BURJUVA DİKTATÖRLÜKLERİ FAŞİSTLEŞİRKEN IV: HİNDİSTAN

Siyasal süreçlerin üstyapısal görünümleri ile onun üzerinde yükseldiği sınıfsal maddi temeller arasındaki bağ koptuğunda, kapitalist devlet mekanizmasının geçirdiği dönüşümleri kavramak da olanaksız hale gelir. Bugün Hindistan’da Narendra Modi ve BJP iktidarı altında şekillenen rejimi anlamaya çalışırken burjuva liberal sosyolojisinin bütünüyle esir aldığı (belli bir süre faşizmin yeni bir görünümü anlamında benim de yanlış şekilde kullandığım) “popülizm”, “otokrasi” ya da “istibdat” gibi kavramsal araçlara başvurmak, tam da bu teorik felcin ürünüdür.

Bu muğlak terimler, sanki ortada sermaye birikim rejiminin yapısal tıkanıklıklarından bağımsız, salt dinsel bir cinnet hali ya da karizmatik bir liderin kişisel tasarrufları varmış illüzyonunu besler. Oysa marksist-leninist bir yöntemin süzgecinden geçirildiğinde Hindistan realitesi; burjuva diktatörlüğünün sermaye birikim modelini ve artı-değer sömürüsünü kesintisiz kılmak adına yapısal kriz dönemlerinde devreye soktuğu, bizzat sermayenin ihtiyaçlarına ayarlı kurumsal bir faşist yönetim modelidir.

Liberal anayasacılığın en büyük yanılsaması, seçim mekanizmasının, parlamentonun ya da yargı kurumlarının biçimsel olarak varlığını sürdürmesini faşizmin yokluğuna kanıt saymasıdır. Günümüz faşizmleri, liberal düzene dışarıdan gelen arızi birer kesinti değil; kurumların biçimsel kabuğunu muhafaza edip içini sınıfsal ve idari olarak bizzat büyük sermayenin ihtiyaçlarına göre “yeniden senkronize ederek” işleyen yapısal araçlardır. Bugün Hindistan’da yüksek yargının, seçim kurullarının ve muazzam enformasyon ağlarını elinde tutan tekelci medyanın hukuken ortadan kaldırılmamış olması, onların fiilen çıplak birer egemen sınıf sopası haline getirildiği gerçeğini örtmez.

İşte bu noktada, rejimin resmi ideolojik yakıtını oluşturan Hindutva (Hindu milliyetçiliği/şovenizmi), burjuva akademisinin iddia ettiği gibi basit bir “kültürel kimlik siyaseti” ya da teolojik bir sapma olarak ele alınamaz (Buna iyi bir örnek, 2023’te Princeton Universitesi yayınlarından çıkan Weberci liberal sosyolojiden etkilenmiş C.Jaffrelot ve C.Schoch yazarlarına ait Modi’s India: Hindu Nationalism and the Rise of Ethnic Democracy adlı kitap olabilir mesela). Aksine Hindutva; neoliberal küreselleşmenin deflasyonist krizine ve daralan pazar koşullarına karşı yerli burjuvazinin devreye soktuğu bilinçli ve ayarlı bir hegemonya stratejisidir.

Bu strateji, işlevsel karakteri bakımından Türkiye’deki egemen sınıf bloklarının kriz dönemlerinde (özellikle 12 Eylül kurumsallaşması ve sonrasında) tahkim ettiği Türk-İslam senteziyle gözle görülür bir paralellik sunar. Her iki ideolojik söylem de özünde dinsel ve milliyetçi kodların harmanlanmasıyla; sömürüyü ve mülksüzleştirme dalgasını bulandırmak, işçi sınıfının nesnel birliğini felç etmek ve tekelci boyunduruk ilişkisini rasyonalize etmek üzere ideolojik devlet aygıtları vasıtasıyla dolaşıma sokulmuştur. 

Maddi yeniden üretim kanallarıyla rıza üretemeyen burjuva diktatörlüğü; kitleleri sahte tüketim ağlarıyla atomize etmek, bu atomizasyonun yarattığı cinneti, güvencesizliği ve yoksulluğu ise (Hindistan’da) Müslüman karşıtı ve kast eksenli bu şovenist ideolojiyle —ya da Türkiye somutundaki Sünni İslamcı vurgularıyla birlikte yerli-milli kutuplaştırma cenderesiyle— hizalayarak perdelemek zorundadır. İnsanların Hindutva temelinde yükselen bu faşist düzenle kurduğu bağ soyut bir fikir birliği değil, hayatta kalma kanalları ve cemaat ağları üzerinden örgütlenen somut bir maddi bağımlılık ilişkisidir. 

Burada, marksist-leninist araçsal yöntem açısından kurucu bir netliği ilan etmek gerekir: Faşizm, liberal burjuva akademisinin iddia ettiği gibi kural dışı, arızi ya da geçici bir “olağanüstü kriz rejimi” değildir. Sermaye sınıfı, kendi egemenlik aygıtlarını hiçbir zaman soyut ahlaki normlar üzerinden değil, tamamen işlevsel ve araçsal ihtiyaçlar temelinde örgütler. Bu nesnel açıdan bakıldığında faşizm; tıpkı liberal demokrasi gibi, belli tarihsel şartlar altında tekelci sermayenin egemenliğini güvenceye almak, artı-değer gaspını sürdürmek ve sınıf mücadelesini zapt etmek için devreye sokulan olağan ve kurumsal bir baskı ve sömürü aracıdır.

Faşizmi diğer burjuva otoriter rejimlerden ve bonapartizmlerden ayıran ölçüt de tam bu araçsal ve yapısal niteliğinde saklıdır. Diğer otoriter rejimler, kriz anlarında siyasal alanı felç ederek ve toplumu sadece pasifize etmeye odaklanarak sermaye birikiminin olağan işleyişini korumaya çalışan arızi idari mekanizmalarken; faşizm, klasik örneklerinde liberal demokratik devleti ortadan kaldıran, yanı sıra, kitleleri şovenist ideolojik aygıtlar etrafında aktif olarak organize edip harekete geçiren, tekelci sermayenin çıkarına kitle sömürüsünün kalıcı olarak düzenlendiği kurumsal bir devlet biçimidir.

Günümüz faşizmleri, farklı olarak, liberal demokratik burjuva devlet aygıtının yasama, yürütme ve yargı kabuklarını muhafaza ederek, devleti doğrudan tekelci sermayenin kurumsal sömürü, kaynak aktarma ve idari düzenleme merkezine dönüştürür.Üstelik bu güncel faşist kurumsallaşma, bünyesinde anlamlı bir paradoksu barındırır: Rejim, kitlelere Hindutva veya benzeri şoven ideolojileri en azgın biçimde empoze etse de, klasik örneklerin aksine, kitlelerin kendi başlarına inisiyatif almalarına ve sokağı kontrolsüzce zapt etmelerine asla izin vermez.

İdeolojik aygıtlar kitleyi harekete geçirmek için değil; aksine, onları bu şovenist histeriyle sınıfsal olarak felç etmek, atomize etmek, pervasız sömürü karşısında rıza üreterek pasifize etmek için seferber edilir. Bu anlamda dinci versiyonları da dahil olmak üzere şovenizm, kitlelerin örgütlü inisiyatifini boğan, onları baskılayan idari bir uyuşturucu işlevi görür.

Bu faşist kurumsallaşmanın iktisadi motorunu kavramak için, Tekelci Devlet Kapitalizminin (TDK) 21. yüzyıl zayıf halkalarında büründüğü güncel ve vahşi biçimine bakmak elzemdir. TDK, kimi eski marksist anlatıların iddia ettiği gibi salt bir “devlet mülkiyeti” ya da fabrikalara ve üretim araçlarına devletin bizzat sahip olması sorunu değildir. Aksine TDK; yoğunlaşmış sermayenin devlet aygıtıyla kurduğu yapısal bütünleşme üzerinden şekillenen bir kontrol, kaynakları yönlendirme, artı-değeri kanalize etme ve kamusal-toplumsal fonları büyük tekellere aktarma mekanizmasıdır. Devlet; burjuva anayasacılığının iddia ettiği gibi sınıflar üstü, bağımsız bir hakem maskesi takma ihtiyacını dahi bir kenara bırakarak, büyük tekelci sermayenin ulusal ve uluslararası yeniden üretim koşullarını yasal, mali ve gerektiğinde cebri araçlarla bizzat örgütleyen başat bir idari aygıta dönüşür.

Bu kuramsal içerik, dünya kapitalist sistemi içerisindeki konumlarına ve tarihsel formasyonlarına göre farklı ülkelerde özgül biçimler kazanmaktadır. Çin somutunda TDK, devletin enerji, finans, ağır sanayi ve yüksek teknoloji gibi stratejik alanlarda doğrudan mülkiyet sahibi olması ve parti-devlet mekanizması eliyle yatırım kararlarını bizzat kumanda etmesiyle kristalleşir. Buradaki özgüllük, devletin kapitalist birikimin genel koşullarını tepeden tam bir kontrolle örgütlemesidir.

Buna karşılık burjuva mülkiyet ilişkilerinin klasik biçimde sürdüğü ve hatta pervasız bir özelleştirme dalgasının uygulandığı Hindistan ve Türkiye gibi görece zayıf halkalarda ise TDK, mülkiyet kabuğunun altında çok daha vahşi ve çıplak bir kaynak aktarım mekanizması olarak işlemektedir. Radhika Desai’nin Rohit Varman editörlüğünde çıkan The Politics of Corporations in ‘New’ India derlemesindeki “Fascism Perfected: The Corporate Stage of Hindutva” makalesinde ampirik olarak sergilediği üzere (1); büyük sermayenin (Adani ve Ambani gibi tekelci dev şirketler grubunun) Modi eliyle kurduğu faşist tahkimat, doğrudan devlet destekli ihale, altyapı imtiyazı ve kaynak tahsisatlarıyla şekillenmektedir.

Hindistan’da limanların, havayollarının ve enerji sektörünün bu yolla oligopolistik olarak kapatılması ne ise; Türkiye’de altyapı, inşaat ve maden sektörlerinin adrese teslim ihalelerle bizzat devlet eliyle belirli holdinglere tahsis edilmesi aynı nesnel TDK yasasına tabidir. Her iki ülkede de devlet mülk sahibi olarak değil; kamu bankalarının kredi mekanizmalarıyla tekellerin risklerini ve batıklarını kamulaştıran, vergileri tabana yayarak toplanan kamu kaynaklarını teşvik adı altında monopollerin kasasına aktaran kurucu bir dağıtım merkezidir.

Üstelik üstyapıda Hindutva veya Türk-İslam (Burada PKK önderliğindeki Kürt ulusal hareketinin ilk dönemlerinden itibaren Sünni İslam üzerinden şekillenen Kürtçülüğün de bu ideolojik söylem tarafından absorbe edildiğini, bugün bunun çok daha net görüldüğünü geçerken belirtmek gerekir) şovenizminin azgınlaştırılması, altyapıdaki bu büyük talanın emekçiler tarafından idrak edilmesini önleyen bir sis bombası işlevi görmektedir. İşgücünün çok önemli bir kısmının (Hindistan’da %90’a yakınının) kayıt dışı bırakıldığı bu emek yapısında grevlerin “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelenmesi, devletin bu aktarım, sömürü ve ideolojik hegemonya zincirini korumak için çıplak bir zor aygıtı olarak devreye girmesinin en somut kanıtıdır.

Üstelik bu faşistleşme eğilimi, yerel bir iç siyaset patolojisi değildir; aksine küresel emperyalist paylaşım kavgasının ve hegemonya krizinin doğrudan bir sonucudur. Uluslararasılaşan finans kapitalin zayıf halkalarda faşist tahkimatları zorunlu kıldığı bu tarihsel eşikte, jeo-ekonomi-politik kaygılar bu rejimleri doğrudan teşvik etmektedir.

Prabhat Patnaik’in neoliberalizm ile faşizm arasındaki yapısal bağı deşifre eden kurucu ekonomi-politik çözümlemelerine (2) paralel olarak; küresel finans kapitalin mutlak tahakkümü ulusal devletlerin genişlemeci harcamalar yapmasını tamamen engellediğinden, sermaye düzeni neoliberal tıkanıklığı ve kitlelerin hoşnutsuzluğunu aşabilmek için faşist hareketlerin şovenizmine bağımlı kalmaktadır.

Anglo-Amerikan jeopolitiğinin Çin ve Rusya’yı çevreleme stratejisinde Hindistan’a biçtiği “vazgeçilmez uydu” rolü, içerideki Hindutva barbarlığına küresel ölçekte mutlak bir icazet alanı sağlamaktadır. Tıpkı Türkiye’nin Ukrayna, Kafkasya ve Ortadoğu denklemlerinde üstlendiği uydulaşmış askeri-politik roller karşılığında batılı emperyalist odaklardan içerideki ceberutluğu için meşruiyet devşirmesi gibi; emperyalist merkezler kendi çıkarları uğruna bu faşist kurumsallaşmaları istikrar adına desteklemektedir.

Modi ve Erdoğan gibi siyasal figürlerin iktidarlarının uzun sürmesi ve kolay denebilecek şekilde süreç içinde faşizme dönüşmesi, uluslararası finans kapitalin küresel birikim stratejilerine ve akış kanallarına eklemlenmeleri, bu geniş küreselci jeo-ekonomi-politik çıkarlarla yapısal uyum sağlamaları sayesinde olanaklı olabilmiştir. Benzer bir küresel entegrasyon ve uyum hattı bizzat düzen muhalefetinden de talep edildiği için, rejimin önüne dikilecek kurumsal bir burjuva zorlaması ya da direnci de hiçbir zaman söz konusu olmamıştır.

Bu küreselci uyum ve jeopolitik icazet mekanizması, Türkiye’de bugün emperyalizmin bölge tasarımlarıyla uyumlu olarak Kürt aktörünün anayasal düzleme eklemlenmesi ve bu yolla tekelci faşist rejimin ömrünü uzatacak yeni bir anayasal düzenin inşa edilmesi girişimiyle doğrudan örtüşmektedir. Anayasal restorasyon süreçleri, sömürü aygıtını parçalamak ya da demokratikleşmek için değil; rejimin iç çelişkilerini emperyalist güdümlü aktörleri kapsayarak yönetmek ve otoriter yapıyı kurumsal olarak kalıcılaştırmak için devreye sokulan idari düzenlemelerdir. Kaldı ki, önceki yazılarda da vurgulamış olduğum gibi, bizzat emperyalist merkezlerin kendileri de bugün aynı faşistleşme dalgasıyla maluldür.

Anayasal kurumsal faşist tahkimat sorunsuz ve gediksiz bir mekanizma olarak görülmemelidir; aksine kendi tarihsel sınırlarını da içinde taşır. Üstyapıdaki Hindutva veya benzeri şovenist illüzyonlar, anayasal manipülasyonlar ve kurumsal baskı aygıtları; Hindistan ve Türkiye’nin nesnel maddi gerçekliğe, yani sadece (özellikle Hindistan’da) tarım krizinin vurduğu kırlara değil, asıl üretimin kalbi olan kentlerdeki emekçi dalgaya, geleceksizliğe itilen gençlik hareketlerine ve emekli direnişlerine çarparak tıkanmaktadır.

Nitekim Hindistan’da gerek sanayi havzalarını felç eden tarihsel genel grevlerin gerekse sınav yolsuzluklarına, eğitimdeki ticarileşmeye ve seçmen listelerinden milyonlarca yoksulun silinmesine karşı metropolleri sarsan güncel kitlesel öğrenci isyanlarının asıl faili doğrudan kent proletaryası ve devrimci gençlik örgütleridir. Ayrıca 2020-2021 döneminde Yeni Delhi kapılarına dayanan ve sonrasında da etkisini sürdüren dev kitlesel köylü direnişleri, Modi rejimini ve arkasındaki tekelci tarım yasalarını geri adım atmak zorunda bırakarak sınıf mücadelesinin nesnel sınırlarını çizmiştir. Özcesi, kendi dinsel şovenist söylemini ya da anayasal taktiklerini her şeyin üzerinde gören faşist üstyapı, Hindistan kırlarının ve kentlerinin bu ampirik ve maddi direnci karşısında sahada sınanmış ve sınırlandırılmıştır.

Türkiye zayıf halkasında ise, egemen burjuva restorasyon projesinin birer parçası olan düzen içi muhalefet aktörlerinden bağımsız olarak, halk sınıflarının maruz kaldığı ağır ekonomik, siyasal ve ideolojik baskılara karşı biriken öfke kendi kurucu kanallarını açmaya çalışmaktadır.

Nitekim İmamoğlu’na yönelik yargı darbesi karşısında Saraçhane meydanını zapt eden o sarsıcı kitle hareketliliği, burjuva bir figüre duyulan sadakatin değil; faşist rejimin adaletsizliklerle kitleleri sindirme çabalarına karşı Gezi’den bu yana biriken kentsel demokratik direnç potansiyelinin sokaktaki en çıplak kanıtıdır. Rejimin bu kurumsal tahakküm hamlelerine karşı yükselen halk tepkisi; BDDK ve TÜİK verilerinin de tescillediği üzere, girdi maliyetleri ile üretici fiyatları arasındaki asimetrik makas yüzünden mülksüzleşen, borçları katlanarak büyüyen tarımsal sınıfların maruz kaldıkları cendere yüzünden onlarla tabanda buluşmaktadır.

Kırsaldaki bu yapısal tarım krizi; kentlerdeki asgari ücret köleliği, sendikasızlaştırma kuşatması, metalden madene uzanan inatçı fiili grev dalgaları ve emeklilerin tahammül sınırlarını çoktan aşmış durumlarına kitlesel itirazları ile tabanda buluşmaktadır. Nitekim Saraçhane örneğinde olduğu gibi, kitlelerin biriken bu demokratik tepki potansiyeli düzen muhalefetinin gaz alma ve uzlaştırma çabalarıyla her defasında sönümlendirilmeye çalışılsa da, halk sınıflarının maruz kaldığı bu topyekûn ekonomik ve siyasal kuşatma, tekelci faşist rejimin mutlak tahakküm iddialarının önüne aşılmaz maddi bariyerler dikmeye devam etmektedir

Sermayenin topyekûn taarruzu karşısında, sınıf sömürüsünü bulandıran ve muhalefeti anayasal masalara ya da rejim ortaklıklarına hapseden restorasyon projelerinin arkasına takılmak kuyrukçu bir oportünizmden başka bir sonuç doğurmaz. Ancak bu faşist tahkimatı geriletmenin yolu, somut şartların gerçekliğini ıskalayan sekter bir sosyalizm şiarıyla sokağa çıkmak da değildir.

Günün tarihsel görevi; faşizmin pervasızca çiğnediği en temel demokratik hakları savunacak, kitlelerin acil hayatta kalma taleplerini ortaklaştıracak en geniş anti-faşist ve demokratik barajı inşa etmektir. Çıkış yolu; işçi sınıfının bağımsız siyasal hattının hegemonik öncülüğünde, mülksüzleştirilen orta katmanların, tarımsal sınıfların ve nihayet faşizmin ezdiği tüm toplumsal kesimlerin fiili direncini demokratik bir cephede birleştirmekten geçmektedir. Stratejik hedefi unutmaksızın, taktiksel olarak en geniş halk kesimlerini bu demokratik barajı oluşturacak şekilde ittifaka çekmek günün en temel devrimci görevidir.


NOTLAR:

1) Desai, R. (2025). “Fascism Perfected: The Corporate Stage of Hindutva”. R. Varman (Ed.), The Politics of Corporations in ‘New’ India (ss. 69-101). Cambridge University Press, 2025.

Radhika Desai’nin adı geçen derleme çalışmadaki bu makalesi, Hint tekelci finans kapitalinin (Adani ve Ambani gibi tekellerin) Modi rejimiyle kurduğu simbiyotik bağın devlet destekli ihale, altyapı imtiyazı ve kaynak tahsisatları üzerinden kurumsal düzeyde faşizan bir karakter kazandığını ampirik olarak temellendirir. Ayrıca bkz. Desai, R. (2024). “Peak Hindutva?”. New Left Review, Sayı: 147.

2) Patnaik, P. (2020). “Neoliberalism and Fascism”. Agrarian South: Journal of Political Economy, 9(1), 33-39.

Prabhat Patnaik’in bu makalesi, uluslararası finans kapitalin mutlak tahakkümünün ulusal devletlerin genişlemeci/refah harcamaları yapmasını tamamen engellediğini, sermaye düzeninin neoliberal tıkanıklığı ve kitlelerin hoşnutsuzluğunu aşabilmek için neo-faşist hareketlerin saptırıcı şovenizmine göbeğinden bağımlı kalmak zorunda olduğunu kuramsallaştırmaktadır.

3) Patnaik, P. & Patnaik, U. (2021). Capital and Imperialism: Theory, History, and the Present. Monthly Review Press.

Prabhat Patnaik ve Utsa Patnaik’in adı geçen ortak yapıtı, çağdaş emperyalizm ve faşizm tartışmalarına yön veren iki temel kuramsal tezi içermektedir. Yazarlar ilk olarak; emperyalist metropollerin, Üçüncü Dünya’nın tarımsal kaynaklarını ve ham maddelerini kendisi için bir “artık sızdırma” nesnesi haline getirmeden ayakta kalamayacağını ampirik olarak sergilerler. İkinci olarak; neoliberal küreselleşmenin getirdiği deflasyonist/daraltıcı programların, Üçüncü Dünya kırlarında küçük üreticiliği tasfiye ederek devasa bir mülksüzleştirme döngüsü (ilkel birikim) yarattığını savunurlar. Finans kapitalin mutlak tahakkümü ulusal devletlerin genişlemeci refah harcamaları yapmasını tamamen yasakladığı için, tıkanan sermaye düzeni maddi rıza üretemez hale gelmekte ve kitle tabanını koruyabilmek adına neo-faşist hareketlerin saptırıcı/bölücü şovenizmini (Hindistan somutunda Hindutva‘yı) bizzat kurumsal ittifaklar üzerinden örgütlemektedir. Çalışma, günümüz otoriter kurumsallaşmalarını doğrudan neoliberal birikim krizinin içsel bir ürünü olarak tanımlar.