasanın düzenleyici sınırlarına baskı yapmaları söz konusuydu.
Bu noktada, başkan Carter ve Regan dönemlerindeki Volcker FED’inin hamlelerini hatırlayalım. Carter döneminin sonunda yüzde 11’i aşmış olan faizler, önlenemeyen enflasyon artışı karşısında, başkan Reagan devrinde, 1981’de, yüzde 21,5 gibi bir orana çıkartılmış, bunun bir sonucu olarak işsizlik oranı bir anda yüzde 11’e yaklaşmıştı)
Öte yandan, kapitalist dünyada yaşanan bu gelişmelerin, özellikle de, 70’lerin ikinci yarısından itibaren Sovyet ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinden söz etmeyeceğim. Yalnız bu noktada, erken ve hamlesi akamete uğramış bir Sovyet “Deng Xiaoping” figürü olarak Kosigin’in iki arada bir derede programının çökmüş olduğunu belirtmekle yetineceğim).
Uluslararası finans düzeninin liberalleşerek yeniden kurulmasını teşvik eden faktörler arasında, vadeli kur ve faiz oranları, opsiyonları, takas (swap) gibi yeni finansal araçların devreye sokulmasını, finansal işlemlerin globalleşmesini kolaylaştıran ve ucuzlatan teknolojik buluşları, elbette sıklaşan stagnasyon (toplam talep yetersizliği, aşırı üretim sorunu) aralıklarının da altını çizmek gerekir.
Burjuva ekonomistlerinin bu gelişmeyi sadece teknolojik gelişmelere indirgeyerek açıklama çabaları, hep yaptıkları gibi, asıl nedenleri gözden saklama (ideolojik) gayreti olarak görülmeliidir. Selwyn Parker, The Great Crash başlıklı kitabında finansı etkinleştirmek için ihtiyaç duyulan teknolojik yeniliklerin daha 19.yüzyılda nasıl gerçekleştiridiğinden söz ediyor. Yani, uluslararası finansallaşma teknolojik yeniliklerden doğmamıştır. Tersine, bu alandaki teknolojik yenilikler, finansallaşmanın ihtiyaçlarından doğrmuştur.
Son olarak, küresel finans düzeninin yeniden kurulmasını tartışan iyi bir kaynak olarak, Eric Helleiner’in States and Global Reemergence of Global Finance (1994, Cornell University Press) adlı kitabını önerebilirim.
DEVAM EDECEK…