Böyle olmaz

Tayyip Erdoğan’ın gayrimeşru faşist rejimi rutin “CHP mitingleri” yle değil, kararlı direnişlerle geriletilebilir.

AKP yönetimine karşı ilk kitlesel toplumsal itiraz çok ağırlıklı olarak  CHP seçmenlerinin katılımıyla, Bayrak Mitingleri sırasında gerçekleşmişti. Bu söz konusu mitingler CHP’ye yakın bazı dernekler tarafından organize edilmişti. Bununla birlikte mitingler, CHP’nin kontrolünde ve yönetiminde değildi. Kitlesi bilindik (sağ ve sol eğilimleriyle)  Kemalist  ideolojik formasyonunun taşıyıcılarıydı.

Gezi direnişleri sırasında da yine ağırlıklı olarak bu ve benzeri siyasal, ideolojik eğilimlere sahip kitleler sahnedeydiler. Bu bakımdan Bayrak Mitingleri ve Gezi direnişleri arasında bir süreklilik tespit etmek meşrudur.

Ancak bu kez, ağırlıklı olarak yine CHP seçmenlerinin oluşturduğu direnişçilerin, önceki mitinglere göre CHP ve onunla şu ya da bu derecede ilişkili dernek ve kuruluşlarla mesafesi sola doğru hayli açılmıştı. Bu halin en spektaküler ifadesi, Taksim’e gelişinde Kılıçdaroğlu’nun  kitleler tarafından kaale alınmayarak alana yabancılaştırılmasıydı.

Gezi kitlesi,  çoğu kapitalizmi sorun olarak gören, çoğunluğu itibariyle sosyalist olmasa da, sosyalist anlayışla bir sorunu olmayan kişilerden oluşuyordu. Kahir ekseriyetinin ortak paydası, tartışma götürmez biçimde,  laik ve demokratik cumhuriyetti. Parti olarak CHP, CHP liderliği dışlanmıştı. Seçmenleri inisiyatif alarak partilerini saha dışına itmişlerdi.

O sıralarda, Kürt siyaseti,  AKP rejimiyle flörtü devam ettiği için rejim lehine meydanlarda fren işlevi görmek için oradaymış gibi davranıyordu. Bununla birlikte çok sayıda Kürt yurttaş, partilerine rağmen direniş alanındaydı. Ancak onların da direnişin ana gövdesini oluşturan kitlenin  rejimin yıkılması talebine itirazları vardı. Hükümetin istifasını, rejimin yıkılmasını talep etmiyorlardı. Nitekim, Gezi’nin bastırılmasından sonra Öcalan, Tayyip Erdoğan’a, ” seni Gezi’de biz kurtardık” mealinde bir şey söylemişti.

Aslında bu o zaman henüz oturtulmakta olan rejimin böl-yönet taktiğinin başarılı bir şekilde uygulanması anlamına geliyordu. Kürt siyaseti AKP rejimi saflarına dahil olunca, zaten önderlikten yoksun olan ama ağırlıklı olarak demokratik, eşitlikçi sol değerlerle bir sorunu olmayan geniş direnişçi kitle daha kolay etkisizleştirildi.

Yapılan ilk seçimde bu kitlenin siyasal kontrolü yeniden, sokağa çıkan yolları kapatma misyonu yüklenmiş, CHP’ ye verildi.

Bir kaç yıl sonra da 7-8 bin kişinin hayatına mal olan, on binlerce insanın yerini yurdunu terk etmesine yol açan “hendek savaşları” ile Kürt siyaseti geri püskürtüldü.

Tanık olduğumuz bu son halk hareketi rejime karşı yurt çapında ortaya çıkan üçüncü kitlesel direniş oluyor. Ancak bu kez, öncekilerine göre, bazı farklılıklar taşıyor.

Bugünkü direnişler, derhal CHP tarafından kontrol altına alınmak istenmiş, büyük ölçüde bunda da başarılı olunmuştur. Direniş, Saraçhane Meydanı’nda “darbeci” olarak ilan edilmiş rejimin belirlediği sınırlar içinde gayri meşru rejimin meşruiyetini onaylayan ve onaylatmak isteyen “gaz alma mitingleri” olarak rejimin açtığı dar alan içinde eritilmek istenmektedir.

Gezi sırasında belediyelerin çoğu AKP’nin elindeydi. Şimdi CHP’nin elindedir. Ancak bu olanak direnişi genişletip, güçlendirecek surette kullanılmamaktadır. 15 Temmuz’da AKP, “darbe var” diyerek, belediye olanaklarıyla binlerce kişiyi seferber etmişti. Bugünse, Saraçhane Meydanı’nın doğru düzgün bir ses düzeni, kablolu internet ağı dahi yok.

Katılımcıların büyük çoğunluğu yine CHP seçmenidir. Bu da anlaşılır bir şeydir. Çünkü bu ülkenin tarihsel olarak demokratik eğitimi ve duyarlılığı en yüksek kesimi sosyalist sol ve CHP kitlesidir.

Gelgelelim, Gezi’den bu yana CHP seçmeni olan kitlenin, özellikle de çoğunluğu genç olanlarının  Türkçü, laik bir milliyetçiliğin etkisine girdiği, soldan uzaklaştığı gözlemleniyor. Bu kesimin slogan ve pankartları bu eğilimi net olarak yansıtıyor. Yani bugünkü CHP kitlesi, önceki kitlesel eylemlerin kitlesine göre sağa savrulmuş, sol siyasetle mesafeleri anlamlı derecede açılmıştır.

Dört akşam katıldığım Saraçhane mitinglerindeki ilk gözlemim bu oldu. Gezi’deki sol coşkuyu göremedim.

Bu duruma yol açan dünya çapında ve ulusal düzeyde nedenler var. Dünyada genel olarak ırkçı, yabancı düşmanı  vurguları olan bir sağcılık epey bir zamandan beri  yükseliştedir.

Türkiye’de Kürt sorununun, her ikisi de emperyalizme tutunan,  milliyetçi Kürt siyaseti ve  milliyetçi Türk siyaseti tarafından istismarı hem Türkler hem de Kürtler arasında birbirlerine karşı anti-demokratik, şoven duyguların güçlenmesine katkı yapmıştır.

Bu durumu bir kez daha net olarak geçtiğimiz pazar günü gündüz Yenikapı Alanı’nda; akşam, Saraçhane Meydanı’nda gözlemledik. Son derece ciddi, karşılıklı restleşmeyi, inkârı açık eden bir yarılma söz konusudur.

Öte yandan, rejimin bu darbesinden önce yeni bir “Kürt açılımı” girişimiyle Kürt siyasetinin darbeye karşı direnişe katılma olasılığını dramatik olarak azalttığı, Gezi’de olduğu gibi, Kürt siyasetini izole ettiği görülmektedir.

Gezi öncesinde AKP’nin o zaman ki koalisyon ortağı olan Gülen Cemaati ile birlikte polisi ve adliyeyi devreye sokarak gerçekleştirdiğine benzer hukuksuz uygulamalara tanık oluyoruz.

Erdoğan burada durmayacak. Devam edecektir. Darbe sona ermemiştir. Erdoğan gayri meşru kayyım atamalarına devam edecektir. İstanbul’dan vazgeçmeyecektir. CHP içinde Truva Atları oluşturarak partiyi bölmeyi deneyecektir.

Tabii diğer yandan da Kürt kitlelere havuç uzatmayı sürdürecektir. Onların yükselen rejim karşıtı dalgaya dahil olmamaları için çaba harcayacaktır.

Erdoğan mitinglerle geriletemez. Direnişle, Kürt ve Türk demokratlarının, devrimcilerinin kararlılığıyla geriletilebilir. Sağdan değil, soldan çıkılabilir.

Aksi halde, Erdoğan bölerek yönetmeye devam edecektir. Bugün bu kitlesel direnişleri bastırdıktan sonra, sırası geldiğinde, Kürtleri bir kez daha bastıracaktır.

CHP, geçmişte HDP’lilerin Meclis’ten atılmasına, belediyelerine kayyım atanmasına destek vermişti.  Şimdi sıra onlara geldi. HDP Gezi’de Erdoğan’ın yanında durdu. Sonrasında Erdoğan döndü, onu vurdu. Bu işler böyle oluyor.

Sonuç olarak, demokratik Türk ve Kürt siyasetleri arasındaki, Erdoğan lehine işlev gören,  yarık kapatılmadıkça, rejimin gayri meşruluğu ilan edilmedikçe, Erdoğan’ın gitmesi biraz daha zaman alacak gibi görünüyor.

 

 

 

 

Erdoğan sonuna kadar gitmek zorunda

Öncelikle olgulara adlarıyla hitap etmek gerekiyor.

Kapitalizmin içsel dinamiklerinden kaynaklanan düşük ücret kapitalizmi ve onu sürdürebilmek için ihtiyaç duyulan  gözetim devleti 90’lı yıllarda, iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesi, eski sosyalist ülkelerin ve onlara yakın çoğu 3.Dünya ülkesinin yağmalanarak kapitalist sisteme entegre edilmesi, büyük bilimsel-teknolojik ilerlemeler, toplumsal politikaların devre dışı bırakılması, emek gücünün demokratik  haklarının budanması vb gibi gelişmeler sayesinde global çapta işler kılınabildi. Bugün bu dinamiğin işlediği hemen her yerde bir yönetim ve meşruiyet krizi olduğu vakadır.

Bu yönetememe halinin artık olağan devlet biçimlerinin sunduğu araçlarla üstesinden gelinemediği de bir vakadır. Yeni yüksek teknolojik olanaklarla takviye edilmiş gözetim devleti yetersiz kalınca giderek yaygınlaşan bir siyasal eğilim olarak sınıfsal içeriği itibariyle klasik faşizmlerden farklı olmayan ama devlet biçimi bağlamında farklı, “popülist” ya da “neo-faşist” olarak ifade edilebilecek  rejimler ortaya çıkmıştır. Çıkmaktadır.

Bu rejimler liberal demokratik devlet biçimini, yani anayasal formu, güçler ayrılığı ilkesini, özerk anayasal kurumları, yerel ve ulusal parlamentoları, demokratik hakları, klasik faşizm örneklerinde olduğu gibi (mesela, Nazi Almayası, Mussolini İtalyası, Franko İspanyası, Salazar Portekiz’i, ve bir çok başka L.Amerika ve Doğu Asya faşizmleri, bizde 12 Mart ve 12 Eylül dönemi) ortadan kaldırmıyor, veyahut  belli veya belirsiz bir süre için askıya almıyorlar.

“Popülist” veya “neofaşist” rejimler, liberal devletin formel yapısını tasfiye etmiyorlar. Tersine, içlerini, içeriklerini boşaltarak muhafaza ediyorlar. Anayasal demokratik hakları, olanak bulduklarında kısıtlasalar da, fazla dert edinmiyorlar. Hukuksal yorumlar ve/veya “olağanüstü koşullar ” gerekçesiyle uygulamıyorlar.

Liberal devlet, tanım itibariyle kamucu cumhuriyet formu kurumlarıyla birlikte şeklen varlıklarını sürdürüyorlar, ancak içleri boşaltılmış olarak.

Emperyalist hegemonya sisteminin sönmeye yüz tuttuğu günümüz koşullarında, 90’lı yıllardan itibaren yerleşen düşük ücret kapitalizmi ve gözetim devleti faşist bir karakter kazanarak globalleşiyor.

Türkiye’de bugünkü rejim, sözünü ettiğim anlamda, “popülist” veya “neofaşist”tir. Bunun adını net olarak koyalım. Faşizm tespiti, esas olarak,  onun brütalizminden, ideolojik söyleminden ya da estetiğinden hareketle yapılamaz.

Emperyalist sermayenin girdiği çok boyutlu kriz koşullarında (bugün bu artık bir hegemonya krizi görünümündedir), liberal demokratik devlet biçimiyle yönetmesi olanaklı değildir. Ancak onu bu aşamada topyekun tasfiye etmek de ussal değildir. Halk sınıflarıyla faşist devlet arasında, yönetici sınıfın kendi içinde, devlette ve devletin yer aldığı dış bağlamında kurulu suni dengenin bozulmasına katkı yapabileceği için siyaseten riskli, maliyetlidir.

Bu noktada devlet, bilimsel-teknolojik ilerlemelerin en çok ivme kazandığı, herkesin kolaylıkla sahip ve dahil olabildiği, bilişsel ve iletişimsel araç ve platformları kontrol edip, kullanarak,  bu arada,  şaibeli oylama yöntemlerine de sık sık başvurarak,  sanal bir liberal demokratik ortam yaratıyor.

Türkiye’deki bu popülist devletin siyasal sınıfsal içeriği faşizmdir. Önce bunu görelim. Bu koşullarda, onun içini boşaltmış olduğu kurum ve kurallardan medet ummak onun meşrulaştırılması anlamına gelecektir.

Bu devleti çekip çevirenlerin “varmış” gibi davranması karşısında bizim de aynı şekilde “varmış” gibi hareket etmemiz, demokratik çıkışımızı iyice güçleştirir.

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’li başkanı bile Erdoğan’ın bir çok kararname ve uygulamasının anayasal geçerliliğinin olmadığını açıkça ilan etmiştir. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” referandumu, anayasal darbedir. Yok hükmündedir. Erdoğan ve rejimi gayrimeşrudur.

Erdoğan’ın yarattığı sanal ortamın ya da koşulların girdabına kapılarak, hiçbir siyasal demokratik kazanım elde edilemez. Tam tersi gerçekleşir. Doğru siyaset onu ve rejimini inkâr etmek, dışında kalarak cepheden karşılamak, taarruz etmektir. Yoksa, o sizi içinizden kat etme olanaklarına erişir. İçerden nötralize eder, izole eder, böler.

Örnek olsun diye Kürt siyasetiyle yapılan şu son “antlaşma” ya bakalım. Antlaşmanın bir tarafı sık sık antlaşmanın koşullarının olmadığını, kayıtsız- koşulsuz olduğunu; diğer taraf,  antlaşmanın içeriğini kavrayamadığını beyan ediyor. Koşulları olmayan bir antlaşma olur mu? O zaman antlaşma olmaz. (1)

Onun stratejik aklı karşısına stratejik bir akılla çıkmak elzemdir. Stratejik düşünmemiz lazım. O sizi sürekli gayri meşrulaştırmaya çalışıyor. Siz ise onun size dayattığı oyunu ve araçlarını benimseyip, onun hep meşru zeminde görünmesine katkı yapıyorsunuz. Oysa, onu gayri meşrulaştırmanız gerekiyor.

Öte yandan, şu iyimser TÜSİAD muhabbetlerini de bırakmak lazım. Özellikle de bugünkü hegemonik kriz koşullarında, bu krizin aşılmasına yararı olmayacak, tersine zararı olacak hiçbir girişim, hiçbir siyasal talep emperyalist hegemonik akıl tarafından kaale alınmaz.

Emperyalistlerarası çıkar çatışmaları, emperyalistlerarası savaşlar neden var, neden vardı? Bugün ABD hegemonyası, NATO’nun, Avrupa’nın üzerini çizebileceğini ima ediyor. Vasallarını tehdit ediyor. Ayak bağı olursa, TÜSİAD’a mı takılacak? Aslolan, genel olarak sistemin çıkarlarıdır. Sonra, geçmişte faşizmler sermaye sınıfının ayak bağı olan fraksiyonlarının üzerlerini çizmediler mi?

Erdoğan bütün bu son hamlelerini ABD’nin belki tam olarak onayı olmasa da, bilgisi dahilinde yapmıştır. Bundan kuşku duymamak gerekir. Erdoğan’a ayar vermek için yaptırılan 15 Temmuz darbesini, ne “demokratik” ABD ve ne de “demokratik” Avrupa kınamışlardı. Bugün, İmamoğlu’na yapılan da görmezden geliniyor.

Eğer sokaklar  kararlı davranırsa ve  giriştiği işi sürdürmekten başka seçeneği olmayan Erdoğan kontrolü sağlayamazsa, hiç kuşkunuz olmasın, üzeri çizilecektir.

Esad diyordu ki:  “ABD’nin dostları olmaz, uyduları olur”. Vaktiyle, Kissinger bu gerçeği daha veciz bir şekilde dile getirmişti: Amerika’nın düşmanı olmak tehlikelidir; ama onun dostu  olmak da ölümcüldür”.

Özcesi, biraz gecikmiş Erdoğan’ın  ayakta durmak için hamlesini sürdürmesi gerekiyor.

Direnişe gelince, kararlı bir önderlik altında, rejimin  malum meşruiyet ağına takılmadığında başarıya ulaşabilir.  Yine de, muhalefet Erdoğan karşında çok değerli bir olanak elde etmiştir.

NOTLAR:

1) İmamoğlu’na ve CHP’ye yönelik operasyonun öncesinde yeni Kürt açılımı denilen sürecin başlatılmış olması tesadüf değildir. Böylece kendi özel gündemlerine odaklanmış Kürtlerin muhalif potansiyelinin bu operasyon dolayısıyla oluşacak toplumsal tepkilerden izole edilmesi olanaklı olabilecekti.

Benzer bir gelişme Gezi sırasında da gerçekleşmişti. Bu son olaya Kürt siyasetinin vereceği tepkinin  kararlılığı Kürt siyasetinin demokratikleşme mücadelesindeki samimiyetinin de test edilmesi anlamına gelecektir.

General John Allen’ın gitmesi ne anlama geliyor?

Sözde “anti IŞİD”  koalisyonun başına getirilmiş bulunan General John Allen’ın önümüzdeki Kasım ayında bu görevini bırakacağını medyadan öğrendik. Allen, emperyalist blok içindeki neo-con şahinlerin, başını (halen Senato Savunma Komisyonu Başkanı ve eski Cumhuriyetçi başkan adayı) McCain, Hilary Clinton ve emekli General Petraeus’un (1)  çektiği kliğin önde gelen bir üyesidir.

Bu gelişme sürpriz olarak görülemez. Daha önceki yazılarımda bir çok kez söz konusu koalisyonun nasıl oluşturulduğundan ve Allen’ın nasıl başına geçirildiğinden söz etmiştim. ABD ve İran arasında varılmış olan antlaşmanın onaylanmasından sonra Allen’ın bulunduğu yerde kalması olanaklı görünmüyordu. Artık “anti-IŞİD koalisyonu” nun bu haliyle bir anlamı kalmamıştı. Bizim sol camia, genellikle olduğu gibi, iç gündeme çok gömülmüş olduğu için İran-ABD antlaşmasının önemini kavrayamadı.  Bu konuda bir yazı okuduğumu hatırlamıyorum. Halbuki bu antlaşmanın sonuçları bölgemizde ve ülkemizde görülmektedir. Türkiye’nin bugün yaşadıkları ve üç beş ay sonra, yani yakın gelecekte, yaşayacakları bu antlaşmayla başlayan yeni bir sürecin etkileri olarak görülmek gerekir. Bunlar belirleyici etkilerdir.

TC devleti bir vasal devlettir. Emperyalizmin sürekli saldırı haline geçtiği bir dönemde vasal devlet, bütün ulusal egemenlik sınırlarından kurtulur, yeni koşulların gerektirdiği yeni işlevlere hazır hale gelir. Bu sistem içinde yer alan bir vasal devletin işleyişini, egemen sınıf bloğunun bu devlete göre konumunu  içinde yer alınan söz konusu sistemin dışında analiz etmek mümkün değildir. Yani bugün iç dinamikler, diyelim, İkinci Savaş sonrasındaki soğuk savaş devrinde sahip olduğu rolden farklı bir role sahiptir. Hem egemen sınıf bloğu ve hem de devleti öncekinden farklı olarak çok daha sınırlı, kısıtlı bir özerklik alanına sahiptir. Tabii bu öyle tepeden gelen bir emirle bir anda olmuyor. Öncelikle egemen kapitalist sınıf yeni birikim düzenine entegre ediliyor. Daha uluslararası ya da global bir karakter kazanıyor. Bu süreçte devlet hem bu durumu temin eden ve sürdüren bir araç hem de vasallık rolünün bihakkın yerine getirilmesi için bir amaç oluyor.

Emperyalizmin 90’lı yıllarda soğuk savaş zaferiyle birlikte başlatmış olduğu saldırı stratejisi, özellikle ya da daha net bir şekilde  Obama’nın ikinci başkanlık döneminde bir savunma stratejisi haline dönüştürüldü. Elbette bu bir anda, kolay bir şekilde gerçekleşmiyor. Emperyalist sistemin hegemonik güçlerinin her birisinin kendi içinde ve tabii kendi aralarında, bu arada bunlarla vasalları arasında, emperyal güçler haline gelmek isteyen rakip güç merkezleriyle  farklı çıkarlara, önceliklere, kaygulara  tekabül eden gerilimler, çatışmalar yaşanıyor. Bir ileri iki geri ya da tersi bir görüntüye sahip adımlar atıldığını görüyoruz. “Vekalet savaşı”, kontrollü kaos” düşüşte oldukları için savunma stratejisine dönen tarihsel emperyal güçlerin pratiklerinde görülebiliyor.  Bunlara daha önce değinmiş olduğum için geçiyorum. Yalnız geçerken, İran-ABD antlaşması sırasında ve sonrasında yaşananların bu yukarıda değindiğim hali tespit etmek bakımından önemine dikkat çekmek isterim. Adeta bir gösterge işlevi görüyor.

Emperyalist blok içindeki neo-con kanat İran antlaşmasını engellemek adına büyük bir çaba sarf etti. Mesela bu çerçevede bölgede ve ülkemizde  terörün ivme kazanması, göç hareketlerinin kontrolden çıkması adına gayret gösterdi. Büyük bir medya kampanyası yürüttü. Ancak bu çabaları döndü dolaştı kendisini vurdu. Meşruiyet erozyonuna uğradı. Söz konusu antlaşmanın onaylanmasıyla Allen’ın artık bulunduğu yerde kalmasının bir anlamı kalmamıştı.

ABD’nin Ukrayna hamlesiyle bir taşla iki kuş vurma senaryosu da sahada yürümedi. İflas etti. Artık Obama yönetimi ve arkasındaki güçler için neo-con’ larla uzlaşma halinin sürdürülmesinin mümkün olmadığı görüldü. Hesap şuydu : S.Arabistan ham petrol fiyatlarını dramatik olarak aşağı çekecek,  Rusya ve İran ekonomileri ağır bir darbe alacak, Suriye ve Irak sorununa müdahil olmalarının önüne geçilecekti.  Aslında Kırım’ın Rusya’ya geri dönmesiyle bunun olamayacağının ilk ve en önemli işareti gelmişti. Ancak emperyalistler “kör kör gözüm parmağına” anlayışında ısrar ettiler. Rakiplerini hafife aldılar.

Emperyalistlerin ham petrol fiyatları üzerinden ayar verme girişimleri Rusya’dan çok, zaten bir de ambargo sorunu yaşayan İran’ı etkiledi. Böylece İran, Irak ve Suriye’deki etkisini, müdahalesini arttırma kararı aldı. Kaynayan kazan Yemen’i ateşledi. Suriye direnişi güçlendi. Cihatçılar geriletildi. İran, bir savaşı göze almak pahasına, nükleer çalışmalarını sürdüreceğini gösterdi. Yani vuruşmadan sahadan çekilmeyeceğini ilan etti.

Uluslararası finans-kapital ağlarına henüz entegre edilememiş Suriye burjuvazinin bürokrasi içinde de güçlü olan geleneksel seküler küçük-burjuva radikal veya ilerici güçlerle ittifakına farklı etnik ve dinsel kökenden geniş halk kesimleri de dahil oldu. Savaş çok uzamış ve üstelik değişim vaadinde bulunanların nasıl bir değişiklik yapacakları bu kitleler tarafından anlaşılmaz olmuştu. Özellikle Libya örneği Şam yönetiminin arkasında durmalarında belirleyici oldu. İran da bu direnişin başlıca dış dayanağı oldu.

İran-ABD antlaşmasının ardından neo-con senaryolarıyla oluşturulan tabloyu iyi analiz eden Rusya çok iyi bir zamanlamayla Suriye’de doğrudan müdahil olma kararı aldı. Rusya’yı bu kararı almaya sevk eden basitçe Akdeniz’de yer tutmak değildi. Bu arzu yeni değil zaten. Bu bir vak’a. Ancak Rusya’yı şimdi harekete geçiren iki temel kaygu vardı: Birincisi, bir tedarikçi ülke olarak ekonomisi ham petrol fiyatlarına bağımlıydı (aslında 70’lerden itibaren SSCB için de benzer bir durum vardı). ABD ve S.Arabistan’ın ham petrol fiyatlarını, piyasa kurallarını bypass ederek istedikleri gibi belirleme olanaklarına sahip olmalarının önüne geçilmesi gerekiyordu. Yani stratejik bir ürün olan ham petrol ekonomi-politiği etken oldu. İkinci olarak, Avrasyacı malum Anglo- Amerikan  jeopoliğini öne koyan Obama yönetiminin  cihatçıları ileride Avrasya coğrafyasında kullanma olasılığının giderek güçlenmesi Rusya’nın tedirginliğini arttırdı. Sayıları yüz binden az olmadığı iddia edilen cihatçılar arasında Rusça konuşanların üçüncü büyük grubu oluşturması, bunların bir çoğunun lider kadrolarda yer alması bu tedirginliği anlaşılır kılıyor.

İran da ham petrol ekonomisi konusunda Rusya ile benzer kaygulara sahip olduğu için siyasal olarak işbirliği yapma olanakları güçleniyordu. İran-ABD antlaşması Rusya’nın olası bir İran-ABD savaşıyla ilgili kaygularını giderdi. Rusya, Suriye’de doğrudan müdahil olmak bakımdan daha rahat hareket edebileceği bir zemin buldu.

ABD’nin bu yeni gelişmelerin önüne geçmesi mümkün görünmüyor. Esad’ın kalacağı anlaşıldı. ABD, Rusya’yla “şerefli” bir uzlaşma içinde olmak, onu kendisiyle birlikte hareket etmesi için sıkıştıracaktır. Bu arada, Rusya’yı İran’dan ayırarak kendi yanına çekme hesapları da yapıyor olmalıdır. Rusya ve İran’ı düşmanlaştırmak Avrasyacı Brzezinski’nin öteden beri ABD yönetimlerine tavsiye ettiği bir fikirdir.

Yemen’deki savaş ve Suriye’deki direniş S.Arabistan yönetimi içindeki defoları da açığa çıkarmış, bir taht mücadelesini başlatmıştır. Neo-con kanatın temsilcileri olan Prens Benderci’ler (bu arada Suudi hanedanlığına dahil halen bir kaç bin prens olduğunu hatırlatmak isterim),  Suriye, Rusya ve İran’la uzlaşmaya sıcak baktığı izlenimi veren mevcut yönetimle şiddetli bir iktidar mücadelesi içindedir. Ancak neo-con’cuların kazanma olasılığı hemen hemen yoktur.

Türkiye’deki AKP rejiminin seçimlerden sonra daha da fütursuzlaşması, fiili durumlar yaratmaya hız vermesi, provokasyonlar yapması  “anti-IŞİD koalisyonu” aracılığıyla ABD’nin Suriye’de yeni bir saldırı planını devreye sokmasıyla alakalıdır. Erdoğan-Davutoğlu yönetimi neo-con’ların kontrolündedir. Kürdistan coğrafyasında PKK’nin desteğiyle yükseltilen terör (2) bu neo-con koalisyon veya işbirliği olmadan anlaşılamaz. Ancak neo-con’ların  geriletilmesi AKP hükümetinin sürdürebilirliğini olanaksız hale getiriyor. Artık eski manevra alanlarını bulmak da çok zordur. İhtiyaç duyacağı manevra alanı adına seçimlerden sonra bir CHP koalisyonundan önce HDP koalisyonu olanaklarını zorlaması, yani yeniden “barış süreci”  senaryosunu uygulamaya koyması  beklenebilir. Ancak bunun da sürdürebilir olmayacağı açıktır. Esad’ın kalması, Tayyip’in düşmesi demektir (3)

Bu arada, Türkiye ekonomisi çöküyor. Bu şartlarda, 3 TL’nin üzerindeki bir dolar kuruyla reel ekonomiyi çevirmek olanaklı değildir. AKP’nin dayanağı olan reel ekonomi içindeki Anadolu sermayesinin de artık onun arkasında olmayacağını tespit etmek gerekir. İhracata dayalı gelişme stratejisi izleyen Türkiye’nin ihracat yapan sanayisinin kullandığı girdilerin en az yüzde 55’i ithaldir. Öte yandan, Çin’in sürmesi muhtemel devalüasyon kararlarının Türkiye reel ekonomisi üzerinde tahrip edici etkileri devam edecektir. Biraz arabesk yapıp  tarihin bir cilvesi mi diyelim, Türkiye, 1957’de ortaya çıkan Suriye sorunu sırasında da, özellikle 1958 yılında,  büyük bir devalüasyon sorunu yaşamıştı.

NOTLAR:

1) Bu isme dikkat çekmek isterim. Petraeus uygunsuz bir gönül ilişkisi bahanesiyle Obama tarafından Afganistan’da görevliyken açığa alınmıştı. Asıl nedenin siyasal olduğu Amerikan medyasında çok yazıldı, tartışıldı. Doğrudur. İlk Körfez Savaşı’ndan itibaren, özellikle de 11 Eylül tezgahından sonra,  ABD yönetiminde ordunun artan ağırlığını gösteren sembol isimlerden birisi Petraeus’tur.

11 Eylül’ ün ABD’de de facto bir rejim değişikliği adına bahane olarak kullanıldığı iddiaları biliniyor. Yani bizdeki Ergenekon tezgahı gibi. Daha CIA başkanı (Eylül 2011-2012 Kasım) olmadan önce Afganistan’da ISAF’un (International Security Asistance Force) başındayken (2010) ve sonrasında Petraus’un, Müslüman Kardeşler kartını “Arap baharı” adı altında kullanarak, Orta Doğu’daki seküler, ilerici hareketleri boğma düşüncenin mimarlarından olduğu sık sık dile getirilir. Hatta M.Kardeşler söz konusu olduğunda Mısır’la birlikte ayak direyen S.Arabistan’ın yerine Katar’ı (2005’ten itibaren) devreye sokanın da onun fikirlerinin etkisindeki  CIA olduğu biliniyor. Nitekim Petraeus, hükümetin bilgisi dışında yaptığı planlar ve attığı adımlar Obama yönetiminde kaygu yaratınca görevden alındı. Bir süre sonra Katar’daki Emir’in oğlu tarafından alaşağı edilmesinin de bu Petraeus kararıyla ilişkili olduğu iddia edilmişti.

Şu açıktır: ABD soğuk savaş sonrasında adım adım, dünya hakimiyeti veya “tarihin sonu” ideali uğruna, kadim Roma gibi, bir askeri imparatorluk haline getirilmiştir.Bunun için bireysel özgürlükleri sınırlayan, devletin yurttaş üzerindeki kontrolünü arttıran birtakım polisiye yasalar yapılmış ve ABD yurttaşlarına onaylatılmıştır.

Dış siyaset alanında işgalci, baskıcı rolünü yerine getirebilmesi  için devlet,  iç siyasette de yurttaş karşısında daha fazla  güçlendirilmiştir. Mesela, oğul Bush devrinde çıkartılan faşizan Yurtseverlik Yasası’nı hatırlayalım. Amerikan yurttaşları emperyalist devletin sözde güvenliği adına temel  kişisel güvenlik haklarından feragat etmişlerdi. Bir örnek olsun, mesela, terör yapma potansiyeline sahip olduğu iddiasıyla bir yurttaşın özgürlüklerinin kısıtlanması, hatta fizikisel olarak yok edilmesi meşrulaştırılıyordu.  11 Eylül tezgahı sonrası çıkartılan ve bireysel enformasyon haklarını devlet otoritesi adına sınırlayan, kontrol altına alan yasaları hatırlayalım.

ABD’nin vaktiyle sosyalist dünyaya yönelttiği “totalitaryanizm” iddiasıyla ilgili argümanlarını, bu kez harfi harfine ona karşı kullanmak mümkün olabilmektedir. Bu notu tamamlarken son bir şey daha, bu enformasyon haklarını sınırlayan yasaları hazırlayan kişi de bir asker, Amiral John Poindexter’dı. Bu şahıs, İran-Contra olarak bilinen davadan yargılanmış, belgeleri tahrif ve yok ettiği için 18 ay hapis cezası almış ama cezası ertelenmişti.

2) Dikkat edilirse şiddet çok ağırlıklı olarak Kürdistan coğrafyasında yer alıyor. Adeta çatışan taraflar arasında zımni bir antlaşma vardır. Bu görüntünün Suriye’de Kürt grupların da dahil olduğu  satranç oyunuyla bir ilişkisi var tabii.  Gelgelelim, PKK’nin Kürdistan coğrafyası sınırları dışında eylem yapmaması dikkat çekicidir. Oysa böyle bir yeteneğinin olduğu biliniyor. Mesela Türkiye’nin ekonomik çıkarlarının yoğunlaştığı Batı’nın büyük kentlerinde önemli bir PKK eylemi cereyan etmemiştir. Bu bakımdan 7 Haziran’ın biraz öncesinde başlatılan şiddet şu ana kadar kontrollü bir şekilde sürdürülmektedir. Yani böyle bir izlenim ediniliyor. Bunu sadece  tarafların seçim hesaplarıyla açıklamak doğru olmaz. Ancak o hesapları devre dışı bırakan bir analiz de eksik olur.

3) Daha önce bir kaç kez değinmiştim. Türkiye’de DP hükümeti, artan ekonomik sorunların da baskısıyla,  1957’de ABD tarafından yaratılan Suriye krizinin üzerine adeta bir can simidiymiş gibi atlamıştı. Gayet kışkırtıcı roller üstelenmişti. İç siyasetinde de bu dış siyasal konumunun yansıması olan  tavırlar takınmıştı. Sovyetler Birliği’nin 1959’da Suriye’den yana ağırlığını iyice hissetirmesiyle ABD geri çekilmiş, TC devletinin hevesi de böylece kursağında kalmıştı. Ancak fatura da DP hükümetine çıkartılmış, kriz aşıldıktan hemen hemen bir yıl sonra hatalı bir kaleci gibi boşa çıkmış olan Menderes’in ipi çekilmişti.

Tweetle

“El Kaide” konsepti, emperyalist siyasetin “eski” yenileri

Galeri

Daha önce bir çok kez söylemiş olduğum gibi, iç siyasal gelişmeleri, dış siyasal gelişmelerden, özellikle de ülkemizin içinde yer aldığı uluslararası bağlamın gündeminden ayrı değerlendirmek doğru olmaz. Yeni bir dünya düzeni (1) kurma çabalarının kanlı savaş ve iç savaşlara neden … Okumaya devam et →

Ankara’da olanlara aşinayız

Galeri

Ankara’da neler oluyor? Sanki geçmişte izlemiş olduğumuz bir filmi yeniden izliyoruz. Pekiy, şu figüratif kombinasyonlar size neyi çağrıştırıyor? : Derviş-Baykal; Baykal-T.Erdoğan; (özellikle son zamanlarda) Derviş-Kılıçdaroğlu. Bir soru etrafında biraz daha açık konuşalım. Bu yukarıdaki figürlere ya da onların isimleri etrafında … Okumaya devam et →

Solun yeniden “yetmez ama evet”i ve Tayyip’in iflası

Galeri

Bu seçimlerin doğrudan ilk sonucu Tayyip Erdoğan’ın iflasıdır. HDP’nin tartışmasız seçim başarısı, tamamen kendi programının, politik vizyonunun bir sonucu olarak görülemez. Bu başarı, Tayyip Erdoğan alerjisinin Türkiye çapında oluşturduğu muhalif kollektif sinerjiden çıkmıştır. Bununla beraber seçim kampanyası boyunca panik halindeki … Okumaya devam et →

Seçimler ve “kurtarıcı” olarak HDP

Galeri

Tayyip’in cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte partisinin bütünlüğünü sürdüremeyeceği sağda ve solda genel olarak öngörülmekteydi. Şimdi giderek partisindeki yarılma derinleşiyor. Bu yarılmanın derinleşmesi Tayyip’in etkisizleşmesini, giderek saf dışı kalmasını sağlayabilir. Şimdilik, vaktiyle Özal’ın başına gelenin onun da başına gelmekte olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu … Okumaya devam et →

SYRİZA’nın seçim başarısı

Galeri

Syriza beklendiği gibi seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Herhalde ilk iş olarak ülkenin borçlarının yeniden yapılandırılmasını talep edecektir. Belli bir anlayış görmesi beklenmelidir. Tabii bu durumda, Yunan halkının üzerindeki borç ve kemer sıkma baskısı az da olsa gevşemiş olur. Ancak … Okumaya devam et →

Son uluslararası gelişmeler, Türkiye

Galeri

Burada her zaman izlediğim bir yöntem,  iç siyasal gelişmelerleri, dış siyasal gelişmelerden, Türkiye’nin içinde yer aldığı uluslararası bağlamdan koparmadan analiz etmeye çalışmak olmuştur. Yine aynı yöntemi izleyerek, özellikle de  Rusya’dan hareketle Türkiye’deki son gelişmelere bakalım. Daha önceki yazımda belirtmiş olduğum gibi, … Okumaya devam et →

Haziran’dan Ekim’e…

Galeri

Haziran 2013’de, Türkiye’nin bir çok ilinde, bölgesinde, “hükümet istifa” şiarı altında süren halk ayaklanmalarına Kürt vilayetlerinden ve Kürt siyasal gruplarından açık bir destek gelmemiş, dahası, ayaklananların hükümetin istifasını talep etmelerine  yine bu Kürt siyasal çevreler tarafından karşı çıkılmıştı. Kürt siyaseti bir … Okumaya devam et →