ABD, ÇİN, RUSYA 2: “G2” YÖNELİMİ, Yönelimin Sınırları ve Washington Görüşmeleri

 

Eylül 2026’da Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Washington’a gerçekleştirdiği ikinci devlet ziyareti, uluslararası ilişkiler literatüründe tartışılan “G2” (Group of Two / İkili Grup) modelinin yerleşik bir eksen olmaktan çok, maddi zorunlulukların dayattığı fiilî bir yönelim arayışı olduğunu göstermektedir (1).

İlk yazıda (2) detaylarıyla sergilediğim, büyük sermaye klikleri ile tekelci devlet aygıtlarının iki ülke arasındaki gerginliği rasyonel bir denge zeminine çekme mecburiyeti, Washington’da yeni bir evreye taşınmıştır. Mayıs ayındaki buluşma, sert ticaret savaşlarının yarattığı tıkanıklığı aşmaya yönelik acil ve taktiksel bir ilk yüzleşme niteliğindeyken; Eylül ayındaki bu ikinci Beyaz Saray zirvesi, rekabetin sınırlarını ve kurallarını yönetilebilir bir kurumsal çerçeveye oturtma hamlesidir. Siyasi retorikteki tüm milliyetçi gerilimlere ve şovenist korumacılık (“America First”) iddialarına rağmen, iki ülkenin en tepedeki sermaye grupları, küresel kapitalist işleyişin sürekliliği adına bu zirvede doğrudan küresel etki alanlarını ve yeni güvenlik kriterlerini masaya yatırmışlardır.

İlk zirve ile bu ikinci aşama arasındaki en kurucu analitik fark, asıl pazarlık nesnesinin niteliğinde saklıdır. Mayıs zirvesinde kapitalist üretimin durma noktasına gelmesini engellemek için finansal akışkanlığın restorasyonu konuşulurken, Washington’da asıl pazarlık konusu “zaman” olmuştur. Trump, Amerikan seçmenine ve arkasındaki büyük holdinglere gösterebileceği hızlı ekonomik sonuçlara muhtaçtır; tarım sektörüne yeni siparişler, enerji sektörüne pazar ve İran savaşı tırmanırken Pasifik’te ikinci bir askeri cephenin açılmaması Washington’ın acil çıkarları arasındadır.

Çin tekelci devlet kapitalizmi ise tam aksine zaman istemektedir. Kendi iç ekonomik dengesizliklerini yönetebilmek, yarı iletkenlerde ve yüksek teknolojide dışa bağımlılığı azaltmak, yapay zekâ ekosistemini tahkim etmek ve nadir toprak elementlerindeki tekelini mutlak bir stratejik avantaja dönüştürmek için Pekin’in zamana ihtiyacı vardır. Bu nesnel çıkarlar temelinde taraflar, 18 ay önce karşılıklı üç haneli gümrük vergileri uygulayan bir sistemden, 30 milyar dolarlık karşılıklı tarife indirimine ve ticaret ateşkesinin Ocak 2027’ye kadar uzatılmasına dayanan geçici bir “G2 yönelimi” üretmişlerdir.

Karşımızdaki tablo, ABD askeri gücüne sırtını yaslamış uluslararası finans kapital ile henüz tamamlanmış bir emperyalist odak olmamakla birlikte bu yönde maddi koşulları bağrında taşıyan Çin tekelci devlet kapitalizminin, kapitalizmin evrensel yasası olan kâr oranlarının düşme eğilimi ve aşırı birikim krizine karşı geliştirdiği kırılgan bir kriz yönetimi mekanizmasıdır. Washington görüşmeleri küresel imalatın merkezi ile küresel finansın ve askeri kapasitenin merkezi, kapitalist artı-değer üretimi ve bunun dünya pazarında realizasyonu bakımından birbirine göbekten bağımlı olduğunu kanıtlamıştır. Hegemonya, doğası gereği paylaşılan ya da bölüşülen bir olgu olmadığından, bu hamleler emperyalist rekabet dinamiklerini ortadan kaldıran kalıcı bir pakt değil; mevcut kapitalist dünya sistemi içerisindeki güç dengelerinin iki tekelci güç arasında geçici olarak dengelenmesi ve krizin yıkıcı etkilerinin çevre coğrafyalara transfer edilmesi girişimidir (3).

İbrahim Anlaşmalarından Mekke Mutabakatına: Trump’ın Bölge Politikasındaki Kesintisiz Hat

Trump’ın ilk başkanlık döneminde temelleri atılan İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords), emperyalist medyanın iddia ettiği gibi diplomatik bir barış hamlesi değil; uluslararası finans kapitalin bölgedeki arkaik monarşiler ile siyonist sermaye odağını (İsrail) İran’a karşı tek bir askeri-ekonomik cephede birleştirme stratejisidir. Trump’ın ikinci iktidar periyodunda da bu hat, kesintisiz bir devamlılıkla sürdürülmektedir. Nitekim bölge monarşilerinin sarsılan iç meşruiyetlerini tahkim etmek ve tırmanan İran savaşı karşısında petrol monarşilerinin güvenliğini finansal araçlarla satın almak üzere son dönemde gündeme getirilen Mekke Antlaşması arayışları da aynı tekelci mantığın ürünüdür. Bu antlaşmalar, petro-dolar rejiminin bölgesel finansal akışkanlığını korumak ve Amerikan askeri üslerinin Ortadoğu’daki varlığını sürdürmek üzere devreye sokulmuş siyasal araçlardır.

Gerici işbirlikçi diplomasisinin “bölgesel barış” adı altında pazarladığı Mekke Antlaşması’nın İsrail’i hedef alması nesnel olarak imkansızdır. Bu pakt, İbrahim Anlaşmaları’nın mantıksal bir devamı olarak, doğrudan doğruya İran ve onunla birlikte hareket eden bölgedeki direnç odaklarını kuşatmak için kurgulanmıştır. Körfez monarşileri, Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ndeki askeri asimetriden büyük zarar görmektedir. Bu rejimlerin varlığı, petro-dolar mekanizmasının kesintisiz işlemesine ve elde ettikleri sermaye fazlasının Wall Street finansal araçlarında değerlenmesine bağlıdır. Mekke’nin sembolik ve dinsel otoritesinin bu antlaşmaya zemin yapılması ise tamamen ideolojik bir maniveladır; amaç, İran’ı “ortak tehdit” ilan ederek işbirlikçi kapitalist ilişkilerini perdelemektir (4).

İran Savaşı ve G2 Yöneliminin Jeopolitik Çelişkileri

Washington’da belirginleşen bu kırılgan güç dengesinin sınandığı en sıcak sahne, hiç kuşkusuz İran ile tırmandırılan savaş ve Ortadoğu’daki yeni askeri durumdur. ABD’yi arkasına almış uluslararası finans kapital kendi yapısal krizini ertelemek ve petro-dolar rejiminin sarsılan temellerini tahkim etmek adına İran’ı askeri ve finansal bir cenderede sıkıştırmayı sürdürmektedir. Ancak bu emperyalist tazyik, rasyonel dünya gerçekliğine çarpmaktadır. Trump yönetiminin, Asya ittifakını çözme gayesiyle Çin ve Rusya’nın İran’a askeri-lojistik destek sunmadığı yönündeki resmî açıklamaları da, özünde gerilimi kontrol edilebilir mecralarda tutma arayışının diplomatik bir yansımasından ibarettir.

Ancak bu fiilî denge arayışı, İran sahasındaki kriz dinamiklerini bütünüyle sönümlendirememektedir. Kendisini yalnızca bir Doğu Asya gücü değil, doğrudan karasal stratejisi olan bir Avrasya ülkesi olarak gören Çin tekelci devlet kapitalizminin, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı üzerindeki enerji ve tedarik bağımlılıkları nedeniyle İran’a yönelik kuralsız ve yıkıcı bir Amerikan imha savaşına rıza göstermesi olanaksızdır; çünkü bu boğazın kilitlenmesi, Pekin’in ucuz üretim girdilerine indirilmiş ölümcül bir darbe anlamına gelecektir. Dolayısıyla Ortadoğu’daki mevcut savaş senaryoları, emperyalist kliklerin mutlak egemenlik iddialarını değil; sermayenin akışkan dinamiği ile askeri militarizmin yıkıcı dürtüleri arasındaki yapısal açmazları çıplak bir biçimde ortaya koymaktadır (5)

İsrail’in Askeri Taşeronluğu ve Yemen Sorununun Sınıfsal Sınırları

Mevcut küresel ilişkiler, İsrail’in bölgedeki askeri hareket alanını ve üstlendiği taşeronluk rolünü bütünüyle ortadan kaldıran bir nitelik taşımıyor; aksine onu tekelci sermaye ilişkilerine göre yeniden ayarlıyor. İsrail’in bölgesel imha ve genişleme politikaları, ABD’nin Hürmüz Boğazı ve Doğu Akdeniz’deki enerji ticaret hatlarını denetleme amacından ayrı düşünülemez.

Ancak bu askeri baskı, Yemen sorunu ve Kızıldeniz ekseninde somutlaşan sınıfsal ve lojistik sınırlara çarpmaktadır. Yemen’deki direniş odaklarının (Ensarullah) Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz geçiş koridoru üzerinde kurduğu fiili askeri güç, küresel ticaret yollarını felç etme potansiyeline sahiptir (6). Çin, Avrupa ve Asya pazarlarına giden ticaretinin Kızıldeniz’de tıkanmasını istemediği için, Washington’daki görüşmelerde Amerika’nın Yemen sahasındaki kontrolsüz askeri planlarına sınır çizmiştir. Bu nesnel durum, emperyalist odakların çevre coğrafyalardaki krizleri istedikleri gibi yönetemediklerini, aksine çevredeki direnişin küresel denge arayışlarını sahada zora soktuğunu kanıtlamaktadır.

Rusya Kartının Yeniden Hesaplanması ve Geçici Uzlaşmaların Diyalektiği

Bu arada, Washington’da yürütülen müzakereler, Rusya’nın karasal Avrasya’daki izolasyonunu daha da derinleştirmiştir. ABD hegemonyası ve yükselen Çin kapitalizminin tedarik zincirleri ve ticaret kuralları üzerinde denge arama girişimleri, Moskova’nın Pekin nezdindeki hareket alanını daraltmaktadır. Rusya, Batı’nın Ukrayna sahasındaki sıkıştırmalarına karşı Çin’e olan ekonomik bağımlılığını artırırken; kendisini kurucu bir Avrasya ülkesi olarak tanımlayan Çin ise Washington ile kurduğu yeni dengeyi bozmayacak şekilde Avrasya siyaseti izlemektedir.

Bölgesel dengelerdeki asıl kırılma Suriye sahasında yaşanmıştır. Eski Esad Suriyesi artık mevcut denklemin dışındadır. Suriye’de Şara yönetimi, bizzat ABD ve İsrail tarafından, Rusya ile antlaşma yapılarak Şam’a atanmıştır. Bu hamle, Suriye’yi İran’ın müttefiki ve lojistik hattı olmaktan bütünüyle çıkarmıştır. Karasal emperyalist bloklaşma iddialarının aksine, jeo-ekonomik çıkarların askeri paktların önüne geçtiğini ve Rus sermaye kliklerinin bu yeni basınç altında sıkıştığını bu tasfiye süreci net olarak göstermektedir. Rusya, taktiksel düzeyde Ukrayna’da mevzi kazanmaya çalışsa da, ekonomik olarak Pekin’in çizdiği sınırların dışına çıkamamaktadır.

Serinin ilk yazısının sonunda söylediklerimi bu yazının sonunda da yineleyeceğim: Kendi iç çelişkilerini aşamayan hiçbir kapitalist ortaklık ya da uzlaşma kalıcı bir barış üretemez. Washington’daki bu son G2 manevraları ve pazar paylaşım arayışları da kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası nedeniyle uzun vadeli bir istikrar sağlamaktan uzaktır. Süreç, siyasi aktörlerin geçici diplomatik açıklamalarıyla değil, sınıflar mücadelesinin nesnel yasalarıyla ve elbette örgütlü pratikle yönünü bulacaktır.


NOTLAR:

1) Amerikan emperyalizminin önde gelen jeostratejistlerinden Zbigniew Brzezinski, 2009 yılında Pekin’e yaptığı ziyarette ve sonrasında kaleme aldığı analizlerinde “G2” (Group of Two) kavramını resmî düzeyde ilk kez dillendiren aktörlerden biri olmuştur (Bkz. Brzezinski, Z. “The Group of Two that Matters”, Financial Times, January 13, 2009). Brzezinski, ABD’nin finansal-askeri gücü ile Çin’in maddi imalat kapasitesinin dünyayı ortaklaşa yönetmesi gerektiğini (G2) ileri sürmüştü. Bugün 2026 yılı gerçekliğinde, Brzezinski’nin emperyalist hegemonyayı kurtarma adına formüle ettiği bu jeopolitik vizyon, yerleşik bir pakt olmaktan ziyade tarafların rasyonel zorunlulukları nedeniyle fiilî bir yönelim arayışı olarak hayata geçirilmektedir. Eylül 2026’daki Washington buluşması, Mayıs zirvesine kıyasla bu yönelimi kriz anlarında iletişim kanallarını açık tutma ve ticaret ateşkesini Ocak 2027’ye kadar uzatma düzeyinde kurumsallaştırma adımıdır.

2) 24 Mayıs 2026 tarihli “ABD, Çin, Rusya 1” başlıklı yazımda ve 24 Eylül 2026 tarihli uyarılarda da vurgulamış olduğum gibi; uluslararası finans kapital açısından Çin imalatın ve reel ekonominin, ABD ise küresel finansal ekonominin ve dolar hegemonyasının merkezidir. Çin’in kendisini bir Avrasya ülkesi olarak konumlandıran tarihsel ve coğrafi stratejisi, onun dünya kapitalist sisteminin maddi sınırlarıyla karşılaşmasını engellemez. Siyasi aktörlerin milliyetçi söylemleri, bu nesnel zincirin sınırlarına çarptığı anda yerini zorunlu olarak sermayenin ortak çıkarlarına ve pazar ortaklığına bırakmaktadır. Mayıs zirvesinden farklı olarak Washington, iki tarafın yapısal entegrasyonu tamamen koparmadan kontrollü bir rekabetçi bir arada varoluş modeline geçiş çabasıdır.

3) Bu noktada, krizin çevre coğrafyalara transfer edilmesi iddiasını soyut bir retorikten arındırmak ve somut maddi kanıtlarıyla ortaya koymak gerekir. Buradaki uzlaşma, iki ülkenin gizli bir pakt imzalamasıyla değil, küresel değer yasasının çarklarını döndürme zorunluluklarıyla işlemektedir. Bu işleyişin ilk kanıtı, Çin’in içeride biriken aşırı imalat ve artı-değer krizini dışarıya taşıma biçimidir. “Bir Kuşak Bir Yol” (BRI) girişimi, bu krizin etki alanını çevreye yaymaya yönelik somut karşılığıdır. Çin; Afrika, Orta Asya ve Latin Amerika’daki çevre ülkeleri altyapı projeleriyle borçlandırarak kendi inşaat, çimento ve çelik tekellerine pazar açmaktadır. Çevre ülkelerin borç yükü altında ezilmesi ve stratejik limanlarının, madenlerinin ipotek altına alınması, bu transfer mekanizmasının ilk ampirik kanıtıdır. İkinci maddi kanıt ise küresel borç ve tahvil mekanizmasında saklıdır. Çin, kendi tekelci ihracat çarklarını yaşatabilmek için Amerikan borç sistemini fonlamak zorundadır. Çin Merkez Bankası’nın elinde tuttuğu yaklaşık 800 milyar dolarlık ABD tahvili, bu nesnel bağımlılığın göstergesidir. Çin ucuza ürettiği malları ABD’ye satmakta, kazandığı dolarları yeniden Amerikan finansal sistemine yatırmaktadır. Amerikan finansal parazitliği ile Çin imalat sanayisi bu sömürü ağında fiilen el eledir. Bu uzlaşmanın jeopolitik kanıtı ise Çin’in Ortadoğu’daki sessiz pratikleridir. Siyonist İsrail çevreyi askeri olarak imha ederken, Çin bu yıkıma karşı sessiz kalarak ticari koridorlarının ve enerji akışının sürmesine odaklanmaktadır. ABD borç faturası ve askeri militarizmle, Çin ise borçlandırma mekanizmalarıyla çevrenin kaynaklarını emmektedir; krizin transferi, faturanın çevre halklara kan ve yoksulluk olarak ödetilmesidir.

4) İbrahim Anlaşmaları, tekelci finans kapitalin Ortadoğu’daki pazar ve güvenlik entegrasyonu projedir. Siyonist sermaye ile Körfez sermayesinin (özellikle BAE ve Suudi Arabistan kamu fonlarının) yapay zekâ, savunma sanayii ve lojistik alanlarında kurduğu ortaklıklar, emperyalist sistemin bölgedeki egemenlik mimarisini “Arap-İsrail” çelişkisi üzerinden değil, doğrudan doğruya, Wall Street Journal’ın tabiriyle, “küresel çıkarlara tabi bölgesel bir konsorsiyum” üzerinden yeniden örgütleme çabasıdır. Ayrıca Suudi liderliğinin koruyuculuğunda gündeme getirilen Mekke Antlaşması süreçleri de dinsel muhafazakârlığın ve kutsal mekânların sembolik değerinin, emperyalist entegrasyon politikalarına tabandan rıza üretmek üzere ideolojik bir söylem olarak seferber edilmesidir. Amaç, İran savaşı nedeniyle hırpalanan bölgesel istikrarı teokratik bir şemsiye altında restore etmek ve finansal akış kanallarını güvenceye almaktır. Bu noktada paktın Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye gibi aktörler üzerinden şekillendirilmeye çalışılmasının doğrudan mezhepsel bir boyutu da mevcuttur; bu rejimler, kendi iç krizlerini ve işbirlikçi karakterlerini örtmek adına tarihsel Sünni-İslam eksenini harekete geçirerek İran’ın Şii teokratik yapısını ve Yemen’deki Zeydi/Şii direnç odaklarını (Ensarullah) tamamen yalıtmayı hedeflemektedir. Emperyalizm, bölgedeki sınıfsal sömürüyü ve kaynak talanını gizlemek için bu mezhepsel fay hatlarını kurumsal düzeyde tahkim etmektedir.

5) Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi eksenindeki askeri tırmanış, sermayenin akışkanlığı dinamiğine tabidir. Çin’in enerji ithalatının sürdürülebilirliği ile ABD’nin dolar hegemonyasını koruma arzusu arasındaki denge, İran’a yönelik topyekûn bir imha savaşının küresel kapitalist pazarı bütünüyle kilitleme riskini doğurması sebebiyle, aktörleri sürekli olarak sınırlı ve kontrollü vekil savaşları senaryolarına mahkûm etmektedir.

6) Yemen’deki kentsel ve kırsal yoksul kitlelerin emperyalist kuşatmaya karşı geliştirdiği direnç, küresel kapitalist ticaretin en duyarlı geçiş koridorlarından biri olan Babülmendep Boğazı’nı lojistik bir baraja dönüştürmüştür. Bu durum, tekelci devletlerin askeri kapasitelerinin, coğrafi ve toplumsal direnç dinamikleri karşısında uğradığı asimetrik yenilginin somut ekonomi-politik ampirik kanıtıdır.