Faşist rejime hizalanmak

CHP ile ilgili olarak son zamanlarda yaşanan gelişmeler, bu partinin yönetiminin faşist devletin kontrolü altına girmiş olduğu iddiasını destekler niteliktedir.

Daha önce faşizmin yükselişinden söz eden yazılarda değinmiştim. Devletin faşistleştirilebilmesi için politik ve ideolojik aygıtların aynı hizaya getirilmesi gerekiyor. Yani faşizm aynı hizaya getirerek yerleşir. Elbette, muhalefet de bu doğrultuda dönüştürülmek istenir.

Britanya hegemonyasının düşüşüne koşut olarak yükselen klasik faşizm örneklerinde, mesela, 1930’ların Almanyasında bu hali net olarak görebiliyoruz.

Faşizm total bir bir devlet rejimidir. Devlet iktidarını, siyasal muhalefeti de ihtiva edecek şekilde, bütün olarak ele geçirmeye ihtiyaç duyar. Buna göre, burjuva-liberal erkler ayrılığı ilkesini ve uygulamasını (her durumda, özellikle de günümüzdeki versiyonlarında, hukuken olmasa da, fiillen) ortadan kaldırır. Bunu gerçekleştirmek için ille de doğrudan yürütme erkini kullanması gerekmiyor. Pekala yasama erkini, yani parlamentoyu ortadan kaldırmadan, hatta onun da içinde rol üstlendiği koşullarda  istediğini gerçekleştirebilir. Aynı muameleyi yargı erkine de yapar. Mesela, ortada yazılı bir hukuksal metin olarak bir çok demokratik hak ve özgürlükleri tanıyan bir anayasa olsa da, fiillen  rejimin ihtiyaçlarına göre işlev görmekten öte bir anlam taşımaz.

Almanya örneğinde, Nazi iktidarının erken döneminde, nasıl devlete ait sanayi kuruluşlarının, bankaların, maden alanlarının özelleştirilmesi, finans sermayesinin palazlanmasına, bu palazlanma sürerken kendisine bu olanağı sunan Nazi Partisi’nin de palazlanmasına, dolayısıyla faşizmin yerleşmesine katkı yaptıysa, Türkiye’de de, temelleri 12 Eylül darbesiyle atılmış olsa da,  AKP devrinde,  benzer bir gelişmeyi tespit etmek mümkün oluyor.

Türkiye sermaye sınıfı kendisine “istediği her şeyi veren”, palazlanmasını sağlayan AKP’yi destekledi. İktidarını konsolide etmesini sağladı. Devlete tamamen egemen olacağı yolu açtı. Yani şu ya da bu ölçüde demokratik olan rejimin ortadan kaldırılmasını olanaklı kıldı. Bunlara daha önce değinmiştim.

Bu süreç muhalefeti de kendisiyle aynı hizaya getirmesiyle devam etti. Yani AKP tüm devlet güçlerini kendi hizasında yeniden yapılandırdı. Nasıl Nazi Almayasında Reichtag Yangını gibi çeşitli manipülatif araçlar bu rejimi dönüştürme ereği doğrultusında kullanıldıysa,  Türkiye’de de, mesela, kitlesel ölümlerle sonuçlanan malum bombalamalar, 15 Temmuz darbe girişimi, faşizm inşası yolunda, benzer biçimde, manipülatif araçlar olarak kullanıldı.

AKP, parlamentoyu, adliyeyi, sivil ve askeri bürokrasiyi, yerel ve bölgesel yönetim branşlarını, medyayı, eğitim kurumlarını, sendikaları siyasal olarak kendisine entegre etti. İdeolojik devlet aygıtları üzerinde büyük ölçüde egemenlik kurdu. Elbette bunlardan kendisinin istediklerini harfiyen yapmalarını beklemeyecekti. Onların o zamana kadar ki işleyiş tarzlarını yeni rejimin gereklerine göre gözden geçirmelerini, kendilerini yeni rejimi hesaba katarak sınırlandırmalarını, yani buna göre kendi kendilerini kontrol altına almalarını temin etmek yeterli olacaktı.

Devletin bu senkronizasyon ihtiyacı gerektiğinde zor aygıtları kullanılarak sağlanacaktı. Özellikle son birkaç yılda, bu aynı ihtiyacın hukuksal kılıf altında yürütüldüğüne de tanık oluyoruz. Meşhur bir ifadeyle, hukuk siyasetin köpeği oluyor. Klasik faşizm örneklerinde de tanıladığımız gibi, bir süre sonra bu hukuksal kılıfa da gerek duyulmuyor tabii.

Yeri gelmişken, bütün bilindik faşizm deneyimleri dini, ortaçağ dinsel kurumlarını, ahlak anlayışını, kadına bakış açısını, güncel ihtiyaçlara uyarlanmış “asrı saadet” anlayışını yüceltirler, toplumsal sorunlar karşısında çözüm olarak sunarlar.

Kısacası, rejimin, “lider” in  bugünkü uygulamalarını meşrulaştıracak biçimde revize edilmiş veya yeniden kurgulanmış tarihsel anlayışlar, uygulamalar, tarihsel figürler ihya edilir. İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz, Latin Amerika deneyimlerinde bu hali saptayabiliyoruz. Bu arada, elbette faşizmlerin dinsel kurumlarla, din otoriteleri ya da ulemasıyla çıkar ilişkilerini de biliyoruz.  Mesela en son, 12 Eylül faşizminin dinsellleştirme programını hatırlayalım. Sermaye dini kullanmadan rejimini inşa edemez. Sürdüremez. Bugün Amerika’da sayıları  on milyonu aşan evanjelist seçmeni hesaba katmadan, Trump’ın siyasal başarısını anlayamayız.

Türkiye’de de durum farklı değildir. Özellikle de her “laik Atatürk cumhuriyetine bağlı” askeri darbeyle birlikte dinselleştirmenin, yani ortaçağ değerlerinin topluma, kültüre empoze edildiğini biliyoruz. Bugün de aynısı yapılıyor.

Buradan hareketle, “İslamo-faşizm” ifadesini kullanmak, taktik olarak doğru değildir. Bu ifadeyi kullananların meramını anlıyorum elbette ama uzun yıllardan beri dinselleştirme cenderesine sokulmuş kitlelerin zaten karışık olan zihinlerini daha da karıştırmak yanlıştır. Bunun yerine faşizmin kapitalist sömürüyle, sermaye sınıfının adaletsiz, baskıcı yönetimiyle ilişkisini gözler önüne seren bilindik marksist-leninist söylemlerimize başvurmamız en doğrusudur. Mesela, geçmişte kullandığımız “zam, zulüm, işkence, işte faşizm!” sloganı iyi bir örnektir. Bu tür yaratıcı, devrimci üretimleri ne yazık ki epeydir unuttuk.

İnsanların dini inançlarını hedef almak tam da din istismarı yapan, dinciliği teşvik eden sermaye sınıfının işine yarar. Bunun yerine, sermayenin sömürüsünü arttırmak ve sürdürebilmek için bu istismarı yaptığını kitlelere somut olarak göstermek gerekir.

Sosyalist devrimciler olarak teorik kapasiteden yoksunluğumuzu klişe özelliği taşıyan ideolojik söylemlerle ikame etmeye çalışıyoruz. Teorik üretim ihtiyacının amaca uygun, sade suya tirit, klişe ideolojik tüketimle telafi edilmek istendiğinde neler olduğunu geçmiş sosyalizm deneyimleri dolayısıyla biliyoruz.

Türkiye devrimci sosyalist hareketi, genel olarak,  liberalleşmenin etkisi altında kendi marksist-leninist kavramsal çerçevesinden ürker hale geldi. Böyle olunca, yaşanan gelişmelere teorik refleksler veremez oldu. Veyahut, utangaç bir marksizm-leninizme sığındı.

Bugün Türkiye’deki rejimin niteliği nedir? “Rejim” demek yetmez. Hangi, ne tür bir  rejim? “Efendim, buna tek adam rejimi , tek parti rejimi denmemelidir. Ama faşizm de denmemelidir”. Ne denmelidir peki? Bunun açık olarak ilan edilmesi,adının konulması  gerekir.  “Rejim” aşağı “rejim” yukarıdır gidiyor. Faşizm demekten kaçınılıyor (1). Üstelik bunu yapanlar, sınıfsal bir yaklaşımın şampiyonluğunu da yapıyorlar. “Sınıfsal”ı içi boşaltılmış retorik bir manivela gibi kullanmamak, neden faşizm olmadığını izah etmek gerekir.

Türkiye’deki rejimin adı faşizmdir. Onu basitçe “otoritaryanizm” e ( bugünlerde sıkça rastladığımız ifadeler olarak “otokrasi” veya “istibdat” a) indirgeyerek işin içinden çıkmak yanlıştır.

Bir komünist partisi internet sayfasında devrimci demokrat Avcıoğlu’nun YÖN hareketini kast ederek, “Türkiye YÖN’ünü arıyor” başlığını kullanıyor. Bir komünist partisi yönünü aramaz, yönünü arıyorsa, komünist olmaz, komünist partisi olmaz.

Bir komünist “Atatürk cumhuriyeti” ne de özlem duymaz. Cumhuriyetin tanım itibariyle kamusalcı bir rejim formu olarak (“respublica” kavramı, kamu için, kamu adına, kamuyla birlikte anlamlarının hepsini birden ihtiva eder), yükselişi esnasında burjuvazi tarafından sınıf egemenliğini meşrulaştırmak için daha çok  antik devirdeki biçimsel kabuğu vurgulanarak istismar edilmiş olduğunu vurgular. Burjuva diktatörlüğü koşullarında cumhuriyetin gerçek, tanımsal içeriğiyle gerçekleştirilemeyeceğini, salt biçimsel olarak dahi sürdürülebilir olmadığını ya da koşullara bağlı olarak sürdürülebileceğini ilan eder.

Öyleyse, “cumhuriyetçiyiz” derken, onun sınıfsallığı vurgulanarak, kastın emekçi sınıfın cumhuriyeti olduğu belirtilmelidir.

Burjuva “Atatürk Cumhuriyeti”  monarşi karşısında ileriye doğru büyük ve çok değerli bir adımdır. Monarşi karşısında ileri,  sosyalizm karşısında geridir.

Bugünkü faşist rejim karşısında “eski rejim”i, Atatürk Cumhuriyetini idealize eden, ona özlemi ima eden çağrılar kabul edilemez. TC, SSCB’ye dayanılarak kuruldu. Onunla beraber yükseldi. Yani cumhuriyetimiz, paradoksal olarak,  içerde komünizmi vahşice ezerek, ama dışarıda ona dayanılarak kuruldu.

SSCB çökünce, onun da mevcut haliyle ayakta kalması zor olacaktı elbette. Dolayısıyla Cumhuriyet devrimini Sovyet devrimini savunmadan savunamazsınız.  Sovyet devriminden sonra bu saptama bütün burjuva demokratik devrimler için de geçerlidir. Birincisi alt edilince, diğerleri de sorgulanır duruma düşürüldüler. Öyleyse, devrimlerimizi savunmak için hattı ileride, Sovyet devriminin gerisine düşmeyecek surette kurmak lazım. Yani sosyalizmde.

Özcesi, marksist-leninistler ülkelerindeki, dünyadaki olgu ve olayları kendi teorik çerçeveleri içinde, kendi kavramlarıyla analiz eder, tanılar, tanımlarlar. Liberalizmin, kemalizmin, sosyal demokrasinin vb bastonuyla yürümezler.

Türkiye’deki rejimin adını koyup, bu doğrultuda kitlelerde bilinç ve kamuoyu oluşturmak, taktik talepleri, toplumsal ittifakları, sloganları buna göre biçimlendirmeye çalışmak gerekir.

“Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” sloganı, marksist-leninistlerin sloganı olamaz. Olsaydı, zaten Akşener o sloganı kullanmazdı. Öyle değil mi? Artık geriye doğru kaçmaktan vazgeçilmesi gerekir.

Bir kemalist çıkıp, bugün Türkiye’deki rejim “Abdülhamid dönemini aratmayan bir istibdat rejimidir” derse, kendi siyasal anlatısı içinde anlaşılabilir bir iddiada bulunmuş olur. Ancak bu önermeyi bir komünist yaparsa, kendi teorik çerçevesi dışında, burjuva cumhuriyetçi bir saptama yapmış olur (2).

Şimdi aklıma geldi, mesela, İsrail konusunda bir tepki var, protesto var, ama İsrail nedir, adını koymak gerekmez mi?

Bir ülkeyi, bir toplumu sömürgeleştirmenin farklı yöntemleri olabiliyor. Bunlardan biri de, yerleşimci sömürgeleştirmedir. Kuruluş devirlerinde, Britanya şemsiyesi altındaki, ABD, Kanada, Avustralya,G.Afrika gibi ülkeler buna örnektir. İsrail de,  anglo-saksonların tercih ettikleri ve onu teşvik ettikleri bu söz konusu yöntemle Filistin’i sömürgeleştirmiştir. Yani sömürgeci devlettir. Filistin halkının ona silahlı direnişi en meşru hakkıdır. İsrail’in (birtakım “demokratik” zırvaları kayıt düşerek) varlığını tanımak siyonizmle, emperyalizmle saf tutmak demektir. Yakın geçmişte G.Afrika’da var olmuş apartheid rejiminin bir benzeri halen sömürge Filistin’de İsrail işgali altında sürdürülmektedir.

CHP YENİ REJİME HİZALANDI

Hizalanma süreci Baykal döneminde başladı. Kılıçdaroğlu sürece eşsiz katkılar yaptı. Yapmaya da devam ediyor. Onun yerine devlet onayıyla atanan Özel de elinden geleni yapmaya çalışıyor (3)

Muhalif kitleler nazarında inandırıcılığını yitirmiş olması nedeniyle faşist rejimin inşası ve sürdürülebilirliğini sağlamak bakımından katkı vermesi zorlaşan Kılıçdaroğlu yerine getirilen Özel’in öncelikli görevi, giderek genişleyen ve ağırlıklı olarak kendisini CHP’de ifade eden muhalefeti dizginlemek, “yeni Erdoğan” olmayı kafasına koymuş İmamoğlu’na yapılacak “hukuksal” operasyonlar sonrasında oluşacak tepkileri kontrollü olarak idare etmektir.

Bence en büyük başarısı da, Saraçhane’de rejimi yıkabilecek potansiyelini gerçekleştirmesine izin vermeden kitleyi dağıtması olmuştur. Saraçhane, siyasal ve kitlesel kompozisyonu itibariyle,  çok daha etkili olacak yeni bir Gezi’nin provasına dönüşmüştü.  Özel’in bu başarısı, rejimi sonraki CHP operasyonlarının uygulamaya konulmasında  daha da cesaretlendirmiştir.

Ancak, her geçen gün safları genişleyen ve tazyiki artan muhalif basınç karşısında Özel ikili bir baskıya maruz kalmış görünüyor. Bir yandan devletin verdiği görev ve bu yolda yukarıdan gelen baskı; diğer yandan, ağırlaşan ekonomik sorunların bunaltıcı baskısı altındaki muhalif halk sınıflarının, partisinde bu sınıfların sesine samimi olarak kulak veren grupların alttan gelen rejim karşıtı baskısı. Bu baskılar altında, oradan oraya koşturuyor. Bağırıyor, çağırıyor. Bunalıyor. Yukarı tükürse sakal, aşağı tükürse bıyık. İki arada bir derede, ne yapacağına karar veremiyor. Ne kendisini bulunduğu pozisyona atayan faşist rejimin ne de halk muhalefetinin beklentilerini tam olarak karşılıyor. Bocalıyor.

Bu arada Kılıçdaroğlu gibi, o da bu dönemin iktidar dilini o kadar çok içselleştirmiş ki, “hellalleşme”, “kul hakkı”, “Allaha havale”, “öbür dünyada hesap verme” vb retorikle kitlesini ikna etmeye, inandırmaya, bir arada tutmaya gayret ediyor.

Ha bunu yaparken, “Tayyip bey” e olan samimi hayranlık duygusundan kaynaklanan saygısını asla kaybetmiyor. Mesela Tayyip Erdoğan “CAHAPE” derken, o “AKP” demeyi bile saygısızlık olarak görüp, “AK PARTİ” diyor.

Kural, kurum, anayasa tanımayan rejimin gayri meşruluğunu ilan etmek şöyle dursun, onu yeniden meşrulaştırmak için her türlü gayreti gösteriyor. O kadar öyle ki, Erdoğan tarafından verilmiş bütün görevlerden yüzünün akıyla çıkarak onun tarafından Adalet Bakanlığı makamına layık görülmüş eski savcıyı, “Tayyip bey” e ve ailesine tuzak kurmuş olduğu iddiasıyla şikayet ediyor.  Bu zatın planlanmış şerrinden korumak için adeta Tayyip Erdoğan’ın ve ailesinin, partisinin üzerine kapanıyor.

Sanki o bakan ta başından Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, onun direktiflerini yerine getirmemiş, geldiği her yere onun verdiği görevleri hakkıyla yerine getirdikten sonra yine onun tarafından atanmamış gibi. Biçare Özel, Tayyip Erdoğan’a aldatılmaya açık, saf olduğunu, bu bakanın onu istismar ettiğini anlatmaya çalışıyor. Şikayet ediyor. “Tayyip bey” herhalde Özel’in bu çırpınışlarına gülüyordur.

“Saf” olan kim? Erdoğan, hem o bakanı hem de Özel’i suya götürüp susuz getirir. Elbette, bakanı da ihtiyaç duyduğu yere kadar kullanıp, sonra bir yana atacaktır. Daha önce diğerlerine de yapmış olduğu gibi. Tabii  ellerindeki bilgi ve belgelerle birlikte.

Özel bu son çıkışıyla, Erdoğan karşısında kendisini Gürlek ile aynı seviyeye hizalamıştır. Ne de olsa, Erdoğan Gürlek’in olduğu gibi, onun da üstüdür. Bakanla aralarındaki didişmeye Erdoğan’ın onun lehine müdahil olmasını istiyor. Şimdi saf olan kim?

Özel alttan gelen baskıyı karşılayabilmek için olsa gerek, kendi çapında rejime şantajlar yapmaya çalışıyor. Tabii şantajlarının arkasında duramıyor. Kendisini inkar ediyor. Tükürdüğünü yalamak zorunda kalıyor. Şu son “ara seçim” şantajında görüldüğü gibi.

Bu manzaraya bakıldığında, eğer ülke ve dünya koşullarında aksi yönde bir gelişme olmazsa, Erdoğan’ın bir dönem daha yoluna devam edeceği görülüyor. Zaten Cumhur İttifakı son Kürt açılımıyla takviye de edildi. Erdoğan-Bahçeli-Öcalan bloğuna dönüştü. Eh, ta başından ve ittifak dışından değişen CHP yönetimlerinin desteği de var. Şimdi de ha Özel ha Kılıçdaroğlu, ne fark eder? Bu şartlarda, daha ne olsun!

NOTLAR

1) Bugünkü faşizm, ABD liderliğindeki emperyalist hegemonya sisteminin sönme sürecinin 2008 bunalımını izleyen süreçte ivmelendiği, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda yükseliyor.

Bu hal kendisini sadece sisteme meydan okuyan ülkelerle yaşanan gerilim, çatışma veya dolaylı savaşlarda değil, sistemin merkez ve uydu bileşenleri arasında, ve tabii bunların her birinin kendi içlerindeki gerilim ve çelişkilerde de dışa vurmaktadır. Mesela, uydulaştırılmış AB ülkelerinde, İngiltere’de faşist partilerin giderek güçlenmesi, sağıyla, soluyla merkez siyasal güçlerin mevcut uydulaştırılmış yapı içinde hareket yeteneklerinin kalmamış olmasıyla doğrudan ilişkilidir.

Hegemonya krizinin ağırlaştığı koşullarda uluslararası finans-kapital ve onu arkalayan askeri-politik güç olarak ABD, uydu devlet yapılarına doğrudan müdahale etme olanağına sahiptir. Gerektiğinde, aksayan büyük sermaye öğelerini de etkisizleştirebilmektedir.  Bugün bunu, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda, geçmişte sahip olmadığı bir cevvaliyetle gerçekleştirebilmektedir. 20’li, 30’lu yıllardaki faşizmler benzer bir işlevi yerine getirebilmek bakımından bugünkü kadar avantajlı değillerdi.

Kendisi de aristokrat-sanayici ünlü bir İtalyan ailesinden gelen değerli film yönetmeni L.Visconti La caduta degli dei (Tanrıların Düşüşü) adlı önemli filminde, Alman aristokrat-sanayici Krupp ailesini çağrıştıran bir aile üzerinden Nazi iktidarının büyük sermaye sınıfıyla ilişkisinden bir kesiti sergilemektedir. Rejime entegrasyona ayak direyen ya da tereddütleri olan bir sermaye grubunun nasıl hizaya getirildiği gösterilmektedir.

Bu filmin yansıttığı bir başka gerçeklik de, Epstein sınıfının bugüne özgü bir olgu olmadığı, emperyalist sermaye tarihi kadar geriye giden bir tarihinin olduğudur. Helmut Berger’in çok başarılı oyunculuğuyla yorumladığı Martin tipi bu sınıfın bütün çürümüşlüğünü gözler önüne sermektedir.

2) Bir de, “cumhuriyetin kurumlarını ortadan kaldırdılar, onu yıktılar, hilafeti geri getirmeye çalışıyorlar” gibi saptamalar yapılıyor. Bununla kast edilen meramı anlıyorum ve kabul ediyorum. Karşı propagandamızı daha vurucu hale getirmek için bunu retorik olarak kullanıyoruz. Buraya kadar tamam. Ancak teorik düzeyde, bu ifadeler gerçekliği yansıtmıyor. Cumhuriyet yıkılmadı, kurumlarının hemen hepsi olduğu yerde duruyor, sorun onların işlemiyor, işletilmiyor olmasıdır. Veyahut bilindik içeriklerinin faşist rejimin isterlerine göre boşaltılmış ya da dönüştürülmüş olmasıdır. Anlatmak istediğim de bu. Günümüzün faşizmleri böyle bir görüntünün çok daha işlevsel, çok daha düşük maliyetli olduğunu görüyor, düşünüyorlar. Zaten devasa enformasyon, komünikasyon ağlarını, küresel ölçekte, öncellenmemiş ölçüde kontrolleri altında tutuyorlar. Bu söz konusu ağların inandırıcılığının, ikna kabiliyetinin  bu “mış gibi” görüntüsü verilmeden zaafa uğrayacağını düşünüyorlar.

Hilafete gelince, bugünkü iktidarın hilafeti tekrar kurmak gibi bir derdi yok. Kurmak istediğini, kurabileceği şeyi  15 Temmuzdan itibaren kurdu zaten. Hilafet, İslam dünyasının belli bir teolojik anlayışa referans veren siyasal-teokratik üst örgütüyse, bugün ulusal ya da kabile konfederasyonları halinde devletleşmiş çok sayıdaki yapı üzerinde hangi meşruiyetle bunu yapacaksınız? Diyelim ilan ettiniz, kim takar? Ben hilafetim, şu da halifedir demekle olmaz. Osmanlı hilafeti de 19.yüzyılda, Osmanlı devletine,  Britanya’nın uydusu haline geldiğinde, onun geniş bir müslüman nüfusun yaşadığı coğrafyalardaki kolonyal çıkarlarını güvenmce altında almak adına bahşedilmişti. Ki, o zaman dahi İslam camiasında tartışmalı bir konumdaydı. Bugünün dünyasında böyle bir talep veya niyet reel bir değere sahip değildir. Retorik ve gerçekliği birbirine karıştırmayalım.

3) Bu aynı hizaya getirme çabası DEM partisine yönelik olarak da “terörsüz Türkiye” anlatısı etrafında gerçekleştiriliyor. Bu bakımdan Öcalan’a, Kılıçdaroğlu’na verilen role benzer bir rol verildiği görülüyor.

Bu faşizm uygulamasının emperyalist hegemonya sisteminin kendisini büyük tehdit altında hissettiği, böylece  uydularına, yönlendirme anlamında,  doğrudan müdahale edebilme ihtiyacı duyduğu koşullarda gerçekleştiğini aklımızda tutalım. Yön gösterilir, uygulama şekli işin başındakilere bırakılır.

Sık sık AKP’nin bir emperyalist proje  olduğu söyleniyor. Buna şunu da ilave etmek gerekir:  Projeler değişen koşullarda tadil ya da revize edilebiliyorlar. Yeni koşullara, direnişlere, ayak sürümelere, hesaplanamamış gelişmelere göre konumlar, politikalar, ittifaklar, taktikler gözden geçirilebiliyor.

Hakim Kürt siyaseti de, Öcalan Türkiye’ye ABD tarafından belli kayıtlarla teslim edildiği sıralarda, uygulamaya konacak emperyalist BOP stratejisinin isterlerine göre , AKP gibi projelendirildi. Özellikle 2007’den sonra CHP’ye el atıldı. Kılıçdaroğlu, proje “yeni CHP” nin ilk genel başkanıdır.

Bugün faşist rejim uluslararası finans oligarşisinin taleplerine uygun olarak mevcut siyasal yapılanmaya hizalanmayı ve dolayısıyla rejimin bekasını temin edecek biçimde yeni bir ayar vermek istiyor.