Uzun Restorasyonun Sonunda: Dünya Düzeni, Sermaye ve Siyasal Yol Ayrımı

Siyasal süreçler durağan değildir; tarihseldir. Arkalarında her zaman belirli bir toplumsal güç, ekonomik bir hareket ve bunları siyasal biçime dönüştüren bir irade bulunur. Bu nedenle Türkiye’nin yakın tarihinde birbirinden kopuk görünen siyasal kırılmaları yalnızca kendi dönemlerinin olayları olarak ele almak, tarihsel sürekliliği görünmez kılar. 1980’lerde açık bir karşı-devrim biçimini alan dönüşüm, aslında çok daha uzun bir yeniden yapılanma sürecinin sonucudur.

Bu sürecin kökleri, yalnızca Cumhuriyet’in kuruluşuna ya da 12 Eylül’e götürülemez. Daha geriye, Osmanlı’nın kapitalist dünya ekonomisine eklemlenme biçimini değiştiren Tanzimat’a ve oradan da Cumhuriyet’in ilk dönemindeki sermaye birikimi modelleriyle sınıfsal egemenlik biçimlerinin kuruluşuna kadar uzanır.

Burada söz konusu olan, geçmişteki bir düzenin basitçe yeniden kurulması anlamında bir restorasyon değildir. Restorasyon, toplumsal dönüşümün tamamen durdurulması da değildir. Daha çok, dönüşümün hızını, kapsamını ve sınıfsal derinliğini denetleyen bir siyasal mekanizma olarak anlaşılmalıdır. Dönüşümün ileriye doğru yarattığı basınç ile mevcut sınıfsal ve kurumsal yapının korunması arasındaki gerilim, bu mekanizma aracılığıyla uzun bir zamana yayılır.

Bu bakımdan Türkiye’nin modernleşme tarihi, yalnızca ilerleme ile gericilik arasındaki karşıtlık üzerinden okunamaz. Aynı zamanda dönüşümün hangi toplumsal sınırlara kadar götürülebileceği, hangi noktada yavaşlatılacağı ve hangi kurumlar aracılığıyla denetim altında tutulacağı sorusunun tarihidir.

Tanzimat ve dönüşümün biçimi

Tanzimat, bu açıdan yalnızca bir reformlar dizisi değildir. Daha geniş anlamda, Osmanlı toplumunun kapitalist dünya sisteminin genişleyen basıncı altında yeniden düzenlenmesinin belirli bir yöntemini ifade eder.

Avrupa’da sanayi kapitalizminin ve mali sermayenin gelişmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik ve siyasal yapısını giderek daha fazla dışarıdan belirlenen koşullara bağlarken, içeride de bu yeni ilişkilerden çıkar sağlayan toplumsal kesimlerin güçlenmesine yol açtı. Hukuk, yönetim, eğitim, maliye ve devlet örgütlenmesindeki dönüşümler, toplumsal ilişkilerin doğrudan ve bütünüyle değiştirilmesinden önce gelen bir üstyapısal yeniden düzenleme biçimi kazandı.

Böylece dönüşüm, bir anda gerçekleşen toplumsal kopuş yerine zamana yayılan, aşamalı ve denetimli bir karakter kazandı.

Bu yöntemin temel çelişkisi de burada ortaya çıktı. Kapitalist dünya sistemiyle bütünleşme derinleştikçe yalnızca devlet kurumlarının değil, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin de dönüşmesi gerekmeye başladı. Ancak mevcut sınıfsal yapının bütünüyle tasfiye edilmesi, dönüşümün kendi yöneticileri açısından kabul edilebilir sınırların dışına çıkması anlamına geliyordu.

Dolayısıyla modernleşme ile toplumsal dönüşüm arasında sürekli bir gerilim oluştu.

Cumhuriyet bu gerilimi başka bir düzleme taşıdı.

Cumhuriyet: siyasal kopuş ve toplumsal sınır

Cumhuriyet’in kuruluşu, monarşik egemenliğin tasfiyesi, siyasal egemenliğin yeniden tanımlanması ve laik bir devlet düzeninin kurulması bakımından gerçek bir siyasal kopuştu. Fakat bu siyasal kopuş, toplumsal sınıf ilişkilerinin aynı ölçüde köklü biçimde dönüştürülmesi anlamına gelmedi.

Devletin siyasal biçimi değişirken, toplumsal üretim ilişkileri farklı ölçülerde süreklilik taşıdı. Kapitalist gelişmenin önündeki geleneksel engellerin kaldırılması ile kapitalist sınıf ilişkilerinin bütünüyle dönüştürülmesi aynı şey değildi.

Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca tamamlanmamış bir modernleşme projesi olarak görmek kadar, onu toplumsal anlamda bütünüyle gerçekleşmiş bir devrim olarak görmek de yetersiz kalır. Siyasal ve kültürel düzeydeki radikal kopuş ile toplumsal-ekonomik yapıdaki süreklilik arasındaki çelişki, Cumhuriyet’in sonraki gelişiminin temel sorunlarından biri oldu.

Bu çelişki özellikle 1930’lu yıllarda belirginleşti.

Atatürk, İnönü ve iki farklı kapitalist gelişme doğrultusu

1930’ların ikinci yarısında ortaya çıkan Atatürk–İnönü ayrışması yalnızca kişiler arasındaki bir iktidar mücadelesi olarak ele alınamaz. Aynı zamanda Türkiye’de kapitalist gelişmenin hangi ekonomik model ve hangi devlet örgütlenmesi aracılığıyla sürdürüleceği konusunda ortaya çıkan farklı yönelimlerin çatışması olarak okunabilir.

Bir tarafta, dış sermaye ve özellikle Anglo-Amerikan ekonomik alanıyla daha güçlü bütünleşmeyi, özel sermayenin ve piyasa mekanizmalarının daha fazla ağırlık kazanmasını isteyen bir yönelim vardı. Celal Bayar ve İş Bankası çevresinde şekillenen çizgi bu doğrultunun önemli temsilcilerinden biriydi.

Diğer tarafta ise devletin ekonomik kalkınmadaki ağırlığını artıran, planlama ve sanayileşmeyi merkezi devlet aygıtı üzerinden örgütlemeye çalışan bürokratik bir yönelim bulunuyordu. Kadro hareketinin düşünsel çerçevesi bu yönelimin önemli ifadelerinden birini oluşturdu.

Kadro’nun devletçi kalkınma anlayışı, 1929 bunalımının ardından kapitalist dünyanın genelinde güçlenen planlama, korumacılık ve devlet müdahalesi eğilimlerinden bağımsız değildi. Sovyetler Birliği’nin hızlı sanayileşmesi de Türkiye’deki devletçi kalkınma düşüncesi üzerinde önemli bir referans noktası oluşturuyordu.

Bunun karşısında Ülkü çevresinde ve Recep Peker’in siyasal düşüncesinde görülen daha korporatist ve otoriter bir devlet-toplum anlayışı bulunuyordu. Bu iki yönelimin birbirinin basit kopyası olmadığı açıktır; fakat her ikisi de liberal parlamenterizmin ötesine geçen bir devlet kapasitesi arayışının farklı biçimlerini temsil ediyordu(1)

Dolayısıyla 1930’ların devletçilik deneyimini yalnızca ekonomik bir politika tercihi olarak görmek eksik kalır. Burada aynı zamanda Türkiye kapitalizminin hangi sınıfsal ittifaklarla ve hangi devlet kapasitesi üzerinden geliştirileceği sorusu bulunuyordu.

Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü’nün yeniden merkezileşmesi, bu devlet aygıtının bürokratik ağırlığının yeniden güçlenmesi anlamına geldi. Fakat bu yönelim hiçbir zaman toplumsal sınıf ilişkilerini kökten dönüştüren bir çizgiye dönüşmedi. Devletçi sanayileşme ile feodal, yarı-feodal kırsal toplumsal yapının korunması aynı siyasal bütünlük içinde sürdürüldü.

Bu nedenle devletçilik, Türkiye’de kapitalizmin alternatifi değil, kapitalist gelişmenin belirli tarihsel koşullardaki biçimlerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

Restorasyonun tarihsel işlevi

Burada restorasyon kavramının daha somut anlamı ortaya çıkar.

Dış dünyadaki güç ilişkileri değiştikçe Türkiye’nin de kendisini bu değişimlere uydurması gerekiyordu. Ancak her uluslararası değişim, içerideki devlet ve sınıf yapısının bütünüyle yeniden kurulmasını gerektirmiyordu.

Restorasyon tam da bu aralıkta işliyordu.

Dışarıdan gelen değişim basıncını içerideki mevcut yapı tarafından taşınabilir hale getiriyor, dönüşümü zamana yayıyor ve gerektiğinde daha ileri bir toplumsal değişimin önünü sınırlıyordu.

Bu anlamda restorasyon bir tür siyasal tampon işlevi görüyordu. Dünya düzenindeki değişimler ile ülkenin mevcut sınıfsal ve kurumsal yapısı arasındaki çelişkiyi hemen çözüme kavuşturmak yerine, onu zamana yayıyordu.

Soğuk Savaş boyunca bu mekanizma özellikle önemliydi. Türkiye bir yandan kapitalist dünya sisteminin ve Batı ittifakının parçası haline gelirken, diğer yandan devletin tarihsel bürokratik yapısı, sınıfsal ittifakları ve siyasal kurumları tamamen tasfiye edilmeksizin bu yeni konumla uyumlandırıldı.

1946 sonrasında çok partili siyasal düzene geçiş ve Anglo-Amerikan ekonomik yönelimin güçlenmesi bu açıdan bir kopuş kadar bir yeniden düzenleme olarak da görülebilir. Devletin önceki kurumsal birikimi ortadan kalkmadı; değişen dünya koşullarına göre yeniden işlevlendirildi.

1960, 1971 ve 1980

1960 müdahalesi bu uzun dönüşüm içinde özel bir yere sahiptir.

1961 Anayasası siyasal ve toplumsal haklar bakımından önceki döneme göre daha geniş bir alan açtı. Aynı zamanda planlı kalkınma, ithal ikameci sanayileşme ve devletin ekonomik kapasitesinin artırılması için kurumsal bir çerçeve oluşturdu.

Bu durum, Türkiye’deki restorasyon mantığının çelişkili karakterini açık biçimde gösterir: Siyasal alan bir yönde genişlerken ekonomik yapı başka bir yönde yeniden örgütlenebiliyordu.

Ancak siyasal ve toplumsal alanın genişlemesi, örgütlü işçi sınıfının ve kentli toplumsal kesimlerin hareket kapasitesini de artırdı. Sendikal örgütlenmenin gelişmesi, grev hakkının genişlemesi ve toplumsal muhalefetin güçlenmesi, sermaye birikiminin mevcut sınırlarıyla yeni bir gerilim yarattı.

1971 müdahalesi bu genişlemenin sınırlarını yeniden çizdi.

1970’lerin sonuna gelindiğinde ise sorun artık yalnızca siyasal kurumların düzenlenmesi olmaktan çıktı. Dünya kapitalizminin krizi, Türkiye’nin dış borç bağımlılığı, yüksek enflasyon, döviz darboğazı ve sermaye birikiminin tıkanması, mevcut ekonomik modelin sürdürülebilirliğini doğrudan sorguluyordu.

1980 bu nedenle yalnızca bir askeri müdahale tarihi değildir. Aynı zamanda kapitalist birikim modelinin yeniden yapılandırıldığı tarihsel eşiktir.

1980: restorasyondan açık karşı-devrime

1980 sonrasında uygulanan ekonomik program, Türkiye’nin dünya kapitalizmine daha derin biçimde eklemlenmesini ve sermaye hareketlerinin önündeki sınırların kaldırılmasını hedefleyen kapsamlı bir dönüşüm başlattı.

Ücretlerin baskılanması, sendikal örgütlenmenin sınırlandırılması, dış ticaretin serbestleştirilmesi ve finansal liberalizasyon, yalnızca ekonomik politika değişiklikleri değildi. Bunlar aynı zamanda sınıflar arasındaki güç ilişkilerini yeniden düzenleyen siyasal müdahalelerdi.

Bu nedenle 1980, uzun restorasyon sürecinin bir devamı olmakla birlikte onun biçim değiştirdiği noktadır.

Daha önce dönüşümün zamana yayılması ve devletin mevcut yapısı içinde yönetilmesi mümkünken, 1980’lerden itibaren sermaye birikiminin ihtiyaçları daha doğrudan bir yapısal dönüşüm talep etmeye başladı.

Restorasyonun sınırları burada görünür hale geldi.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve eski tamponun çözülmesi

1990’lı yıllar bu bakımdan daha derin bir tarihsel kırılmaya işaret eder.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi yalnızca uluslararası sistemdeki bir ittifak değişikliği değildi. Türkiye’nin onlarca yıl boyunca içinde bulunduğu jeopolitik ve ekonomik çerçeveyi de değiştirdi.

Daha önce farklı toplumsal ve siyasal güçler arasında denge kurarak sürdürülebilen devlet biçimleri, yeni uluslararası koşullarda aynı işlevi yerine getirmekte zorlanmaya başladı.

Çünkü artık dışarıdan gelen dönüşüm talebi yalnızca mevcut devlet yapısının yeni bir uluslararası konuma uyarlanmasını değil, bu devlet yapısının kendisinin yeniden düzenlenmesini gerektiriyordu.

Başka bir deyişle, eski restorasyon mekanizması dışarıdaki değişimi içerideki yapıyı koruyarak yönetebildiği ölçüde işlevseldi. Fakat yeni dönemde dış dünyadaki değişim, içerideki yapının kendisini dönüştürmeye başladı.

Tam da bu noktada uzun restorasyon dönemi tarihsel sınırına ulaştı.

Uluslararasılaşan finans kapital

Bu dönüşümü açıklarken “ulusötesi sermaye” kavramı yeterli değildir (2). Çünkü bu ifade, sermayenin ulusal köklerinden ve devletlerle kurduğu ilişkilerden kopmuş, sınırların üzerinde hareket eden bir güç olduğu izlenimini yaratabilir.

Oysa kapitalist dünya ekonomisinde sermayenin uluslararasılaşması, onun devletlerden bağımsızlaşması anlamına gelmez.

Finans kapital daha uluslararası, daha hareketli ve ulusal sınırların doğrudan denetiminden daha fazla kurtulmuş hale gelebilir; fakat mülkiyet ilişkilerinin korunması, para ve kredi sistemlerinin düzenlenmesi, hukuki güvencelerin sağlanması, krizlerin yönetilmesi ve gerektiğinde zor aygıtlarının devreye sokulması hâlâ devletlerin kurumsal kapasitesine dayanır.

Buradaki “görece özerklik”, bağımsızlık anlamına gelmez.

Finans kapitalin görece özerkliği, sermayenin belirli ulusal devletlerin günlük siyasal ihtiyaçlarından daha geniş bir hareket alanı kazanmasıdır. Fakat sermaye hareketlerinin kendisi hâlâ ulusal para sistemleri, merkez bankaları, hukuk düzenleri, maliye politikaları ve devletlerin zor aygıtları tarafından güvence altına alınır.

Bu nedenle uluslararasılaşmış finans kapital ile ulusal devlet arasında basit bir karşıtlık kurmak yanıltıcıdır. Daha doğru ilişki, sermayenin uluslararasılaşması ile devlet aygıtlarının bu uluslararasılaşmayı örgütleme, güvence altına alma ve kriz anlarında yeniden düzenleme işlevlerinin birlikte düşünülmesidir.

2008 krizi bu ilişkinin önemini özellikle görünür hale getirdi. Kriz sonrasında küresel finansal bütünleşme ortadan kalkmadı; fakat finansal akımların biçimi değişti, bazı sınır ötesi bankacılık faaliyetleri geriledi ve sermaye hareketlerinin bölgesel ve kurumsal örgütlenmesi yeniden şekillendi. Dolayısıyla sorun, basitçe “küreselleşmenin artması” değil, uluslararasılaşmış sermaye ile devletler arasındaki ilişkinin yeni biçimler kazanmasıdır.

Rıza değil, maddi yeniden üretim

Bu noktada siyasal iktidarın toplumsal dayanaklarını açıklamak için kullanılan “rıza üretimi” kavramının sınırları da ortaya çıkar.

Kapitalist toplumlarda insanların mevcut düzene uyumu yalnızca ideolojik ikna yoluyla gerçekleşmez. İnsanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için ücret gelirine, krediye, konuta, tüketime, sosyal hizmetlere ve çeşitli maddi dolaşım mekanizmalarına bağımlı olmaları, siyasal davranışların sınırlarını doğrudan etkiler.

Bir işçinin kapitalist üretim ilişkilerini ideolojik olarak reddetmesi, ücret ilişkisine maddi olarak bağımlı olmadığı anlamına gelmez.

Bu nedenle ideolojik rıza ile maddi bağımlılık aynı şey değildir.

Bu ayrım, Gramsci’nin hegemonya kavramını reddetmeyi gerektirmez. Hegemonya zaten yalnızca insanların kandırılması anlamına gelmez; sivil toplum, kurumlar, örgütlenme, gündelik hayat, maddi ilişkiler ve zor ile rızanın birlikte işleyişini kapsar. Sorun, hegemonya kavramının bütün bu ilişkilerden kopartılıp yalnızca bilinç ve söylem düzeyine indirgenmesidir.

Burada maddi yeniden üretim yeniden merkeze alınmalıdır.

Çünkü bir toplumsal düzenin ideolojik biçimleri, o düzenin insanlara sunduğu veya dayattığı maddi yaşam koşullarından bağımsız değildir.

Clouscard ve tüketim toplumunun atomizasyonu

Bu mesele Michel Clouscard’ın (3)  kapitalizmin yeni biçimlerine ilişkin çözümlemesiyle de kesişir.

Savaş sonrası kapitalizm yalnızca üretim kapasitesini artırmadı;  tüketimi, boş zamanı, modayı, müziği, cinselliği ve bireysel hazları da sermaye birikiminin dolaşım alanlarına bağladı. Bunda yükselen yeni orta sınıfın manifestosu olarak görülebilecek Avrupa’daki “68 Devrimi” nin çok önemli bir payı vardır.

Buradaki mesele tüketimin kendisinin varlığı değildir. Mesele, toplumsal ilişkilerin giderek daha fazla bireysel tüketim biçimleri üzerinden kurulmasıdır.

İnsanların kolektif ihtiyaçlarının yerine bireysel arzuların geçirilmesi, sınıfsal ilişkilerin görünürlüğünü azaltabilir. Toplumsal sorunlar ortak bir sınıfsal ilişkinin sonucu olmaktan çıkıp bireysel yaşam tarzlarının, kişisel tercihlerin ve tüketim kapasitesinin sorunları gibi görünmeye başlayabilir.

Bu süreç, örgütlü sınıf bilincinin gelişmesi açısından atomlaştırıcı sonuçlar yaratabilir.

Fakat bu atomizasyonu yalnızca kültürel manipülasyonla açıklamak da yeterli değildir. Tüketim toplumunun dayandığı maddi mekanizmalar —ücret, kredi, borç, konut, hizmetler ve sürekli tüketim ihtiyacı— aynı zamanda bireylerin sistemle olan bağımlılık ilişkilerini yeniden üretir.

Dolayısıyla kültürel biçim ile maddi bağımlılık birbirinden ayrılmamalıdır.

Maddi bağımlılık mekanizmasının krizi

Sorun, kapitalizmin kriz dönemlerinde daha da belirgin hale gelir.

Ekonomik büyüme yavaşladığında, ücretlerin satın alma gücü gerilediğinde, kredi genişlemesi sürdürülemez hale geldiğinde ve geniş toplum kesimlerinin maddi yaşam koşulları bozulduğunda, sistemin bireyleri kendisine bağlayan olağan mekanizmaları da zayıflar.

Burada yalnızca yoksullaşma söz konusu değildir.

Daha önemli olan, mevcut düzenin kendi yeniden üretim biçimini sürdürebilme kapasitesinin sorgulanmaya başlamasıdır.

İnsanların sisteme dahil edilme biçimi artık aynı ölçüde maddi güvence sağlayamıyorsa, tüketim yoluyla kurulan toplumsal bütünleşme de zayıflar. Bunun sonucu, sınıfsal ve siyasal çelişkilerin daha çıplak biçimde ortaya çıkmasıdır.

Bu koşullarda sermaye içindeki farklı kesimler arasındaki mücadele de sertleşir. Daralan artığın kimler arasında paylaşılacağı, kamu kaynaklarının kimlere aktarılacağı, devletin hangi sermaye gruplarını destekleyeceği ve uluslararası sermaye ile yerli sermaye kesimleri arasındaki ilişkilerin nasıl düzenleneceği temel siyasal sorunlara dönüşür.

Dolayısıyla siyasal kriz yalnızca iktidar ile muhalefet arasındaki bir mücadele değildir. Aynı zamanda sermayenin kendi içindeki yeniden yapılanmanın ve emek ile sermaye arasındaki ilişkinin krizidir.

Yeni faşist kurumsallaşma tartışması

Bu noktada faşizm kavramı da tarihsel olarak yeniden düşünülmelidir.

1930’ların klasik faşizmi liberal anayasal düzenin açık biçimde tasfiyesine dayanıyordu. Tek parti, açık siyasal baskı, paramiliter örgütlenme ve kitle seferberliği, dönemin faşist rejimlerinin temel özellikleri arasında yer aldı.

Günümüz koşullarında ise aynı biçimin birebir tekrarlanması gerekmiyor.

Liberal kurumların biçimsel olarak varlığını sürdürmesi, seçimlerin yapılması ve parlamentonun çalışması, bu kurumların fiilen aynı işlevleri gördüğü anlamına gelmez. Kurumların içinin boşaltılması, hukukun siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre esnetilmesi, erkler ayrılığının fiilen ortadan kalkması, devlet kaynaklarının siyasal mücadelede asimetrik biçimde kullanılması ve seçim mekanizmasının eşitsiz koşullar altında işletilmesi, farklı bir faşist otoriterleşme biçimi yaratabilir.

Bu nedenle çağdaş faşizm tartışması, yalnızca geçmişin görüntülerini aramak üzerinden yürütülemez.

Asıl mesele, devlet aygıtının hangi sınıfsal çıkarların korunması için nasıl yeniden örgütlendiğidir.

Bu açıdan çağdaş faşist kurumsallaşma kavramı, liberal kurumların bütünüyle ortadan kaldırılmasından ziyade onların fiilen içsel olarak dönüştürülmesini anlatan bir saptama olarak ele alınmalıdır.

Buradaki temel sınıfsal süreklilik ise devletin sermaye ilişkilerinin yeniden üretimindeki rolüdür.

Restorasyonun sonu

Uzun restorasyon döneminin temel başarısı, farklı dünya düzenleri arasında geçiş yapılırken mevcut devlet ve sınıf yapısının tümüyle parçalanmasını önlemekti.

Fakat aynı mekanizma kendi tarihsel sınırını da içinde taşıyordu.

Çünkü dünya kapitalizmi değiştikçe Türkiye’nin uluslararası sisteme uyum sağlaması gerekiyordu. Başlangıçta bu uyum, mevcut devlet yapısı içinde gerçekleştirilebildi. Daha sonra devletin ekonomik ve siyasal yapısının kendisinin dönüşmesi gerekti.

Böylece restorasyonun temel işlevi tersine döndü.

Bir zamanlar dışarıdaki değişimin içerideki yapıyı koruyarak yönetilmesini sağlayan mekanizma, artık dışarıdaki değişimin içerideki yapıyı dönüştürmesini engelleyemez hale geldi.

1990’lı yıllardan itibaren belirginleşen kriz bu nedenle yalnızca hükümetlerin veya partilerin krizi değildir. Daha derinde, Türkiye’nin kapitalist dünya sistemiyle kurduğu ilişkinin eski devlet ve sınıf yapılarıyla artık aynı biçimde sürdürülememesinin krizidir.

Siyasal yol ayrımı

Bugünkü siyasal çatışmanın tarihsel anlamı burada ortaya çıkar.

Bir tarafta kapitalist düzenin uluslararasılaşan sermaye hareketleriyle uyumlu biçimde yeniden yapılandırılması vardır. Diğer tarafta ise bu yeniden yapılanmanın toplumsal maliyetlerine karşı ortaya çıkan sınıfsal ve toplumsal tepkiler bulunur.

Bu çatışmanın siyasal biçimleri farklı olabilir. Liberal restorasyon arayışları, devletçi çözümler, milliyetçi yönelimler, muhafazakâr tepkiler veya sosyalist programlar aynı tarihsel krizin farklı toplumsal kesimler tarafından farklı biçimlerde yorumlanmasına dayanabilir.

Ancak bunları birbirinden ayıran temel soru, kapitalist üretim ilişkilerinin ve sınıfsal egemenliğin nasıl ele alındığıdır.

Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşundaki siyasal kopuşu bugünün toplumsal sorunlarına doğrudan çözüm olarak yeniden üretmek yeterli değildir. O dönemin devrimci siyasal görevi ile bugünün sınıfsal görevi aynı tarihsel koşullara ait değildir. Burjuva demokratik devrimler dönemi çoktan kapanmıştır.

Aynı şekilde yalnızca kurumsal restorasyon çağrısı yapmak da uzun restorasyon döneminin neden tarihsel sınırına ulaştığını açıklamaz.

Sorun artık yalnızca devlet biçiminin nasıl değiştirileceği değildir.

Sorun, devletin üzerinde yükseldiği sınıfsal ilişkilerin hangi yönde dönüşeceğidir.

Bu nedenle bugünkü yol ayrımının tarihsel içeriği, farklı siyasal projelerin aynı devlet aygıtını hangi toplumsal güçlerin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemek istediği sorusunda düğümlenir.

Uzun restorasyon dönemi boyunca ertelenen temel çelişki burada yeniden ortaya çıkar:

Dünya kapitalizminin dönüşümü ile toplumun sınıfsal yapısı arasındaki uyumsuzluk artık eski siyasal mekanizmalarla yönetilemeyecek bir noktaya gelmiştir.

Bu noktadan sonra mesele, restorasyonun sürdürülüp sürdürülemeyeceğinden çok, onun tarihsel sınırının ötesinde ortaya çıkan yeni toplumsal ilişkilerin hangi siyasal biçimi alacağıdır.

NOTLAR

1)Kadro dergisi (1932-1934), İnönü hükümetinin o dönem ihtiyaç duyduğu “devletçi kapitalizm” hamlesine  teorik bir meşruiyet sağlamak amacıyla İnönü himayesinde oluşturulmuş bir aydın hareketiydi. Bununla birlikte bu oluşum, sadece Türkiye’ye özgü istisnai bir hareket değildi; 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nı izleyen yıllarda, Türkiye benzeri çevre ülkelerde (Özellikle Latin Amerika coğrafyasında, örnekse, Vargas Brezilyası, Cardenas Meksikası dönemi- bunun için bkz Haldun Gülalp: Gelişme Sratejileri ve Gelişme İdeolojileri, Yurt Yayınları, 1983) birçok örneğine rastlanan anti-liberal ve teknokratik bir aydın dalgasının yerel yansımasıydı

Kadrocular açıkça, “Devlet iktisadi gücü elinde toplasın ama bu gücü sevk ve idare edecek olan, bu işin teorisini yapacak olan bizim gibi bir  entelektüel kadrodur” argümanını savunuyorlardı. Yani kendilerini devletçiliğin beyni ve kurmay planlayıcıları olarak konumlandırıyorlardı. Bu iddialı ve özerk öncülük talebi; serbest piyasa ilkelerine inanan Atatürk ve onun desteklediği Celal Bayar (İş Bankası grubu-finans kapital ) ekseninin sert muhalefetiyle karşılaşmış, neticede dergi bizzat Atatürk’ün müdahalesiyle kapatılmıştır.

Kadro hareketinin rejim içindeki bu ideolojik tekeline ve bürokrasi dışı planlama talebine karşı, dönemin CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in himayesinde ve Halkevleri’nin resmi yayın organı olarak 1933 yılında Ülkü dergisi çıkarılmaya başlanmıştır. Ülkü dergisi, devletçiliğin niteliği ve yönetim şekli bakımından Kadro’ya doğrudan bir karşı itiraz ve alternatif niteliğindeydi.

Bilindiği gibi Recep Peker; dönemin faşist İtalya ve Almanya örneklerinden, özellikle bu rejimlerin parti-devlet bütünleşmesi ve korporatizm modellerinden oldukça etkilenmiş bir siyasetçiydi. Ülkü dergisi çevresi de korporatist, solidarist (dayanışmacı) ve katı devletçi bir ekonomik modeli savunuyor, tıpkı Kadrocular gibi liberalizme şiddetle karşı çıkıyordu.

Ancak aralarında kayda değer bir yönetimsel ayrılık mevcuttu: Kadro, planlamayı ve iktidar aklını “bürokrasi dışı aydın bir elit zümreyle” paylaşmayı önerirken; Ülkü dergisi ve Recep Peker çizgisi, yönetimin parti ve bürokrasi dışındaki unsurlara bırakılamayacağını savunuyordu. Onlara göre ekonomi, kültür, köylülük ve gençlik dâhil olmak üzere her şey, bizzat devletle özdeşleşmiş bütüncül bir aygıt olarak CHP tarafından, katı hiyerarşik bir disiplinle yönetilmeliydi. Dışarıdan bir aydın grubunun devlete akıl vermesi ya da iktidara ortaklık talep etmesi kabul edilemezdi.

Özetle Kadrocular; Sovyet tarzı planlamayı teknokratik bir aydın grubuyla yürütmek isteyen, dolayısıyla iktidarı zımnen paylaşmayı talep eden sol-Kemalist bir damardı. Ülkücüler ise Avrupa’daki yükselen otoriter rejimlerin disiplin ve parti-devlet modelini benimseyen, iktidarı partinin kemikleşmiş kadrosu dışında kimseyle paylaşmak istemeyen korporatist/sağ-Kemalist bir hattı temsil ediyordu.

Ekonomide liberalizme, serbest piyasa mantığına inanan Atatürk; önce Kadro’yu kapatarak aydınların bu “ideoloji dayatma ve ortaklık” talebini ezmiş, ardından 1936’da Recep Peker’i CHP Genel Sekreterliğinden almış, 1937’de ise İnönü’yü başbakanlıktan uzaklaştırarak bürokrasinin bu (kendilerini Kemalist olarak tanımlayan) her iki devletçi kanadını da birer sapma olarak tasfiye etmiştir. 1950’de Demokrat Parti iktidara gelip Halkevleri’ni kapattığında, Ülkü dergisi de yayın hayatına kesin olarak son vermiştir.

(Konuyla ilgili yararlı bir kaynak için bkz Ahmet Kızılkaya: Atatürk Milliyetçiliğinin İki Yüzü: Kadro ve Ülkü, Vadi yayınları, 2022)

2)Burada burjuva akademisinin ve liberal sosyolojinin sıkça kullandığı “ulusötesi sermaye” kavramı yerine, “uluslararası finans kapital” kavramını kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü “ulusötesi” kavramı, sermayenin artık hiçbir ulusal kökünün kalmadığı, devletlerin üzerinde tamamen uçucu, kozmopolit ve vatansız bir güce dönüştüğü illüzyonunu beslemektedir. Oysa finans kapitalin uluslararasılaşması ve ulus-devlet sınırlarından görece özerkleşmesi, onun nesnel sınıfsal köklerini ve ulusal devlet aygıtlarıyla olan organik bağını karartmaz; aksine emperyalist sistemin yapısal ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen yeni bir egemenlik mimarisini ifade eder.

Bu bağlamda IMF, Dünya Bankası, G7, Dünya Ticaret Örgütü ve hatta Pentagon gibi kurumlar; tek bir ulusal devletin anlık çıkarlarını savunmaktan ziyade, küresel sermaye birikim zincirinin kesintisizliğini ve güvenliğini sağlamak amacıyla koordineli çalışan birer üst koordinasyon mekanizmasına dönüşmüştür. Ulusal devletler bu entegrasyon ikliminde, kendi yerel halklarının sosyal taleplerine karşı değil, bu küresel kurumların dayattığı mali standartlara ve uluslararası finans kapitalin yapısal uyum programlarına karşı sorumlu hale getirilmiştir.

Ancak bu sınır tanımaz genişleme kabiliyeti ve özerkleşme boyutu diyalektik bir çelişkiyi barındırır: Uluslararası finans kapital ne kadar akışkan hale gelirse gelsin; tek tek ülkeler, bölgeler, kentler düzeyinde emeği güvencesizleştirmek, mülksüzleştirme mekanizmalarını pervasızca işletmek ve özellikle finansal kriz anlarında kendi varlığını korumaya almak için bizzat yerel/ulusal devlet mekanizmalarının çıplak zor aygıtına, polis gücüne ve yasal regülasyonlarına göbeğinden bağımlı kalmaya devam eder. Kriz dönemlerinde devreye sokulan faşist kurumsallaşma da bizzat bu göbekten bağımlılığın ve küresel birikimi yerelde şiddet yoluyla güvenceye alma ihtiyacının nesnel bir sonucudur.

3)Fransız komünist düşünür, Michel Clouscard (1928-2009) bir çok yapıtında kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasında büründüğü yeni enformatik ve ideolojik egemenlik modelini deşifre eder.

Clouscard, burjuva akademisinin ve liberal solun “özgürlükçü bir antikapitalist kırılma” olarak kutsadığı 1968 dalgasını, tekelci devlet kapitalizminin ihtiyaç duyduğu “liberal-liberteryen” bir sıçrama olarak nitelendirir ve mahkûm eder.

Ona göre bu süreç, üst yapıda geleneksel toplumsal bağları, kolektif sorumlulukları ve kurumsal sınırları tasfiye ederek bireysel arzuyu kutsarken (liberteryen); altyapıda finans kapitalin sınır tanımayan yeni tüketim pazarları açmasının ve kitleleri atomize etmesinin (liberal) önünü açmıştır. Marshall Planı sonrası oluşan tekelci devlet kapitalizmi, fabrikada, iş yerinde artı-değer üreten geleneksel işçi sınıfının karşısına, üretken olmayan ve sistemin ürettiği artı-değeri dağıtan “üretmeden tüketen” yeni bir küçük burjuva/orta sınıf katmanı çıkarmıştır.

Clouscard’ın “baştan çıkarma”  ve libidinal ekonomi olarak kavramsallaştırdığı bu yeni egemenlik stratejisi, kitleleri artık klasik faşizmde olduğu gibi sadece fabrika disiplini ve çıplak devlet zoruyla (baskıyla) hizalamaz. Aksine; eğlence, müzik, moda, cinsellik ve sahte arzuların metalaştırılması üzerinden ideolojik olarak felç eder. Sistem bireye “Arzularını serbest bırak, dilediğince tüket ve özgürleş” illüzyonunu sunarken; özgürleştiğini sanan birey, aslında kapitalist ilişkilerin dayattığı bu yeni haz nesnelerine ve tüketim kalıplarına  maddi olarak bağımlı hale gelir.

Clouscard, bu sinsi “baştan çıkarma” mekanizmasının kaçınılmaz olarak “yeni faşizmin”  ideolojik kuluçkası olduğunu kanıtlar. Çünkü bu model, kitlelerin kolektif, sınıfsal ve örgütlü karşı koyuş reflekslerini dağıtarak toplumu yalnızlaşmış bireyler yığınına dönüştürür.
Ekonomik kriz anlarında bu suni haz kanalları tıkandığında ve maddi geçim mekanizmaları çalışmaz olduğunda, (mesela kredi kartları iş görmez olmuştur, borçlanma olanakları tüketilmiştir, alışılmış tüketim konforu çökmüştür),  ortada örgütlü bir sınıf bilinci bırakılmadığı için, atomize edilmiş kitleler faşist devlet aygıtının manipülasyonu, demagojisi ve çıplak zoru  tarafından çok daha kolay teslim alınabilir hale gelmektedir.
Yazarın konuyla ilgili iki önemli çalışması için bkz. Le Capitalisme de la Séduction Editions Delga, 2015 ve Néo-fascisme et idéeologie du désir, Editions Delga, 2017