Orta Doğu’da burjuva siyasetinin çöküşü

Türkiye, Mısır, Tunus, Suriye vb ülkelerde, aşağıdan yukarı/yukarıdan aşağı nasıl gelirse gelsin, burjuva devrimleri, ulusal kurtuluş devrimleri sosyalizme doğru bir yürüyüş olmadığından tıkandılar. Attıkları sınırlı demokratik temellerin dahi  yıkılmasına zemin hazırladılar.

Burjuva ulusal kurtuluş hareketi marifetiyle, mesela, sömürgeciliğe, otokrasiye son veriliyor; politik yapı, temsil kabiliyeti eski rejime nispetle ileri düzeyde demokratikleştirilebiliyor, kültürel sahada, kadın/erkek ilişkilerinde, eğitimde demokratik adımlar atılabiliyor. Gelgelelim, sosyal-ekonomik yapıda, egemen sınıf ilişkilerinde devrimci bir dönüşüm yapılmadığı için çok geçmeden halk sınıflarının, emekçi sınıfların huzursuzluğuna , muhalif siyasal davranışlar göstermelerine tanık olunuyor. Emperyalist-kapitalist sisteme entegrasyonun mahiyetine bağlı olarak yoksulluk, sosyal eşitsizlik genişleyip, derinleşiyor.

Esasen ekonomik olan sorunlar,çoğu kez, sol siyasal muhalif kanallar kapatılmış olduğundan, kültürel, ideolojik tepkiler halinde dışa vuruluyor. Siyasal alan sol muhalefete ne kadar kapalı, dinci muhalefete ne açıksa, kültürel tepkiler de o ölçüde reaksiyoner olabiliyor.

Yeni burjuva rejimler, Mısır ve Türkiye  örneğinde olduğu gibi, kendilerini konsolide ederlerken hem dini hem de dinci siyaseti yardıma çağırıyorlar. Dinsel bir konumun ve dinci muhalefetin kapitalizmle bir sorunu olmadığı için kontrollü bir şekilde teşvik edilmek istendiği vak’adır. Buna karşın, devrimci sol, hatta ortanın biraz solundaki sol bile tehlike olarak görülüyor. Yine bu iki ülkede, sol karşısındaki bu paranoya,  SSCB ile girdikleri zorunlu ilişkiler esnasında daha da azabiliyordu. Böylece solun bastırıldığı ya da burjuva siyasetine uyruklaştırıldığı koşullarda, dinsel muhalefet alternatifsiz kalıyordu. Halk sınıflarının yaşam koşulları kötüleştiği ölçüde, bu muhalefet güç kazanıyordu. Sosyalist dünyaya karşı yürütülen soğuk savaş da, bu eğilimlerin teşvik edildiği iç koşullar ve dış bağlam arasında uyumluluğu sağlıyordu.

Gerek etnik siyaset ve gerekse dinsel siyaset, toplumdaki ekonomik, sınıfsal çelişkileri kültürel gerekçelere bağlar. Böylece toplumu, bir tarafın ezen, öteki tarafın ezilen olarak resmedildiği, dindarlar/laikler; Türkler/Kürtler; Aleviler/Sünniler şeklinde kültürel referanslarla kategorize etmeye çalışır. O kadar öyle ki, ekonomik sıkıntılar, toplumsal eşitsizlikler, adaletsizler içinde bunalan halk kitleleri, durumlarıyla bu kültürel çağrılar arasında neden sonuç ilişkisi kurmaya başlarlar. Esasen her noktasında eşitsizlik üreten kapitalist sistemin işleyişinden kaynaklanan ekonomik ve siyasal sorunları, baskıları kendi kültürel kimlikleriyle bağdaştırdıkları bir bilinçle düşünmeye başlarlar. Mesela, “ben dindar olduğum için eziliyorum”  diye akıl yürütürler. Türkiye’de Kürt ulusal bilincinin uyanmasında bu giderek derinleşen eşitsiz ilişkiler, hiç şüphesiz,  etken olmuştur.

Bilindiği gibi Mısır, Nasır dönemi sonrasında, erken 70’li yıllarda, Nasır devrinde kurulmuş, refahçı sosyal politik referanslarıyla kamu sektörünü gözeten ekonomik büyüme ve kalkınma stratejisini,   emperyalist blokla entegrasyon adına terk edince, ülkenin sosyal dengeleri dramatik bir şekilde bozulmuştu. Tarımsal ağırlıklı olarak devlet sübvansiyonlarına dayanan ekonomi, bütçe kısıtlamaları, endüstriyel tarımsal ürünleri işleyen sanayilerin özelleştirilmesiyle imtiyazlarını yitirmiş, kırsal nüfusta kentlere doğru bir çözülme hız kazanmıştı.

Giderek, sosyal imalarıyla varoşlaşma, gecekondulaşma  ülkenin yoksulluğunun, yoksullaşmasının  göstergeleri haline geldiler. Kentlerde işsizlik, eğitim, sağlık, konut, beslenme,altyapı sorunları, mevcut sistem içinde, içinden çıkılması çok güç bir hale geldi.

Bu şartlarda, sol siyaset üzerindeki baskılar daha da arttırılırken, bu çözülmüş toplumsal dokunun uysallaştırılması adına dinselleştirme teşvik edildi. İslamcı siyaset, yoksul, ağırlıklı olarak göçle kentlere gelmiş nüfus içine nüfuz etme kabiliyetini arttırdı. İçinde dayanışmacı, “din kardeşliği”ne dayanan  bir söylemin dolaşımda olduğu reaksiyoner dayanışmacı örgütler mahallelerden boy vermeye başladı.

Benzer bir gelişme bizde  de seksenli yıllardan itibaren bariz bir şekilde yaşanmaya başlandı. Benzer sonuçları oldu. Türkiye’de yığınsallaşmış olarak yükselen Kürtçü ve islamcı siyasetler, 12 Eylül sonrasında, neo-liberal doğrultuda çözülen toplumsal-ekonomik yapıya, tasfiye edilen sol siyasete referans vermeden ele alınamazlar.

Sadece bölgemizdeki değil, dünyada dinci akımların ivme kazanması, bu arada, AKP’nin yükselişi, PKK’nin ortaya çıkışı değil ama,  geniş kitlesel bir tabana oturması, global neo-liberal ekonomi-politikle bağıntılıdır. Aynı nedenle de, emperyalist kültürel hegemonya içinde dinciliğin ayrıcalıklı bir yerinin olmasından vazgeçilememektedir.

Burada bir parantez açarak, Suriye’deki savaşın analizi yapılırken, baba Esad’ın son döneminde başlattığı emek düşmanı neo-liberal politikaların oğlu tarafından da sürdürülmesinin halk sınıflarında yarattığı hoşnutsuzluğu, tepkileri ihmal etmememiz gerektiğini belirtmek isterim. Emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğu, muhalif enerjisi, emperyalistler ve siyonist müttefikleri tarafından istismar edilmek istenmiştir. Suriye’de de, burjuva demokratik  Baas hareketi, sosyalist güçler tarafından emekten yana, kamusalcı bir aşamaya itilemediğinden tıkanmıştı.  Hatta önceden beri izlediği kamuyu gözeten, karma ekonomik modelden bile, Mısır ve Türkiye’deki benzerlerinde görüldüğü gibi, çark etmişti. Evet bir dış müdahale vardır ama öncesinde ona  çanak tutmuş iç koşullar vardı.

Bu her üç ülkenin “kemalist” iktidar elitleri kapitalist bir emperyalizm vizyonuna, kamusalcı bir sosyal devrim programına sahip olmadıkları, nüfuslarının farklı ulusal bileşenlerinin en temel haklarını görmezden geldikleri  için geniş halk sınıflarını karşılarına aldılar. Toplumsal tabanlarını daralttılar. Artık siyasal sınırlarına ulaşmışlardı.

Ancak onların islamcı muhaliflerinin kurdukları rejimlerin de devam etmesinin olanaklı olmadığı görülüyor. İslamcılar, dinci söylemlerine dayanarak neo-liberal sömürüyü daha fütursuz noktalara ulaştırmışlar, kendilerine bel bağlamış halka dilenciliği uygun görmüşlerdir. Emperyalist-siyonist global siyasetle öncelenmemiş ölçüde iç içe geçmişlerdir.

İslamcılık ve kemalizm aynı paranın iki farklı yüzü gibidirler. İkisi de, kapitalisttir. İkisi de anti-demokratiktir. İkisi de halk inisiyatifine güvenmez, olanak tanımaz. İkisi de elitistir, “ayaklar”ın “baş” olması ihtimalinden dahi tırsarlar. İkisi de, liberallerin iddiaları hilafına, “jakoben” ve “toplum mühendisi” dir. Birincisi kendi düzenini sürdürmek adına, seküler vizyonuna ihanet edercesine,  “dinsel açılımlar” a ,  ikincisi de, aynı kayguyla, din kardeşliği söylemine ihanet edercesine, “milli açılımlar” a   ihtiyaç duyabilmektedir. Yani her iki akımın siyasal içerikleri farklı olsa da, siyaset tarzları farklı değildir.


“Global kapitalizm”in açmazı

Şimdi şunu iyi görmek lazım, bu halk ayaklanmaları,birbirlerinden farklı ekonomik-politik-kültürel koşullar içinde bulunan, her biri aynı kapitalist emperyal sistemin bileşeni olan ülkelerde, aşağı yukarı eş zamanlı ve süreklilik gösteren bir halde devam etmektedir. Yani global bir görünüm arz etmektedir.

Bu insanların tepki ve talepleri, birbirleriyle bir çok noktada, ancak bir çok durumda farklı görünümler ve vurgular altında kesişmektedir. Bu nasıl izah edilebilir? Bir kere, uluslararası kapitalist-emperyalist sistemin işleyişine referans vermeden bu olup bitenleri analiz edemezsiniz. Bu insanların görece, ekonomik açıdan müreffeh, demokratik olarak ileri olan ülkeler (mesela ABD, İtalya, İsveç, İspanya); ve görece, söz konusu göstergeler itibarıyla, orta kararda olduğu söylenen Yunanistan, Türkiye, Brezilya, Portekiz gibi ülkelerde; son olarak daha düşük bir profili bulunan, Mısır, Tunus, Bahreyn hatta İran (2-3 yıl öncesini hatırlayınız) gibi ülkelerde ortaya çıkması ve devam etmesi, ve bütün bu farklı gelişmişlik göstergeleriyle kat edilen ülke halkları arasındaki kendiliğinden iletişim ve dayanışmaya yol açması, bize doğrudan doğruya bütün bu insanların, genel çerçevesi itibarıyla, ortak bir uluslararası durumun mağduru olduklarını gösteriyor.

Evet, anti-demokratik, hukuk dışı otoriter politik baskılar, kültürel baskılar, ekolojik baskılar ve ekonomik baskılar bütün bu uluslararası ölçekli halk hareketlerinin ortak tetikleyicisidir. Hareketler sürdükçe, sokaklarda dövüşen insanlar bu mağduru oldukları problemler arasındaki içsel bağlantıları fark ediyorlar. Bu yüzdendir ki, “iki ağaç meselesi”, veya “otobüs bileti meselesi” haftalar süren mücadeleler halini alabiliyor. Liberal akıl hocalarının,” tamam park açıldı, istediğimizi aldık, bu işi bitirelim”; veya “Mursi düştü, muradımıza erdik, bırakalım artık”, veyahut “öbür talepleri bir yana bırakıp, askeri rejime karşı çıkalım” yollu telkinleri işe yaramamaktadır. Yaramayacaktır. Halklar, mesela Mısır’da, Mübarek’i neden düşürmüşse, Mursi’yi de ondan düşürmüşlerdir. Muhtemelen şimdiki “yeni” rejimi de aynı nedenden dolayı, özsel olarak, anti-kapitalist, anti-emperyalist talep ve özlemlerine yanıt vermemesi nedeniyle alt edeceklerdir.

Ayaklanma halindeki kitleleri kazıklamak güç olmaktadır. Halk hareketi etaplar halinde gelişir. Bir kaç etapta, hareketi böler, kitleleri kazıklayabilirsiniz. İki yıl önce Mısır’da kazık yiyen kitleler, bu kazığı sahiplerine geri yönlendirdiler. Bugün de bir kazıkla karşı karşıyalar ancak bu da tutmayacak. Ayaklanma kitleler için zihin ve ufuk açıcı bir faaliyettir.

Gezi direnişi dolayısıyla söyleştiğim, çoğu hayatında ilk kez böyle bir deneyim yaşamış, bir çok direnişçi, “hayata bakışlarının tamamen değiştiğini, kendilerinde bir dönüşümü fark ettiklerini” belirtmişti. İşte artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağının teminatı bu dönüşüme uğramış öznelerdir. Onlar hareketin en değerli kazanımlarıdır. Onların artık eskisi gibi olmaları olanaklı değildir.

Devrimci harekette kitleselliği niceliğe eşitlemek yanıltıcı olur. Bütün başarılı halk devrimleri nitelikli öznelerin eylemlerinden çıkmıştır. Kitlesellik söz konusu olduğunda, niceliği örgütlü nitelikli özneler yaratır. Nitelik, ayaklanmada da gözlemlediğimiz gibi, kavga ortamında boy verir.

Halk hareketi sürdükçe, o zamana kadar bu kavgayla ilişkisini kuramamış olan sistemin başka mağdurları da, kendi özel mağduriyet alanlarını fark etmektedirler. Edeceklerdir. Bu fark ediş ve harekete dahil olma, aynı zamanda, hareketi halen sürdürenlerle ortak bir payda oluşturma, onlarla aynı dili konuşma pratiğidir. Elbette bu, bütün mağduriyet alanlarında eş ölçüde bir kesişme anlamına gelmeyebilir. Böyle bir tekabüliyet, tek bir halk sınıfına mensup insanların kavgasında dahi görülemeyebilir. Yani aykırı bir hal değildir.

İşte bu bakımdan basit, alev gibi parlayıp sönen kalkışmalarla değil, global ölçekte, halk hareketleriyle karşı karşıyayız. Mağduriyetlerin kaynağı uluslararası dünya düzeni, ya da kapitalist emperyalist dünya sistemidir. Kapitalizm sadece ekonomik bir vak’a değildir. Onun bir üst yapısı da vardır. Onun ekonomik işleyişinin etkileri ve sonuçları sadece ekonomik değildir, genel anlamında, kültürel, siyasal, çevresel etki ve sonuçları vardır.

Daha doğrusu, toplumsal-ekonomik formasyon içinde yer alan düzeylerin, önceliklerinde, belirleyicilik kapasite ve konumlarında kaymaların, değişimlerin, yer değiştirmelerin,etki aktarımlarının gözlemlendiği, bir karşılıklı etkileşim söz konusudur. Lenin bir kaç yerde bize hatırlatır: Küçük bir siyasal ya da toplumsal protesto, bir ufak kıvılcım büyük yangınların habercisi, vesilesi olabilmektedir.

Bakarken, ağaçların arasında kaybolmak, yöntemsiz insanların kaderidir. Bütün bu ayaklanmalar, hiç tereddütsüz, tanım itibarıyla, anti-kapitalist ve anti-emperyalisttir. Burada halkların mağdur oldukları ve yükselttikleri talepleri, sadece ulusal düzeydeki çerçevesinden değil, uluslararası bağlamından da kopartarak ele alamazsınız. Aksi halde, gerçekliği kavrayamazsınız.

Bir hareketin anti-kapitalist, anti-emperyalist olması, elbette onun sosyalist de olacağı anlamına gelmez. Sanıyorum sorun, böyle bir görüş açısından kaynaklanıyor. Açık “sosyalizm” haykırışlarını meydanlardan duymayınca, “burada kapitalizm karşıtlığı yok” diye düşünmek yanlıştır.

Nasıl anti-kapitalizmi doğrudan sosyalizm talebine eşitlemek doğru değilse, söz konusu hareketler bağlamında, “sosyalizm talebi yoksa, anti-kapitalizm yoktur” demek de isabetli olmayacaktır. Ancak her anti-kapitalist kalkışmanın, sosyalizme davetiye olduğunu da geçerken belirtmek isterim.

İşte bütün bu global çerçeveye bakarak, genel olarak kapitalist sistemin , dünya çapında, ne kadar süreceğini bilemeyeceğimiz, bir devrimci kabarmalar dönemiyle sarsılmakta olduğunu tespit ediyoruz. Bu tür dönemler ilerici, devrimci kazanımlarla taçlanabildikleri gibi, koyu gericilik dönemlerine de kapı açabilmektedir. Bunun hangisinin gerçekleşeceği, kapitalist-emperyalist sistemin kendi iç işleyişi ve global iktidarıyla, bu işleyiş ve iktidara halkların direnişi, yani sınıf mücadelelerinin neticesinde belirlenecektir.

Bu bakımdan, halk direnişinin kalitesi büyük bir önem taşımaktadır. Bu kalite doğrudan örgütsel kapasite ve siyasal önderlik kapasitesiyle alakalıdır. Bu devrimci kabarmalar döneminin ayırıcı özellikleri, 1848’lerdeki benzerlerine değil, 1917’den itibaren ortaya çıkanlara referans vermektedir. Nesnel olarak dünya çapındaki devrimler olanağının taşıyıcısıdırlar.

“Global kapitalizm” in kendisini sürdürmek adına yaptığı hamleler, bütün dünyayı ihtiyaçları doğrultusunda tek biçimlileştirme çabası, bunalımını daha da derinleştirmekte, kendisine karşı direnişi daha geniş bir alana yaymaktadır. Bu direnişler arası enternasyonal iletişim, iletkenlik ve dayanışma, düşmanın “global” konumuyla ilgili, en azından, bir sezgiye referans verir.

Halk hareketinin kendi içinde çelişkileri vardır. Sistem karşıtlığı dahilinde, öncelikleri farklı halk sınıflarına referans vermekte olduğunu unutmayalım. Ancak, karşısında tam bir açmaz içinde olan ve bu hali ardışık edimleriyle konsolide eden emperyalist güçler vardır. ABD’nin, AB’nin, Türkiye’nin şu Orta Doğu’da içinde debelendikleri hale bakınız. Emperyalist aklın önerdiği her çözümün beklenenden çok önce kullanma zamanı doluyor. İşe yaramaz hale geliyor. İşte en son Mısır’a bakınız. Somut durumun somut analizini yapma yeteneğine sahip olmak yetmez. Somut ve sürdürebilir çözümler de getirmek gerekir.

Kabul edelim, ABD emperyalizmi birincisini başarmakta hâlâ bir cevvaliyete sahiptir. Ancak ikincisini yapabilecek kapasitesi dumura uğramıştır. Her ulvi iddiasını, bu arada, “demokrasi”, “ekonomik refah”, “insan hakları” , “hukuk devleti” iddialarını da her hamlesiyle inkar etmektedir. İşte bu şartlar, halk sınıflarının global çapta inkar edenleri inkar etme olanaklarını güçlendirmektedir.

Demek ki, sınıf mücadelelerini, iç ve dış bağlamı içinde analiz etmeden, “darbe” analizi yanlış olmaktadır. Askeri ve sivil darbeler, burjuva düzeninde, bir çok durumda, siyasal bir düğümlenmişlik haline son verecek bir araç gibi kullanılır. Bu vesileyle, darbelerin sadece askerler tarafından değil, “milli irade” ye dayanan sivil idareler tarafından da yapılabileceğini belirtmek isterim. AKP rejimi, 2007’den itibaren,  öncellikle kuvvetler ayrılığı ilkesini işlemez kılmayı hedefleyen, sivil bir darbe sürecinden çıkmıştır.

Son olarak, darbelerin devrimleri önlemek gibi bir işlevi olabileceği gibi, devrimleri tetiklemek gibi bir işlevi de olabilir. Mısır’da darbenin nedeni devrimi önlemekti; ama sonucu devrimi tetiklemek olabilir.


Darbe kapitalist düzeni korumak ve kollamak adınadır

Darbe” derken liberal skolastiğin tuzağına düşmemek gerekir. Darbe, siyasal bir araçtır. Ne amaçla kullanıldığına bakmak lazım. Darbeler burjuva düzeninde, genel olarak, halkın ilerici, demokratik taleplerinin, ilerici hareketlerin önünü kesmek, bastırmak amacıyla yapılır.

Bu, mesela 12 Eylül’de, arzuladığı kapitalist-emperyalist politikaları uygulamak adına,emperyalist sistemle yeni bir entegrasyon formunu gerçekleştirmeye çalışan, halk sınıflarının direnişi dolayısıyla bunu gerçekleştirmekte zorlanan işbirlikçi burjuvazinin amacına ulaşmak için terörize ettiği halk katmanlarının artık istikrar istediği koşullarda yaptırdığı bir darbedir. Her istikrar talebi tanım itibarıyla gericiliğe çıkartılmış davetiyedir. Zaten yeni-liberal politikaların sürdürülebilirliği bakımından burjuvazinin kültürel hegemonyasını daha gerici bir içerikle yenilemesi zaruret olarak görülmekteydi.

Darbe, mesela, 27 Mayıs’ta olduğu gibi, ilerici demokratik taleplerle gerici bir yönetime karşı, mevcut düzene alternatif oluşturma potansiyeli taşıdığı halde ayaklanan halk sınıflarının iktidarını engellemek amacıyla da yapılabilir.

Birincisinde teslim alınmaya razı terörize edilmiş bir halk vardır. İstikrar adına, bütün demokratik hak ve kazanımların budanması, ortadan kaldırılmasına dahi razıdır. Bu şartlarda, burjuva düzeni, emperyalist entegrasyonun isterleri doğrultusunda adeta yeniden kurulmaktadır. Böyle bir faaliyet sınıfsal ilişkilerde değişiklik yaratılmadan gerçekleştirilemez. 12 Eylül halk sınıflarının, emeğin geriletilmiş olmasından çıkmıştır. Uzun ve derin radikal sonuçları olacak şekilde kurgulanması bu bakımdan zor olmamıştır.

Öyleyse 12 Eylül, başbakan, bakan asan 27 Mayıs darbesinden daha radikaldir. Darbelerin radikalliği, adam asıp kesmeleriyle ölçülemez. Darbenin uyguladığı şiddet her zaman onun radikalizminin göstergesi olmayabilir. Uygulanan siyasal, toplumsal, ideolojik programa bakmak lazım. 12 Eylül darbesinin çok daha derin, ve kalıcı toplumsal sonuçları olmuştur. Nispeten demokratik, aydınlanmacı karakterini kısmen koruyan, egemen sınıf ittifakı da dahil, eski burjuva düzenini hedef alan bir karşı-devrimdir. Karşı devrimlerin de devrimsel sonuçları olduğunu söylemeye gerek var mı?

İkincisinde, 27 Mayıs’ta, halk mevcut hükümetin uygulamalarına karşı, demokratik talepler öne sürerek ayaklanmıştır. Yani en dinamik sınıflarıyla ilerleyen bir halk vardır. Bu durumda, bu taleplerin önünü kesmek isteyen egemen sınıflar, sokağa çıkmış kitlelere bir takım tavizler vererek düzeni koruyup,kollama yoluna başvururlar. Yani düzeni koruma derdindeki egemen sınıf bloğu alttan alma, geri adım atma ihtiyacı duyar. Bu, sokakların sakinleştirilmesi için bir zorunluluk olarak görülür. Bu şartlarda, mevcut düzenin bir takım demokratik düzenlemelerle tadilatı söz konusudur.

Öyleyse, ikincisinin, düzeni koruyup, kollamak adına, en azından bir süreliğine (bir başka darbeyle kaşıkla verdiklerini kepçeyle geri alana kadar) ilerici bir işlev görmüş olduğunu tespit etmek gerekiyor. Darbe, düzeni koruma işlevini yerine getirirken, ilerlemekte olan söz konusu halk sınıflarının bir kısım demokratik taleplerini gerçekleştirme zorunluluğu duymaktadır.

Yalnız şu noktaya dikkat çekmek isterim. Darbeler sadece ülkelerin iç durumlarından hareketle değil, ülkelerin içinde yer aldıkları uluslararası bağlam da dikkate alınarak analiz edilmelidir. Dikkat edilecek olursa, her iki darbe de, emperyalizmin yeni bir dünya düzeni kurmakta, veya yeni kurulmuş olanı oturtmakta olduğu uluslararası koşullarda cereyan etmiştir.

DP iktidarı, soğuk savaşa dayanan dünya düzeninin uygulamaya konduğu ve iki dünya sistemi arasında mevzi kazanma mücadelesinin, uluslararası sınıf mücadelesinin hayli keskinleştiği, özel olarak, bulunduğumuz bölgede atılacak yanlış bir adımın dramatik siyasal sonuçlar yaratabileceği koşullarda, amerikancı, işbirlikçi bir dikta rejimi kurmuştu. Sokakların bu diktaya karşı ayaklanması, emperyalist güçleri hayli tedirgin etmiştir. Yeni bir Mısır, yeni bir Suriye ihtimaline olanak vermemek gerekiyordu (İlginçtir bugün de Mısır ve Suriye’de sokaklarda en çok  Baasçılık direniyor. )

12 Eylül’deki uluslararası durum bir çok bakımdan 27 Mayıs’taki duruma benzemektedir. Üstelik bu kez, emperyalist NATO bloğu içinde dahi Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerden kaynaklanan bir çatlak vardır. NATO’nun güney-doğu Avrupa kanadı işlemez haldedir. 73’de ivme kazanan ekonomik kriz, kapitalizm içinde parasalcı eğilimleri güçlendirmiş, kamucu, refahçı politikaların sürdürülmesini zorlaştırmıştır. Uluslararası düzlemde sınıf savaşı, iki rakip dünya sisteminin mevzi kazanma kavgası tekrar keskinleşmiştir. Thatcher’in 1990’lardaki bir TV mülakatında itiraf etmiş olduğu gibi, emperyalistleri asıl tedirgin eden Sovyet bloğunun askeri, nükleer gücü değil, kamusalcı ekonomik-toplumsal düzeniydi.

Özcesi, darbelerin hamlelerini, programlarını sınıf mücadelesine referans vererek anlamlandırabiliriz. Her darbe aynı zamanda sınıf mücadelesi alanında, kağıtların yeniden karılması gibi bir sonuç doğurur. Yani her sakallıya dede demek, her şeyden önce, metodolojik bir yanlıştır.

Mesela 27 Mayıs, elde olmayan nedenlerden, ilerici işçi hareketinin hareket alanını genişletmiştir. Ancak aynı zamanda da, onu boğacak koşulları yaratmaya  çalışmıştır. Özellikle o zaman ki orduda henüz “emir komuta” zinciri” tesis edilmemiş olduğundan, sınıf mücadelesinin etkileri subaylar arasında da net olarak görülebilmektedir. Bir çok genç subay ve subay adayı öğrenci sokakla dayanışma içerisine girmiştir. Ordudaki en büyük tasfiyeler, düzeni yeniden oturturken, onun ordusunu da egemen sınıfların ve onların emperyal efendilerinin isterleri doğrultusunda dizayn etmek adına yapılmıştır. Burjuvazi bazen bükemediği bileği, kıracağı zaman gelinceye kadar öpebiliyor. Öyle değil mi?

Mısır’da olan, ” darbe mi, devrim mi” tartışması, metotsuz adamların didişmesidir. Muhtemel bir halk devrimini engellemek adına yapılmış bir darbedir. Mevcut kapitalist-emperyalist düzen adına çalışan emek ve demokrasi düşmanı gerici hükümeti – bir süreliğine bile olsa- gerilettiği için ilerici bir işlev görmüştür. Halk hareketinin öz güvenini takviye etmiştir. 

Darbe, uluslararası bağlamıyla birlikte, düzeni koruma ve kollama mantığı itibarıyla ilerici değildir. Sadece, düzeni korumak adına, elde olmayan sebeplerden, yol açtığı en erken sonuç (gerici dinci diktanın alaşağı edilmesi) itibarıyla ilerici bir rol oynamıştır. Böylece ilerici halk için devrimci mücadele önündeki en gerici engellerden birisi şimdilik devre dışı kalmıştır.

Bununla beraber, düzenin halkın karşısına başka büyük engelleri vakit kaybetmeden dikeceğini söylemek de kehanet değildir. Mursi, emperyalistlerin onay verdiği bir programı uygulamaktaydı. Bunu unutmayalım. Emperyalistler bu programdan değil, uygulayıcısından vazgeçmişlerdir. Bir maşayı deliğe süpürmüşlerdir. Elbette yeni maşayla, kaldıkları yerden, devam etmek isteyeceklerdir.

Bundan sonra Mısır’daki durumun nasıl gelişeceğini göreceğiz. Ancak ayaklanmış halk, tatmin olmadan, özlemleri ve talepleri karşılanmadan evine dönmez. Mısır’da ve etrafındaki coğrafyada belki, ileri atılmalar, geri çekilmeler sonra tekrar atılımlar halinde  yıllar alabilecek bir devrimci dönem başlamıştır. Darbe ilerleyen halkı şimdilik durdurmuş, düzenin hizmetine yine bir darbeyle koşulmuş işbirlikçi İslamcı yönetimi geri çekmiştir. İlerlemesi şimdilik durdurulmuş kitlelere hangi tavizlerin verileceğini göreceğiz.

Bir kısım ulusalcı zevatın, “Bu bir devrimdir, zaten ordusuz devrim olmaz. Devrimleri ancak  ordu yapabilir” anlayışı, liberal mantığın tersinden yürütülmesi olarak görülmelidir. Aslında onlar da bu yaklaşımlarıyla “darbe” olgusuna skolastik, metafizik bir içerik kazandırmaktadırlar. Birinciler, devrimleri “darbe”leştirirlerken, ikinciler, darbeleri “devrim”leştirmektedirler. Liberal, genel olarak, devrimleri dahi olumsuz imalarıyla “darbe” olarak adlandırırken; ulusalcı,  hükümet darbesini bile “devrim” olarak sunabilmektedir.

Devrimleri ordular yapmazlar. Elbette askerler devrimlere katılabilir. Liberallerin seveceği bir sözcüğü kullanacak olursak, bütün büyük devrimlere “siviller” önderlik etmişlerdir. Devrimci orduları da siviller yaratmıştır. Rus Devrimi’nde asker sovyetleri önemli bir rol oynamışlardır. Ancak bu rol “sivil” devrimci önderlik tarafından verilmiş ve yönlendirilmiştir.

Hazır Rus Devrimi’ne değinmişken, devrim bir süreçtir. Bu sürecin meşruiyeti emekçi kitlelerin artık yaşadıkları şartlarda yaşamaya devam etmemek olarak ifade edilebilecek iradesinden çıkar. Yoksa o sürecin etapları içinde darbeler, mesela hükümet darbesi, tespit etmek mümkündür. Darbe bir siyasal iktidar aracıdır, isterseniz,  tekniğidir. Bu bakımdan bu aracın ya da tekniğin meşruiyetini bizatihi kendisinde değil, toplumsal-siyasal dayanaklarında aramak gerekir.

27 Mayıs’ta düzenin telaşla askeri bir darbe kararı almış olmasında, elbette, kentlerin sokaklarındaki üniversite ve halk hareketine, alt kademe subayların ve subay adaylarının destek vermiş olması önemli bir rol oynamıştır. Bu rol dolayısıyla “27 Mayıs askerlerin yaptıkları bir devrimdir” demek doğru olmaz. Kaldı ki 27 Mayıs bir sosyal devrim de değildir. Siyasal,toplumsal, hukuksal haklar alanını bir miktar genişletmek, burjuvazinin kültürel hegemonyasını tahkim etmek gibi sonuçları olmuş bir hükümet darbesidir.

Demek ki, sınıf mücadelelerini, iç ve dış bağlamı içinde analiz etmeden, “darbe” analizi yanlış olmaktadır. Askeri ve sivil darbeler, burjuva düzeninde, bir çok durumda, siyasal bir düğümlenmişlik haline son verecek bir araç gibi kullanılır. Bu vesileyle, darbelerin sadece askerler tarafından değil, “milli irade” ye dayanan sivil idareler tarafından da yapılabileceğini belirtmek isterim. AKP rejimi sivil bir darbeden çıkmıştır.


Mısır’daki darbe ya da liberalizmin sefaleti

Gezi direnişi, Türkiye sol hareketinin durumunu, sorunlarını ortaya çıkarmak bakımından da önemli işlev görmüştür,  görmektedir. Sosyalist dünyanın çöküşünü izleyen yıllarda, genel olarak dünya sol hareketi içinde liberal eğilimler yükselmiş, bununla bağlantılı olarak, sınıfsal emek/sermaye çelişkisi etrafında konumlanmış marksist-leninist devrimci sol anlayışlar olumsuzlanarak, her biri kendi özel gündemlerini başat çelişki alanı olarak sunan, birbirlerinden ayrı, çoğul mücadele alanlarına referans veren “yeni sol” ya da “radikal sol” anlayışlar parlatılmıştı. Liberal demokratik kurum ve kurallar sol öğretiyle melezlenmek istenmişti. Sol, liberalizmin kavramlarıyla kendisini yeniden kurgulama eğilimi içerisine girmişti. Bütün bunlar, neo-liberal kapitalizmin kendisini tarihin sonu olarak sunduğu ideolojik atmosferde gerçekleşmişti.

Sol, “muzaffer” liberal demokrasinin üstünlüğünü keşfetmiş, giderek analizlerinde, liberalist ölçütlere referans vermeye başlamıştı. Liberal ilahiyatın en özlü düsturu,  “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” dogması, solun bir çok kesimlerinin de dogması haline gelmişti. Bilimsel diyalektik metot, skolastik metafizik bir metotla ikame edilmişti.

Skolastik akıl tabular yaratır. Fundamantalizm bu akılda kaçınılmaz olarak içkindir. Her duruma ve her koşula uyan değişmez anlamlar atfedilmiş, pratikte karşılığı olmayan, tarihsiz ölçütler ve   kavramlar etrafında akıl yürütülür. “Pazar ekonomisi”, “toplum mühendisliği”, “jakobenizm”, “insan hakları”, “birey”, “milli irade” vb  metafizik anlamlar atfedilmiş tabu kavramlaştırmalar her analizin kerameti kendinden menkul sihirli laflarıdır.

Şimdi Mısır’da yaşanan gelişmeler dolayısıyla liberal skolastiğin yeniden sahne almakta olduğuna tanık oluyoruz. Tartışma Mısır’da “darbe” mi yoksa “devrim” mi olmuştur sorusu etrafında dönüp durmaktadır. Devrimleri tanım itibarıyla, demokrasinin düşmanı, vahşet olarak gören liberalizm, bazı durumlarda,  devrimleri engelleyen; kimi zaman, bir devrim aracı ya da  devrimleri tetikleyecek bir araç da olabilecek  darbeyi tanım itibarıyla ve otomatik bir şekilde,  “kötülük” olarak görür. Değişmez, metafizik bir “darbe” kavrayışından hareketle, “darbe”yi gördüğü her yerde aynı refleksi gösterir.

Mısır’da iki üç yıldan beri spektaküler bir şekilde süren ve giderek yığınsallığı artan, büyük ölçüde kendiliğinden, bir halk hareketi vardır. Bütün halk hareketleri gibi inişli çıkışlı, etapları, molaları olduğu görülüyor. Zaten bir ayaklanmayı hareket haline dönüştüren de bu sürekliliktir. Bununla beraber, bu aynı hareketin henüz bir programı ve önderliği olmadığından somut bir yönü olan bir siyasal hareket olduğunu söyleyemeyiz. Elbette harekete damgasını vuran halk talepleri ve özlemleri siyasal yol işaretleridir. Bu işaretler özsel olarak, toplumsal eşitlik, demokratik özgürlük ve anti-emperyalizme tekabül etmektedir. Dahası bu üç temel özlem arasındaki bağlantıya vurgu yapmaktadır.

Mısır’da kendiliğinden yoluna devam eden halk hareketi, düzen tarafından bir tehdit olarak algılandığı için önce bildik araçlar ve yöntemlerle önlenmek istenmiş, başarılamayınca mevcut düzenin “olduğu gibi kalarak değiştirilmesi” adına askeri darbe yapılmış, düzenin tarihsel olarak, elinin altında tuttuğu alternatif siyaset olan dinci reaksiyoner siyasetin önü açılmıştır. Mübarek’e karşı yapılan bu darbe liberal alemde coşkuyla karşılanmış, paradoksal olarak, demokrasinin zaferi olarak sunulmuştu. Halk ayaklanmasının amacına ulaştığı, taleplerini gerçekleştirildiği ilan edilmişti. Buna göre, artık “milli irade” tecelli etmişti.

Mısır’da ordu marifetiyle ve liberal teokrasinin uluslararası düzeydeki desteğiyle iktidarı halktan çalan dinci gericilik, halk taleplerini hiçe sayarak, siyasal demokrasi alanını ve entelektüel alanı apartheidcı  toplumsal vizyonu doğrultusunda  daraltarak, kültürel baskılarını yoğunlaştırmaya girişmişti. Ekonomik alanda, neo-liberal bir programı uygulamaya koymuş, dış siyasetinde,  ülkenin emperyalizm ve onun siyonist müttefikiyle uyumlu bir çizgiye gelmişti. Emperyalist siyaset adına roller üstenmeye hazır olduğunu ilan etmişti.

Ta en başından Mısır halk harektinin taleplerine baktığımız zaman, Mübarek rejiminin, anti-demokratik, baskıcı, emek düşmanı vahşi kapitalist uygulamalarla ve  emperyalist siyasetle özdeşleştirilmiş olduğunu görüyoruz.   Buna mukabil Mursi rejimi, Mübarek’in uygulamakta zorlandığı neo-liberal emperyalist, emek düşmanı siyasetin tahkim edilmesi adına hareket etmiştir. Totalize edici dinsel araçları kullanarak, halkı söz konusu kapitalist-emperyalist programa boyun eğecek şekilde uysallaştırmaya çalışmıştır. Emperyalist burjuvazinin kültürel hegemonyasını dinsel gericilikle takviye etmek işlevini üstlenmiştir.

Halk hareketi kaldığı yerden, ama bu kez yığınsallık anlamında katlanarak, eylemlerine devam etmeye başlamıştır. Düzen yeniden, ama bu kez daha da büyümüş olan bir tehditle karşı karşıya kalmıştır. Sokakların, meydanların talepleri daha açık, daha radikal ve daha somut hale gelmiştir. Halkın örgütlülük düzeyi iki yıl öncesine göre daha gelişkindir. Nasırcı parti gibi, belli başlı partilerde toplanma eğilimi güçlenmiştir.  Halkın talepleri artık ilan edilmemiş bir siyasal program halini almaya başlamıştır.Yine de henüz önderlik oluşmamıştır.  Ancak gidişat oraya doğrudur. Tam bu noktada bir kez daha, Mısır’daki en örgütlü güç olan ordu devreye sokulmuş, düzenin yine bir takım tadilatlarla yoluna girmesi, korunup,kollanması sağlanmak istenmiştir.

Bu koşullarda liberal skolastik, darbeye karşı çıkma bahanesi altında, aslında, şu sıralarda bizde de olduğu gibi, “milli irade” ye karşı olduğunu iddia ettiği halk hareketini hedef almaktadır. Buna göre, Mübarek’e yapılan darbe “ilerici” ; Mursi’ye yapılansa, “gerici” dir. Çıkış noktası,  “darbe darbedir ve tanım itibarıyla kötüdür” anlayışı olan liberal,   darbeler arasında, “iyi” ya da “kötü”, veyahut “ilerici” veya “gerici” ayrımı yapmak gibi, iddialarıyla çelişen,  bir duruma düşmüştür. Bu tutarsızlık  kapitalist sistemin ana ideolojik akımlarından birisi olan liberalizm için kaçınılmazdır.

Öte yandan, liberalizmin sol kanadının temsilcileri de, dayandıkları liberal ilahiyatın dağarcığındaki, “toplum mühendisliği”, “jakobenizm”, “yaşam tarzlarına saygı” , “insan hakları” vb kavramları kullanarak, biraz Mursi’nin de  kulağını çekerek, darbeyi kınamışlardır. Ne olursa olsun, darbeyi “sandık” a karşı bir saygısızlık olarak tel’in etmişlerdir. Yani birinci gruptakilere nazaran daha utangaç, ama ondan daha az iki yüzlü olmayan,  bir ret çizgisi izlemişlerdir.

Dikkat edilirse, bütün versiyonlarıyla liberal yaklaşımda, “halk inisiyatifi”, “devrim hakkı”, “sınıf mücadelesi”, “emperyalizm”, “toplumsal eşitlik” gibi kavramlar yoktur. Demokrasi, burjuvazinin, onun elitlerinin kendi aralarında, halka rağmen uluslararası emperyalist siyasetin çıkarlarıyla uyumlu olarak oynadıkları bir oyundur.

Liberalizm, bütün skolastik ideolojiler gibi, ele aldığı her kavramı, her olguyu tarihsizleştirir. Mesela, bugün “model” olarak sunduğu, ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin büyük devrimlerden çıktıklarını görmezden gelir. Bütün burjuva modernliğinin, “toplum mühendisliğine”, “jakobenizm”e, “tek biçimlileştirme”ye referans verdiğini inkar eder. O kadar öyle ki, kapitalizmin bütün kolonyal ve emperyalist macerası da, uluslararası düzeyde, bu aynı eğilimlere referans verir.

Daha geçmişe gitmeyelim, son on yıldaki emperyalist işgaller, dünyayı neo-liberal kapitalizmin isterleri doğrultusunda dizayn etme amacına yönelik zoraki, tepeden inmeci pratikler değil midir?Liberaller tarafından “demokrasi” adına olumlanan,  Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya, Suriye’ye, Mali’ye yönelik kanlı emperyalist işgaller, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” fundamantalizmi doğrultusunda, en vahşi ve en kanlı şekillerde, dünyayı tek biçimlileştirme, jakoben toplum mühendisliği faaliyetleri  değil midir? Bütün bu faaliyetleri, “demokrasi”, “insan hakları”, “ekonomik refah” gibi içi boşaltılmış manipülatif ideolojiler arkasına saklamak artık mümkün olamamaktır.

Esasen emperyalizm öncesi kapitalizmin ideolojisi olan liberalizm, emperyalizmin yükselmesiyle birlikte içinden çıkamayacağı bir krize girmiştir. Emperyalizmin en gerici tertiplerini meşru göstermek, onu “demokratikleştirmek” gibi negatif bir işlev yüklenmiştir. Emperyalist siyaseti tevil etmek derdindedir. Bu bakımdan somut durumun somut analizini yapabilecek entelektüel kapasiteye de sahip değildir.

Mısır’da bir askeri darbe olmuştur. Bu darbeyi kapitalist düzeni koruma ve kollama görevi verilmiş, o düzenin ordusu yapmıştır. Bu darbe, özsel olarak,  o düzenin adamı olan Mursi’ye karşı değil, başkaldıran halka karşı yapılmıştır. Müslüman Kardeşler gibi, toplumu demokratik ve ondan ayrı düşünülemeyecek laik kazanımlarından tamamen mahrum bırakacak, toplumsal yaşamı, dinsel kurallara göre yukarıdan aşağıya dizayn edecek baskıcı bir yönetimin bir darbeyle  düşürülmüş olması, düzenin ordusunun değil, ayaklanan halkın başarısıdır.

Mısır’daki egemen işbirlikçi burjuvazinin ordusunun derdi, Mursi değil, Mursi’nin de hizmetkârı olduğu düzendir. Elbette, hükümetin düşürülmüş olması ileriye doğru bir kazanımdır. Daha ileri adımlar atılması adına bir olanaktır. Aynı zamanda, emperyalizmin ve siyonizmin bölgedeki operasyonlarında Mısır’ın, Mursi zamanında gönüllü bir şekilde yerine getirdiği, fütursuz rolünü sürdürmesini güçleştirecektir.

Gelgelelim,  halkın devrimci kalkışmasının önünü kesmiş olması itibarıyla da darbenin, ilerici halk güçlerinin kendi dinamikleriyle ilerlemesini durdurmuş olduğu  bir vak’adır. Ancak bu darbe de, halkın iradesinin önüne geçemeyecektir. Halk kaldığı yerden mücadelesine, daha güçlü olarak, daha örgütlü olarak devam edecektir.


Mısır bir kez daha devrimini kaptırmamalıdır

Öngörüldüğü gibi, Mısır halkı, verdiği moladan sonra devrimini sona vardırmak için tekrar sokaklara indi, barikatlarını kurdu. Muhtemelen bir kez daha hamlesini tamamlayamayacak. Bunun en önemli nedeni, halk güçlerinin örgütlülük düzeyinin düşük olması ve ona bağlı olarak önderliğin oluşmamış olmasıdır. Ancak ne olursa olsun Mısır ilerici halkı  ileriye doğru büyük bir adım daha atmış olacaktır. Bir daha ki sefere daha ileri bir noktadan başlayabileceği koşulları yaratacaktır. Dolayısıyla Mısır’da devrim biraz zaman alacak gibi görünmektedir.

Daha önce “Arap baharı” olayları esnasında, Mısır halkının değişim isteğini istismar eden emperyalistler ve onların işbirlikçisi Mısır’daki egemen iktidar bloğu, silahlı kuvvetleri marifetiyle ülkedeki Mübarek rejimine son vererek, “demokratik” görünüm altında iktidarı Mursi’ye sunmuştu. O zaman demokratik bulunarak olumlanan, bu kez Mursi’nin başına gelebilecektir. Egemen iktidar bloku ve ABD’nin paniği, dün olduğu gibi, bugün de ayaklanmış halkın  iradesinin iktidarına mani olma telaşından kaynaklanmaktadır.Bütün gaye halkın önünü kesmektir.

Mısır, emperyalizm ve siyonizm bakımdan büyük stratejik önemi olan bir ülkedir. Emperyalistler bütün güçleriyle Mısır’da, kendi çıkarlarına hizmet eden  asker ve sivil gerici rejimlerin arkasında duracaklardır. Bunlardan birisini ötekisi karşısında tek seçenek olarak sunmaya gayret edeceklerdir.  Bugün Mısır’da ABD, Mursi’ye karşı tekrar kışlaya çektiği orduyu öne sürmek istiyor. Bunu gerçekleştirse dahi, ordunun iktidardaki ömrü de, Mursi’nin iktidarından uzun olmayacaktır. Asker veya sivil gericilerin her zaferi yeni bir halk ayaklanmasının da nedeni ve başlangıcı olacaktır.

Halklar şunu artık görmelidirler : Asker ve sivil İslamcı yönetimler, emperyalizmin kurduğu bir tahterevallinin iki ucunda oturan, her ikisi de işbirlikçi olan,  siyasal tarzları özsel olarak benzer, siyasetlere referans vermektedirler. Halkların demokrasi, eşitlik,adalet, özgürlük talepleri bakımından birisi diğerinin alternatifi değil, her ikisi de aynı ölçüde bu özlemlerin düşmanıdır. Mısır ve Türkiye halkları gayet uyanık hareket ederek bir başka manipülasyona izin vermemelidirler. Cami ve kışlanın tek alternatifi, halkların sokaklara, barikatlara diktikleri eşitlik, adalet, özgürlük bayrağına rengini veren  devrimci iradedir. Bugün Taksim ve Tahrir meydanlarında bu bilincin oluşmakta olduğunu tespit ediyoruz.

Emperyalistler de şunu bilsinler: Ne yaparlarsa yapsınlar, hangi planlarını devreye sokarlarsa soksunlar, barikatlarla tanışmış halkları ikna edemeyecekler. Artık devrimci kabarmalar periyotundayız. Sandıklarla halkların iradesini manipule etmek giderek zorlaşacaktır. Er ya da geç halklar buradan, özlemleri adına, sürdürebilir bir sonuç alacaklardır. Elbette bu sonucun kavganın tarafları adına bir bedeli olacaktır. Ancak emperyalistlerin ödeyecekleri bedel daha ağır olacaktır.

Bu kavganın her etabında güçler ilişkisi, ittifaklar, dostlar ve düşmanlar arasında kaymalar, geçişler mümkün olacaktır. İran’ın Mısır’daki olaylara verdiği tepki, bir kez daha gerici  İran rejimin kapitalist emperyalizmle, bölgedeki AKP rejimi de dahil, gerici rejimlerle özsel olarak  bir sorunu olmadığını, sorununun bu söz konusu güçlerin İran’ın çıkarları aleyhine izledikleri kimi politikalarla olduğunu net olarak göstermektedir. İran sürekli olarak, Tayyip ve Mursi’yi ” İran’a karşı emperyalist ABD ve siyonist İsrail’in oyununa gelmemeleri” konusunda uyarmaktadır. Ne Mısır’daki ne de Türkiye’deki halkların ilerici talepleri onu ilgilendirmektedir. Dahası, bu ilerici hareketleri kendi varlığı bakımından bir tehlike olarak görmemesi de mümkün değildir. İran etrafındaki coğrafyada kendisi gibi gerici rejimlerin çoğalmasını ister. Onun tek kaygusu gerici rejiminin ayakta kalmasıdır. Emperyalizme karşı mücadele verirken, sadece düşmanı değil, dostların dostluklarının anlam ve sınırlarını da iyi tahlil etmemiz gerekiyor.


Emperyalizm ve halk ayaklanması

Gazetelerde okuyoruz. ABD büyük elçisi hükümetle görüşüyor. Devletinin hükümete desteğini teyit ediyor. Zaten son haziran olayları esnasında, Batı,  ama özellikle de ABD medyasının daha önceki polis saldırıları karşında yaptığı gibi,  hükümete yönelik ağır eleştirilerde bulunmadığına tanık olduk.  Şunu göreceğiz, “ana akım medya” sadece Türkiye’de değil, bütün kapitalist ülkelerde, sermayenin hizmetindedir. Zaten büyük sermayeye aittir. Bunu en net şekilde başkan Bush döneminde görmüştük.

Emperyalist güçler kendileriyle işbirliği içindeki Tayyip Erdoğan’dan, çok sıkışmadıkları takdirde,  vazgeçmezler. Onları sıkıştıracak olan da içeride halkların başkaldırısıdır. Son ayaklanmadan çıkartılması gereken en önemli ders budur.  “Batı demokrasisi” ne, “Batı’nın insani değerleri” ne  bel bağlamak ahmaklık olur. Emperyalist burjuvazi için hem “demokrasi” hem de “insani değerler”, koşullara ve emperyalizmin çıkarlarına bağlı olarak bir anlam ve geçerlilik taşımaktadır.

Emperyalistler, sermayenin globalist eğilimleri dolayısıyla ulusal egemen devlet yapılarına tahammül edemezler. Her iki dünya savaşının asıl saiki, sermayenin globalist eğilimleri ve karşısındaki ulusal engellerdir. Sermaye önünde duvar, engel istemez. Uluslararasılaştıkça bu eğilim daha da güçlenir. Emperyalizm, küçük küçük “venedik tipi” devletler, “lübnanlaştırma marifetiyle, gevşek etnik ve cemaat devletçikleri yaratarak genişlemek istemektedir. Hem Hitler’i desteklemiş olmasını hem de Stalin’i karalamasını bu bağlamda düşünmek gerekir.

Naziler kontrolden çıkıncaya değin globalist politikaları savunmuşlar, Sovyetler Birliği ise “tek ülkede sosyalizm” şiarıyla ta baştan bu emperyalist politikanın karşısına dikilmişti (“Sürekli devrim” veya “dünya devrimi” siyaseti sosyalizm adına dünyanın hiç bir yerinde en ufak bir mevzi dahi yaratamamışken, “tek ülkede sosyalizm” siyasetinin dünyanın üçte birini sosyalist yapmış olduğunu geçerken hatırlatmak isterim) Yine erken dönemlerinde, “büyük devletler”in  cumhuriyetçi kemalistlere karşıt bir tavır almış olmaları da,  bu globalist emelleriyle  alakalıdır.

Bölgemizde 50’li yıllardan itibaren islamcı Müslüman Kardeşler hareketinin emperyalistler ve onların bölgedeki bağlantıları tarafından desteklenmiş olmasının başlıca nedeni, ulusal, seküler, egemen ulus devletleri tasfiye ederek, küçük küçük veya federe, etnik ve cemaat devletçikleri oluşturma siyasetidir.  Müslüman Kardeşler ve bağlantılı örgütleri bölgemizde bu egemen seküler yapılara karşı her türlü mücadele şeklinin meşru olduğunu ilan etmişlerdi.

Emperyalistler dünyayı lübnanlaştırma emellerinde araç olarak kullandıkları islamcı gruplar üzerindeki kontrollerini konsolide etmek adına,   islamcı örgütleri emperyalist parasal ağlara entegre etmişlerdir. Neo-liberal ekonomi-politik çıkarlarla islamcı ekonomi-politik örtüşmüştür. Böylece global finans sermayesiyle, islamcı siyaset arasında ekonomik çıkar birliği de temin edilmiştir. “Cihad’ın bankeri ” denilen Bin Ladin bu yapılanmanın en gelişmiş ve en tanınan örneklerinden birisiydi. Üç ila beş milyar dolar mertebesinde bir parasal gücü kontrol ettiği kaydedilen Bin Ladin, mesela, Sudan’da, gerici yönetimin kara yolları, otoban ihalelerini kendisine bağlı inşaat şirketlerine vermesi karşılığında, söz konusu yönetimin, rakiplerini bertaraf ederek, iktidarını tahkim etmek adına, bu ülke de terörist faaliyetlere girişmişti.

Son günlerde bir kaza vesilesiyle tekrar gündeme gelen El Kadı ve Tayyip Erdoğan ilişkisine de bu açıdan bakmak gerekir. Hiç kuşkusuz Erdoğan, Müslüman Kardeşler’in Türkiye ayağıdır. Emperyalist siyasete, emperyalist finansal ağlarla iç içe geçmiş İslamcı siyaset kanalıyla bağlanmıştır.

EMPERYALİST PLANLARI HALKLARIN MÜCADELESİ BOŞA ÇIKARTABİLİR

Büyük Ortadoğu Projesi, emperyalizmin sınırsız dünya egemenliği stratejisinin K.Afrika’dan Afganistan’a kadar uzanan bir bölgedeki uygulamasıdır. Bilindiği gibi,  Büyük Avrupa Projesi de, “AB” adı altında önemli mesafeler kat etmiştir. İspanya, İtalya, Belçika, Britanya gibi ülkelerin küçük devletler halinde ayrışması ihtimaldir.

İki savaştaki rolü dolayısıyla ödemek zorunda olduğu tazminatların kalan kısmını da  2010 yılında ödemiş olan Almanya, giderek daha özerk bir dış politika izlemek ve bunun için “doğal müttefik” olarak gördüğü Rusya ile ilişkilerini geliştirmek istemektedir. İran ve Suriye konularında da ABD’den oldukça farklı düşünmekte olduğu anlaşılmaktadır. “Gezi” olayları dolayısıyla Almanya’nın, AKP’ye karşı verdiği tepkiyi de bu çerçevede düşünmek, en azından, meşrudur. Yani emperyalizmin koçbaşı ABD’nin Avrupa’da da işi kolay olmayacaktır.

BOP, zaten her yanından su almaya başlamış bir gemiye benzemektedir. Bu planları halkların mücadelesi çökertebilir.  Büyük Orta Doğu’daki halk hareketleri artık manipülatif “bahar” aşamasını geçmiştir. BOP coğrafyasında “turuncu devrimler” devri kapanmıştır. Gelecek ayaklanmalar doğrudan emperyalizmi ve onun islamcı işbirlikçilerini hedef alacaktır. Suriye direnişi ve Türkiye’deki Haziran ayaklanması bunun habercisidir. ABD’nin egemen seküler ulus devletleri çözme, hiç değilse, bu ülkeleri sürekli kaos halinde tutma girişimi sokaklarda boşa çıkartılacaktır. Bu yaz ayları bütün bölgede sıcak geçecektir.

KÜRT SİYASETİNİN AÇMAZI

PKK önderliğindeki Kürt hareketi, dünyada, globalist neo-liberal programın restoratif ve karşı devrimci siyasetle birlikte ilerici yapıları tasfiyeye giriştiği şartlarda yükselmiştir. Bütün ilerici, devrimci oluşumlar, kazanımlar, gruplar ortadan kaldırılırken, PKK, emperyalizmin “yeni dünya düzeni” planları bakımından büyük önem taşıyan bir coğrafyada gerilla mobilizasyonuna olanak verecek kadar rahat bir hareket alanı bulabilmiştir. Elbette bu durumun sorumluluğu PKK’ye değil, bölgesel emperyal planları dolayısıyla ABD’ ye aittir.  Ancak “çekiç güç” ün bölgeye yerleştirilmesinden sonra giderek emperyalist siyasetle aynı hizaya gelmek PKK önderliğinin sorumluluğundadır. ABD’nin ilk körfez harekatı sonrasında, hem Türkiye’deki İslamcı siyasettin hem de Kürt hareketinin önü açılmıştır. Bu da bir vak’adır.

PKK önderliği, özü itibarıyla emperyalist bir savaşın içinde olmasına rağmen, tıpkı islamcılar gibi, anti-emperyalist bir siyasetten uzak durmuştur. Emperyalist siyasetle temas, Öcalan’ın teslimi sonrasında gelişmiş, bu siyasal role uygun oyuncular devreye sokularak, hareket içindeki anti-emperyalist ilerici,  sol öğelerin sesi kısılmak istenmiştir. Bir kez daha emperyalizmin bir “Birleşik Kürdistan” bahşedeceği beklentisi,  Kürt hareketinin siyasetini domine etmiştir. Emperyalizmin isterleri doğrultusunda, bölgedeki seküler ulus egemen devletleri yok etme misyonu yüklenmiş islamcı siyasetle, “kurtuluş”u bu siyasette gören Kürt hareketinin yolları kesişmiştir.

Emperyalizmin şemsiyesi altında gerçekleştirilmek istenen “Kürt-İslam kardeşliği” gericidir. Emperyalist siyasetin aracıdır. Bu gerçeğin sol, liberal, “anti-kemalist” bir takım süslü lakırdılar ardında saklanması olanaklı değildir. Halk direnişi, bu gerici oyunun oyuncularını bütün bu süslü kıyafetlerinden soyacaktır. Kürt hareketinin gerici siyaseti, kaçınılmaz bir şekilde, hareket içindeki ilerici, devrimci güçleri etkisizleştirmeye yönelecektir. Kürt hareketi içinde ayrışma kaçınılmaz hale gelecektir. Kürtlerin, Türkiye halkına rağmen ya da onu ihmal ederek, kapalı kapılar ardında hedeflerine ulaşması kabil değildir. “Taksim direnişi” barışın yolunu da göstermiştir. BDP ve PKK kararları hilafına bir çok Kürt, bu sezgiyle olsa gerek, ayaklanmaya katılmıştır. “Önderlik”in izlediği siyaset hiç şüphesiz bir kez daha Kürtleri en büyük kaybeden haline getirecektir.

Türkiye sol hareketi bakımından Kürt ulusal hareketinin başlardaki yadsınamaz katkıları giderek tahribata dönüşmüştür. Bazı Türk sol hareketleri, kitle örgütleri PKK’nın timarı haline getirilmiştir. Bunda “vekillik rüşvetleri” de önemli bir rol oynamıştır. Kürt ulusal gündemi, sosyalist hedefleri gölgelemiştir. Türkiye sosyalistleri üzerlerindeki bu gölgeden kurtulmadan Türkiye halklarının umudu haline gelemezler.  80’li yıllarda, sola yönelik saldırıların yoğunlaştığı koşullarda bir sığınak işlevi yüklenen Kürt ulusal hareketinin, Türkiye sosyalist hareketini yönlendirme çabalarına karşı siyasal, ideolojik mücadele zarurettir.

Türkiye solcuları, Türk milliyetçiliği ya da ulusalcılığı kadar Kürt milliyetçiliğine, ulusalcılığına da karşı durmalıdır. “Ezilen ulus milliyetçiliğinin tolere edilmesi”, ancak bu bu milliyetçiliğin kararlı anti-emperyalist bir siyasal çizgisinin olduğu koşullarda söz konusu olabilir. Kürt hareketi anti-emperyalist değildir. PKK’nin Suriye’ye yapılan saldırı sonrasında benimsediği “yansızlık” tavrı da utanç vericidir. Emperyalizm karşısında yansız olunur mu? Bu siyaset Kürt hareketini sadece Türkiye’de değil, Suriye ve Irak’ta açmaz içine sokmuştur. Çok geçmeden bir bumerang haline geldiği görülecektir. Başka halkların canı, kanı pahasına özgürlük olmaz.

Emperyalizm devrinde, sosyalizm, emperyalist zinciri kırma sorunudur. Bu zincir hedeflenmeden hiç bir ileri adım atılamaz, atılan adım konsolide edilemez. Mayıs-Haziran ayaklanması, anti-emperyalist, anti-kapitalist bir öze sahiptir. Ayaklanmanın kendiliğindenliğinin  söz konusu olduğu şartlarda, her zaman bu özü kitlenin sahiplendiği sloganlarda yakalayamayabilirsiniz. Ancak tek tek katılımcılarla konuştuğunuz vakit, büyük ekseriyetin kapitalist-emperyalist politikalarla aynı frekansta olmadıklarını tespit ediyorsunuz.

Elbette her  siyasal-toplumsal protesto, siyasal- toplumsal kalkışma, somut, bütünsel bir siyasal programa referans verir. Söz konusu protesto veya kalkışmanın kendiliğinden olduğu şartlarda dahi bir siyasal program, açık ve somut bir form altında ifade edilmemiş olsa da, içkindir. Bu tespitin teyidi adına, gidiniz, parklarda forumlara katılan insanlarla görüşünüz.


Halk ayaklanması anti-kapitalist bir öze sahiptir

Halen bazı “uzman” kimseler tarafından halk ayaklanmasının “orta sınıf karakteri”nden söz ediliyor, başlıca saik olarak “yaşam tarzlarına müdahale” ye işaret ediliyor. Bunlar olayları katılmadan, üstelik de, ta baştan klişe bir sosyolojizmle yönlendirilmiş gözleriyle izlemekte olan zevattır. Her derde deva “bilimsel” reçeteler yazmakta mahir, “TV uzmanları” dır.

Bu ayaklanma bir halk ayaklanmasıdır. Yani çeşitli halk sınıflarını içermektedir. İçlerindeki en ağırlıklı kesim ücretliler ve çoğu o ücretlilerin çocukları olan öğrenci ve işsiz gençlerdir. Bunun aksini iddia edenlerin, halen “beyazlar” edebiyatı yapanların zevzeklik ve gevezelikleriyle uğraşmaya değmez. Bu tipler aslında iktidara çalışan, onun kitle tabanına, bu tabanı tahkim etme adına çağrı yapan ideologlardır.

Tarihsel olarak hiç bir büyük kitlesel ayaklanma, toplumsal bakımdan pür veya homojen öznelere referans vermemiştir. Mesela, Rusya’da 1905 Devrimi’ni önceleyen kitle grevlerinin çoğunluğu işçi hakları, çalışma koşulları adına tertip edilmişti. Ancak toplumsal patlamalara dönüşen kitle gösterilerine sadece işçiler değil, kentli küçük burjuvalar, öğrenciler, köylüler, askerler hatta lumpen proletarya dahil olmuştu. Yani bir anda bir çok farklı toplumsal kesimin farklı sorunlarıyla, rahatsızlıklarıyla bağdaştırdıkları rejim aleyhinde, düzen karşıtı taleplere referans veren ayaklanmalar haline dönüşmüştü. O zamana kadar genel olarak ekonomik bir içeriğe sahip olan gösteriler, tabir yerindeyse, bir anda politik bir içerik kazanmıştı. Devrimlerde de görünüm genel olarak bu şekildedir.

Sonra, yaşam tarzı, iyi yaşama, kendini, sözcüğün en genel anlamında, güvende hissetme, gelecekten umutlu olma,baskısız, sömürüsüz bir dünya arzusundan, adil bir toplumsal düzen özleminden ayrı olarak tasavvur edilemez.

Bütün bu özlem ve taleplerin içinde yaşanılan toplumsal-ekonomik sistemle doğrudan bağlantısı vardır. Bu ayaklanmayı, dünyanın bir çok farklı ülkesinde, özellikle son 5-6 yıldan beri cereyan eden toplumsal protesto ve ayaklanmaları, 30 küsur yıldır global ölçekte uygulanan emek düşmanı neo-liberal politikalardan ve bu politikaların çöktüğünün göstergesi olan son dünya ekonomik bunalımından soyutlayarak analiz etmek doğru değildir. Gerek bizim ayaklanmamız ve gerekse dünyanın bir çok yerinde tanık olunan halk protesto ve kalkışmaları doğrudan doğruya anti-kapitalist bir öze sahiptir. Ayaklanmaların çok çeşitlilik arz eden sosyal, siyasal ve kültürel bileşenleri arasındaki ortak bağlantı noktası, özsel olarak, anti-kapitalist talep ve özlemlerdir. Kapitalizm sadece maddi üretim ilişkilerinden ibaret değildir. Bu ilişkilere referans veren siyasal, toplumsal, kültürel boyutları da var. Bir çok vak’ada kapitalizme karşı mücadeleyi bu boyutlara tekabül eden görünümler içinde saptıyoruz.

“Hükümet istifa” talebiyle, en vahşi kapitalist politikaları, baskı ve şiddet araçlarını da kullanarak, uygulamakta olan bir siyasal yönetimin istifası kast ediliyor. Uygulanmakta olan ekonomik politikalar kapitalizm adınadır ve yukarıda belirttiğim, iyi yaşama, geleceğe güven duyma, eşitsizliğe, baskılara maruz kalmama, adil bir düzende yaşama özlem ve taleplerinin önündeki engel olarak algılanıyor. Bunun lamı cimi yoktur.

Öyleyse, bütün bu kalkışmalar arasında,hem ilk hem de son çözümlemede, kapitalist dünya sistemini hedeflemeleri, sorgulamaları bakımından bir korelasyon vardır. Bugün Türkiye’yi kat eden kapitalist çelişkiler, dünyanın her yanında kapitalizmi kat eden çelişkilerdir. Türkiye’deki isyan, kapitalist dünya bağlamından kopartılarak analiz edilemez. Türkiye, dünyadan yalıtık, kendi halinde bir ülke değil, emperyalist-kapitalist sisteme entegre bir ülkedir. O sistemi kat eden çelişkiler, sorunlar değişen derecelerde, bazısı farklı görünümler altında, ülkemizi de kat etmektedir. Lenin’in “zincirin zayıf halkası” tespiti tam da bu gerçekliğe işaret etmektedir. Emperyalist zincir içinde izole, nevi şahsına münhasır ülke yoktur.  Sonra, zincirin bütünü en zayıf halkasından ya da zayıf halkalarından  daha sağlam değildir. Bunu da unutmayalım.

Halklar nezdinde neden olduğu uluslararası infial ve yükselen enternasyonalist dayanışma ruhu da bunun göstergesidir. Yeni teknolojik olanaklar bu enternasyonalist dayanışmanın yaratıcı şekillerde gelişmesini teşvik ediyor. Sadece ulusal değil, uluslararası çapta harekete geçme, örgütlenme, mücadele etme olanaklarını temin ediyor.Kapitalizmin bütün dünyaya hükmederek sınırsız karlar elde etmek gayesiyle teşvik ettiği buluşlar, onun için, ona direnenlerin elinde bir bumerang işlevi görüyor.

En son Brezilya’daki halk protestolarını izliyoruz (bu arada, ironiye bakınız, bizimkini es geçen, geçmekte olan NTV kanalının, Brezilya’ya kayıtsız kalmadığı belirtiliyor). Halk, izlenen kapitalist politikalardan şikayetçi olduğunu, toplu taşıma fiyatlarına yapılan zam vesilesiyle spektaküler bir şekilde dile getiriyor.

Kapitalizm koşullarında küçücük bir toplumsal meselenin, küçük toplumsal bir talebin büyük yangınların habercisi, kıvılcımı olabileceğini görmemiz gerekiyor. Sermaye toplumun derinlerinde fay hatları, fay kırıkları oluşturarak birikiyor. Sermaye birikirken, bu hatlar üzerindeki basınç da birikiyor. Kapitalist toplum, bireyler bakımından risklidir. Ama kapitalistler ve kapitalist sistem bakımından da aynısını söylemek gerekir.

Gezi’nin ortaya çıkardığı, öğrettiği bir gerçek de budur. Özellikle “devrimci durum” bekleyen devrimciler bakımından üzerinde düşünülmesi gereken bir gerçektir. Devrimci durum, muktedirlerin tek yanlı siyasal tasarruflarından değil, aynı zamanda, üzerlerinde iktidarlarını egzersiz ettikleri kitlelerin ve onların örgütlerinin direnişlerinden çıkar. Bu iki güç arasındaki mücadeleden çıkar. Çıkartılır.


AKP sonrası için öneri oluşturmalıyız

Halk direnişinin giderek kitleselleşmesi ve “AKP istifa” sloganının kitlelerin temel talebi haline gelmesi,  bu sloganın altının somut politikalarla doldurulmasını gerekli kılmaktadır.

AKP, artık bu direniş karşısında bir yandan uygulamakta olduğu şiddeti arttırırken, diğer yandan da, siyasal araçlarla bu işten sıyrılmaya çalışacaktır. İyice sıkıştığında “erken seçim” talebiyle ortaya çıkacaktır. Bu hükümetin görevde olduğu koşullarda, hiç bir seçim yapılamaz. Meşru olamaz. AKP hükümeti, 31 Mayıs 2013 tarihi itibarıyla,  gayri meşrudur.

Olayları izleyen gerek AKP taraftarı ve gerekse, direnişe aktif olarak katılmasa da, AKP’yi desteklemeyen ama her ikisi de istikrar arayan kitlelerin kafalarındaki soru işaretlerini gidermek gerekmektedir. Kişisel olarak dünden beri sık muhatap olduğum soru, “AKP gidecek tamam ama sonra ne olacak?” sorusudur.

Taksim Dayanışma kendisini siyasal temsil organı haline dönüştürmelidir. Bunun için gerek siyasal partiler ve gerekse kitle ve sınıf örgütleri nezdindeki temaslarını sıklaştırmalıdır. Bir politik program önerisi ortaya çıkarmalıdır. Buna göre AKP hukuken de düştükten sonra izlenecek yol ve yöntemler ilan edilmelidir.

Böyle bir programın öncelikle seçim ortamını ve seçim koşullarını hazırlayacak asgari bir program olmasına gayret etmek gerekiyor. Hem hükümet ve hem parlamento  işlevini üstlenecek bir kurucu meclis ve bu meclisinin alacağı önlemler, anayasa dahil, yapacağı yasalar aracılığıyla gerçek demokratik seçim ortam ve koşullarını hazırlanması öncelikli olmalıdır. Kamil Park


Direniş engellenemez

Hemen hemen çoğumuzun ortak olarak ihmal ettiği bir faktör dış dinamiktir. ABD’nin Tayyip’e karşı siyasal tavrıyla ilgili olarak pek aceleci olmamak gerekiyor. Anlaşılıyor ki, ABD’de Suriye ve Orta Doğu konusunda görüş farklılıkları, yaklaşım farklılıkları var. ABD yönetimi ve yönetim üzerinde etkili uluslararası sermaye güçleri arasında ABD’nin Suriye’de, Cenevre’ye razı olmak yerine, daha aktif bir rol üstlenmesini isteyenler var. Bu güçlerin varlığı zaten herkesin malumuydu. Ancak ABD yönetimi pek o tarafa meyilli değilmiş gibi hareket ediyordu. Bu bakımdan, ABD yönetimin Suriye meselesindeki açık tavrının ne yönde olacağı çok önemlidir. Çin ve Rusya ile kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu bilmiyoruz.

Türkiye’deki halk ayaklanması, en az Tayyip kadar, ABD’yi de ürkütmüştür. Bu ayaklanmanın sonunda direnen sokakların iradesi Türk siyasetini belirleyecektir. Buna kuşku yok. ABD için sorun da burada. Böyle bir sonuçla Türkiye’nin bütün Orta Doğu’da, bu kez halkların arkasında durduğu, bir model ülke haline gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bahar manipülasyonları heba olacaktır. Demokratik hareketler bütün bölgeyi kat edecek, emperyalist çıkarlar ve siyaset büyük bir tehditle karşı karşıya kalacaktır. Biliyoruz, emperyalistler için çıkarlarını kimin savunduğu, koruduğu önemlidir. Onun siyasal kimliği değil.

Bu bakımdan ABD’nin şu sıralarda Tayyip’in arkasından çekilmesini beklemek, gerçekçi bir beklenti olmaz. Ancak direnen sokaklar karşısında da Tayyip’i ayakta tutmanın zor olacağını görüyor. Dahası, sonrasını kontrol etmenin daha da zor olacağını kestiriyor. Şu anda Tayyip giderse, BOP ağır bir darbe alır. Suriye meselesinde ABD’nin eli zayıflar. Öyleyse, Tayyip’i ayakta tutmak için çaba sarf edecektir. Tayyip’in bu son yoğun “müzakere” trafiği, sadece içerdeki sermaye gruplarının değil, “dış dinamik”in telkininden de kaynaklanıyor olmalıdır. Gaye, direniş hareketini mümkün olduğu kadar bölmek ve sonra saldırı için alanı “meşru” hale getirmektir.

Dikkat edilirse, sürekli olarak hareket içindeki görece liberal, uzlaşmacı arkadaşlara hitap edilmek isteniyor. Onlara hitap eden figürlerle görüşmeler yapılıyor. Yani zayıf halka olarak tespit ettikleri yer burasıdır. Hedef kitleleri bellidir. Bu da beklenen bir şeydi elbette. Bunun kısa vadede AKP rejimi adına getirileri de olabilir. Ancak direniş sürdükçe, yoksul mahalleler, daha alt sınıflar, iş yerleri ses vereceklerdir. Hareket, talepleri ve mücadele biçimleri itibarıyla daha da radikalleşecektir.

Artık bu direnişin önüne geçmek mümkün değildir. Belki netice almak uzun sürecektir. Molalar olacaktır. Ama mutlaka direnler lehine bir netice çıkacaktır. Bütün iç ve dış güçler, en bilinçsiz halk kesimleri dahi bunun artık bir “park meselesi” olmadığını görüyorlar. Tayyip’in geri adım atamaması da bundandır. Yoksa, “alın parkınız sizin olsun” deyip, bu işten sıyrılabilirdi. Gezi Parkı rejimin ve emperyalist güçlerin “sarı öküzü”dür. Bunu bilelim.

Türkiye’nin ve bölgenin 31 Mayıs’ın öncesine dönmesi siyaseten olanaklı değildir. Hareket içinde elbette geri adım atılmasını arzu edenler vardır. Olacaktır. Ancak hareket onları aşıp geçecektir. Zaten toplumsal siyasal hareketlerin karakteri de budur.Her zaman kendisini sınırlarına kadar götürecek güçleri içerisinden çıkartır. Sınırı, hareketi sahiplenen, sahiplenecek sınıfın, sınıflar bloğunun çıkarları belirleyecektir.

Rejimin manevraları devam edecektir. En azından bir kaç gün daha Tayyip’in alttan alması beklenebilir. Hatta İstanbul mitinginin ertenemesi dahi söz konusu olabilir. Hukuk, yargı devreye sokulacaktır. Gaye, hareketi bölmek olacaktır. Belki CHP’den hareketi çözme amacına yönelik çağrılar yapılacaktır. BDP tabanından bazı kimseler alanda olsalar da, BDP alandan çekilmiştir zaten. Son saldırıda, CHP vekilleri bile sabaha karşı Park’a, en azından görüntü vermek adına, gelmişlerdi. Ancak BDP vekillerini göremedik. Ben görmedim, duymadım. Ancak orada flamalarının dalgalanmasının da uygun olacağını düşünüyorlar. Bu partilerin tavrı ne olursa olsun, tabanlarını teşkil eden öğelerin katılımının önüne geçemezler. Tabii BDP’nin tabanını kontrol etme kapasitesi, bütün özel gündemli kitlesel partiler için geçerli olduğu gibi, daha yüksek bir olasılıktır.

Buradan devrimci sol hareket için önemli bir ders çıkıyor. Emperyalizme, onunla işbirliği içindeki güçlere karşı mücadele ederken, müttefiklerinizin mutlaka anti-emperyalist olması ön koşul olmalıdır. Savundukları davanın haklılığı yetmez. savunma biçimi, yani politikası önemlidir. Bu politikanın yanlışlığı, dava ne kadar haklı olursa olsun, onu savunan partiyi kavga edenler nezdinde haksız duruma düşürür. Öyleyse bugün, siyasal bağlaşmanın temel ön koşulu antiemperyalist politik bir konuma sahip olmaktır. Şunu da unutmayalım,modern devrimci mücadeleler tarihinde, emperyalizmle işbirliği, her zaman sol, demokratik lakırdılar, demagojiler ambalajı içerisinde savunulmuştur.

Şu halde, ne BDP, ne PKK ne  CHP anti-emperyalist  bir konuma sahip değildir. Bunların içinde anti-emperyalist öğelerin bulunuyor olması bu gerçeği değiştirmez. Bununla beraber onların dile getirdikleri demokratik özlemleri sahiplenmiş kitleler, sokaklardaki demokratik mücadeleye kayıtsız kalmayacaklardır. Bu partiler hitap ettikleri kitlelerin gerisinde kalmakta olduklarını görünce saf değiştirme ihtiyacı duyacaklardır.

“İmralı” nın telkini beklendiği gibidir : “Aktif olarak katılmayın ama propaganda amaçları için orada varlığınızı da gösterin”. Tipik bir oportünist yaklaşım. Tabii dün Demirtaş’tan duyduğumuz gibi, duygusal, rövanşist gerekçeler de imal etmeye gayret edecekler. Devrimci sol hareket, Kürt kompleksinden kurtulmalı, Kürt hareketinin bundist, oportünist karakterini teşhir etmelidir. Kürt ulusal siyasetinin sosyalist sınıf siyasetine tabi olması gerektiğini vurgulamalıdır.

AKP ve emperyalist güçler, şiddete başvurmadan bu süreci akamete uğratamayacaklarını biliyorlar. Onlar şiddetsiz yapamazlar. Halk hareketini içeriden zayıflatıp saldırılarını arttırmayı planlamaktadırlar. Direniş hareketinin en kısa vadede yapması gereken, örgütlülük düzeyini arttırmaktır.

ORTAK EYLEM PLATFORMU ÇAĞRISI

Şimdi dün ve bu sabahki saldırılarla bir kez daha direnişin çelik iradesine su verilmiş oldu. Elbette Taksim Dayanışması’nın meşruiyetini tartışma konusu dahi yapmayacağız. Sıkı bir şekilde taleplerinin arkasında duracağız. Zaten kimsenin de  aksi bir tavrı yoktur. Dayanışma’yı sorgulamak Tayyip’in işine yarar.

Bununla beraber, tekrar ve daha öne atılabilmemiz için yapmamız gereken şeyler var. En başta geleni, devrimci solcuların ortak bir eylem platformu çağrısı yapmasıdır. Fiili olarak zaten var olan bu platformu, somut, daha örgütlü, hareket ve karar alma kabiliyeti yüksek bir organ haline getirmek gerekiyor. Bu organ gücümüzü arttıracak, dağınıklığın, kendiliğindenliğin önüne geçecektir. İdeal olanı, bu platformun direnişin diğer bileşenlerini de kapsamasıdır. Bunun da olanaksız olmadığını düşünüyorum. Zaten kavgada bir aradayız. Yani talep, fiili durumun kurumsallaştırılmasıdır.

Böylece güçlerimizi ne zaman, nerede, nasıl kullanacağımızı birlikte tespit edip, alınan kararlar doğrultusunda eylemler koyabileceğiz. TKP,Halkevleri, ÖDP, EMEP, SODAP, SDP, HKP vd ortak bir platform oluşturup, diğer aydınlanmacı-ulusalcı Türk ve Kürt gruplara (böyle bir platforma dahil olabilmenin ön koşulu, AKP ile her türlü siyasal angajmana son vermek olmalıdır), bu arada, kitle örgütlerine asgari hedefler (Taksim Dayanışması’nın talepleri, AKP’nin istifası), sonrasındaki yol haritasının(tüm bileşenlerin temsil olanağı bulacağı bir kurucu meclis oluşturulması)tartışılmasını içerecek şekilde çağrı yapmalıdırlar. Böylece direnen kitlenin özgüveni artacak, dahası, ülkenin geleceğiyle ilgili olarak, önünü de görebilecektir.

Örgüt, örgüt demek yetmiyor. Bir yerlerden başlamamız gerekiyor. Gelecek sefere AKP’nin karşısına daha güçlü çıkmamız adına. Kaç örgüt böyle bir platformda yan yana gelirse gelsin, bu bir kazanım olacaktır. Dağınıklığı, kendiliğindenliği giderecek her adım ilerleme anlamına gelir. Tek bir platform da şart değil, bir kaç platform ayrı ayrı da oluşabilir. Önemli olan ortak, koordinasyon yeteneği gelişmiş bir şekilde, birbirimizin kimliğini zedeleyici çabalara başvurmadan gelecek eylemlerimizi yönlendirmektir. Bu platform ya da platformların ilk yapmaları gereken Taksim Dayanışması’nın taleplerinin arkasında olduklarını ilan etmek olmalıdır. Kamil Park