TEKELCİ SERMAYENİN İHTİYACI OLARAK FAŞİZM: Türkiye Örneği, Yöntemsel Netlik Ve Liberal Yanılsamaların Eleştirisi

Türkiye’nin siyasal coğrafyasında son yirmi yılda yaşanan otoriterleşme süreçleri, liberal burjuva akademisi ve onun kuyruğuna takılan sol liberalizm tarafından sıklıkla “kural dışı”, “arızi” ya da “tek bir liderin hırslarına bağlı geçici bir kriz” olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu yaklaşım, siyasal rejimleri sınıflar mücadelesinin nesnel yasalarından kopararak soyut bir “demokrasi-otoriterlik” ikiliğine sıkıştırır.

Aşağıda, daha önceki yazılarda faşizm bağlamında vurgulanan kimi noktalar, Türkiye örneğinin özgüllüğü içinde yeniden ve daha net biçimde ele alınacaktır.

Öncelikle yöntemsel netlik adına şunu yinelemek isterim: Sermaye sınıfı, kendi egemenlik aygıtlarını hiçbir zaman soyut ahlaki veya hukuki normlar üzerinden değil, tamamen işlevsel, araçsal ve ekonomik ihtiyaçlar temelinde örgütler. Bu bağlamda faşizm; liberal demokrasinin karşıtı ya da sistemin bir “sapması” değil, tekelci kapitalizmin yapısal tıkanıklıklarını aşmak, artı-değer gaspını güvence altına almak ve işçi sınıfının potansiyel direniş odaklarını dağıtmak üzere devreye sokulan olağan, kurumsal bir burjuva diktatörlüğü biçimidir.

FAŞİZMİN BONAPARTİZMLE ANILMASI YANLIŞTIR

Faşizmi Bonapartizm’e referansla açıklamak, yalnızca Türkiye özelinde değil, genel olarak yanlıştır. Bonapartizm, 19. yüzyıl serbest rekabetçi kapitalizmi koşullarında tahlil edilmiş, sınıflar arası askıda kalmış bir denge durumunu şart koşan dönemsel ve özgül bir olgudur. Faşizm ise böyle bir dengeden değil, işçi sınıfının mağlup edildiği şartlarda doğar. Bu iki farklı momenti tek bir kavramsal çizgiye yerleştirmek, faşizmin neden o anda ve o biçimde ortaya çıktığını açıklamayı değil, açıklamamayı mümkün kılar.

Bu nedenle faşizmin Bonapartizm’den “evrilerek çıktığı” ve sonunda “yeniden ona dönüştüğü” şablonu külliyen yanlıştır. Böyle bir dönüş, zorunlu ya da kaçınılmaz değildir; faşizmin Bonapartizm’e ontolojik bir aidiyeti yoktur. Faşist rejimlerin zamanla kitle tabanlarını yitirip bürokratikleşmesi, faşizmin özünde Bonapartist olduğunu değil, kendi içindeki bir deformasyonu gösterir.

Öte yandan faşizm, hegemonyayı kaybettiği için değil, hegemonyayı zor üzerinden yeniden kurmak zorunda kaldığı için faşizmdir; klasik versiyonlarında hegemonya zayıflamamış, tersine kitle mobilizasyonu, ritüel ve propaganda aygıtlarıyla takviye edilmiştir. Bonapartizm kavramı, ister istemez “denge” dilini analize soktuğu için, faşizmin sınıf mücadelesindeki o özgül yenilgi momentini bulanıklaştırır. Bu kavram, faşizmin yerine ikame edildiğinde çarpıtma işlevi görür.

Türkiye özelinde de durum budur. Türkiye’de ne burjuvazinin siyasal iktidarı bürokrasiye devredecek kadar bir zafiyeti söz konusudur ne de işçi sınıfının burjuvaziyi tehdit eden ama iktidarı alamayan örgütlü bir dengesi vardır. Aksine, rejim, işçi sınıfının örgütlü gücünün yapısal ve tarihsel olarak geriletildiği bir zemin üzerinde yükselmektedir. Türkiye’de 12 Eylül’ün kurumsal mirası, bu yenilginin çerçevesini oluşturmuştur. Dolayısıyla ortada sınıflar üstü bir hakem değil, finans kapitalin devlet aygıtını doğrudan kendi ihtiyaçları doğrultusunda kolonileştirdiği bir faşizm tesisi süreci vardır.

Burada da bir kavramsal netliğe ihtiyaç var: Rejim, ihtiyaçları olan bir özne değil, ihtiyaçların hayata geçirildiği aygıttır. İhtiyaç sahibi olan, içerdeki işbirlikçi finans kapitaldir. Rejimi ihtiyaç öznesi gibi kuran yaklaşımlar, ister istemez “tek adam” anlatısına kayar ve sınıfsal analizi kişiselleştirir. Oysa faşizm tesisi, tek bir iradenin değil, işbirlikçi finans kapitalin birikim ve bekâ koşullarının örgütlenmesinin ürünüdür.

EMPERYALİST HEGEMONYANIN SÖNME SÜRECİ VE FAŞİZMİN ULUSLARARASI BAĞLAMI

Türkiye’deki faşist rejim, iç dinamiklerin tek başına açıklayamayacağı bir uluslararası bağlamın içinde ortaya çıkmıştır. Bu bağlamın belirleyici özelliği, emperyalist hegemonya sisteminin sönme sürecinin ivme kazanmasıdır. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra emperyalist hegemonyanın elde ettiği görece geniş hareket alanı sürekli daralmakta, hegemon ABD’nin rakiplerini evcilleştirme, sisteme dahil etme ve dünya düzenini kendi etrafında ihya etme kapasitesi körelmektedir. Bu durumda emperyalist sistem, kendi koyduğu liberal demokratik kurum ve kuralları ayak bağı olarak görmeye başlamış; kendi çıkarlarına hizmet ettikleri ölçüde faşist veya otoriterleşen rejimleri kollamaktadır.

Emperyalist küreselleşme süreci içinde belirleyici bir aktör olarak uluslararası finans kapital devreye girmektedir. Devletler karşısındaki göreli özerkliğinden kaynaklanan bir kapasiteyle hareket eden uluslararası finans kapital, emperyalistler arası çelişkileri bastırabilme işlevi görmektedir. Ancak bu özerklik mutlak değildir. Küreselleşmiş finans kapital, ulus-devletleri kendisine empoze ettiği neoliberal programdan ayrılmamaları için tehdit etmekte; buna karşılık ulusal devletler de kendi egemenlik alanlarını koruma refleksiyle hareket etmekte, talep düzenleyici önlemlere yönelebilmektedir. Bu gerilim, faşizmin uluslararası bağlamını anlamak açısından kritiktir: faşizm, bu gerilimin finans kapital lehine çözülmesinin bir aracı olarak devreye sokulmaktadır.

Tekelci sermaye bu bağlamda zaten işbirlikçi konumdadır. Türkiye’de yalnızca iktidar bloğu değil, düzen muhalefetinin bütünü de emperyalist sistemin ve onun yerli işbirlikçilerinin denetimi altındadır. Muhalefetin vitrini zaman zaman yenilenmekte, ama ipleri aynı elde kalmaktadır. Faşizmin dünya çapında yaygınlaşma eğilimi, Türkiye örneğini bir istisna olmaktan çıkarıp emperyalist hegemonyanın sönme sürecinin genel bir görünümü haline getirmektedir.

FAŞİZM BİR SÜREÇTİR: TESİS, SINIRLAMA VE HİZALAMA

Faşizm, yukarıdan bir anda tamamlanmış olarak inen bir rejim değildir. 2016’daki darbe girişimi sonrasında bu faşizm tesisi süreci ilerletilmiş, 2017 referandumuyla yeni rejimin hukuksal kılıfı hazırlanmıştır. “Tesis süreci” vurgusu, faşizmin adım adım inşa edilen, aşamalı bir kurumsallaşma olduğunu gösterir.

Bu sürecin kritik bir ayağı, muhalefeti aynı hizaya getirme dinamiğidir. Hizalanma süreci, düzen muhalefetinin üst kadroları eliyle yürütülmüş; muhalefet kendi hizasına çekilerek, işlevsizleştirilerek ve rejimin sürdürülebilirliğine katkı verir hale getirilerek faşizm tesisi sürecine dahil edilmiştir. Yani faşizm yalnızca baskıyla değil, muhalefeti hizalayarak da işler.

Bu hizalama dinamiği, bugün toplumsal tabanı daralan rejimin yeni bir manevra alanı arayışıyla birleşmektedir. Bu rejim, tabi olduğu uluslararası emperyalist bağlamın talepleriyle, içerdeki işbirlikçi finans kapitalin ihtiyaçlarının kesişme — ve gerektiğinde çatışma — noktasında hareket etmektedir. Dışsal talepler, içsel ihtiyaçların belirleyici çerçevesidir; ama içsel ihtiyaçlar bu çerçevenin içinde kendi özgül momentini korur. Rejim, işte bu tercüme noktasında, yani dışsal taleplerin içsel ihtiyaçlara dönüştürüldüğü gerilimli alanda konumlanır. Bu noktada bilindik CHP kitlesini bölme, yalıtma ve etkisizleştirme stratejisi devreye sokulurken, DEM Parti kitlesinin rejim yanında tahkim edilmesi hedeflenmektedir. Muhalif basınç kontrol altına alınırken, rejimin manevra alanı genişletilmektedir.

TEKELCİ KAPİTALİZM VE SİYASAL DEMOKRASİNİN TASFİYESİ

Liberal demokrasi, serbest rekabetçi kapitalizm döneminin siyasal formuydu. Ancak emperyalizm ve tekelci kapitalizm devrinde, sermayenin devasa yoğunlaşması ve devletin ekonomik süreçlere doğrudan müdahale etme zorunluluğu, geniş kitlelerin siyasal katılım kanallarını açık tutmayı sermaye açısından “müşkül” ve tehlikeli bir lüks haline getirmiştir. Soğuk Savaş sırasında ise bir istisna yaşanmış, dönem boyunca özellikle emperyalist merkezlerde, liberal demokrasiye yeniden ihtiyaç duyulmuştur; zira Sovyet sisteminin varlığı, emperyalist sistemi kendi emekçi sınıflarına karşı liberal demokratik kurumları bir meşruiyet çerçevesi olarak ayakta tutmaya zorluyordu. Liberal demokrasinin tarihte en uzun sürdüğü dönem bu Soğuk Savaş dönemiydi; aynı zamanda en uzun sürmüş dünya savaşsız dönem de buydu. Bunun nedeni, Sovyet sisteminin varlığıydı. Sovyetlerin tasfiyesi, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bu ihtiyaç ortadan kalkmış, liberal demokrasi neoliberal emperyalist sistem için ayak bağı haline gelmiştir.

Türkiye eksenli bakıldığında, devletin tekelci sermaye lehine sürekli müdahalede bulunması gerekir. Bu yoğun müdahale süreci, sermayenin kendi içindeki fraksiyon çatışmalarını ve tabandaki sınıf çelişkilerini keskinleştirir. Sermaye, bu kriz konjonktüründe ihtiyaç duyduğu hareket yeteneğine ancak siyasal demokrasinin alanını daraltarak, parlamentoyu nominalleştirerek ve kararnameler rejimini kalıcılaştırarak ulaşabilir. Faşizm, bu anlamda tekelci kapitalizmin kurumsal yönetim kılavuzudur.

FAŞİZME KARŞI MÜCADELENİN STRATEJİ VE TAKTİKLERİ

Tarihsel deneyim, faşizme karşı mücadelenin ittifaksız yürütülemeyeceğini göstermektedir. Ancak bu ittifak ihtiyacının tabanda giderilmesi gerekir. Partilerin anti-demokratik üst kadrolarıyla ittifak arayışı, faşizm tesisi sürecinin hizalama dinamiğine eklemlenmekten başka bir sonuç vermez; zira bu kadrolar, yukarıda gösterildiği gibi, rejimin sürdürülebilirliğine katkı verir hale getirilmişlerdir. Dolayısıyla anti-faşist ittifak, tepede değil, kitlelerin doğrudan ihtiyaç ve talepleri etrafında tabanda kurulmalıdır.

Bu noktada Halk Cepheleri deneyiminin doğru okunması gerekir. Halk Cepheleri, taktik olarak doğru bir yönelimdi ve bir süreliğine anti-faşist mücadeleye önemli katkı sağladı. Ancak sosyal demokrasinin sınıfsal doğası nedeniyle bu cepheler sürdürülebilir olmadı; sosyal demokrasi, kendi sınıfsal konumu gereği faşizmin tasfiyesini değil, onunla uzlaşmayı tercih etmiştir. Dolayısıyla Halk Cephesi taktiğinin olumlu yanı — geniş kitleleri anti-faşist mücadeleye seferber etme kapasitesi — korunmalı, ancak bu taktik sosyal demokrasinin önderliğine terk edilmemelidir.

İkinci kritik nokta, taleplerin niteliğidir. Doğrudan sosyalist taleplerle ortaya çıkmak, ittifaklaşma arayışının önünde engel olabilir. Bu, sosyalist taleplerin terk edilmesi anlamına gelmez; tersine, taleplerin sosyalizmin üzerinde yükseleceği temeli genişletecek ve tahkim edecek şekilde demokratik olması gerekir. Ekmek, iş, barınma, ücret, sağlık, eğitim, örgütlenme özgürlüğü gibi talepler, hem kitlelerin ivedi ihtiyaçlarına yanıt verir hem de mücadelenin toplumsal tabanını genişletir. Anti-faşist mücadelenin görevi, bu temeli kitlelerin kendi ivedi talepleri üzerinden inşa etmek ve genişletmektir.

Bu çerçevede mücadelenin taktik ilkeleri şöyle özetlenebilir. Birincisi, talepler somut, ivedi ve demokratik olmalıdır; soyut sloganlar değil, kitlelerin gündelik yaşamına dokunan ve aynı zamanda sosyalizmin temelini genişleten talepler eksen alınmalıdır. İkincisi, ittifak tabanda kurulmalıdır; partilerin anti-demokratik üst kadrolarıyla değil, işçiler, emekçiler, gençler, kadınlar ve ezilen tüm kesimlerle doğrudan bağ kurulmalı, Halk Cepheleri’nin olumlu mirası bu taban ittifakı içinde yeniden üretilmelidir. Üçüncüsü, mücadele biçimleri kitlelerin katılımını genişletmelidir; dar kadro eylemlerinden değil, kitlelerin kendi örgütlülüklerini inşa ettiği biçimlerden yana olunmalıdır. Dördüncüsü, hizalama dinamiği kırılmalıdır; muhalefeti rejimin hizasına çeken mekanizmalar teşhir edilmeli, kitlelerin bu mekanizmalardan bağımsız hareket edebileceği kanallar açılmalıdır.

Sosyal demokrasinin tarihsel süreçteki kaypak ve işbirlikçi karakteri akılda tutularak, faşizme karşı mücadele asla burjuva muhalefet bloklarının insafına ihale edilemez. Ne Halk Cepheleri’nin olumlu mirasını büsbütün reddeden sekter bir çizgi ne de pratik karşılığı olmayan soyut “Ayrı yürü birlikte vur” sloganları faşizmi geriletemez. Geriletmenin yolu, sınıf mücadelesinin ekonomik ve siyasal alanlarını birleştiren, kitlelerin ivedi ve demokratik talepleri üzerinde yükselen, sosyalizmin temelini genişleten bağımsız bir hattır.

EMPERYALİST SAVAŞLAR ÇAĞI VE FAŞİZMİN GELECEĞİ

Tarihsel örnekler, faşist ve faşizan rejimlerin küresel kapitalizmin büyük krizleriyle, pazar kavgalarıyla ve savaşlarla yükselip yine bu krizlerin yarattığı yıkımlarla çöktüğünü doğrulamaktadır. Bugün Türkiye’de ve bölgede derinleşen hegemonya krizleri, emperyalizmin bölgeyi yeniden yapılandırma ihtiyacı ve tekelci sermayenin bekâ kaygıları, faşizmin kurumsal olarak tahkim edilmesini zorunlu kılmaktadır.

Uluslararası finans oligarşisi şu ana kadar doğrudan büyük bir savaştan kaçınmıştır. Ancak faşizm ihtiyacının yükseldiği koşullarda bunu daha ne kadar sürdürebileceği belirsizdir. Türkiye’deki rejim, bu belirsizliğin içinde, emperyalist sistemin talepleriyle işbirlikçi finans kapitalin ihtiyaçlarının kesişme noktasında konumlanmaktadır.

Özcesi, Türkiye’deki rejimin karakteri “geçici bir sapma” değil, tekelci kapitalizmin emperyalist hegemonya krizi koşullarındaki yapısal varoluş biçimidir. Çözüm, eski parlamenter illüzyonlara dönmeye çalışmakta değil; faşizmin panzehiri olan, kitlelerin ivedi ve demokratik talepleri üzerinde yükselen, tabanda örgütlenen ve slogancılığa kaçmayan nesnel sınıf çizgisini inşa etmektedir. Bu çizgi, uluslararası finans kapitalin ve onun yerli işbirlikçilerinin ihtiyaçlarına karşı, emperyalist hegemonyanın sönme sürecinin yarattığı çatlakları kendi lehine genişletme perspektifini benimsemek zorundadır.