Çin, Emperyalizm ve “Küresel Güney”: Amerika-Çin Zirvesi Öncesinde Uyarılar

Bugünkü dünya siyasetini anlamaya çalışırken karşılaşılan en büyük teorik sorunlardan biri, birbirinden farklı olguların aynı kavram altında toplanmasıdır. ABD hegemonyası ile emperyalizm, çok kutupluluk ile anti-emperyalizm, devlet kapitalizmi ile sosyalizm, “Küresel Güney” ile anti-emperyalist mücadele birbirinin yerine kullanılmaya başlanmıştır. Bunun sonucu, siyasal değerlendirme ile teorik kavramsal değerlendirme arasındaki bağın kopmasıdır.

Özellikle Çin konusunda bu kopuş belirgindir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendisini sosyalist olarak tanımlaması, onun sosyalist olduğu anlamına gelmez. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyici ekonomik ilişkilerdir; devlet işletmeleriyle birlikte büyük ve güçlü bir özel sermaye alanı vardır. Devlet, stratejik sektörler, finans, kredi, sanayi politikası ve uzun dönemli yatırım kararları üzerinde olağanüstü güçlü bir konuma sahiptir. Bu nedenle Çin’i klasik Batı kapitalizminin basit bir kopyası olarak değerlendirmek de, kendi resmi ideolojik tanımını esas alarak sosyalist saymak da doğru değildir. Çin, özgül bir devlet kapitalizmi biçimidir. Daha önceki yazılarda Çin üzerine değerlendirmeler yaparken, ekonomik yapı ile siyasal biçim arasındaki bu farklılığa özellikle dikkat çekmiştim.

Buradan hareketle yapılan ikinci bir hata da şudur: Çin kapitalist ise emperyalist, dolayısıyla ABD ile aynı şeydir denmektedir. Bu da doğru değildir. Bir ülkenin kapitalist olması, onun dünya kapitalist sistemi içindeki konumunu tek başına açıklamaz. Çin’in kapitalist olması, ABD ile özdeş olduğu anlamına gelmez. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu sosyalist veya kendiliğinden anti-emperyalist yapmaz.

Burada emperyalizm ile hegemonya arasındaki ayrımı yeniden kurmak lazım.

Emperyalizm ve hegemonya

Lenin’in emperyalizm çözümlemesinin önemi, emperyalizmi yalnızca bir dış politika biçimi olarak ele almamasıdır. Üretimde ve sermayede yoğunlaşma, tekellerin belirleyici hale gelmesi, banka ve sanayi sermayesinin bütünleşmesi, sermaye ihracının önem kazanması, uluslararası tekelci birliklerin oluşması ve dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması, kapitalist gelişmenin belirli bir aşamasının birbirine bağlı görünümleridir.

Bu bakımdan emperyalizm sadece kapitalist devletlerin zaman zaman seçtikleri saldırgan bir dış politika değildir. Kapitalist gelişmenin belirli bir yoğunlaşma düzeyinde kazandığı uluslararası biçimdir. Bunları biliyoruz.

Hegemonya kavramına gelince, her emperyalist güç hegemon değildir. Hegemonya, emperyalist sistem içerisindeki güçler hiyerarşisinin belirli bir tarihsel biçimidir.

ABD’nin özgünlüğü yalnızca büyük bir emperyalist güç olmasından kaynaklanmıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünya ekonomisinin finansal, askerî, siyasal ve kurumsal örgütlenmesinin merkezine yerleşmiştir. Dolar sistemi, Bretton Woods kurumları, uluslararası finans düzeni, NATO, dünya ticaretinin kurumsal çerçevesi ve ABD’nin askerî kapasitesi aynı bütünün parçalarıdır. Bu bütün, ABD’nin yalnızca güçlü bir devlet değil, dünya kapitalizminin hegemonik merkezi haline gelmesini sağlamıştır. Buna önceki yazılarda değinmiştim.

Bu nedenle bugün ABD hegemonyasının zayıflamasını emperyalizmin zayıflaması olarak görmek doğru değildir.

Bir hegemonun gerilemesi kapitalizmi ortadan kaldırmaz. Dünya kapitalist sistemindeki güç dengelerini ve hiyerarşik düzeni değiştirir. Beklentinin tersine, günümüzde de tanık olmaya başladığımız gibi, hegemonik merkezin zayıflaması emperyalist rekabeti artırabilir.

Dolayısıyla günümüzde talep edilen ve fiilen ortaya çıkmış olan çok kutupluluk, kendi başına ilerici bir tarihsel aşama değildir. Çok kutuplu bir dünya sosyalist de olabilir, kapitalist de. Eğer mevcut kapitalist dünya sistemi içerisinde gerçekleşiyorsa, çok kutupluluk emperyalizmin ortadan kalkması değil, emperyalist güçler arasındaki ilişkinin ve hiyerarşinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelebilir. Bu da, anti-emperyalist devrimci güçlerin hareket alanını görece genişletmek gibi bir sonuca yol açabilir.

Çin’in özgül konumu

Çin bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.

Çin’in sosyalist olduğu iddiası, üretim ilişkileri bakımından savunulabilir değildir. Çin ekonomisinde meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyicidir. Devlet işletmelerinin büyüklüğü ve devletin ekonomi ve ekonomik kararlar üzerindeki ağırlığı bu gerçeği değiştirmez.

Asıl mesele, Çin devletinin kapitalizmin dışında veya karşısında bulunması değil, kapitalist birikimin örgütlenmesindeki merkezi rolüdür.

Çin’de devlet, enerji, ulaştırma, telekomünikasyon, finans, savunma, ağır sanayi ve yüksek teknoloji gibi stratejik alanlarda çok büyük bir ekonomik güce sahiptir. Bunun yanında özel sermaye de çok büyük bir gelişme göstermiştir. Parti-devlet, özel sermayeden bağımsız bir siyasal yapı olarak değil, kapitalist birikimin genel koşullarını belirleyen ve büyük sermayeyi ulusal strateji doğrultusunda yönlendiren bir mekanizma olarak işlemektedir. Çin’de devlet ile özel sermaye arasındaki sınırların pratikte giderek daha fazla iç içe geçmesi, bu yapının özgüllüğünü göstermektedir.

Bu nedenle “devlet kapitalizmi” kavramı Çin’i anlamak bakımından önemlidir.

Fakat Çin kapitalizminin analizinde, daha önceki yazılarda önermiş olduğum ve özellikle 70’li yıllarda revaç görmüş bir kavram olarak “tekelci devlet kapitalizmi”ni kullanacaksak, bunun gerekçelerini de ortaya koymak gerekir. Buna göre, yalnızca devletin büyük işletmelere sahip olması yeterli değildir. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, büyük sermaye ile devlet aygıtının bütünleşmesi ve devletin bu sermayenin uluslararası rekabet koşullarını örgütlemesi birlikte değerlendirilmelidir (1). Çin’de bu unsurların giderek daha belirgin hale geldiği görülüyor.

Burada tekelci devlet kapitalizmi kavramının anlamı yalnızca devletin ekonomide büyük bir paya sahip olması değildir. Asıl mesele, yoğunlaşmış sermayenin devlet aygıtıyla kurduğu yapısal ilişkidir. Devlet, sermayenin karşısında duran bağımsız bir güç olmaktan çok, sermayenin ulusal ve uluslararası yeniden üretim koşullarını örgütleyen başlıca siyasal araçlardan biri haline gelir. Çin’de devletin büyük işletmeler, finans sistemi, kredi mekanizmaları, sanayi politikası ve stratejik sektörler üzerindeki belirleyici konumu bu açıdan önem taşımaktadır.

Devlet kapitalizmi kapitalizmin alternatifi değildir. Devletin ekonomiye müdahalesinin artması, kapitalist ilişkilerin ortadan kalktığını göstermez. Tersine, belli tarihsel koşullarda devlet kapitalist birikimin örgütlenmesinde başat bir rol oynayabilir.

Bu bakımdan Çin’de devlet kapitalizminin gelişmesi ile Çin’in gelecekte emperyalist bir güç haline gelmesi arasında teorik bir çelişki yoktur.

Tam tersine, büyük sermayenin yoğunlaşması, şirketlerin ve tekellerin büyümesi, sermaye ihracının genişlemesi ve Çin sermayesinin uluslararasılaşması ilerledikçe, devletin bu sermayenin dünya pazarındaki rekabetini desteklemesi yönündeki eğilim de güçlenecektir.

Burada bir tarihsel eğilimden söz etmek mümkündür; fakat tarihsel eğilim ile mekanik kaçınılmazlık birbirine karıştırılmamalıdır. Çin kapitalizminin gelişme dinamiklerinin emperyalistleşme yönünde ilerleyen maddi koşullar yarattığını saptamak başka şeydir, Çin’in bugün geldiği noktayı emperyalizmle özdeşleştirmek başka. Ben ilk konumu savunuyorum.

Çin neden ABD’ye karşıdır?

Çin’in ABD hegemonyasına meydan okumasının nedeni Çin’in sosyalist olması değil. Çin, kapitalist dünya ekonomisinin dışında değildir. Tam tersine, dünya kapitalizminin en önemli üretim merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Fakat kapitalist dünya ekonomisinin içinde bulunmak ile onun mevcut hegemonik hiyerarşisini kabul etmek aynı şey değildir.

Çin’in yükselişi, bir dönem Çin’in yükselmesini olanaklı kılan uluslararası düzenin sınırlarıyla karşılaşmasını beraberinde getirdi. Bir dönem Çin’in ihracatını ve sanayileşmesini kolaylaştıran söz konusu serbest ticaret düzeni, Çin’in teknolojik ve sanayi kapasitesi ABD sermayesiyle rekabet edebilir hale geldikçe, ABD açısından giderek bir rekabet, dahası bir meydan okuma sorununa dönüşmeye başladı.

Buradaki tarihsel ironi açıktır.

ABD uzun yıllar dünya pazarının serbestleşmesini, ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasını ve “kurallara dayalı” uluslararası düzeni savundu. Çin bu düzen içerisinde yükseldikçe, ABD aynı kuralların kendi üstünlüğünü sınırladığı noktada korumacı, yaptırımcı ve kısıtlayıcı araçlara başvurmaya başladı.

Çin ise dün ABD’nin savunduğu kuralların uygulanmasını bugün bizzat talep etmektedir.

Bunun Çin’i anti-kapitalist yaptığı söylenemez. Tam tersine, Çin’in mevcut kapitalist dünya ekonomisi içerisinde daha güçlü ve daha bağımsız bir konum elde etmeye çalıştığını gösterir.

Dolayısıyla Çin ile ABD arasındaki çatışmayı kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir çatışma olarak sunmak kabul edilemez.

Bugünkü çatışmanın esas ekseni, ABD merkezli hegemonik kapitalist-emperyalist düzen ile bu düzen içerisinde yükselen ama onun hegemonik yapısına da meydan okuyan kapitalist güçlerin çıkarları arasındaki mücadeledir.

Bu ayrım yapılmadığında iki karşıt yanlışa düşülüyor. Bir yanda Çin’in ABD’ye karşı her hamlesi ilerici, hatta sosyalist bir gelişme olarak görülüyor. Diğer yandaysa, Çin ve ABD arasındaki çatışma “iki kapitalistin kavgası” denilerek geçiştiriliyor. Birinci yaklaşım Çin kapitalizmini idealize eder; ikinci yaklaşım ise ABD’nin dünya kapitalizmi içindeki hegemonik konumunu ve somut güç ilişkilerini gözden kaçırır.

Devrimci sosyalist siyaset açısından her ikisi de kabul edilemez.

Çin neden bugün ABD karşısında savunulabilir?

Daha önce de birçok kez vurgulamış olduğum gibi, Çin’in sosyalist olmaması, ABD hegemonyasına karşı yürüttüğü mücadelede devrimci hareket açısından hiçbir önem taşımadığı anlamına gelmez. Dünya siyasetinin soyut ahlaki ölçülerle değil, somut güç ilişkileri içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

ABD’nin dünya çapındaki askerî, finansal ve siyasal üstünlüğünün zayıflaması ile Çin’in yükselişi aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir. Çin’in yükselişi ABD’nin tek merkezli hegemonik hareket alanını daraltmaktadır.

Bu nedenle Çin’in ABD karşısında desteklenmesi ile Çin’in sosyalist ilan edilmesi arasında hiçbir zorunlu ilişki yoktur. Birincisi somut jeo-ekonomi-politik güç ilişkilerine referans veren bir değerlendirmedir. İkincisi ise Çin kapitalizminin niteliğinin yanlış tanımlanmasıdır.

Çin’in ABD hegemonyasına karşı desteklenmesi, Çin devletinin bütün politikalarının veya Çin’deki kapitalist ilişkilerin desteklenmesini gerektirmez. Aynı şekilde ABD’ye karşı olmak da Çin’i sosyalist ilan etmeyi gerektirmez.

Bu ayrım yapılmadığında devrimci hareket iki yanlış seçenek arasına sıkışır: Ya Anglo-Amerikan emperyalizminin safına yaklaşmak ya da Çin kapitalizmini sosyalizm olarak görmek.

Devrimci bir siyaset bu iki yanlıştan birini seçmek zorunda değildir.

ABD emperyalizmine karşı çıkacağız, ama Çin kapitalizmini de sosyalizm olarak görmeyeceğiz.

Bu, politik bir çelişki değil, diyalektik bir zorunluluktur. Bu kadar net!

“Küresel Güney” sorunu

Benzer bir kavramsal bulanıklık “Küresel Güney” konusunda ortaya çıkmaktadır.

“Küresel Güney” kavramı bugün diplomatik ve akademik literatürde yaygın bir kullanıma sahiptir. Kavram, eski sömürge ülkelerinin dünya ekonomisindeki eşitsiz konumlarını, Batı merkezli uluslararası düzenle yaşadıkları sorunları ve daha adil bir uluslararası sistem taleplerini ifade etmek için kullanılmaktadır.

Fakat devrimci siyaset açısından bu kavramın sınırları oldukça belirgindir.

Her şeyden önce “Güney” coğrafi bir kavram değildir. Mesela Çin kuzey yarımkürenin büyük bölümünde bulunmasına rağmen “Küresel Güney” içinde değerlendirilir. Yine mesela Avustralya güney yarımkürede bulunmasına rağmen bu kategorinin dışında kalır. Dolayısıyla söz konusu kavram salt coğrafyayı değil, dünya sistemi içerisindeki belirli bir jeopolitik ve ekonomik konumu kavrar.

Asıl sorun ise bundan daha önemli.

“Küresel Güney”, birbirinden çok farklı kapitalist ve toplumsal yapıları aynı torbaya koyuyor. Örnekse, Çin ile Haiti, Hindistan ile Mozambik, Brezilya ile Bangladeş, Suudi Arabistan ile Küba aynı kategori içerisinde değerlendirilir.

Oysa bunların dünya kapitalizmi içerisindeki konumları aynı değildir. Sermayenin yoğunlaşma düzeyi aynı değildir. Devlet biçimleri aynı değildir. Emperyalist merkezlerle ilişkileri aynı değildir. Kendi dış yatırımları ve sermaye ihracı aynı değildir. İçlerindeki sınıf yapıları aynı değildir.

Öyleyse “Küresel Güney’in çıkarları”ndan söz edildiğinde sorulması gereken ilk soru şudur:

Hangi sınıfın çıkarı?

Bir ülkenin, sözgelimi Türkiye’nin, uluslararası pazarlık gücünün artması, o ülkedeki emekçilerin durumunun da aynı ölçüde iyileşeceği anlamına gelmez.

Bir ülkenin ABD veya Avrupa karşısında daha bağımsız davranması, o ülkenin kendi burjuvazisinin emekçi sınıflar üzerindeki egemenliğinin sona erdiği anlamına gelmez. Yani devletlerarası bağımlılık ile sınıfsal bağımlılık aynı şey değildir.

“Küresel Güney” kavramının devrimci siyaset bakımından en büyük zaafı burada ortaya çıkar: Devletlerarası eşitsizliği görünür kılarken, devletlerin kendi içlerindeki sınıf karşıtlıklarını görünmez hale getiriyor(2)

Üçüncü Dünya neden farklıydı?

Bu “Küresel Güney” kavramı çoğu zaman geçmişteki “Üçüncü Dünya” kavramının bir  ikamesi gibi sunuluyor. (3) Oysa aralarında önemli bir fark var.

Üçüncü Dünya da homojen değildi. Doğru. Ona dahil edilen ülkelerin tamamı aynı ideolojiye, aynı ekonomik sisteme veya aynı dış politikaya sahip değildi. Üçüncü Dünya içinde kapitalist ülkeler de, sosyalist ve sosyalist yönelimli devletler, ulusal kurtuluş hareketleri de vardı. Yani birbirleriyle bağdaşmayan, hatta çatışan siyasal rejimleri içeriyordu.

Fakat bütün farklılıkların üzerinde belirli bir tarihsel-siyasal mücadele bulunuyordu: sömürgeciliğe, emperyalist bağımlılığa ve ekonomik tahakküme karşı mücadele.

Bandung’dan Bağlantısızlar Hareketi’ne ve oradan Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen taleplerine kadar uzanan çizginin anlamı burada yatıyordu. Elbette bu siyasal alanın kendi içindeki sınıf çelişkileri ve devletlerarası çatışmalar küçümsenemez. Fakat ortada gerçek bir siyasal ortaklık vardı.

Dolayısıyla Üçüncü Dünya’yı homojen bir blok olarak görmek ne kadar yanlışsa, onu sadece coğrafi bir kategoriye indirgemek de o kadar yanlıştır.

Üçüncü Dünya, bir sosyalist dünyanın var olduğu koşullarda ve en azından tarihsel oluşum döneminde, emperyalist dünya sistemine karşı belirli bir siyasal konumlanmanın adıydı.

“Küresel Güney” ise bu siyasal içeriğin önemli bir bölümünü kaybetmiştir.

Kalkınma, temsil, ekonomik eşitsizlik, ticaret adaleti ve mevcut uluslararası kurumların reformu gibi talepler öne çıkarken, emperyalizm ve sınıf mücadelesi genellikle geri plana itilmektedir.

Bu nedenle “Küresel Güney” kavramı uluslararası ilişkiler literatüründe belli olguları tanımlamak için kullanılabilir; fakat sol devrimci siyasetin temel kategorisi haline getirildiğinde, açıklamaktan çok bulanıklaştırır.

Devrimci siyaset hangi kavramlardan hareket etmeli?

Devrimci politika açısından belirleyici soru, bir ülkenin “Kuzey”de mi “Güney”de mi bulunduğu değildir.

Asıl sorular şunlardır:

Bu ülkenin dünya kapitalist sistemi içerisindeki yeri nedir?

Hangi sermaye ilişkileri tarafından belirlenmektedir?

Sermaye hangi ölçüde yoğunlaşmış ve merkezileşmiştir?

Sermaye ihracı hangi düzeydedir?

Devlet ile büyük sermaye arasındaki ilişki nedir?

Ülke dünya pazarında nasıl bir konuma sahiptir?

Başka ülkeler üzerindeki ekonomik ve siyasal etkisi nedir?

Ve nihayet, bütün bunların altında hangi sınıf ilişkileri bulunmaktadır?

Sol siyaset açısından anlamlı olan budur.

Bu yaklaşım, bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişinin önemini reddetmez. Tam tersine, bu direnişlerin gerçek sınıfsal içeriğini görmeyi sağlar. Çünkü emperyalist bir merkeze karşı çıkan her devlet ilerici olmadığı gibi, emperyalist bir merkezle çatışan her burjuvazi de kendi işçi sınıfının müttefiki değildir.

Burada sınıf bağımsızlığı belirleyici hale gelir.

Sonuç: Ne Washington’ın ne Pekin’in safı

Bugünkü dünya düzenini sosyalist bir dünya sistemi ile kapitalist dünya arasındaki eski bloklaşmanın basit bir devamı olarak görmek mümkün değildir.

Sosyalist blok ortadan kalkmıştır.

Çin sosyalist değildir.

Dolayısıyla Çin-ABD çatışmasını eski sosyalist dünya ile kapitalist dünya arasındaki çatışmanın yeni bir biçimi olarak değerlendirmek doğru değildir.

Fakat buradan ABD hegemonyasının olumlanması, kabul edilmesi de çıkmaz.

Tam tersine, ABD merkezli hegemonik emperyalist düzenin çözülmesi ile Çin, Rusya ve başka yükselen güçlerin ağırlığının artması aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir.

Elbette bu süreç emperyalizmin sonunu getirmeyecektir. Kapitalizm ortadan kalkmadıkça emperyalist ilişkilerin ortadan kalkması da beklenemez. Süreç sonunda değişen, emperyalist güçler arasındaki ilişki ve hiyerarşidir. Yani emperyalizmin yeni bir biçimde örgütlenmesidir.

Bu bağlamda çok kutupluluk, tek kutuplu hegemonik düzenin karşıtı olabilir; fakat anti-emperyalizmin ve sosyalizmin karşılığı değildir.

Şimdi şunları aklımızda tutalım:

Çin, ABD hegemonyasının karşısındaki en önemli güçlerden biridir; fakat sosyalist değildir.

Devlet kapitalizmi, emperyalizmin karşıtı değildir.

“Küresel Güney” ise emperyalizme karşı mücadele açısından bazı ortak çıkarları ifade edebilir; fakat sınıf mücadelesinin yerine geçirilemez.

Buradan devrimci sosyalist siyasetin bağımsız hattı çıkmaktadır.

ABD hegemonyasına karşı çıkmak gerekir; fakat Çin kapitalizmini sosyalizm olarak göstermek gerekmez.

Çin’in ABD karşısındaki konumunu desteklemek mümkündür; fakat Çin devletinin her politikasını desteklemek gerekmez.

Bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişini savunmak gerekir; fakat o ülkelerin burjuvazilerini kendi işçi sınıflarının önüne geçirmek gerekmez.

Çok kutupluluğu ABD hegemonyasının gerilemesi olarak değerlendirmek gerekir; fakat onu kendiliğinden anti-emperyalizm veya sosyalizm olarak görmek gerekmez.

Devrimci proletaryanın görevi, emperyalist güçlerden birinin arkasına dizilmek değildir.

Ne Washington’ın safında ne Pekin’in safında.

Mesele, kapitalist-emperyalist sistemin bütününe karşı bağımsız bir sınıf siyasetinin yeniden kurulmasıdır.

ABD hegemonyasının gerilemesi böyle bir siyasetin önünü açabilecek nesnel koşullar yaratabilir. Çin’in yükselişi de mevcut hegemonik düzenin çözülmesinde önemli bir rol oynayabilir. Ama bu gelişmelerin hiçbirisi kendiliğinden sosyalizme götürmez.

Hatırlatmak isterim, sosyalizm, emperyalist merkezlerden birinin zayıflamasıyla değil, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasal gücünü yeniden kurmasıyla mümkün olacaktır.

Asıl mesele budur.

NOTLAR :

1) Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramını en yetkin şekilde ele almış olan Fransız Komünist Partisi’nin bir dönem ekonomi politikalarının belirlenmesinde en önemli rolü oynamış, tıpkı Michel Clouscard gibi, zaman zaman parti çizgisiyle uyuşmasa da, öldüğü güne kadar ondan kopmamış değerli komünist Paul Boccara’nın (1932-2017) kitaplarını referans olarak zikretmek isterim. Boccara’nın konuyla ilgili yazılarının yeni bir derlemesi Editions Delga tarafından iki cilt halinde yayınlandı. Bkz. Paul Boccara: Théories sur les crises I-II, Paris: 2015. Yine Boccara’nın Editions sociales’den çıkan Etudes sur le capitalisme monopoliste d’etat sa crise et son issue, Paris, 1974 adlı daha erken bir kitabını da anmak isterim. Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramı 60’lı yıllardan itibaren Sovyetler Birliği’nde kabul görmüştü. Kavramı netleştirme işlevi de gören bir kitap olarak Editions du Progres Moscou (Paris)  tarafından 1969’da yayınlanmış Victor Tcheprakov’un Le capitalism monopoliste d’etat ‘sını da öneririm.

Burada tarihin ironik bir başka tarafına da işaret etmem gerekiyor. “Tekelci devlet kapitalizmi” kavramının özellikle SSCB’ye uygulanması gerektiğini savunan Mao ve Çin Komünist Partisi’nin geçmişteki polemiklerini hatırladığımızda, bugünkü tablo gerçekten ibret vericidir. Dün Sovyetler Birliği’ni kapitalist, “devlet kapitalisti”, hatta “süper emperyalist” olarak niteleyenlerin  (Maocu Samir Amin’in “Sovyet üretim tarzı” kavramsallaştırması da bu tartışmanın, başka bir örneğidir) önemli bir bölümü, bugün Çin’deki devlet-sermaye ilişkilerini ve kapitalist gelişme dinamiklerini aynı teorik ölçülerle değerlendirmek yerine Çin’i sosyalist bir ülke olarak romantize etmektedir. .

Fakat burada SSCB’ye de haksızlık etmemek gerekir. Sovyetler Birliği devlet kapitalisti değildi. Bütün ağır bürokratikleşmesine, siyasal yozlaşmasına, ekonomik hantallığına ve yönetim sorunlarına rağmen, üretim ilişkilerinin temelini kapitalist meta ekonomisi oluşturmuyordu. Genel bir piyasa düzeni yoktu; emek gücü kapitalist anlamda bir meta olarak piyasada alınıp satılmıyordu; özel sermayenin kâr maksimizasyonu kapitalist ekonominin temel hareket ettirici gücü değildi. Sovyet toplumunun bütün çelişkilerini, bürokratik deformasyonlarını ve giderek derinleşen yapısal sorunlarını görmek başka şeydir; bunlardan hareketle SSCB’yi kapitalist ilan etmek başka. İlki Marksist-Leninist bir eleştirinin konusudur; ikincisi ise toplumsal formasyonun yanlış tanımlanmasıdır. Revizyonist bir tutumdur.

Çin bakımından ise mesele bütünüyle farklıdır. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi ekonominin tali unsurları değil, doğrudan kurucu ilişkileridir. Devletin ekonomideki olağanüstü ağırlığı bu gerçeği değiştirmez. Tam tersine, devletin büyük sermayeyle iç içe geçmesi ve kapitalist birikimin genel koşullarını örgütlemesi, “tekelci devlet kapitalizmi” kavramının Çin bakımından neden ciddiyetle ele alınması gerektiğini gösterir.

İroni tam da burada yatıyor: Dün SSCB’yi “devlet kapitalizmi” olmakla suçlayan Maoist ve başka akımların önemli bir bölümü, bugün kapitalist meta ekonomisinin bütün temel unsurlarını açıkça taşıyan Çin’i sosyalist ilan ediyor. Dün SSCB’ye yöneltilen teorik ölçütler, Çin söz konusu olduğunda birdenbire rafa kaldırılıyor. Marksist teori böyle çalışmaz. Kavramlar, siyasal sempatiye göre eğilip bükülemez. SSCB’nin devlet kapitalisti olmadığını söylemek Çin’in kapitalist niteliğini reddetmeyi gerektirmediği gibi, Çin’in devlet kapitalisti olduğunu söylemek de SSCB’yi geçmişe dönük olarak kapitalist ilan etmeyi gerektirmez. Tam tersine, iki toplumsal formasyon arasındaki bu temel farkı görmek, meselenin kendisidir.

2) Benzer bir işlevsel zaaf ve illüzyon, Türkiye sol tarihinin sembol anlatısı olan “Bağımsız Türkiye” sloganında ve bunun stratejik uzantısı olan Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerinde de gözlemlenebilir. Kuşkusuz bu söylem, geniş kitlelerde güçlü bir anti-emperyalist bilincin oluşmasında ve toplumsal politizasyonda muazzam bir tarihsel rol oynamıştır; hakkını teslim etmek gerekir. Ancak odak noktasını doğrudan kapitalist üretim ilişkileri yerine aşamalı bir “anti-emperyalist” kurtuluşa kaydıran ve bu doğrultuda “milli burjuvazi” gibi kategorilere alan açan bu yaklaşım, yerli sermaye sömürüsünü flulaştırmış ve sosyalist harekette sınıf uzlaşmacısı (oportünist) eğilimlere zemin hazırlamıştır.

Oysa bu tarihsel ve teorik çatışmanın siyaseten doğru bir sentezi mümkündü. Eğer süreç boyunca, “bağımsızlık mücadelesinin emperyalizme ve onun yerli işbirlikçisi olan kapitalist sınıfa karşı mücadeleden ayrılamayacağı” vurgusu teorik ve pratik olarak tahkim edilebilseydi, söz konusu sentez gerçekleşebilirdi. Böyle bir sentez, anti-emperyalizmi ulusalcı bir sapmanın veya egemenlerin sınıf sömürüsünü örten bir “beka” retoriğinin aparatı olmaktan çıkarır; aksine onu, yerli ve yabancı sermayenin topyekûn tasfiyesine yönelen kesintisiz bir sınıf mücadelesinin en sivri ucu haline getirirdi.

3) Samir Amin’in son döneminde “Küresel Güney” kavramına giderek daha fazla ağırlık vermesi de bu bakımdan ayrıca üzerinde durulması gereken bir noktadır. Amin’in düşüncesinde Maoist etkinin, özellikle merkez-çevre karşıtlığı ve çevrenin merkezi kuşatabileceği düşüncesi üzerinden, önemli bir yeri olduğu biliniyor. Son dönem çalışmalarında ise eski Üçüncü Dünyacı perspektifin önemli unsurlarını “Küresel Güney” kavramı etrafında yeniden kurduğu görülüyor. Nitekim ölümünden sonra yayımlanan ve son dönem yazılarını bir araya getiren The Long Revolution of the Global South: Toward a New Anti-Imperialist International (Monthly Review Press, 2019) bunun en açık göstergelerinden biridir. Burada “Üçüncü Dünya” ile “Küresel Güney” arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak Amin’in kendi terminolojik tercihinden çok, onun son dönem düşüncesinin belirgin siyasal yönelimine ilişkin bir yorum olarak anlaşılmalıdır.

Çünkü bu iki kavram, yukarıda da belirttiğim gibi, aynı tarihsel gerçekliğe karşılık gelmiyor. Üçüncü Dünya, Birinci ve İkinci Dünya’nın karşısında, sömürgeciliğe, emperyalist tahakküme ve bağımlılığa karşı belirli bir siyasal iddia etrafında şekillenmiş tarihsel bir oluşumdu. Bandung, Bağlantısızlar Hareketi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri bu siyasal alanın somut ifadeleriydi. “Küresel Güney” ise esas olarak kapitalist dünya sistemi içerisindeki belirli ekonomik ve jeopolitik konumları ifade ediyor. Bu ülkelerin ezici çoğunluğu kapitalisttir ve bugünkü konumlarını da büyük ölçüde emperyalist dünya sistemi içerisindeki tarihsel gelişme biçimleri belirlemiştir. Dolayısıyla Küresel Güney’i eski Üçüncü Dünya’nın basitçe yeni adı olarak kullanmak, tarihsel bir siyasal oluşumu sistem içi bir konumla ikame etmek anlamına gelir.

Amin’in Çin’e yüklediği rol de bu açıdan ayrıca önemlidir. Çin’i Küresel Güney’in yükselen merkezi ve giderek onun siyasal öncüsü olarak görme eğilimi, eski Üçüncü Dünyacı tahayyülün yeni koşullarda Çin etrafında yeniden kurulması biçiminde okunabilir. Dün çevrenin(kırların) merkezi(kentleri) kuşatacağı düşüncesi Maoist dünya tasavvurunun önemli unsurlarından biriydi; bugün benzer bir tarihsel rol Çin’in yükselişine bağlanmaktadır. Çin’in dünya sistemindeki ağırlığının artması elbette gerçek bir olgudur. Fakat bundan Çin’e yeni bir anti-emperyalist kurtuluş öznesi rolü çıkarmak başka bir şeydir. Çin kapitalizminin yükselişini Küresel Güney’in siyasal kurtuluşunun taşıyıcısı olarak görmek, kapitalist dünya sistemi içerisindeki gerçek bir güç kaymasını anti-emperyalist ve hatta anti-kapitalist bir kurtuluş projesiyle özdeşleştirme tehlikesini taşır.

Nitekim Çin’in günümüz küresel ekonomisindeki ve özellikle Afrika’daki somut pratikleri, bu sürecin anti-kapitalist bir kurtuluş projesi olmaktan çok, kapitalist dünya sisteminin nesnel yasalarıyla sınırlı çelişkili bir genişleme olduğunu göstermektedir. Çin’i doğrudan klasik/yerleşik bir emperyalist odak olarak tanımlamak ne kadar aceleci bir indirgemecilikse, onun ekonomik pratiklerini kapitalist değer yasasından azade görmek de o kadar büyük bir yanılsamadır.

Örneğin bizzat Amin’in erken dönem kuramsal mirası olan “Eşitsiz Değişim” (Unequal Exchange) tezi, Çin-Afrika ticaretinin nesnel sınırlarını anlamakta hâlâ güçlü bir analitik araç sunar. Çin Genel Gümrük İdaresi (GACC) verilerine göre, 2025 yılı sonu itibarıyla 348 milyar dolara ulaşan Çin-Afrika ticaret hacmi, Çin lehine 225 milyar dolar ihracata karşı 123 milyar dolar ithalat şeklinde asimetrik bir açık üretmiştir. Bu ticaretin %90’ından fazlasının Afrika’dan Çin sanayisine akan işlenmemiş yeraltı kaynaklarından (petrol, bakır, lityum) oluşması, kapitalist işbölümünün getirdiği yapısal eşitsizliğin Çin’in “Güney-Güney dayanışması” retoriğine ve 2026’da genişletilen “sıfır gümrük” politikalarına rağmen nesnel bir bariyer olarak varlığını sürdürdüğünü kanıtlar.Ancak bu nesnel ekonomik asimetri, Çin’in dünya sistemindeki tarihsel rolünün tek boyuta indirgenmesini gerektirmez.

Tekrar olsun, Çin’in bu yükselişi ve Anglo-Amerikan hegemonyasına meydan okuması, Batı merkezli küresel tahakküm mekanizmalarını gevşettiği ölçüde, Küresel Güney’deki ulusal hareketlere ve yerel emek hareketlerine manevra yapabilecekleri nesnel bir çatlak ve yeni taktiksel alanlar açma potansiyelini de içinde barındırır. Dolayısıyla mesele, Çin’i bir emperyalist sömürü odağı ilan etmek değil; küresel hegemonya krizinin emek hareketine açtığı bu nesnel fırsat alanını gözden kaçırmadan, Çin’in kendi iç ve dış dinamiklerindeki kapitalist sınırlılıkları Marksist-Leninist yöntemin süzgecinden geçirerek diyalektik bir kavrayışa ulaşmaktır.

Sonra, malum eski Üçüncü Dünya’nın tarihsel koşulları ile bugünkü koşullar aynı değildir. O dönemde güçlü bir sosyalist dünya vardı; sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri sürüyor ve yeni bağımsız devletler emperyalist sistem karşısında siyasal bir alan oluşturmaya çalışıyordu. Bugün böyle bir tarihsel konjonktür yok. Çin’in yükselişi sosyalist bir dünyanın yükselişi değildir. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu Küresel Güney’in sosyalist veya anti-kapitalist öncüsü haline getirmez.

Mesele Çin’in yükselişini küçümsemek değil, ona olmayan bir tarihsel misyon yüklememektir. Emperyalist dünya sistemindeki güç dengelerinin değişmesi başka şeydir; bu değişimin kendiliğinden anti-emperyalist bir siyasal projeye dönüşmesi başka. “Küresel Güney”i yeni Üçüncü Dünya, Çin’i de onun doğal siyasal öncüsü olarak görmek, tam da bu iki farklı gerçekliği birbirine karıştırmaktan doğuyor.

Samir Amin için ayrıca bkz. Samir Amin, Russia and the Long Transition from Capitalism to Socialism, Monthly Review Press, 2016

Faşist rejime hizalanmak

CHP ile ilgili olarak son zamanlarda yaşanan gelişmeler, bu partinin yönetiminin faşist devletin kontrolü altına girmiş olduğu iddiasını destekler niteliktedir.

Daha önce faşizmin yükselişinden söz eden yazılarda değinmiştim. Devletin faşistleştirilebilmesi için politik ve ideolojik aygıtların aynı hizaya getirilmesi gerekiyor. Yani faşizm aynı hizaya getirerek yerleşir. Elbette, muhalefet de bu doğrultuda dönüştürülmek istenir.

Britanya hegemonyasının düşüşüne koşut olarak yükselen klasik faşizm örneklerinde, mesela, 1930’ların Almanyasında bu hali net olarak görebiliyoruz.

Faşizm total bir bir devlet rejimidir. Devlet iktidarını, siyasal muhalefeti de ihtiva edecek şekilde, bütün olarak ele geçirmeye ihtiyaç duyar. Buna göre, burjuva-liberal erkler ayrılığı ilkesini ve uygulamasını (her durumda, özellikle de günümüzdeki versiyonlarında, hukuken olmasa da, fiillen) ortadan kaldırır. Bunu gerçekleştirmek için ille de doğrudan yürütme erkini kullanması gerekmiyor. Pekala yasama erkini, yani parlamentoyu ortadan kaldırmadan, hatta onun da içinde rol üstlendiği koşullarda  istediğini gerçekleştirebilir. Aynı muameleyi yargı erkine de yapar. Mesela, ortada yazılı bir hukuksal metin olarak bir çok demokratik hak ve özgürlükleri tanıyan bir anayasa olsa da, fiillen  rejimin ihtiyaçlarına göre işlev görmekten öte bir anlam taşımaz.

Almanya örneğinde, Nazi iktidarının erken döneminde, nasıl devlete ait sanayi kuruluşlarının, bankaların, maden alanlarının özelleştirilmesi, finans sermayesinin palazlanmasına, bu palazlanma sürerken kendisine bu olanağı sunan Nazi Partisi’nin de palazlanmasına, dolayısıyla faşizmin yerleşmesine katkı yaptıysa, Türkiye’de de, temelleri 12 Eylül darbesiyle atılmış olsa da,  AKP devrinde,  benzer bir gelişmeyi tespit etmek mümkün oluyor.

Türkiye sermaye sınıfı kendisine “istediği her şeyi veren”, palazlanmasını sağlayan AKP’yi destekledi. İktidarını konsolide etmesini sağladı. Devlete tamamen egemen olacağı yolu açtı. Yani şu ya da bu ölçüde demokratik olan rejimin ortadan kaldırılmasını olanaklı kıldı. Bunlara daha önce değinmiştim.

Bu süreç muhalefeti de kendisiyle aynı hizaya getirmesiyle devam etti. Yani AKP tüm devlet güçlerini kendi hizasında yeniden yapılandırdı. Nasıl Nazi Almayasında Reichtag Yangını gibi çeşitli manipülatif araçlar bu rejimi dönüştürme ereği doğrultusında kullanıldıysa,  Türkiye’de de, mesela, kitlesel ölümlerle sonuçlanan malum bombalamalar, 15 Temmuz darbe girişimi, faşizm inşası yolunda, benzer biçimde, manipülatif araçlar olarak kullanıldı.

AKP, parlamentoyu, adliyeyi, sivil ve askeri bürokrasiyi, yerel ve bölgesel yönetim branşlarını, medyayı, eğitim kurumlarını, sendikaları siyasal olarak kendisine entegre etti. İdeolojik devlet aygıtları üzerinde büyük ölçüde egemenlik kurdu. Elbette bunlardan kendisinin istediklerini harfiyen yapmalarını beklemeyecekti. Onların o zamana kadar ki işleyiş tarzlarını yeni rejimin gereklerine göre gözden geçirmelerini, kendilerini yeni rejimi hesaba katarak sınırlandırmalarını, yani buna göre kendi kendilerini kontrol altına almalarını temin etmek yeterli olacaktı.

Devletin bu senkronizasyon ihtiyacı gerektiğinde zor aygıtları kullanılarak sağlanacaktı. Özellikle son birkaç yılda, bu aynı ihtiyacın hukuksal kılıf altında yürütüldüğüne de tanık oluyoruz. Meşhur bir ifadeyle, hukuk siyasetin köpeği oluyor. Klasik faşizm örneklerinde de tanıladığımız gibi, bir süre sonra bu hukuksal kılıfa da gerek duyulmuyor tabii.

Yeri gelmişken, bütün bilindik faşizm deneyimleri dini, ortaçağ dinsel kurumlarını, ahlak anlayışını, kadına bakış açısını, güncel ihtiyaçlara uyarlanmış “asrı saadet” anlayışını yüceltirler, toplumsal sorunlar karşısında çözüm olarak sunarlar.

Kısacası, rejimin, “lider” in  bugünkü uygulamalarını meşrulaştıracak biçimde revize edilmiş veya yeniden kurgulanmış tarihsel anlayışlar, uygulamalar, tarihsel figürler ihya edilir. İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz, Latin Amerika deneyimlerinde bu hali saptayabiliyoruz. Bu arada, elbette faşizmlerin dinsel kurumlarla, din otoriteleri ya da ulemasıyla çıkar ilişkilerini de biliyoruz.  Mesela en son, 12 Eylül faşizminin dinsellleştirme programını hatırlayalım. Sermaye dini kullanmadan rejimini inşa edemez. Sürdüremez. Bugün Amerika’da sayıları  on milyonu aşan evanjelist seçmeni hesaba katmadan, Trump’ın siyasal başarısını anlayamayız.

Türkiye’de de durum farklı değildir. Özellikle de her “laik Atatürk cumhuriyetine bağlı” askeri darbeyle birlikte dinselleştirmenin, yani ortaçağ değerlerinin topluma, kültüre empoze edildiğini biliyoruz. Bugün de aynısı yapılıyor.

Buradan hareketle, “İslamo-faşizm” ifadesini kullanmak, taktik olarak doğru değildir. Bu ifadeyi kullananların meramını anlıyorum elbette ama uzun yıllardan beri dinselleştirme cenderesine sokulmuş kitlelerin zaten karışık olan zihinlerini daha da karıştırmak yanlıştır. Bunun yerine faşizmin kapitalist sömürüyle, sermaye sınıfının adaletsiz, baskıcı yönetimiyle ilişkisini gözler önüne seren bilindik marksist-leninist söylemlerimize başvurmamız en doğrusudur. Mesela, geçmişte kullandığımız “zam, zulüm, işkence, işte faşizm!” sloganı iyi bir örnektir. Bu tür yaratıcı, devrimci üretimleri ne yazık ki epeydir unuttuk.

İnsanların dini inançlarını hedef almak tam da din istismarı yapan, dinciliği teşvik eden sermaye sınıfının işine yarar. Bunun yerine, sermayenin sömürüsünü arttırmak ve sürdürebilmek için bu istismarı yaptığını kitlelere somut olarak göstermek gerekir.

Sosyalist devrimciler olarak teorik kapasiteden yoksunluğumuzu klişe özelliği taşıyan ideolojik söylemlerle ikame etmeye çalışıyoruz. Teorik üretim ihtiyacının amaca uygun, sade suya tirit, klişe ideolojik tüketimle telafi edilmek istendiğinde neler olduğunu geçmiş sosyalizm deneyimleri dolayısıyla biliyoruz.

Türkiye devrimci sosyalist hareketi, genel olarak,  liberalleşmenin etkisi altında kendi marksist-leninist kavramsal çerçevesinden ürker hale geldi. Böyle olunca, yaşanan gelişmelere teorik refleksler veremez oldu. Veyahut, utangaç bir marksizm-leninizme sığındı.

Bugün Türkiye’deki rejimin niteliği nedir? “Rejim” demek yetmez. Hangi, ne tür bir  rejim? “Efendim, buna tek adam rejimi , tek parti rejimi denmemelidir. Ama faşizm de denmemelidir”. Ne denmelidir peki? Bunun açık olarak ilan edilmesi,adının konulması  gerekir.  “Rejim” aşağı “rejim” yukarıdır gidiyor. Faşizm demekten kaçınılıyor (1). Üstelik bunu yapanlar, sınıfsal bir yaklaşımın şampiyonluğunu da yapıyorlar. “Sınıfsal”ı içi boşaltılmış retorik bir manivela gibi kullanmamak, neden faşizm olmadığını izah etmek gerekir.

Türkiye’deki rejimin adı faşizmdir. Onu basitçe “otoritaryanizm” e ( bugünlerde sıkça rastladığımız ifadeler olarak “otokrasi” veya “istibdat” a) indirgeyerek işin içinden çıkmak yanlıştır.

Bir komünist partisi internet sayfasında devrimci demokrat Avcıoğlu’nun YÖN hareketini kast ederek, “Türkiye YÖN’ünü arıyor” başlığını kullanıyor. Bir komünist partisi yönünü aramaz, yönünü arıyorsa, komünist olmaz, komünist partisi olmaz.

Bir komünist “Atatürk cumhuriyeti” ne de özlem duymaz. Cumhuriyetin tanım itibariyle kamusalcı bir rejim formu olarak (“respublica” kavramı, kamu için, kamu adına, kamuyla birlikte anlamlarının hepsini birden ihtiva eder), yükselişi esnasında burjuvazi tarafından sınıf egemenliğini meşrulaştırmak için daha çok  antik devirdeki biçimsel kabuğu vurgulanarak istismar edilmiş olduğunu vurgular. Burjuva diktatörlüğü koşullarında cumhuriyetin gerçek, tanımsal içeriğiyle gerçekleştirilemeyeceğini, salt biçimsel olarak dahi sürdürülebilir olmadığını ya da koşullara bağlı olarak sürdürülebileceğini ilan eder.

Öyleyse, “cumhuriyetçiyiz” derken, onun sınıfsallığı vurgulanarak, kastın emekçi sınıfın cumhuriyeti olduğu belirtilmelidir.

Burjuva “Atatürk Cumhuriyeti”  monarşi karşısında ileriye doğru büyük ve çok değerli bir adımdır. Monarşi karşısında ileri,  sosyalizm karşısında geridir.

Bugünkü faşist rejim karşısında “eski rejim”i, Atatürk Cumhuriyetini idealize eden, ona özlemi ima eden çağrılar kabul edilemez. TC, SSCB’ye dayanılarak kuruldu. Onunla beraber yükseldi. Yani cumhuriyetimiz, paradoksal olarak,  içerde komünizmi vahşice ezerek, ama dışarıda ona dayanılarak kuruldu.

SSCB çökünce, onun da mevcut haliyle ayakta kalması zor olacaktı elbette. Dolayısıyla Cumhuriyet devrimini Sovyet devrimini savunmadan savunamazsınız.  Sovyet devriminden sonra bu saptama bütün burjuva demokratik devrimler için de geçerlidir. Birincisi alt edilince, diğerleri de sorgulanır duruma düşürüldüler. Öyleyse, devrimlerimizi savunmak için hattı ileride, Sovyet devriminin gerisine düşmeyecek surette kurmak lazım. Yani sosyalizmde.

Özcesi, marksist-leninistler ülkelerindeki, dünyadaki olgu ve olayları kendi teorik çerçeveleri içinde, kendi kavramlarıyla analiz eder, tanılar, tanımlarlar. Liberalizmin, kemalizmin, sosyal demokrasinin vb bastonuyla yürümezler.

Türkiye’deki rejimin adını koyup, bu doğrultuda kitlelerde bilinç ve kamuoyu oluşturmak, taktik talepleri, toplumsal ittifakları, sloganları buna göre biçimlendirmeye çalışmak gerekir.

“Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” sloganı, marksist-leninistlerin sloganı olamaz. Olsaydı, zaten Akşener o sloganı kullanmazdı. Öyle değil mi? Artık geriye doğru kaçmaktan vazgeçilmesi gerekir.

Bir kemalist çıkıp, bugün Türkiye’deki rejim “Abdülhamid dönemini aratmayan bir istibdat rejimidir” derse, kendi siyasal anlatısı içinde anlaşılabilir bir iddiada bulunmuş olur. Ancak bu önermeyi bir komünist yaparsa, kendi teorik çerçevesi dışında, burjuva cumhuriyetçi bir saptama yapmış olur (2).

Şimdi aklıma geldi, mesela, İsrail konusunda bir tepki var, protesto var, ama İsrail nedir, adını koymak gerekmez mi?

Bir ülkeyi, bir toplumu sömürgeleştirmenin farklı yöntemleri olabiliyor. Bunlardan biri de, yerleşimci sömürgeleştirmedir. Kuruluş devirlerinde, Britanya şemsiyesi altındaki, ABD, Kanada, Avustralya,G.Afrika gibi ülkeler buna örnektir. İsrail de,  anglo-saksonların tercih ettikleri ve onu teşvik ettikleri bu söz konusu yöntemle Filistin’i sömürgeleştirmiştir. Yani sömürgeci devlettir. Filistin halkının ona silahlı direnişi en meşru hakkıdır. İsrail’in (birtakım “demokratik” zırvaları kayıt düşerek) varlığını tanımak siyonizmle, emperyalizmle saf tutmak demektir. Yakın geçmişte G.Afrika’da var olmuş apartheid rejiminin bir benzeri halen sömürge Filistin’de İsrail işgali altında sürdürülmektedir.

CHP YENİ REJİME HİZALANDI

Hizalanma süreci Baykal döneminde başladı. Kılıçdaroğlu sürece eşsiz katkılar yaptı. Yapmaya da devam ediyor. Onun yerine devlet onayıyla atanan Özel de elinden geleni yapmaya çalışıyor (3)

Muhalif kitleler nazarında inandırıcılığını yitirmiş olması nedeniyle faşist rejimin inşası ve sürdürülebilirliğini sağlamak bakımından katkı vermesi zorlaşan Kılıçdaroğlu yerine getirilen Özel’in öncelikli görevi, giderek genişleyen ve ağırlıklı olarak kendisini CHP’de ifade eden muhalefeti dizginlemek, “yeni Erdoğan” olmayı kafasına koymuş İmamoğlu’na yapılacak “hukuksal” operasyonlar sonrasında oluşacak tepkileri kontrollü olarak idare etmektir.

Bence en büyük başarısı da, Saraçhane’de rejimi yıkabilecek potansiyelini gerçekleştirmesine izin vermeden kitleyi dağıtması olmuştur. Saraçhane, siyasal ve kitlesel kompozisyonu itibariyle,  çok daha etkili olacak yeni bir Gezi’nin provasına dönüşmüştü.  Özel’in bu başarısı, rejimi sonraki CHP operasyonlarının uygulamaya konulmasında  daha da cesaretlendirmiştir.

Ancak, her geçen gün safları genişleyen ve tazyiki artan muhalif basınç karşısında Özel ikili bir baskıya maruz kalmış görünüyor. Bir yandan devletin verdiği görev ve bu yolda yukarıdan gelen baskı; diğer yandan, ağırlaşan ekonomik sorunların bunaltıcı baskısı altındaki muhalif halk sınıflarının, partisinde bu sınıfların sesine samimi olarak kulak veren grupların alttan gelen rejim karşıtı baskısı. Bu baskılar altında, oradan oraya koşturuyor. Bağırıyor, çağırıyor. Bunalıyor. Yukarı tükürse sakal, aşağı tükürse bıyık. İki arada bir derede, ne yapacağına karar veremiyor. Ne kendisini bulunduğu pozisyona atayan faşist rejimin ne de halk muhalefetinin beklentilerini tam olarak karşılıyor. Bocalıyor.

Bu arada Kılıçdaroğlu gibi, o da bu dönemin iktidar dilini o kadar çok içselleştirmiş ki, “hellalleşme”, “kul hakkı”, “Allaha havale”, “öbür dünyada hesap verme” vb retorikle kitlesini ikna etmeye, inandırmaya, bir arada tutmaya gayret ediyor.

Ha bunu yaparken, “Tayyip bey” e olan samimi hayranlık duygusundan kaynaklanan saygısını asla kaybetmiyor. Mesela Tayyip Erdoğan “CAHAPE” derken, o “AKP” demeyi bile saygısızlık olarak görüp, “AK PARTİ” diyor.

Kural, kurum, anayasa tanımayan rejimin gayri meşruluğunu ilan etmek şöyle dursun, onu yeniden meşrulaştırmak için her türlü gayreti gösteriyor. O kadar öyle ki, Erdoğan tarafından verilmiş bütün görevlerden yüzünün akıyla çıkarak onun tarafından Adalet Bakanlığı makamına layık görülmüş eski savcıyı, “Tayyip bey” e ve ailesine tuzak kurmuş olduğu iddiasıyla şikayet ediyor.  Bu zatın planlanmış şerrinden korumak için adeta Tayyip Erdoğan’ın ve ailesinin, partisinin üzerine kapanıyor.

Sanki o bakan ta başından Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, onun direktiflerini yerine getirmemiş, geldiği her yere onun verdiği görevleri hakkıyla yerine getirdikten sonra yine onun tarafından atanmamış gibi. Biçare Özel, Tayyip Erdoğan’a aldatılmaya açık, saf olduğunu, bu bakanın onu istismar ettiğini anlatmaya çalışıyor. Şikayet ediyor. “Tayyip bey” herhalde Özel’in bu çırpınışlarına gülüyordur.

“Saf” olan kim? Erdoğan, hem o bakanı hem de Özel’i suya götürüp susuz getirir. Elbette, bakanı da ihtiyaç duyduğu yere kadar kullanıp, sonra bir yana atacaktır. Daha önce diğerlerine de yapmış olduğu gibi. Tabii  ellerindeki bilgi ve belgelerle birlikte.

Özel bu son çıkışıyla, Erdoğan karşısında kendisini Gürlek ile aynı seviyeye hizalamıştır. Ne de olsa, Erdoğan Gürlek’in olduğu gibi, onun da üstüdür. Bakanla aralarındaki didişmeye Erdoğan’ın onun lehine müdahil olmasını istiyor. Şimdi saf olan kim?

Özel alttan gelen baskıyı karşılayabilmek için olsa gerek, kendi çapında rejime şantajlar yapmaya çalışıyor. Tabii şantajlarının arkasında duramıyor. Kendisini inkar ediyor. Tükürdüğünü yalamak zorunda kalıyor. Şu son “ara seçim” şantajında görüldüğü gibi.

Bu manzaraya bakıldığında, eğer ülke ve dünya koşullarında aksi yönde bir gelişme olmazsa, Erdoğan’ın bir dönem daha yoluna devam edeceği görülüyor. Zaten Cumhur İttifakı son Kürt açılımıyla takviye de edildi. Erdoğan-Bahçeli-Öcalan bloğuna dönüştü. Eh, ta başından ve ittifak dışından değişen CHP yönetimlerinin desteği de var. Şimdi de ha Özel ha Kılıçdaroğlu, ne fark eder? Bu şartlarda, daha ne olsun!

NOTLAR

1) Bugünkü faşizm, ABD liderliğindeki emperyalist hegemonya sisteminin sönme sürecinin 2008 bunalımını izleyen süreçte ivmelendiği, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda yükseliyor.

Bu hal kendisini sadece sisteme meydan okuyan ülkelerle yaşanan gerilim, çatışma veya dolaylı savaşlarda değil, sistemin merkez ve uydu bileşenleri arasında, ve tabii bunların her birinin kendi içlerindeki gerilim ve çelişkilerde de dışa vurmaktadır. Mesela, uydulaştırılmış AB ülkelerinde, İngiltere’de faşist partilerin giderek güçlenmesi, sağıyla, soluyla merkez siyasal güçlerin mevcut uydulaştırılmış yapı içinde hareket yeteneklerinin kalmamış olmasıyla doğrudan ilişkilidir.

Hegemonya krizinin ağırlaştığı koşullarda uluslararası finans-kapital ve onu arkalayan askeri-politik güç olarak ABD, uydu devlet yapılarına doğrudan müdahale etme olanağına sahiptir. Gerektiğinde, aksayan büyük sermaye öğelerini de etkisizleştirebilmektedir.  Bugün bunu, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda, geçmişte sahip olmadığı bir cevvaliyetle gerçekleştirebilmektedir. 20’li, 30’lu yıllardaki faşizmler benzer bir işlevi yerine getirebilmek bakımından bugünkü kadar avantajlı değillerdi.

Kendisi de aristokrat-sanayici ünlü bir İtalyan ailesinden gelen değerli film yönetmeni L.Visconti La caduta degli dei (Tanrıların Düşüşü) adlı önemli filminde, Alman aristokrat-sanayici Krupp ailesini çağrıştıran bir aile üzerinden Nazi iktidarının büyük sermaye sınıfıyla ilişkisinden bir kesiti sergilemektedir. Rejime entegrasyona ayak direyen ya da tereddütleri olan bir sermaye grubunun nasıl hizaya getirildiği gösterilmektedir.

Bu filmin yansıttığı bir başka gerçeklik de, Epstein sınıfının bugüne özgü bir olgu olmadığı, emperyalist sermaye tarihi kadar geriye giden bir tarihinin olduğudur. Helmut Berger’in çok başarılı oyunculuğuyla yorumladığı Martin tipi bu sınıfın bütün çürümüşlüğünü gözler önüne sermektedir.

2) Bir de, “cumhuriyetin kurumlarını ortadan kaldırdılar, onu yıktılar, hilafeti geri getirmeye çalışıyorlar” gibi saptamalar yapılıyor. Bununla kast edilen meramı anlıyorum ve kabul ediyorum. Karşı propagandamızı daha vurucu hale getirmek için bunu retorik olarak kullanıyoruz. Buraya kadar tamam. Ancak teorik düzeyde, bu ifadeler gerçekliği yansıtmıyor. Cumhuriyet yıkılmadı, kurumlarının hemen hepsi olduğu yerde duruyor, sorun onların işlemiyor, işletilmiyor olmasıdır. Veyahut bilindik içeriklerinin faşist rejimin isterlerine göre boşaltılmış ya da dönüştürülmüş olmasıdır. Anlatmak istediğim de bu. Günümüzün faşizmleri böyle bir görüntünün çok daha işlevsel, çok daha düşük maliyetli olduğunu görüyor, düşünüyorlar. Zaten devasa enformasyon, komünikasyon ağlarını, küresel ölçekte, öncellenmemiş ölçüde kontrolleri altında tutuyorlar. Bu söz konusu ağların inandırıcılığının, ikna kabiliyetinin  bu “mış gibi” görüntüsü verilmeden zaafa uğrayacağını düşünüyorlar.

Hilafete gelince, bugünkü iktidarın hilafeti tekrar kurmak gibi bir derdi yok. Kurmak istediğini, kurabileceği şeyi  15 Temmuzdan itibaren kurdu zaten. Hilafet, İslam dünyasının belli bir teolojik anlayışa referans veren siyasal-teokratik üst örgütüyse, bugün ulusal ya da kabile konfederasyonları halinde devletleşmiş çok sayıdaki yapı üzerinde hangi meşruiyetle bunu yapacaksınız? Diyelim ilan ettiniz, kim takar? Ben hilafetim, şu da halifedir demekle olmaz. Osmanlı hilafeti de 19.yüzyılda, Osmanlı devletine,  Britanya’nın uydusu haline geldiğinde, onun geniş bir müslüman nüfusun yaşadığı coğrafyalardaki kolonyal çıkarlarını güvenmce altında almak adına bahşedilmişti. Ki, o zaman dahi İslam camiasında tartışmalı bir konumdaydı. Bugünün dünyasında böyle bir talep veya niyet reel bir değere sahip değildir. Retorik ve gerçekliği birbirine karıştırmayalım.

3) Bu aynı hizaya getirme çabası DEM partisine yönelik olarak da “terörsüz Türkiye” anlatısı etrafında gerçekleştiriliyor. Bu bakımdan Öcalan’a, Kılıçdaroğlu’na verilen role benzer bir rol verildiği görülüyor.

Bu faşizm uygulamasının emperyalist hegemonya sisteminin kendisini büyük tehdit altında hissettiği, böylece  uydularına, yönlendirme anlamında,  doğrudan müdahale edebilme ihtiyacı duyduğu koşullarda gerçekleştiğini aklımızda tutalım. Yön gösterilir, uygulama şekli işin başındakilere bırakılır.

Sık sık AKP’nin bir emperyalist proje  olduğu söyleniyor. Buna şunu da ilave etmek gerekir:  Projeler değişen koşullarda tadil ya da revize edilebiliyorlar. Yeni koşullara, direnişlere, ayak sürümelere, hesaplanamamış gelişmelere göre konumlar, politikalar, ittifaklar, taktikler gözden geçirilebiliyor.

Hakim Kürt siyaseti de, Öcalan Türkiye’ye ABD tarafından belli kayıtlarla teslim edildiği sıralarda, uygulamaya konacak emperyalist BOP stratejisinin isterlerine göre , AKP gibi projelendirildi. Özellikle 2007’den sonra CHP’ye el atıldı. Kılıçdaroğlu, proje “yeni CHP” nin ilk genel başkanıdır.

Bugün faşist rejim uluslararası finans oligarşisinin taleplerine uygun olarak mevcut siyasal yapılanmaya hizalanmayı ve dolayısıyla rejimin bekasını temin edecek biçimde yeni bir ayar vermek istiyor.

 

 

Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken… 3

Tekrar edelim, teknik olarak, sermaye birikim sürecinin finansallaşması anlamına gelen neoliberalizm uluslararası bir finans oligarşisi yarattı. Bu durum, ulusal finans kapitallerin ortadan kalktığı anlamına değil, uluslararası finans kapitalin ulusal finans kapitalleri kat ettiği anlamına gelir (1)

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, bunu, neoliberal finansallaşmanın, finans kapitalin bileşimindeki finansın konumunu, öncellenmemiş ölçüde, üretici sermaye karşısında baskın hale getirmiş olması sayesinde gerçekleştirebilmiştir. Bunun için de,  paranın, diğer menkul değerlerin,  emtia ve hizmetlerin, küresel çapta, engellenmeden hareketi gerekliydi. Bizatihi bu hareket finansın egemenliğini takviye ederek, finans kapitalin uluslararasılaşmasını, dolayısıyla bir uluslararası finans kapital oligarşisinin oluşmasını temin edecekti.

Yalnız not edilsin, bütün bu süreç, basitçe, bir neoliberal siyaset tercihinden değil, bizzat emperyalist hegemonya sisteminin ihtiyaçlarından doğmuştur. Özellikle 70’li yılların başlarından itibaren sıklığı ve şiddeti artan stagnasyon bu ihtiyacın baskısını arttırmıştır.

Bunu olanaklı kılan iki tarihsel gelişmeden de söz etmemiz gerekir. Birincisi, geleneksel kolonyal emperyalist imparatorlukların, ABD’nin hegemonik önderliği altında ve onun yeni-sömürgeci sistemi lehine tasfiye edilmiş olması. İkincisi, sosyalist dünya sistemi ve ona dayanarak, onunla birlikte yükselen “üçüncü dünya”nın tasfiyesi.

Bu uluslararası finans kapital kendi içinde olduğu gibi, tarihsel olarak sermaye düzeni üzerinde yükselen ulusal devletler karşısında da çelişkilere, gerilimlere, değişen yoğunluklarda çatışmalara referans verir. Hatta bu ikincisinin ağırlığı, birincisinin çelişkilerini de takviye ediyor.

Neoliberalizmin küresel hedefleri bakımından sürdürülebilmesi bu uluslararası finans oligarşisinin öncü rolüyle olanaklı olabilecektir. Küreselleşme ve sermaye, dolayısıyla yönetici sınıf arasındaki bağın kurulmasında, pratik olarak,  uluslararası finans sermayesinin ayrıcalıklı bir rolü vardır.

Böyle bir ayrıcalıklı rol, her şeyden önce ulusal devletin rolüyle, teknik işleyişiyle  çatışır.

Burada soru, emperyalist devletlerin ve genel olarak hegemonya sistemin  bileşenlerinin, ve tabii bu hegemonyaya meydan okuyan ülkelerin de ((Hegemonyanın gerilemesi, tanımı itibarıyla, meydan okumalara referans verir. Mesela, 19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren Almanya ve Japonya meydan okuyan emperyalist devletlerdi),  ulusal çıkarlarını, neoliberalizmin uluslararası talepleriyle nereye kadar, ne ölçüde uzlaştırmaya yanaşacaklarıdır. Neoliberalizmin yazgısını bu soruya verilecek yanıt belirleyecektir.

Bu arada,  “meydan okuyan” rolünü üstlenmiş olanlar da dahil olmak üzere,  emperyalist sistem sadece finans kapitalden, genel olarak sermaye sınıfından oluşmuyor. Bunu unutmayalım.

Söz konusu kararın ne şekilde olacağı konusunda asıl belirleyici olacak güç, belli öznel koşullar oluştuğunda, işçi sınıfı ve genel olarak halk sınıflarıdır. Onların direnişleridir.

Bu çelişki ve çatışmalar şu ana kadar, “dünya savaşı” olarak tabir edilen emperyalist güçler arasında doğrudan cereyan eden büyük savaşlara yol açmadı. Yine de, emperyalist güçlerin denetiminde, dolaylı vekalet savaşlarının bölgesel düzeylerde sürüp gittiğine tanık oluyoruz.

Bu tür savaşlardan biri olarak Ukrayna’da cereyan edeni, büyük bir savaş potansiyeli taşısa da, artık giderek bu olasılığın zayıflama sürecinde olduğu izlenimi ediniyoruz. Çünkü bu savaşın çıkartılmasının tek veya başlıca gayesi, meydan okuyan Rusya’nın burnunun sürtülmesi değil, ondan daha fazla, Alman emperyalizminin enerjisinin köreltilmesidir. Bu konuya daha önceki yazılarda değinmiştim. İsterseniz buna, “bir taşla iki kuş vurmak” da diyebiliriz.

Anglo-Amerikan emperyalizmi benzer bir stratejiyi önceki iki dünya savaşında da izlemiş, Almanya söz konusu olduğunda, ikisinde de hedeflerine hemen hemen ulaşmıştı. Şimdi de, Almanya’nın kayıpları büyüktür ( Alman ulusal devletinin kendi aleyhine gerçekleşen bütün gelişmeler karşısında, en azından şu ana kadar, teslimiyetçi bir tavır sergilediğine tanık oluyoruz)

Genel olarak bu dolaylı bölgesel savaşların uluslararası finans kapitalin çıkarlarına uygun olduğu açıktır.

Daha önce söylemiş olduğum gibi, bu oligarşi, mevcut hegemonya sisteminden çıkar, onun politik, askeri gücüne dayanır. Onun globalist neoliberal stratejisinin öncü gücüdür.

Bu öncünün globalist hedeflerine ulaşmak bakımından yapmak istediği, dünya çapındaki sermayeyi, devletleri kendi yanında hizalamaktır. Bu hizalamaya direnen güçleri çeşitli yöntemlerle (ikna, yaptırım, ceza kesme, “rejim düşürme”, askeri müdahale gibi) etkisiz hale getirmektir. Bu hizalama, sadece Rusya, İran, Venezuela, Çin, Hindistan vb ülkeler için değil, Almanya, genel olarak Batı Avrupa ülkeleri, yine mesela, Kanada için de geçerlidir. Yarın, söz konusu globalist hedefler bağlamında, yanlış bir şey yapacak olursa, Amerikan yönetimi için de geçerli olabilir.

Amerikan devleti öncelikli olarak söz konusu uluslararası yapının küresel ihtiyaçlarını gözeten, kollayan, koruyan işlevlere, yükümlülüklere sahiptir. Ulusal devlet rolünü, global devlet rolünün önüne koyamaz. Bu olguya işaret edilmesi, özellikle son otuz yılda keskinleşen,  Amerikan devletinin ve (genel olarak sermaye sınıfını da kat eder şekilde) toplumunun içsel bölünmelerinin açıklanabilmesi bakımından önemlidir.

Tekrar ediyorum, emperyalistler arasındaki çelişkiler, vaktiyle Kautsky’nin iddia ettiği şekilde, ortadan kalkmıyor. Tersine alttan alta, içten içe daha da derinleşiyor. Bu olguyu, Ukrayna sorunu etrafında emperyalist “müttefik” devletler arasında cereyan eden çekişmelerde net olarak görebiliyoruz.

Burada fark, neoliberalizmle zuhur eden, ama onun işleyişi için de gerekli olan  uluslararası finans kapitalin oynadığı ve esas olarak  çelişkileri bastırabilme kapasitesine referans veren rolüyle alakalıdır. Devletler karşısındaki özerkliğinden kaynaklanan bir kapasite.

Bir dünya savaşı olasılığının artmakta olduğunu epeydir yazıyorum. Daha önce bu savaşın en güçlü olası coğrafyasının,  önceki iki savaşta da olduğu gibi, özgül olarak, Ukrayna, Kafkasya, Baltık bölgeleri olacağına dair öngörüde bulunmuştum. Ancak, Ukrayna’daki savaşın hâlâ bu potansiyele sahip olmakla birlikte, bir dünya savaşına yol açabilme kapasitesinin azaldığını yukarıda belirtmiştim. Çünkü uluslararası finans kapital, bu savaşla ulaşmak istediği hedeflere önemli ölçüde ulaşmıştır. Hem Almanya’nın hem Rusya’nın gazı kaçmıştır. İkisi arasında olası bir işbirliğinin yolları da (an itibariyla) kapatılmıştır.

Ukrayna’daki savaş, muhtemelen inişli-çıkışlı bir seyir halinde, ama genellikle istenen sınırların dışına pek çıkılmaksızın (biraz ileride buna bir “barış antlaşması” kılıfı uydurulabilir) daha sürdürülecektir. Almanya ve Rusya üzerinde bir Damokles kılıcı gibi sallanacaktır.

Yeri gelmişken, eğer bu neoliberal küreselci strateji sürerse tabii, artık başlıca meydan okuyan odak ülke olarak Çin için de, Tayvan sorunu etrafında benzer bir plan uygulanmak istenebilir. Çin’in enerjisini Tayvan’da tüketmesi, başka bir ifadeyle, Tayvan’ın Çin’in Ukraynası olması planlanıyor olabilir. Ancak Çin Rusya değildir. Böyle bir hesap hatası yapılabilir mi, göreceğiz.

Buradan hareketle şöyle bir soru soru sorulabilir : Uluslararası finans oligarşisi, şu ana kadar, doğrudan büyük bir savaştan kaçınmıştır. Pekiy, faşizm ihtiyacının yükseldiği koşullarda daha ne kadar bundan kaçınabilecektir? (2)

DEVAM EDECEK…

NOTLAR:

(1) Marx dolayısıyla biliyoruz, kapitalizmin 16.yüzyıldan itibaren sürekli yayılma, genişleme, bir dünya pazarı oluşturma eğilimi artık önüne geçilemez bir görünüm kazanmıştır. Bu süreç içinde pre-kapitalist deneyimleri (bu deneyimlerle karakterize edilen devletleri)  girdabına dahil etmiş, kendisine eklemlemiş, bu sayede onları (genellikle dayatmalarla) yönlendirme, dönüştürme, boyunduruk altına alma olanağına da kavuşmuştur (Aslında, sadece pre-kapitalist oluşumları değil, 20.yüzyılın özellikle son 15 yılından itibaren belirginleşen bir süreç olarak “post-sosyalist” toplumları da soğurmuştur).

Bu tarihsel eğilimi, ulus devletlerin tarihsel bir vaka haline geldiği koşullarda, kapitalist işleyin bütün alanlarında, uluslararasılaşma görünümü almıştır. Şöyle de söylemek  mümkündür: Burjuva toplumu, “uluslararası bir burjuva toplumu” oluşturma dinamizmine sahip olmuştur. Kapital’in yayınlandığı sıralarda, kapitalizm bu yolda epey bir mesafe kat etmişti.

Burjuva toplumunun ya da sermayenin bu güçlü eğiliminin ulusal çıkarlar adına engellenmek istendiği durumlarda da, iç savaşlar, büyük savaşlar, devrimler patlak vermişti.

(2) Dikkat edilirse, artık finans-oligarşisi “demokrasi”, “insan hakları” vb ideolojik gerekçeler öne sürme ihtiyacı duymuyor. Doğrudan- amiyane tabirle- ülkelere, ülkelerin ekonomik kaynaklarına “çökme” yi telaffuz ediyor. Tehdidini, elde etmek istediği sonuçlara vurgu yaparak açıkça yapıyor. Paravanlara ihtiyaç duymuyor.

Hatta -kendilerinin vaktiyle va’z ettikleri liberal demokratik  ölçütlere göre dahi- şu ya da bu düzeyde ya da kalitede demokratik bir sürecin işlemekte olduğu ülkeleri hedef alabiliyorlar. Güncel örnekler olması dolayısıyla, Venezuela sol popülist demokratik bir anlayışa sahipken, İran’ın popüler-teokratik bir yönetim anlayışı var. Şah devrine göre anlamlı ölçüde demokratiktir. Her şeyden önce cumhuriyettir. Ulusal egemenliğin halka aktarıldığı bir devrimden çıkmış rejimden söz ediyoruz. Her iki ülke de bugün, tarihlerinde hiç olmadıkları ölçüde demokratiktir, hatta siyasal alanın boyutu bağlamında, demokrasidir (Öz ve kalite ayrı bir meseledir, ama bu sorun liberal demokrasi şampiyonu devletler için de geçerli değil midir? New York’un özsel olarak sistemle sorunu olmayan wokist belediye başkanının adaylık ve seçim sürecini hatırlayalım).

Oligarşi bunu sadece sistemine entegre olmaya direnen ya da meydan okuyan ülkelere karşı yapmıyor. Gerektiğinde emperyalist ülkelerin devletlerine, halklarına, hatta tekelci baskılara direnen sermaye gruplarına yönelik olarak da yapabileceğini saklamıyor. Bu bakımdan, iç siyasetle, dış siyaset arasındaki içsel bağlantıyı her zaman dikkate almak gerekir.

Bu çerçevede, mesela, Venezuela’ya yapılan saldırı, ülkenin devlet başkanının kaçırılması,  Amerika’da, gerek duyulursa, nelerin (siyasal figürler söz konusu olduğunda, belki benzerinin) olabileceğinin habercisi olarak da görülmek gerekir. Yani salt “dış işleri” gibi görünen, Amerikan halkının muhtemelen büyük kısmının da böyle algıladığı bu olayın “iç işleri” ne değgin imalarının da olduğu açıktır. Uluslararası yasallığı takmayan, ulusal yasallığı da takmaz. Ya da tersi. Naziler’in mesela, böyle bir davranış mantığı yok muydu?  Faşistleşme sürecine bu açıdan da bakmak gerekir (Tıpkı liberal demokrasi alternatifinde olduğu gibi, faşizm alternatifi de bir süreç içinde oluşur. Toplumsal meşruiyet ihtiyacı bunu öngerektirir).

Solcular olarak yaptığımız bir yanlış, faşizmi kapitalist düzenin bir arızası ya da “olağanüstü hal” rejimi görmektir. Hayır, faşizm, burjuva diktatörlüğünün liberal demokrasi yerine ihtiyaç duyulduğunda devreye sokulacak bir alternatif yönetim biçimidir. Aykırı, “olağandışı”  bir uygulama değildir yani. O diktatörlüğün iki olağan anlayışından biridir. Hatta tekelci kapitalizmin işleyişine daha uygundur.

Tekelci kapitalizm devletin onun lehine doğrudan müdahalesi olmadan egemen olamaz. Bir kez egemen olduğunda da, devlet onu değil, o devleti kontrol eder. Bu arada, yükselişi sırasında çıkarları doğrultusunda kullandığı siyasal demokrasinin alanını daraltmadan yeni koşullarda ihtiyaç duyduğu hareket yeteneğine kavuşamaz. Çünkü sermayenin tekelleşmesi sınıf mücadelelerini, direnişleri, tabii mülk sahibi sınıfların kendi aralarındaki çatışmaları da  şiddetlendirir. Sermayenin uluslararasılaştığı (bu finansallaşmayla mümkündür), küresel hedeflerine ulaşmaya çalıştığı durumda, bu çatışmaların küresel bir görünüm kazanacağı açıktır.

Bu başlık altındaki önceki yazılardan birinde, onun tarihsel dinamik eğilimine vurguyla, “aslında kapitalizm her zaman emperyalisttir” demiştim. Şimdi de, kapitalizm faşizan rejimler olmadan bu dinamik eğilimini sürdüremez diyeceğim. Yani emperyalizm ve faşizm kapitalizmin önüne geçilemez içsel dinamiğinden kaynaklanan ekonomi-politik karakteristiğidir. Dolayısıyla, ikisi de onun işleyişi bakımından anomali olarak görülemez.

Kapitalist sistemin içsel dinamikleri nasıl emperyalistleşme sürecini zorunluyorsa, benzer şekilde, bu işleyişin gerek duyduğu siyasal form olarak da faşistleşme sürecini yaratır.

Bu bakımdan mesela, “bonapartizm” 19.yüzyıl ortalarında, serbest rekabet kapitalizmi olarak ifade edilen dönemin faşizmi gibi görülebilir. Bununla birlikte, finans kapitalin egemenliği altındaki emperyalizm devrinin faşizmi bonapartizm değildir. Ondan hareketle, “sınıflararası denge” sorununa atfen tanımlanamaz.

Öyleyse tekrar edelim, faşizm finans kapitalin ihtiyacıdır. Olağan bir yönetim biçimidir. Liberal demokrasi “serbest rekabet” dönemi kapitalizminin siyasal formudur aslında. Yani daha çok ona uygundur. Tekelci kapitalizm, emperyalizm devrinde siyasal demokrasinin işletilmesi sermaye açısından çok müşküldür. Daha önce, İkinci Savaş’tan sonra sosyalist blokla soğuk savaş halinin gerekleri faşizmin açık şekilde egzersizini güçleştiriyor, yer yer, özellikle popülizmlerle, kamufle ediyordu.

Veyahut şöyle ifade edelim:  Liberal demokrasinin devletin sınıfsal içeriğini gizlemek gibi bir yeteneği var. Devlet sanki sınıflar karşısında, tabii mülk sahibi sınıflar karşısında da, eşit mesafedeymiş gibi bir görüntü verir. İdeolojik araçlarının da katkısıyla böyle bir algı yaratır.

Soğuk savaş koşullarında böyle bir algı emperyalistler açısından hayli işlevseldi. İdeolojik mücadelede onun önemli bir malzemesiydi. Dikkat edilirse,  söz konusu dönem emperyalist ülkelerin liberal demokrasiyi tarihlerinde en uzun süre kullandıkları bir zaman aralığına tekabül eder.

Soğuk savaş sona erince, tekelci kapitalizmin bütün foyası ortaya çıktı. Liberal demokrasiyle yönetemeyeceği artık net olarak görülebiliyor. Bunu aslolandan bir sapma olarak değil, aslolana geri dönüş olarak görmek gerekir. Bu bir anomali hali değildir. Normali budur. Halen bu faşistleşme süreci yayılarak ve derinleşerek devam ediyor. Neden yayılarak, genişleyerek, çünkü küreselleşme tekelci kapitalizmin öncelenmemiş ölçüde genelleşmesini sağladı (Hatırlanacağı gibi, bir çok marksist iktisatçı daha yetmişlerin başlarında tekelci sermayenin bu eğilimine dikkat çekmişlerdi. Yani kapitalizmin genel bunalımının müzminleştiğinin iyice netleştiği üçüncü kriziyle -“petrol krizi”- birlikte, kapitalizmin bu krize verdiği tepkinin finansallaşma ve küreselleşme olanaklarını zorlamak olduğunu saptamışlardı. SSCB çökertilmeden bunu, tam anlamıyla, gerçekleştiremeyecekleri de açıktı).

Şimdi bu gerçeği ihmal ederek, onun yerine, “soğuk kanlı değerlendirme” yapmak adına, “faşizan”, “otoriterlik”, “olaganüstü hal rejimi”, hatta arkaik çağrışımlarıyla, “patrimonyalizm” , “istibdat” vb gibi  daha “mütevazi” terim veya kavramları ikame etmek, böylece ona erişilmesi kolay olmayan, ya da ara aşamalardan geçildikten sonra ulaşılabilecek bir “zirve kavram” muamelesi yapmak, emperyalizmin artık bu kadar açık şekilde ulusal ve uluslararası yasallığa aldırmadığı, devletleri sindirdiği, tehditkâr ve saldırgan olduğu durumda utangaç bir değerlendirme olarak görülmek gerekir.

Tekelci sermayenin öncelenmemiş ölçüde genelleştiği koşullarda, onun bu koşullarına en uygun siyasal rejim biçimi olarak faşizmin genelleşmesi de beklenen bir gelişme olarak görülmelidir.

Sonra bu konuyu  daha ayrıntılı ele alacağım.

Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken 2

Neoliberal uygulamaların krizleri süreğenleştirmesine rağmen ısrarla sürdürülebilmesinin nedeni, finans kapitalin küreselleşmesi ya da uluslararasılaşmasıdır.

Bir kere bu sayede, öncelenmemiş özerk konumuyla  kendi kurallarını empoze etme kapasitesi çok artmıştır. Sermaye akışı üzerindeki kontrolü sayesinde, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun,  ülkelerin ekonomi-politik davranışları üzerindeki kontrolü artmıştır. Mesela, yine bu yüzden emperyalistlerarası çelişkiler, artık eskisine göre, daha fazla bastırılabilmektedir. Bunu Ukrayna sorunu etrafındaki emperyalistlerarası çekişmelerde görebiliyoruz.

Şimdi denilebilir ki, “AB ve Japonya, Amerika’nin uyduları, elbette boyun eğeceklerdir.” Uydu oldukları doğrudur. Bu ülkeleri ABD, 2.Savaş sonrasında kendi hegemonyası altında yeniden kurmuştu. Sovyet Bloğu’nun çöküşünden sonra da Doğu Avrupa’da benzer bir rol oynadı.

Bununla beraber, hegemon ve uyduları arasındaki ilişki her zaman gerilimlere de referans verir. Uydu, elbette, bileşeni olduğu bu hegemonya düzeni içinde kendi çıkarına, avantaj sağlamak,  en uygun olanı elde etmek için gayret eder, hatta direnir. Soğuk Savaş döneminde, hatırlayalım, “Sovyet kartı” nı dahi kullananlar ya da kullanmak isteyen uydular olmuştu. Yani eklemlenmiş oldukları emperyalist hegemonya düzenine karşı bir tür şantaj yapmak istemişlerdi.

Yine, mesela, bugün Suriye sorunu etrafında (“Terörsüz Türkiye” hikayesi de bu soruna dahil olarak okunmalıdır) Türk devletinin davranışlarını da (tabii  yine aynı emperyalist hegemonya düzenine eklemlenmiş Kürt siyasetinin davranışlarını da) bu açıdan değerlendirmek gerekir (1). Sistem içindeki konumunu takviye edecek surette, onun içinde kendisi için en uygun olanı, en avantajlısını elde etmek.

Elbette, hegemonya demek, tanım itibarıyla, bütün bu gerilimlerin üstesinden şu ya bu şekilde, bazen bastırarak, kimi zaman ödün vererek gelmek demektir. Bunu da aklımızdan çıkarmayacağız.

Aslında Soğuk Savaş yıllarında da, emperyalistlerarası gerilimler, anlaşılır nedenlerle, daha önceki dönemle, neredeyse kıyaslanamayacak ölçüde kontrol altındaydı. Ancak 1991’den sonra neoliberal emperyalizmin hegemonyası altında, yükselen küreselleşmiş ya da uluslararasılaşmış finans kapital sayesinde bu gerilimlerin kontrol edilebilme kapasitesinin yükseldiğine tanık oluyoruz.

Tekrar edelim, neoliberal uygulamayla birlikte uluslararası finans oligarşisinin sermayenin küresel olarak akışı üzerindeki kontrolü ülkeleri bir girdap veya bir çıkmaza soktu. Bu girdaptan çıkabilmek için globalleşmeden kopmak gerekir. Ama eğer kopulursa, ülkeye sermaye girmeyecek, mevcut olan sermaye de dışarı kaçacak, mal ve hizmet akışı duracak, işsizlik daha da artacak, özcesi çok büyük sorunlarla karşılaşılacaktır.

Bunu yapan ekonomik ve siyasal, askeri kaynakları görece sınırlı olan bir ülkenin mağduriyeti daha da fazla olacaktır. Güncel örnekler olarak Venezuela ve İran’a bakalım mesela (Tabii bu iki ülke, hatta pek yakında onlara, başta Nijerya olmak üzere, başkalarını da ilave edebiliriz, aynı zamanda, hegemonya mücadelesinde ABD’nin en büyük rakibi olarak Çin’e enerji tedarik eden ülkeler de olmaları bakımından hayli stratejik konumdadırlar).

Bu noktada, bir konuya daha dikkat çekmek isterim. Elbette, ABD bu söz konusu küreselleşmenin, dolayısıyla finans kapital oligarşisinin ihtiyaç duyduğu kollama ve koruma işlevini yerine getiriyor. Yalnız dikkat edelim, bunu aslında doğrudan kendi çıkarı, kendi ulusunun çıkarı için yapmıyor. Uluslararası finans kapitalin çıkarı adına yapıyor. Mesela, bugün Pentagon ABD’nin ulusal  güvenliğini değil, bu küresel yapının güvenliğini temin etmek için yeniden yapılanmıştır. Bu yeniden yapılanma süreci 1991’den sonra küreselleşmiş finans kapitalin tartışmasız dünya egemenliği için (“tarihin sonu”) başlatılmıştı.

ABD’nin ulusal güvenliği ise Ulusal Muhafızlar’a havale edildi. Bunun yeterli olmadığının görülmesi, halen işlemekte olan faşistleşme sürecine dinamizm kazandıran bir etkendir.

Neoliberal uygulamaları sürdüren, onun düzeni içinde kalan bir ülke siyaseten egemen değildir. Egemen ulus-devlet konumunu reel olarak sürdüremez. Bu bakımdan, söz konusu küresel sistemle sürekli bir çatışma içinde bulunur. Çünkü küreselci yapı ulus- devlet formuna tahammül edemez. Bununla birlikte, bu form içinde örgütlenmiş halklar, devletlerini neoliberal çıkarlar adına (dolayısıyla kendi aleyhlerine) yöneten siyaset erbabına rağmen direnme eğiliminde olurlar.

Faşizme götüren en temel faktör, geçmişteki örneklerde de, bugün de,  kapitalizmin içinden çıkılamayan, süreğenleşmiş krizleridir. Bunun büyük savaşlarla üstesinden gelinmek istendiği koşullarda, bu krizler kendilerini, aynı zamanda,  hegemonya krizi olarak dışa vurdular.

Bu söz konusu krizler, halkları, krizlerin aşılamayacağına dair bir umutsuzluğa sevk eder. Yani halk sınıfları kendilerini bir çıkmaz içinde görürler. Bununla bağıntılı bir diğer faktör de, halkların mevcut siyasal formasyonun,  sağı ve soluyla geleneksel partilerin kendilerini bu çıkmazdan çıkarma kapasitesine sahip olmadıklarına  inançlarıdır. Yani bu partiler halkın umutsuzluğunu takviye ederler. Son bir faktör olarak da tabii, işçi sınıfı siyasetinin yetersizliğine işaret etmemiz gerekir.

Bu üç faktörü faşizmin geçmişteki ve halen sürmekte olan bütün deneyimlerinde saptamak mümkündür. Nitekim, sosyalist camiada bununla ilgili olarak geniş bir külliyat vardır.

Mesela, Weimar Cumhuriyeti Almanyasında (1918-1933), ekonomik krizin ağırlaşması, parlamentonun ve zayıf hükümetlerin didişme ve atalet içinde adeta işlevsizleşmeleri, en son, Katolik Merkez Partili başbakan (1930-32) Brüning’in deflasyonu ve ağır kemer sıkma önlemlerini içeren programını devreye sokmasıyla yönetim krizinin ağırlaşması, sonraki malum gelişmelere zemin hazırladı.

Alman Komünist Partisi, 1923’den itibaren faşist tırmanışı görerek, en büyük parti olan Sosyal Demokrat Parti’ye bir çok kez ittifak çağrısı yaptı. Ancak Sosyal Demokratlar komünist Thalmann ile Hitler arasında bir fark görmediklerini tekrar tekrar dile getirdiler.

Bu arada, 1928’deki 6.Dünya Kongresi’nde Komünist Enternasyonal, sosyal demokrasiyi, faşizmin iktidarına zemin hazırlayan, payanda olan  parti olarak “sosyal faşist” ilan etti. Taktik olarak bu karar doğruydu. Ancak eksikti.

İttifak çağrısına olumlu yanıt alınmaması, Almanya’da yinelenen iyi hesaplanmamış devrimci ayaklanmaların nedeni olmamalıydı. Her ayaklanma girişiminde partiye olan destek azaldı. Parti bir ölçüde kendisini sınıftan, kitleden yalıtmış oldu.

Doğrusu, partinin ittifak talebinin reddedilmiş olmasına rağmen doğrudan doğruya yüzünü emekçi sınıflara, orta katmanlara, küçük ve orta işletme sahiplerine dönerek, onlara hitap edecek somut bir demokratik geçiş programı sunması, o programı hayata geçirebilmek için kitleler nezdinde kararlı, ikna edici,  amansız bir mücadele vermesiydi. İlle de partisel bir  temasa gerek yoktu. Zaten olumlu yanıt alamıyordu. Bunu yaparak, farklı sınıflardan geniş halk kesimlerinin desteğini almaya çalışabilirdi.

6.Kongresi’nde Enternasyonal, isabetli “sosyal-faşizm” tespitinin yanı sıra bu yolda bir çaba gösterilmesini önerebilirdi. Böylece bu hamle, Enternasyonal’in 7.Kongresi’ne daha olumlu koşullarda girilmesini sağlayabilirdi.

Günümüzde, küreselleşmiş finans kapital ulus-devletleri empoze ettiği neoliberal programdan ayrılmamaları için tehdit ediyor. Ayrıldıkları takdirde başlarına gelecekleri hatırlatıyor. Bu durumda, düzen partilerinden hangisi iş başında olursa olsun söz konusu programdan vazgeçemiyor. Buna cesaret edemiyor. Böylece bu kıstırılmışlık haline son verileceğini vaat edemiyor.

Diğer yandan, söz konusu programın sürdürülmesi de, toplumun en geniş kısmını oluşturan,  emekçi sınıfın tepkisine, direnişine yol açıyor. Elbette, neo-liberal önlemler çerçevesinde etap etap bu direniş ve olası direniş odak ve olanakları bastırıldı. Etkisizleştirildi. Sendikacılığı ekonomik mücadeleye indirgeyen sendika ağaları bugün artık dünyanın her yerinde ekonomik mücadeleyi dahi veremez hale geldiler. Politik mücadele yoksa ekonomik mücadele de olamıyor.

Bununla beraber, emeğin olduğu her yerde, halkın olduğu yerde olanak da vardır, odaklar oluşturmak da. Kıstırılan kıstırıldığı yerden mutlaka çıkmak ister. Yalnız, bunu yaparken bazen faşizm tuzağına yakalanabilir. Bunu ihmal etmeyeceğiz.

Yukarıda demiştik ki, neoliberalizm aşırı üretim krizlerini global çapta sıklaştırır. Hem metropol ülkelerde hem çevre ülkelerde, ağırlıklı sermaye yatırımları emek-yoğun sektörlere değil, teknoloji-yoğun sektörlere doğrudur. Dolayısıyla, ne metropol ülkelerdeki ne de çevre ülkelerdeki emek-gücü rezervleri etkinleştirilebiliyor. Tersine, artan işsiz sayısıyla söz konusu rezervler daha da büyüyor. Üstelik bu yeni koşullarda,metropol işçisi, çevre ülke işçisiyle ücret rekabetine sokulmuş oluyor. Bu rekabet ücretlerin artmasını önlüyor. Ücretlerin artmadığı, teknoloji-yoğun yatırımların arttığı koşullarda emek üretkenliği artıyor tabii. Bu da artı-değerin sürekli artması anlamına gelir. Eh, artı-değerin ve ücretin tüketim kapasiteleri de kıyaslanamayacağına göre…

Aslında bu aşamada bile devletler, kendi ülkelerinde talep yetersizliğine yönelik  talep artırıcı düzenlemeleriyle, bu sorunun krize dönüşmesini, kendi çaplarında, en azından bir süreliğine, engelleyebilirler (Keynes’i hatırlayalım). Yine mesela, metropol ülkeleri çevre ülkelerindeki talebi kendi ülkelerindeki talebin lehine (çünkü bu, para birimini dolar olarak düşündüğümüz  vakit, tersini gerçekleştirmekten daha kolaydır) görece kısabilirler. Ancak, neoliberal iktisat her ülkede, her türlü talep düzenleyici önleme ilke olarak karşıdır. Devletin bu alandaki düzenleme işlevine karşı çıkar. Yanlış anlaşılmasın, neoliberalizm devlet müdahalesine karşı değildir. Sadece bu müdahalenin her zaman kendi ihtiyacı ve çıkarı doğrultusunda yapılmasını ister. Mesela, 2008’de olduğu gibi(2).

Tabii, neoliberal kapitalizmin aşırı üretim krizlerini (küreselleşmenin bir sonucu olarak) dünya çapında sıklaştırması karşısında zorunlu olarak talep düzenleme çabası da, 2008’de ve zaman zaman sonrasında da (Pandemi sırasında mesela)  görüldüğü gibi, çok geçmeden spekülatif fiyatların ve balonlaşmaların oluşmasına yol açıyor. Yanı sıra, metropol ülkelerdeki  talep artışı 3.Dünya ülkelerinde göreli bir istihdam artışına katkı yaptığı gibi, metropol ülkelerin, özellikle de ABD’nin bu ülkelerden ihracatının artmasına yol açıyor. Bu da onun için cari açığının büyümesi anlamına geliyor. Bu gerekçelerle, küresel finans oligarşisi kendisini ayrıcalıklı görmek isteyen ABD’nin bile talep düzenlemeye yönelik müdahalesine izin vermiyor. Sonuç olarak, 2008’den beri kendisi de kıstırılmış olduğu aşırı üretim döngüsünden sıyrılamıyor. Neoliberal girdabın dışına çıkamıyor.

Demokratlar neoliberalizmden kopamadıkları, halkın özlemi olan böyle bir kopuşu Trump gibi demagojik bir söylemle dahi ima edemedikleri için daha önce yendikleri başarısız olmuş Trump’a “hayat öpücüğü” vererek onun karşısında kaybettiler.

Özcesi, sürekli olarak derinleşen  toplumsal eşitsizlikler, halk sınıflarının tepkileri, direnişleri, uluslararası finans kapitalin dayattığı programa sadık yönetenlerin  halkla aralarındaki mesafenin dramatik olarak açılması meşruiyetlerini tartışılır hale getiriyor. Faşizm, tam da bu noktada, başlıca meşruiyet tazeleme aracı olarak devreye sokuluyor. Artık bilindik liberal demokratik veya anayasal demokratik koşullarda yönetmek mümkün olmuyor.

Bir yanda kendisine dayatılan neoliberal kapitalist programa karşı direnen büyük halk kitleleri var. Karşılarında da, bu dayatmayı yapan dar bir finans oligarşisi.

Finans oligarşisi, eldeki mevcut geleneksel siyasal araçların, politik formasyonların halk sınıfları nezdindeki inandırıcılığını yitirmiş olduğunu görüyor. Ağır ekonomik sorunlar altındaki halkın kendisini her bakımdan bir çıkmaz içinde gördüğünü, umutsuzluğa sürüklendiğini tanılıyor. Halka çözüm sunabilecek emek örgütlerini, genel olarak  sol odakları da, onların kendilerinden kaynaklanan zaaflarını da kullanarak,  zaten sürekli etkisizleştirmekteydi.

Şimdi bu koşullarda yönetme sorununun üstesinden nasıl gelinecekti?

NOTLAR:

(1) BOP’un uygulamaya konulmasından 2-3 yıl sonra haftalık Aydınlık Dergisi, yanlış hatırlamıyorsam, 2005 yılı Aralık ayı içindeki sayılarından birisinde, Devlet Bahçeli ve şimdi onun “akıl hocası” olduğu iddia edilen dönemin MİT başkanı Şenkal Atasagun’un fotoğraflarını kapağına taşıyarak, ikisinin BOP stratejisinin bir istemi olarak Kürtlere özerklik ya da federasyon önerisi içeren plan hazırladıkları mealinde bir haber yapmıştı. Bu haberin o zaman büyük bir sansasyon yaratmış olduğu belleğimde kalmış.

(2) Öncelikle burada şunun altını çizmek isterim: Kapitalizmin gelişmesinde, sermaye düzeninin oluşmasında, onun gelişiminin ya da kuruluşunun her aşamasında, bu doğrultuda izlenen her farklı ekonomi-politik programda, devlet  ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştur. Yani devletin rolünün altı çizilmeden Kapital’in serüveni doğru anlaşılamaz.

Örnek olsun, 2.D.Savaşı sonrasında toplanan Bretton Woods Konferansı’nda başta oyun kurucu devlet ABD olmak üzere, konferansa katılan bütün gelişmiş kapitalist ülkeler, finansın, 1931 öncesinde olduğu gibi, uluslararası düzeyde, tekrar liberalleşmesine karşı çıktılar. Devletlerin sıkı sermaye kontrolleri yapmasını talep ettiler. Bunun o zaman ki koşullar içinde değerlendirilmesi gereken bir çok farklı nedeni vardı. Bir kere, yıkıcı sonuçları olan bir savaştan çıkılmış, insanların yaşam koşulları, talep etme ve dolayısıyla taleplerini gerçekleştirebilme kudretleri çok azalmıştı. Refahçı politikalara ihtiyaç vardı. Bu koşullarda, finansın uluslararası çapta liberalleşmesi refahçı politikaların uygulanmasına ket vurabilirdi. Sekteye uğratılmış olan uluslararası ticaretin yeniden rayına sokulabilmesi için gerekli uluslararası kur dengelerinin oluşmasına önleyebilirdi. Kısacası, uluslararası liberal finansal düzeni oluşturmak için henüz zaman uygun değildi.

Bunun teorik ifadesi Keynesçiliktir. Sınıfsal ifadesi, Batı’da hemen savaş öncesi dönemde başlayan, sanayi sermayesi, işçi sınıfı ve Keynes etkisindeki devlet bürokrasilerinin ittifaktır. Ha tabii bu arada, özellikle ABD finans oligarşisi, tıpkı New Deal sınıf uzlaşması sırasında  olduğu gibi, kendisinin etkinliğine yönelik bu tür bir kısıtlamaya karşı çıkıyor, direniyordu. New Deal sırasında, faşizm çağrısı yapmış, hatta bu yolda epey de mesafe kat etmişti (Bkz  William Z.Foster: “Fascist Tendencies in the United States”, The Communist, vol.14, no10,  Ekim 1935)  Ona rağmen devletlerin dediği oldu (Yeri gelmişken, New Deal programı sadece ulusal çapta bir sınıf uzlaşması olarak görülmemelidir. ABD tarafından SSCB’nin resmen tanındığı koşullarda, onunla da uzlaşılarak, yani uluslararası bir sınıf uzlaşmasına da dayanılarak uygulanabilmiştir. Bu da bize Komünist Enternasyonal’in 7.Kongresi’nin  faşizme karşı sınıf ittifakları-Birleşik Cepheler- kararının ne kadar isabetli ve başarılı olduğunu gösteriyor. Yani Enternasyonal’in hem 6. hem de 7. kongrelerinin bütün öngörülerinin doğru olduğu anlaşılmıştır. Bilinenin ya da ihmal edilenin aksine, Komünist Enternasyonal faşizm sorununu, İtalya ve Balkan ülkelerindeki gelişmelere dikkat çekerek, daha 1921’deki 3.Kongresi’nde ele almış ve uyarılarını yapmıştı. Yine, 1922’deki 4.Kongresinde de faşizmin yayılma eğilimine vurguyla, daha kapsamlı bir şekilde faşizm tartışmasını sürdürmüş, bu olgunun  2. (Reformist) Enternasyonal’in iddiaları hilafına,  bütün emperyalist ülkeleri kat edebileceği uyasında bulunmuştu. Oysa Reformist 2.Enternasyonal 1928 gibi bir tarihte (Brüksel Kongresi) bile faşizmin ancak geri kalmış, ya da sanayileşmesini tamamlayamamış, tarım ülkelerine özgü bir olgu olduğunu, gelişmiş sanayi ülkelerinde görülemeyeceğini vurgulamıştı. Bu görüşlerinin yanlış olduğunu ancak 1931’deki Viyana Kongresi’nde kabul etmişti. Bu konuda özlü bir kaynak olarak, dünya komünist hareketinin en seçkin figürleri arasında yer alan R. Palme Dutt’ın “Some Problems of Fascism” başlıklı 1935’te Komünist Enternasyonal’de yayınlanan makalesine bakılabilir. Yeri geldi, aynı yazarın faşizm konusunda yazılmış en önemli kitaplar arasında baş sıralarda yer alan, Fascism and Social Revolution kitabının bir kaç komünist partisinin bulunduğu ülkemizde henüz dilimize çevrilmemiş olması üzüntü vericidir ).

Elbette, Bretton Woods uzlaşmasının kısıtlayıcı  koşullarında finansın global çapta liberalleşmesi olanaklı olamayacaktı. Avrupa ve Amerika ekonomileri arasındaki ekonomi-politik denge yenilenerek tekrar kurulunca, 50’li yılların sonlarından itibaren uluslararası finans düzeni de yeniden kurulmaya başlandı. Tabii yine başta ABD olmak üzere, devletlerin olanak tanıdığı sınırlar içinde.

60’larda uluslararası piyasa güvenin restore edilmiş olması,  uluslararası ticaret ve şirket etkinliklerinin artış kaydetmesiyle, finans sınırlarını zorlamaya başladı. 70’lerin başında kendisini “petrol şoku” olarak da dışa vurmuş olan stagnasyon sırasında, özel bankaların OPEC ülkelerinin elde ettikleri aşırı kârları dış açık veren ülkelere kredi olarak yönlendirmekte oynadıkları etkili rol, uluslararası piyasa operatörlerinin serbest, dalgalı döviz kurları aracılığıyla ellerindeki mevcut menkul kıymetleri çeşitlendirme olanaklarına kavuşmuş olmaları, özellikle 80’lerin başında, 2 yıl süren büyük resesyon koşullarında,  savaş sırasında ve sonrasında ağırlıklı olarak iç piyasaya odaklanmış oldukları için büyük kâr kayıplarına uğramış finans kuruluşlarının Bretton Woods’ta açılmış olan gedikten de yararlanarak, piyasanın düzenleyici sınırlarına baskı yapmaları söz konusuydu.

Bu noktada, başkan Carter ve Regan dönemlerindeki  Volcker FED’inin hamlelerini hatırlayalım. Carter döneminin sonunda yüzde 11’i aşmış olan faizler, önlenemeyen enflasyon artışı karşısında, başkan Reagan devrinde, 1981’de, yüzde 21,5 gibi bir orana çıkartılmış, bunun bir sonucu olarak işsizlik oranı bir anda yüzde 11’e yaklaşmıştı)

Öte yandan, kapitalist dünyada yaşanan bu gelişmelerin, özellikle de, 70’lerin ikinci yarısından itibaren Sovyet ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinden söz etmeyeceğim. Yalnız bu noktada, erken ve hamlesi akamete uğramış bir Sovyet “Deng Xiaoping” figürü olarak  Kosigin’in iki arada bir derede programının çökmüş olduğunu belirtmekle yetineceğim).

Uluslararası finans düzeninin liberalleşerek yeniden kurulmasını teşvik eden faktörler arasında, vadeli kur ve faiz oranları, opsiyonları, takas (swap) gibi yeni finansal araçların devreye sokulmasını, finansal işlemlerin globalleşmesini kolaylaştıran ve ucuzlatan teknolojik buluşları, elbette sıklaşan stagnasyon (toplam talep yetersizliği, aşırı üretim sorunu) aralıklarının da altını çizmek gerekir.

Burjuva ekonomistlerinin bu gelişmeyi sadece teknolojik gelişmelere indirgeyerek açıklama çabaları, hep yaptıkları gibi, asıl nedenleri gözden saklama (ideolojik) gayreti olarak görülmeliidir. Selwyn Parker, The Great Crash başlıklı kitabında finansı etkinleştirmek için ihtiyaç duyulan teknolojik yeniliklerin daha 19.yüzyılda nasıl gerçekleştiridiğinden söz ediyor. Yani, uluslararası finansallaşma teknolojik yeniliklerden doğmamıştır. Tersine, bu alandaki teknolojik yenilikler, finansallaşmanın ihtiyaçlarından doğrmuştur.

Son olarak, küresel finans düzeninin yeniden kurulmasını tartışan iyi bir kaynak olarak, Eric Helleiner’in States and Global Reemergence of Global Finance (1994, Cornell University Press) adlı kitabını önerebilirim.

 

DEVAM EDECEK…

 

 

 

Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken…

NEO-LİBERAL MODEL

Kapitalizmin neo-liberal versiyonu, kapitalizmin zenginliklerin dar, tekelci bir oligarşinin elinde toplanması yönündeki dinamizmini, spekülatif eğilimini daha da azdırır, hızlandırır. Çok daha geniş toplum kesimlerini yoksunlaştırır, yoksullaştırır. Ekonomi-politik bakımından kapitalist toplumların düzenli işleyiş, dengeleri gözetmek gibi  iddialarını tamamen boşa düşürür. İşsizliği dramatik ölçüde arttırır. Toplumsal eşitsizlikleri ivmelendirir.

Bu koşullarda, toplumsal dengelerin gözetildiği iddiasının (ideolojik-) politik ifadesi olarak liberal demokrasi kağıt üzerinde kalır. Uygulaması reel olarak yapılamaz. Oligarşiyle halk sınıfları, hatta çok daha genel olarak, kitleler arasındaki mesafe aşırı ölçüde açılır. Yönetenler halktan koparlar. Bir meşruiyet sorunu ortaya çıkar. Yönetenler açısından toplumsal rıza üretiminin  olağan politik araçlarla yeniden sağlanması neredeyse olanaksızlaşır. Eskisi gibi yönetemez olurlar. Kitleler de yönetenlere inançlarını dramatik olarak kaybederler.

Kısacası, neo-liberal anlayış, kapitalizmin doğasında bulunan bütün olumsuzlukların hızla, toplumsal bakımdan öncelenmemiş ölçüde kapsamlı ve işleyişi itibarıyla en brütal şekillerde ortaya çıkmasını sağlar. Siyasal meşruiyet ve yönetememe sorununu yükseltir.

Neo-liberalizmin yükselmesiyle birlikte bir faşistleşme süreci de devreye sokulmuş olur. Burjuva diktatörlükleri faşistleşme sürecine girerler.

Sosyalist bloğun çöküşünden sonra süreğen stagnasyon krizleri içinde debelenen kapitalizm, krizden çıkmak için ihtiyaç duyduğu ve şurada ya da burada ancak bölük pörçük hayata geçirebildiği (mottosu “liberalleşme, özelleştirme, küreselleşme” olan) neo-liberal politikaları, artık engelsiz ya da pürüzsüz bir biçimde uygulayabileceği fırsatı bulmuştu.

İlginç bir biçimde, bu neo-liberal anlayış, emperyalizmin sömürgecilik sonrası dönemde  sosyalist dünyanın genişleme potansiyelini  sürekli canlı tutan bir sorun olarak Üçüncü Dünya tabir edilen ülkelere yönelik programatik hamlelerinin kapsamına Deng devri Çin’ini de dahil etti. Dahası, ona çok ayrıcalıklı bir yer verdi.

Bu neo-liberal programa, ya da isterseniz, modele göre,  emperyalistler süreğen stagnasyonu aşmak için sınai faaliyetlerini (sömürge döneminin ya da kentleşmenin bakiyesi olarak görülmesi gereken) geniş ve dolayısıyla ucuz emek-gücü kaynaklarına, ucuz hammadde kaynaklarına sahip 3.Dünya ülkelerine taşıyacak, bu ülkelerin, kendilerine tanınan bu olanak sayesinde, ihracat odaklı ekonomilere sahip olmasını teşvik edeceklerdi. Başlangıçta, özellikle de ABD’nin  kendisi, bu ülkelerin ihraç ettikleri sanayi ürünlerinin başlıca alıcısı olacaktı.

Yani Çin, Taiwan, G.Kore, Singapur, Vietnam, Hindistan, Brezilya, Meksika gibi 3.Dünya’ya dahil ülkeler esas olarak ihraç eden ülkeler konumuna geçerken,  ABD’nin kendisi artık, esas olarak bir ithalat ülkesi haline gelecekti.

Yalnız, modelin bu ilk ayağını tamamlayan olmazsa olmaz diğer bir ayak olarak, artan ihracatları nedeniyle ticaret fazlası verecek 3.Dünya ülkeleri bu söz konusu fazlalarını mutlaka dolar olarak, tercihen, ABD banka ve finans kuruluşlarında değerlendireceklerdi. Böylece, ABD’nin ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerin  stagnasyondan çıkmak için ihtiyaç duyduğu sanayiden çıkma ayağının yanı sıra global düzeyde finansallaşma da, yani ikinci tamamlayıcı ayak da gerçekleştirilmiş olacaktı.

Bu model, bir süre için de olsa, gerçekten de, emperyalist metropollerde, bu arada, 3.Dünya’da, üretici güçlerin gelişmesine,  emek üretkenliğinin artmasına, istikrarlı ekonomik büyümeye yol açtı. Tabii bu büyüme kalkınma anlamına gelmiyordu. Tersine, servetlerin çok daha az elde toplanmasına yol açıyordu.

Modelin işlediğini gören diğer emperyalist ülkeler ve 3.Dünya’nın diğer ülkeleri de modele dahil olmak için daha cesaretli davrandılar. Tabii, modeli benimsemek yetmiyordu, söz konusu ülkelerin o zamana kadar deneyimlemekte oldukları sadece ekonomik değil, politik ve kültürel anlayışlarını da değiştirmeleri, kendilerini yeni duruma uyarlamaları gerekiyordu.

Çünkü neo-liberalizm bütünsel bir anlayıştı: Liberalleşme, yani devlet müdahaleciliğini devre dışı bırakma; özelleştirme, yani kamu sektörünü dramatik şekilde küçültme, ekonomik ve toplumsal sübvansiyonları en aza indirme; küreselleşme, yani sıcak para girişlerine sınırsız olanak tanıma, sermaye kontrollerini ortadan kaldırma, finans hareketlerinin ihtiyaç duyduğu ekonomik, politik, hukuksal zemini temin etme.

Elbette, bu gereklerin bildiğimiz teritoryal egemen ulus-devlet formu içinde uygulanması zordu. Aşılması kolay olmayan çelişkilerin, toplumsal çatışmaların yükselmesine neden olacaktı. Bu noktada, burjuva diktatörlüğünün her zaman el altında tuttuğu, kibarca “olağanüstü hal” tabir edilen faşizm alternatifi devreye sokulacaktı. Uluslararası engellerse, yine emperyalist zor mekanizmaları, bunların olmazsa olmazı olan askeri darbeler, “renkli devrimler”, savaşlar yoluyla aşılacaktı.

Bilindiği gibi, bu söz konusu modelin tıkanarak çöktüğü 2008’deki spektaküler depresyonla ilan edilmişti.

Model finali, onun baş senaristi ve yönetmeni olan ABD’nin, kapitalist sistemin esas oğlanı, baş belası olan,  toplam talep yetersizliğinin neden olduğu aşırı üretim, ve uyguladığı “yeni” modelin de iyice azdırdığı -normal koşullarda kapanması olanaksız- cari açıkları nedeniyle havlu atmasıyla gerçekleştirdi.

Şimdi öncelikle şunu söylemeliyim: Bu model yeni değil. 19.yüzyılın son çeyreğinde baş gösteren ilk büyük kriz sırasında da uygulanmak istenmişti. O zamanın dünya koşulları, emperyalistlerarası rekabet, özellikle de yeni yükselen Alman emperyalizminin Britanya hegemonyasına meydan okuması dolayısıyla buna olanak tanımadığından gerçekleştirilemedi. Hegemonya krizi bir dünya savaşına yol açtı. Savaş, soruna çözüm olamadı. Tersine, sosyalist dünya sisteminin doğmasını sağlayarak, daha da karmaşıklaştırdı.  Hegemonya krizi artık Britanya’nın taşıyamayacağı kadar ağırlaşmıştı. Böylece, neo-liberal hayallerin gerçekleştirilmesi başka bir bahara ötelendi.

Bu baharın gerçekleşmesi için Sovyet sisteminin çökmesi önkoşuldu. Emperyalistler o zamana kadar kendi aralarındaki rekabet, meydan okuma sorunlarını kanlı savaşlarla çözmeye çalışmışlardı. Sovyet engelini tek kurşun atmadan aştılar. Bu nasıl olmuştu? Çünkü Sovyetleri yöneten restorasyoncu kadrolar böyle olmasını istemişlerdi. Kapitalist restorasyon bu yüzden kansız gerçekleşti.

Geçerken, en kanlı restorasyonun Çin’de gerçekleşmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kültür Devrimi restorasyoncu güçlerle devrimci güçler arasındaki iç savaştı. Mao Zedung ‘un ağırlığı, dengeyi birinciler lehine bozunca  yeni düzen yükselmeye başladı. Önceki yazılarda buna belli bir ölçüde değinmiştim.

1991’de yetkin haliye başlatılan modele geri dönelim. Elbette, modelin işleyişi bir çok iç ve dış çelişkilerin ortaya çıkmasına neden oldu. Emek-gücü dışında, sermayenin, metaların hizmetlerin küresel çapta engelsiz akışına olanak tanınmasına dayanan model, öncelikle emperyalistlerin kendi ülkelerinin emekçileri önünde her fırsatta  övündükleri “yüksek ücretler” in artık artık eskisi kadar yüksek olamayacağını gösterdi. Çünkü emperyalist merkezlerdeki sanayi büyük ölçüde emek-gücünün daha ucuz olduğu 3.Dünya ülkelerine taşınınca, gelişmiş kapitalist ülkeler ve 3.Dünya ülkelerindeki ücretler arasındaki fark birinciler aleyhine epey kapanmıştı. Kapanmıştı çünkü, halen gelişmiş ülkelerde faaliyet gösteren sanayilerin gelişmemiş ülkelerde üretilen aynı ürünler için ödedikleri maliyet aleyhteki ücret farklılıkları nedeniyle hayli artmıştı. Rekabet şansı kalmamıştı. Dolayısıyla, artık gelişmiş ülkelerde de  “düşük ücret kapitalizmi” vaka haline geldi.

Gelişmiş ülkelerde, en başta da tabii ABD’de, oluşan toplam talebin yetersizliği, görece “düşük” faizli konut veya tüketici kredileriyle  aşılmak istendi. Talepteki çılgın borçlandırmaya dayalı göreli canlanma belli mal ve hizmetlerin fiyatlarında balonlaşmalara yol açtı. Spekülatif fiyatlar, ödenmesi olanaklı olmayan borçları arttırdı. Sistem çöktü.

Geçerken şunu da hatırlatmak isterim: Neo-liberal uygulama her zaman, her yerde spekülasyon yaratır. Spekülasyondan beslenir. Spekülatiftir yani. Onunla var olur, sonunda da onunla yok olur.

Pekiy, 3.Dünya emekçileri için işler iyi gidiyor muydu? Ne gezer! Sıcak paraya ulaşmak kolaylaştığı için gelişmiş kapitalist ülkelerde kullanılan teknolojiler 3.Dünya ülkelerine de girebiliyordu.  Bu ülkelerin bir çoğunda sanayinin teknolojik düzeyi, ya da isterseniz, sermayenin organik bileşimi teknoloji lehine dönüşüm geçirdi. Emek üretkenliği, verimlilik arttı. Buna karşı, ta modern zamanın başından beri orada hazır bulunan yedek emek-gücü ordusunun safları daha da kalabalıklaştı. Bu sayede, zaten düşük olan ücretleri daha da aşağıya çekmek olanaklı oldu. Bu ülkelerin bir çoğunda, şu ya da bu derecede tahribata yol açan, bir talep yetersizliği, yani aşırı üretim vakası zuhur etti.

3.Dünya’nın başına gelen bu kadarla sınırlı kalmadı. Sübvansiyonların kalkması, ulusal tarıma dev uluslararası tekellerin el atması, uluslararası dev tekellerle, online olarak da faaliyet gösterebilen perakende zincirleriyle  rekabet olasılığı bulunmayan küçük üretiiciler, küçük ve orta sermayeli işletmeler battı. Yani ilkel birikimin çok aşina olunan bir türü marifetiyle yutuldular. İşsiz emek-gücü rezervleri sürekli takviye edildi. Ediliyor.

Bu arada, dünyada artan ulusal ve uluslararası ölçekli çelişkiler, çatışmalar, irili ufaklı  savaşlar da, dünya ekonomisinde bir yavaşlamaya neden olduğu için ihracatın, özellikle de dış borç odaklı 3.Dünya ülkelerinin ihracatlarının dramatik olarak düşmesine yol açıyor. Böylece bu ülkelerin de cari açıkları, borç krizleri yakıcı sonuçlara gebe hale geliyor.

Burada, bütün bu gelişmelerin neden olduğu ya da ortaya çıkmasında etkili olduğu malum toplumsal, kültürel sorunlardan bahsetme gereği dahi duymuyorum.

Tekrar edelim, gelişmiş kapitalist devletler açısından baktığımızda da, aşırı üretim ya da toplam talepteki yetersizlik sorununun aynı zamanda cari açıkların ya da ödemeler dengesi açıklarının devasa boyutlara  ulaşmasına neden olduğuna  tanık oluyoruz. Borç krizi kapanmaz ve sürekli büyüyen bir kara delik olarak kapitalizmin bağrında yerini alıyor. Bu kez özellikle ABD gibi en ileri kapitalist kalenin sorunu en fazla hisseden ülke olduğunu görüyoruz. Evet Çin belli bir süre sürekli büyüyen cari fazlasının bir kısmını ABD’de bırakıyordu. Ancak bu fazla o kadar arttı ki, ABD’ye bırakılan ancak devede kulak mesabesinde kaldı. Yani  ABD kendisini, kendi kurguladığı oyunun mağduru olarak görmeye başladı.

Yeri gelmişken, bu koşullarda ABD, Çin rekabetini sadece “ticaret savaşları” olarak tabir edilen gümrük, ek vergiler vb önlemlere aşamaz. Aşamayacağını gördüğü için bu savaşların en gözü kara savaşçısı olarak ortaya atılan Trump çark etti. Ya da daha doğru bir ifadeyle, vites küçülttü diyelim. ABD’nin başına iki partiden hangisi gelirse gelsin, ücretleri daha da düşürmek zorunda kalacaktır. Çünkü ABD sanayisini, Trump’ın demagojik söyleminde olduğu gibi, ihya etse de, 3.Dünya sanayisiyle rekabet edebilmek için ücret farklılıklarını kendi lehine ortadan kaldırmak zorundadır. Yani düşük ücretler şarttır. Düşük ücreti sürdürülebilir kılmak içinse, sürekli genişleyen bir yedek işçi ordusuna ihtiyaç var.

Malum, düşük ücretler ve artan işsizlik toplam talep yetersizliği döngüsünü devreye sokar,  dolayısıyla aşırı üretim krizlerinin görülme sıklığını arttırır.

Düşük ücret kapitalizminin uygulamaya konduğu her yerde, bu arada, ABD’de de, işin başlarında polis devleti kaçınılmaz olur. Nitekim, oğul Bush devrinde bunun ön egzersizleri yapılmıştı. Obama devrinde oluşturuldu.

Ancak, bir süre sonra bunun da yeterli olmayacağı anlaşıldı. Şimdi faşist diktatörlük devreye sokulmak isteniyor.  Emperyalizmin o eski “mutlu yılları”nda (ağırlıklı olarak Soğuk Savaş dönemi) işçi aristokrasisi “liberal demokrasi” si ile övünüyordu. Şimdi emperyalist devletler faşistleşirken, ilk üzeri çizilen bu aristokrasi oldu. Süreç devam ediyor.

EMPERYALİZM VE FAŞİZM

Kapitalizm her zaman kabına sığmayan, sürekli birikim yapma, bunun içinse, genişleme ihtiyacı duyan bir sistemdir. Dolayısıyla aslında sermayenin genişleme eğilim tarzı veya şeklindeki farklılıklar bir yanda tutulursa, kapitalizm her zaman emperyalisttir.

Bilindiği gibi, Lenin, emperyalizm kuramını oluştururken, Hobson ve Hilferding gibi iki sosyal demokratın tezlerinden geniş ölçüde yararlanmıştı. Yirminci yüzyılın başlarında, emperyalizm ulusal temelli sanayi ve finans sermayesinin temerküzüyle yükselen finans kapital etrafında, onun sadece ulusal değil, ama daha karakteristik veya belirleyici olarak uluslararası etkinlikleriyle açıklanıyordu.

Bütün tanımsal öneme sahip uluslararası devinimlerine rağmen bu finans kapital ulusal menşeliydi. Ulusal çıkarları öncelikliydi. Kendi finans oligarşilerinin kontrolünde, rekabet halindeki emperyalist ülkeler dünyayı etki alanlarına bölerek, ulusal çıkarları için kendi aralarında paylaşmaya çalışıyorlardı. Böylece, finans kapitalin bu görünümü, emperyalist ulusal devletler arasındaki çelişkilerin artmasını,  dünya savaşlarının çıkarılmasını kolaylaştıran bir işleve sahipti.

Gelgelelim, 2.Dünya Savaşı sonrasında tek ayakta kalan emperyalist ülke olarak ABD’nin diğer emperyalist ülkeleri ekonomik olarak ayağa kaldırmakta, yönlendirmekte oynadığı rol, Soğuk Savaş’ı başlatıp, onları uydulaştırarak kendi etrafında hizaya sokması, “doların altın kadar değerli” olduğunu onlara kabul ettirmesi gibi etkenler sayesinde Amerikan finans kapitali, “pax- Americana” ya entegre olan diğer gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin finans kapitallerini kendi kontrolüne aldı. Yani hegemonyasını kabul ettirdi. Elbette, süreç içinde, bu hegemonyanın konsolidasyonu için çeşitli ekonomi-politik etaplar geçildi.  Sonuç olarak, Amerikan temelli gibi görünse de, finans kapital ve tabii finans kapital oligarşisi giderek ulusal sınırlarını zorlayarak uluslararası bir görünüm kazandı.

1991’den sonra yaşanan gelişmeler, neo-liberal önlemler, sermaye kontrollerinin kaldırılması, sermayenin global çapta akışı önündeki engellerin kaldırılması, finans-kapitali oluşturan sermaye bileşimi içinde finansın ağırlığının öncelenmemiş ölçüde artması, ve tabii bu gelişmeleri kuramsal  olarak teşvik eden, ideolojik olarak meşrulaştıran  T.Kuhn’un sözünü ettiği anlamda, bir neo-liberal epistemolojik camianın sisteme entegre bütün ülkelerde, bütün uluslararası tartışma platformlarında etkinlik göstermesi, uluslararası finans kapitalin kendi başına, ulusal kayguları olmayan bir varlık haline geldiğini tescilledi.

Elbette, her finans kapitalin çıktığı bir ülke, bir ulus devlet  vardır. Ancak bu uluslararası finans-kapital sadece kendi çıkarlarını gözetir, hiç bir ulusun çıkarlarını gözetmez. Çeşitli nedenlerle ya da  zorunluluklarla gözetiyormuş gibi göründüğü durumlarda bile bu tavrı sahici değildir.

Uluslararası finans kapital ve onun yol verdiği oligarşi, tek tek ülkelerin finans kapitallerinin ve oligarşilerinin aritmetik toplamına eşitlenemez. Bir toplamdan değil, bir iç içe geçişten, kaynaşmadan söz edebiliriz. Onun bileşiminde gelişmiş ülkelerden kökenlenen sermaye de var. 3.Dünya ülkelerinden çıkmış sermaye de.

Küreselleşme denen şey, aslında, finans-kapitalin bu uluslararasılaşmasının başka bir  şekilde ifadesidir.

Sonra, bazı marksist ekonomistler, okuyorum, finans sermayesinin sanayi sermayesini ikincil konuma ittiğini, hatta hızlarını alamayıp, sanayi sermayesinin devrinin sona erdiğini iddia ediyorlar. Bu yanlıştır.

Doğrusu, bu yeni durumda, iki sermaye arasındaki söz konusu kaynaşmanın nerede başlayıp nerede bittiğini ayırt etmek zordur. Bu doğrultuda  bir çaba politik bakımdan gerekli de değildir. Elon Musk örneğine daha önceki yazılarda değinmiştim. Onun temsil ettiği korporasyonlar muazzam bir sınai faaliyeti ama yanı sıra da muazzam bir finansal faaliyeti, borsa spekülasyonlarını vs yi yürütüyorlar. Bu iki sermaye arasında da bir iç içe geçme, kaynaşma hali var.

Kapitalist dünyada, Wall Street, City of London gibi finans merkezleri sermayenin oyununun sergilendiği başlıca kurumlar olduklarından ve oralarda sadece ekonominin finansal görünümü üzerinden işlem yapıldığından sanayi sermayesini de kaçınılmaz olarak finans üzerinden okuyoruz. Finansal faaliyetlerdeki artış, sanayi faaliyetlerinden kopuk, hele onu dışlayan bir anlayışla   izah edilemez. Yani eksik olur.

Özcesi, günümüzün finans kapitali zorunlu olarak sanayiyle bağlantılı olmayabilir. Tamam. Ancak, sanayiden bağımsız olarak da görülmemesi gerekir.  Elbette, dar anlamda, sermayenin finansal işlevinden değil, finans olarak sermayeden söz ediyoruz. Bu bağlamda, finansallaşmaya vurguyla anlatılmak istenen, sanayi üretimindeki sermayenin bile finans sermayesi gibi işliyor olması, öyle bir görünüme sahip olmasıdır. Musk örneğini verdim. Sanayi üretimi yaptığı konumda bile finans kuruluşu gibi işliyor. Yani kimdi hatırlamıyorum şimdi, Musk için “onun üretime özel bir ilgisi yok” mealinde bir şey söylemişti. Doğru. Esas gayesi, kâr, mümkün olan en hızlı şekilde spekülatif kârlar elde etmek. Sanayi, finans için gerekli sermaye tedarikinin bir aracı olarak  görülüyor(Bu ilişkinin daha iyi kavranabilmesi açısından P.Sweezy ve H.Magdoff’un Monthly Review Press’ten çıkmış olan Stagnation and Financial Explosion adlı kitabıyla Utsa Patnaik ve Prabhat Patnaik’in yine Monthly Review Press’ten çıkmış olan  Capital and Imperialism adlı kitabına bakılabilir. Birinci kitabın yıllar önce bir Türkçe çevirisini yapmıştım. Bulabilirsem, buraya koyacağım)

Bakın Musk dedik, hatırlayalım, Trump’ın ilk başkanlık döneminde hasım görüntüsü vermişti. Şimdiki dönemine can ciğer kuzu sarması olarak başladılar. “Bakanlarüstü bir bakan” olarak Trump’ın kabinesinde yer aldı. Sonra araları açıldı. Tekrar hasım görüntüsü verdiler. Herhalde Musk, takımına dahil olarak Trump’ı katılmadığı kimi politikalarını değiştirmek konusunda, ilk elden,  ikna edebileceğini düşünmüştü. Olmadı. Neden olmadığına daha sonra aşağıda Trump vakasını tartışırken değineceğim.

Her neyse, Musk uluslararası finans-kapitalin oligarklarından birisi. İroni olsun,, ulusal menşei bile net olarak belli olmadığı, ya da karışık olduğu için numune oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi tekrar edelim, bu uluslararası finans kapitalin ve onun oligarklarının herhangi bir ülkeye, ulusa, ulusal çıkara hatta herhangi bir üretim sektörüne özel bir ilgileri yoktur. Onlar için tek önemli şey, spekülatif kârlarını en hızlı şekilde elde edebilmeleri için gerekli uluslararası zeminin bulunması, sermayenin pürüzsüz bir şekilde, engellemeden akışının küresel düzeyde gerçekleşmesidir. Bu bakımdan, dünyanın bloklara, kutuplara ayrılmasına, korumacı uygulamalara, sermaye kontrollerinin devreye sokulmasına, yani ulusal, bölgesel engellemelere şiddetle karşı çıkıyorlar.  Trump, bu hedeflerin gerçekleşmesine hizmet ettiği ölçüde, onlar için işlevseldir. Ancak, Trump, (ülkesinin emperyalist sistemi kollayan, koruyan en önemli siyasal ve askeri güç olması dolayısıyla) “herkes, her ülke neo-liberal kurallara uygun hareket etmek zorunda, ama biz hariç” anlayışına sahip olduğu için uluslararası finans kapital oligarşisini belli bir ölçüde tedirgin ediyor. Bununla birlikte, neo-liberal sisteme tam olarak entegre olmamakta direnen, kutuplaştırıcı bir uluslararası politikayı savunan  ülkelere yönelik baskı ve müdahale politikalarını da destekliyorlar.

Özcesi, bugünkü emperyalizm hâlâ Lenin’in bize anlattığı emperyalizm. Günümüze değgin tek fark, onun zamanında henüz nüve halinde dahi görünmeyen, finans kapitalin ve finans oligarşisinin bugün uluslararasılaşmış, uluslarüstü, kendi başına bir varlık haline gelmiş olmasıdır.

Bu finans-kapital, 70’li yıllarda,  yani henüz kendi başına uluslararası bir varlık haline gelmemiş olduğu bir sırada,  devletlerin ondan özerkliği konusu sol camiada tartışılmıştı. Avrupa komünizminin “yapısalcı-Marksist” kuramcısı Poulantzas, devletin finans-kapitalden göreli özerkliğini savunmuştu. Ancak doğru olan tersiydi. Finans-kapital devletten özerkti. Böylece dünya koşulları uygun olunca, uluslararası bir varlık haline dönüşmesi zor olmadı.

Bilindiği gibi, neo-liberal küreselleşme devreye girince, şurada ve burada bazı solcular artık Lenin’in sözünü ettiği emperyalizmin sona erdiğini, daha mutedil veya liberal bir emperyalizmin, veyahut artık “yeni-emperyalizm” in söz konusu olduğunu öne sürdüler. Emperyalizm yok, “İmparatorluk” var ; hatta “Kautsky sonunda haklı çıktı” diyenleri görüldü.

Bunları düşününce aklıma  G.Lukacs’ın bir saptaması geliyor. Aşağı yukarı şöyle bir şey söylüyordu Lukacs: ” Ne zaman birisi çıkıp Marx’ı aştığını, Marx’ın ötesine geçtiğini söylese, vardığı yerin hep Marx öncesi olduğunu tespit ediyorum” .

DEVAM EDECEK…

 

 

 

 

 

 

 

Tekrar askeriye meselesi

Galeri

Bu yazıda “askeri vesayet” hakkında üç örnek vak’adan söz edeceğim. Bu yazıyı esinleyen, geçenlerde youtube’de izlediğim bir grup Amerikalı sol liberal aydının tartışması oldu. O tartışmada yer alan aydınların hemen hepsi, “ne işimiz var Afganistan’da, niye Amerikan halkının refahını temin … Okumaya devam et →

Devrimci sol güçler AKP’nin yeni bir seçim oyununa dahil olmamalıdır

Galeri

Devrimci sol güçler bu seçimlere katılmamalı, seçimleri protesto etmelidir. Türkiye’de, AKP rejimi altında siyaset alanı adeta tek kişinin sığabileceği kadar daraltılmıştır. Burada “burjuva legalitesi” şartlarında dahi demokratik kriterleri itibarıyla gayrimeşru olarak damgalanması gereken bir rejim vardır. Bunu Batı’daki “demokrasi kuruluşları” … Okumaya devam et →

HEBDO katliamı sonrası değerlendirmeler

Galeri

Charlie Hebdo katliamı sonrasında kimi sol çevrelerde, artık ABD’nin islamcı terörü beslemeyeceği, desteklemeyeceği, hatta islamcıların defterini düreceği yolunda bazen açık kimi zaman örtük şekillerde dile getirilen bir iyimser beklenti oluştuğu görülüyor. Bu beklentiye AKP hükümetinin deliğe süpürüleceği ihtimali de eşlik … Okumaya devam et →

Son uluslararası gelişmeler, Türkiye

Galeri

Burada her zaman izlediğim bir yöntem,  iç siyasal gelişmelerleri, dış siyasal gelişmelerden, Türkiye’nin içinde yer aldığı uluslararası bağlamdan koparmadan analiz etmeye çalışmak olmuştur. Yine aynı yöntemi izleyerek, özellikle de  Rusya’dan hareketle Türkiye’deki son gelişmelere bakalım. Daha önceki yazımda belirtmiş olduğum gibi, … Okumaya devam et →

Emperyalizm uzlaşmaktan teslimiyeti anlar

Galeri

Günümüz ülkelerinin jeo-ekonomi-politik konumu bugün oluşmamıştır. Tarihsel bir süreç içinde, toplumsal, çevresel iç ve dış siyasal mücadelelerin sonucu olarak şekillenmiştir. Ülkelerin toplumsal formasyonları, kültürel yapıları zaman içinde dönüşümler geçirse de, jeo-ekonomi-politik  konumları, kayguları, öncelikleri yeni koşullarda, yeni görünümler altında devam … Okumaya devam et →