Çin, Emperyalizm ve “Küresel Güney”: Amerika-Çin Zirvesi Öncesinde Uyarılar

Bugünkü dünya siyasetini anlamaya çalışırken karşılaşılan en büyük teorik sorunlardan biri, birbirinden farklı olguların aynı kavram altında toplanmasıdır. ABD hegemonyası ile emperyalizm, çok kutupluluk ile anti-emperyalizm, devlet kapitalizmi ile sosyalizm, “Küresel Güney” ile anti-emperyalist mücadele birbirinin yerine kullanılmaya başlanmıştır. Bunun sonucu, siyasal değerlendirme ile teorik kavramsal değerlendirme arasındaki bağın kopmasıdır.

Özellikle Çin konusunda bu kopuş belirgindir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendisini sosyalist olarak tanımlaması, onun sosyalist olduğu anlamına gelmez. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyici ekonomik ilişkilerdir; devlet işletmeleriyle birlikte büyük ve güçlü bir özel sermaye alanı vardır. Devlet, stratejik sektörler, finans, kredi, sanayi politikası ve uzun dönemli yatırım kararları üzerinde olağanüstü güçlü bir konuma sahiptir. Bu nedenle Çin’i klasik Batı kapitalizminin basit bir kopyası olarak değerlendirmek de, kendi resmi ideolojik tanımını esas alarak sosyalist saymak da doğru değildir. Çin, özgül bir devlet kapitalizmi biçimidir. Daha önceki yazılarda Çin üzerine değerlendirmeler yaparken, ekonomik yapı ile siyasal biçim arasındaki bu farklılığa özellikle dikkat çekmiştim.

Buradan hareketle yapılan ikinci bir hata da şudur: Çin kapitalist ise emperyalist, dolayısıyla ABD ile aynı şeydir denmektedir. Bu da doğru değildir. Bir ülkenin kapitalist olması, onun dünya kapitalist sistemi içindeki konumunu tek başına açıklamaz. Çin’in kapitalist olması, ABD ile özdeş olduğu anlamına gelmez. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu sosyalist veya kendiliğinden anti-emperyalist yapmaz.

Burada emperyalizm ile hegemonya arasındaki ayrımı yeniden kurmak lazım.

Emperyalizm ve hegemonya

Lenin’in emperyalizm çözümlemesinin önemi, emperyalizmi yalnızca bir dış politika biçimi olarak ele almamasıdır. Üretimde ve sermayede yoğunlaşma, tekellerin belirleyici hale gelmesi, banka ve sanayi sermayesinin bütünleşmesi, sermaye ihracının önem kazanması, uluslararası tekelci birliklerin oluşması ve dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması, kapitalist gelişmenin belirli bir aşamasının birbirine bağlı görünümleridir.

Bu bakımdan emperyalizm sadece kapitalist devletlerin zaman zaman seçtikleri saldırgan bir dış politika değildir. Kapitalist gelişmenin belirli bir yoğunlaşma düzeyinde kazandığı uluslararası biçimdir. Bunları biliyoruz.

Hegemonya kavramına gelince, her emperyalist güç hegemon değildir. Hegemonya, emperyalist sistem içerisindeki güçler hiyerarşisinin belirli bir tarihsel biçimidir.

ABD’nin özgünlüğü yalnızca büyük bir emperyalist güç olmasından kaynaklanmıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünya ekonomisinin finansal, askerî, siyasal ve kurumsal örgütlenmesinin merkezine yerleşmiştir. Dolar sistemi, Bretton Woods kurumları, uluslararası finans düzeni, NATO, dünya ticaretinin kurumsal çerçevesi ve ABD’nin askerî kapasitesi aynı bütünün parçalarıdır. Bu bütün, ABD’nin yalnızca güçlü bir devlet değil, dünya kapitalizminin hegemonik merkezi haline gelmesini sağlamıştır. Buna önceki yazılarda değinmiştim.

Bu nedenle bugün ABD hegemonyasının zayıflamasını emperyalizmin zayıflaması olarak görmek doğru değildir.

Bir hegemonun gerilemesi kapitalizmi ortadan kaldırmaz. Dünya kapitalist sistemindeki güç dengelerini ve hiyerarşik düzeni değiştirir. Beklentinin tersine, günümüzde de tanık olmaya başladığımız gibi, hegemonik merkezin zayıflaması emperyalist rekabeti artırabilir.

Dolayısıyla günümüzde talep edilen ve fiilen ortaya çıkmış olan çok kutupluluk, kendi başına ilerici bir tarihsel aşama değildir. Çok kutuplu bir dünya sosyalist de olabilir, kapitalist de. Eğer mevcut kapitalist dünya sistemi içerisinde gerçekleşiyorsa, çok kutupluluk emperyalizmin ortadan kalkması değil, emperyalist güçler arasındaki ilişkinin ve hiyerarşinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelebilir. Bu da, anti-emperyalist devrimci güçlerin hareket alanını görece genişletmek gibi bir sonuca yol açabilir.

Çin’in özgül konumu

Çin bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.

Çin’in sosyalist olduğu iddiası, üretim ilişkileri bakımından savunulabilir değildir. Çin ekonomisinde meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyicidir. Devlet işletmelerinin büyüklüğü ve devletin ekonomi ve ekonomik kararlar üzerindeki ağırlığı bu gerçeği değiştirmez.

Asıl mesele, Çin devletinin kapitalizmin dışında veya karşısında bulunması değil, kapitalist birikimin örgütlenmesindeki merkezi rolüdür.

Çin’de devlet, enerji, ulaştırma, telekomünikasyon, finans, savunma, ağır sanayi ve yüksek teknoloji gibi stratejik alanlarda çok büyük bir ekonomik güce sahiptir. Bunun yanında özel sermaye de çok büyük bir gelişme göstermiştir. Parti-devlet, özel sermayeden bağımsız bir siyasal yapı olarak değil, kapitalist birikimin genel koşullarını belirleyen ve büyük sermayeyi ulusal strateji doğrultusunda yönlendiren bir mekanizma olarak işlemektedir. Çin’de devlet ile özel sermaye arasındaki sınırların pratikte giderek daha fazla iç içe geçmesi, bu yapının özgüllüğünü göstermektedir.

Bu nedenle “devlet kapitalizmi” kavramı Çin’i anlamak bakımından önemlidir.

Fakat Çin kapitalizminin analizinde, daha önceki yazılarda önermiş olduğum ve özellikle 70’li yıllarda revaç görmüş bir kavram olarak “tekelci devlet kapitalizmi”ni kullanacaksak, bunun gerekçelerini de ortaya koymak gerekir. Buna göre, yalnızca devletin büyük işletmelere sahip olması yeterli değildir. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, büyük sermaye ile devlet aygıtının bütünleşmesi ve devletin bu sermayenin uluslararası rekabet koşullarını örgütlemesi birlikte değerlendirilmelidir (1). Çin’de bu unsurların giderek daha belirgin hale geldiği görülüyor.

Burada tekelci devlet kapitalizmi kavramının anlamı yalnızca devletin ekonomide büyük bir paya sahip olması değildir. Asıl mesele, yoğunlaşmış sermayenin devlet aygıtıyla kurduğu yapısal ilişkidir. Devlet, sermayenin karşısında duran bağımsız bir güç olmaktan çok, sermayenin ulusal ve uluslararası yeniden üretim koşullarını örgütleyen başlıca siyasal araçlardan biri haline gelir. Çin’de devletin büyük işletmeler, finans sistemi, kredi mekanizmaları, sanayi politikası ve stratejik sektörler üzerindeki belirleyici konumu bu açıdan önem taşımaktadır.

Devlet kapitalizmi kapitalizmin alternatifi değildir. Devletin ekonomiye müdahalesinin artması, kapitalist ilişkilerin ortadan kalktığını göstermez. Tersine, belli tarihsel koşullarda devlet kapitalist birikimin örgütlenmesinde başat bir rol oynayabilir.

Bu bakımdan Çin’de devlet kapitalizminin gelişmesi ile Çin’in gelecekte emperyalist bir güç haline gelmesi arasında teorik bir çelişki yoktur.

Tam tersine, büyük sermayenin yoğunlaşması, şirketlerin ve tekellerin büyümesi, sermaye ihracının genişlemesi ve Çin sermayesinin uluslararasılaşması ilerledikçe, devletin bu sermayenin dünya pazarındaki rekabetini desteklemesi yönündeki eğilim de güçlenecektir.

Burada bir tarihsel eğilimden söz etmek mümkündür; fakat tarihsel eğilim ile mekanik kaçınılmazlık birbirine karıştırılmamalıdır. Çin kapitalizminin gelişme dinamiklerinin emperyalistleşme yönünde ilerleyen maddi koşullar yarattığını saptamak başka şeydir, Çin’in bugün geldiği noktayı emperyalizmle özdeşleştirmek başka. Ben ilk konumu savunuyorum.

Çin neden ABD’ye karşıdır?

Çin’in ABD hegemonyasına meydan okumasının nedeni Çin’in sosyalist olması değil. Çin, kapitalist dünya ekonomisinin dışında değildir. Tam tersine, dünya kapitalizminin en önemli üretim merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Fakat kapitalist dünya ekonomisinin içinde bulunmak ile onun mevcut hegemonik hiyerarşisini kabul etmek aynı şey değildir.

Çin’in yükselişi, bir dönem Çin’in yükselmesini olanaklı kılan uluslararası düzenin sınırlarıyla karşılaşmasını beraberinde getirdi. Bir dönem Çin’in ihracatını ve sanayileşmesini kolaylaştıran söz konusu serbest ticaret düzeni, Çin’in teknolojik ve sanayi kapasitesi ABD sermayesiyle rekabet edebilir hale geldikçe, ABD açısından giderek bir rekabet, dahası bir meydan okuma sorununa dönüşmeye başladı.

Buradaki tarihsel ironi açıktır.

ABD uzun yıllar dünya pazarının serbestleşmesini, ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasını ve “kurallara dayalı” uluslararası düzeni savundu. Çin bu düzen içerisinde yükseldikçe, ABD aynı kuralların kendi üstünlüğünü sınırladığı noktada korumacı, yaptırımcı ve kısıtlayıcı araçlara başvurmaya başladı.

Çin ise dün ABD’nin savunduğu kuralların uygulanmasını bugün bizzat talep etmektedir.

Bunun Çin’i anti-kapitalist yaptığı söylenemez. Tam tersine, Çin’in mevcut kapitalist dünya ekonomisi içerisinde daha güçlü ve daha bağımsız bir konum elde etmeye çalıştığını gösterir.

Dolayısıyla Çin ile ABD arasındaki çatışmayı kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir çatışma olarak sunmak kabul edilemez.

Bugünkü çatışmanın esas ekseni, ABD merkezli hegemonik kapitalist-emperyalist düzen ile bu düzen içerisinde yükselen ama onun hegemonik yapısına da meydan okuyan kapitalist güçlerin çıkarları arasındaki mücadeledir.

Bu ayrım yapılmadığında iki karşıt yanlışa düşülüyor. Bir yanda Çin’in ABD’ye karşı her hamlesi ilerici, hatta sosyalist bir gelişme olarak görülüyor. Diğer yandaysa, Çin ve ABD arasındaki çatışma “iki kapitalistin kavgası” denilerek geçiştiriliyor. Birinci yaklaşım Çin kapitalizmini idealize eder; ikinci yaklaşım ise ABD’nin dünya kapitalizmi içindeki hegemonik konumunu ve somut güç ilişkilerini gözden kaçırır.

Devrimci sosyalist siyaset açısından her ikisi de kabul edilemez.

Çin neden bugün ABD karşısında savunulabilir?

Daha önce de birçok kez vurgulamış olduğum gibi, Çin’in sosyalist olmaması, ABD hegemonyasına karşı yürüttüğü mücadelede devrimci hareket açısından hiçbir önem taşımadığı anlamına gelmez. Dünya siyasetinin soyut ahlaki ölçülerle değil, somut güç ilişkileri içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

ABD’nin dünya çapındaki askerî, finansal ve siyasal üstünlüğünün zayıflaması ile Çin’in yükselişi aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir. Çin’in yükselişi ABD’nin tek merkezli hegemonik hareket alanını daraltmaktadır.

Bu nedenle Çin’in ABD karşısında desteklenmesi ile Çin’in sosyalist ilan edilmesi arasında hiçbir zorunlu ilişki yoktur. Birincisi somut jeo-ekonomi-politik güç ilişkilerine referans veren bir değerlendirmedir. İkincisi ise Çin kapitalizminin niteliğinin yanlış tanımlanmasıdır.

Çin’in ABD hegemonyasına karşı desteklenmesi, Çin devletinin bütün politikalarının veya Çin’deki kapitalist ilişkilerin desteklenmesini gerektirmez. Aynı şekilde ABD’ye karşı olmak da Çin’i sosyalist ilan etmeyi gerektirmez.

Bu ayrım yapılmadığında devrimci hareket iki yanlış seçenek arasına sıkışır: Ya Anglo-Amerikan emperyalizminin safına yaklaşmak ya da Çin kapitalizmini sosyalizm olarak görmek.

Devrimci bir siyaset bu iki yanlıştan birini seçmek zorunda değildir.

ABD emperyalizmine karşı çıkacağız, ama Çin kapitalizmini de sosyalizm olarak görmeyeceğiz.

Bu, politik bir çelişki değil, diyalektik bir zorunluluktur. Bu kadar net!

“Küresel Güney” sorunu

Benzer bir kavramsal bulanıklık “Küresel Güney” konusunda ortaya çıkmaktadır.

“Küresel Güney” kavramı bugün diplomatik ve akademik literatürde yaygın bir kullanıma sahiptir. Kavram, eski sömürge ülkelerinin dünya ekonomisindeki eşitsiz konumlarını, Batı merkezli uluslararası düzenle yaşadıkları sorunları ve daha adil bir uluslararası sistem taleplerini ifade etmek için kullanılmaktadır.

Fakat devrimci siyaset açısından bu kavramın sınırları oldukça belirgindir.

Her şeyden önce “Güney” coğrafi bir kavram değildir. Mesela Çin kuzey yarımkürenin büyük bölümünde bulunmasına rağmen “Küresel Güney” içinde değerlendirilir. Yine mesela Avustralya güney yarımkürede bulunmasına rağmen bu kategorinin dışında kalır. Dolayısıyla söz konusu kavram salt coğrafyayı değil, dünya sistemi içerisindeki belirli bir jeopolitik ve ekonomik konumu kavrar.

Asıl sorun ise bundan daha önemli.

“Küresel Güney”, birbirinden çok farklı kapitalist ve toplumsal yapıları aynı torbaya koyuyor. Örnekse, Çin ile Haiti, Hindistan ile Mozambik, Brezilya ile Bangladeş, Suudi Arabistan ile Küba aynı kategori içerisinde değerlendirilir.

Oysa bunların dünya kapitalizmi içerisindeki konumları aynı değildir. Sermayenin yoğunlaşma düzeyi aynı değildir. Devlet biçimleri aynı değildir. Emperyalist merkezlerle ilişkileri aynı değildir. Kendi dış yatırımları ve sermaye ihracı aynı değildir. İçlerindeki sınıf yapıları aynı değildir.

Öyleyse “Küresel Güney’in çıkarları”ndan söz edildiğinde sorulması gereken ilk soru şudur:

Hangi sınıfın çıkarı?

Bir ülkenin, sözgelimi Türkiye’nin, uluslararası pazarlık gücünün artması, o ülkedeki emekçilerin durumunun da aynı ölçüde iyileşeceği anlamına gelmez.

Bir ülkenin ABD veya Avrupa karşısında daha bağımsız davranması, o ülkenin kendi burjuvazisinin emekçi sınıflar üzerindeki egemenliğinin sona erdiği anlamına gelmez. Yani devletlerarası bağımlılık ile sınıfsal bağımlılık aynı şey değildir.

“Küresel Güney” kavramının devrimci siyaset bakımından en büyük zaafı burada ortaya çıkar: Devletlerarası eşitsizliği görünür kılarken, devletlerin kendi içlerindeki sınıf karşıtlıklarını görünmez hale getiriyor(2)

Üçüncü Dünya neden farklıydı?

Bu “Küresel Güney” kavramı çoğu zaman geçmişteki “Üçüncü Dünya” kavramının bir  ikamesi gibi sunuluyor. (3) Oysa aralarında önemli bir fark var.

Üçüncü Dünya da homojen değildi. Doğru. Ona dahil edilen ülkelerin tamamı aynı ideolojiye, aynı ekonomik sisteme veya aynı dış politikaya sahip değildi. Üçüncü Dünya içinde kapitalist ülkeler de, sosyalist ve sosyalist yönelimli devletler, ulusal kurtuluş hareketleri de vardı. Yani birbirleriyle bağdaşmayan, hatta çatışan siyasal rejimleri içeriyordu.

Fakat bütün farklılıkların üzerinde belirli bir tarihsel-siyasal mücadele bulunuyordu: sömürgeciliğe, emperyalist bağımlılığa ve ekonomik tahakküme karşı mücadele.

Bandung’dan Bağlantısızlar Hareketi’ne ve oradan Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen taleplerine kadar uzanan çizginin anlamı burada yatıyordu. Elbette bu siyasal alanın kendi içindeki sınıf çelişkileri ve devletlerarası çatışmalar küçümsenemez. Fakat ortada gerçek bir siyasal ortaklık vardı.

Dolayısıyla Üçüncü Dünya’yı homojen bir blok olarak görmek ne kadar yanlışsa, onu sadece coğrafi bir kategoriye indirgemek de o kadar yanlıştır.

Üçüncü Dünya, bir sosyalist dünyanın var olduğu koşullarda ve en azından tarihsel oluşum döneminde, emperyalist dünya sistemine karşı belirli bir siyasal konumlanmanın adıydı.

“Küresel Güney” ise bu siyasal içeriğin önemli bir bölümünü kaybetmiştir.

Kalkınma, temsil, ekonomik eşitsizlik, ticaret adaleti ve mevcut uluslararası kurumların reformu gibi talepler öne çıkarken, emperyalizm ve sınıf mücadelesi genellikle geri plana itilmektedir.

Bu nedenle “Küresel Güney” kavramı uluslararası ilişkiler literatüründe belli olguları tanımlamak için kullanılabilir; fakat sol devrimci siyasetin temel kategorisi haline getirildiğinde, açıklamaktan çok bulanıklaştırır.

Devrimci siyaset hangi kavramlardan hareket etmeli?

Devrimci politika açısından belirleyici soru, bir ülkenin “Kuzey”de mi “Güney”de mi bulunduğu değildir.

Asıl sorular şunlardır:

Bu ülkenin dünya kapitalist sistemi içerisindeki yeri nedir?

Hangi sermaye ilişkileri tarafından belirlenmektedir?

Sermaye hangi ölçüde yoğunlaşmış ve merkezileşmiştir?

Sermaye ihracı hangi düzeydedir?

Devlet ile büyük sermaye arasındaki ilişki nedir?

Ülke dünya pazarında nasıl bir konuma sahiptir?

Başka ülkeler üzerindeki ekonomik ve siyasal etkisi nedir?

Ve nihayet, bütün bunların altında hangi sınıf ilişkileri bulunmaktadır?

Sol siyaset açısından anlamlı olan budur.

Bu yaklaşım, bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişinin önemini reddetmez. Tam tersine, bu direnişlerin gerçek sınıfsal içeriğini görmeyi sağlar. Çünkü emperyalist bir merkeze karşı çıkan her devlet ilerici olmadığı gibi, emperyalist bir merkezle çatışan her burjuvazi de kendi işçi sınıfının müttefiki değildir.

Burada sınıf bağımsızlığı belirleyici hale gelir.

Sonuç: Ne Washington’ın ne Pekin’in safı

Bugünkü dünya düzenini sosyalist bir dünya sistemi ile kapitalist dünya arasındaki eski bloklaşmanın basit bir devamı olarak görmek mümkün değildir.

Sosyalist blok ortadan kalkmıştır.

Çin sosyalist değildir.

Dolayısıyla Çin-ABD çatışmasını eski sosyalist dünya ile kapitalist dünya arasındaki çatışmanın yeni bir biçimi olarak değerlendirmek doğru değildir.

Fakat buradan ABD hegemonyasının olumlanması, kabul edilmesi de çıkmaz.

Tam tersine, ABD merkezli hegemonik emperyalist düzenin çözülmesi ile Çin, Rusya ve başka yükselen güçlerin ağırlığının artması aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir.

Elbette bu süreç emperyalizmin sonunu getirmeyecektir. Kapitalizm ortadan kalkmadıkça emperyalist ilişkilerin ortadan kalkması da beklenemez. Süreç sonunda değişen, emperyalist güçler arasındaki ilişki ve hiyerarşidir. Yani emperyalizmin yeni bir biçimde örgütlenmesidir.

Bu bağlamda çok kutupluluk, tek kutuplu hegemonik düzenin karşıtı olabilir; fakat anti-emperyalizmin ve sosyalizmin karşılığı değildir.

Şimdi şunları aklımızda tutalım:

Çin, ABD hegemonyasının karşısındaki en önemli güçlerden biridir; fakat sosyalist değildir.

Devlet kapitalizmi, emperyalizmin karşıtı değildir.

“Küresel Güney” ise emperyalizme karşı mücadele açısından bazı ortak çıkarları ifade edebilir; fakat sınıf mücadelesinin yerine geçirilemez.

Buradan devrimci sosyalist siyasetin bağımsız hattı çıkmaktadır.

ABD hegemonyasına karşı çıkmak gerekir; fakat Çin kapitalizmini sosyalizm olarak göstermek gerekmez.

Çin’in ABD karşısındaki konumunu desteklemek mümkündür; fakat Çin devletinin her politikasını desteklemek gerekmez.

Bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişini savunmak gerekir; fakat o ülkelerin burjuvazilerini kendi işçi sınıflarının önüne geçirmek gerekmez.

Çok kutupluluğu ABD hegemonyasının gerilemesi olarak değerlendirmek gerekir; fakat onu kendiliğinden anti-emperyalizm veya sosyalizm olarak görmek gerekmez.

Devrimci proletaryanın görevi, emperyalist güçlerden birinin arkasına dizilmek değildir.

Ne Washington’ın safında ne Pekin’in safında.

Mesele, kapitalist-emperyalist sistemin bütününe karşı bağımsız bir sınıf siyasetinin yeniden kurulmasıdır.

ABD hegemonyasının gerilemesi böyle bir siyasetin önünü açabilecek nesnel koşullar yaratabilir. Çin’in yükselişi de mevcut hegemonik düzenin çözülmesinde önemli bir rol oynayabilir. Ama bu gelişmelerin hiçbirisi kendiliğinden sosyalizme götürmez.

Hatırlatmak isterim, sosyalizm, emperyalist merkezlerden birinin zayıflamasıyla değil, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasal gücünü yeniden kurmasıyla mümkün olacaktır.

Asıl mesele budur.

NOTLAR :

1) Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramını en yetkin şekilde ele almış olan Fransız Komünist Partisi’nin bir dönem ekonomi politikalarının belirlenmesinde en önemli rolü oynamış, tıpkı Michel Clouscard gibi, zaman zaman parti çizgisiyle uyuşmasa da, öldüğü güne kadar ondan kopmamış değerli komünist Paul Boccara’nın (1932-2017) kitaplarını referans olarak zikretmek isterim. Boccara’nın konuyla ilgili yazılarının yeni bir derlemesi Editions Delga tarafından iki cilt halinde yayınlandı. Bkz. Paul Boccara: Théories sur les crises I-II, Paris: 2015. Yine Boccara’nın Editions sociales’den çıkan Etudes sur le capitalisme monopoliste d’etat sa crise et son issue, Paris, 1974 adlı daha erken bir kitabını da anmak isterim. Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramı 60’lı yıllardan itibaren Sovyetler Birliği’nde kabul görmüştü. Kavramı netleştirme işlevi de gören bir kitap olarak Editions du Progres Moscou (Paris)  tarafından 1969’da yayınlanmış Victor Tcheprakov’un Le capitalism monopoliste d’etat ‘sını da öneririm.

Burada tarihin ironik bir başka tarafına da işaret etmem gerekiyor. “Tekelci devlet kapitalizmi” kavramının özellikle SSCB’ye uygulanması gerektiğini savunan Mao ve Çin Komünist Partisi’nin geçmişteki polemiklerini hatırladığımızda, bugünkü tablo gerçekten ibret vericidir. Dün Sovyetler Birliği’ni kapitalist, “devlet kapitalisti”, hatta “süper emperyalist” olarak niteleyenlerin  (Maocu Samir Amin’in “Sovyet üretim tarzı” kavramsallaştırması da bu tartışmanın, başka bir örneğidir) önemli bir bölümü, bugün Çin’deki devlet-sermaye ilişkilerini ve kapitalist gelişme dinamiklerini aynı teorik ölçülerle değerlendirmek yerine Çin’i sosyalist bir ülke olarak romantize etmektedir. .

Fakat burada SSCB’ye de haksızlık etmemek gerekir. Sovyetler Birliği devlet kapitalisti değildi. Bütün ağır bürokratikleşmesine, siyasal yozlaşmasına, ekonomik hantallığına ve yönetim sorunlarına rağmen, üretim ilişkilerinin temelini kapitalist meta ekonomisi oluşturmuyordu. Genel bir piyasa düzeni yoktu; emek gücü kapitalist anlamda bir meta olarak piyasada alınıp satılmıyordu; özel sermayenin kâr maksimizasyonu kapitalist ekonominin temel hareket ettirici gücü değildi. Sovyet toplumunun bütün çelişkilerini, bürokratik deformasyonlarını ve giderek derinleşen yapısal sorunlarını görmek başka şeydir; bunlardan hareketle SSCB’yi kapitalist ilan etmek başka. İlki Marksist-Leninist bir eleştirinin konusudur; ikincisi ise toplumsal formasyonun yanlış tanımlanmasıdır. Revizyonist bir tutumdur.

Çin bakımından ise mesele bütünüyle farklıdır. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi ekonominin tali unsurları değil, doğrudan kurucu ilişkileridir. Devletin ekonomideki olağanüstü ağırlığı bu gerçeği değiştirmez. Tam tersine, devletin büyük sermayeyle iç içe geçmesi ve kapitalist birikimin genel koşullarını örgütlemesi, “tekelci devlet kapitalizmi” kavramının Çin bakımından neden ciddiyetle ele alınması gerektiğini gösterir.

İroni tam da burada yatıyor: Dün SSCB’yi “devlet kapitalizmi” olmakla suçlayan Maoist ve başka akımların önemli bir bölümü, bugün kapitalist meta ekonomisinin bütün temel unsurlarını açıkça taşıyan Çin’i sosyalist ilan ediyor. Dün SSCB’ye yöneltilen teorik ölçütler, Çin söz konusu olduğunda birdenbire rafa kaldırılıyor. Marksist teori böyle çalışmaz. Kavramlar, siyasal sempatiye göre eğilip bükülemez. SSCB’nin devlet kapitalisti olmadığını söylemek Çin’in kapitalist niteliğini reddetmeyi gerektirmediği gibi, Çin’in devlet kapitalisti olduğunu söylemek de SSCB’yi geçmişe dönük olarak kapitalist ilan etmeyi gerektirmez. Tam tersine, iki toplumsal formasyon arasındaki bu temel farkı görmek, meselenin kendisidir.

2) Benzer bir işlevsel zaaf ve illüzyon, Türkiye sol tarihinin sembol anlatısı olan “Bağımsız Türkiye” sloganında ve bunun stratejik uzantısı olan Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerinde de gözlemlenebilir. Kuşkusuz bu söylem, geniş kitlelerde güçlü bir anti-emperyalist bilincin oluşmasında ve toplumsal politizasyonda muazzam bir tarihsel rol oynamıştır; hakkını teslim etmek gerekir. Ancak odak noktasını doğrudan kapitalist üretim ilişkileri yerine aşamalı bir “anti-emperyalist” kurtuluşa kaydıran ve bu doğrultuda “milli burjuvazi” gibi kategorilere alan açan bu yaklaşım, yerli sermaye sömürüsünü flulaştırmış ve sosyalist harekette sınıf uzlaşmacısı (oportünist) eğilimlere zemin hazırlamıştır.

Oysa bu tarihsel ve teorik çatışmanın siyaseten doğru bir sentezi mümkündü. Eğer süreç boyunca, “bağımsızlık mücadelesinin emperyalizme ve onun yerli işbirlikçisi olan kapitalist sınıfa karşı mücadeleden ayrılamayacağı” vurgusu teorik ve pratik olarak tahkim edilebilseydi, söz konusu sentez gerçekleşebilirdi. Böyle bir sentez, anti-emperyalizmi ulusalcı bir sapmanın veya egemenlerin sınıf sömürüsünü örten bir “beka” retoriğinin aparatı olmaktan çıkarır; aksine onu, yerli ve yabancı sermayenin topyekûn tasfiyesine yönelen kesintisiz bir sınıf mücadelesinin en sivri ucu haline getirirdi.

3) Samir Amin’in son döneminde “Küresel Güney” kavramına giderek daha fazla ağırlık vermesi de bu bakımdan ayrıca üzerinde durulması gereken bir noktadır. Amin’in düşüncesinde Maoist etkinin, özellikle merkez-çevre karşıtlığı ve çevrenin merkezi kuşatabileceği düşüncesi üzerinden, önemli bir yeri olduğu biliniyor. Son dönem çalışmalarında ise eski Üçüncü Dünyacı perspektifin önemli unsurlarını “Küresel Güney” kavramı etrafında yeniden kurduğu görülüyor. Nitekim ölümünden sonra yayımlanan ve son dönem yazılarını bir araya getiren The Long Revolution of the Global South: Toward a New Anti-Imperialist International (Monthly Review Press, 2019) bunun en açık göstergelerinden biridir. Burada “Üçüncü Dünya” ile “Küresel Güney” arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak Amin’in kendi terminolojik tercihinden çok, onun son dönem düşüncesinin belirgin siyasal yönelimine ilişkin bir yorum olarak anlaşılmalıdır.

Çünkü bu iki kavram, yukarıda da belirttiğim gibi, aynı tarihsel gerçekliğe karşılık gelmiyor. Üçüncü Dünya, Birinci ve İkinci Dünya’nın karşısında, sömürgeciliğe, emperyalist tahakküme ve bağımlılığa karşı belirli bir siyasal iddia etrafında şekillenmiş tarihsel bir oluşumdu. Bandung, Bağlantısızlar Hareketi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri bu siyasal alanın somut ifadeleriydi. “Küresel Güney” ise esas olarak kapitalist dünya sistemi içerisindeki belirli ekonomik ve jeopolitik konumları ifade ediyor. Bu ülkelerin ezici çoğunluğu kapitalisttir ve bugünkü konumlarını da büyük ölçüde emperyalist dünya sistemi içerisindeki tarihsel gelişme biçimleri belirlemiştir. Dolayısıyla Küresel Güney’i eski Üçüncü Dünya’nın basitçe yeni adı olarak kullanmak, tarihsel bir siyasal oluşumu sistem içi bir konumla ikame etmek anlamına gelir.

Amin’in Çin’e yüklediği rol de bu açıdan ayrıca önemlidir. Çin’i Küresel Güney’in yükselen merkezi ve giderek onun siyasal öncüsü olarak görme eğilimi, eski Üçüncü Dünyacı tahayyülün yeni koşullarda Çin etrafında yeniden kurulması biçiminde okunabilir. Dün çevrenin(kırların) merkezi(kentleri) kuşatacağı düşüncesi Maoist dünya tasavvurunun önemli unsurlarından biriydi; bugün benzer bir tarihsel rol Çin’in yükselişine bağlanmaktadır. Çin’in dünya sistemindeki ağırlığının artması elbette gerçek bir olgudur. Fakat bundan Çin’e yeni bir anti-emperyalist kurtuluş öznesi rolü çıkarmak başka bir şeydir. Çin kapitalizminin yükselişini Küresel Güney’in siyasal kurtuluşunun taşıyıcısı olarak görmek, kapitalist dünya sistemi içerisindeki gerçek bir güç kaymasını anti-emperyalist ve hatta anti-kapitalist bir kurtuluş projesiyle özdeşleştirme tehlikesini taşır.

Nitekim Çin’in günümüz küresel ekonomisindeki ve özellikle Afrika’daki somut pratikleri, bu sürecin anti-kapitalist bir kurtuluş projesi olmaktan çok, kapitalist dünya sisteminin nesnel yasalarıyla sınırlı çelişkili bir genişleme olduğunu göstermektedir. Çin’i doğrudan klasik/yerleşik bir emperyalist odak olarak tanımlamak ne kadar aceleci bir indirgemecilikse, onun ekonomik pratiklerini kapitalist değer yasasından azade görmek de o kadar büyük bir yanılsamadır.

Örneğin bizzat Amin’in erken dönem kuramsal mirası olan “Eşitsiz Değişim” (Unequal Exchange) tezi, Çin-Afrika ticaretinin nesnel sınırlarını anlamakta hâlâ güçlü bir analitik araç sunar. Çin Genel Gümrük İdaresi (GACC) verilerine göre, 2025 yılı sonu itibarıyla 348 milyar dolara ulaşan Çin-Afrika ticaret hacmi, Çin lehine 225 milyar dolar ihracata karşı 123 milyar dolar ithalat şeklinde asimetrik bir açık üretmiştir. Bu ticaretin %90’ından fazlasının Afrika’dan Çin sanayisine akan işlenmemiş yeraltı kaynaklarından (petrol, bakır, lityum) oluşması, kapitalist işbölümünün getirdiği yapısal eşitsizliğin Çin’in “Güney-Güney dayanışması” retoriğine ve 2026’da genişletilen “sıfır gümrük” politikalarına rağmen nesnel bir bariyer olarak varlığını sürdürdüğünü kanıtlar.Ancak bu nesnel ekonomik asimetri, Çin’in dünya sistemindeki tarihsel rolünün tek boyuta indirgenmesini gerektirmez.

Tekrar olsun, Çin’in bu yükselişi ve Anglo-Amerikan hegemonyasına meydan okuması, Batı merkezli küresel tahakküm mekanizmalarını gevşettiği ölçüde, Küresel Güney’deki ulusal hareketlere ve yerel emek hareketlerine manevra yapabilecekleri nesnel bir çatlak ve yeni taktiksel alanlar açma potansiyelini de içinde barındırır. Dolayısıyla mesele, Çin’i bir emperyalist sömürü odağı ilan etmek değil; küresel hegemonya krizinin emek hareketine açtığı bu nesnel fırsat alanını gözden kaçırmadan, Çin’in kendi iç ve dış dinamiklerindeki kapitalist sınırlılıkları Marksist-Leninist yöntemin süzgecinden geçirerek diyalektik bir kavrayışa ulaşmaktır.

Sonra, malum eski Üçüncü Dünya’nın tarihsel koşulları ile bugünkü koşullar aynı değildir. O dönemde güçlü bir sosyalist dünya vardı; sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri sürüyor ve yeni bağımsız devletler emperyalist sistem karşısında siyasal bir alan oluşturmaya çalışıyordu. Bugün böyle bir tarihsel konjonktür yok. Çin’in yükselişi sosyalist bir dünyanın yükselişi değildir. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu Küresel Güney’in sosyalist veya anti-kapitalist öncüsü haline getirmez.

Mesele Çin’in yükselişini küçümsemek değil, ona olmayan bir tarihsel misyon yüklememektir. Emperyalist dünya sistemindeki güç dengelerinin değişmesi başka şeydir; bu değişimin kendiliğinden anti-emperyalist bir siyasal projeye dönüşmesi başka. “Küresel Güney”i yeni Üçüncü Dünya, Çin’i de onun doğal siyasal öncüsü olarak görmek, tam da bu iki farklı gerçekliği birbirine karıştırmaktan doğuyor.

Samir Amin için ayrıca bkz. Samir Amin, Russia and the Long Transition from Capitalism to Socialism, Monthly Review Press, 2016

ABD, Çin, Rusya 1

Pekin’de gerçekleşen Trump-Xi zirvesinden kısa bir süre sonra Xi-Putin zirvesi gerçekleşti. Genellikle bu tür buluşmalardan sonra yapılan diplomatik tonlu açıklamalardan hangi kararların alındığını, hangi konularda uzlaşılıp, hangilerinde uzlaşılmadığını öğrenmek olanaklı değildir. Daha doğrusu, zirve sonunda yapılan açıklamalara fazla takılmamak gerekir.

Bu toplantı sonrasında gelişen olaylara, bu olaylara verilen tepkilere odaklanmak, böylece bu olaylarla zirve görüşmeleri arasındaki bağlantıları kurmaya çalışmak daha doğru bir yaklaşım olur.

Trump ilk başkanlık döneminde, Çin’i baş stratejik hedef haline getirmişti. Çin’i resmen düşmanlaştırmış, Amerika için en önemli tehdit olarak ilan etmişti. Trump’ın o zaman ki bu çıkışı, Wall Street, finans kapital, tekno-oligarklar tarafından ihtiyatla karşılanmış, mesafeli bir tutum alınmıştı. Hatta Elon Musk gibi Çin’de önemli yatırımları ve pazarı olan oligarklar tarafından hiç hoş karşılanmamıştı.

Trump, Nixon-Kissinger yönetiminin yetmişli yılların başında SSCB’ye karşı izlediği politikanın bir benzerini, ama bu kez tersinden, Çin’e karşı uygulamayı düşünmüştü. Buna göre, Rusya ile iyi ilişkiler kurulacak, böylece Rusya’nın Çin ile olan stratejik ortaklıktan ayrılması sağlanacak, Çin’in izolasyonu yolunda çok önemli bir engel aşılmış olacaktı. Amerika ve Rusya birlikte, ittifak halinde, Çin’in güçlenmesine ket vuracaklardı.

Trump ikinci döneminin başında da bu stratejik anlayışı savunarak, hatta Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesine rağmen savunmaya devam ederek, Rusya’yı kazanmak için Ukrayna’yı feda etmeye hazır bir görüntü sergilemişti.

Trump’ın ikinci kez seçileceği seçimlerden bir yıl önce tahmin ediliyordu. Rusya da bu sonucu öngörenler arasındaydı. Biden yönetiminin son aylarında, Trump’ın kazanacağı artık belli olmuştu. Finans elitlerinin desteğine sahip Biden yönetimi (1) Trump’ın seçildiğinde söz konusu stratejisini uygulamasını engellemek için Ukrayna’daki savaşı tırmandıracak surette,  Rusya’yı çok sıkıştıracak adımlar attı. Avrupa Trump’ın stratejik yaklaşımına karşı,  Macaristan dışında, birlik oldu. Ukrayna sorununu daha önce olmadığı kadar sahiplendi. Rusya düşmanlığı takviye edildi.

Aynı sıralarda, ABD, İngiltere  ve İsrail Suriye’de de Rusya’yı sıkıştırmak, iki cepheye birden odaklanmasını zorlaştırmak için harekete geçtiler. Rusya, Trump’ın kazandığı bir durumda, Trump’ın Ukrayna’da savaşın Rusya’nın lehine sonuçlanması için kendisine yardımcı olacağına emindi. Muhtemelen Putin yönetimi, Trump tarafıyla başkanlık seçimi öncesinde temas kurmuştu.

Rusya, ABD ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirerek, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeyi planladıklarını bile bile Suriye’den çekildi (O sırada henüz Rusya ve İran arasında yazılı bir stratejik ortaklık antlaşması yoktu). Çünkü bunun Trump’ın başkan olduğu bir durumda, Ukrayna’daki savaşın Rusya lehine sonuçlanması bakımından işlevsel olacağına inanıyordu. Zaten hem Suriye’de hem Ukrayna’daki sıkışmışlık halinin çıkış adına böyle bir hamleye ihtiyacı vardı.

Trump Çin’e karşı hamlelerine hızlı ve sert bir şekilde başladı. Rusya’ya güzellemeler yapmayı sürdürdü. Çin’in karşı hamleleri gelince Wall Street, tekno-oligarklar, ve tabii Wall Street’in koçbaşı konumunda bulunduğu uluslararası finans kapital Trump’ın gemini çekme gereği duydular. Doğrudan müdahil oldular. Aralarındaki gerilime rağmen finans-kapitalistler ve tekno-oligarklar ortak hareket ettiler.

Öte yandan, Avrupa’nın, İngiltere’nin  direnişi karşısında Trump’ın Ukrayna sorununda Rusya’nın beklentilerini karşılayamayacağı ortaya çıktı.

Yani Trump bu ikinci iktidarında realiteyi fark etti diyelim. Veyahut, yanlışını kabul etti. Sadece Çin Amerika’ya değil, Amerika da Çin’e muhtaçtı. Çin’e açık düşmanlıktan, düşmanlaştırıcı dil kullanmaktan vazgeçti. Rusya’ya karşı da, aynı biçimde, giderek daha gerçekçi bir konuma yerleşerek, öncekine göre daha mesafeli bir tavır takınmaya başladı.

İran’la savaşta da, İran’a stratejik olarak daha yakın duran Rusya idi. Bu arada, İran’la savaş Rusya’ya kazandırıyordu. Oysa Çin, İran’ı belli bir mesafeden desteklese de, İran’ın Hürmüz Boğazı ile ilgili tasarruflarından, nihai olarak, zarar görecek durumdaydı. Çünkü Çin enerji ihtiyacının 2/3’ünü ithal ediyor, bu ithalatının yarısına yakınını Basra (İran) Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerden temin ediyordu.

Sonra İran’ın bu boğaz geçişiyle ilgili olarak alacağı parasal önlemlerin bir benzeri, Çin’in uluslararası ticareti için kullandığı diğer boğaz geçiş noktalarında da, mesela, Malakka Boğazı’nda (2) da uygulanabilirdi. Bu da Çin’in görece ucuz üretim avantajına zarar verebilirdi.

Diğer yandan, Amerika’nın hegemonik güç olmanın alameti farikası olarak görülebilecek denizlere hakimiyeti bir gerçeklikti ve alım-satımının yüzde doksanından fazlasını deniz yoluyla yapan Çin henüz onunla karşı karşıya gelmeye hazır değildi.

Yukarıda dediğim gibi, Trump iktidarının bu döneminde çok geçmeden gerçekliği kavradı. Ulusal taleplerini kısmen geri çekme ve yumuşama gereğini kabul etti. Uluslararası finans kapitalin ve tekno-oligarkların sayıları 25 kadar olduğu açıklanan mensuplarını da yanına alarak Çin zirvesine gitti (Bunlardan sadece üçünün, Musk, Schwarzman ve Larry Fink’in kontrol ettikleri sermaye 12 trilyon dolardan fazla). Uluslararası finans kapital, tekno-oligarklar Çin’le uzlaşma istiyordu. Trump’ın milliyetçi talepleri, Xi’nin de milliyetçi yanıtlar vermesine yol açıyordu. Bu gerginlik hali giderilmeliydi.

Uluslararası finans kapital açısından Çin imalatın, altyapısal ulaşım ve inşaat işlerinin yani reel ekonominin olmazsa olmazı;  ABD ise devasa askeri kapasitesinin yanı sıra finansal ekonominin. Birincisi olmadan ikincisi; ikincisi olmadan birincisi sürdürülemezdi. Yani finans kapitalin uluslararası işleyişi bakımından bu iki ülke stratejik öneme sahipti.

Bu koşullarda Trump, tekrar Nixon-Kissinger stratejisini, ama bu kez tersyüz etmeden,  olduğu gibi, özgün haliyle uygulayacağının işaretini verdi. Bence zirvenin en kayda değer sonucu budur. Çin de, Amerika da kaybetmemiştir. Tersine, kapitalist iktisadi anlayışları, etki alanlarını genişletmek, en azından, korumak bakımından kazançlı çıkmışlardır.

Bu uzlaşma tablosu uygulamada da sürdürülebilirse, Rusya ve İran’ın kaybedenler hanesine kaydedileceği açıktır. Nitekim, Putin’in apar topar Pekin’e gitmesi, mevcut Rus yönetiminin gelişmeleri iyi okumak konusundaki cevvaliyetinin doğurduğu bir refleks olarak görülmelidir (Pekin’de buluşma talebinin kimden geldiğinin bu aşamada pek bir önemi yoktur). An itibariyle, Rusya kartı Çin’in eline geçmiştir.

Elbette, emperyalist hegemonya sisteminin çözülme emarelerinin güçlendiği bugünkü koşullarda, uluslararası ilişkilerde, farklı yönlerde değişiklikler söz konusu olabilmektedir. Amiyane tabirle, bu pilavın çok su kaldırma yeteneğine sahip olduğu önden kabul edilmelidir. Mesela, biraz yukarıda söylediklerimi 3 ay önce söyleyemezdim. Öyle değil mi?

NIXON-KISSINGER STRATEJİSİ

Şimdi öncelikle, Nixon-Kissinger stratejisinden söz etmek gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonucunun netleştiği 1944 yılında, ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods köyünde toplanan BM Para ve Finans Konferansı’nın en önemli sonucu Amerikan dolarının dünyanın rezerv para birimi olarak tescil edilmesi oldu. Buna göre, uluslararası ticarette kullanılacak para birimi dolar olduğundan her ülke ticaret için elinde dolar bulundurmak zorunda olacaktı. ABD Merkez Bankası (FED) ve tabii devleti doların değerini korumak için her türlü önlemi almakla yükümlü kılınmıştı. Elbette, bu karar ABD’ye sınırsız dolar basıp, piyasaya sürme hakkını vermiyordu. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesini önlemek adına dolar emisyonu belli, sabit bir altın oranıyla eşitlendi. 1 ons altın (31,10 gr) 35 ABD dolarına eşitlendi. Böylece 1 dolar  0.88 gr altın karşılığına eşdeğer görüldü.  Bir dolar basabilmek için 0,88 gr altını karşısına koymak gerekiyordu.

Ancak 50’li yıllardan itibaren -artan ölçüde- ABD devleti bu para rejimini  istismar etmeye başladı. Kore ve Vietnam savaşları sırasında ihtiyaç duyulan harcamalarla, cari açığı borçla kapatma çabasıyla bu istismar iyice kontroldan çıktı. Sistem fiilen işlemez hale geldi.

İlk ciddi itiraz ta başından doların tahakkümüne karşı çıkan Fransa cumhurbaşkanı De Gaulle’den geldi. Fransa 1965’te, Amerikan Merkez Bankası FED’e başvurarak Fransa Merkez Bankasının elindeki bütün dolarların altına çevrilmesini, altın olarak Fransa’ya geri ödenmesini talep etti (3). Aynı taleple, Fransa’yı diğer Avrupa ülkeleri izledi. FED ağır bir sarsıntıya maruz kaldı.

Bu yıllar Amerika’da süreğen hale gelen ekonomik stagnasyonun sanayisizleşme eğilimlerini finansallaşma lehine güçlendirmeye başladığı yıllardı. ABD artık mevcut para sistemini taşıyabilecek durumda değildi. Hükümet 1971’de aldığı ani bir kararla dolar altın eşitliğini artık tanımayacağını, dolar emisyonunu altın oranına göre ayarlamayacağını ilan etti. Yani mealen, “ben istediğim zaman istediğim kadar dolar basarım, hiç bir altın eşitliği, oranını, dolayısıyla kısıtlamayı takmam”  diyordu.

Sosyalizmin dünya halkları nazarındaki çekici, itibarlı konumu, her şeye rağmen sürüyordu. Ulusal kurtuluş savaşları, sosyalist devrimci savaşımlar güçlenerek devam ediyordu. “Üçüncü Dünya” tabir edilen ülkelerde sosyalizme yönelme eğilimleri, talepleri güçleniyordu.

Çin Halk Cumhuriyeti ve SSCB arasındaki yarılma Çin’de 1966’da ilan edilen Büyük Proleter Kültür Devrimi’yle birlikte şiddetlenmişti. Çin Halk Cumhuriyeti ABD tarafından tanınmıyordu. Buna karşılık, ÇHC’ye düşman Tayvan  “Çin Cumhuriyeti” adı altında tanınıyordu.

Vietnam, Laos, Kamboçya’da ulusal kurtuluş mücadeleleri sosyalist kurtuluş mücadeleleri içinde gelişiyordu. SSCB desteğine sahip sosyalizmin Doğu Asya’da sürekli artan ve yayılan etkisini kırmak ABD için büyük bir önem taşıyordu. Çünkü, unutmayalım, doğu ve güneydoğu Asya, Anglo-Amerikan jeopolitiğinin ana eksenini oluşturuyordu. Halen de böyle.

1972′ nin Nisan ayında, Nixon-Kissinger ikilisi Çin’e beklenmeyen, ani bir ziyaret gerçekleştirdiler. Daha öncesinde, Kissinger gizlice Pekin’e gitmiş, ÇHC’nin o zamanki  ikinci adamı Çu Enlay ile birlikte bu ziyaretin ön hazırlıklarını yapmışlardı.

Söz konusu ziyaretin bir yıl öncesinde, Eylül 1971’de, ÇHC başkan yardımcısı (Mao tarafından kendisinin tek halefi olarak ilan edilmişti), savunma bakanı, ÇHKO’nun başkomutanı gibi ünvanlara sahip, Kültür Devrimi’nin “Dörtlü Çete” hizbiyle ittifak halindeki en kararlı savunucusu Mareşal Lin Biao görevlerinden alınmış, Mao’ya karşı darbe girişiminde bulunma iddiası sonrasında ülkeden kaçarken ailesiyle birlikte fiziki olarak tasfiye edilmişti (4)

Lin Biao’nun tasfiyesi, aslında Kültür Devrimi’nin fiilen sona erdiğinin, “kapitalist yolcu” olarak ilan edilen parti önderlerinin -Mao’ya sadakatlerini belirtmeleri koşuluyla- mücadeleyi kazanmış olduğunun zımnen duyurulması anlamına geliyordu. Ancak, henüz “Dörtlü Çete” diye adlandırılan hizbin partide, orduda, genç komünist militanlar arasında ihmal edilemeyeck bir gücü vardı.Üstelik, bu hizbin lideri başkan Mao’nun eşiydi. Ancak, süreç bu hizbin aleyhine işliyor, bu karmaşa içinde Çin halkının asgari beklentilerini bile  karşılayabilecek  ekonomik bir düzen bir türlü oluşturulamıyordu.

Nixon ve Çu Enlay Şanghay Bildirisi adı verilen metni birlikte imzaladılar. Buna göre, kabaca, ABD Tayvan’ı fiilen Çin’e iade ediyordu. Amerika “tek Çin” i, yani Tayvan boğazının iki yakasındaki Çin halkının tek resmi temsilcisinin ÇHC olduğunu, örtük olarak, kabul ediyordu. ArtıkTayvan, ABD’ye göre de, ÇHC’nin bir parçasıydı. Sorunların çözümü ÇHC ve Tayvan hükümetlerinin işiydi, dış güçlerin müdahalesi kabul edilemezdi. Çin’in iç işlerine ABD müdahil olmayacak, ekonomik ilişkiler Çin’in ihtiyaçları gözetilerek başlatılacak ve sürekli gelişmesi için çaba harcanacaktı. ABD, Doğu Asya’da hegemonik bir anlayışla hareket etmeyecek, bu anlayışla hareket etmek isteyen güçlere (SSCB kastediliyor) karşı da ortak  mücadele verilecekti.  ABD, ÇHC’nin bölgesel haklarına, etki alanına saygı gösterecekti. Sonuç olarak, iki ülke arasındaki normalleşme süreci sürekli derinleştirilerek devam edecekti. Kısacası, geleceğin dünya düzenini şekillendirecek adımlar, ABD ve ÇHC tarafından,  o zamandan itibaren atılmaya başlanmıştı.

Şimdi bu antlaşmaya bakıldığında, ÇHC’nin çok şey almış olduğu görülür. Ancak, karşılığında ABD’nin aldıklarından hemen hemen söz edilmez. Yazının en başında söylediğim gibi, bu tür diplomatik temaslarda, zirvelerde, “ortak metinler” e, şifahi açıklamalara fazla takılmamak gerekir. Üzerinde antlaşmaya varılan bir çok konu, özellikle de en önemlileri,  o metinlerde, açıklamalarda görülmeyebiliyor.

1972’de Çin’in aldıkları Çin’in diplomatik başarısı olarak ilan edildi. Böylece,1979’da Çin’in ABD tarafından resmen tanınmasıyla sonuçlanacak süreç başlatılmış oldu. ÇHC neden 1979’da tanındı, neden 1972’de değil? Bu soruya verilecek yanıt,  ABD’nin ÇHC’den aldıklarını öğrenmek bakımından anahtar işlevi görecektir.

Şubat 1974’de Mao, Üç Dünya Teorisi’ni (5)  ortaya atarak SSCB’yi “süper emperyalist” devlet olarak ilan etti. SSCB, artık dünya halklarının baş düşmanıydı. Buna göre, “Sovyet marksizmi” ni olumlayan, ona bağlanan tüm güçler, tüm siyasal hareketler, mücadeleler bu baş emperyalist düşmanın işbirlikçisi olarak mahkum edilecekti. Bu teori, ABD’nin arzu ettiği gibi, SSCB’nin izolasyonunun takviye edilmesi açısından işlevseldi.

ÇHC için ABD ile ilişkilerin geliştirilmesi, ülkedeki kapitalist restorasyonun ABD’nin kanatları altında tahkim edilmesini meşrulaştırmak, ve bu yolda kendisine daha fazla alan açabilmek bakımından  SSCB ve bağlaşıklarına karşı şiddetli bir ideolojik ve politik mücadele verilmesi zaruretti. ABD ve Çin’in başlıca mimarları olacağı yeni dünya düzeninin kurulabilmesi açısından SSCB’nin çökertilmesi ön gereklilikti. Bu arada, SBKP ve Sovyet devleti içinde  aynı özlemi duyan gruplar da sürekli konumlarını tahkim etmekteydiler. Unutmayalım ki, o yıllarda SSCB’de hamlesi, sert şekilde devam eden soğuk savaş koşullarında,  akamete uğramış Deng Xiaoping profili çizen Kosigin hâlâ yönetimdedir.

Çin, eş zamanlı olarak, bir yandan, ülke içinde vaktiyle “kapitalist yolcu” olarak yaftalanıp, tasfiye edilen kadroları tekrar iş başına getirerek, restorasyon sürecinin önünü açmak; diğer yandan, Sovyet liderliğinin ataletinin de katkısıyla, dünya sosyalist hareketini bölmek, ilerici hareketleri önlemek ya da zaafa uğratmak konusunda önemli adımlar attı. Mesela, Sovyet çizgisinde olduğunu gerekçe göstererek devrimci kurtuluş hareketleri karşısında emperyalistlerin arka çıktıkları karşı-devrimci güçleri destekledi. Örnekse, Filistin’de, İsrail’i; Angola’da devrimci MPLA karşısında FNLA’yı, G.Afrika’da ANC karşısında PAC’ı destekledi. Şili’de sosyalist Allende hükümetini deviren Pinochet’yi savundu.  Onu ilk tanıyan ülkelerden biri oldu. onun yönetimindeki Şili ile ekonomik ilişkilerini geliştirmek için harekete geçti.

Daha önceki yazılarda değinmiştim. Amerika, Mccarthycilikten sonra kaba anti-komünizm yerine, belli bir entelektüel seviyeden “Sovyet marksizmi” ni hedef alan ideolojik, teorik, politik akımlara  destek oldu (McCarthycilik’in Sovyet Komünist Partisi’nin 20.Kongresi’nden hemen sonra sona erdiğini geçerken tekrar hatırlatayım). Örnekse, maoizmin, troçkizmin, “batı marksizmi” nin, wokizmin güçlenmesi için çaba harcadı. Genel olarak “kültürel marksizm” adı verilen bir anlayış, “Sovyet marksizmi”nin karşısına çıkarıldı. Çeşitli görüntüler altında bu tür anti-Sovyet eğilimler ABD finans-kapitali tarafından ve onun en önemli aygıtları arasında yer alan CIA eşgüdümünde (Hatırlatayım, CIA’nin gerçek kurucuları olan iki avukat W.J. Donovan ve A.Dulles aynı zamanda  Wall Street’in önde gelen avukatlarıydı) temin edilen kayda değer parasal fonlarla destekledi.

Özcesi,  ÇHC’nin bu “yeni” siyasal ve ideolojik çizgisi, Amerika’nın Şanghay Bildirisi’nde zikredilmeyen kazanımlarının başında geliyordu.

ABD Çin’i resmen 24 Aralık 1979’da tanıdı. Yani SSCB’nin Afganistan’a müdahalesinden 11 ay sonra. Yani Çin’in  Sovyet müdahalesine karşı kurulan başını ABD’nin çektiği karşı-devrimci koalisyon güçlerine katıldığı bir sırada.

1972’den 1979’a kadar geçen zaman içinde ÇHC, kapalı kapılar ardında Amerika’ya verdiği taahhütlerini önemli ölçüde gerçekleştirmişti. Mao’nun ölümünden sonra tam bir boşluğa düşen, her şeye rağmen proleter devrimci talepleri sahiplenmiş, “Dörtlü Çete” nin tasfiyesi de gerçekleşince, kapitalist restorasyonu önlemek adına başlatılan Kültür Devrimi, kapitalist restorasyonun tamamen önünü açan bir sonuca ulaştı. 1978’in sonuna doğru sağ kalanlar arasında baş “kapitalist yolcu” olan Deng’in önündeki bütün engeller kaldırılmıştı. ÇHC’nin tartışmasız lideri, “ikinci cumhuriyet”in kurucusu oldu.

” NEOLİBERAL DEVRİM ”

Öteden beri kapitalist teorisyenler tarafından süreğenleşen stagnasyona, kapitalizmin devresel aşırı üretim krizlerine çare olarak sunulan neoliberal iktisat politikaları çerçevesinde Çin’den yerine getirmesi beklenen bir rol daha vardı: Sanayisizleşme tercihi dolayısıyla Amerika dışına çıkarılacak sanayiye ev sahipliği yapması. Yani ÇHC çok düşük ücretle çalışmaya hazır devasa bir emek gücüne sahip sahip ülke olarak dünyanın imalatçı ülkesi olacak, ucuza ürettiği ürünleri engellenmeden dünyaya satacak, elde ettiği ticaret fazlasını Wall Street’in finansal araçlarına yatıracaktı. Yani Amerikan borç senetlerine yatıracaktı. Yeni neoliberal dünya düzeninin tasarlanmış bu mimarisine göre, uluslararası iş bölümünün ana ekseni, “imalatçı Çin” ve “finansçı Amerika” olacaktı. Özcesi, uluslararası finans-kapitalin üzerinde yükseleceği iki ayak bu şekilde oluşturulacaktı.

Bu noktada, tekrar yetmişli yılların başlarına dönelim, 1973 yılında, yine Nixon-Kissinger yönetimi, bir hamle daha yapacaktı. S.Arabistan ‘a ülkenin güvenliğini temin etmenin karşılığı olarak petrolün sadece ABD dolarıyla satılacağı, elde edilen kârın da Amerikan finansal araçlarının satın alınmasında kullanılacağına dair bir antlaşma dayatılacaktı. Böylece, petro-dolar sistemi, Bretton Woods’un altın-dolar sisteminin yerini almış oldu. Tabii, S.Arabistan’ın dünyadaki petrolün çok büyük bir kısmını çıkarıp satan OPEC’in en etkili üyesi olduğunu unutmayalım. Körfez’in diğer monarşileri de benzer bir antlaşmaya razı oldular. Buna göre, petrole ihtiyacı olan ülke önce dolar satın alacak, petrolü ancak o dolarla satın alabilecek, satıcılar da kazandıkları dolarla Amerika’da yatırım yapacaklardı.

Dolar böylece düştüğü boşluktan yeniden yükseldi. “Çin projesi” nin de gerçekleşmesiyle, ABD hegemonyası yeniden toparlandı. 2008 bunalımına kadar bu durum pek sorun çıkmadan sürdürülebildi.

DEVAM EDECEK…

NOTLAR:

1) Finans-kapitalin tarihsel gelişimi,  Venedik-Hollanda-Britanya devletlerinin, zaman zaman kırılmalar olsa da, süreklilik arz eden kapitalist davranışlarına referans verilmeden anlaşılamaz. Denizlere hakimiyeti dolayısıyla dünya ticaretini, bu ticaretten elde ettiği kârları finans-kapital araçlarına dönüştüren Venedik’te yerleşik sermaye, Adriyatik Denizi’nde, sığ bir lagünde yer alan yüz civarında ada ve adacıktan oluşan savunulması kolay olmayan bir takımada ülkesinde, özellikle de rakip İspanyol meydan okumasının şiddetlendiği koşullarda, kendisini güvende hissetmiyordu. Bu sermaye daha güvenli bir liman ihtiyacı içindeyken önce, kısa süreliğine açık bir deniz olarak Kuzey Denizi’ne kanallarla bağlı ve daha korunaklı görünen, kapitalist dinazmiyle göz kamaştıran Amsterdam’da demirledi. Ancak burada da tehditlerin (özellikle feodal-monarşist İspanya’nın tehdidinin ) artması üzerine, yeni bir yurt bulup, oraya yerleşmek zorunluluğu duydu. Bu amaçla, kapitalizmin önündeki bentleri kırmak adına arka arkaya devrimci hamleler yapan İngiltere’de 1688’de, bir “hayırlı devrim” gerçekleştirdi. Finans sermayesi aradığı iç ve dış huzuru nihayet orada buldu.

Bilindiği gibi, daha sonra buradan Batı Yarımküresi’nin en güçlü ülkesi ABD’ye hareket etmek zorunda kaldı. Bu hareketin temelleri yine Britanya tarafından söz konusu coğrafyayı sömürgeleştirme  çabasıyla birlikte atılmıştı. Yani Kuzey Amerika’nın ABD ve Kanadasını sahip oldukları kapitalizm anlayışı dolayısıyla,  Britanya’nın kurmuş olduğunu söyleyebiliriz. Mesela, ABD’nin Wall Street’i, City of London modelinde kurgulanmış, yine mesela, FED karteli  Londra tarafından dizayn edilmiştir (FED Aralık  1913’te kuruluyor, kurulmasından kısa bir süre sonra ilk emperyalist paylaşım savaşı başlıyor. ABD bu savaşta, kağıt üzerinde, tarafsız görünse de, ülkenin finans kapitali açık bir şekilde İngiltere’nin liderliğini yaptığı Müttefik Güçler’i destekliyordu. Hiç şüphesiz, bu “tarafsızlık” ın ekonomi-politik nimetlerinden palazlanmasına yol açacak şekilde sonuna kadar yararlanacaktı. ABD ancak Nisan 1917’de bütün rakiplerinin enerjilerini tükettikleri bir sırada savaşa dahil oldu. Kasım 1918’de de Mütareke ilan edildi).

Geçerken, bazı yorumcular uluslararası finans-kapitalin metastazlara yol açarak   sürdürdüğü söz konusu tarihsel yolculuğunda yeni son varış noktasının Çin olacağını iddia ediyorlar. Böyle bir öngörü için henüz vakit erken. Bence bugün itibariyle fiilen ulaştığımız aşamada, yani ABD hegemonyasının zayıfladığı, fiili  çok kutuplu bir dünya düzeninde, en azından bir süreliğine, ABD ve Çin uzlaşması eksenini tahkim etmeye çalışacaktır.

Laf lafı açtı. Bu bir numaralı notu, aslında, kabaca tarihsel macerasına kısaca değindiğim finans kapitalin, 19 yüzyıldan itibaren jeo-ekonomi-politik çıkarları bakımından Asya’yı pivot coğrafya olarak ilan ettikten sonra Rusya’yı baş tehdit olarak düşmanlaştırmış olduğunu, bu doğrultuda, her değişen devirde aynı tutarlılıkla bu anlayışını bugüne kadar taşımış olduğunu vurgulamak için yazıya ilave etmek istedim. Yani bir anlamda, uluslararası finans kapitalin jeopolitiği Rusya tehdidi üzerine bina edilmiştir. Bunu aklımızda tutalım.

2) Önce şunu belirteyim: Tarihe baktığımızda, küresel ticaret yollarının, bu yollar üzerindeki geçiş noktalarının, boğazların dar anlamda fiziksel coğrafi gerçeklikler olarak değil, küresel yeni bir düzenin önünü açma rolü oynayabilen kırılma noktaları olduklarını görürüz. Malakka Boğazı Batı Pasifik Okyanusu’nu Hint Okyanusu’na bağlayan dar bir deniz yolu. Deniz taşımacılığı bakımından çok stratejik bir geçiş noktası. Boğazın kontrolü Malezya, Singapur ve Endonezya tarafından sağlanıyor. Yani bu üç ülkenin egemenlik alanlarını kat eden bir geçiş noktası.

Çin dış ticaretinin yüzde doksanını bu boğaz üzerinden  gerçekleştiriyor. Çin ile bu boğaz arasında yer alan Güney Çin Denizi, 250 civarında adaya, kayalığa ev sahipliği yapıyor. Malakka Boğazı civarında da düzinelerce ada, adacık, kayalık vb var. Bunlar birden fazla ülkeye ait. Bundan dolayı bu deniz etrafında zaman zaman şiddetlenen aidiyet, kıta sahanlığı gibi tartışmalar var. Tayvan sorunu da bu açıdan bölge ülkeleri için varoluşsal bir önem taşıyor.

Güney Çin Denizi, ayrıca, içerdiği doğal gaz rezervleri (11 milyar varil ya da 5,3 trilyon m3 kadar olduğu tahmin ediliyor, bu yüzden kimi yorumcular buradan “ikinci Basra Körfezi” olarak söz ediyorlar), bütün Doğu Asya nüfusunu besleyebilecek kadar deniz ürünleri bakımından zengin. Balıkçılık denize kıyısı bulunan ülkeler ekonomisi bakımından çok önemli bir yere sahip. Son yıllarda bu denizi daha da stratejik hale getiren bir gelişme, deniz tabanında bol miktarda nadir elementlere ve endüstriyel minerallere (kalay, kasiterit, zircon, ilmenit, monazit gibi) rastlanmış olmasıdır.

Bu deniz üzerinden Çin’in en büyük ticari rakibi olan Japonya, enerji ihtiyacının yüzde doksanından fazlasını, global ticaretinin yüzde 25’ten fazlasını gerçekleştiriyor.

Bu arada Çin’in ikinci büyük ticari rakibi G.Kore de deniz yoluyla gerçekleştirdiği ticaretin yüzde doksanından fazlasını bu deniz üzerinden yapıyor.

Güney Çin Denizi üzerinde Çin, Tayvan, Filipinler, Malezya, Vietnam, Brunei, yani  6 ülke haklar iddia ediyor. Yani siyasal egemenlik bakımından tartışmalı bir deniz.

Yeni Japonya başbakanı, hatırlanacağı gibi, ilk resmi ziyaretini ABD’ye yapmış, orada, Tayvan’ın stratejik açıdan ülkesinin “kırmızı noktası” olduğunu belirtmişti. Neden?

Doğu Çin Denizi (buna Japon Denizi de deniyor) ve Güney Çin Denizi üzerindeki ülkelerin bir çoğu coğrafi olarak takımadalar halindedir. Çin gibi bu denize kıyısı olan karasal ülkelerin de deniz üzerinde bir çok adaları, adacıkları var.

Kore savaşı sırasında, 1951’de, ABD bu iki deniz üzerinde müttefiklerinin yerleşik olduğu bu adalar silsilesi boyunca, yani Rusya’ya ait Kamçatka yarımadası açıklarından en güneyde bulunan Malay yarımadasına kadar inen alanda yer alan bu “birinci ada zinciri” olarak tabir edilen bölgeyi Indo-Pasifik stratejisinin ana savunma hattı olarak tanımlayan bir doktrin geliştirdi. Yani o zaman, en öncelikli olarak, SSCB’yi kuşatma stratejisinin Pasifik yönünü oluşturan takımadalar hattını belirledi.  SSCB’nin ortadan kalkmasından sonra buradaki başlıca kuşatma hedefi Çin oldu tabii. Bilindiği gibi, bu birinci ada silsilesinin hemen hemen tam ortasında da Tayvan yer alıyor. Kolayca anlaşılabileceği gibi, bu kuşatma hattı bugün Çin’in Pasifik’e çıkışı önünde bir bariyer teşkil etmektedir (Bu arada, ABD bu ilk adalar silsilesine paralel olarak Pasifik’te yer alan adalar, takımadalar silsilerini de “ikinci”, “üçüncü”, “dördüncü” adalar zincirleri olarak daha geniş kuşatma stratejisinin bileşenleri haline getirdi).

Deniz yoluyla uluslararası ticaret buradaki ülkeler için hayati bir öneme sahip. Bu yüzden deniz ticaret hatları bu ülkeler arasında tartışmalar yaratıyor. ÇHC, ticaretinde, Tayvan Boğazı’ndan geçerek Malakka Boğazı’na ulaşıyor. Batı Pasifik Okyanusu’nu Tayvan dahil başka ülkelerin karasularını aşarak kullanmayı pek tercih etmiyor. Ayrıca o ülkelerin hepsi ABD’nin müttefikleri, uyduları konumunda. Zaten ABD’nin Pasifik’teki ana savunma hattı da, yukarıda belirtmiş olduğum gibi, “birinci ada zinciri” üzerinde konumlanıyor. Yani Çin için risk teşkil ediyor. Bu koşullarda da Çin’in, Malakka Boğazı’na bağımlılığı artıyor (Bu yakınlarda, Hürmüz Boğazı sorunu baş gösterince, ABD Çin’in İran’ı desteklemesi karşısında, Endonezya’ya Malakka Boğazı üzerinde kendisine üs kurma izni vermesi için baskı yapmaya başladı).

Tayvan sorununun Çin lehine çözülmesi, yani Tayvan’ın  bir şekilde ÇHC’ye bağlanması, Çin’in söz konusu denizler üzerindeki egemenlik alanını genişleteceği için Japonya’nın mevcut deniz yollarını kullanmasının riski artacaktır. Öte yandan, böyle bir durumda, Pasifik yolu açılacağı için Çin’in Malakka Boğazı’na bağımlılığı anlamlı ölçüde azalacaktır. Çin’in genişleyen egemenlik alanı, Japonya ve G.Kore’nin söz konusu mevcut deniz ticaret hatlarını tehlikeye sokacaktır.

Tayvan sorununa bu açıdan da bakılmalıdır. Basitçe ABD, Tayvan ve Çin arasındaki bir konu olarak görülmemelidir. Tayvan konusunda ABD ve Çin arasında gerçekleşebilecek olası bir uzlaşma ihtimaline karşı Japonya, son bir kaç yıldan beri artan ölçüde, İkinci Savaş sonrası kendisine konan kısıtlamalara rağmen askeri açıdan hamleler yapmaya çalışmaktadır. Konu etrafında ABD üzerindeki baskısını arttırmaktadır.

Bu arada, Japonya’nın Amerikan finansal varlıklarına en çok yatırım yapan ülke olduğunu, bu yatırımın 3 trilyon dolar civarında olduğunu hatırlatmak isterim. Çin aynı yatırım bakımından yakın zamana kadar ikinci önemli ülke konumundayken, son yıllarda ABD ile yaşanan gerilim nedeniyle,  altına yönelmeyi tercih etmiş, söz konusu  yatırımı  Britanya’nın (yaklaşık 1,5 trilyon dolar) da gerisine düşmüş, bugün itibariyle 800-900 milyar dolar civarına gerilemiştir. Bu gerileme halen istikrarlı olarak sürmektedir. Tabii bu durum ABD’yi hayli rahatsız etmektedir.

Bilindiği gibi, Çin deniz ticaretine bağımlılığını azaltmak, yolları kısaltmak ya da ulaşım olanaklarını coğrafyalara yaymak ve  çeşitlendirmek için son yıllarda karasal ulaşım, boru hatları, liman inşaatlarına ağırlık vermektedir. “Bir Kuşak Bir Yol” girişimi bu söz konusu programatik-stratejik düşüncenin uygulaması olarak görülmelidir.

Bu doğrultuda, hali hazırda yapımı ilerleyen Kaşgar-Pakistan hattıyla ( CPEC Koridoru), Hint Okyanusu üzerindeki, Hürmüz Boğazı’na hayli yakın Arap Denizi’ne kıyısı bulunan ve halen Çin’in işletmekte olduğu Pakistan’ın Guadar Limanı’na bağlanacak demiryolu hattı(şimdilik aynı hatta yapımı planlanan  boru hattı projesinin askıya alınmış olduğu görülüyor); ve Çin’in batısında yer alan ve ekonomik önemi giderek artan Kunming kentinden başlayıp Myanmar’ın  (eski Burma’nın) Kyaukpyu’yu limanına ulaşan boru hattı ve 1920 km uzunluğundaki tren yolu projeleri (CMEC Koridoru), Malakka’ya bağımlılığı azaltmak bakımdan Çin’in en öncelikli girişimleridir.

3) De Gaulle, 1965’te Amerikan dolarının rezerv para olarak konumunun sona erdirilmesi için çağrı yapmış, tekrar klasik altın standardı sistemine geri dönülmesini istemişti.

De Gaulle bununla da yetinmedi. ABD hegemonyasının kendilerini uydu gibi gördüğünü, Fransa’nın bu muameleyi kabul etmeyeceğini o zamanki Amerikan başkanı L.Johnson’a yazdığı bir mektupla ifade etti. Sonrasında da, 1966’da,  Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından çektiğini duyurdu. Karar tam anlamıyla 1969’da yürürlüğe girecekti.

Fransa’da liberteryen-liberal “kültürel marksist” hareketlerin başrolünü üstlendiği Mayıs 68 olayları patlak verdikten 8-9 ay sonra  (1969’da) De Gaulle iktidardan düşürüldü.

Batı Avrupa’daki, Çekoslavakya’daki 68 hareketlerinin ana hedefi “Sovyet Marksizmi” idi. Slovak komünist, devrin Çekoslavak Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi Vasil Bilak, Delga Yayınları arasında çıkan Contre-histoire du Printemps de Prague (Prag Baharı’nın Karşı-Tarihi) adlı kitabında, parti genel sekreteri A.Dubçek’in komünizm ve Sovyet karşıtı gösterileri nasıl teşvik etmiş olduğunu anlatır. O kadar öyle ki, meşhur Brzezinski bile ülkeye davet edilmiş, 68 Haziranında, Prag’da,  muhaliflere konferans vermesi sağlanmıştı. Bilak onun konferansta hayli kışkırtıcı bir konuşma yaptığını söylüyor.

Sahte “güleryüzlü sosyalizm” şiarı (sahte çünkü CIA  ve Dubçek gibi işbirlikçileri 1956 Macaristan deneyiminden sonra doğrudan sosyalist sistemi, komünizmi hedef alan çıkışların amaca ulaşmak bakımından işlevsel olmadığını görmüşlerdi) altında  Anti-komünist, anti-Sovyet kalkışma, bilindiği gibi, aynı yılın 20 Ağustos’unda doruğuna ulaşmıştı.

4) Lin Biao ve ÇKP içindeki  “Dörtlü Çete” hizbi,  SBKP 20.Kongresi çizgisini benimseyen ve aynı yıl içinde, yani 1956’da yapılan 8.Ulusal Kongre’de Mao’ya karşı bayrak açan,  politik olarak Hruşçov’un sağ revizyonizminin, ya da yeni- bukhariniziminin sözcülüğünü yapan, daha yaşarken Mao’ya 20.Kongre’nin Stalin yoldaşa yaptığı muameleyi reva gören Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping’in başını çektiği, o sıralarda parti içinde çok güçlü konum elde etmiş “kapitalist yolcular” a karşı Mao’nun yanında yer alarak direndiler.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu kontrol eden Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifak kurarak mücadelelerini 1966’da, Büyük Proleter Kültür Devrimi adını verdikleri aşamaya vardırıp, sağ revizyonistleri çeşitli şekillerde tasfiye ettiler. Devrimi derinleştirmek istediler.

Ancak pragmatist Mao’nun asıl sorunu, sosyalizm kuruculuğu değil,  kendi liderliğini sürdürmekti. Bu amaçla, partideki taraftarlarını, devlet aygıtlarını, toplumsal grupları birbirlerine karşı kullanma yoluna gitti. Güçlenen tarafın üzerine başka bir tarafı sürüyordu.

Lin Biao 60’lı yılların sonunda neredeyse Mao’yu dahi gölgede bırakan bir prestije sahip olmuştu. Mao kendisini ürküten bu tablo karşısında, önce Lin Biao’yu överek, halefi olarak işaret etti. Bunu yaparken, diğer taraftarlarının bundan rahatsız olacaklarının farkındaydı elbette.

Kültür Devrimi önderliği sahada, dediğim gibi, esas olarak Lin Biao ve “Dörtlü Çete” hizbi ittifakı tarafından yürütülüyordu. Bu “halef-selef” oyununa ilk reaksiyon bekleneceği gibi, bu ikincilerden geldi. Lin Biao karşıtı propanda bu hizip tarafından partide, toplumda, gençlik arasında etkili bir şekilde sürdürüldü.

Mao bu gibi durumlarda hep yaptığı gibi, başlarda tarafsızmış gibi bir görüntü veriyor, ama alttan alta ateşi körüklüyordu. Çok geçmeden, açık olarak,  Lin Biao muhalifleri safında yer aldı. Lin Biao artık sadece politik sapmayla suçlanmıyor, SSCB desteğinde darbe girişiminde bulunan birisi olaralk lanetleniyordu.

Böyle bir darbe girişimi gerçekten olmuş mudur, bilinmiyor. Yani rivayeti muhtelif. Kimbilir,  Lin Biao kendisinin ve ailesinin canını kurtarmak için ordudaki konumunu kulllanarak bir karşı hamle yapmayı planlamış olabilir. Hatta bizdeki şu 15 Temmuz girişiminde olduğu gibi, önce teşvik edilip, sonra yüzüstü bırakılmış da olabilir. Yani tuzağa düşürülmüştür belki de.

Bu darbe girişimi iddiasına  destek olması için ailesiyle birlikte uçakla ülkeden SSCB’ye kaçmaya çalıştığı da iddia edilmiştir. Bununla ilgili de hiç bir kanıt yoktur. Lin Biao, tabir caizse, ÇKP içindeki en azılı anti-Sovyet figürdü (Hatta kraldan çok kralcı konumundaydı. Sonuçta, akıl-duygu dengesi, abartılı biçimde, ikincisinden yana bozulmuş bütün kraldan çok kralcıların akıbetine uğradığını pekala söyleyebiliriz. Geçerken, şahsen, Mao gibi bir figürün hiç bir zaman samimi olarak bu tür uç konumlara savrulacağına ihtimal vermedim. Duygularının baskısı altında, akli melekeleri gelişmemiş birisinin Mao gibi bir liderin konumuna gelmesi mümkün değildir. Mao, Çin kültürünü iyi hazmetmiş biri olarak her zaman pragmatisti. Amerikalılarla iyi antlaşmasının nedenleri aranıyorsa eğer, bu hususa dikkat çekmek isterim. Çin kültürü de Amerikan kültürü gibi maddiyatçıdır. Başarılı bir  maddiyatçılık, faydacılığı, faydacılık da pragmatizmi gereksinir. Bunların hepsi Amerikan ve Çin kültüründe, yer yer meşrepleri farklı olsa, ziyadesiyle mevcuttur) Bilindiği gibi, Lin Biao ve ailesinin içinde bulunduğu uçak Moğolistan üzerindeyken düşürülmüştü.

5) Üç Dünya Teorisi, aslında 1950’lerin başında bir Fransız nüfusbilimci olan Alfred Sauvy tarafından, soğuk savaş halindeki dünyanın jeopolitik düzenini açıklamak için ortaya atılmış bir şemaydı. Buna göre, dünya kendi içlerinde çıkarları uyuşan ama birbirleri karşısında çıkarları çatışan üç ayrı grupta toplanan ülkelerden oluşuyordu. Birinci Dünya, gelişmiş demokratik kapitalist ülkeler. İkinci Dünya, ÇHC dahil, demokratik olmayan komünist blok. Üçüncü Dünya, bu ikisinin dışında kalan azgelişmiş, yoksul Asya, Afrika, L.Amerika ülkeleriydi.

Güçlü tarihsel kökleri olan pragmatist bir kültürden gelen Mao teorik kapasitesi oldukça sınırlı bir figürdür. Oradan buradan aldığı teorik yaklaşımları amaca uygun şekilde dönüştürür veya yeniden formüle eder. Sosyalist ambalaj içinde servis eder. Eh bu da az bir iş değil, belli bir entelektüel cevvaliyeti ön gerektirir (Buna bir başka örnek onun “Çelişki Üzerine” yazmış olduğu yazılardır. Mao ve ÇHC üzerine çok sayıda kitap yazmış, onun yazı ve konuşmlarını (sanıyorum) 10 cilt halinde derlemiş, Mao’nun, yanılmıyorsam, iki kez görüşmeyi kabul ettiği -Edgar Snow ile birlikte- iki batılı  yazardan biri olan  ve marksist olmadığı halde Mao’ya sempatisini saklamayan, akademisyen Stuart Schram, Mao’nun felsefi yazılarında sıklıkla ve ağırlıkla Büyük Sovyet Ansiklopedisi’ne başvurmuş olduğunu söyler. Hatta oradan kaynak belirtmeden yaptığı alıntıları kendi fikriymiş gibi yazmış olduğunu ima eder. Diyalektik Materyalizm konusunda Shirokov ve Aizenberg’in 1930’larda yazdıkları ders kitabını (İngilizceye, A  Course on Dialectical Materialism olarak tercüme edilmiştir),  iddiasına göre, neredeyse tek referans kitap olarak kullanmıştır. SSCB’de otuzlu yıllarda, Abram Deborin, P.Yudin ve M. Mitin arasındaki “diyalektik” ile ilgili tartışmada Yudin ve Mitin’in savundukları tezleri kendi yazdığı konuyla ilgili yazılarında yinelemiştir.)

Mao, 1972’deki zirveden aldığı ilhamla kendi çıkarlarına göre, 1974 yılında, kompoze ettiği Üç Dünya Teorisi ile aslında ÇHC’nin girdiği yeni rotayı meşrulaştırmak istemişti. Buna göre, ÇHC Amerika ile ilişkilerini geliştirecek, azgelişmiş ülkeleri de kendi siyasal yönlendiriciliği altında bir araya getirerek, hem ABD ile ilişkilerinde  hem de SSCB’ye karşı mücadelesinde daha güçlü bir konumda bulunacaktı.

Teori, Mao açıkça dillendirmemiş olsa da ( elbette, ÇKP’nin bugün dahi aksini iddia ettiğini o zaman dile getiremezdi), Çin’de kapitalist restorasyonun gerçekleşeceği ulusal ve uluslararası ortamı oluşturmak gibi bir işlev görecekti.

Sınıfsal değil, ulusalcı bir bakış açısından oluşturulmuş, yani sınıflar arasında toplumsal uzlaşmayı, işbirliğini vaz eden, dünya ülkelerini ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre üç farklı jeopolitik kompartıman içine yerleştiren, en tehlikeli, en saldırgan emperyalist ülke olarak yaftalanan SSCB karşısında  ezen ve ezilen sınıfların, dolayısıyla sosyalist, kapitalist (ve tabii “gerileyen emperyalist” ABD dahil) ve kapitalist olmayan ülkelerin ortak mücadelesini olumlayan bir teoridir.

Birinci dünyada, ABD ve SSCB dünyadaki istikrarsızlıktan, eşitsizlikten sorumlu iki süper emperyalist güç  olarak yer almıştır. Mao, geleneksel  emperyalist ülke olarak ABD’nin gerilediğini, buna karşın SSCB’nin geleneksel emperyalist ülkelerden daha sömürücü ve açgözlü, daha saldırgan olduğunu vurgular.

İkinci dünyada, bu iki süper güç arasında yer alan diğer gelişmiş kapitalist ülkeler (Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere vb) ve Doğu Avrupa’daki endüstrileşmiş sosyalist ülkeler yer alıyordu.

Üçüncü dünya,  ÇHC’yi, sömürge sisteminden yeni kurtulmuş ülkeleri, yarı-sömürgeleri içeriyordu. Bu üçüncü grup ilerici, devrimci potansiyeli en yüksek olan kompartımanı oluşturuyordu.

Mao’nun bu teorisi ABD emperyalizmi açısından da gayet işlevseldi. Bir kere, ÇHC’nin ABD ve müttefiki diğer kapitalist ülkelerle  ile pragmatik işbirliğini, saldırgan “Sovyet sosyal-emperyalizmi” ni geriletmek gerekçesiyle meşrulaştırıyordu. SSCB’ye “süper emperyalist” muamelesi yaparak onun sosyalist dünya hareketi içindeki etkisini kırmaya çalışıyor, dünya sosyalist sisteminin ve hareketlerinin bölünmesini teşvik ediyordu. ABD ve diğer kapitalist ülkelerle anti-Sovyet bir koalisyon ya da ortak cephe kurulmasını meşrulaştırıyordu. Böylece Amerikanın SSCB’yi kuşatma stratejisine eşsiz bir katkı sunuluyordu.

Bu teorinin kapitalist yeniden kuruculuk görevi üstlenmiş olan  Deng’in işine çok yaramış olduğunu, Mao sonrasında onun tarafından daha da geliştirildiğini biliyoruz.

Çin uluslararası siyasette etkinleşiyor

Amerika’nın İran’la savaşının uluslararası siyaset bağlamında en erken ve en önemli sonucu, Çin’in Venezuela’daki Amerikan müdahalesinden itibaren gelişmeleri doğru biçimde okuyarak süratle yeni bir strateji belirlemesi ve bunu şu ana kadar başarıyla uygulaması oldu.

Anlıyoruz ki, Çin, ABD’nin İran’a saldıracağını öngörmüş, önlemler almış, ham petrol rezervlerini takviye etmiş, İran’ı ne şekilde ve hangi koşullarda destekleyeceğini önceden belirlemiş. Tabii, Çin bunu İran’ı, oradaki rejimin çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını düşünerek, öne çıkararak yaptı. Yapıyor.

Önceki ateşkesin ve halen bir yenisi için temasların sürmekte olduğu ateşkesin mimarı Çin’dir. Bugün hem Amerika’nın müttefikleri ve hem İran tarafı bu savaşı ancak Çin’in girişimlerinin  sona erdireceğine ikna olmuş haldeler. Çin’i dinlemek zorunda olduklarının farkındalar. Barışın değil (artık bir barışı unutalım) ama ateşkeslerin anahtarının Çin’in elinde olduğunu görüyorlar.

İlk ateşkesten hemen sonra Çin, İspanya, Vietnam, Rusya gibi ülkelerin yöneticileriyle kendi ülkesinde üst düzeyde stratejik görüşmeler yaptı. Bu ülkelerin desteği teyit edildi.

Çin ilk kez, kendi yakın çevresinin dışında kalan bir coğrafya için bu kadar etkin bir uluslararası siyaset izliyor. Bu davranışıyla, yeni oluşturulacak dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları sunuyor. Çatışmalara doğrudan taraf olmuyor. “Aklın yolu” na işaret ediyor, dayatmacı değil, ikna edici, uzlaşmacı bir tavır sergiliyor.

Bunu yaparken, çıkarları doğrultusunda, elini kuvvetlendirmek için perde gerisinden, İran’a silah ya da silah teknolojileri verilmesi, istihbarat yardımında bulunulması gibi hamleler yapmayı da ihmal etmiyor. Amerika’nın gücünü savaş alanında dengeleyerek, mevcut güç asimetrisini İran lehine bozmaya çalışıyor.

Amerika bunu görüyor, şimdi Çin ile doğrudan bir çatışmayı da göze alamadığından, İran’la savaşın uzamasının kendisini tam bir bataklığa sürükleyeceğini hesaplıyor. Sadece dünyayı içine soktuğu ağır ekonomik sonuçları görünen kriz yüzünden müttefikleri nezdinde düşeceği durumu değil, aynı zamanda, kendi ekonomisinin de ağır yara alacağını düşünüyor.  Mesela Goldman Sachs ABD’nin savaşın sürmesi halinde enflasyonist baskılara maruz kalacağını, bunun da faiz oranlarını yukarı yönlü etkileyerek yatırımlara ket vuracağını açıkladı. Her ay Amerika’nın en az on bin istihdam kaybı yaşayacağını ilave etti. Bu koşullarda, ABD, Çin’in ateşkes girişimlerine muhtaç olduğunu kabul etmiş görünüyor.

İran ise Çin desteği olmadan bu savaşı daha fazla sürdürebilmesinin zor olduğunu biliyor. Bu savaş boyunca İran petrolünün yüzde 90’dan fazlası Çin’e sevk edilmiş. Yani en önemli gelir kaynağı Çin’e sattığı ham petrol. İran’ın savaş boyunca maddi zararı aşağı yukarı 250 milyar dolar kadar. Elbette, Çin  ve Rusya’nın verdiği istihbarat destekleri, ama özellikle Çin’in silah ve yeni silah teknolojileri konusunda İran’a yaptığı yardımlar, İran için bu savaşı şimdiye kadar sürdürülebilir kıldı (1) Yani Çin’in telkinlerine kulak vermek zorunda.

Çin, Amerika’nın Hürmüz’den geçmek zorunda olan petrol ve gazına muhtaç müttefikleri nazarında giderek artan bir itibar kazanıyor. Ekonomik itibarı zaten vardı. Şimdi siyasal itibarı da yükseliyor. Kanatları altına girdikleri Amerika’nın giderek güvenilmez bir devlet haline gelmekte olduğunu, hegemon konumunu istismar ederek kendilerini ekonomik olarak kötü durumlara sokmakta olduğunu görüyorlar. Yer yer açık itirazlarını da dile getiriyorlar.

Japonya ve G.Kore gibi Çin’in bulunduğu coğrafyada yer alan iki çok önemli müttefiki, eğer Hürmüz kaynaklı enerjiye ulaşmaları temin edilemezse, Amerika’nın müttefiki olarak kalmaya devam edemezler. Müttefiklik bir gönül ilişkisi değil, ekonomik çıkar ilişkisidir. Kaldı ki, pax-Americana‘ya meydan okuyan ülkelerin de kapitalist dünya sistemiyle esastan bir sorunları yok.

Hatırlayalım, Pakistan’daki ateşkes görüşmeleri başlamadan bir iki gün önce, savaşın yol açtığı gelişmelerin paniğe sevk ettiği G.Kore hükümeti, ABD’yi köprüleyerek İran’a müzakere için bir heyet gönderdi. Kendi başına, kendi çıkarları için İran’la doğrudan anlaşmaya çalıştı. İran’ın ABD’ye destek vermeme, askeri üslerini kullandırmama ön koşullarını bildiği halde bunu yaptı. Tabii ABD bunları görüyor, ama kendi eforuyla da yarattığı açmazdan çıkamıyor.

Ateşkes yürümeyince, ABD’nin Hürmüz’ü ablukaya alacağını ilan etmesi de, tam bir ahmaklıktı. Yani bakınız, bütün bu akıl dışı hamleler, aynı zamanda, sönme sürecindeki hegemonik aklın düşünme, hesap yapma melekelerini nasıl yitirmeye başladığının da göstergesi oluyor. Bu koşullarda çıkıp, Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alıp, tamamen kapatıyorum demek, komiklik yapmaktır. Şimdi ABD’nin bu kararı karşısında, Hürmüz’e muhtaç müttefiklerinin ne düşündüklerini tahmin etmek hiç de zor değil. Öyle değil mi?

Düşünün, AB ülkeleri Rusya yaptırımları dolayısıyla Rus gazı ve petrolünü satın alamıyorlar. Hürmüz Boğazı kaynaklı enerjiye şimdi çok daha fazla bağımlılarken, Amerika artık buna da izin vermiyor.

Bu arada, ablukayı ilk delen de bir Çin tankeri oldu. Amerika, böylece, bir kez daha masaya oturmak zorunda olduğunu idrak etti. Amerika’nın başka çaresi yok. İran’ın da öyle ama İran bu süreçte kendisinin  pozitif bir ayrımcılığa tabi tutulacağı davranışlarda bulundu. Amerika’ya karşı kullanılacak bir sopa rolünü Çin’in telkinlerine uyarak üstlenmiş oldu.

Çin ve İran arasında sadece ham petrol alışverişine dayanan bir stratejik ortaklık yok. Çin pekala İran petrolü olmadan, bu ihtiyacını Rusya gibi başka ülkelerden temin ederek yoluna devam edebilir. Çin’in uzun erimli, 2013’te başlattığı Bir Kuşak, Bir Yol (BRI) projesinde İran’ın ayrıcalıklı bir yeri var. Bu projeyle de bağlantılı olarak İran’ın bir çok altyapı yatırımları, tabii bu savaşta, ABD ve İsrail’in askeri olarak hedef seçtiği demiryolu hatları da, Çin desteğiyle veya Çin tarafından gerçekleştirildi (2)

Öte yandan, Çin ve İran arasındaki ekonomik alışverişin Çin parasıyla yapılıyor olması da,  İran ham petrolünün fiyatını Çin için hayli ucuzlatan bir faktördür. Bunu da ihmal etmeyelim.

Bu savaşın çoğunluğu ABD müttefiki olan ekonomik mağdurları da bu mağduriyetten çıkış umutlarını Çin’e bağlamış durumdalar. Bu durum, gelecekte Çin’in  uluslararası ilişkilerde oynayacağı oyun kurucu, sorun çözücü rolü konusunda haberci işlevi görüyor. Yani bu siyasal davranışın İran savaşıyla sınırlı kalmayacağı anlaşılıyor.  Çin’in bu söz konusu etkinliği artarsa, muhtemelen yeni dünya düzeninin BM’si Şanghay’da olacak.

Rusya açısından bu savaş ekonomik bakımdan avantajlı oldu elbette. Savaş boyunca ham petrol ve gaz satışlarından elde ettiği gelirin günlük yarım milyar dolar civarında arttığı açıklanmıştı. Yani Ukrayna’daki savaşın finansmanı bakımından avantaj elde etti.

Zaten bu savaşın şu an itibariyle, üç kazananı ve bir kaybedeni olduğunu savaşan tarafların hemen bütün yorumcuları kabul ediyorlar. Rusya ekstra gelir elde etti. Çin’in uluslararası ilişkilerde, dünya siyasetinde oynadığı rasyonel, akil rol ile itibarı arttı. Hatta vazgeçilemez bir arabulucu konumuna geldi. İran’daki rejim, üzerindeki baskısı giderek artan iç muhalefet koşullarında, yönetici sınıf içindeki derin bölünmeye rağmen ömrünü biraz daha  uzattı. Silah stoklarını yeniledi. Savaşma yeteneğini geliştirdi. Özgüveni arttı. Amerika’nınsa kazandığı bir şey yok; en önemli kaybıysa, itibarı, inandırıcılığı. Müttefiklerini dahi ikna edemedi. Üstelik, şimdiye kadar hep yanında olmuş, Papalık gibi önemli bir müttefikini de kaybetmiş görünüyor (3).

Ateşkesin görünen ikinci raundunda ne olabilir? Önceki raunt için, Amerika başkan yardımcısı, mealen ve literal olmayan bağlamsal bir çeviriyle, “zaten bu bir silah bırakışması değil (“ceasefire”), kırılgan bir ateşkes (“truce”) oldu” dedi. Bu, barışın aranmadığı, olanaklı da görünmediği bir girişim olduğundan, kırılgan ateşkes halleri bir süre devam edebilir. Ancak tahminime göre savaşın o erken şiddetli günlerine doğru bir geri dönüş olmaz. Karşılıklı tehditler devam eder. Çin faktörü bu süreçte sürekli ağırlığını arttırarak çok daha etkili olur. Bundan böyle, Çin etrafında kümelenen ülkelerin sayısında dramatik bir artış gözlemlenecektir.

Tekrar edeyim, Trump’ın, 14 Mayıs’ta Çin’e yapacağı ziyaret öncesi İran’la ciddi bir çatışmanın olabileceğini, Hürmüz Boğazı etrafındaki gerilimin daha da tırmandırılacağını sanmıyorum. Hatta bu savaşta aldığı konum dolayısıyla Çin’e ilave yüzde 40 tarife uygulayacağını açıklamış olan Trump’ın, Çin’e varınca,  bundan da geri adım atacağını düşünüyorum.

Bu ateşkes müzakereleri Trump yönetimi içindeki (özellikle başkan yardımcısı,  Pentagon ve belli bir ölçüde de dışişleri bakanı tarafından temsil edilen grubun) ve İran yönetimi içindeki (İkili iktidarın asker-sivil teokratik  İmamet güçleri ve müzakerede dışişleri bakanıyla temsil edilen laik devlet güçleri arasındaki) görüş ve politika ayrılıklarını, bölünmeleri bir kez daha ortaya çıkardı. Yani iki ülkedeki yönetimin de  bu halleriyle daha uzun süre sürdürülebilir olmadıklarının işaretleri güçleniyor(4)

NOTLAR

1)  Bu arada, Amerikan medyası, hatta gayri resmi olarak Pentagon da, Çin’in İran’a MANPADs (Omuzdan fırlatılabilen,  taşınabilir, 26000 feet menzilli hava savunma sistemleri) vermeye hazırlandığını duyurdu. Bunun gerçekleşmesi, ABD ve İsrail uçaklarının hava üstünlüğünü ortadan kaldırır. Hatırlayalım, ABD’nin benzer bir silahı-STRINGER- Afgan cihatçı sürülerine vermesiyle, Sovyet askeri müdahalesinin hava üstünlüğü önemli ölçüde kırılmıştı)

2) Bugüne kadar ki bütün hegemonik dünya güçleri, İspanya, aralarında süreklilik olduğunu düşündüğüm, Venedik-Hollanda-İngiltere-Amerika hep denizleri kontrol eden güçlerdi. Almanya, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ekonomik, endüstriyel güç olarak devrin hegemonu İngiltere’yi hemen hemen yakalamıştı. Yani bugünkü Çin’in durumuyla kıyaslanabilir bir konumdaydı. Ancak denizlerde hakimiyeti İngiltere’nin hayli gerisinde olduğu için onu alt edemedi. Demiryolu projeleri de entegre bir halde yaygınlık kazanamadı. Bu yüzden, henüz denizlerde ABD ve İngiltere’ye göre bir üstünlük kuramamış olan Çin, BRI çerçevesinde entegre demiryolu yatırımlarına öncelik veriyor. Denizlere hakimiyet içinse, mutlak olarak Rusya’nın desteğine ihtiyacı var.

3) Yeni papa Amerika doğrumlu ilk papa. Amerika’da ciddi bir katolik nüfus var. Bu nüfus Latin Amerika kaynaklı göçlerle sürekli artıyor. Amerika’daki katolikler genel olarak Demokratları desteklerler. Cumhuriyetçilerle pek anlaşamazlar. Ancak yeni papanın Trump’a muhalefetini buradan hareketle açıklamak doğru olmaz. Papa, Trump’la polemiğe girdiğinde Afrika gezisine çıkmış, ilk durağı Cezayir olmuştu. Neden Cezayir? Papa Katolik kilisesi içinde bulunan çeşitli tarikatlerden birisi olan St.Augustinus tarikatına bağlı, bilindiği gibi St.Augustinus da bugünkü Cezayir sınırları içinde bulunan Hippolu idi. Papa onun memleketini ziyaret ediyordu. Tabii Afrika ziyaretini çok önemsemesinin nedeni bu değil. Son on yıllarda, Vatikan’da, papalık kurumu içindeki Afrika kökenli din adamlarının ağırlığı giderek artıyor. Bu Afrikalı din adamlarının çoğunluğu da batılı ülkelere kuşkuyla bakıyor, Amerika ve Avrupa’ya güvenleri giderek azalıyor. Hatta bir çoğu onlara muhalefet ediyor. Hiç bir zaman teolojik ve politik olan arasındaki bağlantıyı ihmal etmemeliyiz.

4) ABD başkan yardımcısı Vance’in İran’a saldırı kararına en başından karşı olduğu, hatta o zaman dışişleri bakanının da onu desteklediği biliniyor. Amerikan medyasında bununla ilgili haberler çıkmıştı. Saldırı sonrasındaki günlerde Vance ve Rubio bir süre ortalıkta görünmediler. Geri planda kaldılar. Daha sonra dahil oldular. Rubio tavır değiştirdi, ancak, Vance konumunu korudu. Pakistan’daki ABD heyetinin başında Vance’ın olması antlaşmayı kolaylaştırmak bakımından tercih edilmiş olmalıdır. Çünkü onun başkanın saldırı kararına yönelttiği itirazlarda haklı olduğu görüldü.

İran heyetinin ise müzakereler esnasında sık sık İran’daki fiili devlet yöneticileriyle temas kurduklarını Vance’ın müzakereler sona erdiğinde yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz.

Zamanı daralan ABD’de başkanlık seçimi

ABD başkanlık seçimlerinde sürpriz olmaz. Amerikan “establishment” ının kime ihtiyacı varsa, o seçilir. Bu kez de öyle olacak.

ABD artık Trump’la yoluna devam edemez. Bunun nedeni, bizdeki liberal, sol liberal avenenin, genel olarak Batı’daki, özel olarak ABD’deki benzerlerine kulak vererek iddia ettikleri gibi, Trump’ın gerici olması, bu anlamda mesela, cinsiyetçi, ırkçı olması değildir. ABD’nin gerileyen, tehdit altında bulunan emperyalist hegemonyasının jeo-ekonomi politik ihtiyaçlarıdır.

Trump’ın başkanlığı sırasında ABD doğrudan askeri bir dış müdahalede bulunmadı. Doğrudan savaşmadı. Genel olarak, askeri önlemlerden kaçınma eğiliminde oldu. Elbette askeri gücünü bir tehdit unsuru olarak kullanmayı sürdürdü. Militarist eğilimlerinden vazgeçmedi. Ancak askeri çatışmalardan kaçındı. Dünyanın bir çok bölgesinde bulunan askeri güçlerini azaltma eğiliminde oldu.

Bunun yerine, rakip gördüklerine karşı ekonomik önlemler almayı, ekonomik cezalar kesmeyi tercih etti. Askeri savaşlar yerine “ticari savaşları” tercih etti. Bu süreçte bir takım ticari avantajlar elde etti. Ancak bununla yetinmesi elbette beklenemezdi.

Daha öte ticari hamlelere girişmesi de, içte ve dışta ekonomik dengeleri alt üst etme, hegemonyasını dostları nazarında dahi sorgulanır hale getirme olasılığı taşıdığı için mümkün olamadı. “Ticaret savaşları” nın sınırlarına ulaşılmıştı.

Trump’ın içeriye karşı popülist; dışarıya karşı izolasyonist söylemi ve politikaları , işin başında, ekonomik olarak dar boğazdaki Amerikalı halk sınıflarının gazını bir miktar almıştı. Gelgelelim, pandeminin de etkisiyle küçülen ekonomi, dramatik ölçüde artan işsizlik, söz konusu sınıflar nezdinde, artık lafla peynir gemisinin yürütülemeyeceğinin idrak edilmesini sağladı.

Bu popülist ve izolasyonist politikaların sürdürülebilir olmadığı Amerika’ya egemen olan oligarşiler tarafından da anlaşıldı. Emperyalizm bu geç evresinde sürekli şiddete başvurmadan yaşayamayacağını biliyor.

Zaten 1949’da resmen ilan edilen “soğuk savaş” 1989’da sona erdikten sonra emperyalizmin kısmi savunma stratejisini terk edip, birleşik saldırı stratejisine geçmiş olduğu ilan edilmişti. Bu stratejinin giderek daha fazla Avrasya ve Orta Doğu coğrafyalarına odaklandığı vak’adır.

Özellikle son otuz yıldan beri bariz şekilde gerileyen ABD hegemonyası için sürekli daralan zaman artık daha kararlı, daha doğrudan ve daha sert önlemlerin alınmasını zorunlu kılıyor. Daha önce bir çok kez yinelemiş olduğum gibi, ABD’nin zamanı yok. Çabuk hareket etmesi gerekiyor. Salt ekonomik önlemlerle sonuç alamayacağını görüyor. Askeri olanaklarıyla desteklenecek siyasal araçları kullanması gerektiğini biliyor.

Global düzeyde doğrudan bir çatışma olasılığı var. Bu olasılık, hali hazırda, ticari ve sermaye yatırımları anlamında globalleşmeyi kabul etmiş olan Çin’in halen direndiği mali globalleşmeyi de kabul etmesiyle, önemli ölçüde azalabilir. En azından bu olasılık, Çin’in dahil olmayacağı sınırlar içinde kalabilir.

Çin’in böyle bir adım atması, bugüne kadar elde ettiği bütün kazanımları yitirmesi anlamına gelecektir. Dahası, Çin’in uzun sürecek, iyice güçten düşmesine yol açacak, sınıf mücadelesinin sertleşeceği koşullarda, iç toplumsal kargaşaya maruz kalmasına neden olacaktır. Bu koşullarda Çin’e dış müdahale daha kolay hale gelecektir.

Önümüzdeki dört yıllık dönemde, ABD’nin giderek sertleşen, daha doğrudan siyasal, askeri araçlar kullanarak zamanı lehine çevirme hamlelerine tanık olacağız. Önceliğin Rusya ve İran olacağı tahmin edilebilir. Belorusya üzerinde yoğunlaşma artacaktır. Tarihsel-siyasal coğrafya okuması yapılırsa, Ukrayna’nın , Belorusya’ya ; Belorusya’nınsa, Rusya’ya açılan kapı olduğu görülecektir. Belorusya olmadan Rusya’nın kuşatılması tamamlanamaz.

Yine önümüzdeki dört yıllık dönemde, siyasal-ekonomik bir etmen olarak petrolün öneminin göreli olarak azalacağı tahmin edilebilir. O zaman Rusya ekonomisi daha da zorlanacaktır. Bunu ihmal etmemek gerekir. Unutmayalım, Sovyet ekonomisi de, Brejnev döneminin başından itibaren petrolle ilgili yanlış beklentilerden çok zarar görmüştü.

Brejnev-Suslov döneminde, hatta daha da önce, 1961’de, artık komünizm kuruculuğunun resmen başladığının iddia edildiği, 22. parti kongresinden sonra Sovyet ekonomisi fiilen Bukharinci bir çizgiyi benimsemişti. Bu bağlamda, petrol de Sovyet ekonomisi için stratejik bir ürün haline getirilmişti.

20.Kongre’den başlanarak, amiyane tabirle, “pis işler” stratejisiz Hruşçov’a gördürülmüş, 1961’den sonra adım adım ve fiilen yeni bir “utangaç” NEP dönemine girilmişti. Teknokrat Kosigin bu politikanın öne çıkan mimarı olmuştu.

Hruşçov dönemi, sıkça iddia edildiği gibi, bir karşı-devrim değil, restorasyon dönemidir. İktidardan düşürülmesi, restorasyon sürecinin hızı ve kalitesiyle ilgili kaygularla alakalıdır. Onun devrinde, Marksizm-Leninizmin teorik mevzileri terk edilmeye başlanmış olsa da, komünist siyasal anlayış halen fiili olarak geçerliydi.

Brejnev-Suslov dönemi, karşı-devrimci Gorbaçov-Yakovlev-Yeltsin döneminin habercisiydi. Bu dönemlerde SBKP’ye hakim olan siyasal anlayış fiilen komünist değildi. Bununla beraber, Deng dönemi Çin’inin kapitalizme doğru stratejik yöneliminde gördüğümüz programatik netliği, kararlılığı, SSCB’nin söz konusu dönemlerinde göremiyoruz.

Çin’deki söz konusu netliğin en önemli nedeni, ülkenin sosyalizm kuruculuğu konusunda SSCB’den henüz epey geride olmasıydı. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin yol açtığı karmaşa ve istikrar arayışı içinde Deng yönetimi, ABD liderliği altındaki emperyalizmin büyük teşvik ve desteğini de alarak, bu durumu avantajı haline getirdi.

Geçerken, emperyalist blok için Rusya ve Çin’in komünist ideolojiye sahip olup olmamalarının kendi hegemonik gayeleri bakımından büyük bir anlamı yoktu. Bunu Brzezinski, daha Carter’ın başkanlığı döneminde, açıkça ifade etmiş, kendi bakış açılarının esas olarak jeo-ekonomi-politik içeriğe sahip olduğunu ilave etmişti.

Bugün ne Rusya ne de Çin sosyalisttir. Her ikisi de kapitalist ülkelerdir. Her ikisinde de burjuva toplumu dizayn edilmektedir. Kapitalizm, farklı gelişmişlik düzeyleri içinde uygulansa da, uygulandığı her yerde kapitalizmdir. Bunu unutmamak lazım.

Kapitalist olmalarına rağmen her iki ülkenin emperyalist blok tarafından düşmanlaştırıldığı vak’adır. Uluslararası ilişkilerde uzun süreli tarihsel bakış açısını kaybetmemek , coğrafyayı da ihmal etmemek gerekir. Coğrafya lokal ve global ölçeklerde sınıf savaşlarının alanıdır. Bu yüzden tanım itibarıyla politiktir.

Öte yandan, Çin kapitalizmi söz konusu olduğunda, sanki dünyanın başka her yerinde kapitalizm kriz içindeyken, Çin’in bundan muaf olduğu gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Yok böyle bir şey. İçinde bulunduğumuz zamanda, kapitalizmin şu ya da bu ülkedeki krizlerinden değil, sistem olarak kapitalizmin krizinden söz ediyoruz. Kapitalizm ABD ‘de de, Çin’de, başka yerlerde de, nicelik ve tempo farklılıklarına rağmen kriz içindedir.

Kısacası, önümüzdeki dört yıllık başkanlık dönemi sönmekte olan ABD hegemonyası açısından bir dönüm noktası olacak kadar önemlidir. Bu bakımdan yarınki seçimi kapitalist emperyalizm kavramına ihtiyaç duymayan sağ ve sol eğilimleriyle liberal siyasal konum açısından değerlendirmek devrimci sosyalist bir yaklaşım olamaz.

İki partinin seçim toplantılarındaki söylemlerinden çok, dünyadaki jeo-ekonomi-politik gelişmeler içinde, Amerikan “establishment”ının zorunlu, öncelikli taleplerine odaklanmak gerekir.

Bazı saptamalar

Galeri

1) ABD hegemonyası altındaki emperyalizmin bugün Afrika’dan, Asya’ya kadar geniş bir alanda uygulamaya koyduğu saldırgan, işgalci siyaset, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin (Çin ve Rusya’yı onlara dahil etmek dünün “sosyal emperyalizm” sahtekarlığından pek farklı değildir) maruz kaldıkları bir dış … Okumaya devam et →

Tekrar askeriye meselesi

Galeri

Bu yazıda “askeri vesayet” hakkında üç örnek vak’adan söz edeceğim. Bu yazıyı esinleyen, geçenlerde youtube’de izlediğim bir grup Amerikalı sol liberal aydının tartışması oldu. O tartışmada yer alan aydınların hemen hepsi, “ne işimiz var Afganistan’da, niye Amerikan halkının refahını temin … Okumaya devam et →

Son uluslararası gelişmeler, Türkiye

Galeri

Burada her zaman izlediğim bir yöntem,  iç siyasal gelişmelerleri, dış siyasal gelişmelerden, Türkiye’nin içinde yer aldığı uluslararası bağlamdan koparmadan analiz etmeye çalışmak olmuştur. Yine aynı yöntemi izleyerek, özellikle de  Rusya’dan hareketle Türkiye’deki son gelişmelere bakalım. Daha önceki yazımda belirtmiş olduğum gibi, … Okumaya devam et →

Emperyalizm uzlaşmaktan teslimiyeti anlar

Galeri

Günümüz ülkelerinin jeo-ekonomi-politik konumu bugün oluşmamıştır. Tarihsel bir süreç içinde, toplumsal, çevresel iç ve dış siyasal mücadelelerin sonucu olarak şekillenmiştir. Ülkelerin toplumsal formasyonları, kültürel yapıları zaman içinde dönüşümler geçirse de, jeo-ekonomi-politik  konumları, kayguları, öncelikleri yeni koşullarda, yeni görünümler altında devam … Okumaya devam et →

ABD’nin Satranç Tahtasında Bumerang oyunu

Anglo-amerikan finans oligarşisinin hegemonyası dolar ve petrol bağlantısı ya da petro-dolar üzerinde yükselir. ABD’nin Vietnam macerasının da teşvik ettiği devasa askeri harcamaları nedeniyle, Bretton Woods 1971’de çöktükten sonra dolar/altın standardının yerine, dolar/petrol standardı ikame edilmişti. Bu sayede doların saltanatı ve ABD hegemonyası sürdürülebilmişti.

Öyleyse, ABD doların rezerv para olarak anlamını korumak zorundadır. Bunun içinse, rezerv paranın büyük ölçüde dolaşımda olduğu petrol kaynaklarını ve trafiğini kontrol etmesi yaşamsal bir öneme sahiptir. Rockefeller ailesine yakınlığıyla tanınan Kissinger bir keresinde, “enerji kaynaklarını kontrol eden hemen hemen bütün ülkeleri, parayı kontrol eden bütün dünyayı kontrol eder” demişti (Bunu 1973’de söylediği vakit, ham petrol fiyatı yüzde dört yüz artmıştı). Bu çerçevede, petro- dolar enerji ve paranın kesiştiği yerde zuhur ediyor.

Şimdi ABD’deki stratejistlerin (hem neo-conların hem de Brzezinski çevresinin) bu bakımdan aralarında bir farklılık yok. Neyin kendileri için yaşamsal öneme sahip olduğunu biliyorlar. Farklılık şurada: Neo-conlar, “petrol çıkış noktalarını, dolayısıyla trafiğini kontrol edelim, öncelik budur” diyorlar. Brzezinski çevresi, ” Rusya ve Çin gibi ABD’ye rakip, onun dünya üzerinde kontrol kurmasını engelleyebilecek ülkeleri kuşatıp, etkisiz hale getiremezsek, petrol noktalarını, dünyanın ekonomik olarak en avantaj vaat eden Avrasya anakarasını ve dolayısıyla petro-dolar hegemonyasını sürdüremeyiz” diyorlar.

Buna göre, neo-conların etkin olduğu Bush yönetimleri, petrol noktalarının, ya da BOP bölgesinin kontrolünü öne koyan stratejiler izlediler. Obama yönetimleri, başlarda neo-conların stratejilerini uygulamayı sürdürdüler ancak giderek Brzezinski stratejisini öne çıkarmaya başladılar. Gürcistan, Tibet, Sincan, Ukrayna hamleleri bu doğrultudaki girişimler olarak okunmalıdır.

Şimdi şunu tespit etmek lazım, soğuk savaş bitmedi, sadece yeniden formatlandı. Yenilendi. (Soğuk Savaş, 2.D.Savaşı sonrasında da yeni başlamamış,  yeniden formatlanmıştı.  Soğuk Savaş, Sovyet Devrimi’nden sonra 1924’teki “tek ülkede sosyalizm” siyasetine karşı olarak başlatılmıştı) Varşova Paktı ortadan kalktı ama savaşın üzerinde yükseldiği öteki ayak olan NATO varlığını genişleyerek sürdürdü. Emperyalistlerin saldırgan, militarist girişimlerini dünya kamuoyu nezdinde meşrulaştırabilmek için yeni bir “SSCB” ye (siyasal rejiminin niteliğinin önemi yok)  ihtiyaçları vardır. Bunu yaratmak yolunda epey mesafe aldılar.

Bugün ABD emperyalist hegemonyasının maruz kalmış olduğu jeo-ekonomi-politik krizi, soğuk savaştan itibaren onun kendisini tamamen SSCB gerçekliğine göre programlamış olmasıyla bağlantılandırmak gerekir. Yani, SSCB tablodan çekilince, onun da bir hegemonik güç olarak,  var olma nedeni ortadan kalkmış oldu. Mesele, bunu kabule yanaşmıyor olmasıdır. Bu tavır, onun tehlikeli şekilde gerçeklikten kopmuş olduğunun göstergesidir.

Burada geçerken bir saptama daha yapmam gerekiyor. Anglo-amerikan veya Atlantik emperyal yapı (bunun içinde Hollanda’nın tarihsel ve adeta katalizör rolünü ihmal etmemek lazım) , ta baştan kendisini global bir referans çerçevesi içinde, deniz aşırı veya kıtalararası maddi ve kültürel kaynakların (sermaye, emek-gücü, teknik, ideoloji vs) sömürücü bir anlayışla hareketliliği, trafiği içinde oluşturmuştur (Britanya, ABD, Avustralya, Y.Zelanda, kısmen Kanada,G.Afrika arasındaki kurucu trafiği düşününüz. Sanayi Devrimi’ni de Britanya’da olanaklı kılan bu trafik olmuştur). Yani global ölçek onun için varoluşsaldı. Elbette kapitalizm içinde globalist eğilim ta baştan verilidir. Bunu ilk realize edecek koşullara sahip olanlar,  Hollanda’yı da ihtiva edecek şekilde, Anglo-sakson kapitalistleri olmuştur.

Ancak kolonyal, emperyalist kapitalist birikim iştahı  bu globalist eğilimin kontrolden çıkması sonucunu kaçınılmaz olarak yaratmıştır. Bu iştahı, Fransız emperyalizminin, biraz daha sonra Alman emperyalizminin  aynı globalist itkilerle devreye girmesiyle birlikte oluşan rekabet ortamı da teşvik etmiştir tabii. Gerçekçiliğini yitirmiş idealist bir akıl, isterseniz, vizyon jeo-ekonomi-politik davranışlara hakim olmuştur.

Burada, Anglo-amerikan anlayış bakımından ayırıcı olan nokta, Lockeçu siyasal liberalizme referans veren,  (mesela özerk toplumsal oluşumların zayıf olduğu Fransa’daki gibi) bir merkezi devlet aklının bariz kontrolü olmaksızın, eşitsiz ve hiyerarşik (“gemisini kurtaran kaptan” anlayışı) “kendi kendisini regüle eden toplum” tahayyülünün, daha doğrusu yanılsamasının söz konusu idealist-globalist dürtüleri teşvik etmekle kalmayıp, tamamen kontrolden çıkarmış olmasıdır. Çoğul, özerk ama piramidal anlamda katı hiyerarşik oligarşik yapılar, söz konusu liberalist illüzyon sayesinde (İllüzyon, çünkü bu özerk görünen toplumsal yapılar, devlet üzerinde kontrol sağlayarak devleti kullanıyorlar. Devletin emperyal kapitalist yapının oluşumunda, sürdürülmesinde başat bir rolünün olduğu açıktır. Siyasal liberalist ideoloji sayesinde devlet bu çoğul görünen özerk toplumsal oluşumlar arasında gözden saklanıyor) kendilerini toplumsal olarak meşrulaştırmışlardır. Globalist vahşet tiyatrosu Lockeçu siyasal liberalizm olmadan anlaşılamaz.

1905 Rus-Japon savaşından sonra Rusya, Avrasya hedefi dolayısıyla, Batı’nın jeo-ekonomi-politik doktrinin merkezi haline gelmiştir. Avrasya, hegemonik Britanya İmparatorluğu için (jeo-ekonomi-politik manada) pivot bölge haline geliyor. Aslında, Rus-Japon savaşında Britanya’nın rolüne pek değinilmiyor. Oysa, Japonya savaşın öncesinde Britanya ile bir ittifak yapıyor. Çok önemli parasal, askeri yardımlar alıyor. Belli bir hazırlık evresinden sonra savaşa girişiyor. Rus devrimlerini tartışırken bu dışsal bağlamı, yani Rusya’nın jeo-ekonomi-politik anlamda eksen bir ülke haline gelmiş olmasını ihmal etmememiz gerekiyor. Devrimler büyük muktedirlerin açmazları, birbirlerine düşmeleri ve sosyal olarak güçsüzlerin direnişinin karşılaştığı yerde patlak veriyor.

19yy’ın ikinci yarısından itibaren Britanya, olası bütün rakiplerini tasfiye etmek için stratejiler geliştiriyor. Rusya’daki (aralarında Herzen gibi muhafazakarların, Bakunin gibi anarşistlerin de bulunduğu) çoğu muhalifi ve muhalif hareketi destekliyor. Geliştirdiği stratejiler, manipülasyonlar ve rüşvetlerle Rusya’nın, jeo-ekonomi-politik gerçekleri hilafına, Almanya’ya karşı savaşmasını temin ediyor (1.Savaş yıllarında Rusya’daki Britanya büyükelçisi olan oligarşik Round Table üyesi G.Buchanan anılarında, devrin Rus dış bakanı olan Sazanov’dan -Stolipin’in kayın biraderiydi- Britanya’nın dostu, Britanya’nın çıkarlarına hizmet eden kişi olarak söz ediyor. Sazanov bu dostluğu daha ileri vardırıp, Polonya’ya özerklik vaat edince, Çar tarafından görevden alıyor)

Mesela bakınız Britanya, 1.D.Savaşı sonrasında, izlediği politikalarla,  rakip imparatorlukların tamamını tasfiye ediyor.Otuzlarda dünyanın hem alan hem de nüfus olarak büyük bir kısmını kontrolü altına alıyor. Emperyalist kulvarda yükselen ABD tek olası rakibi oluyor. Zaten onu kontrolü altına almak için de 19.yy’dan itibaren  stratejiler geliştirmeye devam ediyor. Örnekse, 1929 Bunalımı’nı bir “Amerikan Bunalımı” haline getirmek için gereken ne varsa, yapıyor.

Her neyse. ABD gemilerle taşınan petrol varillerinde sadece doların taşınmasını; petrol akan boru hatlarından sadece doların akması için önlemler almak istiyor. Amerikan yüzyılının ancak bu şekilde tesis edilebileceğine inanıyor.

Suriye sorunu, ABD bakımından, Brzezinski’nin teorisinin daha mantıklı olduğunu gösterdi. ABD’nin Ukrayna’ya, oldukça ahmakça da olsa, el atması izlenecek strateji bakımından bir tür dönüm noktası olarak da görülebilir. C.Rice haklıdır. Rusya, tedarikçi bir ülke olarak, yenilenen soğuk savaşı çok fazla sürdüremez (SSCB’nin ekonomik sorunlarını şiddetlendiren en önemli etkenlerden birisi ham petrol fiyatlarının düşmesi olmuştur). Ancak ABD de bu ekonomik durumuyla fazla dayanamaz.  Kaldı ki Rusya askeri bakımdan güçlü bir ülkedir. Batı’nın sandığı kadar zayıf değildir (Tabii kendi düşündüğü kadar da güçlü değildir). ABD ve AB ekonomisi olası bir savaşı kaldırabilecek durumda değildir.

Üstelik şartlar, Çin ve Rusya’yı birlikte davranmaya sevk etmektedir. Rusya düşerse, Çin de düşer. Bugün ABD savaş makinesini geriletebilecek tek askeri güç Rusya’dır. ABD savaş makinesi karşısında Çin’in savaş gücünün esamisi dahi okunamaz. Çin ekonomisiyle, Rusya askeri gücüyle -ikisi beraber- emperyalizmin ilerlemesini durdurabilirler.

Tedarikçi bir ülke olarak Rusya, ham petrol fiyatlarındaki piyasa manipülasyonlarından (mesela Afganistan’a Sovyet müdahalesi sonrasında emperyalistler,OPEC’i kullanarak böyle bir manipülasyona başvurmuş, ham petrol fiyatlarını dramatik olarak düşürerek Sovyet ekonomisine ağır bir darbe vurmuşlardı) fazla etkilenmemek için Çin ve Hindistan gibi büyük tüketicilerle uzun vadeli enerji angajmanlarına girişmek zorundadır). Çin de, ABD ekonomisini dolara yatırım yaparak fonlama politikasından vazgeçmeli ya da bu politikayı gözden geçirmelidir. Ancak Çin yönetimi üzerinde etkili olan  mevcut pro-Amerikan politikanın sürdürülmesinden yana kişi, grup ve lobiler olduğunu tahmin etmek de zor değildir.

Bundan başka, Çin için Doğu Çin Denizi yaşamsal öneme sahiptir. Dünya pazarlarıyla en önemli bağlantı kurma noktasıdır. Burada ABD’nin müttefikleri olan Japonya ve G.Kore ve Filipinler gibi ülkelerle önemli ihtilafları vardır. Bu ihtilafları Rusya faktörünü kendisinden yana devreye sokmadan aşamaz. Rusya’nın da, daha kuzeyde bulunan ve zengin hidrokarbon kaynaklarına sahip Sakhalin Adaları dolayısıyla Japonya ile ihtilafı vardır.

Bu bölgede Rusya ve Çin’in birlikte hareket edecekleri anlaşılmaktadır. Rusya ve Çin’in, 2.Savaş sonrasında, Almanya ve Fransa’nın aralarında kurdukları araçsal ilişkiye benzer bir işbirliğine gereksinimleri var. Bilindiği gibi, Almanya’nın işgal edilerek bölünmüş bir ülke konumundan kurtulabilmesi için Fransa’nın siyasal desteğine, işbirliğine gereksinimi vardı. Fransa’nın ise ekonomik olarak Almanya’nın enerjisine ihtiyacı vardı ( 20.yy’da AB fikrinin en önemli kurucu aklı olarak görülen Fransız ekonomi-politikacısı, diplomat Jean Monnet’nin  anıları bu bakımdan ışık tutucudur). AB, esas olarak bu iki ülke arasındaki böyle bir araçsal ilişkiden çıktı. SSCB’ye göre kendisini programlamış bir ülke olarak ABD de bu işbirliğine destek oluyordu. 1950’de, esas olarak ABD tarafından ısmarlanmış, Fransa tarafından hazırlanmış, Schuman Bildirgesi tabir edilen, AB kuruculuğu yolunda atılmış ilk somut adım olan Çelik/Kömür Birliği antlaşması, özellikle Fransa’nın ihtiyaç duyduğu ekonomik avantajları elde etmesi yanında, aslında işgal edilmiş, bölünmüş Almanya’nın SSCB’ye karşı yeniden silahlandırılması gibi bir örtük planı ihtiva ediyordu. SSCB alt edilmeden Almanya bu “mağlup ülke” konumundan çıkamaz, AB bugünkü form ve içeriğiyle oluşturulamazdı. Bugün ABD, bu iki ülkenin “öküz öldü ortaklık bitti” demelerine mani olmak zorundadır.

Gelgelelim, Almanya ve Güney Avrupa’nın bugünkü Ukrayna sorunu etrafında ortaya çıkacak bir kapışmada ABD ile sonuna kadar yürümeleri mümkün değildir. Ukrayna meselesinde, son günlerde,  Almanya’nın frene basmış olması bundandır. Alman ekonomisinin Rus ve Çin ekonomisine bağımlılığı son on yılda dramatik olarak artmıştır. 2013’te bütün Avrupa’yı derinden sarsan krizden Almanya’nın şimdiye kadar pek yara almamış olmasının nedeni Çin ve Rusya ile olan ticaretidir (geçen yıl Çin’in Almanya’dan makine ve teknoloji ithalatı rekor rakamlara ulaşmıştı). İngiliz başbakanı da Rusya’ya karşı yaptırımlar konusunda hevesli olmadıklarını ifade etmişti. Yalnız Londra şehrindeki Rus yatırımlarının 50 milyar dolar civarında olduğunu İngiliz gazetelerinden okumuştuk. Bir başka konu, Rus petrolünün ve gazının AB ülkeleri için vazgeçilemeyecek kadar ekonomik olmasıdır.

Avrupa’da Yunanistan kriziyle patlak veren ekonomik sorunlar, bir çok ekonomistin dikkat çekmiş olduğu gibi, ABD finans oligarşisinin çabalarıyla oluşmuştur. ABD, avro’ya dayanan bağımsız bir AB siyasetine izin vermek istememektedir (Eğer AB kendi bölgesinde egemen bir güç olacaksa, bunun önkoşulu sağlam bir paraya sahip olmaktır). ABD, AB’ye Rus saplantısına sahip D.Avrupa’nın üyeliğini bu amacına hizmet etmesi için empoze etmiştir. Çin, 2009’da, büyük krizi izleyen günlerde,  dolara olan güvenlerinin kaybolmaya başladığını, ticaret fazlaları için avro’yu da kullanacağını açıklamıştı. Yunan krizi de o sıralarda patladı. AB ülkeleri avronun geleceğini tartışır oldular.

ABD’nin dünya istikrarını bozucu saldırgan politikaları, çok sayıda ülkenin çıkarlarıyla çatışıyor. Örnekse, Çin bugün ham petrol ithalatının yüzde 58 ‘ini Orta Doğu ülkelerinden temin ediyor. Son on küsur yıldan beri ABD ve müttefikleri bu bölgenin siyasal istikrarı aleyhine askeri ve terörist faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu durum sadece bölge ülkelerinin ekonomilerini değil, onlarla ticari ilişkiler içinde olan ülke ekonomilerini de olumsuz şekilde etkiliyor. İstikrarsızlığın transferi gibi bir tehlikeyi sürekli olarak canlı tutuyor. Çin’in 2006’daki ham petrol tüketimi günlük 3,5 milyon varil civarındaydı. Bu rakamın önümüzdeki on beş yıl içinde 4 kat artması bekleniyor.

Rusya, aşama aşama yapımı tamamlanmakta olan (birinci kısmı 2006’da bitmişti) Doğu Sibirya-Pasifik Okyanusu Boru Hattı (ESPO) ile Japonya, Çin, G.Kore, Singapur dahil bir çok Asya ülkesine nispeten ucuz  (bunda siyasal istikrarsızlıktan kaynaklanan fiyat artışının olmaması bir etkendir) ve büyük miktarlarda ham petrol ihraç edebilecektir.  Üstelik Çin ile Rusya arasında akdedilmiş bir antlaşmayla ulusal paralarla bir alışveriş  mümkün olacaktır. Bu boru hattının kapasitesinin arttırılması, onu bölge ülkeleri bakımından çok önemli bir ekonomik olanak haline getirecektir. Bu durumda, bir çok Orta Doğu ülkesi, bu arada Çin’in petrol ihtiyacının yüzde 25’ini temin eden S.Arabistan, tüketimi sürekli artan (Çin şu an da dünyanın ikinci büyük petrol ithalatçısıdır. Kısa bir süre sonra birinci olması beklenmektedir) bir alıcısından mahrum kalacaktır. Amerikan doları önemli rezerv para biriktiricilerini kaybedecektir.

Rusya’nın yeni boru hatlarıyla bir çok ham petrol ithalatçısı ülke için baş tedarikçi haline gelmesi, bütün stratejik dengeleri alt üst edecek, dünya jeo-ekonomi-politiğinde, “ipek yolu”, “baharat yolu”, “Ümit Burnu’nun dönülmesi”, “Süveyş Kanalı” nın açılmasıyla oluşmuş tarihsel-siyasal olaylar ve değişimlerle kıyaslanabilir (mesela Haçlı Seferleri’nin Doğu ve Batı arasındaki baharat ticaretiyle olan ilişkisini, yol açmış olduğu sonuçları düşünelim) yeni (askeri boyutu da dahil) siyasal gelişmelerin önünü açacaktır. Çin, Hindistan, Japonya gibi önemli büyüme oranlarıyla ihtiyaçları sürekli artan büyük ham petrol tüketicilerinin bulunduğu bir coğrafyadan söz ediyoruz.

Bugüne kadar petrol sevkiyatı bakımından büyük önemi olan bir çok coğrafi noktanın, boğazların (Mesela, halen günde 15-17 milyon varil arasında petrolün dünya pazarlarına ulaştırıldığı Hürmüz Boğazı, bağlantılı boru hatlarıyla beraber günde 4 ila 5 milyon varil ham petrolün geçtiği Süveyş Kanalı, yine günde 3 milyon varile  yakın ham petrolün geçiş yolu üzerinde bulunan İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın, günde 3 küsur milyon varil ham petrolün geçiş yaptığı Bab-el Madeb boğazı ve Güney Asya’da günde 15 milyon varilden çok ham petrolün taşındığı Malacca Boğazı) ticari önemleri, bir çoğunun siyasal önemleri dramatik olarak azalacaktır.  Böyle bir gelişmenin radikal siyasal sonuçlarının olacağı açıktır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında başını Rockefeller ailesinin çektiği ABD ve Britanya tekellerinin   petrolü uluslararası ticaretin en önemli ve en stratejik malı  yapmak istedikleri biliniyor. Bu durumu gözlemleyen Stalin yönetimi, SSCB Bilimler Akademisi’nden  petrol ya da daha genel olarak hidrokarbon enerji kaynaklarının özellikleri ve geleceğiyle bir çalışma yapmasını istedi. Yapılan araştırmalarla, hidrokarbonun fosil bir kaynak olmadığı, daha çok tektonik hareketlerinin sonucu olarak oluşmuş olabileceği saptanmıştı. Buna göre, petrol rezervlerinin tükenmesi olasılığının ihmal edilecek kadar düşük olduğu, petrol, doğal gaz gibi kaynakların kendilerini yenileme potansiyeline sahip oldukları vurgulanıyordu. Bu çalışmalar batılı araştırma kuruluşları tarafından reddedildiler, kaale alınmadılar. Son yıllarda, Rus araştırmacılar Sovyet araştırmacıların çalışmalarını yeniden ele alıp, doğruluğunu savundular. Rus iddiaları son zamanlarda bir çok yazar tarafından dillendirilmiştir. Bir çok büyük kaynak bölgesinde yapılmış araştırmalar, rezervlerin tükenmekte olduğu iddiasını doğrulamıyor. Yanı sıra, sürekli yeni kaynaklar tespit ediliyor.

Örnekse, Haiti, bu ülkeye ABD tarafından aniden el atılmış olması, bazı solcu yazarların iddia ettikleri gibi, sadece ucuz emek-gücü kaynağına kavuşmak değil, asıl neden, etrafındaki sularda yoğun tektonik hareketlenmelerin görüldüğü  bu ada ülkesinin petrol ve doğal gaz bakımından zengin kaynaklara sahip olduğunun tespit edilmiş olmasıdır.

ABD’li araştırmacıların Sovyet çalışmasını reddetmeleri anlaşılır nedenlerden kaynaklanıyor. ABD bir yandan, petrol ve doğal gaz kaynaklarının rezervlerinin tükenmekte olduğunu iddia ederek, fiyatlar üzerinde kontrol kurmak; diğer yandan da, petrol ve enerji rezervlerinin bulunduğu ve  bu kaynakların nakledilmesi için gerekli görülen alanlara yönelik askeri ve diplomatik operasyonlarını meşrulaştırmak istiyor.

Şimdi ABD jeo-ekonomi-politik olarak geriliyor. En büyük sorunu Avrasya’yı kontrolü altına alamamaktır. Bu kontrol olmayınca ABD hegemonyasının sürdürülmesi olanaklı değil.  Bu kontrol olmadan ABD ancak bir bölgesel güç derekesine düşebilir.

Avrasya, dünyanın en önemli hidrokarbon ve hidroelektrik  enerji kaynaklarını, en stratejik madenlerini, minerallerini, su kaynaklarını (dünyanın en uzun 6 nehri bu coğrafya bulunuyor), devasa bir ucuz emek-gücü ve meta pazarını içeriyor. Yanı sıra, Avrasya’nın bir çok kişinin ihmal ettiği bir başka zenginliğiyse, bilimsel manada yetişmiş değerli insan gücüne sahip olmasıdır. Rusya, Çin ve ve daha güneydeki Hindistan gibi ülkelerin bilimsel kapasiteleri bir çok Batı ülkesinden ileridedir. Son otuz yılda bu anakaranın bilimsel araştırmalara katkısı, batı ülkelerinin katkısını oransal olarak aşmıştır.

ABD’nin burada bulunan ve aralarındaki işbirliği sürekli gelişen Rusya, Çin, İran gibi güçlerle doğrudan bir çatışmaya girişmesi olanaklı değildir. ABD şimdi bir yandan bu güçleri birbirlerine düşürmek; öte yandan da, söz konusu coğrafyada islamcı  (ve Ukrayna’da gördüğümüz gibi Nazi) teröristleri organize ederek kaosu yaymak isteyecek, bu ülkelerin ekonomik istikrarını bozma çabasına hız verecektir.

ABD’nin globalleşme perspektifi iddia edildiği gibi, demokrasi, insan hakları gibi ideallere değil,  yeni-feodalizme, kaosa, ve nihayet faşizmlere, savaşlara referans vermektedir. Bu arada, Türkiye gibi bir ülkede de faşizmin, AKP rejimi altında,  yükseltmekte olması bu emperyal “global” perspektif kavranmadan anlaşılamaz. Yani emperyalizme karşı durmadan AKP rejimine; AKP rejimine karşı durmadan emperyalizme karşı çıkma siyasetlerinin hiç bir geçerliliği yoktur.

T

Çin Komünist Partisi’nin 18.Ulusal Kongresi: Yeni Büyüme Stratejisi ve Siyasal İmaları

Türkiye’de, ABD seçim kampanyaları sırasında, sol kamuoyunun dikkatinden kaçan önemli bir Cumhuriyetçi ve Demokrat ortak prodüksiyonu kampanya vardı. Gerek Romney ve gerekse Obama, ABD’deki ekonomik krizden Çin’i sorumlu tutuyorlardı. Her ikisi de, yanlış hatırlamıyorsam, Ekim ayında, Hofstra Üniversitesi’ndeydi, bir soru üzerine, ABD’deki ekonomik düşüşten, işsizlikten Çin’i sorumlu tutmuşlardı. Devam ederek, Çin’in ABD’deki yatırımlarının ülkenin ulusal güvenliği için tehdit oluşturduğunu iddia etmişlerdi. Çin’le ticaretin ABD’nin ekonomik bağımsızlığını yok etmekte olduğunu vurgulamışlardı. Bir kaç gün sonra bir kamuoyu araştırma şirketinin Amerikalılarla yaptığı bir ankette de, ABD yurttaşlarının yaklaşık yüzde 70’nin başkanın ve rakibinin görüşlerine katıldıkları sonucu çıkmıştı.

Bunun üzerine resmi Çin medyası, ABD siyasetçilerini ucuz politikacılık yöntemlerine başvurarak ABD halkını Çin’e düşmanlaştırmaya çalıştıklarını iddia etmişlerdi. Çin ile ABD arasındaki ilişkilerde asıl mağdurun, kısıtlamalara ve yasaklara tabi tutulan Çin firmaları olduğunun altı çizilmişti.

Çin’in epeyce bir zamandan beri ABD’yi korumacı ekonomik anlayışı dolayısıyla eleştirdiği bilinmektedir. Çin, ABD’nin bir yandan dünya ülkelerine serbest piyasacı politikalar uygulamaları için çağrı ve baskı yaparken, kendisinin korumacı ekonomi politikaları izlemekte olmasını büyük bir çelişki olarak yorumlamıştı. En son, Obama yönetimin Çin’e yüksek teknoloji ihracını yasaklayan kararları bu korumacılık tartışmasını yeniden alevlendirmişti. Tartışmalar sürerken iki ülke birbirlerini yeni soğuk savaşın “truva atı” olmakla suçlamışlardı.

Bu tartışmalarda Çin tarafı, Çin ekonomisinin ya da GSMH’nın yüzde 30’undan fazlasının ihracata dayanırken, bu oranın ABD için yüzde 15’lerde olduğunu söylüyor. Bu durumda, büyümek için ihracata muhtaç ülkenin Çin olduğu belirtiliyordu.

ABD EMPERYALİZMİ KIŞKIRTIYOR

Tabii bu görünürdeki ekonomik tartışmaların siyasal boyutlarının olduğu, olacağı gözden kaçırılmamalıdır. Obama yönetiminin, Hindistan ve Çin’i karşı karşıya getirmek için yürüttüğü kışkırtıcı siyasal faaliyetler de biliniyor. En son, Eylül ayında Çin’in yaptığı ilk uçak gemisinin faaliyete geçmesiyle, ABD bunu, Hindistan’a karşı tehdit olarak yorumlamıştı. Son dört yılda, Hindistan’ın sürekli silahlandığını, ABD’nin bu ülkeye silah satışında önemli bir paya sahip olduğunu görüyoruz. Halbuki daha Çin bu uçak gemisine sahip olmadan çok önce Hindistan’ın İngiltere’den alıp modernize ettiği bir uçak gemisine sahip olduğu biliniyor. Tabii her iki ülke de Hindistan’ı çok önemli bir potansiyel dış pazar olarak görüyorlar. Bunun farkında olan Hindistan, dış işleri bakanı aracılığıyla, geçen ay, ülkesinin ilişkilerinde her ikiyi ülkeyi de gözeteceğini söylemişti.

Bariz şekilde Uzak Doğu’da, Çin Hindi’nde, Rusya’da ciddi bir askeri hazırlık olduğunu görüyoruz. Rus ordusunun da kendisini modernize etmek için yedi yüz milyar dolarlık bir bütçe hazırlamış olduğu ne zamandır söyleniyor.

“ÇİN’E ÖZGÜ SOSYALİZM” YA DA SÜREKLİ REVİZYONİZM

Bilindiği gibi Deng devrinden itibaren ÇKP Ulusal Kongreleri, “Mao Zedung Düşüncesi” revizyonunu revize eden “Deng Xiaoping Teorisi” yle partinin siyasal çizgisinin, sürekli gözden geçirildiği, adeta “sürekli revizyonizm” programlarının kararlaştırıldığı platformlara dönüşmüştür.

1982’deki Deng çizgisini mantıksal doğrultusunda geliştirmek adına ÇKP politbürosundaki konumunu 1987’de güçlendiren Jiang Zemin, başkan olduktan sonra revizyonizm yolunda bir hamle daha yapmış, malum Konfiçyüsçü retoriği çağrıştırır şekilde, Üç Önemli Temsili Fikir “açılımı”nı parti programına ve sonrasında da Çin anayasasına dahil ettirtmişti. Buna göre, 1)ileri toplumsal üretici güçlerin yaratılması (esnek -piyasacı- ekonomik büyüme), 2) ileri kültürel kazanımların yaratılması (kültürel ve ideolojik yenilenme) ve 3) çoğunluğun çıkarlarını gözeten politik uzlaşmanın yaratılması (“ileri demokrasi”, ya da isterseniz, “bütün halkın devleti” anlayışı) hedefleri partinin önüne koyuluyordu.

ÇKP’nin 17.Ulusal Kongresi’nde, şimdi görevini devretmesi beklenen başkan Hu Jintao revizyonu derinleştirmek adına, Bilimsel Gelişme Kavramı anlayışını hakim parti çizgisi haline getirmiş, buna göre çağdaş dünya şartlarının gerektirdiği ekonomik -teknokratik aklın Çin yönetiminin bütün alanlarına uygulanması istenmiştir. Onun döneminde Çin, kapitalist dünyayla entegrasyon adına büyük adımlar atmıştır. Jintao, Çin’in ekonomik gelişmesi bakımından, barış içinde karşılıklı çıkarları gözeten uluslararası bir ortama muhtaç olduğunu her fısatta dile getirmiştir. Aynı zamanda da, azınlıklar sorunu ve parti içi muhalefet karşısında çok sert önlemler almıştır.

Bir parantez açacak olursak, çağdaş Çin’in oluşumunda Sovyetler Birliği etkisinin, daha çok olumsuz görünümleriyle, çok açık olduğunu tespit etmek gerekiyor. Elbette henüz bir komünist belagatten vazgeçilmemiştir. Hu Jintao halen “Çin’e özgü bir sosyalizm” pratiği içerisinde olunduğunu söylemekte, sosyalizmin Çin’de nihayet ilk evresine girmiş olduğuna işaret etmektedir. Tarihsel bir perspektiften ve kıyaslamalı olarak bakıldığında Çin’in, SBKP’nin 20.Kongresi’den sonra 1958’den itibaren  teorik ve politik özellikleri itibarıyla, SBKP’nin revizyonistleşme rotasını takip etmiş olduğu veyahut SSCB’deki gelişmelerden olumsuz olarak etkilenmiş olduğu  söylenebilir.

Tekrar ÇKP’nin 18.Ulusal Kongre’sine dönecek olursak, başkan Hu Jintao kongreye sunduğu raporunda, çok önemli noktalara işaret etmiştir. Birincisi, Çin artık iç pazarına ağırlık verecektir. Başkan konuşmasında, iç pazarı genişletmek, iç talebi patlatmak gerektiğini ifade etti. Hatta Çin plancılarının bireysel potansiyel talep yaratma konusunda da çalışmalar yapması gerektiğini söyledi. Çin’in kapitalizmin kriziyle öne çıkardığı kamucu politikalarından (yani Keynesçilikten) taviz vermeyeceğini belirtti. Hatta Çin parti toplantılarında ilk kez olmak üzere, kişi başına düşen milli gelir payını on yıl içinde ikiye katlamanın hedeflendiğini söyledi. Böylece ilk kez Çin’de ekonomik gelişme bağlamında, kişi başına ulusal gelir kriterine ve hedefine değinilmiş oldu.

Bu karar çok önemli. Demek ki Çin, ihracata dayalı kalkınma stratejisine nazaran iç pazara dayalı kalkınma stratejisine ağırlık verecektir. Bunu sağlamak için de içeride, ücretleri arttırarak, halkın satın alma gücünü arttıracaktır. Yine ilk kez, en yetkili ağızdan, bugüne kadar izlenmiş olan büyüme stratejisinin, zengin ve fakir arasındaki mesafeyi uçurum düzeyine getirmiş olduğunun itiraf edildiğini görüyoruz. Elbette bu konuya değinilmesi, iç pazara dönüşü meşrulaştırmak içindir. Hem kırsal hem de kentsel kesimdeki çalışanları sürdürebilir bir sosyal güvenlik şemsiyesi altına alma çağrısını da bu yeni strateji çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Bununla beraber, bütün bu önlemlerin, uygulandıkları takdirde,  Çin’in dış ticaretteki rekabet kabiliyetini bir ölçüde azaltacağı da aşikardır.

Burada çok önemli bir noktaya değinmek lazım. Çin yönetiminin iç pazarcı önlemleri aslında Çin’in düşük ücretlere dayalı kalkınma stratejisinin sınırlarına ulaşmış olduğunun da ilanı olarak görülmelidir. Çin bu noktaya 2006-2007 yıllarında ulaşmıştır. Bu tarihle, kapitalizmin son büyük bunalımının patlak verdiği tarih arasında bir örtüşme olması ilginçtir.

Bilindiği gibi, 2007’deki 17.Ulusal Kongre’de de iç pazarı teşvik etmek ve toplumsal eşitsizlikleri gidermek adına önlemler alınması kararlaştırılmıştı. İç talebi genişletmek yönünde sınırlı bir uygulama son iki üç yılda yapılmıştı. Büyük kentlerde ücretlerde bir miktar artışa gidilmişti. Aradan geçen zaman içinde özellikle büyük kentlerde çalışan emekçilerin ücretlerindeki bu artışın yaklaşık yüzde 15 civarında olduğu istatistiklere yansımıştı.

O zaman bazı “eski tüfek Maocular”  bu kararlardan etkilenmiş, Çin’in kapitalistleşmeyeceği yolunda iddialar geliştirmişlerdi. Oysa, Çin kapitalist emperyal bir güç olma yolunda kararlı adımlar atmayı sürdürmektedir. Üstelik   neo-liberal   araçları görece kontrollü bir şekilde kullanmaktan vazgeçmeden. Çin’de, özellikle büyük kentlerdeki emekçilerin ücretlerinde nispi bir artış olsa da, kırsal alanlardan kentlere gelen masif göç, kayıt dışı bir emek sömürüsünün en vahşi formlarda sürdürülmesine olanak veriyor. Çalışan emekçiler üzerinde  baskı yaratan muazzam bir “yedek emekçi ordusu” nun varlığı,  Çin’deki yerli ve yabancı sermaye kuruluşlarına ücretleri belli bir seviyede tutmak veya düşürmek adına eşsiz olanaklar sunuyor.

Çin’de bugün uygulanan devlet kapitalizmi çerçevesinde, tek tek (hatta ellerinde muazzam sermaye birikimine sahip) burjuvalar ortaya çıkmış olsa da, ekonomik-siyasal-ideolojik bir bütünlük teşkil etmesi anlamında, bir sınıfsal yapı olarak burjuvazi  (henüz) oluşmamıştır. Yani burjuvazisi olmayan bir kapitalizm pratiğinden söz ediyorum. Girişimci faaliyetleri esas olarak devlet memuru figürler yürütmektedir. Devlet ya da bürokrasi, geleceğin burjuvazisi adına vekaleten kapitalizmi geliştirmektedir. Bizim erken devletçilik deneyimimizi hatırlatan bir tür “vesayet kapitalizmi” nden söz edebiliriz.

Tabii asıl benzerlik Sovyet NEP dönemiyle.  Mao sonrası dönemin, özellikle de Deng programının NEP programıyla anlamlı benzerliklerinin olduğu açıktır. Bugün ulaşılan noktada aralarındaki farklar şudur:  Bir kere Sovyet NEP’i, çok ağır ve çok daha kötü şartlarda devreye sokulmuştu. Savaş, ardından iç savaş ve emperyalist işgal Rusya’da büyük maddi yıkımlara yol açmıştı. Halk açlıkla karşı karşıya idi.

Bu şartlarda Sovyet NEP’i,, sosyalist kuruculuk öncesinde, bireysel kapitalist teşebbüsü önlemek ve üretim araçlarını devlet elinde toplamak, pre-kapitalist ekonomik sektörleri tasfiye etmek gayesiyle geçici bir aşama olarak öngörülmüştü. Sosyalist kuruluş öncesinde sınıf mücadelesinde taktik bir evre olarak kurgulanmıştı. Söz konusu politika proletarya diktatörlüğü şartlarında uygulanmıştı. Devlet kapitalizminden sosyalist ekonomiye geçilecekti. Nitekim öyle de oldu.

Oysa Çin’de uygulanan NEP bizatihi sosyalizm olarak sunuluyor. “Pazar sosyalizmi” deniliyor. Devlet kapitalizmi halen güçlü ama bireysel teşebbüsün de giderek mevzi kazanmakta olduğu görülüyor. Ellilerden seksenlere kadar bizde de görüldüğü gibi, esas olarak, devletten özel sektöre kaynak sağlamak amacına yönelik karma ekonomik model, bireysel teşebbüsün önünü açacak şekilde uygulanıyor. Buna göre, Sovyet Rusya’daki uygulama devrimci; Çin’deki karşı devrimcidir.

Sovyet NEP’iyle başka bir önemli fark da tarımsal alanda görülüyor. Sovyet NEP’i sonrasında tarımsal kollektivizasyon öngörülmüş ve gerçekleştirilmişti. Oysa Çin NEP’inden önce gerçekleştirilmiş olan kollektivizasyon, Deng’in NEP ile birlikte tasfiye edildi. Düşük emek maliyetine dayanan Çin ekonomik büyüme stratejisinin gereksindiği “yedek işçi ordusu” nu oluşturmak adına tarımsal kollektifler tasfiye edildi. Anlaşılıyor ki şu haliyle Çin NEP’i ÇKP tarafından, kapitalizmin kalıcı olarak tesisi yolunda bir aşama olarak görülmektedir.

Çin’de, Kültür Devrimi’nden sorumlu tutulan “dörtlü çete”nin iktidardan tasfiyesiyle birlikte, özellikle Hua Guofeng ve Deng Şiaoping yanlılarının hükümet darbesiyle iktidarı ele almaları sonucunda, 1976’dan itibaren başlatılan NEP, 1958 Büyük İleri Atılım programının başarısızlığından sonra altmışların hemen başında bir kaç yıl süren ve büyük ölçüde Sovyet NEP’ini örnek alan ve Kültür Devrimi’nin başlatılmasıyla ara verilen ilk Çin NEP’inin devamı olarak da görülebilir. Hatta ilk NEP’in kuramcıları olan Chen Yun, Liu Shaoqi ve Şue Muqiao gibi figürlerin (Çin’in Bukharin’leri, Rykov’ları da denebilir)  fikir ve kuramları Mao-sonrası NEPçilerinin, tabii Deng’in de referansları oldular.

Yani Çin’de ikincisi için çıkış noktası işlevi görmüş olduğunu söyleyebileceğimiz daha erken bir NEP deneyimi yaşanmıştı. Mao-sonrası ikinci deneyim, sınıf savaşımının sona erdiği kabulünden hareketle proletarya diktatörlüğünün rafa kaldırıldığı koşullarda, açık bir revizyonizm olarak görülmek gerekir. İlk NEP deneyimi, 1958 Büyük İleri Atılımı’ndan sonra sınıf savaşımını tekrar öncelikli hale getiren, sosyalizmi kurmayı hedefleyen Kültür Devrimi’yle aşılmak istenmişti. Sosyalizm perspektifi olmayan, karşı-devrimci bir NEP’le sonuçlandı.

Tekrar Kongre’nin olası sonuçları üzerinde duracak olursak,  Çin hem ABD ve AB gibi çok önemli dış pazarlarındaki ekonomik krizin derinleşme eğilimini sürdürmesini hem de kendisine karşı alınacak ekonomik-politik önlemleri düşünerek, şimdiden hamlesini yapıyor. Hazırlanıyor. Bugün Çin yönetimi, ABD tarafından fiilen ilan edilmiş olan yeni bir soğuk savaşta, eski soğuk savaşta SSCB’nin bulunduğu konumu, içerik olarak olmasa da şeklen, temsil ettiğini görüyor. Yani “baş düşman” dır. Tabii Başkanlık seçimini kazanması kuvvetle muhtemel olan ikinci döneminde Obama’nın, “containment”  politikasına öncelik vereceğinin de farkındadır. Global finans tekellerinin kuklası olan Obama’nın ikinci dönemindeki en önemli görevi, Çin’in yükselişini durdurmaya çalışmak olacaktır.

Gelgelelim, ABD’li stratejler bir şeyi hesaplamamış görünüyorlar. Çin’i birlikte kuşatmayı düşündükleri ülkelerin bir çoğunda kayda değer bir Çinli nüfus var. Ve bu nüfus şu ya da bu derecede Çin’le ekonomik bir entegrasyon içerisindedir. Yine bu nüfusun Çin’in izlediği ekonomik politikalarla bir sorunu yoktur. Çin’in komünist ideallerden reel olarak vazgeçmiş olduğunu gayet net olarak görmektedirler.

Zaten eğer Çin tarihine bakılacak olursa, Çin imparatorluklarının çöktükten sonra yeniden güçlü imparatorluklar halinde restore edilebilmeleri, Çin’in hem kendi içinde ve hem de etrafındaki ülkelerdeki nüfus içinde etnik(Çinli) olarak homojen ve anayurda ekonomik ve kültürel olarak bağlı bir insan malzemesine sahip olmasıyla izah edilmektedir. Bu insanların ataları imparatorluklar devrinde, mesela eski Roma’da olduğu gibi,  nüfusun çoğunluğuna etnik olarak yabancı bir hegemonik azınlığın yönetimi altında değillerdi.  Nitekim, eski Roma imparatorluğu çöküşten sonra bu yüzden tarih sahnesinden kaybolmuştur. Yine Avrasya coğrafyasından yükselmiş Moğol imparatorluğu da kültürel olarak domine ettiği coğrafyaya üstünlük sağlayacak durumda olmadığı, tersine fethedilene asimile olduğu, onun üstün kültürünün etkisine girdiği, hatta onun dilini, dinini, siyasal ve toplumsal örgütlenme biçimlerini sahiplendiği için  bölünüp parçalara ayrıldıktan sonra -eski Roma gibi- bir daha belini doğrultamamıştır. Yitip gitmiştir. Oysa üstün Çin kültürü dün olduğu gibi halen etnik olarak Çinli olmayan bölge nüfusu üzerinde dahi etkilidir. Bunlar tarih kitaplarında yazılı.

Başkan Jintao, Çin’in geleceği bakımından çok önemli iç ve dış stratejik fırsatları değerlendirmesi gereken bir periyota girmekte olduğunun altını çiziyor. Çin’in denizlerdeki çıkarlarını ve “hakları”nı koruyabilmek için denizciliğe çok önem vermesini, bu alandaki çabalarını katlaması gerektiğini belirtiyor. Çin’in denizlerde haklarını koruyacak bir deniz gücüne sahip olmasının elzem olduğuna vurgu yapıyor. Bu önemlidir. Geçmişte sino-sovyet cephe, denizleri ihmal etmişti. Tarihsel referansları olan imparatorluklar, devletler gibi, askeri anlamda, esas olarak bir kara gücü olarak örgütlenmişlerdi. Eski soğuk savaşı ABD’nin kazanmış olmasında denizlerdeki hakimiyetinin de rolü olduğunu belirtmek isterim.

Bilindiği gibi, Japonya ile yaşanan adalar sorunu dolayısıyla hemen Kongre öncesine kadar, ÇKP tarafından teşvik edildiğinde kuşku bulunmayan, Japonya’yı protesto eden büyük sokak gösterileri yapılmıştı. Çin yönetimi halkın haklı kaygularını takdir ettiklerini söylemişlerdi.Kongre’de, Japonya karşısında geri adım atılmayacağı ama barışçı çözüm arayışlarının da sürdürüleceği ifade edildi.

Obama’nın ikinci döneminde dikkatlerimizi artık daha çok Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya,Çin Hindi’ne çevirmemiz gerekecek. ABD yönetimin bu dönemde, en başından beri özellikle Obama’ya destek vermiş olan finans tekellerinin, dolar lobisinin Çin rekabeti karşısında ABD’nin sürekli gerilediği yönündeki uyarılarını dikkate alarak, Orta, Doğu ve Güneydoğu Asya ‘ya daha fazla yoğunlaşacağı beklenmelidir.

Ortadoğu hakkında da bir kaç şey söyleyerek bitirelim. Suriye’ye yönelik emperyalist saldırı başarısız olmuştur. En azından şimdilik böyle. Esnek ABD dış politikası, Suriye’nin güneyinde yer alan bölgedeki varlığını tahkim edecektir. Elbette Suriye’deki düşük yoğunluklu savaşı veya terörist saldırıları desteklemeye devam edecektir. Ancak merkezi,doğu ve güneydoğu Asya’nın öncelikli yeri dolayısıyla dikkatini oraya daha fazla verecektir. Rusya ve Çin ile daha dolaysız şekillerde karşı karşıya gelecektir. Bir global savaş riskinin daha da  artacağı  konjonktüre girmekteyiz.

Tabii Suriye’deki geri çekilme her şeyden önce Suriye adına büyük bir başarıdır. Sonra İran ve Rus diplomasinin görkemli bir gövde gösterisi olmuştur. Bunun da kaydedilmesi gerekir. Yine bu gerilemenin bölge adına bir takım sonuçlar doğuracağı açıktır. Gelgelelim bunları ihtiyatlı hareket ederek geçiçi sonuçlar olarak değerlendirmekte yarar vardır. Unutmayalım, ABD diplomasisi esnektir, çok seçeneklidir. Birinci sonuç, İran’ın vurulmasının rafa kaldırılmış olmasıdır. İkincisi, Barzani projesinin hasara uğramasıdır. Barzani, meşru Irak yönetimi karşısında geri çekilme ihtiyacı duyacaktır. Elbette, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta gerilimler didişmeler sona ermeyecektir. Çatışmalar şimdilik düşük yoğunluklu bir seyir izleyecektir.

ABD’nin zaten güçlü olduğu Ortadoğu’nun batısındaki ya da güneybatısındaki konumunu konsolide etmesi demek, İsrail’in ihyası demektir. Bunu unutmayalım. Bu çerçevede, Türkiye ve İsrail tekrar “eski dostlar” ı oynayacaklardır. Artık Türk başbakanın “van minüt” mastürbasyonu yaptırma imtiyazı elinden alınacaktır. Buna mukabil elbette koskoca Türkiye başbakanı da boş duracak değildir, içeride dinciliği ve milliyetçiliği körüklemekle iktifa edecektir. Her tepeye ve her meydana bir cami, her eve bir mescit  kampanyalarına girişecektir. Bunu yaparken, muhtemelen kendisini “bahtsız bedevi” haline getiren dış bakanını da kızağa çekecektir.