Bunların hepsi kayyım ya da kayyım olmaya hazır zaten

Daha önce birçok kez değinmiştim. Bugün artık faşizme evrilmiş olan AKP rejiminin kuruluşu ve oturtulması salt AKP’nin iktidarı almasıyla olanaklı olamazdı. İktidar buraya farklı etaplarda değişen ittifaklarla ve tabii bu arada rakiplerini ya da olası rakiplerini evcilleştirerek veya çeşitli araçlarla etkisizleştirerek, sonuçta her zaman kendi iktidarına dahil ederek geldi.

Bunu yapabilmesini sağlayan en önemli etken, 2.D.Savaşı sonrasında başlamış olan Soğuk Savaş’ın sona ermesi, uluslararası siyasette oluşan boşluk, bunun yol verdiği dünya düzensizliğinin büyük bir savaşı tetikleyebilecek şekilde sürekli derinleşmekte olmasıdır.

Emperyalist hegemonya sisteminin giderek zayıflaması, soğuk savaşın sona ermesinden sonra elde ettiği (ekonomi-politik ve enformatik ) görece geniş hareket alanının sürekli daralmakta olması, kontrolünü kaybetmekte olmasıdır. Amiyane tabirle, önceden olduğu gibi, racon kesebilme kapasitesinin körelmesidir.

Hegemon ABD, artık eskisi gibi rakiplerini evcileştiremiyor. Bertaraf etmekte zorlanıyor. Kısacası, sistemine dahil edemiyor. Dünya düzenini önceden olduğu gibi kendi etrafında  ihya edemiyor.

Bu durumda, vaktiyle kendi koymuş olduğu yerleşik “liberal demokratik” kurum ve kuralları artık ayak bağı olarak görüyor. Sadece kendi içinde değil, uluslararası alanda da aynı ya da benzer kurum ve kuralları tanımıyor.

Dolayısıyla kendi çıkarlarına şu ya da bu düzeyde hizmet ettikleri ölçüde faşist veya giderek otoriterleşen rejimleri kolluyor. Soğuk savaş sırasında geçici ve “istisnaî” olanın, kalıcı ve kural olmasını teşvik ediyor.

Türkiye’deki faşist rejimin CHP’ye müdahale etmemesi olanaklı değildir. Zaten özellikle Baykal’ın teslim alınmasından sonra CHP hep rejimin denetimi altındaydı. Kılıçdaroğlu devrinde rejime dahil oldu. Bugün de parti içindeki hiziplerin hepsi rejimle bağlantılıdır.

Yumuşama çağrıları, başkaldırı tehditleri rejimin tepkisine göre ileri atılıp, geri çekiliyor. Parti rejimin meşruiyetine, dahası, kendi meşruiyetinin de rejimin tanımasıyla olanaklı olduğuna inanıyor. Bu oyun içinde CHP’nin asli rolü kitlelerin gazını almak, onların muhalif enerjisini kontrollü olarak sönümlendirmektir.

Son gelişmeler karşısında bazılarının neden şaşırdıklarını anlamakta güçlük çekiyorum. Hele Kılıçdaroğlu’nu ikna etmeye çalışmaları karşısında pes demekten başka bir şey demek elimden gelmiyor.

Kılıçdaroğlu CHP’nin başına bir AKP-Cemaat operasyonuyla atanmıştı. Muhalif kitleler nazarında inandırıcılığını yitirmiş olduğu için de görevden alınmıştı.

Partide seçimi kaybettikten sonra  Ankara’da onun için bir karargâh kuruldu. Rejim çıkarı için kullanabileceği her aracı elinin altında tutuyor. Zaten iktidar da budur. Böyle işler. Rakip ya da olası rakiplerinin eylemlerini yönlendirir. Edimleri üzerinde eyler.

Özcesi faşist AKP rejimi kendisinden bekleneni yapıyor. Sonuna kadar da yapacak. Ta ki, kitleler kendi inisiyatifleriyle sahaya inene kadar.

Bu inisiyatif sol devrimci bir programı ete kemiğe büründürme olanak ve kapasitesine kavuştuğunda da kurtuluşu gerçekleşecek.

Geçerken şunu da belirtmek isterim, bugün Kılıçdaroğlu’na yaptırılanı, pekala, şartlar farklı olsaydı,onun yerine atadıkları  Özel’e de yaptırabilirlerdi. Zaten Kılıçdaroğlu’nun 13 yılında sahnelenen oyunun önemli bir bileşeniydi.

Diğer kayyımların ve kayyım olarak atanma beklentisi içinde olanların konumu da farklı değil. Bahçeli, Akşener, İmamoğlu, içişleri bakanı olmak arzusuyla cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi parti parti dolaşan faşist Özdağ, Yavaş, Davutoğlu, Kürtçü Öcalan, Demirtaş ve daha birçoğu.

Elbette, bu süreç sosyalist solu da olumsuz şekilde etkiledi. Sosyalist iktidar hedefinin “cumhuriyetçilik”, “kemalizm”, “yön” hatta “İttihatçılık” gibi siyasal hedefler veya melez siyasal programlar lehine geri çekilmesi, yeni bir MDDcilik olarak görülmek gerekir. Kabul edilemez.

İttifaklar olmadan devrimci sosyalist mücadele olmaz. Doğru. Ancak ittifakın maliyeti siyasal kimlikten, program ve hedeften taviz vermek olacaksa, bunun adı oportünizm olur.

Siyasal hattı kemalizmde, ittihatçı vurgularıyla onun yöncü versiyonunda kurmaya çalışmak bizi geçmişin yanlışlarını yinelemeye götürür. Kitleleri işçi sınıfı sosyalizminden gayri doğru bir çıkış olmadığına sabırla ikna etmek gerekiyor.

Geniş kitlelerin bu rejimden kurtulma talebi vardır. Öncü bu talebe siyaseten tercüman olduğu ölçüde işlevini yerine getirir. Mesele, kitlenin her talebinin peşine takılmak değil, bu özsel kurtuluş talebinin nasıl dile getirilebileceği ve nasıl uygulanabileceği konusunda kitleye rehberlik edebilmektir. Öncü kitleden kopamaz ama onun içinde yitip gidemez de. Öncünün kitleye vereceği yön, “Atatürk cumhuriyeti”, “kemalizm”, “orducu sosyalizm” değil, işçi sınıfı sosyalizmidir. Hattın kurulması gereken yer burasıdır. Hattı bunun gerisinde kalan bir noktada kurmak yanlıştır.

 

Böyle olmaz

Tayyip Erdoğan’ın gayrimeşru faşist rejimi rutin “CHP mitingleri” yle değil, kararlı direnişlerle geriletilebilir.

AKP yönetimine karşı ilk kitlesel toplumsal itiraz çok ağırlıklı olarak  CHP seçmenlerinin katılımıyla, Bayrak Mitingleri sırasında gerçekleşmişti. Bu söz konusu mitingler CHP’ye yakın bazı dernekler tarafından organize edilmişti. Bununla birlikte mitingler, CHP’nin kontrolünde ve yönetiminde değildi. Kitlesi bilindik (sağ ve sol eğilimleriyle)  Kemalist  ideolojik formasyonunun taşıyıcılarıydı.

Gezi direnişleri sırasında da yine ağırlıklı olarak bu ve benzeri siyasal, ideolojik eğilimlere sahip kitleler sahnedeydiler. Bu bakımdan Bayrak Mitingleri ve Gezi direnişleri arasında bir süreklilik tespit etmek meşrudur.

Ancak bu kez, ağırlıklı olarak yine CHP seçmenlerinin oluşturduğu direnişçilerin, önceki mitinglere göre CHP ve onunla şu ya da bu derecede ilişkili dernek ve kuruluşlarla mesafesi sola doğru hayli açılmıştı. Bu halin en spektaküler ifadesi, Taksim’e gelişinde Kılıçdaroğlu’nun  kitleler tarafından kaale alınmayarak alana yabancılaştırılmasıydı.

Gezi kitlesi,  çoğu kapitalizmi sorun olarak gören, çoğunluğu itibariyle sosyalist olmasa da, sosyalist anlayışla bir sorunu olmayan kişilerden oluşuyordu. Kahir ekseriyetinin ortak paydası, tartışma götürmez biçimde,  laik ve demokratik cumhuriyetti. Parti olarak CHP, CHP liderliği dışlanmıştı. Seçmenleri inisiyatif alarak partilerini saha dışına itmişlerdi.

O sıralarda, Kürt siyaseti,  AKP rejimiyle flörtü devam ettiği için rejim lehine meydanlarda fren işlevi görmek için oradaymış gibi davranıyordu. Bununla birlikte çok sayıda Kürt yurttaş, partilerine rağmen direniş alanındaydı. Ancak onların da direnişin ana gövdesini oluşturan kitlenin  rejimin yıkılması talebine itirazları vardı. Hükümetin istifasını, rejimin yıkılmasını talep etmiyorlardı. Nitekim, Gezi’nin bastırılmasından sonra Öcalan, Tayyip Erdoğan’a, ” seni Gezi’de biz kurtardık” mealinde bir şey söylemişti.

Aslında bu o zaman henüz oturtulmakta olan rejimin böl-yönet taktiğinin başarılı bir şekilde uygulanması anlamına geliyordu. Kürt siyaseti AKP rejimi saflarına dahil olunca, zaten önderlikten yoksun olan ama ağırlıklı olarak demokratik, eşitlikçi sol değerlerle bir sorunu olmayan geniş direnişçi kitle daha kolay etkisizleştirildi.

Yapılan ilk seçimde bu kitlenin siyasal kontrolü yeniden, sokağa çıkan yolları kapatma misyonu yüklenmiş, CHP’ ye verildi.

Bir kaç yıl sonra da 7-8 bin kişinin hayatına mal olan, on binlerce insanın yerini yurdunu terk etmesine yol açan “hendek savaşları” ile Kürt siyaseti geri püskürtüldü.

Tanık olduğumuz bu son halk hareketi rejime karşı yurt çapında ortaya çıkan üçüncü kitlesel direniş oluyor. Ancak bu kez, öncekilerine göre, bazı farklılıklar taşıyor.

Bugünkü direnişler, derhal CHP tarafından kontrol altına alınmak istenmiş, büyük ölçüde bunda da başarılı olunmuştur. Direniş, Saraçhane Meydanı’nda “darbeci” olarak ilan edilmiş rejimin belirlediği sınırlar içinde gayri meşru rejimin meşruiyetini onaylayan ve onaylatmak isteyen “gaz alma mitingleri” olarak rejimin açtığı dar alan içinde eritilmek istenmektedir.

Gezi sırasında belediyelerin çoğu AKP’nin elindeydi. Şimdi CHP’nin elindedir. Ancak bu olanak direnişi genişletip, güçlendirecek surette kullanılmamaktadır. 15 Temmuz’da AKP, “darbe var” diyerek, belediye olanaklarıyla binlerce kişiyi seferber etmişti. Bugünse, Saraçhane Meydanı’nın doğru düzgün bir ses düzeni, kablolu internet ağı dahi yok.

Katılımcıların büyük çoğunluğu yine CHP seçmenidir. Bu da anlaşılır bir şeydir. Çünkü bu ülkenin tarihsel olarak demokratik eğitimi ve duyarlılığı en yüksek kesimi sosyalist sol ve CHP kitlesidir.

Gelgelelim, Gezi’den bu yana CHP seçmeni olan kitlenin, özellikle de çoğunluğu genç olanlarının  Türkçü, laik bir milliyetçiliğin etkisine girdiği, soldan uzaklaştığı gözlemleniyor. Bu kesimin slogan ve pankartları bu eğilimi net olarak yansıtıyor. Yani bugünkü CHP kitlesi, önceki kitlesel eylemlerin kitlesine göre sağa savrulmuş, sol siyasetle mesafeleri anlamlı derecede açılmıştır.

Dört akşam katıldığım Saraçhane mitinglerindeki ilk gözlemim bu oldu. Gezi’deki sol coşkuyu göremedim.

Bu duruma yol açan dünya çapında ve ulusal düzeyde nedenler var. Dünyada genel olarak ırkçı, yabancı düşmanı  vurguları olan bir sağcılık epey bir zamandan beri  yükseliştedir.

Türkiye’de Kürt sorununun, her ikisi de emperyalizme tutunan,  milliyetçi Kürt siyaseti ve  milliyetçi Türk siyaseti tarafından istismarı hem Türkler hem de Kürtler arasında birbirlerine karşı anti-demokratik, şoven duyguların güçlenmesine katkı yapmıştır.

Bu durumu bir kez daha net olarak geçtiğimiz pazar günü gündüz Yenikapı Alanı’nda; akşam, Saraçhane Meydanı’nda gözlemledik. Son derece ciddi, karşılıklı restleşmeyi, inkârı açık eden bir yarılma söz konusudur.

Öte yandan, rejimin bu darbesinden önce yeni bir “Kürt açılımı” girişimiyle Kürt siyasetinin darbeye karşı direnişe katılma olasılığını dramatik olarak azalttığı, Gezi’de olduğu gibi, Kürt siyasetini izole ettiği görülmektedir.

Gezi öncesinde AKP’nin o zaman ki koalisyon ortağı olan Gülen Cemaati ile birlikte polisi ve adliyeyi devreye sokarak gerçekleştirdiğine benzer hukuksuz uygulamalara tanık oluyoruz.

Erdoğan burada durmayacak. Devam edecektir. Darbe sona ermemiştir. Erdoğan gayri meşru kayyım atamalarına devam edecektir. İstanbul’dan vazgeçmeyecektir. CHP içinde Truva Atları oluşturarak partiyi bölmeyi deneyecektir.

Tabii diğer yandan da Kürt kitlelere havuç uzatmayı sürdürecektir. Onların yükselen rejim karşıtı dalgaya dahil olmamaları için çaba harcayacaktır.

Erdoğan mitinglerle geriletemez. Direnişle, Kürt ve Türk demokratlarının, devrimcilerinin kararlılığıyla geriletilebilir. Sağdan değil, soldan çıkılabilir.

Aksi halde, Erdoğan bölerek yönetmeye devam edecektir. Bugün bu kitlesel direnişleri bastırdıktan sonra, sırası geldiğinde, Kürtleri bir kez daha bastıracaktır.

CHP, geçmişte HDP’lilerin Meclis’ten atılmasına, belediyelerine kayyım atanmasına destek vermişti.  Şimdi sıra onlara geldi. HDP Gezi’de Erdoğan’ın yanında durdu. Sonrasında Erdoğan döndü, onu vurdu. Bu işler böyle oluyor.

Sonuç olarak, demokratik Türk ve Kürt siyasetleri arasındaki, Erdoğan lehine işlev gören,  yarık kapatılmadıkça, rejimin gayri meşruluğu ilan edilmedikçe, Erdoğan’ın gitmesi biraz daha zaman alacak gibi görünüyor.

 

 

 

 

Menderes’in düşürülmesi hakkında bir kaç küçük not

Menderes’in DP’si, kötü geçmiş bir tarımsal mevsimin de etkisiyle, halk sınıflarının ekonomik sıkıntılar içinde olduğu 1954 yılında yapılan seçimlerde, popülist vaatleriyle oyların yüzde 57’sini alarak dışta emperyalist, içte kapitalist-popülist, anti-komünist politikalarını uygulamak bakımından daha geniş bir hareket alanına sahip oldu. İç ve dış siyasetinde fütursuz provokasyonları için daha da cesaretlendi. Menderes Türkiye’si “Orta Doğu’nun lideri” havasına girdi.

DP iktidarı bir iktisadi akla dayanmayan motor rolünü inşaat sektörünün üstlendiği yatırımlarına, özellikle İstanbul’da,  hız verdi. Bu inşaat faaliyetlerinin finansmanı için sürekli borç para bulma ihtiyacı duyuyordu.

Orta Doğu’da  ABD, kontrolü SSCB’ye kaptırmamak adına hamleler yapıyordu. Ulusalcı Musaddık İran’da devrilip, yerine tekrar Şah yönetimi getirildi. Ancak Suriye ve Mısır’da Baas yönetimleri konumlarını güçlendirdiler. Suriye, Amerikancı paşalarını azlederek yerlerine Baas anlayışına bağlı komutanları atadı. Kabinesine komünist bakan aldı.

Türkiye’nin dış borç ve inşaat yatırımları sarmalına sokulmuş ekonomisi, en başta, kentli ücretlilerin ekonomik koşullarını olumsuz bir şekilde etkiledi.

1957 seçimleri bu iç dış şartlarda yapıldı. Bu kez DP oyların yüzde 47’sini aldı. Oyları yüzde on azaldı. CHP’nin oyları yüzde 35’ten yüzde 41’e çıktı. İki parti daha parlamentoda sandalye kazandı.

ABD, Suriye’nin Mısır’la birlikte SSCB’yle yakınlaşmasının önüne geçmek adına DP hükümetini kullanmak istedi. Eisenhower Doktrini ilan edildi ve onun çerçevesinde Türkiye cesaretlendirildi.

1958’de Irak’ta General Kasım darbesi bu ülkedeki Amerikancı krallığı yıktı. Çok geçmeden yeni Irak yönetimi Amerika’nın bölgedeki aracı işlevi gören Bağdat Paktı’ndan çıktığını ilan etti. Bağdat Paktı çöktü (yerine Türkiye, İran, Pakistan ve İngiltere’nin dahil olduğu CENTO kuruldu. O da İran Devrimi’ nden sonra yıkıldı).

Irak, Suriye, Mısır ve SSCB’ye yakınlaştı. Eisenhower Doktrini bir işe yaramadı. Türkiye’nin Suriye ve Irak’a karşı provokatif girişimleri özellikle iki ülke sınır boylarında devam edince Mısır ve SSCB Irak ve Suriye’yi ne pahasına olursa olsun bir saldırı halinde savunacaklarını açıkladılar. Daha sonra Mısır ve Suriye birlikte Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleştiklerini açıkladılar. SSCB ve Irak bu devleti tanıdıklarını ilan ettiler. ABD geri adım atmak zorunda kaldı. SSCB, Savunma Bakanı Bulganin’in ağzından Türkiye’ye sert bir nota verdi. ABD, Türkiye’yi kendi başına yanlış bir hamle yapmaması konusunda uyardı.

İçeride ekonomi daha da kötüleşti. 1946’daki  emperyalist sisteme entegrasyon devalüasyonundan sonra ikinci büyük, hatta tarihimizin en büyük devalüasyon kararı alındı. Lira dolar karşısında yaklaşık yüzde 330 oranında devalüe edildi. Bütçe açıkları, ödemeler dengesi açıkları öncelenmemiş  oranlara ulaştı. Ardından büyük bir enflasyon baş gösterdi. Gelişmekte olan ülkeler arasında Türkiye, Brezilya’dan sonra enflasyonun en yüksek olduğu ikinci ülke idi. İşsizlik temel bir sorun halini aldı. Artık popülist politikaların uygulanma olanağı neredeyse kalmamıştı.

Asker ve sivil, özellikle kentli,  ücretliler, işsizler  ekonomik şartların ağırlaşmasıyla hükümet karşıtı bir tavır aldılar. Nasıl 2013 Haziran’ın da ayaklananlar ağırlıklı olarak ücretliler, işsizler ve onların çocukları idiyseler, 1950’lerin sonlarına doğru ayaklananlar da benzer kesimlerdi. Mesela ayaklanmalarda motor işlevi gören öğrenciler  ağırlıklı olarak bu ücretli ya da dar gelirli, işsiz  ailelerin çocuklarıydılar (Aslında devlet tarafından korunan, sübvanse edilen tarım ekonomisinde en büyük dilimi temsil eden küçük ve orta boy köylüler de bir nev’i ücretli olarak görülebilir).

27 Mayıs’a aktif olarak katılan subayların anılarını okuduğumuz zaman (Bunlar arasında, genç subayların bilincini çarpıcı şekilde yansıtması bakımından  en ilginci 27 Mayıs’ın örgütlenmesinde hayli aktif bir rol oynamış Dündar Seyhan’ın anılarıdır), harp akademisini bitirip Anadolu’ya görev yerlerine tayin olan subayların nasıl bir aldatılmışlık hissine kapıldıklarını görüyoruz. Anadolu’da görev yaptıkları kasabalarda tezek yakarak ısınacak kadar kötü yaşam şartları içine girdikleri vakit, okullarında yapılan resmi propagandanın hilafına, ülke ve halk gerçeğiyle karşılaşmışlardı.

Bu ağır ekonomik şartlarda Menderes hükümetinin  SSCB ile flört çabaları da, özellikle Orta Doğu’daki son gelişmelerden sonra,  emperyalistler tarafından kabul edilemezdi.

Çoğunluğu  kentli küçük burjuvalardan oluşan halk kesimlerinin tepkileri genişleyerek büyüyor, sol talepler adına radikalleşme eğilimleri görülüyordu. Bu gelişmeler ABD ve düzen için açık bir tehlikeydi. Üstelik Küba’da da hesapta olmayan bir devrim gerçekleşmişti.  Devrimci Castro yönetimi SSCB ile yakınlaşıyordu (1)

Menderes devrinde, muhtemelen Orta Doğu’daki Musaddık ve Baas deneyimlerinden sonra  emperyalist talepler doğrultusunda ordu etkisizleştirilmiş, Amerikancı hükümete tabi Amerikancı paşalar göreve getirilmişti. Başka bir ifadeyle, emperyalist vasalı olan devletin bir aygıtı olarak askeriye düzenin ihtiyaçlarına kendisini adapte etmek zorundaydı.

27 Mayıs askeri darbesi giderek genç subayları,subay adaylarını da içine çeken sokağın artan baskısının sol mecralara yönelmemesi için yapılmıştır. Egemenlerin, darbecilerin o şartlarda, kaşıkla verilecek olanı sonradan kepçeyle almak düşüncesiyle, ilerici birtakım ödünler vermemesi mümkün değildi. Yakınlarda, Mısır’da gerçekleşmiş Sisi darbesiyle bu bakımdan benzer yanları vardı.

Yani bu iç ve dış ekonomi-politik koşullar içinde zayıflayan DP’nin düşmesi sokakların harekete geçmesiyle mümkün olabildi. En örgütlü güç olan askeriye, genel olarak örgütsüz, programsız, önderlikten yoksun sokakların ayaklanması durumundan  vazife çıkardı. Bir çok subayın yaşadıkları şartlar ve hayal kırıklıkları yüzünden düzeni hedeflemeyen samimi ilerici taleplere sahip oluşu bu gerçeği değiştirmez. Bu subaylar arasında Baasçı etkilerin güçlü olduğu da bir vak’adır. Darbeden sonra  12 Mart döneminin sonuna kadar süren bir zaman aralığında, 27 Mayıs’ta verilenlerin fazlasıyla geri alınması süreciyle birlikte bu subayların büyük çoğunluğu tasfiye edildiler.

Öte yandan, Baas ilericiliği de, tıpkı kemalizm gibi, anti-kapitalist bir konum üzerinde yükselen anti-emperyalizme referans vermez. Daha çok Batı’nın büyük devletlerinin işgalci, sömürgeci, hegemonyacı dış politikalarına, onları buna yönelten sosyo-ekonomik düzenlerine karşı çıkmaksızın, milliyetçi bir tepki göstermelerinden söz edilebilir. Tabii aynı kemalizm deneyiminde olduğu gibi, SSCB’nin varlığı bu konumu sürdürebilir kılıyordu.

Baas rejimleri kapitalist düzenle, onun işleyiş, gelişme mantığıyla bir sorunları olmadığı için içeride geniş bir kitlesel taban üzerinde durmuyorlardı. Kamusalcı bir programları yoktu. Bürokrasinin denetiminde “karma ekonomi” olarak  tabir ettikleri bir kapitalizmi sürdürmek istiyorlar, kapitalizmin tekelci iç dinamiklerini, emperyalizmin kapitalist içeriğini anlamak istemiyorlardı. İç pazarı, dolayısıyla teşvikleri gözeten bir sermaye birikimi modelini öne koyuyorlardı. Palazlanan sermayenin kendi kontrollerinden çıkarak emperyalist sisteme yeniden entegre olmak bakımından çok daha geniş bir alan bulacağını, bu sürdürülmüş statükoyu sürdürülebilir olmaktan çıkaracağını görmek istemiyorlardı. Kabul edelim, bu anlayış SSCB’nin bulunduğu koşullarda şu ya da bu ölçüde sürdürebilmiştir.

NOTLAR:

1) Bizde “Küba Füze Krizi” olarak da bilinen 1962’de ABD ve SSCB arasında patlayan krizden sık sık söz edilir. Ancak biraz daha öncesinde Suriye ve daha az  ölçüde Irak sorunları etrafında yaşanmış benzer denebilecek krizin pek lafı edilmez. Küba Füze Krizi’ne konu olan Amerikan Jüpiter füzeleri 27 Mayıs darbesinden hemen sonra 1961’de ülkemizde konuşlandırılmıştı. Yani darbeci ordu NATO’ya ve CENTO’ya bağlılığını ilan ettikten biraz sonra. Tabii Türk ordusunun bu konuşlandırmadan haberi olup olmadığını bilmiyoruz. Gelgelelim, SSCB ile varılan antlaşma sonrasında söküldüklerinden haberinin olmadığını artık biliyoruz. Söküldüklerinden haberi olmayanların konulduklarından da haberlerinin olmadığını düşünmek meşru oluyor. Burada önemli olan, haber verme, Türk devletinin görüşünü alma gereğinin dahi duyulmamış olmasıdır. 1923’den 1962’ye gelindiğinde Türk devletinin hali pür melali böyleydi. Bugün, mesela Suriye krizinin seyrine bakarak, bu halin daha da kötüleştiğini söylemek mümkün.

Tweetle

“Tek” in çoğulluğu

Galeri

İç ve dış sermaye güçleri için AKP-CHP koalisyonu öncelikli tercihtir demiştik. Tabii böyle bir koalisyon Kürt siyaseti tarafından da istenmektedir. MHP de en baştan “uzlaşmaz” ı oynayarak bu tercihin hayata geçirilebilmesi için zemini düzleme işlevini yerine getirmeye çalışmaktadır. Yani düzen … Okumaya devam et →

“El Kaide” konsepti, emperyalist siyasetin “eski” yenileri

Galeri

Daha önce bir çok kez söylemiş olduğum gibi, iç siyasal gelişmeleri, dış siyasal gelişmelerden, özellikle de ülkemizin içinde yer aldığı uluslararası bağlamın gündeminden ayrı değerlendirmek doğru olmaz. Yeni bir dünya düzeni (1) kurma çabalarının kanlı savaş ve iç savaşlara neden … Okumaya devam et →

Ankara’da olanlara aşinayız

Galeri

Ankara’da neler oluyor? Sanki geçmişte izlemiş olduğumuz bir filmi yeniden izliyoruz. Pekiy, şu figüratif kombinasyonlar size neyi çağrıştırıyor? : Derviş-Baykal; Baykal-T.Erdoğan; (özellikle son zamanlarda) Derviş-Kılıçdaroğlu. Bir soru etrafında biraz daha açık konuşalım. Bu yukarıdaki figürlere ya da onların isimleri etrafında … Okumaya devam et →

Solun yeniden “yetmez ama evet”i ve Tayyip’in iflası

Galeri

Bu seçimlerin doğrudan ilk sonucu Tayyip Erdoğan’ın iflasıdır. HDP’nin tartışmasız seçim başarısı, tamamen kendi programının, politik vizyonunun bir sonucu olarak görülemez. Bu başarı, Tayyip Erdoğan alerjisinin Türkiye çapında oluşturduğu muhalif kollektif sinerjiden çıkmıştır. Bununla beraber seçim kampanyası boyunca panik halindeki … Okumaya devam et →

DOĞRU TALEPLER KONULMADAN SİYASAL İKTİDAR ALINAMAZ

Galeri

Talepler oluşturmadan siyaset yapılamaz ve dolayısıyla siyasal iktidar hedeflenemez. Bakınız şu seçim kampanyaları sırasında bile CHP’nin “asgari ücrete ve emekli maaşlarına zam”  talebini oluşturması, vurgulaması HDP rekabeti dolayısıyla (hem HDP’ye hem de MHP’ye doğru) oy kaybına uğraması beklenen partinin oylarını … Okumaya devam et →

1 Mayıs’ın güncellediği soru: AKP rejiminin payandası mı, devrimin öncüsü mü olacağız?

Galeri

İstanbul’da son yılların en sönük geçen 1 Mayıs’ına tanık oldum. Üstelik genel seçimlerin çok yakın olduğu bir zamanda. Bunda elbette alınan sıkı önlemlerin de etkisi olmuştur. Ancak yine de bu bahanenin arkasına saklanmayalım. Okmeydanı’nda yaşları 13-15 arası çocukların nasıl kararlılıkla … Okumaya devam et →

Seçimler ve “kurtarıcı” olarak HDP

Galeri

Tayyip’in cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte partisinin bütünlüğünü sürdüremeyeceği sağda ve solda genel olarak öngörülmekteydi. Şimdi giderek partisindeki yarılma derinleşiyor. Bu yarılmanın derinleşmesi Tayyip’in etkisizleşmesini, giderek saf dışı kalmasını sağlayabilir. Şimdilik, vaktiyle Özal’ın başına gelenin onun da başına gelmekte olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu … Okumaya devam et →