Çin, Emperyalizm ve “Küresel Güney”: Amerika-Çin Zirvesi Öncesinde Uyarılar

Bugünkü dünya siyasetini anlamaya çalışırken karşılaşılan en büyük teorik sorunlardan biri, birbirinden farklı olguların aynı kavram altında toplanmasıdır. ABD hegemonyası ile emperyalizm, çok kutupluluk ile anti-emperyalizm, devlet kapitalizmi ile sosyalizm, “Küresel Güney” ile anti-emperyalist mücadele birbirinin yerine kullanılmaya başlanmıştır. Bunun sonucu, siyasal değerlendirme ile teorik kavramsal değerlendirme arasındaki bağın kopmasıdır.

Özellikle Çin konusunda bu kopuş belirgindir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendisini sosyalist olarak tanımlaması, onun sosyalist olduğu anlamına gelmez. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyici ekonomik ilişkilerdir; devlet işletmeleriyle birlikte büyük ve güçlü bir özel sermaye alanı vardır. Devlet, stratejik sektörler, finans, kredi, sanayi politikası ve uzun dönemli yatırım kararları üzerinde olağanüstü güçlü bir konuma sahiptir. Bu nedenle Çin’i klasik Batı kapitalizminin basit bir kopyası olarak değerlendirmek de, kendi resmi ideolojik tanımını esas alarak sosyalist saymak da doğru değildir. Çin, özgül bir devlet kapitalizmi biçimidir. Daha önceki yazılarda Çin üzerine değerlendirmeler yaparken, ekonomik yapı ile siyasal biçim arasındaki bu farklılığa özellikle dikkat çekmiştim.

Buradan hareketle yapılan ikinci bir hata da şudur: Çin kapitalist ise emperyalist, dolayısıyla ABD ile aynı şeydir denmektedir. Bu da doğru değildir. Bir ülkenin kapitalist olması, onun dünya kapitalist sistemi içindeki konumunu tek başına açıklamaz. Çin’in kapitalist olması, ABD ile özdeş olduğu anlamına gelmez. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu sosyalist veya kendiliğinden anti-emperyalist yapmaz.

Burada emperyalizm ile hegemonya arasındaki ayrımı yeniden kurmak lazım.

Emperyalizm ve hegemonya

Lenin’in emperyalizm çözümlemesinin önemi, emperyalizmi yalnızca bir dış politika biçimi olarak ele almamasıdır. Üretimde ve sermayede yoğunlaşma, tekellerin belirleyici hale gelmesi, banka ve sanayi sermayesinin bütünleşmesi, sermaye ihracının önem kazanması, uluslararası tekelci birliklerin oluşması ve dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması, kapitalist gelişmenin belirli bir aşamasının birbirine bağlı görünümleridir.

Bu bakımdan emperyalizm sadece kapitalist devletlerin zaman zaman seçtikleri saldırgan bir dış politika değildir. Kapitalist gelişmenin belirli bir yoğunlaşma düzeyinde kazandığı uluslararası biçimdir. Bunları biliyoruz.

Hegemonya kavramına gelince, her emperyalist güç hegemon değildir. Hegemonya, emperyalist sistem içerisindeki güçler hiyerarşisinin belirli bir tarihsel biçimidir.

ABD’nin özgünlüğü yalnızca büyük bir emperyalist güç olmasından kaynaklanmıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünya ekonomisinin finansal, askerî, siyasal ve kurumsal örgütlenmesinin merkezine yerleşmiştir. Dolar sistemi, Bretton Woods kurumları, uluslararası finans düzeni, NATO, dünya ticaretinin kurumsal çerçevesi ve ABD’nin askerî kapasitesi aynı bütünün parçalarıdır. Bu bütün, ABD’nin yalnızca güçlü bir devlet değil, dünya kapitalizminin hegemonik merkezi haline gelmesini sağlamıştır. Buna önceki yazılarda değinmiştim.

Bu nedenle bugün ABD hegemonyasının zayıflamasını emperyalizmin zayıflaması olarak görmek doğru değildir.

Bir hegemonun gerilemesi kapitalizmi ortadan kaldırmaz. Dünya kapitalist sistemindeki güç dengelerini ve hiyerarşik düzeni değiştirir. Beklentinin tersine, günümüzde de tanık olmaya başladığımız gibi, hegemonik merkezin zayıflaması emperyalist rekabeti artırabilir.

Dolayısıyla günümüzde talep edilen ve fiilen ortaya çıkmış olan çok kutupluluk, kendi başına ilerici bir tarihsel aşama değildir. Çok kutuplu bir dünya sosyalist de olabilir, kapitalist de. Eğer mevcut kapitalist dünya sistemi içerisinde gerçekleşiyorsa, çok kutupluluk emperyalizmin ortadan kalkması değil, emperyalist güçler arasındaki ilişkinin ve hiyerarşinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelebilir. Bu da, anti-emperyalist devrimci güçlerin hareket alanını görece genişletmek gibi bir sonuca yol açabilir.

Çin’in özgül konumu

Çin bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.

Çin’in sosyalist olduğu iddiası, üretim ilişkileri bakımından savunulabilir değildir. Çin ekonomisinde meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyicidir. Devlet işletmelerinin büyüklüğü ve devletin ekonomi ve ekonomik kararlar üzerindeki ağırlığı bu gerçeği değiştirmez.

Asıl mesele, Çin devletinin kapitalizmin dışında veya karşısında bulunması değil, kapitalist birikimin örgütlenmesindeki merkezi rolüdür.

Çin’de devlet, enerji, ulaştırma, telekomünikasyon, finans, savunma, ağır sanayi ve yüksek teknoloji gibi stratejik alanlarda çok büyük bir ekonomik güce sahiptir. Bunun yanında özel sermaye de çok büyük bir gelişme göstermiştir. Parti-devlet, özel sermayeden bağımsız bir siyasal yapı olarak değil, kapitalist birikimin genel koşullarını belirleyen ve büyük sermayeyi ulusal strateji doğrultusunda yönlendiren bir mekanizma olarak işlemektedir. Çin’de devlet ile özel sermaye arasındaki sınırların pratikte giderek daha fazla iç içe geçmesi, bu yapının özgüllüğünü göstermektedir.

Bu nedenle “devlet kapitalizmi” kavramı Çin’i anlamak bakımından önemlidir.

Fakat Çin kapitalizminin analizinde, daha önceki yazılarda önermiş olduğum ve özellikle 70’li yıllarda revaç görmüş bir kavram olarak “tekelci devlet kapitalizmi”ni kullanacaksak, bunun gerekçelerini de ortaya koymak gerekir. Buna göre, yalnızca devletin büyük işletmelere sahip olması yeterli değildir. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, büyük sermaye ile devlet aygıtının bütünleşmesi ve devletin bu sermayenin uluslararası rekabet koşullarını örgütlemesi birlikte değerlendirilmelidir (1). Çin’de bu unsurların giderek daha belirgin hale geldiği görülüyor.

Burada tekelci devlet kapitalizmi kavramının anlamı yalnızca devletin ekonomide büyük bir paya sahip olması değildir. Asıl mesele, yoğunlaşmış sermayenin devlet aygıtıyla kurduğu yapısal ilişkidir. Devlet, sermayenin karşısında duran bağımsız bir güç olmaktan çok, sermayenin ulusal ve uluslararası yeniden üretim koşullarını örgütleyen başlıca siyasal araçlardan biri haline gelir. Çin’de devletin büyük işletmeler, finans sistemi, kredi mekanizmaları, sanayi politikası ve stratejik sektörler üzerindeki belirleyici konumu bu açıdan önem taşımaktadır.

Devlet kapitalizmi kapitalizmin alternatifi değildir. Devletin ekonomiye müdahalesinin artması, kapitalist ilişkilerin ortadan kalktığını göstermez. Tersine, belli tarihsel koşullarda devlet kapitalist birikimin örgütlenmesinde başat bir rol oynayabilir.

Bu bakımdan Çin’de devlet kapitalizminin gelişmesi ile Çin’in gelecekte emperyalist bir güç haline gelmesi arasında teorik bir çelişki yoktur.

Tam tersine, büyük sermayenin yoğunlaşması, şirketlerin ve tekellerin büyümesi, sermaye ihracının genişlemesi ve Çin sermayesinin uluslararasılaşması ilerledikçe, devletin bu sermayenin dünya pazarındaki rekabetini desteklemesi yönündeki eğilim de güçlenecektir.

Burada bir tarihsel eğilimden söz etmek mümkündür; fakat tarihsel eğilim ile mekanik kaçınılmazlık birbirine karıştırılmamalıdır. Çin kapitalizminin gelişme dinamiklerinin emperyalistleşme yönünde ilerleyen maddi koşullar yarattığını saptamak başka şeydir, Çin’in bugün geldiği noktayı emperyalizmle özdeşleştirmek başka. Ben ilk konumu savunuyorum.

Çin neden ABD’ye karşıdır?

Çin’in ABD hegemonyasına meydan okumasının nedeni Çin’in sosyalist olması değil. Çin, kapitalist dünya ekonomisinin dışında değildir. Tam tersine, dünya kapitalizminin en önemli üretim merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Fakat kapitalist dünya ekonomisinin içinde bulunmak ile onun mevcut hegemonik hiyerarşisini kabul etmek aynı şey değildir.

Çin’in yükselişi, bir dönem Çin’in yükselmesini olanaklı kılan uluslararası düzenin sınırlarıyla karşılaşmasını beraberinde getirdi. Bir dönem Çin’in ihracatını ve sanayileşmesini kolaylaştıran söz konusu serbest ticaret düzeni, Çin’in teknolojik ve sanayi kapasitesi ABD sermayesiyle rekabet edebilir hale geldikçe, ABD açısından giderek bir rekabet, dahası bir meydan okuma sorununa dönüşmeye başladı.

Buradaki tarihsel ironi açıktır.

ABD uzun yıllar dünya pazarının serbestleşmesini, ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasını ve “kurallara dayalı” uluslararası düzeni savundu. Çin bu düzen içerisinde yükseldikçe, ABD aynı kuralların kendi üstünlüğünü sınırladığı noktada korumacı, yaptırımcı ve kısıtlayıcı araçlara başvurmaya başladı.

Çin ise dün ABD’nin savunduğu kuralların uygulanmasını bugün bizzat talep etmektedir.

Bunun Çin’i anti-kapitalist yaptığı söylenemez. Tam tersine, Çin’in mevcut kapitalist dünya ekonomisi içerisinde daha güçlü ve daha bağımsız bir konum elde etmeye çalıştığını gösterir.

Dolayısıyla Çin ile ABD arasındaki çatışmayı kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir çatışma olarak sunmak kabul edilemez.

Bugünkü çatışmanın esas ekseni, ABD merkezli hegemonik kapitalist-emperyalist düzen ile bu düzen içerisinde yükselen ama onun hegemonik yapısına da meydan okuyan kapitalist güçlerin çıkarları arasındaki mücadeledir.

Bu ayrım yapılmadığında iki karşıt yanlışa düşülüyor. Bir yanda Çin’in ABD’ye karşı her hamlesi ilerici, hatta sosyalist bir gelişme olarak görülüyor. Diğer yandaysa, Çin ve ABD arasındaki çatışma “iki kapitalistin kavgası” denilerek geçiştiriliyor. Birinci yaklaşım Çin kapitalizmini idealize eder; ikinci yaklaşım ise ABD’nin dünya kapitalizmi içindeki hegemonik konumunu ve somut güç ilişkilerini gözden kaçırır.

Devrimci sosyalist siyaset açısından her ikisi de kabul edilemez.

Çin neden bugün ABD karşısında savunulabilir?

Daha önce de birçok kez vurgulamış olduğum gibi, Çin’in sosyalist olmaması, ABD hegemonyasına karşı yürüttüğü mücadelede devrimci hareket açısından hiçbir önem taşımadığı anlamına gelmez. Dünya siyasetinin soyut ahlaki ölçülerle değil, somut güç ilişkileri içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

ABD’nin dünya çapındaki askerî, finansal ve siyasal üstünlüğünün zayıflaması ile Çin’in yükselişi aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir. Çin’in yükselişi ABD’nin tek merkezli hegemonik hareket alanını daraltmaktadır.

Bu nedenle Çin’in ABD karşısında desteklenmesi ile Çin’in sosyalist ilan edilmesi arasında hiçbir zorunlu ilişki yoktur. Birincisi somut jeo-ekonomi-politik güç ilişkilerine referans veren bir değerlendirmedir. İkincisi ise Çin kapitalizminin niteliğinin yanlış tanımlanmasıdır.

Çin’in ABD hegemonyasına karşı desteklenmesi, Çin devletinin bütün politikalarının veya Çin’deki kapitalist ilişkilerin desteklenmesini gerektirmez. Aynı şekilde ABD’ye karşı olmak da Çin’i sosyalist ilan etmeyi gerektirmez.

Bu ayrım yapılmadığında devrimci hareket iki yanlış seçenek arasına sıkışır: Ya Anglo-Amerikan emperyalizminin safına yaklaşmak ya da Çin kapitalizmini sosyalizm olarak görmek.

Devrimci bir siyaset bu iki yanlıştan birini seçmek zorunda değildir.

ABD emperyalizmine karşı çıkacağız, ama Çin kapitalizmini de sosyalizm olarak görmeyeceğiz.

Bu, politik bir çelişki değil, diyalektik bir zorunluluktur. Bu kadar net!

“Küresel Güney” sorunu

Benzer bir kavramsal bulanıklık “Küresel Güney” konusunda ortaya çıkmaktadır.

“Küresel Güney” kavramı bugün diplomatik ve akademik literatürde yaygın bir kullanıma sahiptir. Kavram, eski sömürge ülkelerinin dünya ekonomisindeki eşitsiz konumlarını, Batı merkezli uluslararası düzenle yaşadıkları sorunları ve daha adil bir uluslararası sistem taleplerini ifade etmek için kullanılmaktadır.

Fakat devrimci siyaset açısından bu kavramın sınırları oldukça belirgindir.

Her şeyden önce “Güney” coğrafi bir kavram değildir. Mesela Çin kuzey yarımkürenin büyük bölümünde bulunmasına rağmen “Küresel Güney” içinde değerlendirilir. Yine mesela Avustralya güney yarımkürede bulunmasına rağmen bu kategorinin dışında kalır. Dolayısıyla söz konusu kavram salt coğrafyayı değil, dünya sistemi içerisindeki belirli bir jeopolitik ve ekonomik konumu kavrar.

Asıl sorun ise bundan daha önemli.

“Küresel Güney”, birbirinden çok farklı kapitalist ve toplumsal yapıları aynı torbaya koyuyor. Örnekse, Çin ile Haiti, Hindistan ile Mozambik, Brezilya ile Bangladeş, Suudi Arabistan ile Küba aynı kategori içerisinde değerlendirilir.

Oysa bunların dünya kapitalizmi içerisindeki konumları aynı değildir. Sermayenin yoğunlaşma düzeyi aynı değildir. Devlet biçimleri aynı değildir. Emperyalist merkezlerle ilişkileri aynı değildir. Kendi dış yatırımları ve sermaye ihracı aynı değildir. İçlerindeki sınıf yapıları aynı değildir.

Öyleyse “Küresel Güney’in çıkarları”ndan söz edildiğinde sorulması gereken ilk soru şudur:

Hangi sınıfın çıkarı?

Bir ülkenin, sözgelimi Türkiye’nin, uluslararası pazarlık gücünün artması, o ülkedeki emekçilerin durumunun da aynı ölçüde iyileşeceği anlamına gelmez.

Bir ülkenin ABD veya Avrupa karşısında daha bağımsız davranması, o ülkenin kendi burjuvazisinin emekçi sınıflar üzerindeki egemenliğinin sona erdiği anlamına gelmez. Yani devletlerarası bağımlılık ile sınıfsal bağımlılık aynı şey değildir.

“Küresel Güney” kavramının devrimci siyaset bakımından en büyük zaafı burada ortaya çıkar: Devletlerarası eşitsizliği görünür kılarken, devletlerin kendi içlerindeki sınıf karşıtlıklarını görünmez hale getiriyor(2)

Üçüncü Dünya neden farklıydı?

Bu “Küresel Güney” kavramı çoğu zaman geçmişteki “Üçüncü Dünya” kavramının bir  ikamesi gibi sunuluyor. (3) Oysa aralarında önemli bir fark var.

Üçüncü Dünya da homojen değildi. Doğru. Ona dahil edilen ülkelerin tamamı aynı ideolojiye, aynı ekonomik sisteme veya aynı dış politikaya sahip değildi. Üçüncü Dünya içinde kapitalist ülkeler de, sosyalist ve sosyalist yönelimli devletler, ulusal kurtuluş hareketleri de vardı. Yani birbirleriyle bağdaşmayan, hatta çatışan siyasal rejimleri içeriyordu.

Fakat bütün farklılıkların üzerinde belirli bir tarihsel-siyasal mücadele bulunuyordu: sömürgeciliğe, emperyalist bağımlılığa ve ekonomik tahakküme karşı mücadele.

Bandung’dan Bağlantısızlar Hareketi’ne ve oradan Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen taleplerine kadar uzanan çizginin anlamı burada yatıyordu. Elbette bu siyasal alanın kendi içindeki sınıf çelişkileri ve devletlerarası çatışmalar küçümsenemez. Fakat ortada gerçek bir siyasal ortaklık vardı.

Dolayısıyla Üçüncü Dünya’yı homojen bir blok olarak görmek ne kadar yanlışsa, onu sadece coğrafi bir kategoriye indirgemek de o kadar yanlıştır.

Üçüncü Dünya, bir sosyalist dünyanın var olduğu koşullarda ve en azından tarihsel oluşum döneminde, emperyalist dünya sistemine karşı belirli bir siyasal konumlanmanın adıydı.

“Küresel Güney” ise bu siyasal içeriğin önemli bir bölümünü kaybetmiştir.

Kalkınma, temsil, ekonomik eşitsizlik, ticaret adaleti ve mevcut uluslararası kurumların reformu gibi talepler öne çıkarken, emperyalizm ve sınıf mücadelesi genellikle geri plana itilmektedir.

Bu nedenle “Küresel Güney” kavramı uluslararası ilişkiler literatüründe belli olguları tanımlamak için kullanılabilir; fakat sol devrimci siyasetin temel kategorisi haline getirildiğinde, açıklamaktan çok bulanıklaştırır.

Devrimci siyaset hangi kavramlardan hareket etmeli?

Devrimci politika açısından belirleyici soru, bir ülkenin “Kuzey”de mi “Güney”de mi bulunduğu değildir.

Asıl sorular şunlardır:

Bu ülkenin dünya kapitalist sistemi içerisindeki yeri nedir?

Hangi sermaye ilişkileri tarafından belirlenmektedir?

Sermaye hangi ölçüde yoğunlaşmış ve merkezileşmiştir?

Sermaye ihracı hangi düzeydedir?

Devlet ile büyük sermaye arasındaki ilişki nedir?

Ülke dünya pazarında nasıl bir konuma sahiptir?

Başka ülkeler üzerindeki ekonomik ve siyasal etkisi nedir?

Ve nihayet, bütün bunların altında hangi sınıf ilişkileri bulunmaktadır?

Sol siyaset açısından anlamlı olan budur.

Bu yaklaşım, bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişinin önemini reddetmez. Tam tersine, bu direnişlerin gerçek sınıfsal içeriğini görmeyi sağlar. Çünkü emperyalist bir merkeze karşı çıkan her devlet ilerici olmadığı gibi, emperyalist bir merkezle çatışan her burjuvazi de kendi işçi sınıfının müttefiki değildir.

Burada sınıf bağımsızlığı belirleyici hale gelir.

Sonuç: Ne Washington’ın ne Pekin’in safı

Bugünkü dünya düzenini sosyalist bir dünya sistemi ile kapitalist dünya arasındaki eski bloklaşmanın basit bir devamı olarak görmek mümkün değildir.

Sosyalist blok ortadan kalkmıştır.

Çin sosyalist değildir.

Dolayısıyla Çin-ABD çatışmasını eski sosyalist dünya ile kapitalist dünya arasındaki çatışmanın yeni bir biçimi olarak değerlendirmek doğru değildir.

Fakat buradan ABD hegemonyasının olumlanması, kabul edilmesi de çıkmaz.

Tam tersine, ABD merkezli hegemonik emperyalist düzenin çözülmesi ile Çin, Rusya ve başka yükselen güçlerin ağırlığının artması aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir.

Elbette bu süreç emperyalizmin sonunu getirmeyecektir. Kapitalizm ortadan kalkmadıkça emperyalist ilişkilerin ortadan kalkması da beklenemez. Süreç sonunda değişen, emperyalist güçler arasındaki ilişki ve hiyerarşidir. Yani emperyalizmin yeni bir biçimde örgütlenmesidir.

Bu bağlamda çok kutupluluk, tek kutuplu hegemonik düzenin karşıtı olabilir; fakat anti-emperyalizmin ve sosyalizmin karşılığı değildir.

Şimdi şunları aklımızda tutalım:

Çin, ABD hegemonyasının karşısındaki en önemli güçlerden biridir; fakat sosyalist değildir.

Devlet kapitalizmi, emperyalizmin karşıtı değildir.

“Küresel Güney” ise emperyalizme karşı mücadele açısından bazı ortak çıkarları ifade edebilir; fakat sınıf mücadelesinin yerine geçirilemez.

Buradan devrimci sosyalist siyasetin bağımsız hattı çıkmaktadır.

ABD hegemonyasına karşı çıkmak gerekir; fakat Çin kapitalizmini sosyalizm olarak göstermek gerekmez.

Çin’in ABD karşısındaki konumunu desteklemek mümkündür; fakat Çin devletinin her politikasını desteklemek gerekmez.

Bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişini savunmak gerekir; fakat o ülkelerin burjuvazilerini kendi işçi sınıflarının önüne geçirmek gerekmez.

Çok kutupluluğu ABD hegemonyasının gerilemesi olarak değerlendirmek gerekir; fakat onu kendiliğinden anti-emperyalizm veya sosyalizm olarak görmek gerekmez.

Devrimci proletaryanın görevi, emperyalist güçlerden birinin arkasına dizilmek değildir.

Ne Washington’ın safında ne Pekin’in safında.

Mesele, kapitalist-emperyalist sistemin bütününe karşı bağımsız bir sınıf siyasetinin yeniden kurulmasıdır.

ABD hegemonyasının gerilemesi böyle bir siyasetin önünü açabilecek nesnel koşullar yaratabilir. Çin’in yükselişi de mevcut hegemonik düzenin çözülmesinde önemli bir rol oynayabilir. Ama bu gelişmelerin hiçbirisi kendiliğinden sosyalizme götürmez.

Hatırlatmak isterim, sosyalizm, emperyalist merkezlerden birinin zayıflamasıyla değil, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasal gücünü yeniden kurmasıyla mümkün olacaktır.

Asıl mesele budur.

NOTLAR :

1) Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramını en yetkin şekilde ele almış olan Fransız Komünist Partisi’nin bir dönem ekonomi politikalarının belirlenmesinde en önemli rolü oynamış, tıpkı Michel Clouscard gibi, zaman zaman parti çizgisiyle uyuşmasa da, öldüğü güne kadar ondan kopmamış değerli komünist Paul Boccara’nın (1932-2017) kitaplarını referans olarak zikretmek isterim. Boccara’nın konuyla ilgili yazılarının yeni bir derlemesi Editions Delga tarafından iki cilt halinde yayınlandı. Bkz. Paul Boccara: Théories sur les crises I-II, Paris: 2015. Yine Boccara’nın Editions sociales’den çıkan Etudes sur le capitalisme monopoliste d’etat sa crise et son issue, Paris, 1974 adlı daha erken bir kitabını da anmak isterim. Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramı 60’lı yıllardan itibaren Sovyetler Birliği’nde kabul görmüştü. Kavramı netleştirme işlevi de gören bir kitap olarak Editions du Progres Moscou (Paris)  tarafından 1969’da yayınlanmış Victor Tcheprakov’un Le capitalism monopoliste d’etat ‘sını da öneririm.

Burada tarihin ironik bir başka tarafına da işaret etmem gerekiyor. “Tekelci devlet kapitalizmi” kavramının özellikle SSCB’ye uygulanması gerektiğini savunan Mao ve Çin Komünist Partisi’nin geçmişteki polemiklerini hatırladığımızda, bugünkü tablo gerçekten ibret vericidir. Dün Sovyetler Birliği’ni kapitalist, “devlet kapitalisti”, hatta “süper emperyalist” olarak niteleyenlerin  (Maocu Samir Amin’in “Sovyet üretim tarzı” kavramsallaştırması da bu tartışmanın, başka bir örneğidir) önemli bir bölümü, bugün Çin’deki devlet-sermaye ilişkilerini ve kapitalist gelişme dinamiklerini aynı teorik ölçülerle değerlendirmek yerine Çin’i sosyalist bir ülke olarak romantize etmektedir. .

Fakat burada SSCB’ye de haksızlık etmemek gerekir. Sovyetler Birliği devlet kapitalisti değildi. Bütün ağır bürokratikleşmesine, siyasal yozlaşmasına, ekonomik hantallığına ve yönetim sorunlarına rağmen, üretim ilişkilerinin temelini kapitalist meta ekonomisi oluşturmuyordu. Genel bir piyasa düzeni yoktu; emek gücü kapitalist anlamda bir meta olarak piyasada alınıp satılmıyordu; özel sermayenin kâr maksimizasyonu kapitalist ekonominin temel hareket ettirici gücü değildi. Sovyet toplumunun bütün çelişkilerini, bürokratik deformasyonlarını ve giderek derinleşen yapısal sorunlarını görmek başka şeydir; bunlardan hareketle SSCB’yi kapitalist ilan etmek başka. İlki Marksist-Leninist bir eleştirinin konusudur; ikincisi ise toplumsal formasyonun yanlış tanımlanmasıdır. Revizyonist bir tutumdur.

Çin bakımından ise mesele bütünüyle farklıdır. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi ekonominin tali unsurları değil, doğrudan kurucu ilişkileridir. Devletin ekonomideki olağanüstü ağırlığı bu gerçeği değiştirmez. Tam tersine, devletin büyük sermayeyle iç içe geçmesi ve kapitalist birikimin genel koşullarını örgütlemesi, “tekelci devlet kapitalizmi” kavramının Çin bakımından neden ciddiyetle ele alınması gerektiğini gösterir.

İroni tam da burada yatıyor: Dün SSCB’yi “devlet kapitalizmi” olmakla suçlayan Maoist ve başka akımların önemli bir bölümü, bugün kapitalist meta ekonomisinin bütün temel unsurlarını açıkça taşıyan Çin’i sosyalist ilan ediyor. Dün SSCB’ye yöneltilen teorik ölçütler, Çin söz konusu olduğunda birdenbire rafa kaldırılıyor. Marksist teori böyle çalışmaz. Kavramlar, siyasal sempatiye göre eğilip bükülemez. SSCB’nin devlet kapitalisti olmadığını söylemek Çin’in kapitalist niteliğini reddetmeyi gerektirmediği gibi, Çin’in devlet kapitalisti olduğunu söylemek de SSCB’yi geçmişe dönük olarak kapitalist ilan etmeyi gerektirmez. Tam tersine, iki toplumsal formasyon arasındaki bu temel farkı görmek, meselenin kendisidir.

2) Benzer bir işlevsel zaaf ve illüzyon, Türkiye sol tarihinin sembol anlatısı olan “Bağımsız Türkiye” sloganında ve bunun stratejik uzantısı olan Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerinde de gözlemlenebilir. Kuşkusuz bu söylem, geniş kitlelerde güçlü bir anti-emperyalist bilincin oluşmasında ve toplumsal politizasyonda muazzam bir tarihsel rol oynamıştır; hakkını teslim etmek gerekir. Ancak odak noktasını doğrudan kapitalist üretim ilişkileri yerine aşamalı bir “anti-emperyalist” kurtuluşa kaydıran ve bu doğrultuda “milli burjuvazi” gibi kategorilere alan açan bu yaklaşım, yerli sermaye sömürüsünü flulaştırmış ve sosyalist harekette sınıf uzlaşmacısı (oportünist) eğilimlere zemin hazırlamıştır.

Oysa bu tarihsel ve teorik çatışmanın siyaseten doğru bir sentezi mümkündü. Eğer süreç boyunca, “bağımsızlık mücadelesinin emperyalizme ve onun yerli işbirlikçisi olan kapitalist sınıfa karşı mücadeleden ayrılamayacağı” vurgusu teorik ve pratik olarak tahkim edilebilseydi, söz konusu sentez gerçekleşebilirdi. Böyle bir sentez, anti-emperyalizmi ulusalcı bir sapmanın veya egemenlerin sınıf sömürüsünü örten bir “beka” retoriğinin aparatı olmaktan çıkarır; aksine onu, yerli ve yabancı sermayenin topyekûn tasfiyesine yönelen kesintisiz bir sınıf mücadelesinin en sivri ucu haline getirirdi.

3) Samir Amin’in son döneminde “Küresel Güney” kavramına giderek daha fazla ağırlık vermesi de bu bakımdan ayrıca üzerinde durulması gereken bir noktadır. Amin’in düşüncesinde Maoist etkinin, özellikle merkez-çevre karşıtlığı ve çevrenin merkezi kuşatabileceği düşüncesi üzerinden, önemli bir yeri olduğu biliniyor. Son dönem çalışmalarında ise eski Üçüncü Dünyacı perspektifin önemli unsurlarını “Küresel Güney” kavramı etrafında yeniden kurduğu görülüyor. Nitekim ölümünden sonra yayımlanan ve son dönem yazılarını bir araya getiren The Long Revolution of the Global South: Toward a New Anti-Imperialist International (Monthly Review Press, 2019) bunun en açık göstergelerinden biridir. Burada “Üçüncü Dünya” ile “Küresel Güney” arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak Amin’in kendi terminolojik tercihinden çok, onun son dönem düşüncesinin belirgin siyasal yönelimine ilişkin bir yorum olarak anlaşılmalıdır.

Çünkü bu iki kavram, yukarıda da belirttiğim gibi, aynı tarihsel gerçekliğe karşılık gelmiyor. Üçüncü Dünya, Birinci ve İkinci Dünya’nın karşısında, sömürgeciliğe, emperyalist tahakküme ve bağımlılığa karşı belirli bir siyasal iddia etrafında şekillenmiş tarihsel bir oluşumdu. Bandung, Bağlantısızlar Hareketi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri bu siyasal alanın somut ifadeleriydi. “Küresel Güney” ise esas olarak kapitalist dünya sistemi içerisindeki belirli ekonomik ve jeopolitik konumları ifade ediyor. Bu ülkelerin ezici çoğunluğu kapitalisttir ve bugünkü konumlarını da büyük ölçüde emperyalist dünya sistemi içerisindeki tarihsel gelişme biçimleri belirlemiştir. Dolayısıyla Küresel Güney’i eski Üçüncü Dünya’nın basitçe yeni adı olarak kullanmak, tarihsel bir siyasal oluşumu sistem içi bir konumla ikame etmek anlamına gelir.

Amin’in Çin’e yüklediği rol de bu açıdan ayrıca önemlidir. Çin’i Küresel Güney’in yükselen merkezi ve giderek onun siyasal öncüsü olarak görme eğilimi, eski Üçüncü Dünyacı tahayyülün yeni koşullarda Çin etrafında yeniden kurulması biçiminde okunabilir. Dün çevrenin(kırların) merkezi(kentleri) kuşatacağı düşüncesi Maoist dünya tasavvurunun önemli unsurlarından biriydi; bugün benzer bir tarihsel rol Çin’in yükselişine bağlanmaktadır. Çin’in dünya sistemindeki ağırlığının artması elbette gerçek bir olgudur. Fakat bundan Çin’e yeni bir anti-emperyalist kurtuluş öznesi rolü çıkarmak başka bir şeydir. Çin kapitalizminin yükselişini Küresel Güney’in siyasal kurtuluşunun taşıyıcısı olarak görmek, kapitalist dünya sistemi içerisindeki gerçek bir güç kaymasını anti-emperyalist ve hatta anti-kapitalist bir kurtuluş projesiyle özdeşleştirme tehlikesini taşır.

Nitekim Çin’in günümüz küresel ekonomisindeki ve özellikle Afrika’daki somut pratikleri, bu sürecin anti-kapitalist bir kurtuluş projesi olmaktan çok, kapitalist dünya sisteminin nesnel yasalarıyla sınırlı çelişkili bir genişleme olduğunu göstermektedir. Çin’i doğrudan klasik/yerleşik bir emperyalist odak olarak tanımlamak ne kadar aceleci bir indirgemecilikse, onun ekonomik pratiklerini kapitalist değer yasasından azade görmek de o kadar büyük bir yanılsamadır.

Örneğin bizzat Amin’in erken dönem kuramsal mirası olan “Eşitsiz Değişim” (Unequal Exchange) tezi, Çin-Afrika ticaretinin nesnel sınırlarını anlamakta hâlâ güçlü bir analitik araç sunar. Çin Genel Gümrük İdaresi (GACC) verilerine göre, 2025 yılı sonu itibarıyla 348 milyar dolara ulaşan Çin-Afrika ticaret hacmi, Çin lehine 225 milyar dolar ihracata karşı 123 milyar dolar ithalat şeklinde asimetrik bir açık üretmiştir. Bu ticaretin %90’ından fazlasının Afrika’dan Çin sanayisine akan işlenmemiş yeraltı kaynaklarından (petrol, bakır, lityum) oluşması, kapitalist işbölümünün getirdiği yapısal eşitsizliğin Çin’in “Güney-Güney dayanışması” retoriğine ve 2026’da genişletilen “sıfır gümrük” politikalarına rağmen nesnel bir bariyer olarak varlığını sürdürdüğünü kanıtlar.Ancak bu nesnel ekonomik asimetri, Çin’in dünya sistemindeki tarihsel rolünün tek boyuta indirgenmesini gerektirmez.

Tekrar olsun, Çin’in bu yükselişi ve Anglo-Amerikan hegemonyasına meydan okuması, Batı merkezli küresel tahakküm mekanizmalarını gevşettiği ölçüde, Küresel Güney’deki ulusal hareketlere ve yerel emek hareketlerine manevra yapabilecekleri nesnel bir çatlak ve yeni taktiksel alanlar açma potansiyelini de içinde barındırır. Dolayısıyla mesele, Çin’i bir emperyalist sömürü odağı ilan etmek değil; küresel hegemonya krizinin emek hareketine açtığı bu nesnel fırsat alanını gözden kaçırmadan, Çin’in kendi iç ve dış dinamiklerindeki kapitalist sınırlılıkları Marksist-Leninist yöntemin süzgecinden geçirerek diyalektik bir kavrayışa ulaşmaktır.

Sonra, malum eski Üçüncü Dünya’nın tarihsel koşulları ile bugünkü koşullar aynı değildir. O dönemde güçlü bir sosyalist dünya vardı; sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri sürüyor ve yeni bağımsız devletler emperyalist sistem karşısında siyasal bir alan oluşturmaya çalışıyordu. Bugün böyle bir tarihsel konjonktür yok. Çin’in yükselişi sosyalist bir dünyanın yükselişi değildir. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu Küresel Güney’in sosyalist veya anti-kapitalist öncüsü haline getirmez.

Mesele Çin’in yükselişini küçümsemek değil, ona olmayan bir tarihsel misyon yüklememektir. Emperyalist dünya sistemindeki güç dengelerinin değişmesi başka şeydir; bu değişimin kendiliğinden anti-emperyalist bir siyasal projeye dönüşmesi başka. “Küresel Güney”i yeni Üçüncü Dünya, Çin’i de onun doğal siyasal öncüsü olarak görmek, tam da bu iki farklı gerçekliği birbirine karıştırmaktan doğuyor.

Samir Amin için ayrıca bkz. Samir Amin, Russia and the Long Transition from Capitalism to Socialism, Monthly Review Press, 2016

Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken… 3

Tekrar edelim, teknik olarak, sermaye birikim sürecinin finansallaşması anlamına gelen neoliberalizm uluslararası bir finans oligarşisi yarattı. Bu durum, ulusal finans kapitallerin ortadan kalktığı anlamına değil, uluslararası finans kapitalin ulusal finans kapitalleri kat ettiği anlamına gelir (1)

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, bunu, neoliberal finansallaşmanın, finans kapitalin bileşimindeki finansın konumunu, öncellenmemiş ölçüde, üretici sermaye karşısında baskın hale getirmiş olması sayesinde gerçekleştirebilmiştir. Bunun için de,  paranın, diğer menkul değerlerin,  emtia ve hizmetlerin, küresel çapta, engellenmeden hareketi gerekliydi. Bizatihi bu hareket finansın egemenliğini takviye ederek, finans kapitalin uluslararasılaşmasını, dolayısıyla bir uluslararası finans kapital oligarşisinin oluşmasını temin edecekti.

Yalnız not edilsin, bütün bu süreç, basitçe, bir neoliberal siyaset tercihinden değil, bizzat emperyalist hegemonya sisteminin ihtiyaçlarından doğmuştur. Özellikle 70’li yılların başlarından itibaren sıklığı ve şiddeti artan stagnasyon bu ihtiyacın baskısını arttırmıştır.

Bunu olanaklı kılan iki tarihsel gelişmeden de söz etmemiz gerekir. Birincisi, geleneksel kolonyal emperyalist imparatorlukların, ABD’nin hegemonik önderliği altında ve onun yeni-sömürgeci sistemi lehine tasfiye edilmiş olması. İkincisi, sosyalist dünya sistemi ve ona dayanarak, onunla birlikte yükselen “üçüncü dünya”nın tasfiyesi.

Bu uluslararası finans kapital kendi içinde olduğu gibi, tarihsel olarak sermaye düzeni üzerinde yükselen ulusal devletler karşısında da çelişkilere, gerilimlere, değişen yoğunluklarda çatışmalara referans verir. Hatta bu ikincisinin ağırlığı, birincisinin çelişkilerini de takviye ediyor.

Neoliberalizmin küresel hedefleri bakımından sürdürülebilmesi bu uluslararası finans oligarşisinin öncü rolüyle olanaklı olabilecektir. Küreselleşme ve sermaye, dolayısıyla yönetici sınıf arasındaki bağın kurulmasında, pratik olarak,  uluslararası finans sermayesinin ayrıcalıklı bir rolü vardır.

Böyle bir ayrıcalıklı rol, her şeyden önce ulusal devletin rolüyle, teknik işleyişiyle  çatışır.

Burada soru, emperyalist devletlerin ve genel olarak hegemonya sistemin  bileşenlerinin, ve tabii bu hegemonyaya meydan okuyan ülkelerin de ((Hegemonyanın gerilemesi, tanımı itibarıyla, meydan okumalara referans verir. Mesela, 19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren Almanya ve Japonya meydan okuyan emperyalist devletlerdi),  ulusal çıkarlarını, neoliberalizmin uluslararası talepleriyle nereye kadar, ne ölçüde uzlaştırmaya yanaşacaklarıdır. Neoliberalizmin yazgısını bu soruya verilecek yanıt belirleyecektir.

Bu arada,  “meydan okuyan” rolünü üstlenmiş olanlar da dahil olmak üzere,  emperyalist sistem sadece finans kapitalden, genel olarak sermaye sınıfından oluşmuyor. Bunu unutmayalım.

Söz konusu kararın ne şekilde olacağı konusunda asıl belirleyici olacak güç, belli öznel koşullar oluştuğunda, işçi sınıfı ve genel olarak halk sınıflarıdır. Onların direnişleridir.

Bu çelişki ve çatışmalar şu ana kadar, “dünya savaşı” olarak tabir edilen emperyalist güçler arasında doğrudan cereyan eden büyük savaşlara yol açmadı. Yine de, emperyalist güçlerin denetiminde, dolaylı vekalet savaşlarının bölgesel düzeylerde sürüp gittiğine tanık oluyoruz.

Bu tür savaşlardan biri olarak Ukrayna’da cereyan edeni, büyük bir savaş potansiyeli taşısa da, artık giderek bu olasılığın zayıflama sürecinde olduğu izlenimi ediniyoruz. Çünkü bu savaşın çıkartılmasının tek veya başlıca gayesi, meydan okuyan Rusya’nın burnunun sürtülmesi değil, ondan daha fazla, Alman emperyalizminin enerjisinin köreltilmesidir. Bu konuya daha önceki yazılarda değinmiştim. İsterseniz buna, “bir taşla iki kuş vurmak” da diyebiliriz.

Anglo-Amerikan emperyalizmi benzer bir stratejiyi önceki iki dünya savaşında da izlemiş, Almanya söz konusu olduğunda, ikisinde de hedeflerine hemen hemen ulaşmıştı. Şimdi de, Almanya’nın kayıpları büyüktür ( Alman ulusal devletinin kendi aleyhine gerçekleşen bütün gelişmeler karşısında, en azından şu ana kadar, teslimiyetçi bir tavır sergilediğine tanık oluyoruz)

Genel olarak bu dolaylı bölgesel savaşların uluslararası finans kapitalin çıkarlarına uygun olduğu açıktır.

Daha önce söylemiş olduğum gibi, bu oligarşi, mevcut hegemonya sisteminden çıkar, onun politik, askeri gücüne dayanır. Onun globalist neoliberal stratejisinin öncü gücüdür.

Bu öncünün globalist hedeflerine ulaşmak bakımından yapmak istediği, dünya çapındaki sermayeyi, devletleri kendi yanında hizalamaktır. Bu hizalamaya direnen güçleri çeşitli yöntemlerle (ikna, yaptırım, ceza kesme, “rejim düşürme”, askeri müdahale gibi) etkisiz hale getirmektir. Bu hizalama, sadece Rusya, İran, Venezuela, Çin, Hindistan vb ülkeler için değil, Almanya, genel olarak Batı Avrupa ülkeleri, yine mesela, Kanada için de geçerlidir. Yarın, söz konusu globalist hedefler bağlamında, yanlış bir şey yapacak olursa, Amerikan yönetimi için de geçerli olabilir.

Amerikan devleti öncelikli olarak söz konusu uluslararası yapının küresel ihtiyaçlarını gözeten, kollayan, koruyan işlevlere, yükümlülüklere sahiptir. Ulusal devlet rolünü, global devlet rolünün önüne koyamaz. Bu olguya işaret edilmesi, özellikle son otuz yılda keskinleşen,  Amerikan devletinin ve (genel olarak sermaye sınıfını da kat eder şekilde) toplumunun içsel bölünmelerinin açıklanabilmesi bakımından önemlidir.

Tekrar ediyorum, emperyalistler arasındaki çelişkiler, vaktiyle Kautsky’nin iddia ettiği şekilde, ortadan kalkmıyor. Tersine alttan alta, içten içe daha da derinleşiyor. Bu olguyu, Ukrayna sorunu etrafında emperyalist “müttefik” devletler arasında cereyan eden çekişmelerde net olarak görebiliyoruz.

Burada fark, neoliberalizmle zuhur eden, ama onun işleyişi için de gerekli olan  uluslararası finans kapitalin oynadığı ve esas olarak  çelişkileri bastırabilme kapasitesine referans veren rolüyle alakalıdır. Devletler karşısındaki özerkliğinden kaynaklanan bir kapasite.

Bir dünya savaşı olasılığının artmakta olduğunu epeydir yazıyorum. Daha önce bu savaşın en güçlü olası coğrafyasının,  önceki iki savaşta da olduğu gibi, özgül olarak, Ukrayna, Kafkasya, Baltık bölgeleri olacağına dair öngörüde bulunmuştum. Ancak, Ukrayna’daki savaşın hâlâ bu potansiyele sahip olmakla birlikte, bir dünya savaşına yol açabilme kapasitesinin azaldığını yukarıda belirtmiştim. Çünkü uluslararası finans kapital, bu savaşla ulaşmak istediği hedeflere önemli ölçüde ulaşmıştır. Hem Almanya’nın hem Rusya’nın gazı kaçmıştır. İkisi arasında olası bir işbirliğinin yolları da (an itibariyla) kapatılmıştır.

Ukrayna’daki savaş, muhtemelen inişli-çıkışlı bir seyir halinde, ama genellikle istenen sınırların dışına pek çıkılmaksızın (biraz ileride buna bir “barış antlaşması” kılıfı uydurulabilir) daha sürdürülecektir. Almanya ve Rusya üzerinde bir Damokles kılıcı gibi sallanacaktır.

Yeri gelmişken, eğer bu neoliberal küreselci strateji sürerse tabii, artık başlıca meydan okuyan odak ülke olarak Çin için de, Tayvan sorunu etrafında benzer bir plan uygulanmak istenebilir. Çin’in enerjisini Tayvan’da tüketmesi, başka bir ifadeyle, Tayvan’ın Çin’in Ukraynası olması planlanıyor olabilir. Ancak Çin Rusya değildir. Böyle bir hesap hatası yapılabilir mi, göreceğiz.

Buradan hareketle şöyle bir soru soru sorulabilir : Uluslararası finans oligarşisi, şu ana kadar, doğrudan büyük bir savaştan kaçınmıştır. Pekiy, faşizm ihtiyacının yükseldiği koşullarda daha ne kadar bundan kaçınabilecektir? (2)

DEVAM EDECEK…

NOTLAR:

(1) Marx dolayısıyla biliyoruz, kapitalizmin 16.yüzyıldan itibaren sürekli yayılma, genişleme, bir dünya pazarı oluşturma eğilimi artık önüne geçilemez bir görünüm kazanmıştır. Bu süreç içinde pre-kapitalist deneyimleri (bu deneyimlerle karakterize edilen devletleri)  girdabına dahil etmiş, kendisine eklemlemiş, bu sayede onları (genellikle dayatmalarla) yönlendirme, dönüştürme, boyunduruk altına alma olanağına da kavuşmuştur (Aslında, sadece pre-kapitalist oluşumları değil, 20.yüzyılın özellikle son 15 yılından itibaren belirginleşen bir süreç olarak “post-sosyalist” toplumları da soğurmuştur).

Bu tarihsel eğilimi, ulus devletlerin tarihsel bir vaka haline geldiği koşullarda, kapitalist işleyin bütün alanlarında, uluslararasılaşma görünümü almıştır. Şöyle de söylemek  mümkündür: Burjuva toplumu, “uluslararası bir burjuva toplumu” oluşturma dinamizmine sahip olmuştur. Kapital’in yayınlandığı sıralarda, kapitalizm bu yolda epey bir mesafe kat etmişti.

Burjuva toplumunun ya da sermayenin bu güçlü eğiliminin ulusal çıkarlar adına engellenmek istendiği durumlarda da, iç savaşlar, büyük savaşlar, devrimler patlak vermişti.

(2) Dikkat edilirse, artık finans-oligarşisi “demokrasi”, “insan hakları” vb ideolojik gerekçeler öne sürme ihtiyacı duymuyor. Doğrudan- amiyane tabirle- ülkelere, ülkelerin ekonomik kaynaklarına “çökme” yi telaffuz ediyor. Tehdidini, elde etmek istediği sonuçlara vurgu yaparak açıkça yapıyor. Paravanlara ihtiyaç duymuyor.

Hatta -kendilerinin vaktiyle va’z ettikleri liberal demokratik  ölçütlere göre dahi- şu ya da bu düzeyde ya da kalitede demokratik bir sürecin işlemekte olduğu ülkeleri hedef alabiliyorlar. Güncel örnekler olması dolayısıyla, Venezuela sol popülist demokratik bir anlayışa sahipken, İran’ın popüler-teokratik bir yönetim anlayışı var. Şah devrine göre anlamlı ölçüde demokratiktir. Her şeyden önce cumhuriyettir. Ulusal egemenliğin halka aktarıldığı bir devrimden çıkmış rejimden söz ediyoruz. Her iki ülke de bugün, tarihlerinde hiç olmadıkları ölçüde demokratiktir, hatta siyasal alanın boyutu bağlamında, demokrasidir (Öz ve kalite ayrı bir meseledir, ama bu sorun liberal demokrasi şampiyonu devletler için de geçerli değil midir? New York’un özsel olarak sistemle sorunu olmayan wokist belediye başkanının adaylık ve seçim sürecini hatırlayalım).

Oligarşi bunu sadece sistemine entegre olmaya direnen ya da meydan okuyan ülkelere karşı yapmıyor. Gerektiğinde emperyalist ülkelerin devletlerine, halklarına, hatta tekelci baskılara direnen sermaye gruplarına yönelik olarak da yapabileceğini saklamıyor. Bu bakımdan, iç siyasetle, dış siyaset arasındaki içsel bağlantıyı her zaman dikkate almak gerekir.

Bu çerçevede, mesela, Venezuela’ya yapılan saldırı, ülkenin devlet başkanının kaçırılması,  Amerika’da, gerek duyulursa, nelerin (siyasal figürler söz konusu olduğunda, belki benzerinin) olabileceğinin habercisi olarak da görülmek gerekir. Yani salt “dış işleri” gibi görünen, Amerikan halkının muhtemelen büyük kısmının da böyle algıladığı bu olayın “iç işleri” ne değgin imalarının da olduğu açıktır. Uluslararası yasallığı takmayan, ulusal yasallığı da takmaz. Ya da tersi. Naziler’in mesela, böyle bir davranış mantığı yok muydu?  Faşistleşme sürecine bu açıdan da bakmak gerekir (Tıpkı liberal demokrasi alternatifinde olduğu gibi, faşizm alternatifi de bir süreç içinde oluşur. Toplumsal meşruiyet ihtiyacı bunu öngerektirir).

Solcular olarak yaptığımız bir yanlış, faşizmi kapitalist düzenin bir arızası ya da “olağanüstü hal” rejimi görmektir. Hayır, faşizm, burjuva diktatörlüğünün liberal demokrasi yerine ihtiyaç duyulduğunda devreye sokulacak bir alternatif yönetim biçimidir. Aykırı, “olağandışı”  bir uygulama değildir yani. O diktatörlüğün iki olağan anlayışından biridir. Hatta tekelci kapitalizmin işleyişine daha uygundur.

Tekelci kapitalizm devletin onun lehine doğrudan müdahalesi olmadan egemen olamaz. Bir kez egemen olduğunda da, devlet onu değil, o devleti kontrol eder. Bu arada, yükselişi sırasında çıkarları doğrultusunda kullandığı siyasal demokrasinin alanını daraltmadan yeni koşullarda ihtiyaç duyduğu hareket yeteneğine kavuşamaz. Çünkü sermayenin tekelleşmesi sınıf mücadelelerini, direnişleri, tabii mülk sahibi sınıfların kendi aralarındaki çatışmaları da  şiddetlendirir. Sermayenin uluslararasılaştığı (bu finansallaşmayla mümkündür), küresel hedeflerine ulaşmaya çalıştığı durumda, bu çatışmaların küresel bir görünüm kazanacağı açıktır.

Bu başlık altındaki önceki yazılardan birinde, onun tarihsel dinamik eğilimine vurguyla, “aslında kapitalizm her zaman emperyalisttir” demiştim. Şimdi de, kapitalizm faşizan rejimler olmadan bu dinamik eğilimini sürdüremez diyeceğim. Yani emperyalizm ve faşizm kapitalizmin önüne geçilemez içsel dinamiğinden kaynaklanan ekonomi-politik karakteristiğidir. Dolayısıyla, ikisi de onun işleyişi bakımından anomali olarak görülemez.

Kapitalist sistemin içsel dinamikleri nasıl emperyalistleşme sürecini zorunluyorsa, benzer şekilde, bu işleyişin gerek duyduğu siyasal form olarak da faşistleşme sürecini yaratır.

Bu bakımdan mesela, “bonapartizm” 19.yüzyıl ortalarında, serbest rekabet kapitalizmi olarak ifade edilen dönemin faşizmi gibi görülebilir. Bununla birlikte, finans kapitalin egemenliği altındaki emperyalizm devrinin faşizmi bonapartizm değildir. Ondan hareketle, “sınıflararası denge” sorununa atfen tanımlanamaz.

Öyleyse tekrar edelim, faşizm finans kapitalin ihtiyacıdır. Olağan bir yönetim biçimidir. Liberal demokrasi “serbest rekabet” dönemi kapitalizminin siyasal formudur aslında. Yani daha çok ona uygundur. Tekelci kapitalizm, emperyalizm devrinde siyasal demokrasinin işletilmesi sermaye açısından çok müşküldür. Daha önce, İkinci Savaş’tan sonra sosyalist blokla soğuk savaş halinin gerekleri faşizmin açık şekilde egzersizini güçleştiriyor, yer yer, özellikle popülizmlerle, kamufle ediyordu.

Veyahut şöyle ifade edelim:  Liberal demokrasinin devletin sınıfsal içeriğini gizlemek gibi bir yeteneği var. Devlet sanki sınıflar karşısında, tabii mülk sahibi sınıflar karşısında da, eşit mesafedeymiş gibi bir görüntü verir. İdeolojik araçlarının da katkısıyla böyle bir algı yaratır.

Soğuk savaş koşullarında böyle bir algı emperyalistler açısından hayli işlevseldi. İdeolojik mücadelede onun önemli bir malzemesiydi. Dikkat edilirse,  söz konusu dönem emperyalist ülkelerin liberal demokrasiyi tarihlerinde en uzun süre kullandıkları bir zaman aralığına tekabül eder.

Soğuk savaş sona erince, tekelci kapitalizmin bütün foyası ortaya çıktı. Liberal demokrasiyle yönetemeyeceği artık net olarak görülebiliyor. Bunu aslolandan bir sapma olarak değil, aslolana geri dönüş olarak görmek gerekir. Bu bir anomali hali değildir. Normali budur. Halen bu faşistleşme süreci yayılarak ve derinleşerek devam ediyor. Neden yayılarak, genişleyerek, çünkü küreselleşme tekelci kapitalizmin öncelenmemiş ölçüde genelleşmesini sağladı (Hatırlanacağı gibi, bir çok marksist iktisatçı daha yetmişlerin başlarında tekelci sermayenin bu eğilimine dikkat çekmişlerdi. Yani kapitalizmin genel bunalımının müzminleştiğinin iyice netleştiği üçüncü kriziyle -“petrol krizi”- birlikte, kapitalizmin bu krize verdiği tepkinin finansallaşma ve küreselleşme olanaklarını zorlamak olduğunu saptamışlardı. SSCB çökertilmeden bunu, tam anlamıyla, gerçekleştiremeyecekleri de açıktı).

Şimdi bu gerçeği ihmal ederek, onun yerine, “soğuk kanlı değerlendirme” yapmak adına, “faşizan”, “otoriterlik”, “olaganüstü hal rejimi”, hatta arkaik çağrışımlarıyla, “patrimonyalizm” , “istibdat” vb gibi  daha “mütevazi” terim veya kavramları ikame etmek, böylece ona erişilmesi kolay olmayan, ya da ara aşamalardan geçildikten sonra ulaşılabilecek bir “zirve kavram” muamelesi yapmak, emperyalizmin artık bu kadar açık şekilde ulusal ve uluslararası yasallığa aldırmadığı, devletleri sindirdiği, tehditkâr ve saldırgan olduğu durumda utangaç bir değerlendirme olarak görülmek gerekir.

Tekelci sermayenin öncelenmemiş ölçüde genelleştiği koşullarda, onun bu koşullarına en uygun siyasal rejim biçimi olarak faşizmin genelleşmesi de beklenen bir gelişme olarak görülmelidir.

Sonra bu konuyu  daha ayrıntılı ele alacağım.

“İt dalaşı”

Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahalesi, muhtemelen Obama yönetimiyle, kapalı kapılar ardında varılmış bir antlaşmanın sonucudur. Öncelikle ABD-İran antlaşması böyle bir müdahalenin önünü açmıştır. Muhtemelen askeri müdahalenin ilerleyen evrelerinde, siyasal çözümün, belki yeni bir Cenevre sürecinin yolu açılacaktır.

ABD ve Avrupalı müttefikleri Orta Doğu’da dönüp dolaşıp kendilerini vurmuş olan bir çıkmazın içine hapsolduklarını gördüler. Giderek oradaki gelişmeleri kontrol edemediklerini anladılar. ABD’deki demokrasi güçleri ABD’nin neo-con histerinin peşinde boyutları öngörülemez bir savaşa doğru sürüklenmekte olduğunu fark ettiler. Hatta sadece demokrasi güçleri değil, şahinlerle aralarına mesafe koymak isteyen Cumhuriyetçiler de tırstılar.

ABD ve Avrupalı müttefikleri arasında Orta Doğu politikası konusunda gerilimler arttı. İran antlaşması ve Rusya müdahalesi hem Obama yönetimini hem de Avrupalı müttefiklerini belki de bir kez daha ipten almıştır.

Hiç kuşkusuz bu müdahale, emperyalist ittifak içinde aktif ya da pasif bir şekilde yer alan ülkelere mevcut konumlarını gözden geçirmeleri bakımından olanaklar sunuyor. Bu jeo-ekonomi-politik bilek güreşinin kağıtların yeniden karılması gibi bir sonucunun olması beklenmelidir. En azından, ittifaklar konusunda söz konusu ülkelerin manevra alanını, eski soğuk savaş döneminde olduğu gibi, nispeten genişletebilir.

Pekiy bu itirazlar, NATO protestoları, Türkiye’nin Rusya karşıtı çıkışları niye? Elbette Rusya’ya açıkça “çok iyi yapıyorsun, devam et” diyemezler. Ona sürekli sınırlarını hatırlatacaklardır. Bunun için her adımında onun üzerinde baskıyı arttırmak isteyeceklerdir. Bu anlaşılır bir şeydir.

Bundan başka, NATO da tek sesli, su sızdırmaz bir örgüt değildir. Farklı çıkar ve kayguların orada seslendirilmesi beklenmelidir. Kaldı ki, NATO, devasa uluslararası askeri tekellerle iç içe geçmiş olan bir kuruluştur. Esasen neo-con anlayışına sponsor olan iki temel ekonomik güçten birisi petrol tekelleriyse; diğeri,  bu askeri sanayi kompleksleri, tekelleridir. Bunların da bir çok durumda yollarının kesiştiklerini biliyoruz.

Daha önce bir çok kez ifade etmiş olduğum gibi, uluslararası finans-kapitalin oligarşik örgütleri arasında ekonomi-politik önceliklerden kaynaklanan fikir ayrılıkları, farklı politik tercihler adına baskılar emperyalist sistemin fıtratında var. Bir örnek olsun, kurucuları arasında eski Naziler’in, faşistlerin bulunduğu Bilderberg adlı emperyalist oligarşik kuruluşun, yakınlarda bir süre İsveç dış işleri bakanlığı da yapmış önde gelen bir üyesi, yakın bir zaman önce, “Avrupa için Rus Ortodoks hıristiyanlığı, İslam fundamentalizminden daha tehlikelidir” mealinde bir açıklama yapmıştı.

Göçler ve olası terör eylemleri nedeniyle kamuoylarının baskısı altındaki Avrupalı ülkeler, en azından, Rusya’nın kendilerine geçici bir süre için de olsa, nefes aldırabileceğini düşünüyorlar. Dikkat edilirse, NATO dışında, özel koşulları nedeniyle vasal TC devleti bir yana bırakılacak olursa, ne ABD’den, ne de Avrupalı müttefiklerinden Rusya’yı hedef alan sert tepkiler duyuluyor. Aksine, mesela Almanya gibi önemli bir müttefik Rusya’nın bu müdahalesine ihtiyaçları olduğunu, en üst düzeyde, açıkça ifade ediyor.

Muhtemelen bu müdahale Irak’ı da belli bir ölçüde kapsamına alacaktır. Hatta Çin’in de müdahaleye destek vermesi beklenebilir. Çin ihtiyacı olan enerjinin büyük bir kısmını İran ve S.Arabistan gibi ülkelerden temin ediyor. Geri kalanını temin ettiği ülkelerin çoğu da bu bölgeyle bağlantılı bir coğrafyada bulunuyorlar. Sadece hammade pazarları değil, Çin’in mamullerini sattığı pazarların önemli bir kısmı da buradadır. Çin, Rusya’yı izler; ona ihtiyacı olduğunu bilir. Ancak kendisi gibi Avrasya bölgesinde bulunan bu ülkenin kendi başına, amiyane tabirle, racon kesecek kadar güçlenmesini de istemez. Onun da kendisine muhtaç olmasını arzular.

Şimdi bir imha savaşına girişmiş olduğu anlaşılan Rusya’ya karşı emperyalist baskılarda Türkiye’nin öne itiliyor olması da anlaşılırdır. Türk ordusu zaten bir kaç yıldan beri cihatçılardan yana olarak bu savaşın aktif olarak içerisindedir. Türkiye emperyalist patronları gibi bir “vekalet savaşı” yürütmüyor. Aktif olarak sahadadır. Söz konusu vekalet savaşının en temel lojistik merkezidir, dayanağıdır. Türkiye olmasaydı, Esad yönetiminin işi hayli kolaylaşırdı. Son dört yıldan beri Türk hükümetinin arkasındaki  uluslararası desteğin en önemli nedeni bu Suriye Krizi’dir. Türkiye’deki hükümet son dört yıldan beri sürdürülebilirlik hesaplarını yaparken bu kartın kendisi için ifade ettiği yaşamsal anlamın farkındadır.

Bu krizin bu şekilde sona ermesi, Türkiye ve AKP hükümeti, onun başındaki figürler için telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır. Bu yüzden hükümet direniyor. Direnirken kışkırtıyor. Kendisini gaz verilmeye açık bir halde tutuyor. Vur denildiğinde öldürme arzusu taşıdığını sorun etrafındaki davranışlarıyla gösteriyor. Bu arada, Türkiye’nin, emperyalist blok ve NATO içindeki oligarşik çıkar grupları tarafından manipüle edilmesi kolay bir devlet haline getirilmiş olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Bugün için Suriye’de sürmekte olan “it dalaşı” nda Türkiye şahin rolündedir. Ancak Batı bloku için bu rolün sınırları olmak gerekir. “Kırmızı noktalar” belirlenmiştir. Türkiye’nin kontrolden çıkması halinde, bu hükümetin mirasçısı olmakla övündüğü geçmişteki DP hükümeti devrinde yaşanana benzer gelişmeler olabilir. Yani Türkiye’nin ipinin çekilmesi zaruretinin   hükümet katında sonuçları olabilir. Elbette fatura öncelikle Erdoğan ve Davutoğlu’na çıkar. AKP rejimine bir şey yapmazlar. Tersine, olası bir müdahaleyi o rejimin meşruiyet tazelemesi için kullanabilirler.

Bu konuda güncel bir örnek Mısır’dır. Askeri darbe sonrasında Mübarek rejimi adeta yeniden tadil edildi. Önemli ölçüde yitirmiş olduğu toplumsal meşruiyetini daha güçlü ve bu kez alternatifsiz olarak tazeleme olanağı buldu. Bizden, geçmişten bir örnek, 27 Mayıs Darbesi. Darbeden sonra askeriyenin kurdurduğu bütün hükümetler Menderes’siz, Bayar’sız, ama DP ağırlıklıdır.  Ya da bu hükümetlerde, alaşağı edilmiş, darbenin nedeni olarak sunulmuş  bir parti olarak DP’nin ağırlığı beklenenden fazladır diyelim. Böylece AP hükümetlerinin önü açılmış, DP rejimi yeni bir ad altında sürdürülmüştür. Bunu DP kadroları ve DP  karşıtı resmi muhalefetle işbirliği içinde askeri müdahale mümkün kılmıştır.

İnönü’nün kendisi için de geçerli olması gereken, artık neredeyse bir tekerleme halini almış bir sözü vardır: (Mealen) “Büyük devletlerle işbirliği yapmak fille yatağa girmeye benzer. Sağa da sola dönse altında ezilirsiniz”. Bunun açılımı şudur: Emperyalizme vasal olursanız, onun işbirlikçisi olursanız sizin için ilk dolaysız sonucu depolitizasyon olur. Sizin bütün politika yapma araçlarınızı elinizden alır. Pasifize edilirsiniz. Dahası, politik düşünme yeteneğinizi dumura uğratır. Bugün TC devletinin ve Türkiye’deki dahil bölgesel Kürt siyasetinin başına gelen budur.

Bu saatten sonra ölçeği küçültmeye kalkmak da çare olmayacaktır. Rusya, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Çin gibi oyuncuların sahaya hakim olmaya, en azından, ortak olmaya başladıkları şartlarda, elbette emperyalist blokun temsilcisi olduğu jeo-ekonomi-politik kaygulardan çok farklı jeo-ekonomi-politik kayguların da devrede olacağını öngörmek gerekir.

Tweetle

“İran sorunu”

Obama yönetiminin İran’la, bu ülkenin  nükleer çalışmalarıyla ilgili olarak varmış olduğu antlaşmanın bu ay içinde ABD’nin ilgili yönetim organlarında onaylanması gerekiyor. Aksi halde, antlaşma geçersiz olacak. Bugün bölgemizde ve ülkemizde artan şiddet, siyasal gerilim, ABD ve İran arasında varılmış olan antlaşmayla yakından alakalıdır. Bunu tespit etmek gerekir.

ABD’de kısaca “neo-con” olarak tabir edilen orta doğucu şahinler, bu antlaşmanın ABD ve müttefiklerinin Orta Doğu’daki etkisini hayli azaltacağını, bölgeyi, İran, Rusya gibi ülkelerin rahatça at oynatacağı bir alan haline getireceğini iddia ediyorlar. Bu antlaşmanın S.Arabistan, Katar, BAE, İsrail gibi ülkelerin güvenliğini tehdit ettiğini söylüyorlar. Sürekli savaş çağrıları yapıyorlar. İran ve Suriye’ye karşı ABD’nin aktif bir savaş siyaseti izlemesini talep ediyorlar.

Arka arkaya İngiliz ve Fransız, Türk parlamentolarından, hükümetlerinden neo-con talepleri doğrultusunda savaş çağrıları yapıldığını duyuyoruz. Bir yandan da provokasyonlar arttırılıyor. Şiddet, göç hareketleri teşvik ediliyor. Göz yumuluyor. Bu antlaşmanın ABD’de görüşüleceği güne kadar da artarak devam etmesi beklenmelidir. Sorunun Esad gitmeden, destekçileri etkisizleştirilmeden çözülemeyeceği algısı dünya kamuoyunda yaratılmak isteniyor. Bu çizgiye yakın emperyalist medya araçları bu amaçla en gözü kara şekillerde kullanılıyor.

Obama sayısal olarak azınlıkta, Cumhuriyetçilerden en az 4-5 oy alması gerekiyor. Aksi halde neo-conların zafer sarhoşluğu bölgeyi ve belki dünyayı  uzun ve çok şiddetli bir savaşın içine sokacak. Rusya bunu öngörerek Suriye’deki tahkimatını, askeri uzman sayısını arttırıyor. Hatta yabancı medyada çıkan haberlere bakılırsa, Suriye ordusunun bazı bölgelerdeki başarısında, ona komuta eden Rus askerlerinin katkısı var.

Şimdi bakınız, S.Arabistan, İsrail, Katar,Türkiye  gibi ülkeler söz konusu antlaşmanın yürürlüğe girmesiyle son 7-8 yılda elde etmiş oldukları siyasal konumları yitireceklerini haklı olarak düşünüyorlar. Esasen iktidarları pamuk ipliğine bağlı petrol monarşileri kendilerine garantiler verilmemiş olduğu için bu antlaşmadan hayli kaygu duyuyorlar. Yoksa, mesela, S.Arabistan gidişattan rahatsız. Rahatsız ki, Rusya ve İran’la diyalog arayışları içerisine giriyor. Yeterli garantiler verilmediği sürece mevcut ortamın sürdürülmesine katkı yapacağını eylemleriyle anlatıyor. Neo-con siyasetini destekliyor. Bugün Türkiye’deki yönetim de en büyük parasal desteği muhtemelen Katar ve S.Arabistan’dan alıyor. Tayyip’in çıkıp, “tehdit IŞİD değil, PKK’dir” demesi bundandır. Yani iktidarlarını yitirme telaşında olanların işbirliği halinde olduklarını tespit edebiliyoruz. Anlaşılır bir şey tabii.

Bu bakımdan bu ay İran’la varılmış antlaşmanın onaylanıp onaylanmaması büyük önem taşımaktadır. Hatta Türkiye’de seçimlerin yapılıp yapılamayacağı da o zaman belli olacaktır dersek, abartmış olmayız. Yani şartlar bir anda değişebilir. Elbette neo-conlar, onların adamı Tayyip sonuna kadar savaş isteyecektir. Vazgeçmeyeceklerdir. Ancak yine de onay halinde, ağır bir darbe almış olacaklardır.

Türkiye’de bugünkü şiddeti emperyalist blok içindeki bu güncel çekişmeyi dikkate almadan analiz edemeyiz. Daha önce defalarca söylemiştim, emperyalizm, emperyalist blok, onun bileşenleri, iktidar blokları, devletleri yekpare bir bütünsellik arz etmiyorlar. Kendi içlerinde, aralarında farklı çıkar önceliklerine referans veren çelişkileri, çatışmaları, en hafif tabirle, görüş ayrılıkları var. Özellikle emperyalizmin saldırılarını arttırmış olduğu momentlerde devlet olgusunu emperyalist sisteminin bütününü göz ardı ederek analiz edemeyiz. Onun içindeki görüş ayrılıkları bütün egemenlik yapılarını,parçalarını kat edecektir. Bunu öngörmek lazımdır. Bu koşullarda, dış dinamik/iç dinamik arasındaki ayrım çizgileri flulaşır, hatta kaybolabilir (1)

Lenin zamanında bu durum henüz rüşeym halindeydi. 2.Savaş’tan sonra ABD hegemonyasının konsolidasyonuyla emperyalist siyasal yapı değişim geçirdi. Mesela İngiliz tipi doğrudan sömürgecilik yerini ABD’nin, “ulusların kaderlerini tayin hakkı” emperyalist mottosuyla dile getirilen yeni-sömürgecilik siyasetine bıraktı. Esasen bu siyaset, ABD emperyalizminin kurucu ilkeleri arasında ta baştan mevcuttu. Britanya İmparatorluğu’yla arasındaki kavganın temel meşrulaştırıcı argümanıydı. Zaten bugünkü “demokrasi, insan hakları” emperyalist ideolojisi de temellerini bu anlayışta bulur(2)

Tweetle

NOTLAR:

1) ABD yönetimi içinde öteden beri var olan “neo-con” ve “Demokrat ” çekişmesi son İran antlaşmasıyla şiddetlenmiştir. Hatta Obama’nın tehdit edildiğine dair haberlere ABD medyasında rastlamaya başladık. Obama’nın Antalya’da savaş gemisinde kalacağını açıklamış olmasını bu gerilimin ışığında düşünmek gerekir.

Bir başka güncel vak’a, bir süre önce John Allen’ın sözde Anti-IŞİD koalisyonun baş koordinatörü yapılmış olmasıdır. Herhalde bu atama Obama yönetimi adına bir taviz olarak görülmek gerekir. General Allen, neo-con kliğin en gözü kara kanadının, yani McCain-Petraeus kanadının has adamıdır. O bu sözde koalisyonun başına geçtikten sonra Suriye, Irak, Türkiye ve Yemen’de şiddet tırmanmış, Batı’ya ya da Kuzey’e doğru insan göçü hız kazanmıştır.

Bu arada, bu göç meselesinin Türk ve Batı medyası tarafından savaş kışkırtıcılığı adına nasıl  istismar edildiğine dair çarpıcı bir örnek,  cesedinin karaya vurduğu iddia edilen küçük yavrucağın -muhtemelen mizansen olan- resminin kullanılma biçimleridir. Benzer şekilde uyuyan  küçük bir çocuk resmini ihtiva eden popüler bir posteri hatırlıyorum. Bu olay vesilesiyle, bir kez daha, kapitalist-emperyalist çürümenin en özsel insani değerleri, duyguları, insani bağları nasıl itibarsızlaştırdığına, pazar metası haline getirdiğine, insanı maddi menfaatler, kariyerist saplantılar adına nasıl insanlıktan çıkardığına  dikkat çekmek isterim.

İnsan göçü yeni bir vak’a değil. Sadece savaştaki ülkelerden de kaynaklanmıyor. Son 4-5 yıl içinde Avrupa’ya doğru arttığı iddia edilen  göçlerin küçük bir bölümünün nedeni savaşlar. Mesela 2011-2014 (dahil) AB ülkelerine göç edenlerin sadece yaklaşık olarak yüzde 20’si Suriyeli. Yaklaşık yüzde 10’u Afganistanlı ve Iraklı. Aslında 1990’ların başından itibaren sosyalist cumhuriyetlerin çözülmesinden sonra AB ülkelerine göç sürekli artmaktadır. Mesela Bulgaristan’ın genç nüfusunun büyük bir kısmı AB ülkelerinde göçmen olarak yaşamaktadır. Göçün asıl nedeni yoksulluktur. AB ülkeleri ve etrafındaki coğrafya arasındaki ekonomik-sosyal eşitsizliklerdir. Bu gerçeği saklamak istiyorlar.Bununla birlikte, geçenlerde internette okudum, bir Alman iş adamının (Ulrich Grillo) açıklamasından bu göçlerden Alman sermaye sınıfının  pek de rahatsız olmadığı anlaşılıyordu. Almanya için ucuz işgücü kaynağı ve talep pazarı olduğunu ima ediliyordu.

Bugün göçler esnasındaki trajik çocuk ölümlerine, bir kaç yıl önce Suriye’de Guta’da islamcı canilerin kimyasal silahlar kullanarak katlettikleri çocukların ölümlerine yüklenmek istenen işlev yüklenmek isteniyor. O zaman da o olay Esad yönetiminin üzerine atılmak istenmiş, böylece Suriye’ye doğrudan askeri müdahalenin meşruiyeti için zemin hazırlanmaya çalışılmıştı. Oysa o olayın planlayıcısı Suudi istihbarat şefi Bender Bush, lojistik desteği temin eden Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu TC hükümetiydi. Olay ABD yönetiminin bilgisi dahilinde gerçekleştirilmiş, beş yüz civarında çoğu Alevi olmak üzere hıristiyan ve Kürt çocukları katledilmişti.

Son Hakkari vak’ası hazırlanmış bir senaryonun uygulaması olarak görülebilir. O mıntıkada kara yoluyla asker sevkiyatı bana göre bir nevi intihardır. Daha önce de bir kaç kez tecrübe edilmişti sonuçlarını biliyoruz.  GKurmay’ın bunu bilmemesine olanak yoktur. Şiddet planlı bir şekilde teşvik ediliyor. Asker ve sivil kayıpları artıyor. Sokağa çıkma yasakları yayılıyor. Kürt halkı üzerindeki baskılar, terör ağırlaşıyor. Emperyalist güçler bunun için elbette ellerinin altındaki Türk ve Kürt malum siyasal-askeri araçlarını kullanıyorlar.

“Barış süreci”  başlatıldığında bunun PKK liderliğindeki Kürt siyaseti adına harakiri olacağını ifade etmiştim. Bir daha silahlı mücadeleye dönemeyeceklerini, Kürt halkı nazarında meşruiyet bulamayacaklarını ilave etmiştim. Aynı Tayyip Erdoğan ve AKP’si gibi, PKK de kendisini dev aynasında görmüş, sadece kendi ikballerini gözeten iktidarsız Türkiye liberal ve solcularının da katkısıyla gücünü, kapasitesini abartmıştır. Bugün bunu yaşıyoruz. Emperyalizm ve AKP ile dans, “kör kör gözüm parmağına” anlayışı PKK’yi bu noktaya getirmiştir. Emperyalistlerle işbirliğine girdiniz mi, kaçınılmaz olarak sizi depolitize eder. Politikasızlaştırır.  O varken, politika yapmak size düşmez. Bu bakımdan TC devleti de, Kürt siyaseti de aynı dertten muzdariptir.

Öte yandan, bazı komünist arkadaşların önceki seçim kampanyasından beri yükselen şiddetle AKP yönetimi arasında bir çıkar bağı olmadığını düşünmeleri tam bir gaflet durumudur. Hem AKP’nin şiddetten medet umduğunu söyleyip, hem de yükselen şiddetle onun arasında bir çıkar bağı kurmamak büyük bir çelişkidir.

2) Devrimci solcular olarak önemli bir eksiğimiz, ekonomi-politiği tarihsel “politik-ekonomik coğrafya” çerçevesine yerleştirememektir. Bu yanlışın kökleri Karl Marks’a kadar gider. Onun tarih bilgisi kifayetsizdir. Mesela “Şark” hakkındaki bilgileri önemli ölçüde kolonyalist Britanya İmparatorluğu’nun İstanbul büyükelçisi de olan David Urquhart’ın verdiği bilgilere dayanır. Bu zat aşırı bir Rusya aleyhtarıydı. Osmanlı devletini İngiliz çıkarları doğrultusunda Rusya’ya karşı kışkırtmakla meşguldü. Gayet gerici bir adamdı. Parasal sıkıntılarının arttığı bir sırada Marks bir süre onun gazetesinde Şark sorunu hakkında makaleler yazmıştır. Urquhardt’ı öven yazılarını hatırlıyoruz.

AKP rejiminin payandaları

Türkiye bir seçimden bir başkasına doğru koşuyor. Türkiye’nin son yaptığı seçimlerden hemen önce ve seçim kampanyaları esnasında  TC devletinin kontrolünde olduğu izlenimi verecek şekilde  ülkede şiddet tırmandırıldı. Seçimden siyasal istikrar çıkmadı. Bundan sonra da çıkması mümkün değil.

7 Haziran seçimlerinden sonra rejimin bir koalisyon olasılığını geçersiz kılmak ve yeni bir seçim empoze etmek planı doğrultusunda şiddet yeniden, ağırlıklı olarak Türkiye Kürdistan’ı bölgesinde (Ekonominin, mesela, turizmin kalbi olarak görülebilecek batı bölgesinin büyük kentlerinde değil)  arttırıldı. Bu şiddet Kürt siyasetinin katkısı olmaksızın yükseltilemezdi. Seçimlerde AKP’nin istediği sonucun çıkmasıyla terörün bıçakla kesilmiş gibi kesileceği hesapları yapılıyor olmalıdır (Aynen 12 Eylül ve 13 Eylül 1980’de olduğu gibi. Bir gün içinde siyasal şiddet ortamı bakımından “milad” anlamına gelebilecek iki farklı ülke gerçeği görülmüştü).

Daha önce bir çok kez işaret etmiş olduğum gibi, 2013 Haziran’ının öngünlerinde Erdoğan-Öcalan gerici bağlaşması tesis edildi. Bu bağlaşmayı es geçen bir yaklaşım bugünkü siyasal ortamı izah etmekte yetersiz kalır. Bu bağlaşma sürmektedir. Bağlaşmalar her zaman her durumda çatışmasız değildir. Siyasetin, yani çıkar ve hedef  farklılıklarının, siyasal bağlaşmanın olduğu her yerde inişler, çıkışlar, gerilimler öngörülmelidir. Bununla birlikte gerçek olan şudur : AKP rejimi ve Kürt siyaseti arasında bir bağlaşma vardır. Bu bağlaşma olmaksızın her ikisinin de bugünkü var olma koşulları büyük bir darbe alır. Mesela, AKP rejimi yoksa bugünkü Kürt siyaseti de olmayacaktır. Yeni bir formata, içeriğe ihtiyaç olacaktır. Siyasal (nesnel ve öznel) konumlar, mevziler yitirilecektir.

Tabii burada rejim ve Kürt siyaseti arasındaki bağlaşmanın uluslararası emperyalist siyasetin manevraları dışında değerlendirilmesinin mümkün olmadığını söylemeye bile gerek duymuyorum. Bu bağlaşma esas olarak emperyalist siyasetle aynı hizaya gelme adına, emperyalist siyasetin ihtiyaçlardan doğmuştu. Bugün de bu ihtiyaçlar doğrultusunda hareket etmesi beklenmelidir. Şu ana kadar da öyle gidiyor. Bu arada, AKP ve TSK’nın birlikte “vatan savaşı” vermekte olduğunu öne süren emperyalizmin siyasal maşaları da, beklenildiği ve her devirde olduğu gibi,  kendilerine verilen görevi ifa ediyorlar.

Şimdi bir seçim hükümeti kurulmak isteniyor. Bu hükümetin ağırlıklı olarak HDP’nin desteğine dayanacağı anlaşılmaktadır. HDP de zaten dünden heveslidir. Bugün şu artık açık olarak görülmelidir: Kürt ulusal demokratik davasına değil, bugünkü işbirlikçi Kürt siyasetine muhalif bir konum almadan AKP rejimiyle mücadele edilemez. Ona destek vermek AKP rejimine payanda olmak anlamına gelir.

Bugün Kürt ve Türk versiyonlarıyla ulusalcılık, liberalizm, sosyalizm yerine kakalanmak istenen liberteryenizm (1) hep birlikte AKP rejimini ayakta tutmaya çalışmaktadırlar. Burjuva siyaseti bir çok vak’ada kendisini paradokslar halinde dışa vurur.Paralaks algılar, illüzyonlar yaratır. İdeoloji toplumsal-ekonomik formasyonlar üzeri bir kavram değildir. Burjuva ideolojisinin bu kadar etkili olması, kolay ikna etmesi bizatihi kapitalizm olgusundan, onun maddi işleyişinden ayrı düşünülemez.

Bu hal bizi aldatmamalıdır. Siyasal oyuncuların sadece çıkış noktalarına değil, olası veya “reel” varış noktalarına, dillerine, ortak paydalarına, metotlarına, en önemlisi iç ve dış sınıfsal dayanaklarına bakmak gerekir. Yoksa, elbette birinin “vatan savunması” olarak ilan ettiğini, ötekisi, “ulusal kurtuluş mücadelesi” olarak yüceltecektir. Ancak böyle demelerine rağmen  her ikisi de AKP rejimine payanda olmaktan öte bir iş yapmış olmuyorlar. Öyle değil mi?

“Seçim, seçim” deniliyor, ama bu şiddet şartlarında bir seçimin nasıl yapılabileceği tartışılmıyor. Neden? Kürt ve Türk ulusalcıları, AKP bu şartları kendi lehlerine sömürebileceklerini düşündükleri için şiddetin gerekli olduğuna inanıyorlar. Timsah gözyaşları döküyorlar. Bu siyaset ortamında yer alan öznelerin tek tek tavır ve kanaatlerine, duygularına bakmak (hep söylüyorum) yeterli olmaz. O öznelerin de içinde yer aldıkları siyasetin pratiğine bakmak gerekir(2) Tek kelimeyle, siyasete bakmak lazımdır. Tabii bir de, seçim sonrasında (elbette açıkça söylemeleri beklenemez)  “istikrar” gökten indiğinde, şiddetin bir günde kesileceğine iman ediyorlar. Şimdi rejimin iç ve dış bağlantılarına bakıp, bu şekilde bir akıl yürütmemin meşru olmadığını iddia edebilir misiniz?

 NOTLAR:

1) Kapitalist sistem tarihsel olarak belli kriz dönemlerinde belli tepkiler, sonuçlar doğuruyor.. Bu bakımdan modern tarihin bir çok  farklı dönemi arasında benzerlikler kurmak mümkün olabiliyor. Mesela, 60’lı yıllarda da ekonomik ve politik bir dünya krizi vardı. SSCB ekonomik olarak gönencini arttırmaktaydı. Bölgesel savaşlar, özellikle L.Amerika, Asya ve Orta Doğu’da iki dünya sistemi arasında yüksek gerilimli ilişkiler söz konusuydu. Batı ekonomilerinde durgunluk baş göstermekteydi. Buna kapitalist sistemin yanıtı global ölçeğini genişleterek parasalcı önlemler almak olmuştu.

Proleter devrimci sosyalizm emperyalizm karşısında mevzi kazanıyordu. Tam bu sırada Batı’da liberteryenizm (“bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışının sol ambalajlı ifadesidir) veya isterseniz “kültürel radikalizm” devrimci proletarya sosyalizmine alternatif, “özgürlükçü demokratik” sosyalizm olarak devreye sokuldu. Marksizm-leninizmin üzerine salındı. Sol liberalizm marksist-leninist hareketi özellikle Batı’da etkisi altına aldı. Hatta yer yer proleterya sosyalizmine dair söylemsel iddialarından soyutlanmış olarak Çin’deki kültür devrimi bu saldırının aracı olarak kullanıldı. Çekoslavakya’da bir renkli devrim gerçekleştirilmek istendi. Yakın geçmişteki “Arap baharı” gibi,  bir “Prag baharı” tasarlandı. Demek ki, emperyalistler bir ülkeye esaret, sefalet kakalayacakları zaman projelerini,   o zamandan beri, “bahar” ambalajı içinde sunuyorlar.

Buna rağmen o zaman estirilen liberal rüzgarlar Avrupa’daki geleneksel marksist-leninist partileri ve tabii bu arada SSCB’yi de etkisi altına almış, Helsinki Nihai Senedi’nin imzalanmasıyla bu hal  konsolide edilmişti.

2) HDP’nin siyaseten sefil hali yeni hükümetin kuruluş çalışmaları sırasında bir kez daha ortaya çıktı. Davutoğlu, partiyle görüşmeyeceğini söylüyor, o partiden canı kimi istiyorsa onu bakan atayacağını belirtiyor. Kürt siyaseti yine de “pekiy” diyor. “Barış süreci” nin ne olup olmadığını buradan hareketle de anlamak mümkündür. Kürt siyaseti “barış süreci” nin tarafı olarak zaten ta baştan bu haldeydi. Bugünkü Kürt siyasetinin, onun temel bir bileşeni olan HDP’nin durumunda yani. Bu hükümet kurma çalışmaları bunu bir kez daha ortaya çıkarmıştır.

Nasıl bir birey fizik ve moral olarak düşkün duruma geldiğinde en başından kendisinde, vücudunda, ruhunda taşıdığı aksaklıklar, hastalıklar kendilerini dışa vurursa, benzer şekilde, bir siyaset, bir parti, hatta bir toplum da krize, bunalıma girdiğinde en başından taşıyıcısı olduğu ama belli şartlarda zuhur etmeyen aksaklıklarını, hastalıklarını, zayıflıklarını gözler önüne serer.

Şimdi bazı HDP’liler zevahiri kurtarmak adına bakanlık kabul etmeyeceklerini ilan ettiler. Bu da bir aldatmacıdır. Kendi (“sol”) fonksiyonlarının Kürt siyaseti içinde devam edebilmesi için en azından -ne kadar dar ve nominal olursa olsun- bir “sol” tabanın bulunması gerekiyor. Fazla bir şey söylemeye gerek yok, duvarlara yapıştırılmış, büyük puntolu bir EMEP, hemen bir alt satırına da “oylar HDP’ye” yazılı afiş her şeyi anlatmaya yetiyor. Durum budur. Gerisi görüntüyü kurtarmaya yönelik teferruattır. Bu yeni hükümet güvenoyu alırsa, bir AKP-HDP hükümeti olacaktır. Önemli olan bakanlık sayısı değil, parlamento da onay verenlerin sayısıdır. Evet “barış süreci” devam ediyor. Taşıyıcıları bakımından da emperyalistlerin “devam etsin” dediği noktaya kadar da devam etmesi gerekiyor.

Son olarak, yine bu hükümet kurulması süreci bir şeyi daha bir kez daha doğrulamıştır: Proletarya sosyalizmi etnik ve dinsel farklılıkları ne es geçen ne de öne çıkartan bir anlayışla bağdaşamaz.

Tweetle

“El Kaide” konsepti, emperyalist siyasetin “eski” yenileri

Galeri

Daha önce bir çok kez söylemiş olduğum gibi, iç siyasal gelişmeleri, dış siyasal gelişmelerden, özellikle de ülkemizin içinde yer aldığı uluslararası bağlamın gündeminden ayrı değerlendirmek doğru olmaz. Yeni bir dünya düzeni (1) kurma çabalarının kanlı savaş ve iç savaşlara neden … Okumaya devam et →

Tekrar askeriye meselesi

Galeri

Bu yazıda “askeri vesayet” hakkında üç örnek vak’adan söz edeceğim. Bu yazıyı esinleyen, geçenlerde youtube’de izlediğim bir grup Amerikalı sol liberal aydının tartışması oldu. O tartışmada yer alan aydınların hemen hepsi, “ne işimiz var Afganistan’da, niye Amerikan halkının refahını temin … Okumaya devam et →

Global bakış

Galeri

Tarihin belli momentlerinde “dış dinamikler” iç dinamiklerin hareketleri üzerinde belirleyici bir role sahip olabiliyorlar. Modern zamanlarda, finans-kapitalin hakimiyeti altında dış dinamikler, A.Smith’in ideolojik metaforuna başvuracak olursak,  bir “görünmez el” işleviyle iç gelişmeleri, değişimleri yönlendirebiliyorlar. Emperyalist hegemonik gücün düşüşe geçtiği koşullarda … Okumaya devam et →

HEBDO katliamı sonrası değerlendirmeler

Galeri

Charlie Hebdo katliamı sonrasında kimi sol çevrelerde, artık ABD’nin islamcı terörü beslemeyeceği, desteklemeyeceği, hatta islamcıların defterini düreceği yolunda bazen açık kimi zaman örtük şekillerde dile getirilen bir iyimser beklenti oluştuğu görülüyor. Bu beklentiye AKP hükümetinin deliğe süpürüleceği ihtimali de eşlik … Okumaya devam et →

Emperyalizm ve “İslamofobi”

Galeri

Paris’teki kolkola yürüyüşün fotografisi aslında emperyalist siyasetin fotografisidir. Bu fotograf çok anlamlıdır, tarihsel bir belge niteliği taşımaktadır. Fotografide emperyalist siyasetin, cinayetlerin sorumluluları el ele, kolkola, omuz omuza bir görüntü veriyorlar. Bizde bazı yazarlar bu fotografide çelişkiler buldular. Özellikle bizim başbakanın … Okumaya devam et →