Çin, Emperyalizm ve “Küresel Güney”: Amerika-Çin Zirvesi Öncesinde Uyarılar

Bugünkü dünya siyasetini anlamaya çalışırken karşılaşılan en büyük teorik sorunlardan biri, birbirinden farklı olguların aynı kavram altında toplanmasıdır. ABD hegemonyası ile emperyalizm, çok kutupluluk ile anti-emperyalizm, devlet kapitalizmi ile sosyalizm, “Küresel Güney” ile anti-emperyalist mücadele birbirinin yerine kullanılmaya başlanmıştır. Bunun sonucu, siyasal değerlendirme ile teorik kavramsal değerlendirme arasındaki bağın kopmasıdır.

Özellikle Çin konusunda bu kopuş belirgindir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendisini sosyalist olarak tanımlaması, onun sosyalist olduğu anlamına gelmez. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyici ekonomik ilişkilerdir; devlet işletmeleriyle birlikte büyük ve güçlü bir özel sermaye alanı vardır. Devlet, stratejik sektörler, finans, kredi, sanayi politikası ve uzun dönemli yatırım kararları üzerinde olağanüstü güçlü bir konuma sahiptir. Bu nedenle Çin’i klasik Batı kapitalizminin basit bir kopyası olarak değerlendirmek de, kendi resmi ideolojik tanımını esas alarak sosyalist saymak da doğru değildir. Çin, özgül bir devlet kapitalizmi biçimidir. Daha önceki yazılarda Çin üzerine değerlendirmeler yaparken, ekonomik yapı ile siyasal biçim arasındaki bu farklılığa özellikle dikkat çekmiştim.

Buradan hareketle yapılan ikinci bir hata da şudur: Çin kapitalist ise emperyalist, dolayısıyla ABD ile aynı şeydir denmektedir. Bu da doğru değildir. Bir ülkenin kapitalist olması, onun dünya kapitalist sistemi içindeki konumunu tek başına açıklamaz. Çin’in kapitalist olması, ABD ile özdeş olduğu anlamına gelmez. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu sosyalist veya kendiliğinden anti-emperyalist yapmaz.

Burada emperyalizm ile hegemonya arasındaki ayrımı yeniden kurmak lazım.

Emperyalizm ve hegemonya

Lenin’in emperyalizm çözümlemesinin önemi, emperyalizmi yalnızca bir dış politika biçimi olarak ele almamasıdır. Üretimde ve sermayede yoğunlaşma, tekellerin belirleyici hale gelmesi, banka ve sanayi sermayesinin bütünleşmesi, sermaye ihracının önem kazanması, uluslararası tekelci birliklerin oluşması ve dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması, kapitalist gelişmenin belirli bir aşamasının birbirine bağlı görünümleridir.

Bu bakımdan emperyalizm sadece kapitalist devletlerin zaman zaman seçtikleri saldırgan bir dış politika değildir. Kapitalist gelişmenin belirli bir yoğunlaşma düzeyinde kazandığı uluslararası biçimdir. Bunları biliyoruz.

Hegemonya kavramına gelince, her emperyalist güç hegemon değildir. Hegemonya, emperyalist sistem içerisindeki güçler hiyerarşisinin belirli bir tarihsel biçimidir.

ABD’nin özgünlüğü yalnızca büyük bir emperyalist güç olmasından kaynaklanmıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünya ekonomisinin finansal, askerî, siyasal ve kurumsal örgütlenmesinin merkezine yerleşmiştir. Dolar sistemi, Bretton Woods kurumları, uluslararası finans düzeni, NATO, dünya ticaretinin kurumsal çerçevesi ve ABD’nin askerî kapasitesi aynı bütünün parçalarıdır. Bu bütün, ABD’nin yalnızca güçlü bir devlet değil, dünya kapitalizminin hegemonik merkezi haline gelmesini sağlamıştır. Buna önceki yazılarda değinmiştim.

Bu nedenle bugün ABD hegemonyasının zayıflamasını emperyalizmin zayıflaması olarak görmek doğru değildir.

Bir hegemonun gerilemesi kapitalizmi ortadan kaldırmaz. Dünya kapitalist sistemindeki güç dengelerini ve hiyerarşik düzeni değiştirir. Beklentinin tersine, günümüzde de tanık olmaya başladığımız gibi, hegemonik merkezin zayıflaması emperyalist rekabeti artırabilir.

Dolayısıyla günümüzde talep edilen ve fiilen ortaya çıkmış olan çok kutupluluk, kendi başına ilerici bir tarihsel aşama değildir. Çok kutuplu bir dünya sosyalist de olabilir, kapitalist de. Eğer mevcut kapitalist dünya sistemi içerisinde gerçekleşiyorsa, çok kutupluluk emperyalizmin ortadan kalkması değil, emperyalist güçler arasındaki ilişkinin ve hiyerarşinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelebilir. Bu da, anti-emperyalist devrimci güçlerin hareket alanını görece genişletmek gibi bir sonuca yol açabilir.

Çin’in özgül konumu

Çin bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.

Çin’in sosyalist olduğu iddiası, üretim ilişkileri bakımından savunulabilir değildir. Çin ekonomisinde meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi belirleyicidir. Devlet işletmelerinin büyüklüğü ve devletin ekonomi ve ekonomik kararlar üzerindeki ağırlığı bu gerçeği değiştirmez.

Asıl mesele, Çin devletinin kapitalizmin dışında veya karşısında bulunması değil, kapitalist birikimin örgütlenmesindeki merkezi rolüdür.

Çin’de devlet, enerji, ulaştırma, telekomünikasyon, finans, savunma, ağır sanayi ve yüksek teknoloji gibi stratejik alanlarda çok büyük bir ekonomik güce sahiptir. Bunun yanında özel sermaye de çok büyük bir gelişme göstermiştir. Parti-devlet, özel sermayeden bağımsız bir siyasal yapı olarak değil, kapitalist birikimin genel koşullarını belirleyen ve büyük sermayeyi ulusal strateji doğrultusunda yönlendiren bir mekanizma olarak işlemektedir. Çin’de devlet ile özel sermaye arasındaki sınırların pratikte giderek daha fazla iç içe geçmesi, bu yapının özgüllüğünü göstermektedir.

Bu nedenle “devlet kapitalizmi” kavramı Çin’i anlamak bakımından önemlidir.

Fakat Çin kapitalizminin analizinde, daha önceki yazılarda önermiş olduğum ve özellikle 70’li yıllarda revaç görmüş bir kavram olarak “tekelci devlet kapitalizmi”ni kullanacaksak, bunun gerekçelerini de ortaya koymak gerekir. Buna göre, yalnızca devletin büyük işletmelere sahip olması yeterli değildir. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, büyük sermaye ile devlet aygıtının bütünleşmesi ve devletin bu sermayenin uluslararası rekabet koşullarını örgütlemesi birlikte değerlendirilmelidir (1). Çin’de bu unsurların giderek daha belirgin hale geldiği görülüyor.

Burada tekelci devlet kapitalizmi kavramının anlamı yalnızca devletin ekonomide büyük bir paya sahip olması değildir. Asıl mesele, yoğunlaşmış sermayenin devlet aygıtıyla kurduğu yapısal ilişkidir. Devlet, sermayenin karşısında duran bağımsız bir güç olmaktan çok, sermayenin ulusal ve uluslararası yeniden üretim koşullarını örgütleyen başlıca siyasal araçlardan biri haline gelir. Çin’de devletin büyük işletmeler, finans sistemi, kredi mekanizmaları, sanayi politikası ve stratejik sektörler üzerindeki belirleyici konumu bu açıdan önem taşımaktadır.

Devlet kapitalizmi kapitalizmin alternatifi değildir. Devletin ekonomiye müdahalesinin artması, kapitalist ilişkilerin ortadan kalktığını göstermez. Tersine, belli tarihsel koşullarda devlet kapitalist birikimin örgütlenmesinde başat bir rol oynayabilir.

Bu bakımdan Çin’de devlet kapitalizminin gelişmesi ile Çin’in gelecekte emperyalist bir güç haline gelmesi arasında teorik bir çelişki yoktur.

Tam tersine, büyük sermayenin yoğunlaşması, şirketlerin ve tekellerin büyümesi, sermaye ihracının genişlemesi ve Çin sermayesinin uluslararasılaşması ilerledikçe, devletin bu sermayenin dünya pazarındaki rekabetini desteklemesi yönündeki eğilim de güçlenecektir.

Burada bir tarihsel eğilimden söz etmek mümkündür; fakat tarihsel eğilim ile mekanik kaçınılmazlık birbirine karıştırılmamalıdır. Çin kapitalizminin gelişme dinamiklerinin emperyalistleşme yönünde ilerleyen maddi koşullar yarattığını saptamak başka şeydir, Çin’in bugün geldiği noktayı emperyalizmle özdeşleştirmek başka. Ben ilk konumu savunuyorum.

Çin neden ABD’ye karşıdır?

Çin’in ABD hegemonyasına meydan okumasının nedeni Çin’in sosyalist olması değil. Çin, kapitalist dünya ekonomisinin dışında değildir. Tam tersine, dünya kapitalizminin en önemli üretim merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Fakat kapitalist dünya ekonomisinin içinde bulunmak ile onun mevcut hegemonik hiyerarşisini kabul etmek aynı şey değildir.

Çin’in yükselişi, bir dönem Çin’in yükselmesini olanaklı kılan uluslararası düzenin sınırlarıyla karşılaşmasını beraberinde getirdi. Bir dönem Çin’in ihracatını ve sanayileşmesini kolaylaştıran söz konusu serbest ticaret düzeni, Çin’in teknolojik ve sanayi kapasitesi ABD sermayesiyle rekabet edebilir hale geldikçe, ABD açısından giderek bir rekabet, dahası bir meydan okuma sorununa dönüşmeye başladı.

Buradaki tarihsel ironi açıktır.

ABD uzun yıllar dünya pazarının serbestleşmesini, ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasını ve “kurallara dayalı” uluslararası düzeni savundu. Çin bu düzen içerisinde yükseldikçe, ABD aynı kuralların kendi üstünlüğünü sınırladığı noktada korumacı, yaptırımcı ve kısıtlayıcı araçlara başvurmaya başladı.

Çin ise dün ABD’nin savunduğu kuralların uygulanmasını bugün bizzat talep etmektedir.

Bunun Çin’i anti-kapitalist yaptığı söylenemez. Tam tersine, Çin’in mevcut kapitalist dünya ekonomisi içerisinde daha güçlü ve daha bağımsız bir konum elde etmeye çalıştığını gösterir.

Dolayısıyla Çin ile ABD arasındaki çatışmayı kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir çatışma olarak sunmak kabul edilemez.

Bugünkü çatışmanın esas ekseni, ABD merkezli hegemonik kapitalist-emperyalist düzen ile bu düzen içerisinde yükselen ama onun hegemonik yapısına da meydan okuyan kapitalist güçlerin çıkarları arasındaki mücadeledir.

Bu ayrım yapılmadığında iki karşıt yanlışa düşülüyor. Bir yanda Çin’in ABD’ye karşı her hamlesi ilerici, hatta sosyalist bir gelişme olarak görülüyor. Diğer yandaysa, Çin ve ABD arasındaki çatışma “iki kapitalistin kavgası” denilerek geçiştiriliyor. Birinci yaklaşım Çin kapitalizmini idealize eder; ikinci yaklaşım ise ABD’nin dünya kapitalizmi içindeki hegemonik konumunu ve somut güç ilişkilerini gözden kaçırır.

Devrimci sosyalist siyaset açısından her ikisi de kabul edilemez.

Çin neden bugün ABD karşısında savunulabilir?

Daha önce de birçok kez vurgulamış olduğum gibi, Çin’in sosyalist olmaması, ABD hegemonyasına karşı yürüttüğü mücadelede devrimci hareket açısından hiçbir önem taşımadığı anlamına gelmez. Dünya siyasetinin soyut ahlaki ölçülerle değil, somut güç ilişkileri içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

ABD’nin dünya çapındaki askerî, finansal ve siyasal üstünlüğünün zayıflaması ile Çin’in yükselişi aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir. Çin’in yükselişi ABD’nin tek merkezli hegemonik hareket alanını daraltmaktadır.

Bu nedenle Çin’in ABD karşısında desteklenmesi ile Çin’in sosyalist ilan edilmesi arasında hiçbir zorunlu ilişki yoktur. Birincisi somut jeo-ekonomi-politik güç ilişkilerine referans veren bir değerlendirmedir. İkincisi ise Çin kapitalizminin niteliğinin yanlış tanımlanmasıdır.

Çin’in ABD hegemonyasına karşı desteklenmesi, Çin devletinin bütün politikalarının veya Çin’deki kapitalist ilişkilerin desteklenmesini gerektirmez. Aynı şekilde ABD’ye karşı olmak da Çin’i sosyalist ilan etmeyi gerektirmez.

Bu ayrım yapılmadığında devrimci hareket iki yanlış seçenek arasına sıkışır: Ya Anglo-Amerikan emperyalizminin safına yaklaşmak ya da Çin kapitalizmini sosyalizm olarak görmek.

Devrimci bir siyaset bu iki yanlıştan birini seçmek zorunda değildir.

ABD emperyalizmine karşı çıkacağız, ama Çin kapitalizmini de sosyalizm olarak görmeyeceğiz.

Bu, politik bir çelişki değil, diyalektik bir zorunluluktur. Bu kadar net!

“Küresel Güney” sorunu

Benzer bir kavramsal bulanıklık “Küresel Güney” konusunda ortaya çıkmaktadır.

“Küresel Güney” kavramı bugün diplomatik ve akademik literatürde yaygın bir kullanıma sahiptir. Kavram, eski sömürge ülkelerinin dünya ekonomisindeki eşitsiz konumlarını, Batı merkezli uluslararası düzenle yaşadıkları sorunları ve daha adil bir uluslararası sistem taleplerini ifade etmek için kullanılmaktadır.

Fakat devrimci siyaset açısından bu kavramın sınırları oldukça belirgindir.

Her şeyden önce “Güney” coğrafi bir kavram değildir. Mesela Çin kuzey yarımkürenin büyük bölümünde bulunmasına rağmen “Küresel Güney” içinde değerlendirilir. Yine mesela Avustralya güney yarımkürede bulunmasına rağmen bu kategorinin dışında kalır. Dolayısıyla söz konusu kavram salt coğrafyayı değil, dünya sistemi içerisindeki belirli bir jeopolitik ve ekonomik konumu kavrar.

Asıl sorun ise bundan daha önemli.

“Küresel Güney”, birbirinden çok farklı kapitalist ve toplumsal yapıları aynı torbaya koyuyor. Örnekse, Çin ile Haiti, Hindistan ile Mozambik, Brezilya ile Bangladeş, Suudi Arabistan ile Küba aynı kategori içerisinde değerlendirilir.

Oysa bunların dünya kapitalizmi içerisindeki konumları aynı değildir. Sermayenin yoğunlaşma düzeyi aynı değildir. Devlet biçimleri aynı değildir. Emperyalist merkezlerle ilişkileri aynı değildir. Kendi dış yatırımları ve sermaye ihracı aynı değildir. İçlerindeki sınıf yapıları aynı değildir.

Öyleyse “Küresel Güney’in çıkarları”ndan söz edildiğinde sorulması gereken ilk soru şudur:

Hangi sınıfın çıkarı?

Bir ülkenin, sözgelimi Türkiye’nin, uluslararası pazarlık gücünün artması, o ülkedeki emekçilerin durumunun da aynı ölçüde iyileşeceği anlamına gelmez.

Bir ülkenin ABD veya Avrupa karşısında daha bağımsız davranması, o ülkenin kendi burjuvazisinin emekçi sınıflar üzerindeki egemenliğinin sona erdiği anlamına gelmez. Yani devletlerarası bağımlılık ile sınıfsal bağımlılık aynı şey değildir.

“Küresel Güney” kavramının devrimci siyaset bakımından en büyük zaafı burada ortaya çıkar: Devletlerarası eşitsizliği görünür kılarken, devletlerin kendi içlerindeki sınıf karşıtlıklarını görünmez hale getiriyor(2)

Üçüncü Dünya neden farklıydı?

Bu “Küresel Güney” kavramı çoğu zaman geçmişteki “Üçüncü Dünya” kavramının bir  ikamesi gibi sunuluyor. (3) Oysa aralarında önemli bir fark var.

Üçüncü Dünya da homojen değildi. Doğru. Ona dahil edilen ülkelerin tamamı aynı ideolojiye, aynı ekonomik sisteme veya aynı dış politikaya sahip değildi. Üçüncü Dünya içinde kapitalist ülkeler de, sosyalist ve sosyalist yönelimli devletler, ulusal kurtuluş hareketleri de vardı. Yani birbirleriyle bağdaşmayan, hatta çatışan siyasal rejimleri içeriyordu.

Fakat bütün farklılıkların üzerinde belirli bir tarihsel-siyasal mücadele bulunuyordu: sömürgeciliğe, emperyalist bağımlılığa ve ekonomik tahakküme karşı mücadele.

Bandung’dan Bağlantısızlar Hareketi’ne ve oradan Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen taleplerine kadar uzanan çizginin anlamı burada yatıyordu. Elbette bu siyasal alanın kendi içindeki sınıf çelişkileri ve devletlerarası çatışmalar küçümsenemez. Fakat ortada gerçek bir siyasal ortaklık vardı.

Dolayısıyla Üçüncü Dünya’yı homojen bir blok olarak görmek ne kadar yanlışsa, onu sadece coğrafi bir kategoriye indirgemek de o kadar yanlıştır.

Üçüncü Dünya, bir sosyalist dünyanın var olduğu koşullarda ve en azından tarihsel oluşum döneminde, emperyalist dünya sistemine karşı belirli bir siyasal konumlanmanın adıydı.

“Küresel Güney” ise bu siyasal içeriğin önemli bir bölümünü kaybetmiştir.

Kalkınma, temsil, ekonomik eşitsizlik, ticaret adaleti ve mevcut uluslararası kurumların reformu gibi talepler öne çıkarken, emperyalizm ve sınıf mücadelesi genellikle geri plana itilmektedir.

Bu nedenle “Küresel Güney” kavramı uluslararası ilişkiler literatüründe belli olguları tanımlamak için kullanılabilir; fakat sol devrimci siyasetin temel kategorisi haline getirildiğinde, açıklamaktan çok bulanıklaştırır.

Devrimci siyaset hangi kavramlardan hareket etmeli?

Devrimci politika açısından belirleyici soru, bir ülkenin “Kuzey”de mi “Güney”de mi bulunduğu değildir.

Asıl sorular şunlardır:

Bu ülkenin dünya kapitalist sistemi içerisindeki yeri nedir?

Hangi sermaye ilişkileri tarafından belirlenmektedir?

Sermaye hangi ölçüde yoğunlaşmış ve merkezileşmiştir?

Sermaye ihracı hangi düzeydedir?

Devlet ile büyük sermaye arasındaki ilişki nedir?

Ülke dünya pazarında nasıl bir konuma sahiptir?

Başka ülkeler üzerindeki ekonomik ve siyasal etkisi nedir?

Ve nihayet, bütün bunların altında hangi sınıf ilişkileri bulunmaktadır?

Sol siyaset açısından anlamlı olan budur.

Bu yaklaşım, bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişinin önemini reddetmez. Tam tersine, bu direnişlerin gerçek sınıfsal içeriğini görmeyi sağlar. Çünkü emperyalist bir merkeze karşı çıkan her devlet ilerici olmadığı gibi, emperyalist bir merkezle çatışan her burjuvazi de kendi işçi sınıfının müttefiki değildir.

Burada sınıf bağımsızlığı belirleyici hale gelir.

Sonuç: Ne Washington’ın ne Pekin’in safı

Bugünkü dünya düzenini sosyalist bir dünya sistemi ile kapitalist dünya arasındaki eski bloklaşmanın basit bir devamı olarak görmek mümkün değildir.

Sosyalist blok ortadan kalkmıştır.

Çin sosyalist değildir.

Dolayısıyla Çin-ABD çatışmasını eski sosyalist dünya ile kapitalist dünya arasındaki çatışmanın yeni bir biçimi olarak değerlendirmek doğru değildir.

Fakat buradan ABD hegemonyasının olumlanması, kabul edilmesi de çıkmaz.

Tam tersine, ABD merkezli hegemonik emperyalist düzenin çözülmesi ile Çin, Rusya ve başka yükselen güçlerin ağırlığının artması aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşmektedir.

Elbette bu süreç emperyalizmin sonunu getirmeyecektir. Kapitalizm ortadan kalkmadıkça emperyalist ilişkilerin ortadan kalkması da beklenemez. Süreç sonunda değişen, emperyalist güçler arasındaki ilişki ve hiyerarşidir. Yani emperyalizmin yeni bir biçimde örgütlenmesidir.

Bu bağlamda çok kutupluluk, tek kutuplu hegemonik düzenin karşıtı olabilir; fakat anti-emperyalizmin ve sosyalizmin karşılığı değildir.

Şimdi şunları aklımızda tutalım:

Çin, ABD hegemonyasının karşısındaki en önemli güçlerden biridir; fakat sosyalist değildir.

Devlet kapitalizmi, emperyalizmin karşıtı değildir.

“Küresel Güney” ise emperyalizme karşı mücadele açısından bazı ortak çıkarları ifade edebilir; fakat sınıf mücadelesinin yerine geçirilemez.

Buradan devrimci sosyalist siyasetin bağımsız hattı çıkmaktadır.

ABD hegemonyasına karşı çıkmak gerekir; fakat Çin kapitalizmini sosyalizm olarak göstermek gerekmez.

Çin’in ABD karşısındaki konumunu desteklemek mümkündür; fakat Çin devletinin her politikasını desteklemek gerekmez.

Bağımlı ülkelerin emperyalist merkezlere karşı direnişini savunmak gerekir; fakat o ülkelerin burjuvazilerini kendi işçi sınıflarının önüne geçirmek gerekmez.

Çok kutupluluğu ABD hegemonyasının gerilemesi olarak değerlendirmek gerekir; fakat onu kendiliğinden anti-emperyalizm veya sosyalizm olarak görmek gerekmez.

Devrimci proletaryanın görevi, emperyalist güçlerden birinin arkasına dizilmek değildir.

Ne Washington’ın safında ne Pekin’in safında.

Mesele, kapitalist-emperyalist sistemin bütününe karşı bağımsız bir sınıf siyasetinin yeniden kurulmasıdır.

ABD hegemonyasının gerilemesi böyle bir siyasetin önünü açabilecek nesnel koşullar yaratabilir. Çin’in yükselişi de mevcut hegemonik düzenin çözülmesinde önemli bir rol oynayabilir. Ama bu gelişmelerin hiçbirisi kendiliğinden sosyalizme götürmez.

Hatırlatmak isterim, sosyalizm, emperyalist merkezlerden birinin zayıflamasıyla değil, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasal gücünü yeniden kurmasıyla mümkün olacaktır.

Asıl mesele budur.

NOTLAR :

1) Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramını en yetkin şekilde ele almış olan Fransız Komünist Partisi’nin bir dönem ekonomi politikalarının belirlenmesinde en önemli rolü oynamış, tıpkı Michel Clouscard gibi, zaman zaman parti çizgisiyle uyuşmasa da, öldüğü güne kadar ondan kopmamış değerli komünist Paul Boccara’nın (1932-2017) kitaplarını referans olarak zikretmek isterim. Boccara’nın konuyla ilgili yazılarının yeni bir derlemesi Editions Delga tarafından iki cilt halinde yayınlandı. Bkz. Paul Boccara: Théories sur les crises I-II, Paris: 2015. Yine Boccara’nın Editions sociales’den çıkan Etudes sur le capitalisme monopoliste d’etat sa crise et son issue, Paris, 1974 adlı daha erken bir kitabını da anmak isterim. Tekelci Devlet Kapitalizmi kavramı 60’lı yıllardan itibaren Sovyetler Birliği’nde kabul görmüştü. Kavramı netleştirme işlevi de gören bir kitap olarak Editions du Progres Moscou (Paris)  tarafından 1969’da yayınlanmış Victor Tcheprakov’un Le capitalism monopoliste d’etat ‘sını da öneririm.

Burada tarihin ironik bir başka tarafına da işaret etmem gerekiyor. “Tekelci devlet kapitalizmi” kavramının özellikle SSCB’ye uygulanması gerektiğini savunan Mao ve Çin Komünist Partisi’nin geçmişteki polemiklerini hatırladığımızda, bugünkü tablo gerçekten ibret vericidir. Dün Sovyetler Birliği’ni kapitalist, “devlet kapitalisti”, hatta “süper emperyalist” olarak niteleyenlerin  (Maocu Samir Amin’in “Sovyet üretim tarzı” kavramsallaştırması da bu tartışmanın, başka bir örneğidir) önemli bir bölümü, bugün Çin’deki devlet-sermaye ilişkilerini ve kapitalist gelişme dinamiklerini aynı teorik ölçülerle değerlendirmek yerine Çin’i sosyalist bir ülke olarak romantize etmektedir. .

Fakat burada SSCB’ye de haksızlık etmemek gerekir. Sovyetler Birliği devlet kapitalisti değildi. Bütün ağır bürokratikleşmesine, siyasal yozlaşmasına, ekonomik hantallığına ve yönetim sorunlarına rağmen, üretim ilişkilerinin temelini kapitalist meta ekonomisi oluşturmuyordu. Genel bir piyasa düzeni yoktu; emek gücü kapitalist anlamda bir meta olarak piyasada alınıp satılmıyordu; özel sermayenin kâr maksimizasyonu kapitalist ekonominin temel hareket ettirici gücü değildi. Sovyet toplumunun bütün çelişkilerini, bürokratik deformasyonlarını ve giderek derinleşen yapısal sorunlarını görmek başka şeydir; bunlardan hareketle SSCB’yi kapitalist ilan etmek başka. İlki Marksist-Leninist bir eleştirinin konusudur; ikincisi ise toplumsal formasyonun yanlış tanımlanmasıdır. Revizyonist bir tutumdur.

Çin bakımından ise mesele bütünüyle farklıdır. Çin’de meta üretimi, piyasa ilişkileri, ücretli emek ve sermaye birikimi ekonominin tali unsurları değil, doğrudan kurucu ilişkileridir. Devletin ekonomideki olağanüstü ağırlığı bu gerçeği değiştirmez. Tam tersine, devletin büyük sermayeyle iç içe geçmesi ve kapitalist birikimin genel koşullarını örgütlemesi, “tekelci devlet kapitalizmi” kavramının Çin bakımından neden ciddiyetle ele alınması gerektiğini gösterir.

İroni tam da burada yatıyor: Dün SSCB’yi “devlet kapitalizmi” olmakla suçlayan Maoist ve başka akımların önemli bir bölümü, bugün kapitalist meta ekonomisinin bütün temel unsurlarını açıkça taşıyan Çin’i sosyalist ilan ediyor. Dün SSCB’ye yöneltilen teorik ölçütler, Çin söz konusu olduğunda birdenbire rafa kaldırılıyor. Marksist teori böyle çalışmaz. Kavramlar, siyasal sempatiye göre eğilip bükülemez. SSCB’nin devlet kapitalisti olmadığını söylemek Çin’in kapitalist niteliğini reddetmeyi gerektirmediği gibi, Çin’in devlet kapitalisti olduğunu söylemek de SSCB’yi geçmişe dönük olarak kapitalist ilan etmeyi gerektirmez. Tam tersine, iki toplumsal formasyon arasındaki bu temel farkı görmek, meselenin kendisidir.

2) Benzer bir işlevsel zaaf ve illüzyon, Türkiye sol tarihinin sembol anlatısı olan “Bağımsız Türkiye” sloganında ve bunun stratejik uzantısı olan Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerinde de gözlemlenebilir. Kuşkusuz bu söylem, geniş kitlelerde güçlü bir anti-emperyalist bilincin oluşmasında ve toplumsal politizasyonda muazzam bir tarihsel rol oynamıştır; hakkını teslim etmek gerekir. Ancak odak noktasını doğrudan kapitalist üretim ilişkileri yerine aşamalı bir “anti-emperyalist” kurtuluşa kaydıran ve bu doğrultuda “milli burjuvazi” gibi kategorilere alan açan bu yaklaşım, yerli sermaye sömürüsünü flulaştırmış ve sosyalist harekette sınıf uzlaşmacısı (oportünist) eğilimlere zemin hazırlamıştır.

Oysa bu tarihsel ve teorik çatışmanın siyaseten doğru bir sentezi mümkündü. Eğer süreç boyunca, “bağımsızlık mücadelesinin emperyalizme ve onun yerli işbirlikçisi olan kapitalist sınıfa karşı mücadeleden ayrılamayacağı” vurgusu teorik ve pratik olarak tahkim edilebilseydi, söz konusu sentez gerçekleşebilirdi. Böyle bir sentez, anti-emperyalizmi ulusalcı bir sapmanın veya egemenlerin sınıf sömürüsünü örten bir “beka” retoriğinin aparatı olmaktan çıkarır; aksine onu, yerli ve yabancı sermayenin topyekûn tasfiyesine yönelen kesintisiz bir sınıf mücadelesinin en sivri ucu haline getirirdi.

3) Samir Amin’in son döneminde “Küresel Güney” kavramına giderek daha fazla ağırlık vermesi de bu bakımdan ayrıca üzerinde durulması gereken bir noktadır. Amin’in düşüncesinde Maoist etkinin, özellikle merkez-çevre karşıtlığı ve çevrenin merkezi kuşatabileceği düşüncesi üzerinden, önemli bir yeri olduğu biliniyor. Son dönem çalışmalarında ise eski Üçüncü Dünyacı perspektifin önemli unsurlarını “Küresel Güney” kavramı etrafında yeniden kurduğu görülüyor. Nitekim ölümünden sonra yayımlanan ve son dönem yazılarını bir araya getiren The Long Revolution of the Global South: Toward a New Anti-Imperialist International (Monthly Review Press, 2019) bunun en açık göstergelerinden biridir. Burada “Üçüncü Dünya” ile “Küresel Güney” arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak Amin’in kendi terminolojik tercihinden çok, onun son dönem düşüncesinin belirgin siyasal yönelimine ilişkin bir yorum olarak anlaşılmalıdır.

Çünkü bu iki kavram, yukarıda da belirttiğim gibi, aynı tarihsel gerçekliğe karşılık gelmiyor. Üçüncü Dünya, Birinci ve İkinci Dünya’nın karşısında, sömürgeciliğe, emperyalist tahakküme ve bağımlılığa karşı belirli bir siyasal iddia etrafında şekillenmiş tarihsel bir oluşumdu. Bandung, Bağlantısızlar Hareketi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri bu siyasal alanın somut ifadeleriydi. “Küresel Güney” ise esas olarak kapitalist dünya sistemi içerisindeki belirli ekonomik ve jeopolitik konumları ifade ediyor. Bu ülkelerin ezici çoğunluğu kapitalisttir ve bugünkü konumlarını da büyük ölçüde emperyalist dünya sistemi içerisindeki tarihsel gelişme biçimleri belirlemiştir. Dolayısıyla Küresel Güney’i eski Üçüncü Dünya’nın basitçe yeni adı olarak kullanmak, tarihsel bir siyasal oluşumu sistem içi bir konumla ikame etmek anlamına gelir.

Amin’in Çin’e yüklediği rol de bu açıdan ayrıca önemlidir. Çin’i Küresel Güney’in yükselen merkezi ve giderek onun siyasal öncüsü olarak görme eğilimi, eski Üçüncü Dünyacı tahayyülün yeni koşullarda Çin etrafında yeniden kurulması biçiminde okunabilir. Dün çevrenin(kırların) merkezi(kentleri) kuşatacağı düşüncesi Maoist dünya tasavvurunun önemli unsurlarından biriydi; bugün benzer bir tarihsel rol Çin’in yükselişine bağlanmaktadır. Çin’in dünya sistemindeki ağırlığının artması elbette gerçek bir olgudur. Fakat bundan Çin’e yeni bir anti-emperyalist kurtuluş öznesi rolü çıkarmak başka bir şeydir. Çin kapitalizminin yükselişini Küresel Güney’in siyasal kurtuluşunun taşıyıcısı olarak görmek, kapitalist dünya sistemi içerisindeki gerçek bir güç kaymasını anti-emperyalist ve hatta anti-kapitalist bir kurtuluş projesiyle özdeşleştirme tehlikesini taşır.

Nitekim Çin’in günümüz küresel ekonomisindeki ve özellikle Afrika’daki somut pratikleri, bu sürecin anti-kapitalist bir kurtuluş projesi olmaktan çok, kapitalist dünya sisteminin nesnel yasalarıyla sınırlı çelişkili bir genişleme olduğunu göstermektedir. Çin’i doğrudan klasik/yerleşik bir emperyalist odak olarak tanımlamak ne kadar aceleci bir indirgemecilikse, onun ekonomik pratiklerini kapitalist değer yasasından azade görmek de o kadar büyük bir yanılsamadır.

Örneğin bizzat Amin’in erken dönem kuramsal mirası olan “Eşitsiz Değişim” (Unequal Exchange) tezi, Çin-Afrika ticaretinin nesnel sınırlarını anlamakta hâlâ güçlü bir analitik araç sunar. Çin Genel Gümrük İdaresi (GACC) verilerine göre, 2025 yılı sonu itibarıyla 348 milyar dolara ulaşan Çin-Afrika ticaret hacmi, Çin lehine 225 milyar dolar ihracata karşı 123 milyar dolar ithalat şeklinde asimetrik bir açık üretmiştir. Bu ticaretin %90’ından fazlasının Afrika’dan Çin sanayisine akan işlenmemiş yeraltı kaynaklarından (petrol, bakır, lityum) oluşması, kapitalist işbölümünün getirdiği yapısal eşitsizliğin Çin’in “Güney-Güney dayanışması” retoriğine ve 2026’da genişletilen “sıfır gümrük” politikalarına rağmen nesnel bir bariyer olarak varlığını sürdürdüğünü kanıtlar.Ancak bu nesnel ekonomik asimetri, Çin’in dünya sistemindeki tarihsel rolünün tek boyuta indirgenmesini gerektirmez.

Tekrar olsun, Çin’in bu yükselişi ve Anglo-Amerikan hegemonyasına meydan okuması, Batı merkezli küresel tahakküm mekanizmalarını gevşettiği ölçüde, Küresel Güney’deki ulusal hareketlere ve yerel emek hareketlerine manevra yapabilecekleri nesnel bir çatlak ve yeni taktiksel alanlar açma potansiyelini de içinde barındırır. Dolayısıyla mesele, Çin’i bir emperyalist sömürü odağı ilan etmek değil; küresel hegemonya krizinin emek hareketine açtığı bu nesnel fırsat alanını gözden kaçırmadan, Çin’in kendi iç ve dış dinamiklerindeki kapitalist sınırlılıkları Marksist-Leninist yöntemin süzgecinden geçirerek diyalektik bir kavrayışa ulaşmaktır.

Sonra, malum eski Üçüncü Dünya’nın tarihsel koşulları ile bugünkü koşullar aynı değildir. O dönemde güçlü bir sosyalist dünya vardı; sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri sürüyor ve yeni bağımsız devletler emperyalist sistem karşısında siyasal bir alan oluşturmaya çalışıyordu. Bugün böyle bir tarihsel konjonktür yok. Çin’in yükselişi sosyalist bir dünyanın yükselişi değildir. Çin’in ABD hegemonyasına meydan okuması da onu Küresel Güney’in sosyalist veya anti-kapitalist öncüsü haline getirmez.

Mesele Çin’in yükselişini küçümsemek değil, ona olmayan bir tarihsel misyon yüklememektir. Emperyalist dünya sistemindeki güç dengelerinin değişmesi başka şeydir; bu değişimin kendiliğinden anti-emperyalist bir siyasal projeye dönüşmesi başka. “Küresel Güney”i yeni Üçüncü Dünya, Çin’i de onun doğal siyasal öncüsü olarak görmek, tam da bu iki farklı gerçekliği birbirine karıştırmaktan doğuyor.

Samir Amin için ayrıca bkz. Samir Amin, Russia and the Long Transition from Capitalism to Socialism, Monthly Review Press, 2016

Faşist rejime hizalanmak

CHP ile ilgili olarak son zamanlarda yaşanan gelişmeler, bu partinin yönetiminin faşist devletin kontrolü altına girmiş olduğu iddiasını destekler niteliktedir.

Daha önce faşizmin yükselişinden söz eden yazılarda değinmiştim. Devletin faşistleştirilebilmesi için politik ve ideolojik aygıtların aynı hizaya getirilmesi gerekiyor. Yani faşizm aynı hizaya getirerek yerleşir. Elbette, muhalefet de bu doğrultuda dönüştürülmek istenir.

Britanya hegemonyasının düşüşüne koşut olarak yükselen klasik faşizm örneklerinde, mesela, 1930’ların Almanyasında bu hali net olarak görebiliyoruz.

Faşizm total bir bir devlet rejimidir. Devlet iktidarını, siyasal muhalefeti de ihtiva edecek şekilde, bütün olarak ele geçirmeye ihtiyaç duyar. Buna göre, burjuva-liberal erkler ayrılığı ilkesini ve uygulamasını (her durumda, özellikle de günümüzdeki versiyonlarında, hukuken olmasa da, fiillen) ortadan kaldırır. Bunu gerçekleştirmek için ille de doğrudan yürütme erkini kullanması gerekmiyor. Pekala yasama erkini, yani parlamentoyu ortadan kaldırmadan, hatta onun da içinde rol üstlendiği koşullarda  istediğini gerçekleştirebilir. Aynı muameleyi yargı erkine de yapar. Mesela, ortada yazılı bir hukuksal metin olarak bir çok demokratik hak ve özgürlükleri tanıyan bir anayasa olsa da, fiillen  rejimin ihtiyaçlarına göre işlev görmekten öte bir anlam taşımaz.

Almanya örneğinde, Nazi iktidarının erken döneminde, nasıl devlete ait sanayi kuruluşlarının, bankaların, maden alanlarının özelleştirilmesi, finans sermayesinin palazlanmasına, bu palazlanma sürerken kendisine bu olanağı sunan Nazi Partisi’nin de palazlanmasına, dolayısıyla faşizmin yerleşmesine katkı yaptıysa, Türkiye’de de, temelleri 12 Eylül darbesiyle atılmış olsa da,  AKP devrinde,  benzer bir gelişmeyi tespit etmek mümkün oluyor.

Türkiye sermaye sınıfı kendisine “istediği her şeyi veren”, palazlanmasını sağlayan AKP’yi destekledi. İktidarını konsolide etmesini sağladı. Devlete tamamen egemen olacağı yolu açtı. Yani şu ya da bu ölçüde demokratik olan rejimin ortadan kaldırılmasını olanaklı kıldı. Bunlara daha önce değinmiştim.

Bu süreç muhalefeti de kendisiyle aynı hizaya getirmesiyle devam etti. Yani AKP tüm devlet güçlerini kendi hizasında yeniden yapılandırdı. Nasıl Nazi Almayasında Reichtag Yangını gibi çeşitli manipülatif araçlar bu rejimi dönüştürme ereği doğrultusında kullanıldıysa,  Türkiye’de de, mesela, kitlesel ölümlerle sonuçlanan malum bombalamalar, 15 Temmuz darbe girişimi, faşizm inşası yolunda, benzer biçimde, manipülatif araçlar olarak kullanıldı.

AKP, parlamentoyu, adliyeyi, sivil ve askeri bürokrasiyi, yerel ve bölgesel yönetim branşlarını, medyayı, eğitim kurumlarını, sendikaları siyasal olarak kendisine entegre etti. İdeolojik devlet aygıtları üzerinde büyük ölçüde egemenlik kurdu. Elbette bunlardan kendisinin istediklerini harfiyen yapmalarını beklemeyecekti. Onların o zamana kadar ki işleyiş tarzlarını yeni rejimin gereklerine göre gözden geçirmelerini, kendilerini yeni rejimi hesaba katarak sınırlandırmalarını, yani buna göre kendi kendilerini kontrol altına almalarını temin etmek yeterli olacaktı.

Devletin bu senkronizasyon ihtiyacı gerektiğinde zor aygıtları kullanılarak sağlanacaktı. Özellikle son birkaç yılda, bu aynı ihtiyacın hukuksal kılıf altında yürütüldüğüne de tanık oluyoruz. Meşhur bir ifadeyle, hukuk siyasetin köpeği oluyor. Klasik faşizm örneklerinde de tanıladığımız gibi, bir süre sonra bu hukuksal kılıfa da gerek duyulmuyor tabii.

Yeri gelmişken, bütün bilindik faşizm deneyimleri dini, ortaçağ dinsel kurumlarını, ahlak anlayışını, kadına bakış açısını, güncel ihtiyaçlara uyarlanmış “asrı saadet” anlayışını yüceltirler, toplumsal sorunlar karşısında çözüm olarak sunarlar.

Kısacası, rejimin, “lider” in  bugünkü uygulamalarını meşrulaştıracak biçimde revize edilmiş veya yeniden kurgulanmış tarihsel anlayışlar, uygulamalar, tarihsel figürler ihya edilir. İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz, Latin Amerika deneyimlerinde bu hali saptayabiliyoruz. Bu arada, elbette faşizmlerin dinsel kurumlarla, din otoriteleri ya da ulemasıyla çıkar ilişkilerini de biliyoruz.  Mesela en son, 12 Eylül faşizminin dinsellleştirme programını hatırlayalım. Sermaye dini kullanmadan rejimini inşa edemez. Sürdüremez. Bugün Amerika’da sayıları  on milyonu aşan evanjelist seçmeni hesaba katmadan, Trump’ın siyasal başarısını anlayamayız.

Türkiye’de de durum farklı değildir. Özellikle de her “laik Atatürk cumhuriyetine bağlı” askeri darbeyle birlikte dinselleştirmenin, yani ortaçağ değerlerinin topluma, kültüre empoze edildiğini biliyoruz. Bugün de aynısı yapılıyor.

Buradan hareketle, “İslamo-faşizm” ifadesini kullanmak, taktik olarak doğru değildir. Bu ifadeyi kullananların meramını anlıyorum elbette ama uzun yıllardan beri dinselleştirme cenderesine sokulmuş kitlelerin zaten karışık olan zihinlerini daha da karıştırmak yanlıştır. Bunun yerine faşizmin kapitalist sömürüyle, sermaye sınıfının adaletsiz, baskıcı yönetimiyle ilişkisini gözler önüne seren bilindik marksist-leninist söylemlerimize başvurmamız en doğrusudur. Mesela, geçmişte kullandığımız “zam, zulüm, işkence, işte faşizm!” sloganı iyi bir örnektir. Bu tür yaratıcı, devrimci üretimleri ne yazık ki epeydir unuttuk.

İnsanların dini inançlarını hedef almak tam da din istismarı yapan, dinciliği teşvik eden sermaye sınıfının işine yarar. Bunun yerine, sermayenin sömürüsünü arttırmak ve sürdürebilmek için bu istismarı yaptığını kitlelere somut olarak göstermek gerekir.

Sosyalist devrimciler olarak teorik kapasiteden yoksunluğumuzu klişe özelliği taşıyan ideolojik söylemlerle ikame etmeye çalışıyoruz. Teorik üretim ihtiyacının amaca uygun, sade suya tirit, klişe ideolojik tüketimle telafi edilmek istendiğinde neler olduğunu geçmiş sosyalizm deneyimleri dolayısıyla biliyoruz.

Türkiye devrimci sosyalist hareketi, genel olarak,  liberalleşmenin etkisi altında kendi marksist-leninist kavramsal çerçevesinden ürker hale geldi. Böyle olunca, yaşanan gelişmelere teorik refleksler veremez oldu. Veyahut, utangaç bir marksizm-leninizme sığındı.

Bugün Türkiye’deki rejimin niteliği nedir? “Rejim” demek yetmez. Hangi, ne tür bir  rejim? “Efendim, buna tek adam rejimi , tek parti rejimi denmemelidir. Ama faşizm de denmemelidir”. Ne denmelidir peki? Bunun açık olarak ilan edilmesi,adının konulması  gerekir.  “Rejim” aşağı “rejim” yukarıdır gidiyor. Faşizm demekten kaçınılıyor (1). Üstelik bunu yapanlar, sınıfsal bir yaklaşımın şampiyonluğunu da yapıyorlar. “Sınıfsal”ı içi boşaltılmış retorik bir manivela gibi kullanmamak, neden faşizm olmadığını izah etmek gerekir.

Türkiye’deki rejimin adı faşizmdir. Onu basitçe “otoritaryanizm” e ( bugünlerde sıkça rastladığımız ifadeler olarak “otokrasi” veya “istibdat” a) indirgeyerek işin içinden çıkmak yanlıştır.

Bir komünist partisi internet sayfasında devrimci demokrat Avcıoğlu’nun YÖN hareketini kast ederek, “Türkiye YÖN’ünü arıyor” başlığını kullanıyor. Bir komünist partisi yönünü aramaz, yönünü arıyorsa, komünist olmaz, komünist partisi olmaz.

Bir komünist “Atatürk cumhuriyeti” ne de özlem duymaz. Cumhuriyetin tanım itibariyle kamusalcı bir rejim formu olarak (“respublica” kavramı, kamu için, kamu adına, kamuyla birlikte anlamlarının hepsini birden ihtiva eder), yükselişi esnasında burjuvazi tarafından sınıf egemenliğini meşrulaştırmak için daha çok  antik devirdeki biçimsel kabuğu vurgulanarak istismar edilmiş olduğunu vurgular. Burjuva diktatörlüğü koşullarında cumhuriyetin gerçek, tanımsal içeriğiyle gerçekleştirilemeyeceğini, salt biçimsel olarak dahi sürdürülebilir olmadığını ya da koşullara bağlı olarak sürdürülebileceğini ilan eder.

Öyleyse, “cumhuriyetçiyiz” derken, onun sınıfsallığı vurgulanarak, kastın emekçi sınıfın cumhuriyeti olduğu belirtilmelidir.

Burjuva “Atatürk Cumhuriyeti”  monarşi karşısında ileriye doğru büyük ve çok değerli bir adımdır. Monarşi karşısında ileri,  sosyalizm karşısında geridir.

Bugünkü faşist rejim karşısında “eski rejim”i, Atatürk Cumhuriyetini idealize eden, ona özlemi ima eden çağrılar kabul edilemez. TC, SSCB’ye dayanılarak kuruldu. Onunla beraber yükseldi. Yani cumhuriyetimiz, paradoksal olarak,  içerde komünizmi vahşice ezerek, ama dışarıda ona dayanılarak kuruldu.

SSCB çökünce, onun da mevcut haliyle ayakta kalması zor olacaktı elbette. Dolayısıyla Cumhuriyet devrimini Sovyet devrimini savunmadan savunamazsınız.  Sovyet devriminden sonra bu saptama bütün burjuva demokratik devrimler için de geçerlidir. Birincisi alt edilince, diğerleri de sorgulanır duruma düşürüldüler. Öyleyse, devrimlerimizi savunmak için hattı ileride, Sovyet devriminin gerisine düşmeyecek surette kurmak lazım. Yani sosyalizmde.

Özcesi, marksist-leninistler ülkelerindeki, dünyadaki olgu ve olayları kendi teorik çerçeveleri içinde, kendi kavramlarıyla analiz eder, tanılar, tanımlarlar. Liberalizmin, kemalizmin, sosyal demokrasinin vb bastonuyla yürümezler.

Türkiye’deki rejimin adını koyup, bu doğrultuda kitlelerde bilinç ve kamuoyu oluşturmak, taktik talepleri, toplumsal ittifakları, sloganları buna göre biçimlendirmeye çalışmak gerekir.

“Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” sloganı, marksist-leninistlerin sloganı olamaz. Olsaydı, zaten Akşener o sloganı kullanmazdı. Öyle değil mi? Artık geriye doğru kaçmaktan vazgeçilmesi gerekir.

Bir kemalist çıkıp, bugün Türkiye’deki rejim “Abdülhamid dönemini aratmayan bir istibdat rejimidir” derse, kendi siyasal anlatısı içinde anlaşılabilir bir iddiada bulunmuş olur. Ancak bu önermeyi bir komünist yaparsa, kendi teorik çerçevesi dışında, burjuva cumhuriyetçi bir saptama yapmış olur (2).

Şimdi aklıma geldi, mesela, İsrail konusunda bir tepki var, protesto var, ama İsrail nedir, adını koymak gerekmez mi?

Bir ülkeyi, bir toplumu sömürgeleştirmenin farklı yöntemleri olabiliyor. Bunlardan biri de, yerleşimci sömürgeleştirmedir. Kuruluş devirlerinde, Britanya şemsiyesi altındaki, ABD, Kanada, Avustralya,G.Afrika gibi ülkeler buna örnektir. İsrail de,  anglo-saksonların tercih ettikleri ve onu teşvik ettikleri bu söz konusu yöntemle Filistin’i sömürgeleştirmiştir. Yani sömürgeci devlettir. Filistin halkının ona silahlı direnişi en meşru hakkıdır. İsrail’in (birtakım “demokratik” zırvaları kayıt düşerek) varlığını tanımak siyonizmle, emperyalizmle saf tutmak demektir. Yakın geçmişte G.Afrika’da var olmuş apartheid rejiminin bir benzeri halen sömürge Filistin’de İsrail işgali altında sürdürülmektedir.

CHP YENİ REJİME HİZALANDI

Hizalanma süreci Baykal döneminde başladı. Kılıçdaroğlu sürece eşsiz katkılar yaptı. Yapmaya da devam ediyor. Onun yerine devlet onayıyla atanan Özel de elinden geleni yapmaya çalışıyor (3)

Muhalif kitleler nazarında inandırıcılığını yitirmiş olması nedeniyle faşist rejimin inşası ve sürdürülebilirliğini sağlamak bakımından katkı vermesi zorlaşan Kılıçdaroğlu yerine getirilen Özel’in öncelikli görevi, giderek genişleyen ve ağırlıklı olarak kendisini CHP’de ifade eden muhalefeti dizginlemek, “yeni Erdoğan” olmayı kafasına koymuş İmamoğlu’na yapılacak “hukuksal” operasyonlar sonrasında oluşacak tepkileri kontrollü olarak idare etmektir.

Bence en büyük başarısı da, Saraçhane’de rejimi yıkabilecek potansiyelini gerçekleştirmesine izin vermeden kitleyi dağıtması olmuştur. Saraçhane, siyasal ve kitlesel kompozisyonu itibariyle,  çok daha etkili olacak yeni bir Gezi’nin provasına dönüşmüştü.  Özel’in bu başarısı, rejimi sonraki CHP operasyonlarının uygulamaya konulmasında  daha da cesaretlendirmiştir.

Ancak, her geçen gün safları genişleyen ve tazyiki artan muhalif basınç karşısında Özel ikili bir baskıya maruz kalmış görünüyor. Bir yandan devletin verdiği görev ve bu yolda yukarıdan gelen baskı; diğer yandan, ağırlaşan ekonomik sorunların bunaltıcı baskısı altındaki muhalif halk sınıflarının, partisinde bu sınıfların sesine samimi olarak kulak veren grupların alttan gelen rejim karşıtı baskısı. Bu baskılar altında, oradan oraya koşturuyor. Bağırıyor, çağırıyor. Bunalıyor. Yukarı tükürse sakal, aşağı tükürse bıyık. İki arada bir derede, ne yapacağına karar veremiyor. Ne kendisini bulunduğu pozisyona atayan faşist rejimin ne de halk muhalefetinin beklentilerini tam olarak karşılıyor. Bocalıyor.

Bu arada Kılıçdaroğlu gibi, o da bu dönemin iktidar dilini o kadar çok içselleştirmiş ki, “hellalleşme”, “kul hakkı”, “Allaha havale”, “öbür dünyada hesap verme” vb retorikle kitlesini ikna etmeye, inandırmaya, bir arada tutmaya gayret ediyor.

Ha bunu yaparken, “Tayyip bey” e olan samimi hayranlık duygusundan kaynaklanan saygısını asla kaybetmiyor. Mesela Tayyip Erdoğan “CAHAPE” derken, o “AKP” demeyi bile saygısızlık olarak görüp, “AK PARTİ” diyor.

Kural, kurum, anayasa tanımayan rejimin gayri meşruluğunu ilan etmek şöyle dursun, onu yeniden meşrulaştırmak için her türlü gayreti gösteriyor. O kadar öyle ki, Erdoğan tarafından verilmiş bütün görevlerden yüzünün akıyla çıkarak onun tarafından Adalet Bakanlığı makamına layık görülmüş eski savcıyı, “Tayyip bey” e ve ailesine tuzak kurmuş olduğu iddiasıyla şikayet ediyor.  Bu zatın planlanmış şerrinden korumak için adeta Tayyip Erdoğan’ın ve ailesinin, partisinin üzerine kapanıyor.

Sanki o bakan ta başından Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, onun direktiflerini yerine getirmemiş, geldiği her yere onun verdiği görevleri hakkıyla yerine getirdikten sonra yine onun tarafından atanmamış gibi. Biçare Özel, Tayyip Erdoğan’a aldatılmaya açık, saf olduğunu, bu bakanın onu istismar ettiğini anlatmaya çalışıyor. Şikayet ediyor. “Tayyip bey” herhalde Özel’in bu çırpınışlarına gülüyordur.

“Saf” olan kim? Erdoğan, hem o bakanı hem de Özel’i suya götürüp susuz getirir. Elbette, bakanı da ihtiyaç duyduğu yere kadar kullanıp, sonra bir yana atacaktır. Daha önce diğerlerine de yapmış olduğu gibi. Tabii  ellerindeki bilgi ve belgelerle birlikte.

Özel bu son çıkışıyla, Erdoğan karşısında kendisini Gürlek ile aynı seviyeye hizalamıştır. Ne de olsa, Erdoğan Gürlek’in olduğu gibi, onun da üstüdür. Bakanla aralarındaki didişmeye Erdoğan’ın onun lehine müdahil olmasını istiyor. Şimdi saf olan kim?

Özel alttan gelen baskıyı karşılayabilmek için olsa gerek, kendi çapında rejime şantajlar yapmaya çalışıyor. Tabii şantajlarının arkasında duramıyor. Kendisini inkar ediyor. Tükürdüğünü yalamak zorunda kalıyor. Şu son “ara seçim” şantajında görüldüğü gibi.

Bu manzaraya bakıldığında, eğer ülke ve dünya koşullarında aksi yönde bir gelişme olmazsa, Erdoğan’ın bir dönem daha yoluna devam edeceği görülüyor. Zaten Cumhur İttifakı son Kürt açılımıyla takviye de edildi. Erdoğan-Bahçeli-Öcalan bloğuna dönüştü. Eh, ta başından ve ittifak dışından değişen CHP yönetimlerinin desteği de var. Şimdi de ha Özel ha Kılıçdaroğlu, ne fark eder? Bu şartlarda, daha ne olsun!

NOTLAR

1) Bugünkü faşizm, ABD liderliğindeki emperyalist hegemonya sisteminin sönme sürecinin 2008 bunalımını izleyen süreçte ivmelendiği, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda yükseliyor.

Bu hal kendisini sadece sisteme meydan okuyan ülkelerle yaşanan gerilim, çatışma veya dolaylı savaşlarda değil, sistemin merkez ve uydu bileşenleri arasında, ve tabii bunların her birinin kendi içlerindeki gerilim ve çelişkilerde de dışa vurmaktadır. Mesela, uydulaştırılmış AB ülkelerinde, İngiltere’de faşist partilerin giderek güçlenmesi, sağıyla, soluyla merkez siyasal güçlerin mevcut uydulaştırılmış yapı içinde hareket yeteneklerinin kalmamış olmasıyla doğrudan ilişkilidir.

Hegemonya krizinin ağırlaştığı koşullarda uluslararası finans-kapital ve onu arkalayan askeri-politik güç olarak ABD, uydu devlet yapılarına doğrudan müdahale etme olanağına sahiptir. Gerektiğinde, aksayan büyük sermaye öğelerini de etkisizleştirebilmektedir.  Bugün bunu, finans-kapitalin uluslararasılaştığı koşullarda, geçmişte sahip olmadığı bir cevvaliyetle gerçekleştirebilmektedir. 20’li, 30’lu yıllardaki faşizmler benzer bir işlevi yerine getirebilmek bakımından bugünkü kadar avantajlı değillerdi.

Kendisi de aristokrat-sanayici ünlü bir İtalyan ailesinden gelen değerli film yönetmeni L.Visconti La caduta degli dei (Tanrıların Düşüşü) adlı önemli filminde, Alman aristokrat-sanayici Krupp ailesini çağrıştıran bir aile üzerinden Nazi iktidarının büyük sermaye sınıfıyla ilişkisinden bir kesiti sergilemektedir. Rejime entegrasyona ayak direyen ya da tereddütleri olan bir sermaye grubunun nasıl hizaya getirildiği gösterilmektedir.

Bu filmin yansıttığı bir başka gerçeklik de, Epstein sınıfının bugüne özgü bir olgu olmadığı, emperyalist sermaye tarihi kadar geriye giden bir tarihinin olduğudur. Helmut Berger’in çok başarılı oyunculuğuyla yorumladığı Martin tipi bu sınıfın bütün çürümüşlüğünü gözler önüne sermektedir.

2) Bir de, “cumhuriyetin kurumlarını ortadan kaldırdılar, onu yıktılar, hilafeti geri getirmeye çalışıyorlar” gibi saptamalar yapılıyor. Bununla kast edilen meramı anlıyorum ve kabul ediyorum. Karşı propagandamızı daha vurucu hale getirmek için bunu retorik olarak kullanıyoruz. Buraya kadar tamam. Ancak teorik düzeyde, bu ifadeler gerçekliği yansıtmıyor. Cumhuriyet yıkılmadı, kurumlarının hemen hepsi olduğu yerde duruyor, sorun onların işlemiyor, işletilmiyor olmasıdır. Veyahut bilindik içeriklerinin faşist rejimin isterlerine göre boşaltılmış ya da dönüştürülmüş olmasıdır. Anlatmak istediğim de bu. Günümüzün faşizmleri böyle bir görüntünün çok daha işlevsel, çok daha düşük maliyetli olduğunu görüyor, düşünüyorlar. Zaten devasa enformasyon, komünikasyon ağlarını, küresel ölçekte, öncellenmemiş ölçüde kontrolleri altında tutuyorlar. Bu söz konusu ağların inandırıcılığının, ikna kabiliyetinin  bu “mış gibi” görüntüsü verilmeden zaafa uğrayacağını düşünüyorlar.

Hilafete gelince, bugünkü iktidarın hilafeti tekrar kurmak gibi bir derdi yok. Kurmak istediğini, kurabileceği şeyi  15 Temmuzdan itibaren kurdu zaten. Hilafet, İslam dünyasının belli bir teolojik anlayışa referans veren siyasal-teokratik üst örgütüyse, bugün ulusal ya da kabile konfederasyonları halinde devletleşmiş çok sayıdaki yapı üzerinde hangi meşruiyetle bunu yapacaksınız? Diyelim ilan ettiniz, kim takar? Ben hilafetim, şu da halifedir demekle olmaz. Osmanlı hilafeti de 19.yüzyılda, Osmanlı devletine,  Britanya’nın uydusu haline geldiğinde, onun geniş bir müslüman nüfusun yaşadığı coğrafyalardaki kolonyal çıkarlarını güvenmce altında almak adına bahşedilmişti. Ki, o zaman dahi İslam camiasında tartışmalı bir konumdaydı. Bugünün dünyasında böyle bir talep veya niyet reel bir değere sahip değildir. Retorik ve gerçekliği birbirine karıştırmayalım.

3) Bu aynı hizaya getirme çabası DEM partisine yönelik olarak da “terörsüz Türkiye” anlatısı etrafında gerçekleştiriliyor. Bu bakımdan Öcalan’a, Kılıçdaroğlu’na verilen role benzer bir rol verildiği görülüyor.

Bu faşizm uygulamasının emperyalist hegemonya sisteminin kendisini büyük tehdit altında hissettiği, böylece  uydularına, yönlendirme anlamında,  doğrudan müdahale edebilme ihtiyacı duyduğu koşullarda gerçekleştiğini aklımızda tutalım. Yön gösterilir, uygulama şekli işin başındakilere bırakılır.

Sık sık AKP’nin bir emperyalist proje  olduğu söyleniyor. Buna şunu da ilave etmek gerekir:  Projeler değişen koşullarda tadil ya da revize edilebiliyorlar. Yeni koşullara, direnişlere, ayak sürümelere, hesaplanamamış gelişmelere göre konumlar, politikalar, ittifaklar, taktikler gözden geçirilebiliyor.

Hakim Kürt siyaseti de, Öcalan Türkiye’ye ABD tarafından belli kayıtlarla teslim edildiği sıralarda, uygulamaya konacak emperyalist BOP stratejisinin isterlerine göre , AKP gibi projelendirildi. Özellikle 2007’den sonra CHP’ye el atıldı. Kılıçdaroğlu, proje “yeni CHP” nin ilk genel başkanıdır.

Bugün faşist rejim uluslararası finans oligarşisinin taleplerine uygun olarak mevcut siyasal yapılanmaya hizalanmayı ve dolayısıyla rejimin bekasını temin edecek biçimde yeni bir ayar vermek istiyor.

 

 

Erdoğan sonuna kadar gitmek zorunda

Öncelikle olgulara adlarıyla hitap etmek gerekiyor.

Kapitalizmin içsel dinamiklerinden kaynaklanan düşük ücret kapitalizmi ve onu sürdürebilmek için ihtiyaç duyulan  gözetim devleti 90’lı yıllarda, iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesi, eski sosyalist ülkelerin ve onlara yakın çoğu 3.Dünya ülkesinin yağmalanarak kapitalist sisteme entegre edilmesi, büyük bilimsel-teknolojik ilerlemeler, toplumsal politikaların devre dışı bırakılması, emek gücünün demokratik  haklarının budanması vb gibi gelişmeler sayesinde global çapta işler kılınabildi. Bugün bu dinamiğin işlediği hemen her yerde bir yönetim ve meşruiyet krizi olduğu vakadır.

Bu yönetememe halinin artık olağan devlet biçimlerinin sunduğu araçlarla üstesinden gelinemediği de bir vakadır. Yeni yüksek teknolojik olanaklarla takviye edilmiş gözetim devleti yetersiz kalınca giderek yaygınlaşan bir siyasal eğilim olarak sınıfsal içeriği itibariyle klasik faşizmlerden farklı olmayan ama devlet biçimi bağlamında farklı, “popülist” ya da “neo-faşist” olarak ifade edilebilecek  rejimler ortaya çıkmıştır. Çıkmaktadır.

Bu rejimler liberal demokratik devlet biçimini, yani anayasal formu, güçler ayrılığı ilkesini, özerk anayasal kurumları, yerel ve ulusal parlamentoları, demokratik hakları, klasik faşizm örneklerinde olduğu gibi (mesela, Nazi Almayası, Mussolini İtalyası, Franko İspanyası, Salazar Portekiz’i, ve bir çok başka L.Amerika ve Doğu Asya faşizmleri, bizde 12 Mart ve 12 Eylül dönemi) ortadan kaldırmıyor, veyahut  belli veya belirsiz bir süre için askıya almıyorlar.

“Popülist” veya “neofaşist” rejimler, liberal devletin formel yapısını tasfiye etmiyorlar. Tersine, içlerini, içeriklerini boşaltarak muhafaza ediyorlar. Anayasal demokratik hakları, olanak bulduklarında kısıtlasalar da, fazla dert edinmiyorlar. Hukuksal yorumlar ve/veya “olağanüstü koşullar ” gerekçesiyle uygulamıyorlar.

Liberal devlet, tanım itibariyle kamucu cumhuriyet formu kurumlarıyla birlikte şeklen varlıklarını sürdürüyorlar, ancak içleri boşaltılmış olarak.

Emperyalist hegemonya sisteminin sönmeye yüz tuttuğu günümüz koşullarında, 90’lı yıllardan itibaren yerleşen düşük ücret kapitalizmi ve gözetim devleti faşist bir karakter kazanarak globalleşiyor.

Türkiye’de bugünkü rejim, sözünü ettiğim anlamda, “popülist” veya “neofaşist”tir. Bunun adını net olarak koyalım. Faşizm tespiti, esas olarak,  onun brütalizminden, ideolojik söyleminden ya da estetiğinden hareketle yapılamaz.

Emperyalist sermayenin girdiği çok boyutlu kriz koşullarında (bugün bu artık bir hegemonya krizi görünümündedir), liberal demokratik devlet biçimiyle yönetmesi olanaklı değildir. Ancak onu bu aşamada topyekun tasfiye etmek de ussal değildir. Halk sınıflarıyla faşist devlet arasında, yönetici sınıfın kendi içinde, devlette ve devletin yer aldığı dış bağlamında kurulu suni dengenin bozulmasına katkı yapabileceği için siyaseten riskli, maliyetlidir.

Bu noktada devlet, bilimsel-teknolojik ilerlemelerin en çok ivme kazandığı, herkesin kolaylıkla sahip ve dahil olabildiği, bilişsel ve iletişimsel araç ve platformları kontrol edip, kullanarak,  bu arada,  şaibeli oylama yöntemlerine de sık sık başvurarak,  sanal bir liberal demokratik ortam yaratıyor.

Türkiye’deki bu popülist devletin siyasal sınıfsal içeriği faşizmdir. Önce bunu görelim. Bu koşullarda, onun içini boşaltmış olduğu kurum ve kurallardan medet ummak onun meşrulaştırılması anlamına gelecektir.

Bu devleti çekip çevirenlerin “varmış” gibi davranması karşısında bizim de aynı şekilde “varmış” gibi hareket etmemiz, demokratik çıkışımızı iyice güçleştirir.

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’li başkanı bile Erdoğan’ın bir çok kararname ve uygulamasının anayasal geçerliliğinin olmadığını açıkça ilan etmiştir. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” referandumu, anayasal darbedir. Yok hükmündedir. Erdoğan ve rejimi gayrimeşrudur.

Erdoğan’ın yarattığı sanal ortamın ya da koşulların girdabına kapılarak, hiçbir siyasal demokratik kazanım elde edilemez. Tam tersi gerçekleşir. Doğru siyaset onu ve rejimini inkâr etmek, dışında kalarak cepheden karşılamak, taarruz etmektir. Yoksa, o sizi içinizden kat etme olanaklarına erişir. İçerden nötralize eder, izole eder, böler.

Örnek olsun diye Kürt siyasetiyle yapılan şu son “antlaşma” ya bakalım. Antlaşmanın bir tarafı sık sık antlaşmanın koşullarının olmadığını, kayıtsız- koşulsuz olduğunu; diğer taraf,  antlaşmanın içeriğini kavrayamadığını beyan ediyor. Koşulları olmayan bir antlaşma olur mu? O zaman antlaşma olmaz. (1)

Onun stratejik aklı karşısına stratejik bir akılla çıkmak elzemdir. Stratejik düşünmemiz lazım. O sizi sürekli gayri meşrulaştırmaya çalışıyor. Siz ise onun size dayattığı oyunu ve araçlarını benimseyip, onun hep meşru zeminde görünmesine katkı yapıyorsunuz. Oysa, onu gayri meşrulaştırmanız gerekiyor.

Öte yandan, şu iyimser TÜSİAD muhabbetlerini de bırakmak lazım. Özellikle de bugünkü hegemonik kriz koşullarında, bu krizin aşılmasına yararı olmayacak, tersine zararı olacak hiçbir girişim, hiçbir siyasal talep emperyalist hegemonik akıl tarafından kaale alınmaz.

Emperyalistlerarası çıkar çatışmaları, emperyalistlerarası savaşlar neden var, neden vardı? Bugün ABD hegemonyası, NATO’nun, Avrupa’nın üzerini çizebileceğini ima ediyor. Vasallarını tehdit ediyor. Ayak bağı olursa, TÜSİAD’a mı takılacak? Aslolan, genel olarak sistemin çıkarlarıdır. Sonra, geçmişte faşizmler sermaye sınıfının ayak bağı olan fraksiyonlarının üzerlerini çizmediler mi?

Erdoğan bütün bu son hamlelerini ABD’nin belki tam olarak onayı olmasa da, bilgisi dahilinde yapmıştır. Bundan kuşku duymamak gerekir. Erdoğan’a ayar vermek için yaptırılan 15 Temmuz darbesini, ne “demokratik” ABD ve ne de “demokratik” Avrupa kınamışlardı. Bugün, İmamoğlu’na yapılan da görmezden geliniyor.

Eğer sokaklar  kararlı davranırsa ve  giriştiği işi sürdürmekten başka seçeneği olmayan Erdoğan kontrolü sağlayamazsa, hiç kuşkunuz olmasın, üzeri çizilecektir.

Esad diyordu ki:  “ABD’nin dostları olmaz, uyduları olur”. Vaktiyle, Kissinger bu gerçeği daha veciz bir şekilde dile getirmişti: Amerika’nın düşmanı olmak tehlikelidir; ama onun dostu  olmak da ölümcüldür”.

Özcesi, biraz gecikmiş Erdoğan’ın  ayakta durmak için hamlesini sürdürmesi gerekiyor.

Direnişe gelince, kararlı bir önderlik altında, rejimin  malum meşruiyet ağına takılmadığında başarıya ulaşabilir.  Yine de, muhalefet Erdoğan karşında çok değerli bir olanak elde etmiştir.

NOTLAR:

1) İmamoğlu’na ve CHP’ye yönelik operasyonun öncesinde yeni Kürt açılımı denilen sürecin başlatılmış olması tesadüf değildir. Böylece kendi özel gündemlerine odaklanmış Kürtlerin muhalif potansiyelinin bu operasyon dolayısıyla oluşacak toplumsal tepkilerden izole edilmesi olanaklı olabilecekti.

Benzer bir gelişme Gezi sırasında da gerçekleşmişti. Bu son olaya Kürt siyasetinin vereceği tepkinin  kararlılığı Kürt siyasetinin demokratikleşme mücadelesindeki samimiyetinin de test edilmesi anlamına gelecektir.

Bir kez daha IŞİD hakkında

Ne zaman Rusya Suriye sorunuyla ilgili olarak diplomatik hamleler yapsa, emperyalistler Suriye’de ve onunla  ilişkili bölgede şiddeti tırmandırıyorlar. ABD’nin zamanı yok. Reel korkular, kaygular devreye girmedikçe (mesela İran’la nükleer konusunda olduğu gibi) diplomasi lafını dahi duymak istemiyor. Bugün Suriye’de artan cihatçı şiddetini,  onu kollamaya yönelik Türk ve ABD müdahalelerini bu bakımdan değerlendirmek gerekir. “Güvenli bölge” palavrası, IŞİD ve benzeri cihatçılar için güvenli bölgeler yaratmak anlamına geliyor. Bunu görmek lazım. Suriye ordusunun ve Suriye barış güçlerinin şartları lehlerine çevirmelerine izin verilmek istenmiyor.

Eğer emperyalistler için sorun IŞİD olsaydı, bir iki haftada kolları kanatları derhal kırılırdı. Tersine, ABD ve müttefikleri IŞİD (ya da El Kaide) konseptini daha da geliştirmeyi ve ona Avrasya coğrafyasında görev vermeyi planlıyorlar.

Bazı stratejistler IŞİD’i Timurlenk’in yüksek hareket kabiliyetiyle bir dönem Asya’yı, Avrupa’yı tehdit eden bir güç haline gelmiş ordularıyla kıyaslıyorlar.  IŞİD’i kullananlar sahip olduğu mekanize  hareket kabiliyetini arttırarak onu doğrudan Rusya coğrafyasına salmayı planlıyorlar. Rusya’nın bunun farkında olduğu açıktır. Hatta Rusya’yı son günlerde harekete geçiren en önemli saik bence budur.

Rusya, Türkiye’nin IŞİD’e verdiği destekten şikayetçidir. Nitekim, geçen hafta Türkiye’nin Suriye’ye yönelik “sınır” operasyonları başlatıldığında, Rusya’daki Türk büyükelçi Rus hükümeti tarafından sert bir şekilde uyarıldı. Türkiye’ye yönelik üstü örtülü tehditler içeren uyarılar Erdoğan’a iletilmek üzere elçiye sunuldu(1)

Öte yandan, Suruç katliamı sonrasında Türkiye’nin, Suriye’ye karşı tek başına “oldu bitti” lere girmemesi konusunda bizzat Afrika’da bulunan Obama tarafından telefonla sıkı bir şekilde uyarıldığı biliniyor. Nitekim,  İncirlik Antlaşması bu sıkı uyarılar sonrasında imzalanmıştır. Kimi kaynaklar Obama’nın telefon görüşmesi sırasında Erdoğan’ı Türkiye’nin NATO’dan çıkartılmasına kadar gidebilecek gelişmeleri tetiklememesi için uyardığını belirtiyorlar. Bu arada, yeni genel kurmay başkanın da  NATO’nun vereceği her emre amade olacağı bilinmelidir. Bundan kuşku duymamak gerekir.

Bu noktada geçerken, Suruç katliamının emperyalistler ve Türkiye için yaratmış olduğu işlevsel siyasal sonuçlara dikkat çekmek isterim.  Bunu “iç güçler” in mi yoksa “dış güçler”in mi yapmış olduğuna dair tartışmanın bu şartlarda bir anlamı yoktur. Bu her iki gücün epeydir  iç içe geçmiş olduklarını bir kez daha belirtmek isterim. Elde edilmek istenen siyasal sonuçlara odaklanmanın daha anlamlı bir iş olacağını düşünüyorum.

Şimdi konuya ilgi duyan herkes IŞİD’in ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye, S.Arabistan, Israil, Katar demek olduğunu biliyor. Ancak sanki böyle değilmiş gibi davranılıyor, akıl yürütülüyor. Önce bu tespitin konulması gerekir. Aksi halde konuyla ilgili hiç bir analizin, önerinin manası olmayacaktır. Sözde IŞİD karşıtı koalisyonun ABD tarafından kurulmasından sonra IŞİD daha organize bir hale gelmiş, sahasını hem genişletmiş hem emperyalist isterler doğrultusunda sınırlar belirlemiş, şiddetinin dozunu arttırmıştır.

Bu arada, Erdoğan ailesinin IŞİD sayesinde temin ettiği ekonomik çıkarlara ve onunla olan ekonomik ilişkisine dikkat çekmeyen bir analiz de Türkiye IŞİD ilişkilerini kavramak bakımından eksik kalacaktır. Erdoğan, ailesinin ekonomik çıkarlarıyla emperyalist çıkarlar arasında tutarlı bir ilişkinin olması gerektiğinin farkındadır.

Bu sözde IŞİD karşıtı koalisyonun başına ABD adına atanan kişi önde gelen bir neocon olan general John Allen’dir. IŞİD’in bütün organize faaliyetleri onun tarafından yönlendirilmektedir. Türkiye’yi “güvenli bölgeler” konusunda teşvik eden de Allen’dır.

Esasen Obama, Allen’ı bu göreve Pentagon’un büyük baskısına karşı koyamayarak atamıştı. Suriye ve Irak’taki bir çok gelişmede bu generalin dayandığı iktidar kliklerinin (dış bakan Kerry de bu kliklere dahildir) Obama’yı bypass etmeleri söz konusudur. Mesela son gelişmeler Obama’nın Afrika gezisine rast getirilmiştir. Bu Iran’la varılan nükleer antlaşmaya karşı bir hamle olarak da görülebilir.

Yani hep söylediğim gibi ABD yönetimi yekpare bir yapı değildir. Ancak farklı içerikleriyle, öncelikleriyle  bu yapının tümü emperyalisttir, saldırgandır. Bunda hiç bir tereddüdün olmaması gerekir.

Rusya’nın son hamlesi, öncekilerine göre daha geniş bir Esad’lı koalisyonu öngörmektedir. Bunun gerçekleşmesi durumunda Suriye sorunu etrafında kağıtların bir kez daha yeniden karılması söz konusu olacaktır. Böyle bir karılma oyuncular arasında ve içinde de yeni kopuşları, saflaşmaları getirebilecektir. Mesela Suriye Kürt hareketi Esad’a yakınlaşarak anti-Amerikan bir çizgide konumlanabilir. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesinin Türkiye’deki de dahil, genel olarak Kürt hareketi için önemli sonuçları olur. Anlamlı ayrışmalar gündeme gelebilir. Sonuçta Kürt siyasetine tutunmuş Türk sol siyasetleri bir kez daha hiza alırlar. Zaten şimdiden bunun işaretlerini tespit edebiliyoruz.

Kürt siyaseti, PKK izlediği çizgiyle adeta kendi kendisini içine hapsettiği bir labirent örmüştür. Gerilla savaşı tehditiyle desteklenen “barış süreci” nin bugün geldiği noktada PKK’nin (daha önce bir çok kez belirtmiş olduğum gibi) askeri hareket kabiliyeti gayet sınırlıdır. Teröre başvurması kendi coğrafyasında dahi meşruiyet alanını daraltacak sonuçlar doğuracak, legal Kürt siyasetinin kazanmış olduğu mevzilerin yitirilmesine veya zayıflamasına neden olabilecektir. Karşılıklı olarak milliyetçiliklerin yükselmesine katkı yapacaktır.

Artık “barış süreci” nden sonra silahlı mücadele başlatmak kolay olmayacaktır. PKK, ama en çok da Kandil kanadı, bu sürece dahil olarak, zaten ta baştan beri var olan siyasetsizlik, programsızlık sorununu daha da takviye etmiş, hareket üzerinde ilerici bir vizyonu bulunmayan işbirlikçi burjuva siyasal etkilerin ağırlığının artmasına neden olmuştur. “Esir önderlik” şartlarında Kürt siyaseti zaten arızalı olan siyasal cevvaliyetini tamamen yitirmiştir. Oyun kuruculuğu, beyin görevini emperyalistlere vererek kendi kendisini depolitize etmiştir. Bunun askeri kanat üzerinde de olumsuz etkilerinin olmaması mümkün değildir.  Bugün Kürt siyasetinden yükselerek Türk sol çevrelerini de etkisi altına alan (son örneği HTKP’dir) oportünizmi bu açıdan da okumak meşrudur.

NOTLAR:

(1) Yazıyı yazdıktan bir gün sonra bazı medya organlarında Rusya’nın Türkiye’ye karşı sert bir tepki vermemiş olduğuna dair Rus hükümeti kaynaklı açıklamalar yer aldı. Ancak aynı gün aynı kaynaklarda gerek Rusya başbakanının ve gerekse Rus dış bakanlığı çevrelerinin Türkiye’nin IŞİD ve Suriye konusundaki davranışlarıyla ilgili olarak dile getirdikleri sert eleştiriler de yer buldu.

Tweetle

Tekrar askeriye meselesi

Galeri

Bu yazıda “askeri vesayet” hakkında üç örnek vak’adan söz edeceğim. Bu yazıyı esinleyen, geçenlerde youtube’de izlediğim bir grup Amerikalı sol liberal aydının tartışması oldu. O tartışmada yer alan aydınların hemen hepsi, “ne işimiz var Afganistan’da, niye Amerikan halkının refahını temin … Okumaya devam et →

HEBDO katliamı sonrası değerlendirmeler

Galeri

Charlie Hebdo katliamı sonrasında kimi sol çevrelerde, artık ABD’nin islamcı terörü beslemeyeceği, desteklemeyeceği, hatta islamcıların defterini düreceği yolunda bazen açık kimi zaman örtük şekillerde dile getirilen bir iyimser beklenti oluştuğu görülüyor. Bu beklentiye AKP hükümetinin deliğe süpürüleceği ihtimali de eşlik … Okumaya devam et →

Son uluslararası gelişmeler, Türkiye

Galeri

Burada her zaman izlediğim bir yöntem,  iç siyasal gelişmelerleri, dış siyasal gelişmelerden, Türkiye’nin içinde yer aldığı uluslararası bağlamdan koparmadan analiz etmeye çalışmak olmuştur. Yine aynı yöntemi izleyerek, özellikle de  Rusya’dan hareketle Türkiye’deki son gelişmelere bakalım. Daha önceki yazımda belirtmiş olduğum gibi, … Okumaya devam et →

Emperyalizm uzlaşmaktan teslimiyeti anlar

Galeri

Günümüz ülkelerinin jeo-ekonomi-politik konumu bugün oluşmamıştır. Tarihsel bir süreç içinde, toplumsal, çevresel iç ve dış siyasal mücadelelerin sonucu olarak şekillenmiştir. Ülkelerin toplumsal formasyonları, kültürel yapıları zaman içinde dönüşümler geçirse de, jeo-ekonomi-politik  konumları, kayguları, öncelikleri yeni koşullarda, yeni görünümler altında devam … Okumaya devam et →

Haziran’dan Ekim’e…

Galeri

Haziran 2013’de, Türkiye’nin bir çok ilinde, bölgesinde, “hükümet istifa” şiarı altında süren halk ayaklanmalarına Kürt vilayetlerinden ve Kürt siyasal gruplarından açık bir destek gelmemiş, dahası, ayaklananların hükümetin istifasını talep etmelerine  yine bu Kürt siyasal çevreler tarafından karşı çıkılmıştı. Kürt siyaseti bir … Okumaya devam et →

Orta Doğu cephesinde yeni bir şey yok: Pakistanlaşan Türkiye, Talibanlaşan IŞİD

Suriye takıntısı bildiğimiz Türkiye’nin sonu olabilecek bir potansiyel taşıyor. Neo-conların adamı Davutoğlu’nun, CNN’ de, emperyalist siyasetin medyadaki en gözü kara yüzlerinden  Amanpour’a verdiği röportaj bu iddiayı destekliyor.

Emperyalistler ve onların bölgedeki müttefikleri Türkiye’nin doğrudan askeri ya da diplomatik olarak bölgede inisiyatif almasını istemezler. Türkiye sadece lojistik destek üssü, askeri kolaylıklar sağlayan bir ülke konumunda kalmalıdır. Ancak bunu kabul edebilirler. Zaten hali hazırdaki ana hatlarıyla fiili olarak mevcut iki emperyalist ittifak yapısı, Mısır, S.Arabistan, BAE (belki biraz ileride Ürdün de buraya dahil edilebilir); Türkiye,Katar, İsrail, Hamas, Kürt siyasetleri (bu iki yapı içinde en kırılgan olanı budur) Türkiye’nin hareket kabiliyetini kısıtlamaktadır.

Esasen bu yapılar hem kendi içlerinde hemde aralarında çıkarları farklılar gösteren, dolayısıyla her biri bir diğerine karşı açık ya da gizli oyunlar tertip eden bileşenlerden oluşuyor. Bu hal onların hem kendi başlarına hem de bir arada kırılganlıklarının esas nedenini teşkil ediyor. Bunların yaygın ve kararlı bir direniş karşısında ayakta durmaları kabil değildir. Bileşenlerin hepsinin toplumsal tabanı dar ve zayıftır.

Hepsinden önce ideolojik bir Esad takıntısına sahip Türk yönetimi, emin olduğunda Kürtleri de yanına alarak, tabii cihatçıları gözeterek Esad yönetiminin altını oymaya devam edecektir. Onun bilgisi dahilinde ve kontrolden çıkmadığı sürece bu tavır ABD’yi hiç rahatsız etmez. Tersine, onun tarafından teşvik görür. Bu bakımdan ABD’nin “Esad önceliğimiz değil”, açıklamasını tersinden okumak gerekir. ABD için de, Türkiye için de, Katar ve Suudi Arabistan için de, İsrail için de asıl sorun Esad’dır. Her zaman esas hedef Esad’dır. ABD ve müttefikleri tarafından IŞİD’in oluşturulmasının öncelikli  nedeni de Esad’ın düşürülmesidir.

Yaratılmak istenen havanın tersine, Türk hükümetinin IŞİD’le ilgili ve Suriye’ye karşı tasarrufları ABD’nin telkinleri ve beklentileriyle örtüşmektedir. Neo-con Davutoğlu ABD’nin kendilerine göstermiş olduğu rotanın dışına çıkmanın kendileri için neye mal olacağını gayet iyi bilmektedir.  Türkiye, soruna kendi dar çıkarlarını dikkate alarak, dar bir açıdan, ideolojik, daha aceleci ve bir tetikçi yaklaşımıyla bakmakta, oysa ABD, atılacak adımların neden olabileceği olası sonuçları geniş bir açıdan hesap etmekte, zamanı zorlamak istememektedir. Fark buradadır.

Ancak Türk hükümeti şimdiye kadar bu farkı kendi lehine istismar edecek ciddi hamleler yapmaktan da kaçınmıştır. Bu yönde işaretler verdiğinde, ABD tarafından iplerinin çekilmesi gerekli görülmüştür. Kısacası, bir siyaset farklılığı yok, taktik görüşlerde, ama uygulamada değil, farklılık olduğu söylenebilir. Şöyle bir boyut da var: İlk kez bakan olarak gizli neo-con Hilary Clinton tarafından atanmış olan Davutoğlu, ABD’de bağlı olduğu neo-con “savaş partisi” nin telkinleri doğrultusunda, doğrudan bir sıcak savaşta girmekten, en azından şimdilik, kaçınan Obama yönetimi üzerinde Amerika’daki neo-con savaş partisiyle aynı paralelde şahince baskı oluşturmaya çalışıyor.

Bu noktada, Kobani’de sürmekte olan katliamla ilgili olarak da bir şeyler söylemek istiyorum. Türkiye ve Irak Kürt siyasetlerinin Kobani karşısındaki samimiyetsiz tavırları aslında onların emperyalizm tarafından hazırlanan “üst siyaset” e ne kadar bağımlı olduklarının da açık bir göstergesidir. Bugün hem Türkiye’deki hem de Irak’taki Kürt siyasetleri, bu cihatçı terör şebekelerini yaratanın emperyalizmin kendisi olduğunu pekala biliyorlar. Dahası kendileri de emperyalizmle ve onun işbirlikçisi olan yönetimlerle  bağlaşma halindeler. Cihatçılar, Kürtleri ilk kez öldürmüyorlar. Cihatçılar daha önce de olduğu gibi ve halen Kürt, Türkmen, Ermeni, Süryani, Alevi, Yezdi, Şii demeden engel olarak gördükleri herkesi katlettiler, katletmeye devam ediyorlar. Bu katliamları emperyalistlerin talimatlarıyla, onların çıkarlarına hizmet etmek adına yapıyorlar. Öyleyse, bu katliamlardan en önce emperyalistler ve onların işbirlikçisi olanlar sorumludurlar. Sonra, Orta Doğu’da emperyalizmin saldırılarına direniş de Kobani’yle başlamıyor. Zaten işbirlikçi Kürt siyasetlerine rağmen ne zamandır devam ediyordu.Halen de  sürüyor.

ABD ve Türkiye, Suriye’deki Kürt gruplara da her fırsatta açıkça,”bize tabi olmak zorundasınız, bizimle aynı siyasal hizada yer almalısınız” diyorlar. Emperyalistlerin gayesi, Suriye’nin kuzeyinde de, Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi, kendilerine tabi bir Kürt bölgesi, ya da Kürt siyasal coğrafyası yaratmaktır. Sonrasında, Irak’taki gibi bir stratejiyi uygulamaya koymayı planlamaktadırlar. IŞİD,başka şeylerin yanı sıra,  bu gayeyi gerçekleştirmek maksadıyla sahaya sürdükleri işlevsel bir araçtır.

IŞİD maşadır.Asıl sorumlular bu maşayı kullananlardır. Bu bir siyasettir. Emperyalist siyasettir. Öyleyse, IŞİD’e bakan bir göz, hiç tereddüt etmeden onda ABD’nin başını çektiği emperyalizmin çürümüş, vahşi yüzünü görmelidir. Bu izlemekte olduğumuz “vahşet tiyatrosu” nu sahneye koyan anglo-amerikan emperyalizmidir.

Elbette o siyasetle işbirliği yapanlar da sorumludurlar. Daha önce bir çok kez cihatçılarla aynı emperyalist saflarda, Şam’daki, Bağdat’taki meşru yönetimlere karşı yer almış, IŞİD sahaya sürüldükten sonra onunla işbirliği olanaklarını araştırmış, IŞİD’in en önemli lojistik destekçisi Türk hükümetiyle işbirliğini “barış” adına sürdürmekte bir yanlışlık görmemiş Kürt siyasetleri de bugün gelinen noktadan sorumludurlar. Kobani’deki vahşet, Suriye’ye emperyalist saldırı başlatıldığında “tarafsızlık” palavrasıyla emperyalizmden yana taraf olan işbirlikçi Kürt siyasetlerinin de iflasıdır.

Ta baştan belirtmiş olduğum gibi, söz konusu “barış süreci” AKP’den çok Kürt siyaseti için bir bumerang haline gelecektir. Kobani’de acı bir şekilde gördüğümüz gibi gelmiştir de. PKK elinde değil, asıl AKP hükümetinin elinde “barış süreci” bir şantaj aracına dönüşmüştür. Ne zamandır, AKP hükümeti bayraklar yaktırıp, büstler parçalatarak, yani provokasyonlar yaparak olası bir ortak Türk-Kürt Haziran’ının önüne geçmeye çalışmaktadır. Kürt Hizbullah’ı bir hançer gibi Diyarbakır’a saplamıştır. Kürt siyaseti bu bakımdan da, Haziran’da yapmış olduğu hatanın bedelini kendi halkına ödetmektedir. Kürt sosyalistleri devreye girip, Kürt hareketi içindeki burjuva ve küçük burjuva siyasal eğilimlerin etkisini kırmaya çalışmalıdır. Bunun en ilk adımı, “barış süreci” denen, bugün artık bir bumeranga dönüşmüş kirli ilişkinin sona erdirilmesi olmalıdır.

Geçerken bir uyarı yapmalıyım. Bugün AKP tarafından Orta Doğu’da izlenmekte olan ve Kürt siyasetinin de kısmen ortak olduğu siyaset, Suriye ve Irak’ta yaşananlara benzer olayları, kavgaları Türkiye coğrafyasına taşıma potansiyeline sahiptir. Hatta bu senaryo AKP rejiminin muhaliflerine şantajı olacaktır.

Yetmişlerin sonunda komşusu Afganistan sorunu etrafında ABD’ye ve cihatçılara her türlü lojistik kolaylığı sağlamış olan ve emperyalist ihtiyaçlara daha kolay yanıt vermek adına kendisini bir İslam cumhuriyetine dönüştürmüş olan Pakistan’ın başına gelmiş olan şimdi Türkiye’nin başına gelmektedir. Bu bakımdan Tayyip, Ziya ül Hak’ı andırmaktadır. Tabii bu bakımdan  IŞİD de giderek Taliban’laşmaktadır. 12 Eylül’den itibaren adım adım Pakistanlaştırılan Türkiye’nin Taliban’ı…

Tekrar IŞİD’e dönelim. Eğer cihatçılar hedefleniyorsa, en önce lojistik desteği sona erdirmek gerekir. Böylece cihatçıların nefes alması zorlaşır. Cihatçıları havadan bombalamakla onlarla mücadele edilemez. Lojistik destek sürdükçe onlarla baş etmek güçleşir. Zaten şu ana kadar manzaraya bakıldığında, emperyalistlerin kendi yarattıkları bu teröristlerle mücadelede samimi olmadıkları, dahası, olamayacakları da görülmüştür.

Esad’ın başarısı, Bağdat’da emperyalist çıkarlarla bağdaşmayan bir yönetimin kalıcı hale gelmesi, Hizbullah’ın Lübnan’da etkisinin artması söz konusu emperyalist ittifaklara dahil bütün güçlerin altını oymak gibi bir sonuç yaratır. Buna şüphe yok. Ne ABD, ne de müttefikleri henüz ya da şimdilik cihatçı lejyonerlerden vazgeçemezler. Söz konusu emperyal güçlerin şu an “mış” gibi bir görüntü verdikleri, timsah gözyaşları döktükleri ortadadır. IŞİD’e karşı savaşıyormuş gibi yapıyorlar. Bugün IŞİD’e karşı bir tek Kobani halkı ve Esad güçleri savaşıyor. Gerisi yalan.

Şu soru son derece meşrudur: Emperyalistler ve işbirlikçi Türkiye başlıca düşmanlarına karşı kendi adlarına savaşması için yarattıkları, halen bu düşmana, yani Esad’a karşı etkili bir şekilde savaşan bir askeri güce karşı neden operasyon yapsınlar? IŞİD onlar için askeri bir tabirle, “dost kuvvet” tir. Müttefiktir. Esad’a yakın Kürtleri, Ermenileri, Yezdileri, Süryanileri hatta Suriye’deki olayları objektif bir şekilde aktaran batılı gazetecileri öldürdükleri için neden IŞİD’e saldırsınlar?

Öte yandan, cihatçılar “paralı askerler” dir. Savaşarak maddi menfaat temin ediyorlar. Kahir ekseriyetinin “cennette yer kazanmak” adına bu işi yaptığını söyleyemeyiz. Bu işin vicdan rahatlama kısmı. Aynı eski hristiyan haçlıları gibi yani. Bu arada şunu da belirtmek gerekir: Bu yeni haçlı seferlerinin mutlaka hem bölgemiz için hem emperyalizm için uzun süreli negatif siyasal, sosyal sonuçları olacaktır. Bunu akılda tutalım.

Bir başka nokta, TSK’nın hükümet tarafından Suriye’de ya da Irak’ta devreye sokulması, bir çatışmanın içine girmesi, ordu verilen görevde başarılı da olsa, başarısız da olsa, hükümetin TSK karşısında siyaseten gerilemesi, TSK’nın siyasal inisiyatifinin artması gibi bir sonuç doğurur. Yani AKP ve Tayyip adına, kariyerlerine başladıkları noktaya geri dönmek gibi bir sonucu olur.

Bir şey daha ilave edeyim. Bugün izlenen Şam politikası, Türkiye’nin 50’lerden, soğuk savaştan beri izlemekte olduğu Orta Doğu ve Suriye politikasıyla aykırılıklar taşımıyor. Tersine örtüşüyor. Bildiğiniz gibi, Türkiye 1957’de de, emperyalistlerden aldığı gazla Suriye girmek istemiş, SSCB’nin notası ve ABD’nin DP hükümetinin yularından çekmesiyle geri adım atmıştı.

Bizde henüz Baasçı esinlere sahip 27 Mayıs darbesiye, DP ve CHP’nin sahiplendikleri Orta Doğu siyaseti ve tabii “Suriye krizi” arasındaki bağlantı araştırılmamıştır.Mısır’dan Irak’a kadar Orta Doğu’da 30’lu yıllardan itibaren esas olarak küçük burjuvazinin taleplerini dile getiren  bir “genç subaylar” hareketi görüyoruz. 27 Mayıs’ı analiz edenler genellikle bunu ihmal ediyorlar.

Anglo-amerikan diplomasisinin en büyük başarısı, bu cereyanın görüldüğü en önemli ülke olan Mısır’ı hem SSCB’den hem de Suriye’deki Baasçı akımdan yalıtmak olmuştur. Anglo-amerikan emperyalist-siyonist siyaseti, ikinci büyük savaş sonrası, bölgedeki en önemli siyasal başarısını asıl o zamandan itibaren (“Nasır-sonrası dönem”) elde etmiştir. Sözünü ettiğimiz zaman TSK’nın da emir-komuta zinciri içerisinde doğrudan emperyalizmin ve işbirlikçi burjuvazinin çıkarlarının savunucusu olarak yeniden yapılandırıldığı yıllara tekabül eder. Buna dikkat çekiyorum.

12 Eylül darbesinden itibaren Türkiye’nin mevcut emperyalist gerici Orta Doğu politikası daha da gericileşmiş, tabii SSCB’ye yakın duran Suriye’ye karşı izlenen politika da bundan nasibini almıştır.  Müslüman Kardeşler örgütü liderliğine Türkiye’de kolaylıklar sağlanmış, burada barınmalarına siyasal faaliyet göstermelerine izin verilmiştir (Bugün de durum farklı değildir. M.Kardeşler liderliği, bu arada örgütün kurucusu Seyyid Kutub ailesinin kimi yakınları ülkemizde barındırılmaktadırlar). Bundan sonra Suriye’nin çeşitli kentlerinde M.Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği bilinen patlamalar, terörist saldırılar olmuştur. Bunların Ankara’da, CIA’nin de fiilen katılmış olduğu karargahlarda planlanmış olduğu Suriye tarafından haklı olarak iddia edilmiştir. Evet bütün bunlar terörü gerekçe göstererek darbe yapan  12 Eylül cuntası zamanında olmuştur. Tabii buradan 12 Eylül’ün, öncesiyle ve darbesiyle nasıl meydana gelmiş olduğunu da kolayca tahmin etmemiz mümkün olabiliyor. Öyle değil mi?

Bu arada, hep söylediğim bir şeyi bir kez daha yinelemek istiyorum. AKP, kendisinden önceki yönetimlerden farklı değil. Onların devamı. Aralarında bir süreklilik var. Onların yapmayı düşünüp de yapamadıklarını, uluslararası şartların da uygun olmasıyla, gerçekleştirmektedir. İhtiyaç duyulduğunda, seleflerinin “olağanüstü halleri” ni, “sıkıyönetim”lerini, “kontgerilla”larını, “Hizbullah”larını, “ülkücü faşist”lerini şapkasından çıkartıyor. Bunu görmek lazım.

Bugün IŞİD’in oluşturulmasıyla ilgili planların da ABD’nin Ankara büyükelçiliğinde yapılmış olduğundan şüphe etmemek gerekir. McCain’i İdlip’e, IŞİD’in oluşturulmasıyla ilgili temaslarda bulunmak üzere  götüren gayri meşru yolun Türkiye’den geçmiş olması tesadüf değildir. Bilindiği gibi, ABD’nin eski başkan adayı ve halen Cumhuriyetçi Parti lideri olan senatör McCain orada hem ileride IŞİD’in lideri olacak El Bağdadi, ve hem de IŞİD’in üzerinde inşa edileceği ÖSO örgütü lideri İdris’le görüşmüş, bu görüşme kameralarla kaydedilmiştir (bkz. www.voltaire.net). .

Zaten bugün IŞİD’in saflarında toplanmış olan cihatçıların önemli bir kısmının  Libya’da ABD çıkarları için savaşan islamcı cihatçılar olduklarını, Libya’dan gelerek  Türkiye üzerinden Suriye’ye taşınmış olduklarını, sonradan Suriye’den de Irak’a geçmiş oldukları biliniyor. Bu arada, Libya’da öldürülen ABD’li konsolosun ölmeden önceki son görüşmesini bu taşınma işlemleriyle ilgili olarak Bingazi’deki Türk büyük elçilik yetkilileriyle yapmış olduğunu da tekrar hatırlatmak isterim.

Evet, 12 Eylül’de kalmıştık, devam edelim. Türkiye’nin Suriye’ye karşı M.Kardeşler teröristlerini himaye etmesi üzerine, Hafız Esad yönetimi de, PKK lideri Öcalan’ı, TKEP lideri (şimdi muhtemelen kendisine sağlanan ekonomik olanaklar sayesinde, Öcalan’ın siyasal dalkavukluğunu yapan Teslim Töre’yi, Türk Gladyosu  taşeronu o zaman ki DEV-SOL lideri Dursun Karataş’ı Şam’a davet ederek onlara ikamet ve siyasal faaliyet kolaylıkları  sağlamıştı. Dikkat ederseniz, mesela bir Behice Boran, mesela, bir TKP’li, mesela o zaman ki Kemal Burkay falan davet edilmiyor.Yani Türkiye’den yönlendirilen teröre, Şam’dan yönlendirilebilecek bir terörle yanıt verilmek isteniyor.

Türkiye’nin cihatçı teröristlere desteği bakımından bugünkü durumla geçmişteki durum arasında özsel bir fark var. Hem Türkiye ve hem Suriye hükümetleri geçmişte, karşılıklı olarak terörist ilan etmiş oldukları grupları ve figürleri, ulusal egemen devletler olarak ulusal ve politik çıkarları adına kullanıyor, destekliyorlardı. Bugünkü AKP hükümetinin cihatçılara desteğiyse tamamen ideolojik ve mezhepçidir. Bu çok anlamlı bir fark meydana getiriyor. Öyleyse, bu durumun Türkiye açısından sadece dışarıda değil, içeride de sonuçlarının olmaması mümkün görünmüyor. Bedel ödenecektir.

Bu noktada, o zamanki ABD’nin tavrı, bugünkü ABD siyasetini de anlamak bakımından anahtar işlevi görmektedir. Sessizce olup biteni izleyen ABD, zamanı geldiğinde (“Saddam sorunu” yaratılınca) bir olanağı daha fırsata çevirmiştir. İki taraflı hareket etmek, “tavşana kaç tazıya tut” demek olanaklarına kavuşmuştur. Hem bu taraftan hem o taraftan…

Tweetle