Bugün ülkemizdeki en önemli siyasal sorun; sosyalist solun Marksizm-Leninizmle, diyalektik bir bütün olarak onun kuramsal ve pratik davranış biçimleriyle arasına mesafe koymuş olmasıdır. Kısacası sol, onu iktidarı hedefleyen somut politikalar haline getirmeye yanaşmamaktadır. Görüntüyü kurtarma derdiyle, yer yer bilindik doğru teorik konumların arkasına saklanıp onları yineliyor ama eyleme dökmüyor. Elbette bu konumun, oportünizmin en tipik görünüm biçimleri arasında olduğunu peşinen vurgulamamız gerekiyor.
Pratikte; jeo-ekonomi-politik bir olgu olarak iç ve dış siyasal bağlantıları, etkileri ve sonuçlarıyla işleyen derinlikli bir hat yerine; sol-Kemalist etkiler altında popüler Amerika karşıtlığına indirgenmiş, “sade suya tirit” bir anti-emperyalizme abanılarak işler çevrilmeye çalışılıyor. Bu arada, mevcut ataletin sürdürülmesi için de siyasal ve örgütsel safiyetin korunması, “kirlenmemek” adına her türlü ittifaktan veya cepheleşmeden uzak durulması telkin ediliyor. “İttifaklar bizi bozar” anlayışıyla, mevcut konformizm soyut teorik lafazanlıklarla sürdürülmek isteniyor.
Öncelikle şunun altını çizmek isterim: Eğer niyetiniz kumda oynamak değilse, ittifaklar olmaksızın devrimci siyaset yürütülemez. Siyasetin amacı iktidardır ve ittifaklar olmadan bu amaca ulaşılamaz. Sorun ittifakın kendisi değil, en başından itibaren yönetilme biçimidir. Hangi vadede, hangi araçlarla, hangi sınıfsal fraksiyonlarla ve hangi ilkeler esas alınarak güç birliği yapılacağını belirlemek; talepleri ve taktikleri buna göre uygulamaya koymak gerekir. Bütün bu sürecin yönetilmesi ödünler verilmesini gerektirecektir elbette; ödünler verilmeden ittifaklar gerçekleştirilemez. Önemli olan, bu ödünlerin sınırlarını ve kırmızı çizgilerini net olarak belirlemektir. Siyasal, teorik ve örgütsel safiyetimi kaybetmeyeyim diyenlerin safiyeti yoktur, zafiyeti vardır; bu zafiyet oportünizmin ta kendisidir.
Bugün Türkiye’deki rejimin adını, kendi Marksist-Leninist kavramlarımızı kullanarak koymak yegâne çıkış noktamızdır. “Efendim, Türkiye’de bugün tek adam veya tek parti rejimi yok, faşizm de yok, ama otoriter bir rejim var” veyahut “Abdülhamid dönemini aratmayan bir istibdat var” demek bir liberal ya da Kemalist için anlamlı ve kendi pencerelerinden anlaşılır olabilir; ancak bu asla Marksist-Leninist bir saptama olamaz.
Neoliberal emperyalizm kendisini sürdürebilmek bakımından otoriter olmak, şampiyonluğunu yaptığı liberal demokrasi maskesini askıya almak zorundaydı. Özellikle 2008 krizinden sonra söz konusu emperyalist hegemonya sisteminin, kendisine meydan okuyan ve direnişlerini takviye eden güçler karşısında otoriter eğilimlerini tahkim etmesi kaçınılmazdı. O zamandan bugüne bu eğilim, finans kapitalin uluslararasılaşma düzeyine paralel olarak faşist bir karakter kazanmıştır. Emperyalist merkez bu eğilimi, Türkiye gibi zayıf halka olarak görülebilecek bir uydu bileşende somutlaştırmıştır. Doksanlı yıllarda sağ popülizmler görünümünde başlayan bu süreç, Türkiye’de nihayetinde faşist bir kurumsallaşmaya dönüşmüştür.
2013’teki Gezi kalkışması, artık Türkiye’nin görece demokratik burjuva araçlarıyla yönetilemeyeceğini açıkça ilan etmişti. Neoliberal emperyalist entegrasyona tabi AKP-Cemaat koalisyonu, zaten bu otoriterleşme ihtiyacı doğrultusunda, dışarıya “demokratik bir reform” projesi uyguluyormuş gibi davranarak içeride faşizan önlemler alıyor, anayasayı esnetiyor ve özellikle yargı sopasını kullanarak devraldığı devlet cihazını kendi ihtiyaçlarına göre dönüştürüyordu. Ancak Gezi kalkışması, iktidar koalisyonu içindeki pay kavgasını ve yapısal gerilimleri daha da şiddetlendirince bu ortak mekanizma akamete uğradı.
Yaşanan klik çatışmasının bir sonucu olarak, hegemonik güçlerin de onayıyla Cemaat iktidar blokundan tasfiye edildi. AKP yönetimi; Cemaat’in 15 Tremmuz 2016’daki o şaibeli darbe girişimini, yanına aldığı düzen muhalefeti ve devlet içindeki Cemaat karşıtı kliklerle birlikte (yani yeni bir ittifakla) faşist rejimi kalıcı olarak inşa etme fırsatına çevirdi. Yaşananlar rejim için “Allah’ın bir lütfu” idi. Yeni rejim buradan itibaren sıkıştığı ve zorlandığı her tarihsel uğrakta faşizmini daha da tahkim ederek yoluna devam etti; ediyor.
2002’den sonra başlatılan bu süreçte Türkiye, benzeri görülmemiş bir ölçüde uluslararası finans kapitale bağımlı hale getirilmiştir. Rejimin özerk hareket alanı sürekli daralmaktadır. Bu daralma bugün faşist mekanizmanın daha da sıkılaşması, zaten içleri boşaltılarak işlevsizleştirilmiş anayasa ve anayasal kurumlardan dahi korkması gibi kaçınılmaz sonuçlar doğurmaktadır.
Bu rejim artık dar anlamda basit bir “AKP rejimi” değildir; bir parti olarak AKP, 2016 öncesindeki kurumsal anlamını taşımamaktadır. Bir yandan, uluslararası finans kapital ve onun küresel düzeyde çıkarlarının uygulanmasını denetleyen siyasal-askeri güç olarak emperyalist merkezlerin; diğer yandan, genel olarak kapitalist politikalarla bir sorunu olmayan devlet içindeki geleneksel güçlerin Tayyip Erdoğan’ın siyasal kişiliğinin gölgesinde tuttukları ya da tutundukları bütünsel bir faşist rejimden söz ediyorum.
Bu güçlerin önünde bir Cemaat deneyimi var. Toplumsal tabanı ve meşruiyeti olmayan Cemaat, Tayyip Erdoğan’ı tasfiye ederek iktidarı tek başına eline alabileceğini hesaplamıştı ama çakıldı. Şimdiki ortaklar, onu tasfiye ederek iktidarda tutunamayacaklarını net olarak görüyorlar. Halen onun belli bir toplumsal tabanı ve sadakat ağı olduğunu, onun siyasal kişiliği olmaksızın kitleler nazarında “hiç hükmünde” kalacaklarını iyi biliyorlar; bu yüzden onu ayakta tutmaya gayret ediyorlar.
Elbette, toplumsal muhalefet kontrol edilemeyecek bir kıvama ulaşırsa, düzen içi başka seçenekler (muhtemelen İmamoğlu dış merkezlerin, Yavaş ise devlet içindeki geleneksel güçlerin seçenekleri olarak) derhal devreye sokulmak istenecektir. Ancak, mevcut periyotta bu rejimi Tayyip Erdoğan olmaksızın sürdürmek kabil değildir. Bu bakımdan, AKP’de Erdoğan sonrasıyla ilgili yapılan takvim tasarımlarına veya klik tartışmalarına takılmamak gerekir. Dediğim gibi, bir parti olarak AKP artık fiilen önceki siyasal önemini yitirmiştir; Türkiye’nin siyasal geleceğine tek başına karar verebilecek bir kudrete sahip değildir. Sadece emperyalist merkezin ve devlet içindeki güçlerin izin verdiği ölçüde bir etkiye sahiptir.
Bu koşullarda, uluslararası finans kapitalin yeni taarruzları altında yürütülen emperyalist politikalara karşı, devrimci sosyalist solun anti-emperyalist ama aynı zamanda tavizsiz bir anti-faşist mücadeleyi yükseltmesi tarihsel bir zarurettir. Bunun için de ittifaklar elzemdir. Bugün faşist rejimin kendisi bile bir egemen sınıf ittifakı üzerinde yükselirken, biz ittifaktan nasıl kaçınabiliriz? “Denedik olmadı” demek samimi bir tavır değildir; oportünizm de en yalın haliyle bir siyasal samimiyetsizlik halidir.
Söz konusu ittifak, burjuva muhalefetinin icazet alanına sığınan ya da düzen içi restorasyon projelerinin arkasına takılan kuyrukçu bir oportünizme de asla geçit vermemeli; aksine işçi sınıfının bağımsız siyasal hattının hegemonik öncülüğünde yükselmelidir. Karşı karşıya kalınan bu bütünsel ve faşist taarruz, ancak emekçilerin ortak taleplerini radikal bir sınıf ekseninde birleştiren geniş tabanlı bir ittifakla göğüslenebilir. Siyasal alanı rejimin sunduğu illüzyonlar üzerinden değil, sokaktaki fiili direnme gücü üzerinden yeniden kurmak, oluşturulacak anti-faşist cephenin esas devrimci pusulasıdır.