ABD, Çin, Rusya 1

Pekin’de gerçekleşen Trump-Xi zirvesinden kısa bir süre sonra Xi-Putin zirvesi gerçekleşti. Genellikle bu tür buluşmalardan sonra yapılan diplomatik tonlu açıklamalardan hangi kararların alındığını, hangi konularda uzlaşılıp, hangilerinde uzlaşılmadığını öğrenmek olanaklı değildir. Daha doğrusu, zirve sonunda yapılan açıklamalara fazla takılmamak gerekir.

Bu toplantı sonrasında gelişen olaylara, bu olaylara verilen tepkilere odaklanmak, böylece bu olaylarla zirve görüşmeleri arasındaki bağlantıları kurmaya çalışmak daha doğru bir yaklaşım olur.

Trump ilk başkanlık döneminde, Çin’i baş stratejik hedef haline getirmişti. Çin’i resmen düşmanlaştırmış, Amerika için en önemli tehdit olarak ilan etmişti. Trump’ın o zaman ki bu çıkışı, Wall Street, finans kapital, tekno-oligarklar tarafından ihtiyatla karşılanmış, mesafeli bir tutum alınmıştı. Hatta Elon Musk gibi Çin’de önemli yatırımları ve pazarı olan oligarklar tarafından hiç hoş karşılanmamıştı.

Trump, Nixon-Kissinger yönetiminin yetmişli yılların başında SSCB’ye karşı izlediği politikanın bir benzerini, ama bu kez tersinden, Çin’e karşı uygulamayı düşünmüştü. Buna göre, Rusya ile iyi ilişkiler kurulacak, böylece Rusya’nın Çin ile olan stratejik ortaklıktan ayrılması sağlanacak, Çin’in izolasyonu yolunda çok önemli bir engel aşılmış olacaktı. Amerika ve Rusya birlikte, ittifak halinde, Çin’in güçlenmesine ket vuracaklardı.

Trump ikinci döneminin başında da bu stratejik anlayışı savunarak, hatta Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesine rağmen savunmaya devam ederek, Rusya’yı kazanmak için Ukrayna’yı feda etmeye hazır bir görüntü sergilemişti.

Trump’ın ikinci kez seçileceği seçimlerden bir yıl önce tahmin ediliyordu. Rusya da bu sonucu öngörenler arasındaydı. Biden yönetiminin son aylarında, Trump’ın kazanacağı artık belli olmuştu. Finans elitlerinin desteğine sahip Biden yönetimi (1) Trump’ın seçildiğinde söz konusu stratejisini uygulamasını engellemek için Ukrayna’daki savaşı tırmandıracak surette,  Rusya’yı çok sıkıştıracak adımlar attı. Avrupa Trump’ın stratejik yaklaşımına karşı,  Macaristan dışında, birlik oldu. Ukrayna sorununu daha önce olmadığı kadar sahiplendi. Rusya düşmanlığı takviye edildi.

Aynı sıralarda, ABD, İngiltere  ve İsrail Suriye’de de Rusya’yı sıkıştırmak, iki cepheye birden odaklanmasını zorlaştırmak için harekete geçtiler. Rusya, Trump’ın kazandığı bir durumda, Trump’ın Ukrayna’da savaşın Rusya’nın lehine sonuçlanması için kendisine yardımcı olacağına emindi. Muhtemelen Putin yönetimi, Trump tarafıyla başkanlık seçimi öncesinde temas kurmuştu.

Rusya, ABD ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirerek, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeyi planladıklarını bile bile Suriye’den çekildi (O sırada henüz Rusya ve İran arasında yazılı bir stratejik ortaklık antlaşması yoktu). Çünkü bunun Trump’ın başkan olduğu bir durumda, Ukrayna’daki savaşın Rusya lehine sonuçlanması bakımından işlevsel olacağına inanıyordu. Zaten hem Suriye’de hem Ukrayna’daki sıkışmışlık halinin çıkış adına böyle bir hamleye ihtiyacı vardı.

Trump Çin’e karşı hamlelerine hızlı ve sert bir şekilde başladı. Rusya’ya güzellemeler yapmayı sürdürdü. Çin’in karşı hamleleri gelince Wall Street, tekno-oligarklar, ve tabii Wall Street’in koçbaşı konumunda bulunduğu uluslararası finans kapital Trump’ın gemini çekme gereği duydular. Doğrudan müdahil oldular. Aralarındaki gerilime rağmen finans-kapitalistler ve tekno-oligarklar ortak hareket ettiler.

Öte yandan, Avrupa’nın, İngiltere’nin  direnişi karşısında Trump’ın Ukrayna sorununda Rusya’nın beklentilerini karşılayamayacağı ortaya çıktı.

Yani Trump bu ikinci iktidarında realiteyi fark etti diyelim. Veyahut, yanlışını kabul etti. Sadece Çin Amerika’ya değil, Amerika da Çin’e muhtaçtı. Çin’e açık düşmanlıktan, düşmanlaştırıcı dil kullanmaktan vazgeçti. Rusya’ya karşı da, aynı biçimde, giderek daha gerçekçi bir konuma yerleşerek, öncekine göre daha mesafeli bir tavır takınmaya başladı.

İran’la savaşta da, İran’a stratejik olarak daha yakın duran Rusya idi. Bu arada, İran’la savaş Rusya’ya kazandırıyordu. Oysa Çin, İran’ı belli bir mesafeden desteklese de, İran’ın Hürmüz Boğazı ile ilgili tasarruflarından, nihai olarak, zarar görecek durumdaydı. Çünkü Çin enerji ihtiyacının 2/3’ünü ithal ediyor, bu ithalatının yarısına yakınını Basra (İran) Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerden temin ediyordu.

Sonra İran’ın bu boğaz geçişiyle ilgili olarak alacağı parasal önlemlerin bir benzeri, Çin’in uluslararası ticareti için kullandığı diğer boğaz geçiş noktalarında da, mesela, Malakka Boğazı’nda (2) da uygulanabilirdi. Bu da Çin’in görece ucuz üretim avantajına zarar verebilirdi.

Diğer yandan, Amerika’nın hegemonik güç olmanın alameti farikası olarak görülebilecek denizlere hakimiyeti bir gerçeklikti ve alım-satımının yüzde doksanından fazlasını deniz yoluyla yapan Çin henüz onunla karşı karşıya gelmeye hazır değildi.

Yukarıda dediğim gibi, Trump iktidarının bu döneminde çok geçmeden gerçekliği kavradı. Ulusal taleplerini kısmen geri çekme ve yumuşama gereğini kabul etti. Uluslararası finans kapitalin ve tekno-oligarkların sayıları 25 kadar olduğu açıklanan mensuplarını da yanına alarak Çin zirvesine gitti (Bunlardan sadece üçünün, Musk, Schwarzman ve Larry Fink’in kontrol ettikleri sermaye 12 trilyon dolardan fazla). Uluslararası finans kapital, tekno-oligarklar Çin’le uzlaşma istiyordu. Trump’ın milliyetçi talepleri, Xi’nin de milliyetçi yanıtlar vermesine yol açıyordu. Bu gerginlik hali giderilmeliydi.

Uluslararası finans kapital açısından Çin imalatın, altyapısal ulaşım ve inşaat işlerinin yani reel ekonominin olmazsa olmazı;  ABD ise devasa askeri kapasitesinin yanı sıra finansal ekonominin. Birincisi olmadan ikincisi; ikincisi olmadan birincisi sürdürülemezdi. Yani finans kapitalin uluslararası işleyişi bakımından bu iki ülke stratejik öneme sahipti.

Bu koşullarda Trump, tekrar Nixon-Kissinger stratejisini, ama bu kez tersyüz etmeden,  olduğu gibi, özgün haliyle uygulayacağının işaretini verdi. Bence zirvenin en kayda değer sonucu budur. Çin de, Amerika da kaybetmemiştir. Tersine, kapitalist iktisadi anlayışları, etki alanlarını genişletmek, en azından, korumak bakımından kazançlı çıkmışlardır.

Bu uzlaşma tablosu uygulamada da sürdürülebilirse, Rusya ve İran’ın kaybedenler hanesine kaydedileceği açıktır. Nitekim, Putin’in apar topar Pekin’e gitmesi, mevcut Rus yönetiminin gelişmeleri iyi okumak konusundaki cevvaliyetinin doğurduğu bir refleks olarak görülmelidir (Pekin’de buluşma talebinin kimden geldiğinin bu aşamada pek bir önemi yoktur). An itibariyle, Rusya kartı Çin’in eline geçmiştir.

Elbette, emperyalist hegemonya sisteminin çözülme emarelerinin güçlendiği bugünkü koşullarda, uluslararası ilişkilerde, farklı yönlerde değişiklikler söz konusu olabilmektedir. Amiyane tabirle, bu pilavın çok su kaldırma yeteneğine sahip olduğu önden kabul edilmelidir. Mesela, biraz yukarıda söylediklerimi 3 ay önce söyleyemezdim. Öyle değil mi?

NIXON-KISSINGER STRATEJİSİ

Şimdi öncelikle, Nixon-Kissinger stratejisinden söz etmek gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonucunun netleştiği 1944 yılında, ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods köyünde toplanan BM Para ve Finans Konferansı’nın en önemli sonucu Amerikan dolarının dünyanın rezerv para birimi olarak tescil edilmesi oldu. Buna göre, uluslararası ticarette kullanılacak para birimi dolar olduğundan her ülke ticaret için elinde dolar bulundurmak zorunda olacaktı. ABD Merkez Bankası (FED) ve tabii devleti doların değerini korumak için her türlü önlemi almakla yükümlü kılınmıştı. Elbette, bu karar ABD’ye sınırsız dolar basıp, piyasaya sürme hakkını vermiyordu. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesini önlemek adına dolar emisyonu belli, sabit bir altın oranıyla eşitlendi. 1 ons altın (31,10 gr) 35 ABD dolarına eşitlendi. Böylece 1 dolar  0.88 gr altın karşılığına eşdeğer görüldü.  Bir dolar basabilmek için 0,88 gr altını karşısına koymak gerekiyordu.

Ancak 50’li yıllardan itibaren -artan ölçüde- ABD devleti bu para rejimini  istismar etmeye başladı. Kore ve Vietnam savaşları sırasında ihtiyaç duyulan harcamalarla, cari açığı borçla kapatma çabasıyla bu istismar iyice kontroldan çıktı. Sistem fiilen işlemez hale geldi.

İlk ciddi itiraz ta başından doların tahakkümüne karşı çıkan Fransa cumhurbaşkanı De Gaulle’den geldi. Fransa 1965’te, Amerikan Merkez Bankası FED’e başvurarak Fransa Merkez Bankasının elindeki bütün dolarların altına çevrilmesini, altın olarak Fransa’ya geri ödenmesini talep etti (3). Aynı taleple, Fransa’yı diğer Avrupa ülkeleri izledi. FED ağır bir sarsıntıya maruz kaldı.

Bu yıllar Amerika’da süreğen hale gelen ekonomik stagnasyonun sanayisizleşme eğilimlerini finansallaşma lehine güçlendirmeye başladığı yıllardı. ABD artık mevcut para sistemini taşıyabilecek durumda değildi. Hükümet 1971’de aldığı ani bir kararla dolar altın eşitliğini artık tanımayacağını, dolar emisyonunu altın oranına göre ayarlamayacağını ilan etti. Yani mealen, “ben istediğim zaman istediğim kadar dolar basarım, hiç bir altın eşitliği, oranını, dolayısıyla kısıtlamayı takmam”  diyordu.

Sosyalizmin dünya halkları nazarındaki çekici, itibarlı konumu, her şeye rağmen sürüyordu. Ulusal kurtuluş savaşları, sosyalist devrimci savaşımlar güçlenerek devam ediyordu. “Üçüncü Dünya” tabir edilen ülkelerde sosyalizme yönelme eğilimleri, talepleri güçleniyordu.

Çin Halk Cumhuriyeti ve SSCB arasındaki yarılma Çin’de 1966’da ilan edilen Büyük Proleter Kültür Devrimi’yle birlikte şiddetlenmişti. Çin Halk Cumhuriyeti ABD tarafından tanınmıyordu. Buna karşılık, ÇHC’ye düşman Tayvan  “Çin Cumhuriyeti” adı altında tanınıyordu.

Vietnam, Laos, Kamboçya’da ulusal kurtuluş mücadeleleri sosyalist kurtuluş mücadeleleri içinde gelişiyordu. SSCB desteğine sahip sosyalizmin Doğu Asya’da sürekli artan ve yayılan etkisini kırmak ABD için büyük bir önem taşıyordu. Çünkü, unutmayalım, doğu ve güneydoğu Asya, Anglo-Amerikan jeopolitiğinin ana eksenini oluşturuyordu. Halen de böyle.

1972′ nin Nisan ayında, Nixon-Kissinger ikilisi Çin’e beklenmeyen, ani bir ziyaret gerçekleştirdiler. Daha öncesinde, Kissinger gizlice Pekin’e gitmiş, ÇHC’nin o zamanki  ikinci adamı Çu Enlay ile birlikte bu ziyaretin ön hazırlıklarını yapmışlardı.

Söz konusu ziyaretin bir yıl öncesinde, Eylül 1971’de, ÇHC başkan yardımcısı (Mao tarafından kendisinin tek halefi olarak ilan edilmişti), savunma bakanı, ÇHKO’nun başkomutanı gibi ünvanlara sahip, Kültür Devrimi’nin “Dörtlü Çete” hizbiyle ittifak halindeki en kararlı savunucusu Mareşal Lin Biao görevlerinden alınmış, Mao’ya karşı darbe girişiminde bulunma iddiası sonrasında ülkeden kaçarken ailesiyle birlikte fiziki olarak tasfiye edilmişti (4)

Lin Biao’nun tasfiyesi, aslında Kültür Devrimi’nin fiilen sona erdiğinin, “kapitalist yolcu” olarak ilan edilen parti önderlerinin -Mao’ya sadakatlerini belirtmeleri koşuluyla- mücadeleyi kazanmış olduğunun zımnen duyurulması anlamına geliyordu. Ancak, henüz “Dörtlü Çete” diye adlandırılan hizbin partide, orduda, genç komünist militanlar arasında ihmal edilemeyeck bir gücü vardı.Üstelik, bu hizbin lideri başkan Mao’nun eşiydi. Ancak, süreç bu hizbin aleyhine işliyor, bu karmaşa içinde Çin halkının asgari beklentilerini bile  karşılayabilecek  ekonomik bir düzen bir türlü oluşturulamıyordu.

Nixon ve Çu Enlay Şanghay Bildirisi adı verilen metni birlikte imzaladılar. Buna göre, kabaca, ABD Tayvan’ı fiilen Çin’e iade ediyordu. Amerika “tek Çin” i, yani Tayvan boğazının iki yakasındaki Çin halkının tek resmi temsilcisinin ÇHC olduğunu, örtük olarak, kabul ediyordu. ArtıkTayvan, ABD’ye göre de, ÇHC’nin bir parçasıydı. Sorunların çözümü ÇHC ve Tayvan hükümetlerinin işiydi, dış güçlerin müdahalesi kabul edilemezdi. Çin’in iç işlerine ABD müdahil olmayacak, ekonomik ilişkiler Çin’in ihtiyaçları gözetilerek başlatılacak ve sürekli gelişmesi için çaba harcanacaktı. ABD, Doğu Asya’da hegemonik bir anlayışla hareket etmeyecek, bu anlayışla hareket etmek isteyen güçlere (SSCB kastediliyor) karşı da ortak  mücadele verilecekti.  ABD, ÇHC’nin bölgesel haklarına, etki alanına saygı gösterecekti. Sonuç olarak, iki ülke arasındaki normalleşme süreci sürekli derinleştirilerek devam edecekti. Kısacası, geleceğin dünya düzenini şekillendirecek adımlar, ABD ve ÇHC tarafından,  o zamandan itibaren atılmaya başlanmıştı.

Şimdi bu antlaşmaya bakıldığında, ÇHC’nin çok şey almış olduğu görülür. Ancak, karşılığında ABD’nin aldıklarından hemen hemen söz edilmez. Yazının en başında söylediğim gibi, bu tür diplomatik temaslarda, zirvelerde, “ortak metinler” e, şifahi açıklamalara fazla takılmamak gerekir. Üzerinde antlaşmaya varılan bir çok konu, özellikle de en önemlileri,  o metinlerde, açıklamalarda görülmeyebiliyor.

1972’de Çin’in aldıkları Çin’in diplomatik başarısı olarak ilan edildi. Böylece,1979’da Çin’in ABD tarafından resmen tanınmasıyla sonuçlanacak süreç başlatılmış oldu. ÇHC neden 1979’da tanındı, neden 1972’de değil? Bu soruya verilecek yanıt,  ABD’nin ÇHC’den aldıklarını öğrenmek bakımından anahtar işlevi görecektir.

Şubat 1974’de Mao, Üç Dünya Teorisi’ni (5)  ortaya atarak SSCB’yi “süper emperyalist” devlet olarak ilan etti. SSCB, artık dünya halklarının baş düşmanıydı. Buna göre, “Sovyet marksizmi” ni olumlayan, ona bağlanan tüm güçler, tüm siyasal hareketler, mücadeleler bu baş emperyalist düşmanın işbirlikçisi olarak mahkum edilecekti. Bu teori, ABD’nin arzu ettiği gibi, SSCB’nin izolasyonunun takviye edilmesi açısından işlevseldi.

ÇHC için ABD ile ilişkilerin geliştirilmesi, ülkedeki kapitalist restorasyonun ABD’nin kanatları altında tahkim edilmesini meşrulaştırmak, ve bu yolda kendisine daha fazla alan açabilmek bakımından  SSCB ve bağlaşıklarına karşı şiddetli bir ideolojik ve politik mücadele verilmesi zaruretti. ABD ve Çin’in başlıca mimarları olacağı yeni dünya düzeninin kurulabilmesi açısından SSCB’nin çökertilmesi ön gereklilikti. Bu arada, SBKP ve Sovyet devleti içinde  aynı özlemi duyan gruplar da sürekli konumlarını tahkim etmekteydiler. Unutmayalım ki, o yıllarda SSCB’de hamlesi, sert şekilde devam eden soğuk savaş koşullarında,  akamete uğramış Deng Xiaoping profili çizen Kosigin hâlâ yönetimdedir.

Çin, eş zamanlı olarak, bir yandan, ülke içinde vaktiyle “kapitalist yolcu” olarak yaftalanıp, tasfiye edilen kadroları tekrar iş başına getirerek, restorasyon sürecinin önünü açmak; diğer yandan, Sovyet liderliğinin ataletinin de katkısıyla, dünya sosyalist hareketini bölmek, ilerici hareketleri önlemek ya da zaafa uğratmak konusunda önemli adımlar attı. Mesela, Sovyet çizgisinde olduğunu gerekçe göstererek devrimci kurtuluş hareketleri karşısında emperyalistlerin arka çıktıkları karşı-devrimci güçleri destekledi. Örnekse, Filistin’de, İsrail’i; Angola’da devrimci MPLA karşısında FNLA’yı, G.Afrika’da ANC karşısında PAC’ı destekledi. Şili’de sosyalist Allende hükümetini deviren Pinochet’yi savundu.  Onu ilk tanıyan ülkelerden biri oldu. onun yönetimindeki Şili ile ekonomik ilişkilerini geliştirmek için harekete geçti.

Daha önceki yazılarda değinmiştim. Amerika, Mccarthycilikten sonra kaba anti-komünizm yerine, belli bir entelektüel seviyeden “Sovyet marksizmi” ni hedef alan ideolojik, teorik, politik akımlara  destek oldu (McCarthycilik’in Sovyet Komünist Partisi’nin 20.Kongresi’nden hemen sonra sona erdiğini geçerken tekrar hatırlatayım). Örnekse, maoizmin, troçkizmin, “batı marksizmi” nin, wokizmin güçlenmesi için çaba harcadı. Genel olarak “kültürel marksizm” adı verilen bir anlayış, “Sovyet marksizmi”nin karşısına çıkarıldı. Çeşitli görüntüler altında bu tür anti-Sovyet eğilimler ABD finans-kapitali tarafından ve onun en önemli aygıtları arasında yer alan CIA eşgüdümünde (Hatırlatayım, CIA’nin gerçek kurucuları olan iki avukat W.J. Donovan ve A.Dulles aynı zamanda  Wall Street’in önde gelen avukatlarıydı) temin edilen kayda değer parasal fonlarla destekledi.

Özcesi,  ÇHC’nin bu “yeni” siyasal ve ideolojik çizgisi, Amerika’nın Şanghay Bildirisi’nde zikredilmeyen kazanımlarının başında geliyordu.

ABD Çin’i resmen 24 Aralık 1979’da tanıdı. Yani SSCB’nin Afganistan’a müdahalesinden 11 ay sonra. Yani Çin’in  Sovyet müdahalesine karşı kurulan başını ABD’nin çektiği karşı-devrimci koalisyon güçlerine katıldığı bir sırada.

1972’den 1979’a kadar geçen zaman içinde ÇHC, kapalı kapılar ardında Amerika’ya verdiği taahhütlerini önemli ölçüde gerçekleştirmişti. Mao’nun ölümünden sonra tam bir boşluğa düşen, her şeye rağmen proleter devrimci talepleri sahiplenmiş, “Dörtlü Çete” nin tasfiyesi de gerçekleşince, kapitalist restorasyonu önlemek adına başlatılan Kültür Devrimi, kapitalist restorasyonun tamamen önünü açan bir sonuca ulaştı. 1978’in sonuna doğru sağ kalanlar arasında baş “kapitalist yolcu” olan Deng’in önündeki bütün engeller kaldırılmıştı. ÇHC’nin tartışmasız lideri, “ikinci cumhuriyet”in kurucusu oldu.

” NEOLİBERAL DEVRİM ”

Öteden beri kapitalist teorisyenler tarafından süreğenleşen stagnasyona, kapitalizmin devresel aşırı üretim krizlerine çare olarak sunulan neoliberal iktisat politikaları çerçevesinde Çin’den yerine getirmesi beklenen bir rol daha vardı: Sanayisizleşme tercihi dolayısıyla Amerika dışına çıkarılacak sanayiye ev sahipliği yapması. Yani ÇHC çok düşük ücretle çalışmaya hazır devasa bir emek gücüne sahip sahip ülke olarak dünyanın imalatçı ülkesi olacak, ucuza ürettiği ürünleri engellenmeden dünyaya satacak, elde ettiği ticaret fazlasını Wall Street’in finansal araçlarına yatıracaktı. Yani Amerikan borç senetlerine yatıracaktı. Yeni neoliberal dünya düzeninin tasarlanmış bu mimarisine göre, uluslararası iş bölümünün ana ekseni, “imalatçı Çin” ve “finansçı Amerika” olacaktı. Özcesi, uluslararası finans-kapitalin üzerinde yükseleceği iki ayak bu şekilde oluşturulacaktı.

Bu noktada, tekrar yetmişli yılların başlarına dönelim, 1973 yılında, yine Nixon-Kissinger yönetimi, bir hamle daha yapacaktı. S.Arabistan ‘a ülkenin güvenliğini temin etmenin karşılığı olarak petrolün sadece ABD dolarıyla satılacağı, elde edilen kârın da Amerikan finansal araçlarının satın alınmasında kullanılacağına dair bir antlaşma dayatılacaktı. Böylece, petro-dolar sistemi, Bretton Woods’un altın-dolar sisteminin yerini almış oldu. Tabii, S.Arabistan’ın dünyadaki petrolün çok büyük bir kısmını çıkarıp satan OPEC’in en etkili üyesi olduğunu unutmayalım. Körfez’in diğer monarşileri de benzer bir antlaşmaya razı oldular. Buna göre, petrole ihtiyacı olan ülke önce dolar satın alacak, petrolü ancak o dolarla satın alabilecek, satıcılar da kazandıkları dolarla Amerika’da yatırım yapacaklardı.

Dolar böylece düştüğü boşluktan yeniden yükseldi. “Çin projesi” nin de gerçekleşmesiyle, ABD hegemonyası yeniden toparlandı. 2008 bunalımına kadar bu durum pek sorun çıkmadan sürdürülebildi.

DEVAM EDECEK…

NOTLAR:

1) Finans-kapitalin tarihsel gelişimi,  Venedik-Hollanda-Britanya devletlerinin, zaman zaman kırılmalar olsa da, süreklilik arz eden kapitalist davranışlarına referans verilmeden anlaşılamaz. Denizlere hakimiyeti dolayısıyla dünya ticaretini, bu ticaretten elde ettiği kârları finans-kapital araçlarına dönüştüren Venedik’te yerleşik sermaye, Adriyatik Denizi’nde, sığ bir lagünde yer alan yüz civarında ada ve adacıktan oluşan savunulması kolay olmayan bir takımada ülkesinde, özellikle de rakip İspanyol meydan okumasının şiddetlendiği koşullarda, kendisini güvende hissetmiyordu. Bu sermaye daha güvenli bir liman ihtiyacı içindeyken önce, kısa süreliğine açık bir deniz olarak Kuzey Denizi’ne kanallarla bağlı ve daha korunaklı görünen, kapitalist dinazmiyle göz kamaştıran Amsterdam’da demirledi. Ancak burada da tehditlerin (özellikle feodal-monarşist İspanya’nın tehdidinin ) artması üzerine, yeni bir yurt bulup, oraya yerleşmek zorunluluğu duydu. Bu amaçla, kapitalizmin önündeki bentleri kırmak adına arka arkaya devrimci hamleler yapan İngiltere’de 1688’de, bir “hayırlı devrim” gerçekleştirdi. Finans sermayesi aradığı iç ve dış huzuru nihayet orada buldu.

Bilindiği gibi, daha sonra buradan Batı Yarımküresi’nin en güçlü ülkesi ABD’ye hareket etmek zorunda kaldı. Bu hareketin temelleri yine Britanya tarafından söz konusu coğrafyayı sömürgeleştirme  çabasıyla birlikte atılmıştı. Yani Kuzey Amerika’nın ABD ve Kanadasını sahip oldukları kapitalizm anlayışı dolayısıyla,  Britanya’nın kurmuş olduğunu söyleyebiliriz. Mesela, ABD’nin Wall Street’i, City of London modelinde kurgulanmış, yine mesela, FED karteli  Londra tarafından dizayn edilmiştir (FED Aralık  1913’te kuruluyor, kurulmasından kısa bir süre sonra ilk emperyalist paylaşım savaşı başlıyor. ABD bu savaşta, kağıt üzerinde, tarafsız görünse de, ülkenin finans kapitali açık bir şekilde İngiltere’nin liderliğini yaptığı Müttefik Güçler’i destekliyordu. Hiç şüphesiz, bu “tarafsızlık” ın ekonomi-politik nimetlerinden palazlanmasına yol açacak şekilde sonuna kadar yararlanacaktı. ABD ancak Nisan 1917’de bütün rakiplerinin enerjilerini tükettikleri bir sırada savaşa dahil oldu. Kasım 1918’de de Mütareke ilan edildi).

Geçerken, bazı yorumcular uluslararası finans-kapitalin metastazlara yol açarak   sürdürdüğü söz konusu tarihsel yolculuğunda yeni son varış noktasının Çin olacağını iddia ediyorlar. Böyle bir öngörü için henüz vakit erken. Bence bugün itibariyle fiilen ulaştığımız aşamada, yani ABD hegemonyasının zayıfladığı, fiili  çok kutuplu bir dünya düzeninde, en azından bir süreliğine, ABD ve Çin uzlaşması eksenini tahkim etmeye çalışacaktır.

Laf lafı açtı. Bu bir numaralı notu, aslında, kabaca tarihsel macerasına kısaca değindiğim finans kapitalin, 19 yüzyıldan itibaren jeo-ekonomi-politik çıkarları bakımından Asya’yı pivot coğrafya olarak ilan ettikten sonra Rusya’yı baş tehdit olarak düşmanlaştırmış olduğunu, bu doğrultuda, her değişen devirde aynı tutarlılıkla bu anlayışını bugüne kadar taşımış olduğunu vurgulamak için yazıya ilave etmek istedim. Yani bir anlamda, uluslararası finans kapitalin jeopolitiği Rusya tehdidi üzerine bina edilmiştir. Bunu aklımızda tutalım.

2) Önce şunu belirteyim: Tarihe baktığımızda, küresel ticaret yollarının, bu yollar üzerindeki geçiş noktalarının, boğazların dar anlamda fiziksel coğrafi gerçeklikler olarak değil, küresel yeni bir düzenin önünü açma rolü oynayabilen kırılma noktaları olduklarını görürüz. Malakka Boğazı Batı Pasifik Okyanusu’nu Hint Okyanusu’na bağlayan dar bir deniz yolu. Deniz taşımacılığı bakımından çok stratejik bir geçiş noktası. Boğazın kontrolü Malezya, Singapur ve Endonezya tarafından sağlanıyor. Yani bu üç ülkenin egemenlik alanlarını kat eden bir geçiş noktası.

Çin dış ticaretinin yüzde doksanını bu boğaz üzerinden  gerçekleştiriyor. Çin ile bu boğaz arasında yer alan Güney Çin Denizi, 250 civarında adaya, kayalığa ev sahipliği yapıyor. Malakka Boğazı civarında da düzinelerce ada, adacık, kayalık vb var. Bunlar birden fazla ülkeye ait. Bundan dolayı bu deniz etrafında zaman zaman şiddetlenen aidiyet, kıta sahanlığı gibi tartışmalar var. Tayvan sorunu da bu açıdan bölge ülkeleri için varoluşsal bir önem taşıyor.

Güney Çin Denizi, ayrıca, içerdiği doğal gaz rezervleri (11 milyar varil ya da 5,3 trilyon m3 kadar olduğu tahmin ediliyor, bu yüzden kimi yorumcular buradan “ikinci Basra Körfezi” olarak söz ediyorlar), bütün Doğu Asya nüfusunu besleyebilecek kadar deniz ürünleri bakımından zengin. Balıkçılık denize kıyısı bulunan ülkeler ekonomisi bakımından çok önemli bir yere sahip. Son yıllarda bu denizi daha da stratejik hale getiren bir gelişme, deniz tabanında bol miktarda nadir elementlere ve endüstriyel minerallere (kalay, kasiterit, zircon, ilmenit, monazit gibi) rastlanmış olmasıdır.

Bu deniz üzerinden Çin’in en büyük ticari rakibi olan Japonya, enerji ihtiyacının yüzde doksanından fazlasını, global ticaretinin yüzde 25’ten fazlasını gerçekleştiriyor.

Bu arada Çin’in ikinci büyük ticari rakibi G.Kore de deniz yoluyla gerçekleştirdiği ticaretin yüzde doksanından fazlasını bu deniz üzerinden yapıyor.

Güney Çin Denizi üzerinde Çin, Tayvan, Filipinler, Malezya, Vietnam, Brunei, yani  6 ülke haklar iddia ediyor. Yani siyasal egemenlik bakımından tartışmalı bir deniz.

Yeni Japonya başbakanı, hatırlanacağı gibi, ilk resmi ziyaretini ABD’ye yapmış, orada, Tayvan’ın stratejik açıdan ülkesinin “kırmızı noktası” olduğunu belirtmişti. Neden?

Doğu Çin Denizi (buna Japon Denizi de deniyor) ve Güney Çin Denizi üzerindeki ülkelerin bir çoğu coğrafi olarak takımadalar halindedir. Çin gibi bu denize kıyısı olan karasal ülkelerin de deniz üzerinde bir çok adaları, adacıkları var.

Kore savaşı sırasında, 1951’de, ABD bu iki deniz üzerinde müttefiklerinin yerleşik olduğu bu adalar silsilesi boyunca, yani Rusya’ya ait Kamçatka yarımadası açıklarından en güneyde bulunan Malay yarımadasına kadar inen alanda yer alan bu “birinci ada zinciri” olarak tabir edilen bölgeyi Indo-Pasifik stratejisinin ana savunma hattı olarak tanımlayan bir doktrin geliştirdi. Yani o zaman, en öncelikli olarak, SSCB’yi kuşatma stratejisinin Pasifik yönünü oluşturan takımadalar hattını belirledi.  SSCB’nin ortadan kalkmasından sonra buradaki başlıca kuşatma hedefi Çin oldu tabii. Bilindiği gibi, bu birinci ada silsilesinin hemen hemen tam ortasında da Tayvan yer alıyor. Kolayca anlaşılabileceği gibi, bu kuşatma hattı bugün Çin’in Pasifik’e çıkışı önünde bir bariyer teşkil etmektedir (Bu arada, ABD bu ilk adalar silsilesine paralel olarak Pasifik’te yer alan adalar, takımadalar silsilerini de “ikinci”, “üçüncü”, “dördüncü” adalar zincirleri olarak daha geniş kuşatma stratejisinin bileşenleri haline getirdi).

Deniz yoluyla uluslararası ticaret buradaki ülkeler için hayati bir öneme sahip. Bu yüzden deniz ticaret hatları bu ülkeler arasında tartışmalar yaratıyor. ÇHC, ticaretinde, Tayvan Boğazı’ndan geçerek Malakka Boğazı’na ulaşıyor. Batı Pasifik Okyanusu’nu Tayvan dahil başka ülkelerin karasularını aşarak kullanmayı pek tercih etmiyor. Ayrıca o ülkelerin hepsi ABD’nin müttefikleri, uyduları konumunda. Zaten ABD’nin Pasifik’teki ana savunma hattı da, yukarıda belirtmiş olduğum gibi, “birinci ada zinciri” üzerinde konumlanıyor. Yani Çin için risk teşkil ediyor. Bu koşullarda da Çin’in, Malakka Boğazı’na bağımlılığı artıyor (Bu yakınlarda, Hürmüz Boğazı sorunu baş gösterince, ABD Çin’in İran’ı desteklemesi karşısında, Endonezya’ya Malakka Boğazı üzerinde kendisine üs kurma izni vermesi için baskı yapmaya başladı).

Tayvan sorununun Çin lehine çözülmesi, yani Tayvan’ın  bir şekilde ÇHC’ye bağlanması, Çin’in söz konusu denizler üzerindeki egemenlik alanını genişleteceği için Japonya’nın mevcut deniz yollarını kullanmasının riski artacaktır. Öte yandan, böyle bir durumda, Pasifik yolu açılacağı için Çin’in Malakka Boğazı’na bağımlılığı anlamlı ölçüde azalacaktır. Çin’in genişleyen egemenlik alanı, Japonya ve G.Kore’nin söz konusu mevcut deniz ticaret hatlarını tehlikeye sokacaktır.

Tayvan sorununa bu açıdan da bakılmalıdır. Basitçe ABD, Tayvan ve Çin arasındaki bir konu olarak görülmemelidir. Tayvan konusunda ABD ve Çin arasında gerçekleşebilecek olası bir uzlaşma ihtimaline karşı Japonya, son bir kaç yıldan beri artan ölçüde, İkinci Savaş sonrası kendisine konan kısıtlamalara rağmen askeri açıdan hamleler yapmaya çalışmaktadır. Konu etrafında ABD üzerindeki baskısını arttırmaktadır.

Bu arada, Japonya’nın Amerikan finansal varlıklarına en çok yatırım yapan ülke olduğunu, bu yatırımın 3 trilyon dolar civarında olduğunu hatırlatmak isterim. Çin aynı yatırım bakımından yakın zamana kadar ikinci önemli ülke konumundayken, son yıllarda ABD ile yaşanan gerilim nedeniyle,  altına yönelmeyi tercih etmiş, söz konusu  yatırımı  Britanya’nın (yaklaşık 1,5 trilyon dolar) da gerisine düşmüş, bugün itibariyle 800-900 milyar dolar civarına gerilemiştir. Bu gerileme halen istikrarlı olarak sürmektedir. Tabii bu durum ABD’yi hayli rahatsız etmektedir.

Bilindiği gibi, Çin deniz ticaretine bağımlılığını azaltmak, yolları kısaltmak ya da ulaşım olanaklarını coğrafyalara yaymak ve  çeşitlendirmek için son yıllarda karasal ulaşım, boru hatları, liman inşaatlarına ağırlık vermektedir. “Bir Kuşak Bir Yol” girişimi bu söz konusu programatik-stratejik düşüncenin uygulaması olarak görülmelidir.

Bu doğrultuda, hali hazırda yapımı ilerleyen Kaşgar-Pakistan hattıyla ( CPEC Koridoru), Hint Okyanusu üzerindeki, Hürmüz Boğazı’na hayli yakın Arap Denizi’ne kıyısı bulunan ve halen Çin’in işletmekte olduğu Pakistan’ın Guadar Limanı’na bağlanacak demiryolu hattı(şimdilik aynı hatta yapımı planlanan  boru hattı projesinin askıya alınmış olduğu görülüyor); ve Çin’in batısında yer alan ve ekonomik önemi giderek artan Kunming kentinden başlayıp Myanmar’ın  (eski Burma’nın) Kyaukpyu’yu limanına ulaşan boru hattı ve 1920 km uzunluğundaki tren yolu projeleri (CMEC Koridoru), Malakka’ya bağımlılığı azaltmak bakımdan Çin’in en öncelikli girişimleridir.

3) De Gaulle, 1965’te Amerikan dolarının rezerv para olarak konumunun sona erdirilmesi için çağrı yapmış, tekrar klasik altın standardı sistemine geri dönülmesini istemişti.

De Gaulle bununla da yetinmedi. ABD hegemonyasının kendilerini uydu gibi gördüğünü, Fransa’nın bu muameleyi kabul etmeyeceğini o zamanki Amerikan başkanı L.Johnson’a yazdığı bir mektupla ifade etti. Sonrasında da, 1966’da,  Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından çektiğini duyurdu. Karar tam anlamıyla 1969’da yürürlüğe girecekti.

Fransa’da liberteryen-liberal “kültürel marksist” hareketlerin başrolünü üstlendiği Mayıs 68 olayları patlak verdikten 8-9 ay sonra  (1969’da) De Gaulle iktidardan düşürüldü.

Batı Avrupa’daki, Çekoslavakya’daki 68 hareketlerinin ana hedefi “Sovyet Marksizmi” idi. Slovak komünist, devrin Çekoslavak Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi Vasil Bilak, Delga Yayınları arasında çıkan Contre-histoire du Printemps de Prague (Prag Baharı’nın Karşı-Tarihi) adlı kitabında, parti genel sekreteri A.Dubçek’in komünizm ve Sovyet karşıtı gösterileri nasıl teşvik etmiş olduğunu anlatır. O kadar öyle ki, meşhur Brzezinski bile ülkeye davet edilmiş, 68 Haziranında, Prag’da,  muhaliflere konferans vermesi sağlanmıştı. Bilak onun konferansta hayli kışkırtıcı bir konuşma yaptığını söylüyor.

Sahte “güleryüzlü sosyalizm” şiarı (sahte çünkü CIA  ve Dubçek gibi işbirlikçileri 1956 Macaristan deneyiminden sonra doğrudan sosyalist sistemi, komünizmi hedef alan çıkışların amaca ulaşmak bakımından işlevsel olmadığını görmüşlerdi) altında  Anti-komünist, anti-Sovyet kalkışma, bilindiği gibi, aynı yılın 20 Ağustos’unda doruğuna ulaşmıştı.

4) Lin Biao ve ÇKP içindeki  “Dörtlü Çete” hizbi,  SBKP 20.Kongresi çizgisini benimseyen ve aynı yıl içinde, yani 1956’da yapılan 8.Ulusal Kongre’de Mao’ya karşı bayrak açan,  politik olarak Hruşçov’un sağ revizyonizminin, ya da yeni- bukhariniziminin sözcülüğünü yapan, daha yaşarken Mao’ya 20.Kongre’nin Stalin yoldaşa yaptığı muameleyi reva gören Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping’in başını çektiği, o sıralarda parti içinde çok güçlü konum elde etmiş “kapitalist yolcular” a karşı Mao’nun yanında yer alarak direndiler.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu kontrol eden Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifak kurarak mücadelelerini 1966’da, Büyük Proleter Kültür Devrimi adını verdikleri aşamaya vardırıp, sağ revizyonistleri çeşitli şekillerde tasfiye ettiler. Devrimi derinleştirmek istediler.

Ancak pragmatist Mao’nun asıl sorunu, sosyalizm kuruculuğu değil,  kendi liderliğini sürdürmekti. Bu amaçla, partideki taraftarlarını, devlet aygıtlarını, toplumsal grupları birbirlerine karşı kullanma yoluna gitti. Güçlenen tarafın üzerine başka bir tarafı sürüyordu.

Lin Biao 60’lı yılların sonunda neredeyse Mao’yu dahi gölgede bırakan bir prestije sahip olmuştu. Mao kendisini ürküten bu tablo karşısında, önce Lin Biao’yu överek, halefi olarak işaret etti. Bunu yaparken, diğer taraftarlarının bundan rahatsız olacaklarının farkındaydı elbette.

Kültür Devrimi önderliği sahada, dediğim gibi, esas olarak Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifakı tarafından yürütülüyordu. Bu “halef-selef” oyununa ilk reaksiyon bekleneceği gibi, bu ikincilerden geldi. Lin Biao karşıtı propanda bu hizip tarafından partide, toplumda, gençlik arasında etkili bir şekilde sürdürüldü.

Mao bu gibi durumlarda hep yaptığı gibi, başlarda tarafsızmış gibi bir görüntü veriyor, ama alttan alta ateşi körüklüyordu. Çok geçmeden, açık olarak,  Lin Biao muhalifleri safında yer aldı. Lin Biao artık sadece politik sapmayla suçlanmıyor, SSCB desteğinde darbe girişiminde bulunan birisi olaralk lanetleniyordu.

Böyle bir darbe girişimi gerçekten olmuş mudur, bilinmiyor. Yani rivayeti muhtelif. Kimbilir,  Lin Biao kendisinin ve ailesinin canını kurtarmak için ordudaki konumunu kulllanarak bir karşı hamle yapmayı planlamış olabilir. Hatta bizdeki şu 15 Temmuz girişiminde olduğu gibi, önce teşvik edilip, sonra yüzüstü bırakılmış da olabilir. Yani tuzağa düşürülmüştür belki de.

Bu darbe girişimi iddiasına  destek olması için ailesiyle birlikte uçakla ülkeden SSCB’ye kaçmaya çalıştığı da iddia edilmiştir. Bununla ilgili de hiç bir kanıt yoktur. Lin Biao, tabir caizse, ÇKP içindeki en azılı anti-Sovyet figürdü (Hatta kraldan çok kralcı konumundaydı. Sonuçta, akıl-duygu dengesi, abartılı biçimde, ikincisinden yana bozulmuş bütün kraldan çok kralcıların akıbetine uğradığını pekala söyleyebiliriz. Geçerken, şahsen, Mao gibi bir figürün hiç bir zaman samimi olarak bu tür uç konumlara savrulacağına ihtimal vermedim. Duygularının baskısı altında, akli melekeleri gelişmemiş birisinin Mao gibi bir liderin konumuna gelmesi mümkün değildir. Mao, Çin kültürünü iyi hazmetmiş biri olarak her zaman pragmatisti. Amerikalılarla iyi antlaşmasının nedenleri aranıyorsa eğer, bu hususa dikkat çekmek isterim. Çin kültürü de Amerikan kültürü gibi maddiyatçıdır. Başarılı bir  maddiyatçılık, faydacılığı, faydacılık da pragmatizmi gereksinir. Bunların hepsi Amerikan ve Çin kültüründe, yer yer meşrepleri farklı olsa, ziyadesiyle mevcuttur) Bilindiği gibi, Lin Biao ve ailesinin içinde bulunduğu uçak Moğolistan üzerindeyken düşürülmüştü.

5) Üç Dünya Teorisi, aslında 1950’lerin başında bir Fransız nüfusbilimci olan Alfred Sauvy tarafından, soğuk savaş halindeki dünyanın jeopolitik düzenini açıklamak için ortaya atılmış bir şemaydı. Buna göre, dünya kendi içlerinde çıkarları uyuşan ama birbirleri karşısında çıkarları çatışan üç ayrı grupta toplanan ülkelerden oluşuyordu. Birinci Dünya, gelişmiş demokratik kapitalist ülkeler. İkinci Dünya, ÇHC dahil, demokratik olmayan komünist blok. Üçüncü Dünya, bu ikisinin dışında kalan azgelişmiş, yoksul Asya, Afrika, L.Amerika ülkeleriydi.

Güçlü tarihsel kökleri olan pragmatist bir kültürden gelen Mao teorik kapasitesi oldukça sınırlı bir figürdür. Oradan buradan aldığı teorik yaklaşımları amaca uygun şekilde dönüştürür veya yeniden formüle eder. Sosyalist ambalaj içinde servis eder. Eh bu da az bir iş değil, belli bir entelektüel cevvaliyeti ön gerektirir (Buna bir başka örnek onun “Çelişki Üzerine” yazmış olduğu yazılardır. Mao ve ÇHC üzerine çok sayıda kitap yazmış, onun yazı ve konuşmlarını (sanıyorum) 10 cilt halinde derlemiş, Mao’nun, yanılmıyorsam, iki kez görüşmeyi kabul ettiği -Edgar Snow ile birlikte- iki batılı  yazardan biri olan  ve marksist olmadığı halde Mao’ya sempatisini saklamayan, akademisyen Stuart Schram, Mao’nun felsefi yazılarında sıklıkla ve ağırlıkla Büyük Sovyet Ansiklopedisi’ne başvurmuş olduğunu söyler. Hatta oradan kaynak belirtmeden yaptığı alıntıları kendi fikriymiş gibi yazmış olduğunu ima eder. Diyalektik Materyalizm konusunda Shirokov ve Aizenberg’in 1930’larda yazdıkları ders kitabını (İngilizceye, A  Course on Dialectical Materialism olarak tercüme edilmiştir),  iddiasına göre, neredeyse tek referans kitap olarak kullanmıştır. SSCB’de otuzlu yıllarda, Abram Deborin, P.Yudin ve M. Mitin arasındaki “diyalektik” ile ilgili tartışmada Yudin ve Mitin’in savundukları tezleri kendi yazdığı konuyla ilgili yazılarında yinelemiştir.)

Mao, 1972’deki zirveden aldığı ilhamla kendi çıkarlarına göre, 1974 yılında, kompoze ettiği Üç Dünya Teorisi ile aslında ÇHC’nin girdiği yeni rotayı meşrulaştırmak istemişti. Buna göre, ÇHC Amerika ile ilişkilerini geliştirecek, azgelişmiş ülkeleri de kendi siyasal yönlendiriciliği altında bir araya getirerek, hem ABD ile ilişkilerinde  hem de SSCB’ye karşı mücadelesinde daha güçlü bir konumda bulunacaktı.

Teori, Mao açıkça dillendirmemiş olsa da ( elbette, ÇKP’nin bugün dahi aksini iddia ettiğini o zaman dile getiremezdi), Çin’de kapitalist restorasyonun gerçekleşeceği ulusal ve uluslararası ortamı oluşturmak gibi bir işlev görecekti.

Sınıfsal değil, ulusalcı bir bakış açısından oluşturulmuş, yani sınıflar arasında toplumsal uzlaşmayı, işbirliğini vaz eden, dünya ülkelerini ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre üç farklı jeopolitik kompartıman içine yerleştiren, en tehlikeli, en saldırgan emperyalist ülke olarak yaftalanan SSCB karşısında  ezen ve ezilen sınıfların, dolayısıyla sosyalist, kapitalist (ve tabii “gerileyen emperyalist” ABD dahil) ve kapitalist olmayan ülkelerin ortak mücadelesini olumlayan bir teoridir.

Birinci dünyada, ABD ve SSCB dünyadaki istikrarsızlıktan, eşitsizlikten sorumlu iki süper emperyalist güç  olarak yer almıştır. Mao, geleneksel  emperyalist ülke olarak ABD’nin gerilediğini, buna karşın SSCB’nin geleneksel emperyalist ülkelerden daha sömürücü ve açgözlü, daha saldırgan olduğunu vurgular.

İkinci dünyada, bu iki süper güç arasında yer alan diğer gelişmiş kapitalist ülkeler (Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere vb) ve Doğu Avrupa’daki endüstrileşmiş sosyalist ülkeler yer alıyordu.

Üçüncü dünya,  ÇHC’yi, sömürge sisteminden yeni kurtulmuş ülkeleri, yarı-sömürgeleri içeriyordu. Bu üçüncü grup ilerici, devrimci potansiyeli en yüksek olan kompartımanı oluşturuyordu.

Mao’nun bu teorisi ABD emperyalizmi açısından da gayet işlevseldi. Bir kere, ÇHC’nin ABD ve müttefiki diğer kapitalist ülkelerle  ile pragmatik işbirliğini, saldırgan “Sovyet sosyal-emperyalizmi” ni geriletmek gerekçesiyle meşrulaştırıyordu. SSCB’ye “süper emperyalist” muamelesi yaparak onun sosyalist dünya hareketi içindeki etkisini kırmaya çalışıyor, dünya sosyalist sisteminin ve hareketlerinin bölünmesini teşvik ediyordu. ABD ve diğer kapitalist ülkelerle anti-Sovyet bir koalisyon ya da ortak cephe kurulmasını meşrulaştırıyordu. Böylece Amerikanın SSCB’yi kuşatma stratejisine eşsiz bir katkı sunuluyordu.

Bu teorinin kapitalist yeniden kuruculuk görevi üstlenmiş olan  Deng’in işine çok yaramış olduğunu, Mao sonrasında onun tarafından daha da geliştirildiğini biliyoruz.

Faşist rejime hizalanmak

CHP ile ilgili olarak son zamanlarda yaşanan gelişmeler, bu partinin yönetiminin faşist devletin kontrolü altına girmiş olduğu iddiasını destekler niteliktedir.

Daha önce faşizmin yükselişinden söz eden yazılarda değinmiştim. Devletin faşistleştirilebilmesi için politik ve ideolojik aygıtların aynı hizaya getirilmesi gerekiyor. Yani faşizm aynı hizaya getirerek yerleşir. Elbette, muhalefet de bu doğrultuda dönüştürülmek istenir.

Britanya hegemonyasının düşüşüne koşut olarak yükselen klasik faşizm örneklerinde, mesela, 1930’ların Almanyasında bu hali net olarak görebiliyoruz.

Faşizm total bir bir devlet rejimidir. Devlet iktidarını, siyasal muhalefeti de ihtiva edecek şekilde, bütün olarak ele geçirmeye ihtiyaç duyar. Buna göre, burjuva-liberal erkler ayrılığı ilkesini ve uygulamasını (her durumda, özellikle de günümüzdeki versiyonlarında, hukuken olmasa da, fiillen) ortadan kaldırır. Bunu gerçekleştirmek için ille de doğrudan yürütme erkini kullanması gerekmiyor. Pekala yasama erkini, yani parlamentoyu ortadan kaldırmadan, hatta onun da içinde rol üstlendiği koşullarda  istediğini gerçekleştirebilir. Aynı muameleyi yargı erkine de yapar. Mesela, ortada yazılı bir hukuksal metin olarak bir çok demokratik hak ve özgürlükleri tanıyan bir anayasa olsa da, fiillen  rejimin ihtiyaçlarına göre işlev görmekten öte bir anlam taşımaz.

Almanya örneğinde, Nazi iktidarının erken döneminde, nasıl devlete ait sanayi kuruluşlarının, bankaların, maden alanlarının özelleştirilmesi, finans sermayesinin palazlanmasına, bu palazlanma sürerken kendisine bu olanağı sunan Nazi Partisi’nin de palazlanmasına, dolayısıyla faşizmin yerleşmesine katkı yaptıysa, Türkiye’de de, temelleri 12 Eylül darbesiyle atılmış olsa da,  AKP devrinde,  benzer bir gelişmeyi tespit etmek mümkün oluyor.

Türkiye sermaye sınıfı kendisine “istediği her şeyi veren”, palazlanmasını sağlayan AKP’yi destekledi. İktidarını konsolide etmesini sağladı. Devlete tamamen egemen olacağı yolu açtı. Yani şu ya da bu ölçüde demokratik olan rejimin ortadan kaldırılmasını olanaklı kıldı. Bunlara daha önce değinmiştim.

Bu süreç muhalefeti de kendisiyle aynı hizaya getirmesiyle devam etti. Yani AKP tüm devlet güçlerini kendi hizasında yeniden yapılandırdı. Nasıl Nazi Almayasında Reichtag Yangını gibi çeşitli manipülatif araçlar bu rejimi dönüştürme ereği doğrultusında kullanıldıysa,  Türkiye’de de, mesela, kitlesel ölümlerle sonuçlanan malum bombalamalar, 15 Temmuz darbe girişimi, faşizm inşası yolunda, benzer biçimde, manipülatif araçlar olarak kullanıldı.

AKP, parlamentoyu, adliyeyi, sivil ve askeri bürokrasiyi, yerel ve bölgesel yönetim branşlarını, medyayı, eğitim kurumlarını, sendikaları siyasal olarak kendisine entegre etti. İdeolojik devlet aygıtları üzerinde büyük ölçüde egemenlik kurdu. Elbette bunlardan kendisinin istediklerini harfiyen yapmalarını beklemeyecekti. Onların o zamana kadar ki işleyiş tarzlarını yeni rejimin gereklerine göre gözden geçirmelerini, kendilerini yeni rejimi hesaba katarak sınırlandırmalarını, yani buna göre kendi kendilerini kontrol altına almalarını temin etmek yeterli olacaktı.

Devletin bu senkronizasyon ihtiyacı gerektiğinde zor aygıtları kullanılarak sağlanacaktı. Özellikle son birkaç yılda, bu aynı ihtiyacın hukuksal kılıf altında yürütüldüğüne de tanık oluyoruz. Meşhur bir ifadeyle, hukuk siyasetin köpeği oluyor. Klasik faşizm örneklerinde de tanıladığımız gibi, bir süre sonra bu hukuksal kılıfa da gerek duyulmuyor tabii.

Yeri gelmişken, bütün bilindik faşizm deneyimleri dini, ortaçağ dinsel kurumlarını, ahlak anlayışını, kadına bakış açısını, güncel ihtiyaçlara uyarlanmış “asrı saadet” anlayışını yüceltirler, toplumsal sorunlar karşısında çözüm olarak sunarlar.

Kısacası, rejimin, “lider” in  bugünkü uygulamalarını meşrulaştıracak biçimde revize edilmiş veya yeniden kurgulanmış tarihsel anlayışlar, uygulamalar, tarihsel figürler ihya edilir. İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz, Latin Amerika deneyimlerinde bu hali saptayabiliyoruz. Bu arada, elbette faşizmlerin dinsel kurumlarla, din otoriteleri ya da ulemasıyla çıkar ilişkilerini de biliyoruz.  Mesela en son, 12 Eylül faşizminin dinsellleştirme programını hatırlayalım. Sermaye dini kullanmadan rejimini inşa edemez. Sürdüremez. Bugün Amerika’da sayıları  on milyonu aşan evanjelist seçmeni hesaba katmadan, Trump’ın siyasal başarısını anlayamayız.

Türkiye’de de durum farklı değildir. Özellikle de her “laik Atatürk cumhuriyetine bağlı” askeri darbeyle birlikte dinselleştirmenin, yani ortaçağ değerlerinin topluma, kültüre empoze edildiğini biliyoruz. Bugün de aynısı yapılıyor.

Buradan hareketle, “İslamo-faşizm” ifadesini kullanmak, taktik olarak doğru değildir. Bu ifadeyi kullananların meramını anlıyorum elbette ama uzun yıllardan beri dinselleştirme cenderesine sokulmuş kitlelerin zaten karışık olan zihinlerini daha da karıştırmak yanlıştır. Bunun yerine faşizmin kapitalist sömürüyle, sermaye sınıfının adaletsiz, baskıcı yönetimiyle ilişkisini gözler önüne seren bilindik marksist-leninist söylemlerimize başvurmamız en doğrusudur. Mesela, geçmişte kullandığımız “zam, zulüm, işkence, işte faşizm!” sloganı iyi bir örnektir. Bu tür yaratıcı, devrimci üretimleri ne yazık ki epeydir unuttuk.

İnsanların dini inançlarını hedef almak tam da din istismarı yapan, dinciliği teşvik eden sermaye sınıfının işine yarar. Bunun yerine, sermayenin sömürüsünü arttırmak ve sürdürebilmek için bu istismarı yaptığını kitlelere somut olarak göstermek gerekir.

Sosyalist devrimciler olarak teorik kapasiteden yoksunluğumuzu klişe özelliği taşıyan ideolojik söylemlerle ikame etmeye çalışıyoruz. Teorik üretim ihtiyacının amaca uygun, sade suya tirit, klişe ideolojik tüketimle telafi edilmek istendiğinde neler olduğunu geçmiş sosyalizm deneyimleri dolayısıyla biliyoruz.

Türkiye devrimci sosyalist hareketi, genel olarak,  liberalleşmenin etkisi altında kendi marksist-leninist kavramsal çerçevesinden ürker hale geldi. Böyle olunca, yaşanan gelişmelere teorik refleksler veremez oldu. Veyahut, utangaç bir marksizm-leninizme sığındı.

Bugün Türkiye’deki rejimin niteliği nedir? “Rejim” demek yetmez. Hangi, ne tür bir  rejim? “Efendim, buna tek adam rejimi , tek parti rejimi denmemelidir. Ama faşizm de denmemelidir”. Ne denmelidir peki? Bunun açık olarak ilan edilmesi,adının konulması  gerekir.  “Rejim” aşağı “rejim” yukarıdır gidiyor. Faşizm demekten kaçınılıyor (1). Üstelik bunu yapanlar, sınıfsal bir yaklaşımın şampiyonluğunu da yapıyorlar. “Sınıfsal”ı içi boşaltılmış retorik bir manivela gibi kullanmamak, neden faşizm olmadığını izah etmek gerekir.

Türkiye’deki rejimin adı faşizmdir. Onu basitçe “otoritaryanizm” e ( bugünlerde sıkça rastladığımız ifadeler olarak “otokrasi” veya “istibdat” a) indirgeyerek işin içinden çıkmak yanlıştır.

Bir komünist partisi internet sayfasında devrimci demokrat Avcıoğlu’nun YÖN hareketini kast ederek, “Türkiye YÖN’ünü arıyor” başlığını kullanıyor. Bir komünist partisi yönünü aramaz, yönünü arıyorsa, komünist olmaz, komünist partisi olmaz.

Bir komünist “Atatürk cumhuriyeti” ne de özlem duymaz. Cumhuriyetin tanım itibariyle kamusalcı bir rejim formu olarak (“respublica” kavramı, kamu için, kamu adına, kamuyla birlikte anlamlarının hepsini birden ihtiva eder), yükselişi esnasında burjuvazi tarafından sınıf egemenliğini meşrulaştırmak için daha çok  antik devirdeki biçimsel kabuğu vurgulanarak istismar edilmiş olduğunu vurgular. Burjuva diktatörlüğü koşullarında cumhuriyetin gerçek, tanımsal içeriğiyle gerçekleştirilemeyeceğini, salt biçimsel olarak dahi sürdürülebilir olmadığını ya da koşullara bağlı olarak sürdürülebileceğini ilan eder.

Öyleyse, “cumhuriyetçiyiz” derken, onun sınıfsallığı vurgulanarak, kastın emekçi sınıfın cumhuriyeti olduğu belirtilmelidir.

Burjuva “Atatürk Cumhuriyeti”  monarşi karşısında ileriye doğru büyük ve çok değerli bir adımdır. Monarşi karşısında ileri,  sosyalizm karşısında geridir.

Bugünkü faşist rejim karşısında “eski rejim”i, Atatürk Cumhuriyetini idealize eden, ona özlemi ima eden çağrılar kabul edilemez. TC, SSCB’ye dayanılarak kuruldu. Onunla beraber yükseldi. Yani cumhuriyetimiz, paradoksal olarak,  içerde komünizmi vahşice ezerek, ama dışarıda ona dayanılarak kuruldu.

SSCB çökünce, onun da mevcut haliyle ayakta kalması zor olacaktı elbette. Dolayısıyla Cumhuriyet devrimini Sovyet devrimini savunmadan savunamazsınız.  Sovyet devriminden sonra bu saptama bütün burjuva demokratik devrimler için de geçerlidir. Birincisi alt edilince, diğerleri de sorgulanır duruma düşürüldüler. Öyleyse, devrimlerimizi savunmak için hattı ileride, Sovyet devriminin gerisine düşmeyecek surette kurmak lazım. Yani sosyalizmde.

Özcesi, marksist-leninistler ülkelerindeki, dünyadaki olgu ve olayları kendi teorik çerçeveleri içinde, kendi kavramlarıyla analiz eder, tanılar, tanımlarlar. Liberalizmin, kemalizmin, sosyal demokrasinin vb bastonuyla yürümezler.

Türkiye’deki rejimin adını koyup, bu doğrultuda kitlelerde bilinç ve kamuoyu oluşturmak, taktik talepleri, toplumsal ittifakları, sloganları buna göre biçimlendirmeye çalışmak gerekir.

“Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” sloganı, marksist-leninistlerin sloganı olamaz. Olsaydı, zaten Akşener o sloganı kullanmazdı. Öyle değil mi? Artık geriye doğru kaçmaktan vazgeçilmesi gerekir.

Bir kemalist çıkıp, bugün Türkiye’deki rejim “Abdülhamid dönemini aratmayan bir istibdat rejimidir” derse, kendi siyasal anlatısı içinde anlaşılabilir bir iddiada bulunmuş olur. Ancak bu önermeyi bir komünist yaparsa, kendi teorik çerçevesi dışında, burjuva cumhuriyetçi bir saptama yapmış olur (2).

Şimdi aklıma geldi, mesela, İsrail konusunda bir tepki var, protesto var, ama İsrail nedir, adını koymak gerekmez mi?

Bir ülkeyi, bir toplumu sömürgeleştirmenin farklı yöntemleri olabiliyor. Bunlardan biri de, yerleşimci sömürgeleştirmedir. Kuruluş devirlerinde, Britanya şemsiyesi altındaki, ABD, Kanada, Avustralya,G.Afrika gibi ülkeler buna örnektir. İsrail de,  anglo-saksonların tercih ettikleri ve onu teşvik ettikleri bu söz konusu yöntemle Filistin’i sömürgeleştirmiştir. Yani sömürgeci devlettir. Filistin halkının ona silahlı direnişi en meşru hakkıdır. İsrail’in (birtakım “demokratik” zırvaları kayıt düşerek) varlığını tanımak siyonizmle, emperyalizmle saf tutmak demektir. Yakın geçmişte G.Afrika’da var olmuş apartheid rejiminin bir benzeri halen sömürge Filistin’de İsrail işgali altında sürdürülmektedir.

CHP YENİ REJİME HİZALANDI

Hizalanma süreci Baykal döneminde başladı. Kılıçdaroğlu sürece eşsiz katkılar yaptı. Yapmaya da devam ediyor. Onun yerine devlet onayıyla atanan Özel de elinden geleni yapmaya çalışıyor (3)

Muhalif kitleler nazarında inandırıcılığını yitirmiş olması nedeniyle faşist rejimin inşası ve sürdürülebilirliğini sağlamak bakımından katkı vermesi zorlaşan Kılıçdaroğlu yerine getirilen Özel’in öncelikli görevi, giderek genişleyen ve ağırlıklı olarak kendisini CHP’de ifade eden muhalefeti dizginlemek, “yeni Erdoğan” olmayı kafasına koymuş İmamoğlu’na yapılacak “hukuksal” operasyonlar sonrasında oluşacak tepkileri kontrollü olarak idare etmektir.

Bence en büyük başarısı da, Saraçhane’de rejimi yıkabilecek potansiyelini gerçekleştirmesine izin vermeden kitleyi dağıtması olmuştur. Saraçhane, siyasal ve kitlesel kompozisyonu itibariyle,  çok daha etkili olacak yeni bir Gezi’nin provasına dönüşmüştü.  Özel’in bu başarısı, rejimi sonraki CHP operasyonlarının uygulamaya konulmasında  daha da cesaretlendirmiştir.

Ancak, her geçen gün safları genişleyen ve tazyiki artan muhalif basınç karşısında Özel ikili bir baskıya maruz kalmış görünüyor. Bir yandan devletin verdiği görev ve bu yolda yukarıdan gelen baskı; diğer yandan, ağırlaşan ekonomik sorunların bunaltıcı baskısı altındaki muhalif halk sınıflarının, partisinde bu sınıfların sesine samimi olarak kulak veren grupların alttan gelen rejim karşıtı baskısı. Bu baskılar altında, oradan oraya koşturuyor. Bağırıyor, çağırıyor. Bunalıyor. Yukarı tükürse sakal, aşağı tükürse bıyık. İki arada bir derede, ne yapacağına karar veremiyor. Ne kendisini bulunduğu pozisyona atayan faşist rejimin ne de halk muhalefetinin beklentilerini tam olarak karşılıyor. Bocalıyor.

Bu arada Kılıçdaroğlu gibi, o da bu dönemin iktidar dilini o kadar çok içselleştirmiş ki, “hellalleşme”, “kul hakkı”, “Allaha havale”, “öbür dünyada hesap verme” vb retorikle kitlesini ikna etmeye, inandırmaya, bir arada tutmaya gayret ediyor.

Ha bunu yaparken, “Tayyip bey” e olan samimi hayranlık duygusundan kaynaklanan saygısını asla kaybetmiyor. Mesela Tayyip Erdoğan “CAHAPE” derken, o “AKP” demeyi bile saygısızlık olarak görüp, “AK PARTİ” diyor.

Kural, kurum, anayasa tanımayan rejimin gayri meşruluğunu ilan etmek şöyle dursun, onu yeniden meşrulaştırmak için her türlü gayreti gösteriyor. O kadar öyle ki, Erdoğan tarafından verilmiş bütün görevlerden yüzünün akıyla çıkarak onun tarafından Adalet Bakanlığı makamına layık görülmüş eski savcıyı, “Tayyip bey” e ve ailesine tuzak kurmuş olduğu iddiasıyla şikayet ediyor.  Bu zatın planlanmış şerrinden korumak için adeta Tayyip Erdoğan’ın ve ailesinin, partisinin üzerine kapanıyor.

Sanki o bakan ta başından Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, onun direktiflerini yerine getirmemiş, geldiği her yere onun verdiği görevleri hakkıyla yerine getirdikten sonra yine onun tarafından atanmamış gibi. Biçare Özel, Tayyip Erdoğan’a aldatılmaya açık, saf olduğunu, bu bakanın onu istismar ettiğini anlatmaya çalışıyor. Şikayet ediyor. “Tayyip bey” herhalde Özel’in bu çırpınışlarına gülüyordur.

“Saf” olan kim? Erdoğan, hem o bakanı hem de Özel’i suya götürüp susuz getirir. Elbette, bakanı da ihtiyaç duyduğu yere kadar kullanıp, sonra bir yana atacaktır. Daha önce diğerlerine de yapmış olduğu gibi. Tabii  ellerindeki bilgi ve belgelerle birlikte.

Özel bu son çıkışıyla, Erdoğan karşısında kendisini Gürlek ile aynı seviyeye hizalamıştır. Ne de olsa, Erdoğan Gürlek’in olduğu gibi, onun da üstüdür. Bakanla aralarındaki didişmeye Erdoğan’ın onun lehine müdahil olmasını istiyor. Şimdi saf olan kim?

Özel alttan gelen baskıyı karşılayabilmek için olsa gerek, kendi çapında rejime şantajlar yapmaya çalışıyor. Tabii şantajlarının arkasında duramıyor. Kendisini inkar ediyor. Tükürdüğünü yalamak zorunda kalıyor. Şu son “ara seçim” şantajında görüldüğü gibi.

Bu manzaraya bakıldığında, eğer ülke ve dünya koşullarında aksi yönde bir gelişme olmazsa, Erdoğan’ın bir dönem daha yoluna devam edeceği görülüyor. Zaten Cumhur İttifakı son Kürt açılımıyla takviye de edildi. Erdoğan-Bahçeli-Öcalan bloğuna dönüştü. Eh, ta başından ve ittifak dışından değişen CHP yönetimlerinin desteği de var. Şimdi de ha Özel ha Kılıçdaroğlu, ne fark eder? Bu şartlarda, daha ne olsun!

NOTLAR

1) Bugünkü faşizm, ABD liderliğindeki emperyalist hegemonya sisteminin sönme sürecinin 2008 bunalımını izleyen süreçte ivmelendiği, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda yükseliyor.

Bu hal kendisini sadece sisteme meydan okuyan ülkelerle yaşanan gerilim, çatışma veya dolaylı savaşlarda değil, sistemin merkez ve uydu bileşenleri arasında, ve tabii bunların her birinin kendi içlerindeki gerilim ve çelişkilerde de dışa vurmaktadır. Mesela, uydulaştırılmış AB ülkelerinde, İngiltere’de faşist partilerin giderek güçlenmesi, sağıyla, soluyla merkez siyasal güçlerin mevcut uydulaştırılmış yapı içinde hareket yeteneklerinin kalmamış olmasıyla doğrudan ilişkilidir.

Hegemonya krizinin ağırlaştığı koşullarda uluslararası finans-kapital ve onu arkalayan askeri-politik güç olarak ABD, uydu devlet yapılarına doğrudan müdahale etme olanağına sahiptir. Gerektiğinde, aksayan büyük sermaye öğelerini de etkisizleştirebilmektedir.  Bugün bunu, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda, geçmişte sahip olmadığı bir cevvaliyetle gerçekleştirebilmektedir. 20’li, 30’lu yıllardaki faşizmler benzer bir işlevi yerine getirebilmek bakımından bugünkü kadar avantajlı değillerdi.

Kendisi de aristokrat-sanayici ünlü bir İtalyan ailesinden gelen değerli film yönetmeni L.Visconti La caduta degli dei (Tanrıların Düşüşü) adlı önemli filminde, Alman aristokrat-sanayici Krupp ailesini çağrıştıran bir aile üzerinden Nazi iktidarının büyük sermaye sınıfıyla ilişkisinden bir kesiti sergilemektedir. Rejime entegrasyona ayak direyen ya da tereddütleri olan bir sermaye grubunun nasıl hizaya getirildiği gösterilmektedir.

Bu filmin yansıttığı bir başka gerçeklik de, Epstein sınıfının bugüne özgü bir olgu olmadığı, emperyalist sermaye tarihi kadar geriye giden bir tarihinin olduğudur. Helmut Berger’in çok başarılı oyunculuğuyla yorumladığı Martin tipi bu sınıfın bütün çürümüşlüğünü gözler önüne sermektedir.

2) Bir de, “cumhuriyetin kurumlarını ortadan kaldırdılar, onu yıktılar, hilafeti geri getirmeye çalışıyorlar” gibi saptamalar yapılıyor. Bununla kast edilen meramı anlıyorum ve kabul ediyorum. Karşı propagandamızı daha vurucu hale getirmek için bunu retorik olarak kullanıyoruz. Buraya kadar tamam. Ancak teorik düzeyde, bu ifadeler gerçekliği yansıtmıyor. Cumhuriyet yıkılmadı, kurumlarının hemen hepsi olduğu yerde duruyor, sorun onların işlemiyor, işletilmiyor olmasıdır. Veyahut bilindik içeriklerinin faşist rejimin isterlerine göre boşaltılmış ya da dönüştürülmüş olmasıdır. Anlatmak istediğim de bu. Günümüzün faşizmleri böyle bir görüntünün çok daha işlevsel, çok daha düşük maliyetli olduğunu görüyor, düşünüyorlar. Zaten devasa enformasyon, komünikasyon ağlarını, küresel ölçekte, öncellenmemiş ölçüde kontrolleri altında tutuyorlar. Bu söz konusu ağların inandırıcılığının, ikna kabiliyetinin  bu “mış gibi” görüntüsü verilmeden zaafa uğrayacağını düşünüyorlar.

Hilafete gelince, bugünkü iktidarın hilafeti tekrar kurmak gibi bir derdi yok. Kurmak istediğini, kurabileceği şeyi  15 Temmuzdan itibaren kurdu zaten. Hilafet, İslam dünyasının belli bir teolojik anlayışa referans veren siyasal-teokratik üst örgütüyse, bugün ulusal ya da kabile konfederasyonları halinde devletleşmiş çok sayıdaki yapı üzerinde hangi meşruiyetle bunu yapacaksınız? Diyelim ilan ettiniz, kim takar? Ben hilafetim, şu da halifedir demekle olmaz. Osmanlı hilafeti de 19.yüzyılda, Osmanlı devletine,  Britanya’nın uydusu haline geldiğinde, onun geniş bir müslüman nüfusun yaşadığı coğrafyalardaki kolonyal çıkarlarını güvenmce altında almak adına bahşedilmişti. Ki, o zaman dahi İslam camiasında tartışmalı bir konumdaydı. Bugünün dünyasında böyle bir talep veya niyet reel bir değere sahip değildir. Retorik ve gerçekliği birbirine karıştırmayalım.

3) Bu aynı hizaya getirme çabası DEM partisine yönelik olarak da “terörsüz Türkiye” anlatısı etrafında gerçekleştiriliyor. Bu bakımdan Öcalan’a, Kılıçdaroğlu’na verilen role benzer bir rol verildiği görülüyor.

Bu faşizm uygulamasının emperyalist hegemonya sisteminin kendisini büyük tehdit altında hissettiği, böylece  uydularına, yönlendirme anlamında,  doğrudan müdahale edebilme ihtiyacı duyduğu koşullarda gerçekleştiğini aklımızda tutalım. Yön gösterilir, uygulama şekli işin başındakilere bırakılır.

Sık sık AKP’nin bir emperyalist proje  olduğu söyleniyor. Buna şunu da ilave etmek gerekir:  Projeler değişen koşullarda tadil ya da revize edilebiliyorlar. Yeni koşullara, direnişlere, ayak sürümelere, hesaplanamamış gelişmelere göre konumlar, politikalar, ittifaklar, taktikler gözden geçirilebiliyor.

Hakim Kürt siyaseti de, Öcalan Türkiye’ye ABD tarafından belli kayıtlarla teslim edildiği sıralarda, uygulamaya konacak emperyalist BOP stratejisinin isterlerine göre , AKP gibi projelendirildi. Özellikle 2007’den sonra CHP’ye el atıldı. Kılıçdaroğlu, proje “yeni CHP” nin ilk genel başkanıdır.

Bugün faşist rejim uluslararası finans oligarşisinin taleplerine uygun olarak mevcut siyasal yapılanmaya hizalanmayı ve dolayısıyla rejimin bekasını temin edecek biçimde yeni bir ayar vermek istiyor.