Şimdi ne olacak?

İran’la savaş 2.Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan emperyalist ittifakın bütün defolarını açığa çıkarmak gibi bir işlev gördü. Bu sürpriz değildi elbette. Çünkü söz konusu ittifakın Sovyet Bloku’nun ortadan kalkmasından sonra mevcut haliyle sürdürülmesi olanaklı değildi.Yeni durum, yeni çelişkiler, çatışmalar doğuracaktı.

Her dünya düzeni göreli bir denge halidir. SSCB’nin kendi kendisini tasfiye etmesiyle birlikte bu göreli denge hali de sona erdi. Çöktü.(Çok geçmeden,  SSCB, Freudçu terminolojiye atıfla,  ABD için “kayıp bir aşk nesnesi” haline dönüşecekti. Bu halin patolojik görünümü olarak yitirenin muzdarip olduğu melankoli, “ölenle ölmek” anlamına geliyor)

ABD hemen kendi mutlak hegemonyasını takviye ederek ihtiyaç duyduğu dünya düzenini eskisinin yerine ikame edeceğini sandı. Olmadı. Böyle bir liberal tahayyül, her şeyden önce,  hayatın, tarihin, diyalektiğin akışına, işleyine aykırıydı. Naifti.

Büyük ölçüde tahayyülden ibaret olan yeni gerçekliğine en katı haliyle, körü körüne inanması, onu zihinsel olarak körleştirdi. Bir kez bu hale düşünce, her şeye hakim olabileceği, her şeyi kazanabileceği, ve nihayet, dünyayı istediği gibi düzenleyebileceği yanılsamasına kendisini patolojik şekilde inandırdı.

Bugün Trump yönetimi adeta, bu halin somut dünya gerçekliğiyle karşılaşmasıyla, ABD’nin içine düştüğü açmazın, bocalamaların sergilendiği bir sahne işlevi görüyor. Dram, trajedi, komedi…

ABD bu haldeyken, hangi hamleyi yaparsa yapsın, çok geçmeden eline ayağına dolandığını görüyor. Görmeye devam edecek.

İran’la olan savaşı da eline ayağına dolandı. Biraz ilerde muhtemel barışı da öyle olacak. Brzezinski, “Amerika’nın zamanı yok” diyordu (1). Böyle algılanınca, panik halinde her tarafa saldırmak ya da saldırmakla tehdit etmek kaçınılmaz bir davranış şekli oluyor.

Halen kendi inisiyatifiyle kendi çıkarına uygun bir dünya düzeni kurabileceğine inanıyor. Tehditleriyle, saldırılarıyla elde ettiği kazanımların geçici, ya da aslında daha büyük açmazlara davetiye çıkardığını, enerjisini hızla tükettiğini göremiyor veya görmek istemiyor.

İran’la “ateşkes” büyük ölçüde Çin’in İran’ı ikna etmesiyle gerçekleşti. Çin, en başından beri İran’ı desteklediğini gizlemiyor. Ama İran’ı ateşkese ikna ederken, bu ülkenin kendi kapasitesinin sınırlarını, bu arada, ekonomik krizden mağdur olan dünya ülkelerinin (tabii en çok da Çin’in) tahammülünün sınırlarını dikkate almasını telkin etmiş olmalıdır.

Çin, İran’ın ABD’nin kontrolüne girmesine engel olmaya çalışıyor. Realist davranarak, barışın  sadece İran’ın değil, Çin’in çıkarlarına ket vurmadan, Amerika’nın da kabul edebileceği koşullar içinde gerçekleşmesini temin etmeye gayret ediyor.

Ateşkesler kolay olmuyor. İhlaller olabiliyor. Ancak bir masa etrafında oturulunca, işlerlik kazanabiliyor. Bu kez de böyle olacakmış gibi görünüyor.  Tabii bugün itibarıyla, bu ateşkese en çok ihtiyacı olan  ABD’nin niyeti samimiyse.

Bir kere, İran nükleer silah yapımından, askeri kapasitesini geliştirmekten vazgeçmez. Zaten İran nükleer silah yapma kararını Şah devrinde almış, bazı mesafeler de kaydetmişti. Bu doğrultuda o zaman  fiziki mekanların inşasına başlamıştı. Aynı Şah yönetimi sırasında Amerika’nın F sınıfı uçaklarını model olarak alan savaş uçakları üretme konusunda fizibilite çalışmaları da hız kazanmıştı. Nitekim, devrimden sonra Irak savaşı sırasında Saddam yönetimi, ABD tarafından Şah döneminde inşasına başlanan nükleer tesis alanlarının, yapılarının bombalanarak imha edilmesi için yönlendirilmişti. Yani bu hikaye yeni değil.

Bununla birlikte İran, Hürmüz Boğazı’nı kendi lehine, ABD’yi pek rahatsız etmeyecek,  bir takım kontrol avantajlarının tanınmasıyla açar. Enerji krizinin, ona bağlı ekonomik krizin aşılması için en önemli konu da budur.

İran’ın talep ettiği tazminat, ABD tarafından doğrudan kabul edilmese de, şimdiden ABD yönetimine yakın bir çok “think tank” tarafından dillendirildiği gibi, özellikle de Körfeze kıyısı bulunan ABD müttefiki monarşiler için boğazı kullanmayı maliyetli hale getirerek, yani onlara adeta bir tür “İran vergisi” yükleyerek aşılabilir.

Ancak, bölgedeki ABD üslerinin kapatılması talebini ABD kabul etmez. Bu talep gerçekçi de değil zaten.

Özcesi, ABD Hürmüz Boğazı’nın açılması dışında hiçbir talebini reel olarak gerçekleştiremese de, bunun sağlanmasıyla, savaşın en etkili sonucu olarak görülen bir sorun aşılmış olur.

İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması, nükleer programın hayli ötelenerek ve uluslararası denetimi arttırılarak  kabul edilmesi, Hürmüz’ün (tam olarak İran’ın istediği gibi olmasa da) yeni statüsünün kabulü, İran’ın maruz kaldığı zararın Boğazı kullanan ülkelere fatura edilmesi İran’ın olası kazançları olabilir. Bu kazançlar orta vadede İran’daki demokratik güçlerin hareket alanını genişletir, onların güçlenmesine katkı yapar.

Tabii bunun kalıcı bir barış olmayacağını tahmin etmek zor değil. ABD, İran’ı bırakmaz. Ondan vazgeçemez. Dolayısıyla barış kapsamındaki taahhütlerinin arkasında duramaz. Sorun sadece İsrail’in güvenliği, Doğu Akdeniz’in kontrolü değil, bunlardan daha  önemli olanı, en büyük alıcısı Çin, sonra Avrupa ve Japonya olan İran ve İran’ın kontrolündeki Boğaz’dan geçmek zorunda olan enerji kaynaklarının  denetimidir. Bu enerji kaynaklarının, ticaret yollarının denetimi olmadan petro-dolar sistemi de sürdürülemez. Petro-dolar sistemi olmadan Amerika’nın finansal gücü korunamaz. Devasa cari açığı yönetilemez (Petro-dolar olgusu dünyada dolara olan talebi arttırıyor. Bu da Amerika’ya süreki dolar emisyonunu genişletebilme, yani para basma, düşük faizle borçlanma ve cari açığını bu şekilde yönetme olanağı tanıyor ). Böyle bir durumda, Amerika  devasa askeri gücünü finanse edemez. Bu askeri güç yoksa, ittifakları çöker, hegemonya da fiilen kartona dönüşür.

Yeri gelmişken, ABD’nin körü körüne İsrail’in peşine takıldığı iddiası doğru değildir. İsrail mevcut hareket alanını, istismar olanaklarını ABD’nin hali hazırdaki Ortadoğu ve İran politikasıyla sorunu olmadığı için bulabilmiştir. İsrail’in Amerika için önemi, yukarıda sözünü ettiğim enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerinde kontrol sağlamak amacından ayrı düşünülemez.

Bu arada, İran’ın savaşın sonunda Irak, Suriye, Libya, Venezuela gibi bir ülkeye dönüşeceğini öngörmek ahmakçadır. İran devleti bulunduğu coğrafyanın en eski, görece en istikrarlı devletidir. Coğrafi sınırları yüksek dağlarla çevrili, işgal edilmesi, teslim alınması çok zor bir ülke. İran’ın  özünü kaybetmeden değişen koşullara uyarlanma kapasitesi bu niteliklerine vurgu yapılmaksızın izah edilemez. İran, rejimi restorasyona tabi kılındıktan sonra dahi Rusya ve Çin’le kurmuş olduğu ittifakı bozamaz. Olaylara, olgulara geniş tarihsel jeo-ekonomi-politik bir perspektiften bakmak lazım. Tersi yönde bir hareket sürdürülebilir bir durum yaratamaz.

İran’ı “ideolojik devlet” olarak nitelemek yüzeysel bir değerlendirmedir. Bizatihi ideolojik devlet kavramı sorunludur. Liberal ilahiyatın terminolojisidir. Eğer devletleri ille de bu açıdan tanımlayacaksak, modern zamanların en ideolojik devleti liberalist Amerika’dır. Hatta o kadar patolojik bir  ideolojik konumu sahiplenmiştir ki, kendine göre “dünyanın sonu” nu bile ilan etmekten kaçınmamıştır. Vaktiyle, “medeniyetler savaşı”nı kazanarak, tarihin sonuna ulaştığını duyuran ABD, bugün geldiği yerde, hâlâ medeniyetleri yok etmekten söz etmektedir. Asıl “kör ideolojik tutum” budur.

İran yönetiminin restorasyondan kaçınmasının nedenini onun ideolojisinden çok bölgesel koşullarıyla açıklamak isabetli olur. Şu son 40 yılda, İran’ın etrafında olup biten jeo-politik değişimlere bakınız. Özcesi, İran bugün ideolojik değil, varoluşsal bir direniş gösteriyor.

Son olarak, İran’ın bu beklenen direnişi uluslararası güç ilişkilerinde, hem müttefikleri hem de rakipleri nezdinde,  ABD aleyhine değerlendirmelerin güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Hatta Çin ve Rusya gibi ülkeleri daha da cesaretlendirebilecektir. Ukrayna ve Tayvan, Çin’in etrafındaki denizler, adalar gibi sorunların çözümüne yönelik daha kararlı adımların atılmasında rol oynayabilir.

İran devletinin gerici burjuva sınıf karakteri ve kendi emekçi halkıyla olan olan iç sorunları elbette emperyalist sistem içindeki maddi konumundan ayrı düşünülemez. Ancak, onun emperyalist saldırganlığa karşı direnişi, emperyalist planları, en azından bölgemizde, geriletecek bir sonuçlara yol açabilir.  Hatta Sykes-Picot’la kazanılmış emperyalist-siyonist mevzilerin erozyonuna kadar gidebilecek sonuçları olabilir.

Marksizm-Leninizm açısından birincil çelişki antagonist olandır. An itibariyle, emperyalizm ve anti-emperyalizm arasındaki mücadeledir. Dolayısıyla emperyalizmin geriletilmesidir. Bu koşullarda, İran rejiminin gerici kapitalist karakteri ve onun İran emekçileriyle arasındaki çelişki ikincildir. Basit sırayla yürüyen sabit bir olgudan değil, canlı, çelişklileriyle hareket eden bir bütünden söz ediyorum.Bununla birlikte, emperyalizme karşı direniş, İran emekçi sınıfının hareket alanını da kendi lehine siyasal hamleler yapabilecek surette kaçınılmaz olarak genişletecektir. Emperyalizme karşı savaşım, onu geriletme, onun karşısında mevzi kazanma İran kapitalizminin geriletilmesi anlamına da gelir. Bunu aklımızda tutalım.

NOTLAR

(1) Brzezinski’nin başkanlığını yaptığı ABD’nin İran politikasını yeniden gözden geçirmesinin telkin edildiği, 2004 tarihli bir çalışma grubu raporunda (bkz, İran’ın Zamanı Geldi, Profil Yayınları, 2006), ABD yönetimine özetle şu tavsiyelerde bulunuluyor:

(a) İran rejimi ve onu koruyup, kollamakla görevli güçler, kurumlar sağlam durumdadır. Bu yüzden, rejimin içten ya da dış müdahaleyle yıkılacağına dair beklentiler gerçekçi değildir. İran’daki rejim ancak muhalif toplumsal güçlerin uzun erimli mücadelesiyle dönüştürülebilir. Toplumun son yıllardaki muhalif hareketliliği bunun gerçekleşebilme olasılığını güçlendirmektedir. Bu mücadeleye destek olmak için rejimi doğrudan karşıya alacak, onu tecrit edecek politikalardan kaçınılmalı, onunla diyalog ve işbirliği olanaklarını arttırmaya çalışılmalıdır. İran rejimini dışlayıcı, ona dışarıdan müdahaleye yönelik arayışlar, rejimin toplumsal desteğini arttırır, demokratik muhalefeti zayıflatır.

(b) İran artık ideolojik kaygularla hareket eden bir devlet değildir. İzlediği politikalarla, ulusal çıkarlarını gereksinmelerini öncelikli gören bir ülkedir. Bu çerçevede son yıllarda komşuları başta olmak üzere bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmuş ve ticari ilişkilerini geliştirmiştir. Ancak, yine son yıllarda, değişen bölgesel durum İran üzerinde yeni baskı ve belirsizlikleri gündeme getirmiştir. Bu koşullarda İran, değişen bu durumlarda önemli bir rol oynamaya davet edilmeli, dışlanmamalıdır. Mesela, Irak ve Afganistan’da oluşan yeni durumlara katkı vermesi için İran teşvik edilmelidir. En azından onunla diyalog halinde olunmalıdır. Aksi bir tutum, İran’ı bu yeni durumların sürdürülebilirliğini önleyici bir rol oynamaya iter. Rejimin iç dinamikleriyle süreç içinde değişme olasılığına ket vurur.

(c) İran’a yeni bir yaklaşım şarttır. İran’la siyasal diyalog kurmak için onun nükleer hesaplarına, bölgesel ihtilaflarda oynadığı mevcut role takılmak yanlış olur. Vaktiyle Çin ve SSCB ile onların çözülmesine katkı sağlayan ilişkilere benzer bir işbirliği içine girmek lazımdır. Yani bir yandan, İran’ın Amerika için olumsuz olan politikalarına karşı çıkarken; diğer yandan, yapıcı bir diyalogtan vazgeçilmemelidir. Ortak çıkar noktaları bulunmalı, nükleer program, bölgesel istikrar gibi konular bu ortak çıkar noktalarıyla bağlantıları kurularak ele alınmalıdır.

(d) İran’la bütün ihtilaf noktalarının hep birlikte çözümünü hedefleyen büyük, çok kapsamlı bir antlaşma beklentisi içinde olmak yerine öncelikli olarak  bölgesel ortak çıkarların söz konusu olduğu alanlarda işbirliğine yönelinmelidir.

(e) Tahran’a karşı tek yanlı, cezai yaptırımlar bugüne kadar başarılı olamamıştır. Bu tür cezai önlemlere sık başvurulması, İran karşısında güç kullanma dışındaki bütün önlemlerin hoyratça tükteilmesine yol açmıştır. ABD, güç kullanma dışındaki araçları kullanma olanağından  kendisini yoksun bırakmıştır. Amerika artık teşvik edici önlemlere de başvurmalıdır. Ekonomik ilişkilerin, ticari çıkarların İran’ın izlediği dış politikada son yıllarda kazanmış olduğu büyük önem ihmal edilmiştir. ABD, İran’la ticari ilişkiler olanağını ortadan kaldırarak kendi elini zayıflatmıştır.

(f)  Amerika, İran’da bir rejim değişikliği talep etmeksizin demokrasiyi savunmalıdır. ABD’nin rejimi değiştirmeye yönelik açıklama ve çabaları, İran’da Şii milliyetçiliğin daha güçlenmesine hizmet ederek, rejimin toplumsal dayanaklarını takviye etmektedir. Amerika, İran’ı uluslararası diplomatik ve ekonomik ilişkiler içinde tutarak demokratikleşmesine katkı vermelidir.

(g) İran’ın bölgesinde gerçekleşen son jeo-politik değişimlerin İran’ın aleyhine kullanılmayacağına dair, onunla diyalog ve işbirliğini sürekli ve düzenli hale getirerek , teminat verilmelidir. İran’ın kendisini güvende hissetmesi bu şekilde sağlanabilir. İran söz konusu değişimlere katkı vermeye teşvik edilmelidir. Bu bakımdan, İran’la düzenli bir temas şarttır. Bunun karmaşık değil, basit mekanizmaları oluşturulmalıdır. Mesela, böyle bir mekanizma oluşturulmasında, ABD-Çin arasında 1972’de imzalanan Şanghay Bildirgesi benzeri bir belgeyle işe başlanabilir (Bu bildirgeyle ABD-Çin arasında kurulacak ilişkinin temel ilkeleri belirlenmişti).

(h) İran’ın ABD’ye güvenini sağlayacak ilk adımlardan birisi olarak, Irak’ta faal olan rejim karşıtı Halkın Mücahitleri örgütü tamamen dağıtılmalı, liderlerinin Irak’ta yargılanması temin edilmelidir.

(ı) Amerika, İran’ın nükleer programına itirazlarının arkasında durmalı ama bunu BM’in etkin olduğu, Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın dahil olduğu daha geniş bir çerçevede müzakere edilmesini sağlamalıdır. Onu basitçe ABD’nin sorunu olarak sunmamalı,  uluslararası bir sorun haline getirmelidir. Bu bağlamda, İran’ın sivil nükleer enerji kullanımı hakkına itiraz etmemeli, tersine nükleer silah programı aleyhine, bu yoldaki uluslararası açık denetimler lehine destek olmalıdır.   Bu konuda başka türlü bir diyalog olanağı yaratılamaz.

(i) Arap-Filistin-İsrail sorunlarının çözümüne yönelik kararlı adımların atılması, İran’ın Filistin konusuna müdahil olma olanaklarını kısıtlayacaktır.

(j) İran’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil olmak için yaptığı başvuru kabul edilmeli, İranla, ticari ve kültürel ilişkiler geliştirilmelidir. Bir kez bunlar sağlandıktan sonra İran’da sivil toplum kuruluşlarının oluşturulması, yaygınlaştırılması her şekilde teşvik edilmelidir. İran’ın tecridi en çok sonunda rejim değişimini temin edecek demokratik toplumsal mücadeleye zarar verir. Böyle değişimin ötelenmesine hizmet eder.

 

 

İran buraya kadar

Öncelikle Trump’ın seçimi kazanmasından itibaren izlediği politikaların tutarsızlıklarına bakıp, bunu onun akıl sağlığına veya dengesizliğine referans vererek açıklamaya çalışmak ciddiyetle bağdaşmıyor. İktidar Trump’a öğretiyor. Emperyalistlerin lideri olarak bulunduğu konumun gerektirdiği gibi davranmayı öğreniyor(1)

ABD, Ukrayna’da, Gazze’de,İran’da sıkıştı. Bir yandan, özellikle Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle doğrudan kapışmaktan kaçınmaya; diğer yandan, hegemonyasının sürdürebilirliğini temin bakımından alternatif stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Özellikle de doğrudan Çin ve Rusya söz konusu olduğunda.

Elbette Amerika’nın da, karşısındaki güçlerin de, kaybedebilecekleri üzerinden hesaplanan sınırları var. İçinde bulunulan koşullarda, bütün güçlerin hareket alanları şu ya da bu ölçüde giderek daralıyor. Daha doğrusu, bu güçlerin karşılıklı hamleleri, alan genişletme söz konusu olduğunda, geçici sonuçlar yaratmaktan öte gitmiyor.

Trump’ın seçimleri kazanmasında, “önce Amerika”, “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” söylemleri önemli bir rol oynadı. Trump bu söylemlerin, sadece “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” yönünün değil, ulusal talepleri öne çıkaran  “önce Amerika” yönünün de ancak emperyalizmin, uluslararası finans kapitalin çıkarlarıyla aynı frekansta buluşmayla olanaklı olabileceğini öğreniyor.

Çin ve Rusya ile doğrudan çatışma olasılığı söz konusu olduğunda geri adımlar atıyor. Frene basıyor. Gazze’de, Venezuela’da, İran’da (belki pek yakında Küba’da da) daha rahat hareket ederek, elini güçlendirmeye çalışıyor.

İran’a saldırmadan önce Trump’ın kısa bir süre içinde Çin’e gidip, Xi ile görüşeceği açıklanmıştı.  İran’a saldırının erken günlerinde, Trump’ın bu ziyareti gerçekleştireceği tekrar açıklandı. Ancak İran’da işlerin sarpa sarmasıyla bu ziyaret ertelendi. Çünkü, Venezuela’dan sonra İran petrolününün vanalarını da ele geçirdikten sonra Çin’e eli çok daha güçlü olduğu halde gitmek istiyordu. Olmadı.

BOP stratejisinin en dolaysız en erken kazanımı Ortadoğu petrol ve gazının kontrolü olacaktı. Monarşiler kontrol altındaydı. Irak’ petrol ve gazına çökmek, sonra da İran’ı halletmek bu bakımdan elzemdi. Irak  büyük ölçüde kontrol altına alındı. Kaldı İran.

İran kolay lokma değil. Bölgede Suriye, Hizbullah, Husiler gibi etkin müttefikleri de var. Bu müttefikler etkisizleştirilmeden, İran’ı alt etmek zor olacaktı. Hizbullah’ı yenmek için Suriye’nin düşmesi şarttı. Suriye düştü. Hizbullah büyük bir darbe aldı ancak direnişi kırılamadı. Aldıkları ağır darbelere rağmen Husiler’in direnişi de kırılamadı. Bu koşullarda İran vuruldu.

Bugün itibariyle İran’ın takdire değer direnişi kırılmış görünüyor. İran’ın önerisi olduğu anlaşılan bugünkü ateşkes saldırgan “Epstein koalisyonu” nun (özellikle de uzun erimde)  lehinedir. Gelgelelim, İran ve dünya bir kez daha Amerika ile diplomasi olamayacağını deneyimleyecektir. Hükmeden, hükmetmekten vazgeçmeyen güçle diplomasi olmaz.

Bu ateşkes, Gazze’de olduğu gibi, zaman zaman aksasa da, bir biçimde sürdürülmek istenecek, süreç “İran’ın “rehabilitasyonu” nu kademeli olarak temin edecektir.

İran rejiminin toplumsal tabanının böyle bir direnişin sürdürülebilmesi bakımından geniş ve kararlı olmadığını saldırılar sırasında bir kez daha dışarıdan, medya aracılığıyla, olanaklar ölçüsünde gözlemle olanağı buldum. İran’da sokaklarda rejimi destekleyen kalabalıkların kılık kıyafetlerine ve sloganlarına bakınca bu kitlenin rejimin dayandığı kendi dar kitlesi olduğu izlenimi edindim.

İran toplumunun en dinamik, en üretken, entelektüel ve kültürel seviyesi yüksek kentli kesimlerinin talepleri biliniyor. Sır değil. Bu talepler yeni de değil. Bu kesimlerin hiç bir koşul altında mevcut rejimle uzlaşmayacakları biliniyordu. Ancak çıkıp saldırgan taraf lehine mücadele etmelerini de kimse bekleyemezdi. Böyle beklentileri olanlar zaten çuvalladılar. İran halkının geniş kesimlerinin duygularını, psikolojisini anlamak lazım.

Bizdeki 15 Temmuz darbe girişimi sırasında sokaktaydım. Ne olup bittiğini sokakta,hatta Babıali yokuşunu çıkarken yolumu kesen bir askerden (bölük pörçük) öğrendim. Daha önemlisi, Vilayet civarında toplanmış, az sayıdaki askerin konumlanmalarını izleyen çoğu benim gibi oradan geçmekte olan insanlar arasında ne olduğunu anlamaya çalışırken, hemen herkes de bir askeri darbe gerçekleştiği kanaatinin oluşmuş olduğunu fark ettim. O zaman, hiç birini tanımadığım ve onların çoğunun da birbirlerini tanımadığına emin olduğum o insanların kendi aralarındaki konuşmlarına bakınca olup bitenden memnun göründükleri izlenimi edinmiştim. Kimse askerleri alkışlamıyor, tezahürat yapmıyor, ama sessizce bir onay veriyordu. Doğrusu, bu beni oldukça şaşırtmıştı (Bu arada, olanı anlamak için Divanyolu boyunca yukarı aşağı yürürken, darbeye açıkça karşı çıkan, direnen kimseye rastlamamıştım. Bu tür bir protesto darbenin bastırıldığının resmen ilanından sonra gerçekleşti. Darbe karşıtlarının ancak ondan sonra gayet organize şekilde sokağa çıktıklarını gördüm).

İran halkının geniş kesimlerinde de bu saldırılar sonrasında muhtemelen benzer bir tavır oluşmuş olabilir. Bu örneği onun için verdim.

Daha önceki yazılarda, İran rejiminin zayıflığının nedenlerine değinmiştim. Tekrar etmeyeceğim. Ancak, İran rejiminin mimarisinin rejimin olası çözülmesinde önemli bir rolünün olacağını da ilave etmek isterim.

Rejimin en tepesinde “milli irade” nin de üzerinde olan bir “rehber ilahi irade” var. İmamet var. Sünnilikte hilafet meşruiyet bağlamında neyi ifade ediyorsa, Şiilikte de İmamet benzerini ifade eder. Bu İmamet’in  doğrudan en önemli dayanağı ya da askeri kolu Devrim Muhafızları ve ona bağlı diğer kolluk ve yargı organları. Bunların altında, İmamet tarafından onaylandıktan sonra halk tarafından seçilmiş siyasal kadrolar var. Bu kadrolar, özellikle son 30 küsur yıldan beri rejimin iktidarından çok halkın muhalefetini temsil ediyorlar.  Seçilen cumhurbaşkanı gibi figürlerin aldıkları geniş halk desteğini örgütsel bir muhalefete kanalize etmelerine izin verilmiyor. Bu tür girişimler (mesela Ahmedinejat döneminde olduğu gibi, alt sınıflara daha yakın, daha radikal dinci olsalar da) anında bastırılıyor.

Bununla birlikte, görünür, işleyen devletin başındaki figür olan cumhurbaşkanı rejim ve halk sınıfları arasında bir tür hava yastığı işlevi de görüyor. Halkın talepleri, beklentileri seçilmiş figürler tarafından rejimin anlayışıyla bağdaşabilir hale getiriliyor, veyahut, çeşitli biçimlerde, mesela şu anda bizdeki muhalefetin yaptığı gibi, gaz alma yöntemiyle tamamen bertaraf ediliyor. Ancak bu seçilmiş otorite rejimin mimarisinin en kırılgan yapısını oluşturmaya devam ediyor. Yani hem rejimin halk nezdindeki  meşruiyetini temin ediyor, hem de onu alt edebilme potansiyeline sahip bir araç olarak orada duruyor.

Yönetici sınıf içindeki bölünmeler bakımından da hayli işlevsel bir mimariden söz ediyorum. Yönetici sınıf içinde restorasyon talep eden fraksiyon(lar), şimdiye kadar bu mimari olanağı kullanarak amaçlarını elde etmek istediler. Ancak aralarında özellikle diasporayla canlı bağlantısı olan yeni burjuvaların da yer aldığı palazlanmış sermaye grupları daha da ağırlaştırılan son yaptırımlardan sonra  daha acil çözümleri, emperyalistleri de bir ölçüde arkalarına alıp,  birleşiminde kentli küçük burjuvaların ağırlığının gözlemlendiği sokakları hareketlendirerek dayatmak istediler.

Dikkat edilecek olursa, bu saldırılar sırasında başta cumhurbaşkanı olmak üzere, seçilmiş figürler Epstein koalisyonun “kelle koparma” taktiğinin kapsamı dışında tutuldular. Doğrudan İmamet hedefleri seçildi.

Rejim de bu yapılanmanın bilincinde olduğu için seçilmişler kontrolündeki  “gölge devlet” yerine hemen doğrudan elinin altında tuttuğu “fiili devlet” ile bu saldırıları gögüslemeye çalıştı. Şimdi bu ateşkes sürecinin “gölge devlet”in konumunu güçlendirmesi beklenebilir.

Bu ateşkes rejimin “ikili iktidar” yapısının daha net olarak  sergilenmesine, oradan bu ikisinin karşılıklı ödünleriyle rejimin tedricen, aşamalı olarak çözülmesine kadar giden daha kapsamlı bir sürecin başlangıcına ulaşabilir. Yani bugünkü durumda, ani kırılmalar, kopuşlar beklenmemelidir.

NOTLAR

(1) Bu noktada, içerde ve dışarda bir çok yorumcu ABD’nin Trump yönetiminde artık izolasyonist bir dış siyaset izleyeceğini, hatta merkantilist önlemler alacağını; bazısı, iyice çoşarak, ABD’nin artık emperyalist siyaseti terk edeceğini falan söyledi, yazdı. Baştan aşağı yanlış yorumlar.

Bir kere, ABD için emperyalizm basitçe bir dış siyaset sorunu değil, kapitalist Amerikanın damarlarında dolaşan kandır. İkincisi, ABD “izolasyonist” olarak tanımlanan döneminde, bu stratejiyi emperyalist olmamak için değil, sağlam bir emperyalist olmak için tercih etmiş ve başarıyla uygulamıştı. Önce arka bahçesi olarak gördüğü Amerikaları (buraların ondan önce Britanya ve kısmen İspanya ve Fransa kolonilerinden oluştuğunu hatırlayalım) sağlama almayı, oradan Pasifik’e ve Avrupa’ya doğru açılmayı planlamıştı.

Yani izolasyon bir emperyalist politikaydı. Nitekim, ABD 1.Dünya Savaşı’na kadar emperyalist savaşlara girişti ve  ilk büyük emperyalist savaşa da istediği bir zamanda dahil oldu. Hatta Sovyet Devrimi’ne müdahale eden koalisyon ülkeleri arasında o da vardı.

Trump’ı ABD’nin ve uluslararası finans kapitalin ihtiyaçları çağırdı. Dediğim gibi, emperyalizmin sıkıştığı bir zamanda yeni bir oyun kurulmasına ve yeni bir oyun kurucuya ihtiyaç vardı. Kimse bu rol için tam olarak biçilmiş kaftan değil, olamaz da zaten. En uygun ya da teşne olan bulunur, iktidarda, bazen kafa göz de yarsa, öğrenmesi beklenir. Öğrenemeyeceği anlaşılırsa, bir biçimde tasfiye edilir.

Birde tabii, Trump esnaf uslubuna sahip, yoğurt yiyişi farklı. Buradan hareketle onun kaba olduğunu söylemek mümkün, ama “deli” olduğu sonucunu çıkarmak doğru olmaz.