Trump istediklerini yapabilecek mi? 1

Trump, ABD hegemonyasının sönme sürecinin ivme kazandığı koşullarda, yeni bir oyun kurması için sahaya sürüldü. Trump’ın kurmaya çalıştığı oyun bilinmedik, aykırı bir oyun değil. Kendi mantığı içinde de tutarsız olduğu söylenemez.

Şimdi, özellikle ekonomik olarak meydan okuyan bir Çin var. Bu meydan okumanın ne denli ciddi bir anlamının olduğunu göstermek için basit bir kıyaslamayla başlayalım. Bundan yirmi beş yıl önce ABD, en önemli 64 teknolojinin 60’ının geliştirilmesinde ve üretilmesinde dünya lideriydi. Bugün Çin, bunlardan 57’sinin geliştirilip, üretilmesinde dünya lideri. Geri kalanlarında da, önümüzdeki on yıl içinde,  liderliği elde etmesi kaçınılmaz görülüyor.

Bu koşullarda ABD, bir yandan, bir tür merkantilist bir anlayışla elindeki kaynakları savurmadan,  global ticaretin kurallarını kendi lehine çevirerek, korumacı bir ekonomik anlayışı savunacak; diğer yandan, adeta kolonyalist bir anlayışla dışa doğru genişleyecek, dünyadaki stratejik hammade, maden ve enerji kaynakları üzerinde imtiyazlar elde edecek, yanı sıra mal ve hizmetlerin, dolar olarak sermayenin global düzeyde hareketini kontrol edecek. Ticaret yolları denetimi altında olacak.

Buraya kadar Amerikan yönetici sınıfı içinde kayda değer bir ayrışma ya da itiraz yoktur. Görüş ayrılıkları, bunun hangi önceliklerle, hangi şekillerde, hangi araçlarla, hangi politik taktik ve ittifaklarla gerçekleştireceğiyle ilgili farklı yaklaşımlardan kaynaklanıyor.  Yoksa, bütün taraflar hegemonyanın gerilediği, güncellenmesi gerektiği konusunda hemfikirdir. Çin’in başlıca tehdit olduğu konusunda da aralarında fikir ayrılığı yoktur.

Genel olarak Demokratlar ve ana akım Cumhuriyetçiler  sönüşün önüne geçilmesinin 2.Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan soğuk savaş düzeninde izlenen, ABD’nin SSCB’yi alt etmesini de sağlamış olan yöntem ve araçların, tabii bu arada,  ABD tarafından kurulmuş olan ittifaklar düzeninin de, sürdürülmesiyle olanaklı olabileceğini iddia ediyorlar.

Trump’ın temsil ettiği kanat ise Amerika’nın tek başına veya mevcut uydularıyla birlikte gidişatı tersine çeviremeyeceğini, Rusya, Çin ve İran’la aynı anda baş edemeyeceğini iddia ediyor. Yapılması gerekenin bu üç ülke arasındaki bağlaşmayı konsolide etmek yerine bunları ayrıştıracak, birbirlerinden izole edecek bir yol izlemek olduğunu öne sürüyor. Bu görüşün 1970’li yılların hemen başında uygulamaya konulan Nixon-Kissinger doktrininin SSCB ve ÇHC’ni birbirlerine karşı kullanarak her ikisini de etkisizleştirme ya da yalıtma stratejisinden esinlenmiş olduğu açık.

ABD’nin Rusya ile birlikte Çin ve İran’a karşı ittifak kurma çabası içinde olduğu net olarak görülebiliyor. ABD ve Rusya böyle bir bağlaşma sürecinin ilk işaretini  Suriye’de vermişlerdi. İran da, muhtemelen Rusya’nın da telkinleriyle, Suriye, Yemen ve Hizbullah’ın feda edilmesiyle,  ABD’nin radarından bir süreliğine de olsa çıkacağını düşünüyordu. Yanı sıra İran, Rusya’ya daha fazla yanaşarak, Rusya ile bağlaşmak isteyen ABD karşısında elini güçlendireceğini varsayıyordu.

Bu bağlamda İran’ın sorunu, çarpık kapitalist bir ülke olmanın yol açtığı öngörüsüzlükle, genel olarak emperyalizm, özel olarak da ABD söz konusu olduğunda resmin büyüğünü görme kapasitesine sahip olmamasıdır. Yani ABD için sorun basitçe İran’ın  nükleer kapasite geliştirmesi değildir. O sadece vesiledir.

Elbette, bütün bu gelişmelerin, bu arada, genel bir emperyalist savaş olasılığının da giderek artmasının altta yatan nedeni, kapitalizmin, başta ABD olmak üzere, ana kapitalist ülkelerin doğrudan ekonomik, politik ve ideolojik aygıtlarını kat eden krizidir.

Aklımızda tutalım, sadece  hedef alan devletler değil,  hedef alınan başlıca ülkelerin hepsi kapitalisttir. Hedef alınanlar, kapitalizme değil, şu ya da bu düzeyde mevcut emperyalist hegemonya sistemine başkaldıranlardır.

1960’ların son yıllarından itibaren dünya kapitalizmi giderek ağırlaşan bir stagnasyon sürecine girmişti. Bu sürecin ağırlaşmasına katkı yapan en önemli etkenler, sosyalist dünya sisteminin varlığı ve dünya çapında  yaygınlaşan devrimci kurtuluş mücadeleleriydi. Sermayenin bugünkü yapısal krizinin en erken kökenlerini söz konusu süreçte aramak gerekir.

Kapitalizmin 1973’de patlak veren tarihsel olarak üçüncü büyük krizi, merkez kapitalist ülkeler de dahil olmak üzere kapitalist sistemi, genel olarak,  sürekli ağırlaşan ekonomik stagnasyon koşulları içinde,  ekonomik çöküş  tehlikesine maruz bıraktı.

Bu durumun aşılması için merkez kapitalist ülkeler, zaten 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren kademeli olarak başlatmış oldukları sanayisizleşme politikasını da teşvik ederek toplumsal maliyeti  kapitalist devletler için yüksek olan reel ekonomik faaliyetlerini azaltarak, finansallaşmaya abandılar.

Diğer yandan da, bir çoğu karmaşık ama ağırlıklı olarak küçük burjuva öğeleri ihtiva eden sınıf ittifaklarına dayalı olarak kotarılmış sol devrimci rejimleri kendi içlerinde ve birbirleriyle ilişkilerinde istikrarsızlaşma stratejisi izlediler. Büyük politik, ideolojik kampanyalar başlattılar. “Kültürel marksizm”, “maoculuk”, “trotskizm”, “üçüncü dünyacılık”, “Avrupa komünizmi”, “Batı Marksizmi”, “gramscicilik”, guevaracılık” vb gibi, hepsinin ortak paydası -reel olarak- anti-sovyetizm olan akımları işçi sınıfı marksizm-leninizmine karşı desteklediler (1). Ekonomik rüşvetleri devreye soktular. Küçük burjuva önderliklerin zaaflarını iyi okudular. Oraya yüklendiler.

19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren kapitalizmin modern tarihine baktığımız zaman, sistemin  kaçınılmaz olarak içinde yaşadığı aşırı üretim ve azalan kâr oranları döngüsünün somut bir ifadesi olan stagnasyon sürecinden kurtulmak için finansal araçları kullandığını, elzem olan finansal küreselleşme koşullarını sağlamaya çalıştığını biliyoruz. Birinci emperyalist savaşının nedeni, kriz koşullarındaki sermayenin bu küreselleşme ihtiyacıdır.

Seksenli yılların ortalarına doğru finansallaşma ya da aynı anlama gelmek üzere küreselleşme süreci devreye sokuldu. Bu sürecin ilk somut siyasal sonuçları arasında SSCB’nin çöküşünü,  paradoksal olarak Büyük Kültür Devrimi’nin bir sonucu gibi görülmesi gereken, kapitalist restorasyon yolunda Çin Halk Cumhuriyeti’nin önünün açılması ve tabii erken egzersizleriyle birlikte BOP hamlesini sayabiliriz.

Hatırlayalım, o zaman rakipler, olası rakipler elimine edilmiş veya yalıtılmışlardı. Emperyalistlerin önünde geniş bir hareket alanı vardı. Büyük savaş olasılığı ihmal edilecek derecede düşüktü. “Tarihin sonu” ideolojisi de bu koşullarda devreye sokulmuştu.

Ancak, kapitalizmin emperyalist bloğu bu süreçte sona gelindiğini 2008’deki büyük krizde net olarak gördü. Küreselleşme ekonomik, siyasal ve ideolojik boyutlarıyla bir bütün olarak çöktü.

Çin ve ekonomik olarak onun etrafında şekillenen BRICS’in meydan okumasına emperyalist bloğun ekonomik ve ideolojik araçlarla yanıt vermesi artık olanaklı görünmüyor. Sürecin emperyalist blokta kayda değer çatlaklar yarattığına da tanık olmaktayız.

ABD’nin resmi stratejisti Brzezinski vaktiyle, mealen, “ABD’nin zamanı yok, 2026’ya kadar vakti var. Ya o zamana kadar sönme sürecini geri çevirecek ya da  geçmiş olsun” demişti.

İşte Trump tam da bu şartlarda, ağırlıklı olarak alt orta sınıfların oy desteğiyle tekrar iktidar oldu. Birinci iktidar döneminde yapılması olanaklı olmayan “projeler” ini bu kez uygulamaya koymaya çalışıyor.

Evet, gerçekten de Trump Amerika’nın zamanının tükenmekte olduğu koşullarda, sosyalist önderlikten yoksun geniş ve demografik olarak  karmaşık  alt katmanların ( Bir süre önce, ‘görülmemiş eşistsizlik” başlığı altında WSJ’da bir istatistik gördüm, Amerika halkının yarısının servetinin önde gelen üç finans-teknolojik oligarkın servetinden daha az olduğu kaydediliyordu) mevcut düzene sessiz başkaldırısını istismar ederek, demagojik  MAGA söylemi veya ideolojisiyle yola çıktı.

Trump’ın iktidarı almasını sağlayan bir başka etken de, tabii, kapitalist dünyada genel olarak liberal devlet formunun erozyonunun derinleşmesi, faşizan önlemlerin, kurumsallaşmaya başlamış olmasıydı. Bu çerçevede mesela, yeni-McCarthycilik Trump’la başlamadı. Demokratlar döneminde tohumları atıldı. Trump bu süreci daha ileri noktalara taşıdı. Taşıyor. İdeolojik iddiaların tersine, anayasal “demokratik” devlet biçimlerinin reel olarak, fiilen devre dışı bırakılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bütün bunlar, Amerika’da, Trump’tan önce başladı.

Elbette Trump bulunduğu noktaya finans-kapitalist oligarşinin, özellikle de, onun en gözü kara, en terörist kanadı olan teknolojik finans sermayesini temsil eden Silikon Vadisi’nin tekno-faşistlerinin desteğiyle getirildi.

Bugün gelinen noktada, özellikle de, “gümrük tarifeleri”, “barış, savaşsız dünya” başlıklarıyla parlatılan  demagojik MAGA söyleminin cilalarının beklenenden erken  döküldüğünü söylemek gerekiyor.

NOTLAR:

1)  Daha önceki yazılarda değinmiştim. Amerikan ve Avrupa sermayeleri “Sovyet Marksizm”ini yeren bir çok sol, marksist faaliyete, bu çerçevede, yayınlara, konferanslara, örgütlere parasal destek sağlamıştır. Mesela, Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nin tümünün İngilizce ilk eleştirel basımı doğrudan  Amerikan hükümetinin parasal desteğiyle, 1986’da ABD’ye göç eden, kendisini Gramscici marksist olarak sunan Maltalı akademisyen Joseph Buttigieg’e  tercüme ettirilerek Columbia Üniversitesi tarafından yapılmıştır. Kitabın ikinci baskısı yine ABD hükümeti desteğiyle 2007’de yapılmıştır. Kitabın ilk İtalyanca ve 1972’deki İngilizce çevirilerine de Banca Commerciale Italiana destek olmuştu.

Bu arada, Amerika’ya göç etmiş Buttigieg ailesinin ikinci jenerasyonundan oğul Peter Buttigieg de Biden hükümetinde Ulaştırma Bakanı idi. Kabinenin belki de en neo-konservatif üyesiydi. İkinci ve üçüncü  jenerasyonlarda bu tür gerilemelere sık rastlanıyor.


 

Zamanı daralan ABD’de başkanlık seçimi

ABD başkanlık seçimlerinde sürpriz olmaz. Amerikan “establishment” ının kime ihtiyacı varsa, o seçilir. Bu kez de öyle olacak.

ABD artık Trump’la yoluna devam edemez. Bunun nedeni, bizdeki liberal, sol liberal avenenin, genel olarak Batı’daki, özel olarak ABD’deki benzerlerine kulak vererek iddia ettikleri gibi, Trump’ın gerici olması, bu anlamda mesela, cinsiyetçi, ırkçı olması değildir. ABD’nin gerileyen, tehdit altında bulunan emperyalist hegemonyasının jeo-ekonomi politik ihtiyaçlarıdır.

Trump’ın başkanlığı sırasında ABD doğrudan askeri bir dış müdahalede bulunmadı. Doğrudan savaşmadı. Genel olarak, askeri önlemlerden kaçınma eğiliminde oldu. Elbette askeri gücünü bir tehdit unsuru olarak kullanmayı sürdürdü. Militarist eğilimlerinden vazgeçmedi. Ancak askeri çatışmalardan kaçındı. Dünyanın bir çok bölgesinde bulunan askeri güçlerini azaltma eğiliminde oldu.

Bunun yerine, rakip gördüklerine karşı ekonomik önlemler almayı, ekonomik cezalar kesmeyi tercih etti. Askeri savaşlar yerine “ticari savaşları” tercih etti. Bu süreçte bir takım ticari avantajlar elde etti. Ancak bununla yetinmesi elbette beklenemezdi.

Daha öte ticari hamlelere girişmesi de, içte ve dışta ekonomik dengeleri alt üst etme, hegemonyasını dostları nazarında dahi sorgulanır hale getirme olasılığı taşıdığı için mümkün olamadı. “Ticaret savaşları” nın sınırlarına ulaşılmıştı.

Trump’ın içeriye karşı popülist; dışarıya karşı izolasyonist söylemi ve politikaları , işin başında, ekonomik olarak dar boğazdaki Amerikalı halk sınıflarının gazını bir miktar almıştı. Gelgelelim, pandeminin de etkisiyle küçülen ekonomi, dramatik ölçüde artan işsizlik, söz konusu sınıflar nezdinde, artık lafla peynir gemisinin yürütülemeyeceğinin idrak edilmesini sağladı.

Bu popülist ve izolasyonist politikaların sürdürülebilir olmadığı Amerika’ya egemen olan oligarşiler tarafından da anlaşıldı. Emperyalizm bu geç evresinde sürekli şiddete başvurmadan yaşayamayacağını biliyor.

Zaten 1949’da resmen ilan edilen “soğuk savaş” 1989’da sona erdikten sonra emperyalizmin kısmi savunma stratejisini terk edip, birleşik saldırı stratejisine geçmiş olduğu ilan edilmişti. Bu stratejinin giderek daha fazla Avrasya ve Orta Doğu coğrafyalarına odaklandığı vak’adır.

Özellikle son otuz yıldan beri bariz şekilde gerileyen ABD hegemonyası için sürekli daralan zaman artık daha kararlı, daha doğrudan ve daha sert önlemlerin alınmasını zorunlu kılıyor. Daha önce bir çok kez yinelemiş olduğum gibi, ABD’nin zamanı yok. Çabuk hareket etmesi gerekiyor. Salt ekonomik önlemlerle sonuç alamayacağını görüyor. Askeri olanaklarıyla desteklenecek siyasal araçları kullanması gerektiğini biliyor.

Global düzeyde doğrudan bir çatışma olasılığı var. Bu olasılık, hali hazırda, ticari ve sermaye yatırımları anlamında globalleşmeyi kabul etmiş olan Çin’in halen direndiği mali globalleşmeyi de kabul etmesiyle, önemli ölçüde azalabilir. En azından bu olasılık, Çin’in dahil olmayacağı sınırlar içinde kalabilir.

Çin’in böyle bir adım atması, bugüne kadar elde ettiği bütün kazanımları yitirmesi anlamına gelecektir. Dahası, Çin’in uzun sürecek, iyice güçten düşmesine yol açacak, sınıf mücadelesinin sertleşeceği koşullarda, iç toplumsal kargaşaya maruz kalmasına neden olacaktır. Bu koşullarda Çin’e dış müdahale daha kolay hale gelecektir.

Önümüzdeki dört yıllık dönemde, ABD’nin giderek sertleşen, daha doğrudan siyasal, askeri araçlar kullanarak zamanı lehine çevirme hamlelerine tanık olacağız. Önceliğin Rusya ve İran olacağı tahmin edilebilir. Belorusya üzerinde yoğunlaşma artacaktır. Tarihsel-siyasal coğrafya okuması yapılırsa, Ukrayna’nın , Belorusya’ya ; Belorusya’nınsa, Rusya’ya açılan kapı olduğu görülecektir. Belorusya olmadan Rusya’nın kuşatılması tamamlanamaz.

Yine önümüzdeki dört yıllık dönemde, siyasal-ekonomik bir etmen olarak petrolün öneminin göreli olarak azalacağı tahmin edilebilir. O zaman Rusya ekonomisi daha da zorlanacaktır. Bunu ihmal etmemek gerekir. Unutmayalım, Sovyet ekonomisi de, Brejnev döneminin başından itibaren petrolle ilgili yanlış beklentilerden çok zarar görmüştü.

Brejnev-Suslov döneminde, hatta daha da önce, 1961’de, artık komünizm kuruculuğunun resmen başladığının iddia edildiği, 22. parti kongresinden sonra Sovyet ekonomisi fiilen Bukharinci bir çizgiyi benimsemişti. Bu bağlamda, petrol de Sovyet ekonomisi için stratejik bir ürün haline getirilmişti.

20.Kongre’den başlanarak, amiyane tabirle, “pis işler” stratejisiz Hruşçov’a gördürülmüş, 1961’den sonra adım adım ve fiilen yeni bir “utangaç” NEP dönemine girilmişti. Teknokrat Kosigin bu politikanın öne çıkan mimarı olmuştu.

Hruşçov dönemi, sıkça iddia edildiği gibi, bir karşı-devrim değil, restorasyon dönemidir. İktidardan düşürülmesi, restorasyon sürecinin hızı ve kalitesiyle ilgili kaygularla alakalıdır. Onun devrinde, Marksizm-Leninizmin teorik mevzileri terk edilmeye başlanmış olsa da, komünist siyasal anlayış halen fiili olarak geçerliydi.

Brejnev-Suslov dönemi, karşı-devrimci Gorbaçov-Yakovlev-Yeltsin döneminin habercisiydi. Bu dönemlerde SBKP’ye hakim olan siyasal anlayış fiilen komünist değildi. Bununla beraber, Deng dönemi Çin’inin kapitalizme doğru stratejik yöneliminde gördüğümüz programatik netliği, kararlılığı, SSCB’nin söz konusu dönemlerinde göremiyoruz.

Çin’deki söz konusu netliğin en önemli nedeni, ülkenin sosyalizm kuruculuğu konusunda SSCB’den henüz epey geride olmasıydı. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin yol açtığı karmaşa ve istikrar arayışı içinde Deng yönetimi, ABD liderliği altındaki emperyalizmin büyük teşvik ve desteğini de alarak, bu durumu avantajı haline getirdi.

Geçerken, emperyalist blok için Rusya ve Çin’in komünist ideolojiye sahip olup olmamalarının kendi hegemonik gayeleri bakımından büyük bir anlamı yoktu. Bunu Brzezinski, daha Carter’ın başkanlığı döneminde, açıkça ifade etmiş, kendi bakış açılarının esas olarak jeo-ekonomi-politik içeriğe sahip olduğunu ilave etmişti.

Bugün ne Rusya ne de Çin sosyalisttir. Her ikisi de kapitalist ülkelerdir. Her ikisinde de burjuva toplumu dizayn edilmektedir. Kapitalizm, farklı gelişmişlik düzeyleri içinde uygulansa da, uygulandığı her yerde kapitalizmdir. Bunu unutmamak lazım.

Kapitalist olmalarına rağmen her iki ülkenin emperyalist blok tarafından düşmanlaştırıldığı vak’adır. Uluslararası ilişkilerde uzun süreli tarihsel bakış açısını kaybetmemek , coğrafyayı da ihmal etmemek gerekir. Coğrafya lokal ve global ölçeklerde sınıf savaşlarının alanıdır. Bu yüzden tanım itibarıyla politiktir.

Öte yandan, Çin kapitalizmi söz konusu olduğunda, sanki dünyanın başka her yerinde kapitalizm kriz içindeyken, Çin’in bundan muaf olduğu gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Yok böyle bir şey. İçinde bulunduğumuz zamanda, kapitalizmin şu ya da bu ülkedeki krizlerinden değil, sistem olarak kapitalizmin krizinden söz ediyoruz. Kapitalizm ABD ‘de de, Çin’de, başka yerlerde de, nicelik ve tempo farklılıklarına rağmen kriz içindedir.

Kısacası, önümüzdeki dört yıllık başkanlık dönemi sönmekte olan ABD hegemonyası açısından bir dönüm noktası olacak kadar önemlidir. Bu bakımdan yarınki seçimi kapitalist emperyalizm kavramına ihtiyaç duymayan sağ ve sol eğilimleriyle liberal siyasal konum açısından değerlendirmek devrimci sosyalist bir yaklaşım olamaz.

İki partinin seçim toplantılarındaki söylemlerinden çok, dünyadaki jeo-ekonomi-politik gelişmeler içinde, Amerikan “establishment”ının zorunlu, öncelikli taleplerine odaklanmak gerekir.