ABD, Suriye’de ne bir kara operasyonu yapabilir ne de “uçuşa yasak bölge” ilan edebilir

Antalya’da Obama, İran antlaşmasıyla netleşmiş ABD tavrını açık bir şekilde tekrar ilan etti: Suriye’de ne kara operasyonu olacak ne de “uçuşa yasak bölge” oluşturulacak. ABD bunları yapabilecek durumda olmadığı için İran ve Rusya ile antlaşmak zorunda kalmıştı. Bu antlaşmalara ayak direyen  üç önemli ülke vardı: Fransa, Türkiye ve S.Arabistan.

Fransa, DeGaulle’cü dış politikasını terk ederek (1), “gün bu gündür” anlayışıyla, eski günlerdeki gibi, sömürge paylaşımından pay kapmak istedi. NATO’ya “tam üye” sıfatıyla geri döndü.  Libya’dan sonra Suriye’yi gözüne kestirdi. Olmadı.

S.Arabistan direniyor. Ancak daha fazla ileri gitmesine izin verilmeyecektir. Yemen’de batağa saplanmıştır. Petrol silahını daha fazla kullanması acılarını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Yemen’de ne ABD ne de çok bel bağlamış olduğu Mısır ona yardımcı olmuyor. Suudi krallığı çatırdıyor. Esad yönetimi Suriye’de kalınca Kral Salman’ın orada oturması mümkün olmayacak. S.Arabistan’ın bir anda İran ve Rusya’ya doğru can havliyle tutunmaya çalışması kimseyi şaşırtmamalıdır.

Türkiye’ye gelince, en çok direnecek olan bölge ülkesi Türkiye’dir. Jeo-stratejiyi bir yana bırakalım. IŞİD, esas olarak Irak’tan, kısmen de Suriye’den  ham petrol çalıyor. Bu sayede yüz milyonlarca dolarlık gelir temin ettiği haberleri yabancı medyada epey bir zamandan beri yer alıyor. Peki, IŞİD bu ham petrolü kime satıyor? Hangi pazarlarda pazarlıyor? Elbette bu petrol cari dünya fiyatlarının altında bir fiyatla satılıyor. Mesela Türkiye bu petrolü satın alıyor mu? Başka bir soru, bu ham petrolü kim taşıyor? Kimin tankerleri taşıyor? Yani Türkiye’yi yönetenlerin IŞİD’le akçalı ilişkileri var mı? IŞİD’e “kazancı cazip” tıbbı hizmeti kim veriyor?

Türkiye IŞİD’e lojistik destek temin eden en önemli ülke. Bu biliniyor. Ancak aynı zamanda IŞİD’in çaldığı ham petrolün başlıca pazarının da Türkiye olduğu telaffuz edilmiyor. Yine, IŞİD’in de Türkiye’nin lojistik desteği kapsamında, Türkiye’ye Irak ve Suriye’de,  mal ve hizmet pazarı yaratmış olduğu açıktır. Yani IŞİD devleti ve Türk Devleti arasında ekonomik ilişkiler var.

Halen “orducu sosyalist” sahtekârlar, TSK’yı parlatıyorlar. Onların “ulusalcı” versiyonları ordudan medet umuyorlar. Dün ODATV’de, GKurmay web sitesine atıfta bulunulan bir habere göre, genelkurmay başkanlığı DP devrinin son genelkurmay başkanı Rüştü Erdelhun’u ölüm yıldönümünde mezarı başında anmış. Bu resmi anma  Erdelhun’un ölümünden sonra ilk kez oluyor.

Şimdi daha önceki yazılarda bir çok kez olaylı (Olaylı çünkü ana muhalefet lideri İnönü’nün bir çok yerde saldırıya uğradığı, miting yapamadığı, hatta bazı kentlere sokulmadığı bir seçim idi. DP için çok kritik bir seçimdi; CHP’nin seçimi kazanma ihtimalinin yüksek olduğu telaffuz ediliyordu) 1957 seçimlerinden söz etmiştim. Ve zamanımızla benzerliklerine işaret etmiştim.

Bu seçimler sonrasında DP hükümeti Suriye sorununu da kucağında bulmuştu. Durumdan vazife çıkartarak, giderek ağırlaşan ekonomik şartları düzeltme hesapları yapıyordu. Önce Eisenhower Doktrini çerçevesinde ABD’den verilen gazı aldı. Kraldan çok kralcı oldu. Tam saldırı havasına girmişti ki, Sovyet notası geldi. Nota, NATO’yu tedirgin etti. ABD geri adım atma ihtiyacı duydu. Yıl 1959’du. Ekonomi dibe vurmuştu (1958’de yüzde 330 devalüasyon olmuştu). Menderes başbakan. Bayar cumhurbaşkanı. Erdelhun gkurmay başkanı idi.

DP’ye savaş lazımdı. Öyleyse, DP’nin Suriye’ye girmesi gerekiyordu. Menderes ve Bayar’ın gkurmay başkanı planları hazırlamıştı. NATO “hayır” diyordu. Ha, 1958’de sadece cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonu olmadı. Önemli bir şey daha oldu. CIA, İsrail’in İran Şahı için ısmarlama kurmuş olduğu SAVAK, MOSSAD ve devrin MİT’inin TRIDENT adı verilen bir üst organizasyon altında faaliyetlerini birleştirmesini temin etmişti. TRIDENT bu üçlünün CIA tarafından doğrudan eşgüdümlenmesi anlamına geliyordu. Mısır, İran, Irak ve Suriye vak’alarından sonra ABD gayet tedbirli davranıyordu. Bir de Türkiye şokuna tahammül edemezdi.

ABD’yi ikna edemeyen Menderes son bir hamle olarak İsrail’in kapısını çalarak, Suriye’ye ortak bir operasyon teklifi yapıyordu. Hatta Erdelhun’un yanında bazı üst düzey generaller ve amiraller olduğu halde gizlice İsrail’e, TSK’nın hazırlamış olduğu işgal planlarıyla gittiği biliniyor. Dedim ya, bu kez ABD işi çok sıkı tutuyor, “Nuh diyor peygamber demiyordu”. Böyle olunca, İsrail’den olumlu bir yanıt alınamadı.

ABD, Menderes ve Erdelhun’a çok kızmıştı. İkisine de kesinlikle güvenmiyordu. Uzatmayalım, ağır ekonomik sorunlar, Menderes hükümetinin gerici, baskıcı politikaları, popülist politikaların sürdürülebilir olmaktan çıkması (Aslında daha  57 seçimleri öncesinde DP Türkiye’sinde işler iyi gitmiyor, sokaklar huzursuzlanıyordu. Bu yüzden içeride ve dışarda bir çok etkili çevre CHP’nin 57 seçimini kazanacağını tahmin ediyordu), en başta kentli orta sınıfların, emekçi sınıfların patlamasına yol açtı. Sokaklar karıştı. Bir önderlikten mahrum olan sokakların devrimini, TRIDENT’in hamlesiyle, Silahlı Kuvvetler çaldı. Sonrası malum. Sokağın ağzına bir parmak bal, “DP rejimi”ne devam, ama bu kez İnönü yönetiminde.

Suriye’nin işgal planını hazırlayan ekipte bulunan en üst düzeydeki  general ve amiraller şunlardı: Rüştü Erdelhun (Gkurmay başkanı), Cemal Gürsel (Kara Kuvvetleri Komutanı), Cevdet Sunay (Gkurmay 2.Başkanı ve 1960’da C.Gürsel’in Menderes’le ihtilafı nedeniyle kızağa alınmasından sonra Kara Kuvvetleri Komutanı) , Tekin Arıburun (Hava Kuvvetleri Komutanı)  ve Fahri Korutürk (Deniz Kuvvetleri Komutanı) . Bunlardan ikisi Menderes’e çok yakındı, tabii onun hesabına sonuna kadar bastırmışlardı. Erdelhun ve Arıburun’ dan söz ediyorum. . Menderes’le birlikte Yassıada’da yargılandılar. ABD sözü dinleyen, böylece “bizim çocuklar” imtiyazlı mertebesine yükseltilen öbür üçü mükafatlandırıldı. Sırayla, önce Gürsel, o ölünce, Sunay ve sonra Korutürk cumhurbaşkanı oldular. Bazı iddialara göre bu beşi birden İsrail’e giden heyetin içindeydi.

Bir hatırlatma: Sunay’dan sonra Demirel Tekin Arıburun’u aday göstererek rövanşı almak istedi. Olmadı. Korutürk lehine emir büyük yerden gelmişti. T. Arıburun, AP’den Cumhuriyet Senatosu üyesi ve bir süre de başkanı olarak kariyerini tamamladı.

Şimdi AKP’nin “yeni” genelkurmay başkanının Erdelhun’un mezarı başında anılması için talimat vermiş olmasını  manidar buluyorum. Tam da Tayyip’in “Suriye de Suriye, ille de Suriye”  savaş tamtamını bütün gücüyle çaldığı şu günlerde…

Bugün eğer ABD ve Türkiye IŞİD’i gerçekten Suriye ve Irak’tan çıkartmak istiyorlarsa, onun en önemli lojistik sahası olan Cerablus-Afrin hattını kapatırlar, bu iş bir aya kalmaz biter. IŞİD kağıttan kaplandır. Bu hattın kapanması demek, IŞİD’in Halep’i, İdlip ve Rakka’yı tamamen kaybetmesi anlamına gelir. Yani çökmesi anlamına gelir. Bunu bilmek için stratejist olmak gerekmiyor. Ortalama zekalı bir lise talebesi bile harita üzerinde manzaraya baktığı vakit bu gerçeği kavrar. Kimse kimseyi kandırmasın!

Şunu artık kabul etmek lazım, IŞİD, Suriye’den, Irak’tan kovulsa ne olur, Türkiye’de iktidarda değil mi? AKP/IŞİD siyasetine ancak sokaklar, emekçi, ilerici halkın ayaklanması son verir. Tabii burada mesele devrimi bir kez daha kaptırmamak.

Öyle ilçe binalarında üye kaydına gelecek insanları bekleyerek ne kadar bu olası akıbetin önüne geçilebilir bilemem. Doğrusu, mobil hale getirilmiş ilçelerin sendikalara, okullara, kitle örgütlerine, iş yerlerine gitmesidir. Örgütlenme, mevzi kazanma  esas olarak oralarda olur.

NOTLAR

1) “Ost-politik” in gerçek mimarı, veyahut Willy Brandt’ın habercisi olarak da görülebilecek DeGaulle,  NATO’nun tam üyeliğinden ayrıldığı ve bunda ısrarlı olduğu için en az 30 kez suikast girişimlerine maruz kalmış, sonrasında “demokratik emperyalizm” in manipüle ettiği 68’in “liberal solcuları” nın hedefi haline gelerek iktidardan düşmüştü. Fransız 68’lilerinin en büyük somut siyasal başarısı, “kazanım”ı bu olmuştur.

Bu vesileyle, liberalizmin (tabii “liberal” ya da “demokratik” emperyalizmin de) anglo-amerikan ideolojisi olduğunu, W.Wilson’ın, J. Locke’un 20.yy’daki siyasal pratik tezahürü olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim. “Wilson doktrini” ne, Sovyet Devrimi’nden biraz önce son şekli verilmiştir. Söz konusu doktrin,  “dünya devrimi” şiarı altında kurulan 3.Enternasyonal’e karşı zımnen “liberal enternasyonal” ilan etmişti. “Lenin doktrini”, 3.Enternasyonal için ne anlama geliyorsa, “Wilson doktrini” de bu zımni Liberal Enternasyonal için o anlama geliyor. Nitekim, Sovyet devriminden yaklaşık on yıl sonra zuhur edecek “Anti-komintern paktı” ndan önce söz konusu Liberal Enternasyonal, Sibirya’da karaya ayak basarak şansını denemek istemişti.

Laf Fransa’dan açılmışken, son saldırı bu yılbaşından beri “demokratik” Fransa’daki ikinci büyük terörist saldırı. Pekiy, siz her iki saldırı sonrasında Fransız parlamentosunun hükümetin Suriye, Irak, IŞİD politikalarını tartıştığını, bu konuda somut sonuçları olan bir oturum yapmış olduğunu hatırlıyor musunuz? “Biz oralarda ne yapıyoruz?” u tartışan bir parlamento var mı? Yok. Şimdi tekrar ırkçı “islamofobi” sakızı çiğnenecek. Ama bu söz konusu “siyasal islam” ın emperyalistler tarafından yaratılmış olduğu telaffuz edilmeyecek. Bizdeki “liberal acentalar” da burada aynı telden çalmaya devam edecekler.

Ne zaman Rusya   Şam yönetimi lehine hamle yapsa, terör, şiddet tırmandırılıyor

Emperyalistler 2014 Eylül ayı başlarında Galler’deki NATO zirvesinde IŞİD’e karşı ortak mücadele yürütecek bir  koalisyon oluşturulması yönünde karar almışlardı. Bu karardan bir kaç hafta sonra da Fransa inisiyatif alarak bölge ülkelerinin NATO ülkeleriyle koordinasyon içinde hareket edecekleri, esas olarak Irak’ta faaliyet gösterecek bir anti-IŞİD koalisyonu oluşturmuştu.

Bu koalisyonların ortak gayesinin,  IŞİD tehdidine karşı dünya kamuoyunun dikkatini çekmek (Bu sayede IŞİD kasıtlı olarak adeta  bilim-kurgusal, gizemli, sofistike, her şeye kadir bir organizasyon olarak sunuldu.Böylece genç, köksüz müslüman nüfus nazarında çekiciliği arttırıldı), IŞİD’in parasal ve lojistik kaynaklarını yok etmek (IŞİD’in parasal, askeri, lojistik kaynakları, destekleri apaçıktı, bu desteklere son verilseydi, IŞİD iki üç haftadan fazla varlığını sürdüremezdi) IŞİD’e karşı ortak askeri operasyonlar düzenlemek (Tersine IŞİD’in Suriye ordusu karşısında önünü açacak operasyonlar yapıldı)  olduğu duyurulmuştu. Tabii asıl amaçları IŞİD bahanesiyle, Suriye ve Irak’ı işgal etmek ya da küçük “nüfuz bölgeleri” halinde bölmekti. Bu iki ülkeyi şu ya da bu şekilde kolonileştirmekti.

Rusya müdahalesine kadar, aradan geçen yaklaşık  bir yıllık zaman içinde IŞİD’in geriletilmesi mümkün olmamış, söz konusu koalisyonların IŞİD’le savaşıyormuş gibi yaparak zaman kazanmaya çalıştıkları ortaya çıkmıştı. Hem emperyalist ülkelerin kendi içlerinde hem de kendi aralarında görüş ayrılıkları vardı. Emperyalist sistemin vasal bileşenleriyle sistemin efendileri arasında da sürtüşmeler olduğu görülüyordu.

“Kontrollü kaos” stratejisinin kontrolü mümkün olamıyordu. Batı ülkeleri aleyhine öngörülemeyen demografik sonuçlar doğuruyordu. Kontrol edilemeyecek kadar geniş boyutları olabilecek bölgesel savaş olasılığı ortadaydı. Olası bir savaşı göze alamayan ABD hükümeti, bölgedeki bu belirsizliği gidermek ve  artan basıncı düşürmek adına İran’la anlaştı. Antlaşmayı yetkili kurullarında onaylattı. Böylece Rusya müdahalesi için koşullar da temin edilmiş oldu. Muhtemelen ABD ve Rusya arasında (en azından) bir tür zımni antlaşmaya varılmıştı.

Bu demek değildir ki, iki ülke karşılıklı olarak oturup madde madde, detaylı bir şekilde bir antlaşmaya vardılar. Muhtemelen Rusya’nın “ılımlı teröristler” e değil ama  IŞİD’e karşı operasyon yapması, “ılımlı olmayan” cihatçıların  belini kırması Obama yönetimi tarafından kabul edilebilir bulunmuştu. Ancak Rusya’nın daha öte adımlar atması olasılığı da herhalde ABD tarafından ihmal edilmiş değildi. Dahası, Rusya’nın bir noktadan sonra (elbette ABD’nin katkılarıyla) tökezleyeceği hesapları da yapılmış olmalıdır.

Rusya, Suriye, İran, Irak ve Hizbullah güçleri, NATO koalisyonunun bir yılda alamadığı mesafeyi bir kaç hafta içinde aldılar. Sahada arka arkaya başarılar kazanmaya başladılar. Bu gelişmeler karşısında, ABD ve müttefikleri itibar kaybettiklerini fark ettiler. Rusya, askeri başarılarıyla da kalmadı, diplomatik bir atağa geçti. Esad yönetimini Suriye’nin tek meşru yönetimi olarak tespit eden Cenevre’deki tavrın altını çizerek, Cenevre barış sürecinin tekrar başlatılmasını talep etti. Daha da ileri giderek, İsrail’in Golan Tepeleri de dahil olmak üzere 1967 Savaşı öncesindeki sınırlarına çekilmesini gündeme taşıdı(1).

Emperyalistler bakımından bu kadarı fazlaydı. Askeri başarılarla desteklenmeyen bir diplomasinin başarılı olamayacağını biliyorlardı. Suriye’den emperyal hesapları adına çok fazla beklentileri olan Fransa (2),  Esad’lı bir Suriye’yi  kendileri adına “olmak ya da olmamak” sorunu olarak gören AKP rejimi Türkiye’si, S.Arabistan, Katar ve İsrail gibi ülkeler mevcut Şam yönetiminin meşruiyetini onaylayan her türlü diplomatik ve askeri çözüme karşı direniş gösterdiler.

Bunu yaparlarken, IŞİD’e karşı alternatif olacak cihatçı yapılar oluşturmaya ya da farklı cihatçı yapılarını güçlendirmeye başladılar. Artık IŞİD’i bu haliyle kullanmalarının kolay olmayacağını görüyorlardı. Bu çerçevede, mesela, “vatan savaşı”yla (!) da  meşgul Türk genelkurmayı IŞİD’e verdiği desteği  “ılımlı cihatçı” Ahrar-uş Şam örgütü lehine  azalttı. Şam’daki meşru yönetim, Türk genelkurmayına mensup subay ve astsubayların, MİT elemanlarının söz konusu örgütte fiilen görevler üstlendiklerini açıklamıştı.

Bu arada, özellikle Fransa ve İsrail, Suriye’nin kuzeyinde, Suriye ordusunun verdiği büyük askeri destekle cihatçı katillere karşı başarılar elde etmiş olan Kürt direnişçileri kendi yanlarına çekerek Şam yönetimine karşı kullanabilecekleri bir mevzi elde etmeye gayret ediyorlardı.

Öte yandan, Rus müdahalesi sonrasında Almanya kendisini mümkün olduğu kadar sahadaki mücadelelerin dışında tutmaya çalıştı. Bölgeden AB ülkelerine doğru göçler konusunda Türkiye’ye bir takım rüşvetler vererek onu tampon olarak kullanmaya çalışıyor. Almanya, Rusya’nın müdahalesinden de pek rahatsızlık duymamıştı. Hatta başlarda açıkça desteklemişti. Ta ki Volkswagen ve Deutsche Bank krizleri patlayıncaya kadar. Almanya şimdilik  askeri ve siyasal olarak doğrudan Suriye sorununa dahil olma iradesi göstermiyor. Başka bir yazıda Almanya’nın durumunu tartışacağım.

Yemen’de savaştıracak asker bulmakta zorlanan ( En son, bazı Afrika ülkelerine rüşvet vererek asker katkısı aldı. Mesela Senegal geçen ay 6 bin civarında asker verdi. Tabii bu işler hep parayla olabiliyor. En önemli  gelir kaynağı olan ham petrolün fiyatları da uzun yıllardan sonra en düşük düzeyde bulunuyor) S.Arabistan, orada saplandığı bataklığın kendisini hızla içine çekmekte olduğunu da fark ediyor. Yemen’e bulaşırken çok şey beklediği Mısır’dan da beklenen destek gelmedi.  Dahası, Mısır, özellikle M.Kardeşler faktörü nedeniyle, Şam yönetimine yakın duruyor. Rusya ile iyi ikili ilişkiler kurmak istiyor. Rusya’nın Suriye’deki varlığından rahatsızlık duymuyor. Eğer Esad’lı Şam ayakta kalırsa, S.Arabistan’ın zaten kendi içinde iktidar kavgalarıyla bölünmüş yapısından üç ayrı emirlik ya da krallık çıkması olasılığı var.

Emperyalistler bakımından daha önemlisi, Çin’in de aralarında bulunduğu ülkelerin bölgede Rusya ve İran’la dayanışmalarını arttırma riskinin ortaya çıkmış olmasıdır.  Bütün bu faktörler ABD’ yi sahada tekrar açık olarak rol üstlenmeye sevk etmiş olmalıdır. ABD’nin son günlerde koalisyon güçleri hesabına bölgeye ağır bombardıman uçakları ve havadan karaya etkili füzeler göndermiş olmasının böyle izah edilmesi mümkündür. Nitekim, kuzey Irak’ta IŞİD’in geriletilmesinde, bu arada, Paris saldırılarının ve Viyana görüşmelerinin hemen öncesinde, IŞİD için çok önemli bir mevzi olan Sincar’ın IŞİD’den alınmış olmasında bu son ABD desteğinin önemli katkısı olmuştur. ABD, bir yıldan beri IŞİD karşısında yapamadığını, Rusya’nın müdahalesi sonrasında süratle yapmak ihtiyacı duymuştur. ABD’nin son açıklamalarından müdahalelerini arttıracağı da anlaşılıyor. İlerleyen günlerde, diplomasi masasına, eğer oturulabilirse,  eli kuvvetli oturmak istediği açıktır.

Aşağı yukarı iki hafta öncesine kadar Şam yönetimine yakın duran, onunla işbirliği yaparak cihatçılar karşısında mevzi kazanmış olan ülkenin kuzeyindeki Kürt gruplar, ani ama şahsen beklediğim bir manevrayla (3), tekrar ABD tarafına geçmişlerdir. Suriye’nin kuzeyi aslında etnik ve dinsel olarak hayli karışık bir bölgedir. Önemli miktarda bir hıristiyan nüfus var. ABD ve Kürtler şimdi bu farklı gruplar, özellikle hıristiyan gruplar üzerinde baskıyı arttırıyorlar. Onları Şam yönetiminden kopartmaya çalışıyorlar (Bir önceki yazımda “Hatay sorunu” etrafında, sömürgeci Fransa’nın aynı bölgede bulunan Ortodoks hıristiyan nufüs üzerindeki kolonyalist baskılarına değinmiştim). Esasen “Kürt kantonu” denen oluşumlar bu farklı etnik ve dinsel grupların ortak demokratik anlayışı sayesinde olanaklı olabilmişti. Ancak son zamanlarda hristiyan toplulukların Kürtlerin milliyetçi baskılarına maruz kaldıklarını açıkladıklarına tanık oluyoruz.

Burada ABD’nin yapmak istediği Şam yönetiminin söz konusu bölgede giderek artmakta olan etkisini kırmaktır. Halen Suriye içinde kendilerine tabi, uydu, otonom bölgeler yaratmayı planlıyor. Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de de birbirlerinden kopuk etki veya güç alanları oluşturmaya çalışıyor. İsrail, Türkiye, S.Arabistan, Katar ve Fransa gibi ülkeler öteden beri bunu öneriyorlar. Ancak ABD’den farklı olarak, Esad yönetimi altında bunun başarılamayacağını iddia ediyorlar.

Bir kere meşru Suriye yönetimi ülkenin bölünmesi olasılığını kabul etmeyecektir. Irak’ta bu tür bir çözümün nelere mal olduğu görüldü. Görülüyor. Sonra, Suriye’nin kuzeyi ile Irak’ın kuzeyini birbirlerine karıştırmamak gerekir. Suriye’nin kuzeyi etnik ve dinsel olarak çok daha karmaşık bir bölgedir. İran, Rusya gibi ülkeler (Vasal Türkiye’yi saymıyorum. O itaat etmek zorundadır) nüfuz alanlarının, özellikle de enerji koridorlarını ihtiva eden bu bölgede, daraltılmasını kabul etmeyeceklerdir.

Suriye’nin kuzeyindeki olası bir kolonyal “nüfuz bölgesi” nin hayata geçirilmesi, sürdürülebilmesi halen IŞİD’in ve diğer cihatçıların en önemli lojistik desteklerini temin ettikleri Türkiye sınırındaki  110 km’lik Cerablus-Afrin hattından Türkiye’nin vereceği destekle mümkün olabilir. Bu desteğin sürekli olması anlaşılabilir nedenlerden dolayı (Türkiye Kürdistan’ı) beklenemez. Halep’in Şam yönetiminin kontrolüne; Musul’un Bağdat yönetiminin kontrolüne gireceği koşullarda ABD, İsrail ve Fransa’nın kolonyal bir Kürt devleti yaratma olasılıkları güçlü görünmemektedir. Bu şıkka oynamak Kürt siyasetleri adına telafisi mümkün olmayacak zararlara yol açar. Tekrar olsun, emperyalizme karşı durmadan, sosyalist, anti-emperyalist bölgesel güçlerle işbirliği içine girmeden Kürt siyaseti adına hiç bir ilerici sonuç alınamaz.

Rusya’nın müdahalesi sonrasında, beklendiği gibi, kimi bölge ülkelerinde bir dizi terör eylemlerine tanık olundu. Bunların hepsi yeni oluşan konjonktürün etkileri olarak görülmek gerekir. Planlayanları, elde edilmek istenen sonuçları farklı olabilir. Ancak tek bir gerçekliğin, değişen konjonktürün doğurduğu tepkiler olduklarını söylemek mümkündür. Bununla beraber, söz konusu eylemlerin en spektaküler olan ikisine, Ankara patlamasına ve Paris saldırılarına bakıldığı vakit, bunların sofistike değil, tersine oldukça basit ve ilkel (Zor, büyük hedefler değil, savunmasız, rastgele hedefler seçiyorlar. Tam da “kör terör” denilen tarzda eylemler yapıyorlar. Genellikle kalabalık ortamlarda önlem alınması güç intihar bombacıları kullanıyorlar), bununla beraber gayet organize eylemler olduklarını, gelişmiş istihbarat birimlerinin işbirliği, ilgili devletlerdeki belli başlı güvenlik  kurumlarının katkıları olmaksızın yapılabilmesinin mümkün  olmadığını kabul etmek gerekiyor (4). Açık konuşmak gerekirse, Paris’teki gibi bir saldırıdan MI6’nın, CIA’nin, MOSSAD’ın, DGSE’nin hatta MİT’in, en azından bunlar içinde yer alan belli fraksiyonların haberinin olmaması kabil değildir.

Fransa’daki son saldırılarla bu ülkeye bir “mesaj” verilmek istenmiştir. Burası açık. Ancak bu mesajın içeriği konusunda emin olmak zor. Bir kere IŞİD’in askeri olarak çökmekte olduğu anlaşılıyor. Sincar’ın düşmesi, Musul ve Rakka bağlantısını kopartacaktır. Rakka IŞİD’in çok önemli bir karargahıdır. Suriye ordusunun Halep’te ilerlemesi, Türkiye’den gelmekte olan vazgeçilemez lojistik desteğin tehlikeye düşmesi anlamına da geliyor. Yani örgütte bir panik olduğunu tahmin etmek zor değildir. Fransa’nın kuzeydeki Kürtlere desteğini arttırması da IŞİD’i rahatsız etmiş olmalıdır. Muhtemelen Fransa ve Türkiye gibi ülkelerin kendilerini sattıklarını düşünüyorlardır. Haklı olarak, en önemli destekçileri Tayyip Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmesi için Haziran ve Kasım seçimleri öncesi vermiş oldukları desteğin karşılığını  almak istiyorlar. Türkiye’de IŞİD saldırılarının artması beklenmelidir.

Paris saldırısının  başka bir açıklamasını, olayın iki önemli toplantı, Viyana ve Antalya buluşmalarının hemen öncesinde cereyan etmiş olması etrafında  kurgulamak da mümkün. Saldırıdan sonra Viyana’dan kimsenin öngörmediği kadar hızlı bir sonuç çıkartılmıştır. Bu arada, Fransa’nın, daha önce, Sarkozy zamanında Libya’nın bombalanmasında  olduğu gibi, kendi başına hareket etmesinin önüne geçilmek istendiğini de düşünebiliriz. Veyahut, daha genelleştirilmiş bir iddia olarak, Fransa’nın yeni konjonktürde Anglo-Amerikanların beklentilerine aykırı bir şekilde hareket ettiği söylenebilir. Bunu,  ayak direme veya kendi başına racon kesme alt başlıkları altında düşünmek de mümkündür. Bu tür akıl yürütmelerin meşru olmadığını iddia edemeyiz.

Net olarak görülen şey, emperyalist bloğa mensup ülkelerin el birliğiyle yıllarca eğitip, donatıp besledikleri teröristlerin artık onları da vurmaya başlamış olduklarıdır. Ve bunun arkası gelecektir.

NOTLAR

1) Rusya’nın diplomatik önerileri gerçekçidir. Suriye sorununun çözümü  basitçe, “kabul edilebilir bir seçim” ile sona erecek bir “geçiş süreci” ne indirgenemez. Böyle bir seçimin şartlarının var olup olmadığına dair itirazlar bitmek bilmeyecektir. Emperyalistler kendi lehlerine bir sonuç çıkması için her türlü manipülasyona başvuracaklardır. Seçim yapılsa, bu kez istemedikleri bir sonuç çıktığında yine itirazlar yükselecektir. En önemlisi, seçim, ulusal egemen demokratik bir devlet olarak Suriye’nin birliğinin teminatı olarak görülemez. Böyle bir gücü olmayacaktır.

Seçim olmasın mı? Olsun tabii. Ancak öncelikle Suriye sorununun çözümünü bölgesel bir siyasal süreç olarak görmek kaydıyla. “Geçiş süreçleri” diplomasi de bugüne kadar bir işe yaramamıştır. Kalıcı çözüm ancak “siyasal süreç” ten çıkabilir. Suriye sorununu bölgenin demokratikleştirilmesi, gerici, işbirlikçi rejimlerin tasfiyesi, Filistin sorununun çözümü, Irak’ın demokratik, ulusal-egemen bir devlet olarak bütünlüğü, Türkiye’de Kürt sorununun demokratik çözümü, İsrail’in işgal altında tuttuğu topraklardan çekilmesi gibi siyasal başlıklardan soyutlayarak düşünmek kabil değildir. Tabii eğer palyatif çözümler,  barışa son verecek bir “barış” peşinde değilsek.

Gelgelelim, Rusya başlangıçtaki diplomatik konumunun arkasında durabilir mi, emin değilim. Çünkü Rusya’da neo-liberallerle, ulusalcıların koalisyon halinde oldukları bir yönetim var. Ulusalcılar, ağırlıklı olarak devletin güvenlik birimlerini; neo-liberaller, ekonomik kurumlarını kontrol ediyorlar. Neo-liberalleri bu koalisyona adeta mahkum eden bir gerçek, Rusya’nın en önemli gelir kaynağının ham petrol ve doğal gaz olmasıdır. Ekonominin ayakta kalması bu stratejik malların fiyatlarının düşük olmamasına bağlıdır. Stratejik malların fiyatlarını kabul edilebilir düzeyde tutmak için de güçlü bir askeriyeye dayanan siyasete ihtiyaç olduğu açıktır.

Rusya ve İran’ın Suriye meselesine bu kadar angaje olmalarının esas nedenleri arasında sadece enerji bölgeleri, enerji kaynakları ile ilgili kayguları yok. Bu iki ülke S.Arabistan’ın OPEC üzerindeki etkisini kırmaya çalışıyorlar. Fiyatların belirlenmesinde S.Arabistan’ın tek başına önemli bir rol oynamasına mani olmak istiyorlar. Amiyane tabirle, bu ülkenin gırtlağını sıkmaları gerektiğini düşünüyorlar. Rusya ve İran’ın bölgedeki etkilerinin artması, S.Arabistan’ın fiyatların belirlenmesindeki etkisinin azalması anlamına gelecektir. Bu şartlarda, S.Arabistan zaten zımnen müttefik olduğu İsrail’e dört elle sarılma ihtiyacı duyacaktır. Siyonizm, selefilik ve Müslüman Kardeşliği, müttefikten öte, varoluşsal bir sorun olarak birbirlerinden ayrılması mümkün olmayan üç siyasal konumdur. Bunlar arasında eşgüdümü sağlayan da birlikte tabi oldukları emperyalist büyük siyasettir.Aklıma gelmişken, siz hiç şimdiye kadar, ABD,S.Arabistan ve İsrail çıkarlarına zarar veren bir IŞİD eylemi duydunuz mu?

2) Fransız emperyalizminin şaşalı geçmişini ihya etme arzusunu Libya’ya saldırı sırasında da görmüştük. Sarkozy, Kaddafi’ yi kollamak adına ondan rüşvet almıştı. Sonra da ilk o vurmuştu. Esad rüşveti değil, dövüşmeyi seçince,  Hollande, S.Arabistan ve Katar gibi ülkelerden rüşvetler  koparttı. Epey bir meblağı cebe indirmiş olduğunu tahmin etmek zor değil.

3) Tekrarlamak gerekirse, jeo-ekonomi-politik tarihsel bir olgudur. Nehir yatağına benzer. Uzun tarihsel dönemler boyunca aynı yatakta akar. Değiştirilmesi, büyük devrimci dönemler, büyük toplumsal alt üst oluşlar, yıkımlar sonrasında mümkün olabiliyor. Yani ha deyince değiştirilemiyor. Belli bir uluslararası bağlam içinde yer alıyor. Oradan, istediğiniz vakit,  “size doyum olmaz, haydi bana eyvallah” deyip ayrılamıyorsunuz. Mesela, modern Türkiye’nin jeo-politik rotası, öncesinde imparatorluğun dağılmasına ramak kalmış olan Tanzimat devrinde belirlendi. Tanzimat devrinde Türkler uygarlık değiştirdiler desek yeridir. Türkiye o zaman kendisini Batı Avrupa jeo-politiğine bağladı. Hatta bu konumunu konsolide etmek adına, bunun toplumsal, kültürel gereklerini de yerine getirdi. Ya da getirmeye çalıştı diyelim. Osmanlı beklenenden uzun yaşamasını bu sayede temin edebildi. Cumhuriyet de aynı doğrultuda kalmayı öngörmüş olduğu için mümkün olabildi. Ve bu doğrultusunda ısrarlı olduğu için de ömrü 80 yıl sürdü. Avrasyacılar bu gerçeği anlamak istemiyorlar. Türkiye bu Batıcı doğrultuya “Rusya tehdidi” nedeniyle girdi. Yani bir anlamda, siyasal olarak, Tanzimat’tan beri Rusya’yı düşmanlaştırarak, ötekisi yaparak, kendisini tanımladı. Kürt siyaseti de, 1.Dünya Savaşı’ndan itibaren kendisini Türkiye karşısında Batı’nın (Türkiye’ye verilecek ayarlar bakımından) oyuna süreceği bir kart haline getirdi. Böylece daha baştan bağımsızlık olanağını ortadan kaldırmış oldu. Türk ve Kürt siyasetleri batıcıdır. Kısa aralar dışında emperyalizmin işbirlikçisidir.  Bu yüzden bugün Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi bu iki “müttefik” siyaseti rahatsız etmiştir.

4) Rusya’nın müdahalesi sonrasında terör saldırılarına maruz kalacağı biliniyordu. Sina Yarımadası üzerinde Rus yolcu uçağının düşürülmesi (Rusya hâlâ düşürülmemiş olduğunu iddia ediyor) önemli bir olaydır. Şimdi bu uçağın bir füzeyle vurulmamış olduğu açıktır. Aksi halde uçağın kalıntılarının bulunduğu yerde TNT izleri olurdu. Bu izlere rastlanmamış olduğu açıklandı. Bu Sina bölgesi, İsrail sınırına yakın oluyor. Muhalif Müslüman Kardeşler, İsrail’le sürtüşen aynı soydan Hamas militanları, bir miktar IŞİD militanı bu bölgenin istikrarını, kontrolünü güçleştiriyor. İsrail de bunu istiyor zaten. IŞİD’in füzeyle o yükselikte uçan bir uçağı vurma olanağı yok. Eğer gerçekten füzeyle vurulmuş olsaydı, IŞİD bunu ancak, mesela, İsrail gibi müttefik bir güçten yardım alarak yapabilirdi.

Başka bir şey oldu. Muhtemelen uçağın bilgisayar sistemine müdahale edildi. Mesela, otomatik pilot devre dışı bırakılmış ya da kilitlenmiş olabilir. Bunun için dışarıdan bir müdahale gerekir. Bu da  IŞİD’in bir başına becerebileceği bir iş değil.

Öte yandan, ABD’de bu yolcu uçaklarıyla oynamayı çok sevenlerin olduğunu da biliyoruz. Şimdi aklıma G.Kore uçağının Kamçatka yarımadası üzerinde düşürüldüğü olay geliyor. Sanıyorum 1983 yılıydı. Reagan yönetimi ve Andropov liderliğindeki SSCB yönetimi arasında aksamış füze görüşmeleri yeniden başlatılmak isteniyordu. Soğuk savaşın şiddetli zamanıydı. Amerika SSCB’yi uzlaşmazlıkla  itham ediyordu. Derken söz konusu uçağın Sovyet hava sahası üzerinde Sovyet uçakları tarafından düşürülmüş olduğu açıklandı. Uçak Kamçatka’da Sovyet askeri üslerinin bulunduğu bir sahanın üzerinde yol alırken vurulmuştu. Olay SSCB aleyhinde büyük bir kampanya yapılmasına neden olmuştu. Araştırmalar sonrası G.Kore uçağının rotasının epeyce dışına çıkarak Sovyet topraklarına girmiş olduğu anlaşıldı. Yani rotasını şaşırmıştı. Bir süre sonra G.Kore uçağının kendi rotasında doğru bir şekilde ilerlerken G.Kore’deki Amerikan üslerinden kalkmış iki adet Amerikan savaş jeti tarafından taciz edildiği ve rotasını değiştirmek zorunda bırakıldığı ortaya çıkmıştı. Hatta o savaş uçaklarının görüntüleri gazetelerde çıkmıştı. Olayda 260 civarında yolcu hayatını kaybetmişti.

Bir başka “yolcu uçağı” vak’ası, 1988’de İran-Irak savaşı sırasında, İran’ın Irak’ı dağıtacağı anlaşılınca yaratılmıştı. İran Körfezi’ndeki bir Amerikan savaş gemisinden atılan bir füzeyle Boeing tipi bir İran yolcu uçağı İran hava sahası içindeyken vurulmuş 300’e yakın insan öldürülmüştü. Bu olay, İran’ı barışa ikna etmiş, Saddam rejimi ayakta kalmıştı. Hatta ABD uçağın yanlışlıkla vurulduğunu kabul etmiş olmasına rağmen tazminat ödemeyi o zaman reddetmişti.

Bir başka olay, yakınlarda cerayan etti. Ukrayna üzerinde bir Malezya uçağı düşürülmüş, Rusya ve Ukrayna’nın doğusundaki Lugansk ve Donetsk yönetimleri sorumlu gösterilmek istenmişti. Uçağın Kiev yönetimi tarafından düşürülmüş olduğuna şüphe yok. Zaten olayın üzerinin örtülmeye çalışılması da bu kuşkuyu arttırıyor.

Son olarak, ABD’deki 11 Eylül saldırılarında da yolcu uçaklarının kullanılmış olduğunu hatırlatmak isterim.

Suriye’de yenilgiyi kabul edemeyen Fransa’nın sömürgeci hayalleri elinde patladı

Bu karikatürü www.sol.org.tr sitesinden aldım

Önce şunu söylemem lazım: Bugün bu yüzde 50 oyla seçilmiş hükümetin ömrü fazla uzun olmayacak. Suriye’de yenilgiyi kabul etmek istemeyenler tasfiye olacaklar. Daha önce bir kaç kez söylemiştim.  Yalnız bu kez “beklenenden dahi kısa olacak” kaydını da düşmek isterim. Türkiye, Fransa ve S.Arabistan, Suriye sorununda gerçeklikten kopmuş  haldeler. Yeni konjonktüre direniyorlar. Bu üç ülkenin Suriye ile ilgili aralarında yapmış oldukları gizli antlaşmalar var. Antlaşmaların içeriği gizli olabilir ama antlaşmaların varlığı sır değil. Bu üç ülkenin daha fazla direnmeleri, daha fazla batağa saplanmaları anlamına gelecektir. Bugün, mesela,  Kürt bölgelerindeki çatışmaları bu yeni konjonktürden ayrı düşünemeyiz.

Şimdi, Antalya’da bir zirve var. Bu zirve 19yy ve 20 yy’daki emperyalist paylaşım tartışmalarının yapıldığı zirvelere benziyor. Herhalde 21 yy’ın ilk önemli zirvesi olacaktır. Elbette barış ve istikrar adına kalıcı bir sonuç çıkması beklenmemelidir. Geçmişte bu tür zirveler ya büyük savaşlar öncesinde ya da sonrasında yapılırdı. Her defasında, çözüm olarak sunulanın aslında daha büyük belaların habercisi olduğu görülürdü.

Anglo-Amerikan hegemonyası sönüyor. Tarihte hiç bir hegemonik güç yerini başka bir güce veya güçlere barış içinde terk etmiyor. Kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelmek yolunda dev adımlar attığı 16 yy’dan beri durum böyle. Son büyük savaş, 2.D.Savaşı nükleer bir savaştı. Bu savaşın sonuna doğru ABD, yükselen hegemonik güç olduğunu atom bombalarıyla ilan etmişti. Bu konuya da daha önceki yazılarımda bir çok kez değinmiş olduğum için geçiyorum.

Yine geçerken, modern siyasal tarihte, bu tür emperyal paylaşım mücadelelerinin kızıştığı devirlerde, “barış görüşmeleri” öncesinde ve sonrasında sansasyonel terör olaylarının görüldüğünü hatta yoğunlaştığına tanık olunduğunu bir kez daha belirtmek isterim.

Neden Fransa? Fransız sömürgeciliği 1830 yılında Cezayir’in işgaliyle başladı. Bu işgalin hemen sonrasında Fransa’da devrim oldu, Bourbon ailesine mensup Kral 10.Charles’ın yerine Orleans hanedanına mensup akrabası Louis -Philippe kral oldu. Bir devrimdi, çünkü burjuvazi ve özellikle de onun finans fraksiyonu, küçük burjuvazinin ve kısmen de proleterlerin desteğiyle iktidarı kesin olarak almıştı. Bütün bu toplumsal alt üst oluş, Fransız Devrimi sonrası girilen birbirini izleyen uzun Restorasyon dönemleri içinde cereyan etmişti. Louis -Philippe cumhuriyeti değil ama meşruti monarişiyi tesis etmişti.

Bu devrim/restorasyon devri modern Fransız tarihinde toplumsal alt üst oluşların, devrimci mücadelelerin  en şiddetli ve süreğen şekilde yaşanmış olduğu bir devirdir. Bugün dahi her devrimcinin çalışması gereken öğretici bir dönemdir. Farklı siyasal görünümler altında kesintili olarak 1871’e kadar aşağı yukarı yetmiş küsur yıl sürmüştür.

Fransız sömürgecilik tarihinde “Cezayir sorunu” yakın zamanlara kadar farklı kombinasyonlar, görünümler altında çok önemli bir yer tutmuştur. En çok da, “ezilen halkların kurtarılması” şiarı altında savunulmuş, meşrulaştırılmak istenmiştir. Bu meşrulaştırma girişiminde “özgürlükçü sol” her zaman eşsiz hizmetler vermiştir.

Bu çerçevede, Komün’ün önde gelen düşmanlarından, baş kasaplarından birisi olan, “solcu”, “liberal”, “cumhuriyetçi”, “laik” gibi sanlar yakıştırılan ( Komün bastırıldıktan sonra hemen Paris Belediye Başkanı yapılmıştı) Jules Ferry’i (1832-1893) hatırlayalım. Neden onu şimdi hatırlıyoruz? Fransa cumhurbaşkanı Hollande yüzünden. Bu yakınlarda Fransa’nın “sosyalist” cumhurbaşkanı Jules Ferry’den övgüyle bahsetmiş, saygılarını sunmuştu.

Her zaman Fransa’nın sömürgelerini genişletmesini savunmuş “solcu” Jules Ferry, 1871’de Alsace Almanlara kaybedildikten sonra ” şimdi Fransa’nın Alsace’ın yerini dolduracak yeni sömürgelere ihtiyacı var” diyerek, Afrika ve Çin-Hindi’ni işaret etmiş, biraz sonra da etkileri ta Vietnam savaşına kadar sürecek meşhur “Tonkin provokasyonu” nu tezgahlamıştı.

Bugünkü şartlara bakarak, “Hollande niçin böyle bir şey yapma ihtiyacı duymuş olabilir” diye uzun uzun düşünmeye gerek var mı?

Zamanı biraz geriye alalım. 2010 yılında, Fransa ve İngiltere, Lancaster House Agreement denilen ( Daha önce, 60’lı yıllarda yapılmış,  Afrika’da “Rodezya sorunu” etrafında, yani yine bir sömürgeci bağlamı bulunan aynı taşıyan antlaşmayla karıştırılmamalıdır) bir “işbirliği, savunma ve güvenlik” antlaşması imzaladılar.  Yeni bir tür Sykes-Picot da denebilir. Bu emperyalist antlaşmayla, Fransa ve İngiltere, Amerika’nın BOP operasyonlarına doğrudan ve etkin bir şekilde dahil olacaklardı. Antlaşmanın bir çok maddesi gizli tutulmuştur. Antlaşmayla, Orta Doğu’da despotik, anti-demokratik rejimlerin tasfiyesi hızlandırılacak, “demokratik, hümaniter” rejimlerin kurulması sağlanacaktı. “Arap baharı”, ABD’nin “renkli devrimler” inden esinlenilerek  ilk kez bu toplantıda kararlaştırılmıştır. Buna göre, önce Libya ve Suriye eş zamanlı olarak Fransız ve İngiliz uçakları tarafından etkili bir şekilde bombalanacaktı. Sonra El Kaide ve türevi cihatçı lejyonerler karadan devreye sokulacaktı. Fransa adına bu antlaşmanın baş mimarı olarak görülebilecek kişi, “neo-con” A. Juppe idi.

Gelgelelim Fransa, bir uyanıklık yaparak, “ilk darbeyi vuran malı götürür” mantığıyla İngiltere’yi ekip, kararlaştırılan tarihten  iki gün önce Libya’yı bombalamaya başladı. Tabii ABD ve özellikle İngiltere çok kızdılar. Fransa’yı protesto ettiler. Yalnız bıraktılar. Bu yüzden Suriye’nin bombalanmasından o zaman vazgeçilmişti. Fransa’da bu işi yapan Sarkozy’nin  başına gelenleri de biliyoruz. Sonuç olarak Libya, Fransa adına tam bir hayal kırıklığı oldu.

Ancak bu kez Hollande yönetimi Suriye’de işleri sıkı tutmaya karar verdi. Bir yandan Fransa içinde ve dışında “ilerici, liberal, demokrat” güçler kullanılarak, hedef alınan veya sömürgeleştirilecek olan ülkelere karşı hep yapıldığı gibi, bir kez daha, ideolojik, dezenformasyon kampanyası başlatıldı. Bu çerçevede,   “Diktatör, Suriye halklarının kasabı zalim Esad” muhabbeti başlatıldı.( Bir örnek olması adına,  o malum koronun bizdeki acentalarının aslında hep aynı, bilindik şablona göre kurgulanmış olan yazıları  için BirGün Gazetesi kolleksiyonlarını önerebilirim).

Fransa, bu kez İngiltere ve ABD’nin bilgisi ve desteği dahilinde, Ürdün’de, kısaca ÖSO olarak tanınacak örgütü kurdu. Bunu yaparken Türkiye’den lojistik destek aldı. Bu lejyoner sömürgeci örgütün savaşçıları yine El Kaide havuzundan devşirildi. Büyük çoğunluğu, ABD ve Türkiye marifetiyle Libya’dan taşındı. Bu trafiği yöneten Libya’daki ABD büyük elçisi, nakil işlemlerindeki aksaklıkları gidermek için Türk büyük elçiyle görüştükten bir gün sonra muhtemelen cihatçılar arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle öldürülmüştü.

ÖSO’nun ilk komutanı Suriyeli Riyad El Esad oldu. Suriye’deki meşru yönetimin başında bulunan Esad ve ailesiyle hiç bir yakınlığı bulunmayan bu zat, sanki Esad yönetiminin ve Esad ailesinin bir parçasıymış, ve o dahi başkaldırıyormuş gibi sunulmuştu. Emperyalist savaşların sadece askeri bir boyutu olmuyor tabii. Enformatik bir boyutu da oluyor.  Bu komutan müsveddesi muhtemelen ismi yüzünden tercih edilmiştir. Ha bir de, bu örgütün bayrağı var. O da Fransa tarafından tespit edilmişti: Suriye’deki eski Fransız sömürgeci yönetiminin bayrağı. Örgüt, başkenti Humus olan “özgür Suriye Cumhuriyeti” kurmak amacında olduğunu belirtiyordu. Neden Humus? Humus, eski sömürgeci Fransız yönetiminin de başkentiydi. Emperyalizm yanlısı işbirlikçi sünni Arapların kalesi olarak görülüyordu.

Fransa, bu örgütteki cihatçıların “ılımlı islamcı” olduklarını söylüyor, örgütü doğrudan kendi genelkurmayının kontrolüne alıyordu. Biraz daha sonra ÖSO 3000 savaşçısıyla Humus’a saldırdı. Bu “ılımlılar”ın ele geçirdikleri yerlerde eşcinselleri binaların balkonlarından spektaküler bir şekilde aşağıya attıkları görüntüleri izlemiştik. Yine bu “ılımlılar”ın Şeriat Mahkemeleri kurarak, Esad yanlısı veya Alevi oldukları için 150 kişiyi ölüm cezasına çarptırdıklarını, bunları boğazlarını keserek öldürdüklerini, görüntülerini internetten yayınlamış olduklarını hatırlıyoruz.

ÖSO’nun Suriye içlerinde ilerlemesi, Suriye ordusu karşısında mevziler kazanmış olması, Fransızların temin ettikleri gelişmiş anti-tank füzelerle mümkün olmuştu. O sıralarda herhalde Fransız halkının kahir ekseriyetini temsil eden ahali televizyonları başında bu başarıları şanlı geçmişin yeniden ihyasının somut bir tezahürü olarak huşu içinde izlemekteydi.

Tam bu sıralardaydı, eski Fransız cumhurbaşkanı, sağcı Valery Giscard D’Estaing sahne alarak Birleşmiş Milletler’in Suriye’yi tekrar Fransız Manda Yönetimi’ne vermesini talep etmişti.  Meşhur Sykes-Picot antlaşmasının Fransız mimarı G.Picot’nun, Valery G. D’Estaing’in  büyük kuzeni olduğunu da hatırlatayım.

Bilindiği gibi, 2.D.Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği öncülüğündeki  sosyalist dünyanın BM’de artan ağırlığı dolayısıyla BM artık bu tür sömürgeci kararlar alamaz olmuştu.

Yeri gelmişken, şu “manda yönetimi” kavramı hakkında da bir kaç şey söyleyeyim. ABD ve Britanya devleti arasında emperyalist rekabet hız kazanınca, kökleri ta Monroe doktrininde bulunan (Bu doktrin, Amerika Başkanı Monroe’nun 1823’te Meclis’te duyurduğu, Britanya’nın Amerika kıtalarında sömürgeleştirme faaliyetlerine izin verilemeyeceğini dair yeni Amerikan dış politikasının en önemli ilkesini içerir. Aslında böylece ABD söz konusu kıtaların kendi emperyalist planlarının arka bahçesi olduğunu ilan etmiş oluyordu. Britanya’ya “buralar bana ait sana yedirmem” demek istiyordu) esasını “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesinin oluşturduğu Wilson Doktrini’ni  dış politikasının merkezine koymuştu. ABD’nin izolasyonist dış politikayı terk edip Avrupa’ya açılmasının  siyasal ve ideolojik bir aracı olarak görülmesi gereken bir doktrindir.

Kabına sığmayan Amerikan kapitalizmi, Britanya’nın geleneksel sömürgecilik anlayışı yerine “yeni-sömürgeci” bir anlayışı öne çıkartıyordu. Bu çerçevede, “sömürge” yerine “manda” kavramı kullanılıyordu. Mandacılık anlayışı, hedef ülkelerde entelektüel işbirlikçiler bulmayı kolaylaştırıyor, sömürgeciliği bu yeni ambalajı içinde meşrulaştırmak kolaylaşıyordu. Aynı zamanda, hedef ülkelerin egemenleri, bürokratları için daha kabul edilebilir bir siyasal çerçeve öneriyordu (1)

Devam edelim. 1.Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı devleti dağılınca Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Mekke ve Medine’de İngiltere’nin (meşhur Lawrence’ın oynadığı rolü hatırlayalım) telkiniyle bağımsızlık ilan etmişti. Daha sonra 1918’de, emperyalistlerin desteği altında Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal Şam’da geçici bir Arap hükümeti kurmuştu. Suriye’deki durum Wilson prensiplerinin uygulanabilmesi bakımından uygundu. “Manda” olmak talebi vardı. Ancak çok geçmeden bu işbirlikçi geçici hükümete karşı Suriye halkları ayaklandılar. Faysal, Fransa’dan yardım istedi. Fransa “manda” yönetimi görünümünde Suriye’yi kolonileştirdi. Başkent Sünnilerin ağırlıklı olduğu Humus’a taşındı. Yeni bir sömürge bayrağı yapıldı. Buna göre bayrak üzerinde yer alan üç renkten yeşil, Şii Fatımi geçmişi; beyaz, Emevi geçmişi; siyah, Abbasi geçmişi temsil ediyordu. Üç yıldız ise Alevi, Dürzi ve Hıristiyan azınlıkları temsil ediyordu.

Fransa daha sonra Suriye’ye ait olan Lübnan’ı Suriye’den ayırdı. Lübnan’da Maruni katoliklerin denetiminde bir devlet kurmak istiyordu. Ortodoks hıristiyanları bastırmadan bunu başaramazdı.  Bu yeni devlet, kendisi için en büyük tehditi daha çok Suriye’nin kuzeyinde yoğunlaşmış Ortodoks hristiyanlar ve onlarla siyasal işbirliğine yatkın Aleviler olarak tanımlıyordu. Aleviler henüz siyasal olarak örgütlü değildi. Yeni manda yönetimi sürekli olarak bu bölgeye askeri saldırılar düzenliyordu. Kesin bir netice alınamıyordu. Bu yüzden Suriye’nin kuzeyinde kontrolü sağlamak sömürgeci Fransız yönetimine  pahalıya mal oluyordu. Söz konusu Ortodoks hıristiyan ve Alevi muhaliflerin yoğunlaştığı kent Antakya idi (Aleviler henüz siyasal manada bir bütünlük göstermiyorlardı)

Fransa’da, Fransız sömürgeci siyasetinin “sol” temsilcilerinden, Jules Ferry’nin prototipi olduğu siyasal figürlerden birisi olan “sosyalist” Leon Blum başkanlığında Halk Cephesi hükümeti kuruldu. Halk Cephesi bütün sömürgeleri azad edeceğini vaat etmiş, ama bekleneceği gibi, hükümet olur olmaz bu vaadini unutmuştu. Avrupa’da bağımsız ülkelerin Alman ve Fransız emperyalistleri tarafından Nazilere  peşkeş çekildiği günlerde, Suriye’nin kuzeyindeki baş ağrısından bunalmış Halk Cephesi de Antakya’yı yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne sorunsuz bir şekilde (hatta seve seve) peşkeş çekiyordu (1939). Fransız ve Suriye egemenleri, Lübnanlı katolikler bölgedeki Ortodoks hıristiyan ve Alevi halktan nefret ediyorlardı. Fransa özellikle bölgenin geleceğiyle ilgili Katolik projeleri dolayısıyla Ortodoks hıristiyanların tasfiyesine büyük önem veriyordu. Leon Blum, Antakya’nın Türklere verilmesiyle bu Ortodoksların çok geçmeden milliyetçi kemalistler  tarafından yok edileceğini gayet iyi biliyordu. Nitekim, öyle de oldu.

2.D.Savaşı sonrasında Suriye’nin bağımsızlık talebine Fransa, ağır bir bombardıman ve katliamlarla yanıt verdi. Ülkedeki halklar, dinsel gruplar birbirlerine karşı kışkırtıldı. Fransa o kadar gözünü karartmıştı ki,  bağımsızlık kararı alan Suriye parlamentosunu dahi bombalamıştı. Suriye devleti SSCB’nin desteğini de alarak bağımsızlığını almış, yine SSCB’nin desteği sayesinde bu bağımsızlığını konsolide etmeyi başarmıştı.

NOTLAR:

1) “Wilson doktrini” nin sömürge ve yarı-sömürgelerde aydınları nasıl cezbetmiş olduğuna dair bizden iyi bir örnek Halide Edip hanımdır. Halide Edip hanım, daha 13-15 yaşlarında iken, Osmanlı topraklarında mebzul miktarda açılmış bulunan emperyalist -misyoner okullarından birisi olan Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde yatılı olarak kaydedilmiş, orada “sister”lar gözetiminde iflah olmaz bir Amerikancı olarak yetiştirilmişti (Demek ki, bir cumhuriyet için olmazsa olmaz olan Öğretim Birliği ilkesini sadece İmam Hatip Okulları değil, bu Yabancı Okullar da ihlal ediyorlar).  Halide Edip, İstanbul’un işgali sırasında yurdun bir çok yerinde işgale karşı mitingler tertip edilmesinde önayak olmuştu.

Ancak işgalci güçler arasında bulunan Amerika’nın adını bu güçler arasında saymıyor, ona toz kondurmuyordu. Ona göre işgalciler, Fransızlar, İngilizler ve İtalyanlardı. Oysa Amerika da işgal güçlerine asker vermişti. İstanbul’da bağımsız karargahları bulunuyordu. Halide Edip, ABD işgalci güçlerinin komutanlarıyla dostane ilişkiler içindeydi. Zaman zaman bir araya geliyorlardı. Mitingleri bu koşullarda gerçekleştirmişti. Halide hanım aslında liberal bir illüzyona maruz kalmıştı. Bir Amerikalı liberal olarak düşünüyordu. İngilizce düşünüp, Türkçe konuşmaya çalışıyordu. Halide hanım profesyonel bir siyasetçi değildi. Kafası netleşmiş bir entelektüel de değildi. En önemlisi, bugünkü liberaller gibi “uşak” değildi.

Halide hanımda illüzyon olan, istisna olan bu yeni vak’alarda gerçeğin kendisidir, kuraldır. Halide hanım samimi bir şekilde doğruyu arıyordu. Bu şimdiki kaşarlar çoktan bulmuş oldukları “doğru”yu arsızca savunuyorlardı. Halide hanım cesurdu. İşbirlikçi değildi. Dönek olmamıştı. Şimdikiler  ödlek, dönek ve işbirlikçidir.

Bilindiği gibi, Halide Edip daha sonra Kurtuluş Savaşı’na da katılmış, yiğitçe mücadele etmiş, ama bu Amerikancı liberal illüzyonun etkisini kırmayı başaramamıştı. Çok geçmeden, zaten sürekli gerilim halinde bulunduğu kemalist liderlikle çatışmaya başlamıştı. Liberal kafa yapısıyla devrimi anlayamıyordu. Bütün bu dönemi boyunca Halide Edip’in  tutarlı entelektüel bir çizgisi olmuş, bundan taviz vermemiştir. Halide Edip şimdiki liberaller gibi satılmamış, satın alınmamıştı. İllüzyon da olsa, inandıklarını dürüstçe savunmuştu.

CHP yola gelir mi?

Seçimler bitti, düzen muhalefeti bir kez daha kaybetti. Daha doğrusu yine kendisinden beklenen misyonu yerine getirdi. Bilindik koro gecikmeden devreye girdi : “Bu CHP ile olmaz”. ” Kemal abi bırak artık ! “.

Hatırlarsanız, AKP rejiminin önünü açmak adına misyonunu yerine getirmiş olan ve siyasal son kullanma tarihi dolduktan sonra  düzen güçleri tarafından alaşağı edilmiş Baykal devrinde de, her seçim yenilgisi sonrasında aynı çağrı yapılır, “Deniz bey, Önder abi bırakın artık, lüfen ya!” denilirdi.

Yani sadece CHP, onun seçmeni istikrar örneği sergilemiyorlar, onu düzen adına içeriden eleştirenlerin de istikrar abidesi gibi durduklarını belirtmek gerekiyor. Dün Baykal’ın gidişine, Kılıçdaroğlu’nun gelişine sevinenler, bugün “biz bu Kılıçdaroğlu’ndan bıktık, bununla olmuyor” diyorlar. Ne diyelim,  adam beğendiremiyoruz, adam dayandıramıyoruz. Ne koltukmuş!

Kılıçdaroğlu da misyonunu bir hakkın yerine getirmiş, selefinin açtığı yolda, AKP rejiminin konsolide edilmesi adına elinden geleni ardına koymamıştır.

Kılıçdaroğlu siyasal kariyerinin en güçlü çıkışını 17 Aralık sonrasında yapmıştır. 17 Aralık Gülen-Erdoğan koalisyonunun sona erdiği tarihtir. Hatırlayalım,  koalisyonun bu iki bileşeni arasında kıran kırana bir mücadele başlamış, Kılıçdaroğlu, Cemaat kanadı adına, ancak görevli bir Cemaat “imamı” dan beklenebilecek bir irade, şevk ve fedakarlıkla savaşmış, son seçime kadar bu uğurda elinden geleni yapmıştı. Daha ne yapabilirdi ki, Cemaat’e hiç bir zaman sahip olmadığı “nevi şahsına münhasır”  devasa bir seçmen kitlesi  yaratacak hali yoktu ya! Lütfen gerçekçi olalım, haksızlık etmeyelim!

Mesela, “derin” devlet güçleri tarafından  Ankara patlatıldığında, yani kendi partisine mensup yöneticilerin dahi hayatlarını kaybetmiş oldukları bir saldırıdan sonra bir hışımla, kendisini fiilen başbakan ilan etmiş Davutoğlu’na koşarak, “bu ne, siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, siz nasıl Cemaat TV kanallarını ‘Kablolu TV’ ve benzeri servis sağlayıcılarından çıkartırsınız, bunu nasıl yaparsınız, bu anti-demokratik bir uygulamadır” mealinde şikayette bulunmuştu. Huzura çıkarken “fiili başbakan” Davutoğlu’na, birazcık da olsa, rayından çıkarak, “yav, bu seçim sonuçlarıyla sen nasıl başbakan olursun” sorusunu sormasını zaten bekleyen yoktu.

Yine de hakkını yemeyelim, CHP, HDP’ ye nazaran, sevilen bir tabirle,  süreci daha iyi yönetmişti. Yani en azından hükümete bakan vererek dahil olmamış olduğunun farkındaydı. Mesela hiç bir üyesi (bildiğim kadarıyla), partisinden bakanların hükümette bulunduğu halde, HDP’li bir vekilin yapmış olduğu gibi, “nerede bu devlet, nerede bu hükümet!” nidalarıyla parlamentoyu inletmemişti.

Hükümet kanadı TV kanallarına getirdiği yasakla da yetinmemiş, biraz sonra bu kanallara kayyumlar marifetiyle el koymuştu. Doğal şartlı refleks kuralları gereği, kelimenin tabiiliği anlamında,  “doğal lider” Kemal beyin bir şeyler yapması gerekiyordu. Hemen milletvekillerini el konulan kanalların önüne “gaz yeme” şovuna gönderdi. Yine “demokrasi” çağrıları falan…  Adam daha ne yapsın ? Hülasa, Kemal bey, seçimler marifetiyle değil, Cemaat kaybedince kaybetti. Bunu görmek lazım. Seçim sonuçlarıyla bu hal ilan edilmiş oldu. Zaten her seçimin temel işlevi de “malumun ilanı” değil midir?

Şimdi hayal kırıklığı içindeki “CHP eleştirmenleri korosu” tekrar sahne aldı: “Bize yeni bir yüz lazım”, “partimizi “neocular”dan kurtaralım, Atatürk’ün koltuğuna onun adına yaraşır birini oturtalım”. “Bize Kemalist CHP lazım, daha azıyla yetinemeyiz”. Hatta hızını alamayan gözünü iyice karartmış Kemalist CHP tayfası, “Karl Marks da zaten Kemalistti, sorun solun bu gerçeği bugüne kadar görememiş olmasıyla da alakalıdır” diyebildiler.   “Zaten konjonktür de müsait, görmüyor musunuz, İngiltere, Yunanistan, Portekiz ellerinde falan bisiklete binen, blucin giyen adamlar seçim zaferleri kazandılar, hatta Amerika’da bile bir sosyalist adayın eli kulağında” (1), “ne bekliyoruz hâlâ”, gelsin bilmem kaçıncı kurultay, Kur’an da zafer vaat ediyor Hazreti Yezdan!

Bir önceki yazımda, seçim sonuçlarının beni 8 Haziran’daki kadar demoralize etmediğini söylerken, can sıkıcı, artık tahammül sınırlarımı zorlayan bu  CHP tartışmalarının başlayacağını tahmin ediyordum. Yav, 8 Haziran’daki gibi bir sonuç çıksaydı, somut siyasal durum çok mu farklı olacaktı? Zaten damardan bir koalisyon mevcut değil mi? Sahte umutların peşinden sürüklenecek, sokakların, muhalif güçlerin kafası tamamen karışacak, zaman kaybedecektik.

Oysa bizim netleşmeye, zamanı çok iyi kullanmaya ihtiyacımız var. Bu seçim sonucunun en hayırlı sonucu bu netleşmenin nesnel şartlarını, bu kez tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde, yani bu kez, en vasatların bile anlayabileceği şekilde ortaya koymuş olmasıdır. Düzen duvara dayanmıştır. Ya bön bön seyredeceğiz, ya onu dayandığı duvarla bilikte yıkıp geçeceğiz. Ben netleşmeden bunu anlıyorum. Sadece AKP hükümeti, Tayyip değil, bütün bileşenleriyle, CHP’si, HDP’si, MHP’siyle birlikte düzen duvara dayanmıştır. Onları dayandıkları duvarla birlikte  yıkmayı göze alamayanlar, yıkılacaklar.

Bunlar, gidecek yeri, hareket alanı olmayanların can havliyle saldırılarını arttıracaklar. Yaprak kımıldasa ağacı yakmaya kalkışacaklar. Durum benim için bu kadar nettir.

NOTLAR:

1) Bir süre önce Demokrat Parti başkan adaylarından Bernie Sanders’ın diğer aday Hilary Clinton’la TV’de tartışmasını izledim.  Bernie’nin bir “tavşan” olabileceğini düşündüm. Hani uzun mesafe koşucularının tempolarını ayarlamak için önlerinde “tavşan” denilen bir başka atleti koştururlar. O anlamda tavşan. Adama sanki Hilary’nin önünü açma işlevi yüklenmiş. Şahsen bu tür “sol” figürlerin ne kadar sol olduğunu anlamak için bir tür “sol ölçer” bir aygıttan vazgeçemiyorum. Hemen “New Left”, “Radikal Demokrat”, “post-marksist” sitelere başvuruyorum. Bernie o alemde, henüz Çipras ve Corbyn kıskandıracak kadar olmasa da,  hayli popüler. Bilginiz olsun!

İlk sonuçlar üzerinden erken bir yazı

Daha önce, AKP 400 vekil çıkartsa bile hareket alanının kalmamış olduğunu,  ülkeyi yönetmesinin mümkün olamayacağını söylemiştim. Bugün de aynı yerdeyim. Seçmenlerin neden böyle davranmış oldukları üzerinde akıl yürütmenin artık bir manasının olmadığını düşünüyorum. Bu partilerle her seçimde oyların geçişli olacağı açıktır. HDP ve MHP’nin kayıpları AKP hanesine yazılmış, CHP ise olduğu yerde istikrarlı şekilde saymaya devam etmiştir.

Kimbilir, belki de bizim yapamadığımızı, muhalefetin yapamadığını  AKP’nin  meşhur “yüzde elli” si bu seçimlerdeki davranışıyla yapmıştır. AKP rejimini duvara doğru güçlü bir şekilde itmiştir. Göreceğiz.

Bir çok kez, bu “barış süreci” tuzağına düştükten sonra PKK’nin artık silahlı mücadele yürütemeyeceğini, aksi halde bunun Kürt halkının geniş bir kesimi tarafından  dahi meşru görülemeyeceğini belirtmiştim. Seçimler öncesinde, PKK, bir kez daha AKP’nin tuzağına düştü. Şiddetten sonuç alacağını sandı. HDP’yi geriletti. HDP’ye yakın görünmek isteyen CHP de beklediği bir kaç puanlık çıkışı dahi yapamadı.Kürt siyaseti ve onun paçalarına tutunmuş “iktidarsız” Türkiye solcusu bu sonuçlardaki sorumluluklarını görmek zorundadırlar.

Ülkedeki “milliyetçi iklim” den müşteki olanların,  “kör kör gözüm parmağına” anlayışıyla, üstelik kendisini dahi kontrol etmesinin olanaklı olmadığı bir “kurtlar coğrafyası” nda, sürdürdüğü silahlı mücadeleden gayri siyasal ufku olmayan PKK’nin konumunu sorgulamaları gerekmiyor mu? Daha PKK’yi ikna edemediğiniz barışa, şiddete bel bağlamış AKP’yi nasıl ikna edecektiniz? “Barış Yürüyüşü” kimi ikna etmek içindi? Bunları açıkça ve cesaretle tartışmamız lazım. Sorgusuz bir itaatle bir kaç on yıldan beri PKK’nin kanatları altında siyaset yapmak, Türkiye devrimci sosyalistlerine, ilericilerine siyaseten ne kazandırdı? Şimdi  veri almamız ama değiştirmemiz gerektiğini söylediğiniz “milliyetçi ve muhafazakar iklim” i nasıl değiştireceksiniz? Saidi Nursi muhabbeti yaparak mı?

Bu Kürt önderliği siyaseten kifayetsizdir. Bu kifayetsizliği sadece onun üzerinde yükseldiği toplumsal koşullarla izah etmek doğru olmaz. En önemli neden,  özel ulusal gündemini siyasallaştırma şeklidir. Bu gündemini liberal ideolojinin etkisi altında, etnik kimlik sorunu şekline sokmuş olmasıdır. Buradan bir Türkiye partisi, sosyalist siyaset çıkmaz. Sırtını Türkiye’ye dönmek çıkar. Bundizm çıkar. Bunu görmek lazım. Haziran’dan Kasım’a geçen zamanı dürüstçe analiz etmek lazım.

Kişisel tavrım bu seçimlerin de protesto edilmesi yönündeydi . AKP rejimine muhalif kitlenin parlamentodan bir beklenti içinde olmaması için çalışmak lazımdı. Daha büyük ve daha örgütlü bir Haziran için (BHH’yi kast etmiyorum) çalışmak lazımdı. AKP’nin “milli irade” oyuncağının peşinde koşmamak gerekirdi. “Milli irade” ve oluşturduğu parlamento bir kez daha ama bu kez çok daha ağır iç ve dış şartlarda ekonomik-politik istikrarsızlığı derinleştirmiştir. Amiyane tabirle, top artık -daha oluşmadan- parlamentonun ayağından çıkmış oluyor. Siyasal tarihte örnekleri vardır,  istikrar derdine düşerek oy verenler, daha derin ve süreğen bir istikrarsızlığa davetiye çıkartabiliyorlar.

Şimdi iş artık sokakta çözülecek. AKP’nin dayandığı duvarın ötesinde sokaklar var. Bu yola daha önce başvurulabilirdi, ancak HDP, ona yüklenen “sol” anlam,  ve ona tutunanlar, 2013 Haziran’ının geriletilmesinde oynadıkları rolün bir devamı olarak görülebilecek rollere soyundukları için olmadı. “Bayrak Mitingleri” sırasında da, sonradan HDP’yi destekleyecek,  liberaller benzer bir işlev görmüşlerdi.

Kesinlikle moralsiz ve umutsuz değilim. Eğer 7 Haziran’daki gibi bir sonuç çıkmış olsaydı, moral olarak şimdi olduğumdan daha kötü hissederdim. Koalisyonlar bize zaman kaybettirirdi. Karışık, daha da karışmaya teşne kafaları daha fazla karıştırır. İlerici kitleler için sapla samanı ayırmak güçleşirdi. Şimdi işleri sıkı tutmak, netleşmek, ayrık otlarını ayıklamak, sıkı bir disipline girmek lazım. Hazır olmak lazım. Kolaycılıkla, masa başında, siyaset kulislerinde  iş olmuyor.

Şimdi olası bir hareketlenmeden “zinde kuvvetler” in kazançlı çıkmasına engel olmamız gerekiyor. En önemlisi bu. Devrimimizi kaptırmamamız lazım.

Amiyane bir deyim vardır, “papaz her zaman pilav yemez”. Ancak biz aynı nedenlerin aynı sonuçlara yol açtığını da biliyoruz. Daha önce bir çok kez değinmiştim. 1957 seçimlerinde DP yaklaşık yüzde 59 oy almış, tekrar iktidar olmuştu. Suriye krizi büyüyordu. 1958’de tarihimizin en büyük devalüasyon kararı (yüzde 330) alındı. Ekonomi tepetaklak oldu. Menderes’e savaş lazımdı. Suriye sınırına tümenler, zırhlı araçlar yığdı. SSCB’nin müdahalesi geldi. Türkiye’ye en üst kattan sert bir ültimatom verildi. Yani Suriye’yi savunmak için savaşa dahi girilebileceği ima ediliyordu. NATO, çok arzulu DP’nin ipini çekme ihtiyacı duydu. Hükümete bastırdı. Menderes geri çekildi. Ekonomideki bunalım derinleşti. Sokakların huzursuzluğu arttı. Hükümet hukuksuzluğu,  baskı ve terörü daha da arttırarak yanıt verdi. Menderes borçları katlamak pahasına ekonomik olarak irrasyonel yol, köprü, bulvar inşaatlarına girişti. Bu müsriflik karşısında “sıcak para” muslukları kapandı. Artık popülist politikaları finanse etme olanağı kalmamıştı. Menderes son bir çare olarak SSCB’nin kapısını çaldı. Para lazımdı. Siyasal kriz derinleşti.

Esasen DP’nin işi, 1957 seçimlerine girerken, yani yüzde 59’a yakın oy aldığı seçimlerin öncesinde  bitmişti. İç, özellikle dış bağlamı analiz edebilecek halde değildi. Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da SSCB ile yakınlaşan ilerici rejimler yönetime gelmiş, İran’da ilerici yönetim bir CİA darbesiyle yıkılmış( Bu darbeden sonra Mossad, Şah yönetimi için  kısaca Savak denilen istihbarat örgütünü kurdu. 1958’de CIA gölgesinde, Mossad, Savak ve o zaman ki MİT bir araya gelerek Trident adı verilen hareket ve dolayısıyla müdahale kabiliyeti yüksek bir üst organizasyon oluşturdular. Bu organizasyon herhalde  Menderes hükümetinin düşürülmesinde gayet önemli bir rol oynamış olmalıdır) ama ülkedeki karmaşa sona ermemişti. Siyasal egemenliğin yitirilmiş olduğu şartlarda, duvara dayanmış DP’nin ihtiyacı olan manevra alanını yaratması olanaklı değildi. Sonrası malum.

Eğer papaz bir kez daha pilav yerse, kaybeden AKP rejimi, düzen değil, bir kez daha biz olacağız.

Emperyalizmin işbirlikçileri ne “vatan savaşı” ne de “ulusal kurtuluş savaşı” yapabilirler

Sovyet Devrimi ve sonrasında 1919’da kurulan 3.Enternasyonal Türkiye’deki “ulusal kurtuluş hareketi” ni etkin bir şekilde destekledi. Kürt ulusalcılarına  destek vermedi. Neden? Çünkü o zaman Türk ulusal kurtuluş hareketinin kemalist önderliği henüz anti-emperyalist pozisyonunu yitirmemiş, emperyalist işgalci güçlerle sahada kıran kırana bir mücadele içerisine girmeyi göze almıştı. Kürt siyaseti ise o zaman da sırtını emperyalistlere dayayarak hedefine ulaşmayı hesaplıyordu. Yani Türk tarafı emperyalistlerle vuruşmayı öncelikli görev olarak görürken, Kürt tarafı emperyalizmle birlikte hareket etmeyi tercih ediyordu.

Her iki tarafın ulusal talepleri meşru idi. Ancak bu talepleri elde etmek için seçtikleri yola baktığımızda, ikincisi, yani Kürt siyaseti yanlış yapıyordu. 3.Enternasyonal bu tahlili yaptı. İki tarafın  tercihlerinin oluşmasında rol oynamış olan toplumsal saikleri de biliyoruz. Kürt siyaseti ağırlıklı olarak feodal bir karakter taşıyordu. Emperyalizm de her zaman en geri odaklara tutunma ihtiyacı duyar. Bugün de bu durum böyledir. Bu hali ülkemizde, bölgemizde, hatta emperyalist merkez ülkelerde  net olarak görebiliyoruz.

Bir başka ifadeyle, Kürt ulusalcıları o zaman emperyalist jeo-ekonomi-politik çerçeve içinde rol almayı kabullenmiş, buna mukabil Türk ulusalcıları bu çerçevenin dışında arayışlara girmişlerdi. Bunun için ödeyecekleri bedeli göze almışlardı.

Gelgelelim, Türk ulusalcıları emperyalizmin kapitalizmle olan bağlantısını kavramak istemiyor, emperyalizm sorununu kabaca “işgalci büyük devletler” derekesine indirgeyerek, onun sınıfsal özünü inkar ediyorlardı. Daha doğrusu, Türk ulusalcıları en başından beri burjuva-kapitalist bir programa sahiptiler. Bu programı uygulamak için yola çıkmışlardı.

Tanzimat devrinden beri hedeflenen, kapitalist Batı’ya entegre bir burjuva düzeni yaratmaktı. Tanzimatçılar ülkeyi  ancak yarı-sömürgeleştirerek  bu hedefe ulaşabileceklerini pratik olarak kavradılar. Kabullendiler. Ekonomik olarak emperyal merkezlerin alt birimi haline gelinecekti. Bu hedefe doğru ekonomik gidişat emperyal merkezlere bırakılıyor, içerideki işbirlikçi reformatörler kültürel reformlar, veya genel olarak sosyal değişimin önünde koşan “kültür devrimi” ile  hedeflerine ulaşmayı hesaplıyorlardı. Bu açıdan baktığımızda, Türkiye burjuvazisinin en başından işbirlikçi bir toplumsal kategori olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. İşbirlikçi olarak doğmuştur.

Tanzimat’ın bu programı ve metodu sonraki İttihat ve Terakki siyaseti tarafından da benimsendi. Sürdürüldü. Ancak İttihatçı siyasal akıl, “Osmanlılık” çerçevesini veri olarak alan Tanzimat aklından farklı olarak, burjuvazinin millileştirilmesi (Türkleştirilmesi) gibi bir programa da sahipti. Böylece emperyalizm karşısında, onunla entegrasyon davasından vazgeçmeden, ellerini güçlendireceklerini düşünüyorlardı. Onlara göre, “büyük devletler” le bağlantıyı sağlayan işbirlikçi burjuvazi ağırlıklı olarak gayri-müslimdi. Bunlar da kendi etnik-dinsel gündemleri adına faaliyetler yürütüyorlardı. İttihatçılar bizatihi emperyalizme entegrasyonu değil, bu entegrasyonda etkin rol olacak sınıfın etnik-dinsel kökenini sorunsallaştırıyorlardı.  Bu gayri-müslim finans ve  ticaret erbabı etkisizleştirilip, yerlerini Türk ve İslam unsurunun alması temin edilmeliydi. Tanzimatçılığa “miili” bir karakter kazandırılmalıydı.

Kökleri, entelektüel referansları  Tanzimat ve İttihat ve Terakki hareketlerinde bulunan söz konusu anlayışlar kemalist kadrolara intikal etmiştir. Kemalistler de, sermayenin Türk ve İslam unsurun kontrolüne girmesiyle özledikleri “ideal” kapitalizmi, “muassır medeniyet” seviyesine ulaşmış burjuva toplumunu kurabileceklerini düşünüyorlardı.

Türk ulusal kurtuluş savaşı tam sömürgeleşmemek adına verilmiş, yani “yarı-sömürge” vizyonunu benimsemiş Tanzimat’ın daha gerisine düşme ihtimaline geçit vermemek adına yapılmıştır. Başka bir ifadeyle, Tanzimat’ın kabullenmiş olduğu “yarı-sömürge” konumu kemalistler tarafından da benimsenmiştir. Veyahut, benimseniş olan program ve metotla bu sonuca varılması kaçınılmazdı diyelim.  Sadece siyasal değil, ekonomik anlamında da, girişimci bir “devlet sınıfı” bu amaca ulaşılması adına Tanzimat’tan beri üstlenmiş olduğu rolü başarıyla yerine getirmiştir.

Tabii bütün bunlar düz bir çizgi boyunca değil, dünya ve ülke konjonktürüne göre, kırılmalarla, dönemsel süreksizlikler şartlarında hasıl olabilmiştir. Mesele, Atatürk’ten önce ve sonra meselesi değildir. Atatürk de en başından Tanzimat tarafından temelleri atılmış program ve metodun savunucusu, izleyicisi olmuştur. Bu anlayışın sınıfsal içeriği kesin olarak burjuvadır. Sadece iç siyasal kırılganlıkları dolayısıyla değil, ama ondan ayrı düşünülemeyecek uluslararası bağlamının da etkisiyle anti-komünizm onun ana siyasal ideolojik malzemesi olmuştur.

Geçerken, kemalist önderliğin Kurtuluş Savaşı sonrasında netleşen dış siyasetinin, İttihatçı veya Meşrutiyetçi seleflerinden önemli bir farkı, “2.Abdülhamidçi” olarak adlandırabileceğimiz bir çizgi izlemiş olmasıdır. Bunun anlamı, Rusya’yı pivot hedef haline getirmiş Anglo-Amerikan jeo-ekonomi-politik dairesinde yer almaya karar vermiş olmaktır. Sovyetler Birliği’yle zorunlu yakın ilişkilerin (Kuşkusuz Kurtuluş Savaşı sırasında başlayan ilişkiler bunu kolaylaştıran bir etken olmuştur) sürdürüldüğü koşullarda dahi Türkiye Cumhuriyeti kendisini söz konusu emperyalist daireye ait görüyordu. Bulunması gereken yer orasıydı. SSCB ile yakınlık, Batı blokuyla ertelenmek zorunda kalınmış entegrasyon nedeniyle ortaya çıkmış  geçici bir durum olarak görülüyordu.

Bir başka konu, sermayenin millileştirilmesi, yani gayri-Türk ve gayri-müslim unsurun sermaye üzerindeki kontrolünün azaltılması hatta tasfiye edilmeleri (Cumhuriyet idaresi bu bakımdan 2.Meşrutiyetçilerden daha kararlı ve daha radikal adımlar atmıştır) sermayenin işbirlikçi karakterini değiştirmemiş hatta takviye etmiştir. Demek ki, söz konusu işbirlikçi sermaye olunca din ve milliyet bir faktör olmaktan çıkıyor. Emperyalizme entegre periferi kapitalizminde burjuvazi palazlandıkça işbirlikçi karakteri de güçleniyor. Bugün artık çok nettir, Türkiye burjuvazinin cumhuriyet, ve ondan ayrı düşünülemeyecek ulusal egemenlik gibi bir kaygusu kalmamıştır. Yani vaktiyle şikayet edilen gayri-müslim sermayeden bir farkı yoktur.

Elbette bu bugün bir anda ortaya çıkmamıştır. Kökleri Tanzimat modernleşmesinde bulunmaktadır. Cumhuriyet yönetimleri bu eğilimi sürekli olarak konsolide etme gayesi gütmüşlerdir. Bir anlamda, gayri müslim unsurdan sadece sermayesi devir alınmamış, onun işbirlikçi karakteri de kaçınılmaz olarak devir alınmıştır.

Cumhuriyet devrinde, bölgesel Kürt siyaseti,  genel olarak,  Türkiye devleti gibi, emperyalist jeo-ekonomi-politik çerçevenin bölgesel bir bileşeni olmuştur. Elbette bu, Türkiye’de olduğu gibi, işbirlikçi burjuva ve feodal unsurun Kürt siyasetlerinde  ön almış olmasıyla olanaklı olabilmiştir.  Sonuç olarak hem Türk siyaseti hem de Kürt siyaseti emperyalist dairede yer almaları itibarıyla müttefiklerdir.

Zaten emperyalistlerin Irak ve Suriye operasyonlarında bu işbirlikçiliğe dayalı fiili işbirliğini görmedik mi? Halen de görmekteyiz. Muhtemelen biraz ileride de görmeye devam edeceğiz. NATO, Suriye ve Irak’ta, Rusya ve İran’ın mevzi kazanmalarına yanıt verecektir(1). Onları çelmelemeye çalışacaktır. Hatta birbirlerine düşürmek isteyecektir. Bunun için NATO’nun Türkiye ve bölgesel Kürt hareketlerine yeni görevler vermesi söz konusu olabilir. Bu durumun bu siyasetlerde kırılmaları ve ayrışmaları teşvik etmesi beklenmelidir.

Anglo-Amerikan emperyalist jeo-ekonomi-politik çerçeve içinde  her şey sütliman değil. Elbette, çelişkiler, çıkar çatışmaları var. Ancak bu çatışmaların bu çerçevenin sınırlarını sarsacak, parçalayacak raddeye gelmesine izin verilmez. Aksi halde bedeli ağır olabilir. 70’lerin başından itibaren aynı çerçevede yer alan Mısır, İsrail’in konumları örnek olarak görülebilir. Yine, Kıbrıs sorunu etrafında, Türkiye ve Yunanistan’ın konumu aklıma ilk gelen başka bir örnek.

Öyleyse, ekonomik ve politik olarak Anglo-Amerikan emperyalizmiyle bütünleşmiş Türk devleti ve Kürt siyaseti, her ikisinin de varoluşsal çıkarlarını bağdaştırdıkları bu genel çerçeve içinde, müttefiktirler. Bu bakımdan ne birisi ötekine karşı “vatan savaşı” veriyor, ne de öteki “ulusal kurtuluş savaşı” veriyor. Her ikisi birden emperyalistlerin bölgesel işgal politikalarının maşası işlevi görüyor. Gerçek olan budur.

Dikkat edilirse, Rusya’nın bölgemizdeki son hamlesi her iki bileşeni de rahatsız etmiştir. Her iki tarafın da bu jeo-ekonomi-politik çerçeve dahilinde tek parça halinde  çıkışları veya başarılı olmaları olanaklı değildir. Bu çerçeve içinde (eğer varsa) siyasal egemenlik hedefine ulaşamazlar.. Bu bakımdan genel çerçeve ile bu iki bileşenin kendi hedefleri arasında uzlaşmaz bir çelişki vardır. Artık bu konjonktürde her iki tarafın da aynı şekilde yollarına devam etmeleri kabil görünmemektedir.  Öyleyse, çanlar sadece  AKP için değil, TC devleti ve Kürt siyaseti için de çalıyor.

Devrimciler ya beraberce kapitalist-emperyalist boyunduruğu kıracaklar, ortak egemen siyasal bir iradeyi realize edecekler, ki bu ancak sosyalist bir perspektifle, Kürt, Türk emekçi halk sınıflarına dayanarak yapılabilir, veyahut bu kayıkçı kavgası, bu perişanlık derinleşerek devam edecektir.

Bitirirken, artık ne ülkemizde, ne dünyada burjuva sınıfı öncülüğünde veya ona dayanarak bir cumhuriyet kurulabilir. Kapitalizmin bugün geldiği yerde burjuvazi bu kapasitesini yitirmiştir. Zaten tanım itibarıyla kamusalcı bir kavram olan cumhuriyetle burjuvazi arasındaki ilişki,  global olarak, kapitalizmin tekelci aşamaya doğru evrilmesiyle birlikte, bir “emanet” veya isterseniz “vesayet” ilişkisi haline gelmiştir.

 NOT:

1) Bu yazıyı yazarken haber portallarına, bir Rus yolcu uçağının Mısır’da Sina bölgesinde düşmüş olduğu haberi düştü. Sina, Mısır hükümetinin tümüyle kontrol edemediği, IŞİD ve Müslüman Kardeşler örgütüne mensup teröristlerin (bunları sahada birbirlerinden ayırt etmek olanaklı değildir)  cirit attıkları bir bölge. Muhtemelen buradan İsrail desteği de alıyorlar. Rus uçağına bir saldırı yapılmış olması olasılığını gözardı etmemek gerekir. ABD’nin desteğinde, bir çok yerde  Rusya’yı hedef alan terör saldırıları olacaktır. Rusya da herhalde bunlara hazırlıklıdır. Sonra, ABD bu yola sık başvurur. Yetmişlerde G.Kore uçağı, İran-Irak savaşı sonlarına doğru düşürülen yolcu uçağı, Ukrayna’da Malezya uçağı. Herhalde bunun etkili bir terör şeklini olduğunu düşünüyorlar. Nitekim, kısmen de olsa netice alıyorlar.

Ankara’yı kim patlattı?

Yayın tarihi 18 Ekim 2015

tayyip

2.D.Savaşı sırasında toplanan Yalta Konferansı’nda alınan kararları “soğuk savaşı” başlattıktan sonra ABD, “etki alanları” kavramı (“spheres of influence”) çerçevesinde değerlendirdi. Oysa, SSCB Yalta’dan çıkan anafikrin ulusal egemenlik alanlarının herhangi bir tarafça ihlal edilmemesi prensibine tekabül ettiğini söylüyordu. Bugün de Rusya aynı şeyi söylüyor. Suriye sorunun siyasal çözümünde bu ilkenin esas alınması gerektiğini belirtiyor. Elbette emperyalistler “ulusal egemenlik” ve “başka ülkelerin iç işlerine karışmama” prensibini tanımak istemeyeceklerdi.

Mesela, İtalya’da bir Gladyo örgütü haline getirilmiş olan Kızıl Tugaylar, ülkedeki ekonomi-politik istikrarsızlığın ancak bir Hristiyan Demokrat ve Komünist koalisyonuyla aşılabileceğine inanan Hristiyan demokrat lider Aldo Moro’yu “devrimci amaçlar” adına (!) kaçırıp öldürdüler. Çünkü Aldo Moro’nun bu düşüncesi emperyalistler için çok tehlikeliydi. Fransa, İspanya, Yunanistan gibi ülkelerde Komünist partileri güçlüydüler. Onlara iktidar yolu açılabilirdi. Yine, bir çok Avrupa ülkesinde ekonomik sorunlar ve komünistlerin cazip önerileri buluşabilir, komünist partilere olan destek artabilirdi. Soğuk savaş stratejisi ağır bir darbe alabilir,hatta çökebilirdi. Gladyo organik olarak NATO’ya bağlı bir örgüttür. NATO emperyalizmin temel güvenlik ve saldırı örgütüdür.

Yetmişli yılların sonundan bir başka örnek, 1979’da Almanya’daki Gladyo örgütü “solcu” Baider-Meinhoff’un Dresdner Bank başkanı Jurgen Ponto’yu kaçırıp öldürmesidir. Neden öldürüldü? Ponto, Wall Street’in ve onun Avrupa’daki şubesi City of London’ın (İngiltere’nin Wall Street’i yani) Avrupa’yı ve 3.Dünya’yı kolonileştirdiğine, 3.Dünya ülkelerini ekonomik ve siyasal bir kaosa mahkum ettiğine inanıyor, başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinin en başta Afrika’dakiler olmak üzere bu yoksul ülkelere doğrudan yatırımlar yaparak yardım etmesi gerektiğini söylüyordu. Tabii burada ana gaye çatışma halindeki iki dünya gücü arasında Alman emperyalizmine yer açmaktı.

Bugün de aynı emperyalist anlayış, hem de daha fütursuz şekilde, sürdürülüyor. Mesela, Libya’ya göz dikildiğinde, NATO bombalama kararı almıştı. 2011 yazında bombalama başladı. Kısa bir süre sonra Norveç’te iktidardaki İşçi Partisi hükümeti Libya’daki bu NATO kampanyasından çekileceğini açıkladı. Arkasından Hollanda hükümeti, kendilerinin de Norveç gibi hareket edebileceklerini ilan etti.

NATO’nun yanıtı gecikmedi. Temmuz ayında, Breivik adlı bir ırkçı-dinci piskopat Oslo’da bakanlık ve diğer kamu binalarının bulunduğu semtte bomba yüklü bir aracı patlattı. 8 kişi hayatını kaybetti. Ardından İşçi Partisi elitlerinin, yöneticilerinin, bakanların çocuklarının veya çocuk yakınlarının, her yıl olduğu gibi, yaz kampı nedeniyle bulunduğu bir adada bomba patlattı. 67 çocuk hayatını kaybetti. Norveç sindirildi. Hollanda NATO kampanyasından çekilmeyeceğini deklare etti.

Bir başka örnek Fransa’dan, bu yılın başında Fransa cumhurbaşkanı Hollande, bir Fransız TV kanalına verdiği yılbaşı mülakatında, Rusya’ya karşı Ukrayna sorunu etrafında başlatılan yaptırımların yanlış olduğunu, Almanya ve Fransa’nın bundan büyük zarar gördüğünü, derhal iptal edilmeleri gerektiğini söyledi. Ülkesinin Almanya ile birlikte bir hafta sonra Minsk’te Ukrayna sorunun çözümüne yönelik olarak, ABD dışında inisiyatif alarak, Kiev hükümeti ve Rusya ile bir araya geleceklerini, Rusya olmadan bu sorunun çözülmesinin olanaklı olamayacağını ifade etti. Putin’in gerçekten barış istediğine inandığını (bu arada, Putin ve dayandığı oligarkların Lugansk ve Donetsk’de kurulmuş sosyalist programlı Halk Cumhuriyeti’nden rahatsızlık duydukları açıktır) ilave etti.

ABD daha önce söz konusu iki ülkenin bu inisiyatifine karşı olduğunu belirtmişti. Sonra, bu mülakatın üzerinden henüz 48 saat geçmişti ki, Hebdo saldırısı gerçekleştirildi. Aralarında hükümete yakın bir çok çizerin de bulunduğu insanlar katledildi. Merkel’in ilk tepkisi, söz konusu mülakatta Hollande’ın tamamen kendi görüşlerini dile getirmiş olduğu, Almanya’nın onun gibi düşünmediğini açıklamak oldu. Almanya paçayı kurtardı mı pekiy? Ne gezer!

Bu kez Ağustos ve Eylül aylarında, Alman iş adamlarının İran’dan sonra Rusya’ya karşı konulan yaptırımlar konusundaki olumsuz tepkilerini seslendiren Merkel oldu. Ukrayna sorununun tehlikeli bir çözümsüzlüğe doğru gitmekte olduğunu açıkladı. Suriye sorununun Avrupa ülkelerine zarar verdiğini, göç sorununu kıtanın başına musallat ettiğini belirtti. Hem Ukrayna sorununun hem de Suriye sorununun Rusya’nın aktif inisiyatifi olmaksızın çözülemeyeceğini ısrarla söylemeye başladı. Bunlar Alman sermaye çevrelerinin düşünceleriydi tabii. ABD-İran antlaşması sonrasında, Merkel, İran’la ilişkilerin geliştirilmesi için çabaların arttırılacağını da açıkladı. Rusya ve İran Suriye’ye doğrudan müdahale ettiklerinde ilk açık destek Merkel’den geldi. ABD’yi her iki ülkeyle işbirliği yapmaya çağırdı.

ABD’nin yanıtı çok gecikmedi. “Volkswagen olayı”, ardından bizim medyanın pek üzerinde durmadığı, Avrupa’nın en büyük bankası olan “Deutsche Bank Olayı” tezgahlandı. Deutsche Bank tarihinin en büyük zararını açıkladı. Almanya hız kesti.

Almanya demişken, daha 1989’da Doğu Avrupa ülkeleri kısmen Sovyet Bloku’ndan kopmaya başladıklarında, önde gelen Alman bankeri Martin Schleyer kaçırılarak öldürüldü. Günahı, Almanya’nın bu fırsattan istifade ederek Doğu Avrupa ülkelerine yönelik bir ekonomik geçiş programı hazırlaması, bu yeni sürecin Almanya tarafından kontrollü bir şekilde yavaş yavaş, SSCB ile de anlaşarak yürütülmesini istemekti. Aksi halde, sonucun o ülke halkları için sefalet olabileceğini,  Almanya’nın tarihi bir fırsatı kaçırabileceğini söylemişti. Alman sermaye çevrelerinden, Kohl hükümetinden de olumlu tepkiler almıştı. Yani Alman emperyalizminin bu tarihi fırsatı kaçırmayıp, inisiyatif almasını, kendi gündemini oluşturmasını istiyordu. Oysa ABD, “şok terapi” planları ( buna “primitif birikim” de demek mümkün) yaparak, Doğu Avrupa’yı Wall Street’e yem etmeyi düşünüyordu.

Şimdi bakınız, emperyalizm devrinde terör “jeo-ekonomi-politik” bir vak’adır diyoruz. Öyleyse, bütün bu olup bitenleri kavrayabilmek için “jeo-ekonomi-politik” bir bakış şarttır. Bu tanım itibarıyla tarihsel bir bakıştır. “Jeo-politik” emperyalist bir kavramdır. Kendisini ekonomi-politiğin üzerinde görür. Marksist-Leninist bir kavram olarak “ekonomi-politik” ise coğrafyayı ihmal eder. Coğrafya basitçe, dağlar, taşlar, kendi halinde akıp giden nehirler, denizler, karalar değildir. Bunların toplumsal insan faaliyetiyle ilişkisini kurar. Tarihsel olarak oluşmuş toplumsal sınıfsal ilişkilerin hem alanı hem aracıdır. Fiziksel uzamı üretim ilişkileri içindeki işleviyle kavrar. Dolayısıyla bu ilişkiler üzerinde yükselen siyasal güç ilişkilerine referans verir. Bu güç ilişkilerinin yönlendirilmesinde, şekillenmesinde coğrafi koşulların,olanakların veya olanaksızlıkların çok önemli bir etken olduğuna dikkat çeker. Bu bakımdan “jeo-ekonomi-politik” demeyi uygun buluyorum.

Mesela, son zamanlarda bazı ecnebi akademisyenler, Almanya ve Rusya’nın sorunsallaştırılması bağlamında “Rapallo Sendromu”ndan söz ediyorlar. Bunun anlamını kavrayabilmek için “Rapallo Barışı” nı, ilk “Marshall Planı” taslağı olarak “Dawes Planı” nı bilmeniz gerekir. Onları da ancak “jeo-ekonomi-politik” bağlamı içinde tartışabilirsiniz. Her iki dünya savaşı, Rusya ve Almanya’nın “jeo-ekonomi-politik” (ortak) blok oluşturma olasılığı karşısında gerçekleşmiştir. Şimdi de Rusya’nın Ukrayna sorunu ve son Suriye müdahalesi, emperyalistler nazarında, böyle bir olasılığı yeniden ortaya çıkarmıştır. Elbette Anglo-Amerikan “jeo-ekonomi-politik” i buna müsaade etmeyecektir. Yani karşı hamleleri olacaktır.

Ankara’daki patlamanın da tam bu sırada gerçekleşmiş olması tesadüf değildir.Dikkatler öncelikle IŞİD’den çok PKK üzerine çekilmek istenmiştir. Sadece AKP hükümeti tarafından değil, kimi batılı müttefikleri tarafından da.

Bu tür olaylar sonrasında bilindik bir sorudur: Kimin işine yaradı? Tabii ki ilk etapta AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın.

Aslında bu tür terör olaylarında, bu “işe yarama” konusunun çok farklı boyutları olabiliyor. Mesela “ayar”, planlayıcıları bakımından, sadece kısa bir süre için işe yarayabiliyor. Bir zaman sonra onu planlayanların beklentilerinden farklı, hatta zıt gelişmelere yol açabiliyor. Hedeflenene kısmen, bazen de hiç ulaşılamadığı oluyor. Veyahut bir taşta bir çok kuş vurulabiliyor. Yani her zaman evdeki hesap çarşıya uymayabiliyor.

Ancak bu son patlamanın seçim öncesi (çocuklarını her ihtimale karşı dışarıya göndermiş olan), Tayyip’in işine yaraması için planlanmış olduğunu düşünmek meşrudur. Esad’ın kalacağının anlaşıldığı şartlarda, AKP rejimi ve tabii Tayyip Erdoğan, ona yatırım yapmış olan iç ve dış güçler, onun etrafında anlamlandırdıkları ekonomik-politik konumlarını korumak için her yola başvuracaklardır. Yani direneceklerdir. Bunu öngörmek gerekir.

Öte yandan, emperyalistler açısından en kaygu verici gelişme, üstelik de böyle bir uğrakta, kendi jeo-ekonomi-politik bloklarının çatırdamasıdır. Buradaki her bileşenin kendisinden beklenen rolü yerine getirmesi beklenir. Kendi başlarına, kendi özel gündemlerini, hesaplarını öne çıkartarak bu bloğa zarar verecek davranışlar içine girmelerine, kontrolden çıkmalarına izin verilemez.

Kürt sorunu” etrafında, AKP’nin davranışlarının Batı’daki oyun kurucu müttefiklerin hoşuna gitmediği açıktır. İstenen, hem Türk hem de Kürt oyuncuların Rusya ve İran’ın ön aldıkları bir konjonktürde yalpalamamalarıdır.

Ankara’daki gibi bir saldırı epey önceden bir hazırlık evresini öngerektirir. Nitekim öyle de olduğu olay sonrasında edinilen bilgilerden anlaşılıyor. Patlama sahasında bir ön çalışma yapılmış olduğu, olayla ilgili henüz sorgulanan kişiler, dolayısıyla verilen bir bilgi olmamasına rağmen biliniyor. Bombacılar biliniyor. İlgili devlet görevlileri tarafından iyi tanınıyor. Yani neredeyse olayın bütün ön merhaleleri devletin belli birimleri tarafından biliniyor. Bu tür olaylar için aşina olduğumuz bir hal değil mi?

Zaten bu çapta bir eylem devlet içinden yardım ve destek alınmaksızın gerçekleştirilemez. Üstelik bu olayın bir kopyası gibi görülebilecek bir eylem Suruç’ta yakın bir zaman önce yine benzer yapılar ve figürler tarafından yapılmışsa böyle düşünmemizin doğru olmadığı söylenebilir mi?

Bu eylemi gerçekleştirmiş olan grup, halen TC devletiyle işbirliği halinde Suriye ve Irak’ta benzer şiddet eylemlerine, terörist saldırılara başvurmuyor mu? TC devletinin bir çok birimi cihatçılarla birlikte, hatta doğrudan onların içinde çalışmıyor mu? Bu teröristlerin bölgemizdeki egemen devletlerde gerçekleştirdikleri saldırılara katkı vermiyorlar mı? Elbette bu tür ittifak ilişkileri karşılıklılık arz ederler.

Öyleyse, bu noktada üzerinde durmamız gereken konu, Türk devletinin emperyalizmin Orta Doğu bataklığına sokulmuş olmasıdır. Türk hükümeti, Türk ordusu, MİT, Türk Adliyesi, jandarması, polisi sahada IŞİD’in müttefikidir. Bu nettir. GKurmay, daha bir kaç gün önce, Rusya’yı eleştirerek, onun yanlış safta taraf olduğunu söylemedi mi? Rusya’nın bulunması gereken yanın, Esad’ın yanı değil, kendi yanları, yani NATO’nun yanı olması gerektiğini açıklamadı mı? Özcesi, örtük bir şekilde, “bizim gibi, NATO’nun ve onun vekalet savaşçıları olan cihatçıların yanında ol” denmedi mi?

Kaldı ki, Türk ordusu, MİT aktif olarak yaklaşık dört yıldan beri Suriye topraklarındadır. Cihatçı lejyonerlerle birlikte meşru Esad yönetimine karşı savaş halindedir. Gkurmay artık bunu gizlemeye dahi çalışmıyor (Hava Kuvvetleri Komutanı’nın beyanatını hatırlayalım).

Bu arada, Gkurmayın açıklamasındaki, “Esad ülkenin ve nüfusun yüzde 20’sini kontrol ediyor, bu yüzde yirmiyi temsil ediyor” iddiası külliyen yalandır. Suriye nüfusunun aşağı yukarı yüzde yirmisi ülkeyi terk etmiştir. Cihatçı kontrolündeki bölgelerde yaşayan nüfus yaklaşık yüzde beştir. Geriye kalan yüzde 75 Esad’ın kontrol ettiği bölgede yaşamaktadır. Halkın çoğunluğu emperyalist işgal şartlarında oraya sığınmıştır. Bunu ülkedeki son meşru seçimlerde alınan sonuçlar da göstermişti.

TC devleti egemen bir ülkenin egemenlik haklarını çiğniyor. Asıl sorun budur. (Suriye söz konusu olduğunda, TC devleti için  kökleri “Hatay sorunu” nda olan başka siyasal kaygular da var. Bir sonraki yazıda değineceğim). Patlama bu gerçek dikkate alınmadan tahlil edilemez. Türkiye bir “vatan savaşı” vermiyor. Emperyalist savaşın vasal gücü olarak emperyalizme askeri ve politik olarak aktif destek veriyor. Zaten bu orduyla “vatan savaşı” vermek de kabil değildir. Bu son cümleyi okurken ona komuta eden, hakim olan siyasal zihniyeti dikkate alınız. NATO’nun ordusundan söz ediyoruz.

Sonra, Rusya müdahalesine bölgeden gelen olumsuz tepkilere bakınca, bunlar arasında, benzer kaygularla, Türkiye devletini ve Kürt siyasetlerini görüyoruz. Her iki güç de Rusya ve İran’ın müdahalesine karşı çıkıyorlar. İşte bunu kavramak, anlamak ancak “jeo-ekonomi-politik” bilgisiyle olanaklı olabilir. Her iki güç de emperyalist jeo-ekonomi-politik bloğuna dahildir. Birbirlerine karşı kullanılmalarına takılıp kalmayalım (Mesela, aynı uluslararası bağlam içinde yer alan Mısır, S.Arabistan, Katar ve İsrail gibi ülkelerin birbirleriyle ilişkilerini düşününüz).

Dün AKP’nin konumunu konsolide etmek için Kürt siyasetiyle işbirliği yapmağa ihtiyacı vardı. Bugünse, bir seçim başarısı sayesinde ayakta kalabilmek için onu karşısına alması gerekiyor. 

Evet asıl sorun, Türkiye’nin içinde bulunduğu jeo-ekonomi-politik bloktur. Ülkemizde ve bölgemizde olup bitenleri bu geniş çerçeveyi ihmal ederek analiz edemeyiz. Soru: Türkiye buradan çıkabilir mi? Egemen ulusal bir devlet olarak kalmak istiyorsa, buradan çıkması lazımdır. Ancak bu haliyle çıkamaz. Kürt siyasetlerinin de bu halleriyle anti-emperyalist bir rota izlemeleri olanaklı değildir. Öyleyse, bu çatışma ve bu “ayar bombaları” nı izlemeye devam edeceğiz. Somut durum budur.

TC devleti de, PKK de, her ikisi de reel olarak emperyalist bloğa dahildir. Bu çerçevenin dışına çıkamazlar. Çıkmaları için mevcut yapılarının kökten değişmesi gerekir. Zaten PKK daha düne kadar ne AKP rejimiyle ne de IŞİD’le işbirliği yapmakta bir beis görmüyordu. Bu, yarın da yapabileceğine karine teşkil etmez mi? Bunların dahilinde tek tek “iyi adamlar” ın olması bu gerçeği değiştirmez. Siyasete, yoğunlaşmış sınıf mücadelelerine referans veren jeo-ekonomi-politik çerçevelerle kesişen veya çatışan siyasete bakmak lazımdır.

Son bir şey, Türkiye devleti PKK’yi, eh ara sırada zevahiri kurtarmak adına, IŞİD’i şikayet ediyor. Gelgelelim, kendisi bizatihi egemen ülkelerin toprak bütünlüğünü ve siyasal egemenliğini hiçe sayarak o ülkelrin işgallerine aktif olarak katılıyor. Bu işgallerde rol almış cihatçı teröristlere büyük lojistik destek sağlıyor. Bünyelerindeki savaşçıların ülkemizde veya ülkemiz üzerinden devşirilmelerine onay veriyor. Hatta bu süreci örgütlüyor. Canlı bomba yakınlarının açıklamalarına bakalım. Çocuklarını ihbar etmişler, devletten yardım istemişler. Ancak yardım alamamışlar. Devlet cihatçıların sınırlarımızdan girip çıkmalarına izin veriyor. Onların ihtiyaçları olan silah ve mühimmatı temin ediyor. Savaşçılara ve savaşçıların  yakınlarına tıbbi hizmetler veriyor. 

IŞİD’i halen hukuken, aynı ABD’nin yaptığı gibi, terörist örgüt olarak kabul etmeyen bir devletten söz ediyoruz. Bütün bunlar olmuyormuş, bütün bunları yapmıyormuş gibi davranarak “PKK terörü” nden şikayetçi olan bir devlet var ortada. Hâlâ Ankara’yı kimin, kimlerin patlattığını mı merak ediyorsunuz?

Bu yazı Yazılar kategorisine, Ankara KatliamıAnkara PatlamasıBeider MeinhoffBreivikCity of LondonDeutsche BankIŞİDjeo-ekonomi-politikKızıl TugaylarPKKRapallotayyipVolkswagen,Wall Street etiketleri ile kamil tarafından yazılmıştır. yer imlerinize ekleyin.

Öngörü ve vizyon yoksa perişanlık vardır

Tekrar olsun, emperyalizmin ortaya çıktığı zamandan beri terör jeo-ekonomi-politik bir vak’adır. Bunu gözardı eden bir terör analizi yetersiz kalır. Bu, siyasetin ve onun araçlarından birisi olan terörün, yukarılarda bir yerlerde, gözle görülmesi kabil olmayan, elle dokunulamayan, sürekli senaryolar yazıp, pürüzsüz bir şekilde uygulayan adeta ilahi kudret atfedilen bir tür bilim-kurgusal gücün varlığına iman etmek anlamına gelmiyor. Tersine, jeo-ekonomi-politik kavramının açılımına bakıldığı zaman somut ve reel olmayan hiç bir bileşeninin olmadığını görüyoruz.

Bu kavramı yaratıp kullananlar, sahadaki konumları, rolleri izledikleri çıkarlara göre değişebilen oyuncuları, baş oyuncuları, yardımcı oyuncuları, figüranları olan dinamik bir mücadele alanından söz ederler. Ulusal ve uluslararası olanın iç içe geçebildikleri, birbirlerini kat edebildikleri bir çatışma alanından. “Uğrak” ın konjonktür için ifade ettiğine benzer bir anlamı, bu kez, ekonomik kaynakları ve onlara ulaşma olanaklarıyla “coğrafya” nın jeo-ekonomi-politik için ifade ettiğini saptıyoruz.

Emperyalistlerin Suriye’ye karşı bütün askeri girişimleri  sahada iflas etti. Artık onları vurmaya başlayan bir sürece dönüştü. Bu ilk kez olmuyor. El Kaide yetmişli yılların sonlarında Brzezinski’nin önerisiyle CIA tarafından en az ellili yıllardan beri el altında tutulan islamcı malzeme kullanılarak kuruldu. El Kaide, Afganistan’da emperyalistler adına olumlu hizmetler yaptı. Gelgelelim, Afganistan’daki solcu rejim çöktükten bir süre sonra başı boş kaldı. Kontrolden çıktı. Sonra oradaki büyük bir kısmı Taliban haline geldi. El Kaide, Pakistan’a, İran’a, Çin’e, Rusya’ya karşı kullanıldı. Yugoslavya’ya yapılan emperyalist saldırıda roller aldı. Sonra yine kontrolden çıktı. Daha doğrusu kontrolden çıkartıldı. Bu oyun böyle devam etti. Ediyor.

Burada önemli olan nokta, “kontrollü kaos” stratejisinin uygulanabilmesi için emperyalistlerin bir lejyoner cihatçı havuzu meydana getirmiş olmasıdır. Bunların bugün sayılarının yüz ila iki yüz bin arasında olduğu iddia ediliyor. Bu sayede, gerektiği zaman, gereken yerlerde bu havuzdan derlenmiş cihatçılardan “yeni” örgütler kurmak mümkün oluyordu. Diyelim, bir tanesinin belli bir yerdeki icraatları başarısız oldu, veyahut Batı kamuoyunda büyük tepkiler doğurdu, hemen onun tasfiyesine ve başka bir tanesinin devreye sokulmasına çalışıldı. Bu arada kimi zaman  itibar kaybedenlerin tasfiyesi direnişle karşılanabiliyordu. Her hali kârda, emperyalistler bütün dünyanın gözü önünde, kirli, alçakça bir oyunu, emperyalist vekalet savaşlarını, “özgürlük savaşı”, “demokrasi ve insan hakları mücadelesi” adı altında pazarladılar. Pazarlamayı sürdürüyorlar.

Mesela Libya saldırısı öncesinde, ABD yönetimi ve müttefikleri El Kaide’yi yerden yere vuruyorlardı. Libya gündemlerine girdiğinde, ABD’nin Afrika birliklerinin (AfriCom) başındaki general Carter Ham, El Kaide’nin kara operasyonları için kullanılmış olduğunu, NATO’nun yardımcı kuvvetleri olarak Libya’da görev yapmış olduklarını itiraf etmişti. Örgütün daha sonra bu konumunu istismar ederek bazı Afrika ülkelerini ele geçirmeye çalıştığını, örnekse Mali’de, Libya’da kendilerine NATO tarafından verilmiş  silahları kullanmış olduklarını söylemişti. Yugoslavya ve Afganistan’da da görev almış bu deneyimli generalin Libya müdahalesi sonraki gelişmelerle ilgili o zamanki açıklamalarına internetten ulaşmak hâlâ mümkün.

Emperyalistler Suriye’de de benzer işleri yaptılar. Yapmayı sürdürüyorlar. Dikkat edilirse, emperyalistlerin benzer şekilde el attıkları her yerde benzer sonuçlar ortaya çıkıyor. Ancak bu kez, Rusya, İran ve Çin’in jeo-ekonomi-politik anlamda kuşatılmasına yönelik girişimler (bununla yaşamsal hammade  kaynaklarının bulunduğu alanlara, emtia pazarlarına ve onların sevk, ulaşım ve iletişim olanaklarına siyasal müdahaleleri ve olası siyasal müdahaleleri, siyasal, stratejik avantajlar elde etme çabalarını kast ediyorum)  bu ülkelerin siyasal refleksiyle geri püskürtüldü. Tabii bu adını andığım ülkeleri tek başlarına değil, içinde yer aldıkları ekonomik çıkarların belirleyici olduğu, bölgesel ve uluslararası bağlamlarıyla birlikte düşünmek gerekir

Müttefikleri tarafından dahi yaptıkları sorgulanmaya başlanan (1) ABD yönetimi içinde, doğrudan bir savaşa dahil olmanın kendilerine neye mal olacağını gören kesimler  (en azından bir süreliğine) geri çekilerek, işleri alttan almaya karar verdiler. ABD’nin bu kararı, özellikle son 4 yılda, en önemli siyasal yatırım ve beklentilerini  Suriye sorunu etrafında planlamış olan Türkiye gibi vasal devletlerin boşa çıkması anlamına geliyor.

Türkiye’nin öngörüsüz, vizyonsuz, politikasız bir ülke haline gelmiş olmasının en çarpıcı görünümlerini izliyoruz. Türkiye devleti bugün eski, geçilmiş  konjonktürü yeniden var etmek adına direniyor. Yani olmayacak, artık tarih olmuş bir uğrağa geri dönülmesini istiyor. Gerçeklikten kopmuş bir haldedir. Tabii Türkiye’nin bu hali onun emperyalizmin saldırgan stratejisini izlerken işbirliği yaptığı, kullandığı araçları, bu arada, cihatçılarını da kat ediyor. Bu kez Türkiye de elinde patlamaya hazır bombayla, ya da canlı bombalarla orta yerde kala kaldı. Artık ne zaman, nerede, ne şiddette patlayacağını bilemediğimiz canlı bombalarla birlikte yaşıyoruz. Yaşamaya devam edeceğiz. Öyle görünüyor.

Tabii bu öngörüsüzlük, vizyonsuzluk, tek kelimeyle politikasızlık sadece AKP rejimi, TC devleti için geçerli değil. O rejimin işbirlikçisi olmuş, olan bileşenlerini de kapsıyor. Bu arada, solun geniş denebilecek kesimlerini de kat ediyor.

Emperyalizmin Suriye planları başarısız olunca, etap etap yeni planlar devreye sokuldu. Yeni planları uygulayacak “yeni” özneler, “yeni” örgütler kullanıldı, yeni taktiklere başvuruldu. Bir “false flag” girişimi olarak Guta Katliamı’nın Batı kamuoyunda tepki yaratmasından sonra baş planlayıcısı Suudi Bender bin Sultan’ın (“Bender Bush”) yönetimindeki Suriye operasyonlarında bundan böyle Katar ve Türkiye’nin daha etkin rol almasına karar verildi.

ABD, ne zamandır zaten “ılımlı İslam” namı altında en eski ve en sadık islamcı hizmetkarı olan Müslüman Kardeşler örgütünü BOP coğrafyasında etkin olarak kullanmak istiyordu. Ancak S.Arabistan ve (özellikle de darbeden sonra) Mısır buna hoş bakmıyorlardı. 2005’te sonradan CIA başkanı da olacak neo-con General Petreaus’un önerisini hayata geçiren CIA, Müslüman Kardeşler’le sıkı parasal ve siyasal ilişkileri bulunan Katar’a BOP uygulamalarında daha etkin bir rol vermeye başladı. Bundan sonra “Arap Baharı” propagandası altında bölgedeki Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler iktidara taşınmak istendi. Başarısız olundu.

Katar ve Türkiye’nin girişimleriyle Suriye’de 2011’de (aralarında Esad yönetiminin aynı yıl ilan etmiş olduğu afla hapisten çıkmış Suriye M.Kardeşleri liderlerinin de bulunduğu kişiler tarafından) Ahraruş Şam örgütü (“Özgür Şamlılar”) kurduruldu. Bu örgüt daha sonra IŞİD ve El Nusra gibi örgütlerle işbirliği, yer yer ve zaman zaman koordinasyon halinde çalışmaya başladı. IŞİD ve El Nusra’nın kontrollerinde yaşanan güçlüklerin, Katar ve Türkiye’nin doğrudan denetimi altındaki Ahraruş Şam’ın, özellikle sözde anti-IŞİD koalisyonun kurulmasından sonra etkinliğini arttığı biliniyor. Bunda koalisyonun başındaki General Allen’in rolünü ihmal etmeyelim.

Bununla birlikte, bu örgütlerin birbirlerine göre sahadaki sınırlarını tespit etmek mümkün değildir. Aralarında alan kontrolü, liderlik çekişmeleri gibi nedenlerle çatışmalar olduğu gibi, kesişmeler, geçişlilik (paralı savaşçılar varsa, transferler de olacaktır)  söz konusu olabiliyor. Buna göre, mesela bir çok mahalde kim IŞİDci kim Ahraruş Şamcı tespit etmek zorlaşıyor.

Ahraruş Şam örgütü Hatay’ın hemen karşısındaki (Cilvegözü sınır kapısıyla karayolu bağlantısı olan)  İdlip (2) kentinde kurulduktan sonra Türk devletinin, özellikle TSK’nın ve MİT’in büyük desteğini elde etmiştir. Halen bu örgüt içinde çok sayıda TSK mensubu subayın ve MİT görevlisinin yer aldığı iddia edilmektedir. Türk devleti bugüne kadar inandırıcı kanıtlarla bu iddialara yanıt verememiştir. Bu iddialar arasında yeni genelkurmay başkanı döneminde Ahraruş Şam’a verilen doğrudan askeri desteğin artmış olduğu da var.

Özcesi, neo-con general John Allen ve Erdoğan-Davutoğlu planına göre IŞİD’in yerine bu kez Ahraruş Şam öne sürülmek isteniyordu. Bir anlamda IŞİD tabelası, Ahraruş Şam olarak değiştirilecekti.

Rusya, Ahraruş Şam’ı hedef alıp, onların mevzilerini de bombalayınca ilk önce ABD Senatosu Savunma Komitesi başkanı, eski başkan adayı  neo-con McCain, Rusya’nın Suriye’deki ABD hedeflerini vurmuş olduğunu ve ABD’nin yanıt vermesini istedi. Bunun kabul edilemez olduğunu ilave etti. Arkasından neo-conların Avrupa’daki has adamlarından Fransa dış bakanı Fabius kaygularını dile getirdi. Rusya’nın operasyonlarıyla  teröristleri desteklediğini söyledi. Bu arada, Erdoğan ve Davutoğlu büyük bir moral bozukluğu ve hayal kırıklığı içinde Rusya’ya küstüklerini ilan ettiler. Ekonomik yaptırımları ima ettiler. Tam bu sırada Rusya yine daha erken davranıp, Türkiye’ye giden gaz miktarını neredeyse yarı yarıya azaltmaya karar verdiğini açıkladı. TC devleti Rusya’nın restini görmüş oldu. Üstelik ABD’nin Rusya’nın bu davranışları karşısında kılını kıpırdatma isteğine sahip olmadığı da ortaya çıkmıştı.

Geçen gün internette okudum, Rus bombardımanı başladıktan sonra geçen zaman içinde en az üç bin cihatçı Suriye’yi terk etmiş. Aşama aşama başlatılan kara operasyonlarıyla birlikte bu sayının kat be kat artacağı açıktır. Pekiy, bu kadar cihatçı nereye kaçacak? Suriye kökenlilerin bir kısmı muhtemelen orada silah bırakıp, halkın arasına karışarak kaybolmaya çalışacaklar. Ya gerisi? Cihatçılar arasında Arapçadan sonra en yaygın kullanılan dil Türkçedir. Demek ki çok sayıda Türk cihatçı var. Bunların bir kısmı Ahraruş Şam’a kapak atmıştı zaten. Yani, TSK’nın ve MİT’in doğrudan kontrolünün güçlü olduğu saflara geçmişlerdi diyebiliriz.

Bakınız, “Müslüman Kardeş” Erdoğan’ın iktidardan düşmesi  neo-conları, onların bölgedeki ve Avrupa’daki müttefiklerini, bunların hep birlikte destek oldukları cihatçı sürülerini kendileri için çok değerli ve kullanışlı bir dayanaktan yoksun bırakacaktır. Bunun altını çiziyorum.

ABD’nin İran’la antlaşması sonrasında S.Arabistan ve Katar kendilerini biraz daha geri plana çektiler. Bu şartlarda, Kuveyt örgütün en önemli finansörü haline geldi.  Böylece artık meydan Türkiye’ye ve Tayyip’e kalmış oldu.  Yani Bender’in yerini  Erdoğan aldı demek de mümkün. Rusya operasyonunun alandaki cihatçıların büyük bir kısmını himayecileri olan Türkiye’ye ve Erdoğan’a doğru iteceği açıktır (3)

Türkiye’de ilk etkili şiddet olayları 7 Haziran seçimleri öncesinde, yani İran-ABD antlaşmasını izleyen günlerde görüldü. Bu antlaşma ABD meclisinde onaylanana ve sonrasında Rusya’nın müdahalesi başlayıncaya kadar artarak devam etti. Türkiye’deki seçimlere AKP hükümetinin atfettiği özel önemi de biliyoruz.

Gelgelelim, artık bu rejimi AKP ve Tayyip yönetiminde sürdürmek mümkün görünmemektedir. AKP 400 vekili de alsa bu gerçek değişmeyecektir. Bunu görebilmek için gerekli bir ön koşul, TC devletini AKP ve Tayyip’e eşitlememektir.  Şimdi emperyalist patronlar ve onların sınıf işbirlikçileri nazarında sorun,  AKP’nin ve Tayyip’in bu hali kabullenmek istememesi, hissettiği korkunun da baskısıyla  kontrolsüz davranma eğiliminde olmasıdır (4)

Suriye’de dört yıldır süren bir savaş var.  Türkiye bu savaşa doğrudan müdahil olmuş. Hava Kuvvetleri komutanının beyanatını okuduk. TSK doğrudan bir savaşın içindedir. Bu savaşın kazanılamayacağı anlaşılmıştır.  Kuraldır, yenilenler bedel öderler. Dört yıl kirli bir savaşın sevk ve idaresine aktif olarak katılmışsınız, sonuçlarına katlanmamak olur mu? Rüzgar eken fırtına biçer.

Hiç kuşkusuz TC devletinin bu siyasal çapsızlığına, Kürt siyaseti ve onun yörüngesindeki sol siyasetlerin çapsızlığının katkısı olmuştur. Bu yanlışın bedeli bir kez daha solcu, devrimci kanı olmuştur.

Bir de tabii her zamanki gibi  darbe çağrısı yapan utanmaz, ahlaksız  “orducu sosyalistler”, TSK’nın “vatan savaşı” vermekte olduğunu ilan eden alçaklar var. Aslında bu figürler dün yaptıklarını bugün de yapmaya devam ediyorlar. Onların işleri bu. Utanmazlıkta, alçaklıkta sınır tanımazlar. TSK, şu an dahi Suriye coğrafyasında işgal edilmiş alanlarda emperyalizm adına Suriye halklarının anti-emperyalist direnişini bastırmakla meşgul. TSK darbe yaparsa, AKP rejimini kurtarmak ve sürdürmek için yapacaktır. TSK bölgemizdeki bütün mazlum, ilerici halkların düşmanıdır (5). Olası darbesini emekçi, ilerici halk sınıflarını bastırmak için yapacaktır. Yok efendim, “ordunun alt kademeleri…” falan. Geçiniz! Ne alt kademesi, üst kademesi, bu dün olduğu gibi bugün de düzenin ordusu, NATO’nun ordusu. Kaldı ki, o ordunun da Tayyipçiler ve Fethullahçılar arasında aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya bölünmüş olduğunu emekli subaylar sık sık ifade ediyorlar.

Dün Ankara’da yaşanan ve bundan sonra da benzerlerinin devam edeceği anlaşılan katliamı yukarıda sözünü ettiğim, esasen çoğumuzun malumu olan gerçekler etrafında düşünmek gerekir. Türkiye gibi bir ülkenin solunu, yani tek gelecek umudunu, “solun kitleselleşmesi” gerekçesiyle (oportünistlerin sık sık bu gerekçe arkasında saklandıkları malumdur)  etnik bir grubun özel gündemine tabi kılmaktan kurtarmazsak perişan olacağız.

Bunun için devrimci sosyalistlerin “ulusal sorun” u yok sayması değil, ona proletarya siyaseti çerçevesinde, proletaryanın çıkarları adına sahip çıkması gerekir. Kürt siyaseti, “demokratik emperyalizm” in ihsanlarıyla  bir şey elde edemeyeceğini bugüne kadar, şu kadar deneyimden sonra dahi anlayamadı. Doğrusu, anlamak da istemiyor.

“Ulusal sorun” un liberal bir siyasal bağlama ya da başka bir ifadeyle “demokratik modernite” çerçevesine oturtulması kaçınılmaz olarak onu bir “kimlik” siyaseti formuna sokar. “Ulusal sorun”  “etnik sorun” içeriğine indirgenmiş olur.

Dün barış istedikleri için toplu halde katledilen arkadaşların hemen hepsinin kafasında şu da bu ölçüde sol, sosyalist bir program vardı. Gelgelelim, Kürt siyasetinin sol, sosyalist bir programı, derdi olduğu söylenemez.

Kürt siyasetinin “etnik gündemi” yle, AKP siyasetinin “islamcı gündemi” arasında şekil bakımından siyaseten bir fark göremiyorum. Esasen ikisi arasındaki yakınlaşmayı bu “özel gündem” lerinden hareketle de  izah etmek mümkündür. Unutmayalım, her şeye rağmen içinde yer aldıkları uluslararası bağlam bakımından ikisi halen müttefiktir. Reel durum budur. Öngörüyü, vizyonu, tek kelimeyle, politikayı buna göre yapmak gerekir (5)

Yeni bir konjonktürdeyiz. Eskisini geri getirmek mümkün olmayacaktır.

NOTLAR:

1) Tabii rekabet sadece adı geçen ülkelerle emperyalist ülkeler arasında değildir. Emperyalist ülkelerin kendi içlerinde, kendi aralarında da çekişmeler, gerilimler var. Örnekse, özellikle Almanya, Ukrayna sorunu ve Suriye, Irak, Afganistan gibi ülkelerden son zamanlarda AB ülkelerine doğru yoğunlaşan göçler dolayısıyla zarara uğrayacağını gördü. Almanya sermayesinin önemli temsilcileri Rusya’ya şu aşamada ihtiyaç olduğunu Merkel yönetimine hatırlattılar. ABD’nin İran’la antlaşmasını, Rusya’nın Suriye’ye müdahalesini Batı’da en olumlu karşılayan ve bunu en üst düzeyde açıkça ifade eden ilk ülke Almanya oldu. Elbette Almanya ve ABD ve diğer emperyalistler arasında karmaşık çıkar çatışmaları, çatışma konuları ve alanları var. Ancak Volkswagen ve Deutsche Bank olaylarının bu son Ukrayna ve Suriye gelişmeleriyle alakası olmalıdır.

2) Birçok cihatçı örgüt, mesela IŞİD de, aynı kentte kurulmuştur. Bunun en önemli nedeni Türkiye’dir. Türkiye’nin olmazsa olmaz bir öneme haiz lojistik desteğidir. Bu bakımdan bu kent büyük bir stratejik öneme sahiptir. Hem Türkiye hem de müttefiki cihatçılar için. Aynı nedenden dolayı bu kent, Rusya ve Suriye ordusunun öncelikli hedefi olacaktır. Çünkü Türkiye’den gelen çok değerli lojistik desteğin önü kesilmeksizin Suriye kontrol altına alınamaz. Bu kentin düşmesi ve kalıcı şekilde Suriye yönetiminin elinde kalması, cihatçılar ve hamisi Türk devleti için sonun başlangıcıdır. Çünkü kaybeden cihatçılar için oradan ötesi Cilvegözü’dür.

Türk devletinin ve cihatçılarının kendileri için moral açıdan da önemi olan  İdlip’te büyük bir direnişinin söz konusu olacağını tahmin etmek zor değildir. Bazı medya organlarında Türkiye’nin bu kent etrafında yığınak yaptığı veya yaptırdığı iddiaları vardır. Doğru olma olasılığı yüksektir.  Ankara’nın bombalanmasının ipuçlarını da buradan hareketle okumak mümkündür. Yani mesele kimin ne amaçla bombaları patlattığından çok Türkiye’nin şu an Suriye sorunu etrafındaki konumudur. Bunun altının çizilmesi gerekir. Türkiye, gırtlağına kadar Suriye sorunun içine batmış haldedir. Bunu tespit etmek lazım. Bu tespit olmadan ülkede, bombalamalar da dahil,  yaklaşık dört yıldan beri olup biteni kavramak mümkün olmayacaktır. Mesela bu çerçevede, Ankara’nın patlatılmasının devletin bilgisi dışında gerçekleşmiş olması kabil değildir.  Teşvik mi etmiştir, yoksa  önleyememiş midir, bu saatten sonra bu tartışmanın manası yoktur. Dediğim gibi, sorun Türkiye’nin Suriye’de (en kirli biçimiyle) savaş halinde olmasıdır. Bu bakımdan sadece geçen dört yılı değil, yakın geleceğe dair olası gelişmeleri de -bu durumu tespit etmeden- öngörmek olanaklı olmayacaktır.

3) Rusya’nın askeri müdahalesinin başarısı kaçınılmaz olarak diplomatik sahada ya da uluslararası hukuk alanında bir restorasyona yol açacaktır. Rusya öteden beri, Yalta Konferansı’nda alınan ve BM tarafından onaylanan ulusal devletlerin uluslararası hukuk tarafından tescil edilmiş egemenlik haklarını başka devletlerin şu ya da bu gerekçeyle ihlal etmemesi gerektiği ilkesinin tekrar kararlılıkla uygulamaya konmasını, iç işlerine karışmama ilkesine saygı duyulmasını istiyor. Yalta’dan sonra modern dünya tarihinin en uzun sürmüş barış döneminin bu ilke sayesinde olanaklı olduğunu iddia ediyor.

Bilindiği gibi, ABD, 2.D.Savaşı sonrasında  bu ilkeyi ilk kez Eisenhower Doktrini doğrultusunda 1957-9 Suriye Krizi etrafında ihlal etmiş, SSCB’nin kararlı duruşu sonrasında geri atmak zorunda kalmıştı. Şimdi yine bir Suriye sorunu etrafında aynı ilke Rusya ve ABD arasında tartışılıyor.

4) AKP hükümeti 2013 Haziran’ından sonra siyasal bir ceset haline gelmiştir. Siyasal tarihte örnekleri çoktur. Siyaseten ceset haline gelmişlerin kaldırılıp bir yana atılması iç ve dış faktörlerin istikrarsız davranışları nedeniyle zaman alabiliyor. Bugün artık ortada bu katliamları soruşturabilecek kadar dahi bir “devlet aklı” nın bulunmadığı haklı olarak ifade ediliyor. Devlet cihatçı çetelerin, mafyaların içinde at oynattıkları bir alana dönüşmüştür. Hükümeti, ordusu, polisi, MİT’i sadece ulusal ölçekte değil, uluslararası çapta da “suç örgütleri” haline dönüşmüş bir devletten söz ediyoruz. AKP rejimi, önceki rejimin bütün zaaflarının, yozluklarının, zayıflıklarının, gericiliğinin gidebileceği son sınırlara kadar itilmesi anlamına geliyor.

5) Geçenlerde bir gazetede okudum. PKK ile girilen bir çatışmada hayatını kaybetmiş bir erin Cemevi’nde yapılan cenaze törenine TSK itibar etmemiş. Ben şahsen bunda TSK adına aykırı olan bir taraf göremiyorum. Tersine her zaman Sünni ve Türk bir nüfusun devleti olduğunu bildiğimiz TC adına tutarlı bir davranış olduğunu belirtmek lazım. TC devletinin “laik” bir maske arkasında saklanmış Türk ve Sünni suratını en temayüz etmiş haliyle TSK’nın duruşunda bulabiliriz. Zaten Suriye’deki varlığı, Sünni cihatçılarla ittifakı da “Alevi Esed”i ortadan kaldırmak adına değil mi?

6) Bugün Rusya ve İran’ın, Suriye ve Irak’taki etkinliği sadece Türkiye’yi, AKP rejimini, Tayyip’i değil, onunla aynı uluslararası bağlam veya jeo-ekonomi-politik çerçeve içinde konumlanmış bölgesel Kürt siyasetlerini de huzursuz ve rahatsız etmiştir. Bunu kavrayabilmek için yukarıda adı geçen oyuncuların tarihi jeo-politik konumlarına, veyahut süreklilik arz eden tarihsel-siyasal duruşlarına, siyasal davranış biçimlerine bakmak gerekir.

Tweetle

“İt dalaşı”

Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahalesi, muhtemelen Obama yönetimiyle, kapalı kapılar ardında varılmış bir antlaşmanın sonucudur. Öncelikle ABD-İran antlaşması böyle bir müdahalenin önünü açmıştır. Muhtemelen askeri müdahalenin ilerleyen evrelerinde, siyasal çözümün, belki yeni bir Cenevre sürecinin yolu açılacaktır.

ABD ve Avrupalı müttefikleri Orta Doğu’da dönüp dolaşıp kendilerini vurmuş olan bir çıkmazın içine hapsolduklarını gördüler. Giderek oradaki gelişmeleri kontrol edemediklerini anladılar. ABD’deki demokrasi güçleri ABD’nin neo-con histerinin peşinde boyutları öngörülemez bir savaşa doğru sürüklenmekte olduğunu fark ettiler. Hatta sadece demokrasi güçleri değil, şahinlerle aralarına mesafe koymak isteyen Cumhuriyetçiler de tırstılar.

ABD ve Avrupalı müttefikleri arasında Orta Doğu politikası konusunda gerilimler arttı. İran antlaşması ve Rusya müdahalesi hem Obama yönetimini hem de Avrupalı müttefiklerini belki de bir kez daha ipten almıştır.

Hiç kuşkusuz bu müdahale, emperyalist ittifak içinde aktif ya da pasif bir şekilde yer alan ülkelere mevcut konumlarını gözden geçirmeleri bakımından olanaklar sunuyor. Bu jeo-ekonomi-politik bilek güreşinin kağıtların yeniden karılması gibi bir sonucunun olması beklenmelidir. En azından, ittifaklar konusunda söz konusu ülkelerin manevra alanını, eski soğuk savaş döneminde olduğu gibi, nispeten genişletebilir.

Pekiy bu itirazlar, NATO protestoları, Türkiye’nin Rusya karşıtı çıkışları niye? Elbette Rusya’ya açıkça “çok iyi yapıyorsun, devam et” diyemezler. Ona sürekli sınırlarını hatırlatacaklardır. Bunun için her adımında onun üzerinde baskıyı arttırmak isteyeceklerdir. Bu anlaşılır bir şeydir.

Bundan başka, NATO da tek sesli, su sızdırmaz bir örgüt değildir. Farklı çıkar ve kayguların orada seslendirilmesi beklenmelidir. Kaldı ki, NATO, devasa uluslararası askeri tekellerle iç içe geçmiş olan bir kuruluştur. Esasen neo-con anlayışına sponsor olan iki temel ekonomik güçten birisi petrol tekelleriyse; diğeri,  bu askeri sanayi kompleksleri, tekelleridir. Bunların da bir çok durumda yollarının kesiştiklerini biliyoruz.

Daha önce bir çok kez ifade etmiş olduğum gibi, uluslararası finans-kapitalin oligarşik örgütleri arasında ekonomi-politik önceliklerden kaynaklanan fikir ayrılıkları, farklı politik tercihler adına baskılar emperyalist sistemin fıtratında var. Bir örnek olsun, kurucuları arasında eski Naziler’in, faşistlerin bulunduğu Bilderberg adlı emperyalist oligarşik kuruluşun, yakınlarda bir süre İsveç dış işleri bakanlığı da yapmış önde gelen bir üyesi, yakın bir zaman önce, “Avrupa için Rus Ortodoks hıristiyanlığı, İslam fundamentalizminden daha tehlikelidir” mealinde bir açıklama yapmıştı.

Göçler ve olası terör eylemleri nedeniyle kamuoylarının baskısı altındaki Avrupalı ülkeler, en azından, Rusya’nın kendilerine geçici bir süre için de olsa, nefes aldırabileceğini düşünüyorlar. Dikkat edilirse, NATO dışında, özel koşulları nedeniyle vasal TC devleti bir yana bırakılacak olursa, ne ABD’den, ne de Avrupalı müttefiklerinden Rusya’yı hedef alan sert tepkiler duyuluyor. Aksine, mesela Almanya gibi önemli bir müttefik Rusya’nın bu müdahalesine ihtiyaçları olduğunu, en üst düzeyde, açıkça ifade ediyor.

Muhtemelen bu müdahale Irak’ı da belli bir ölçüde kapsamına alacaktır. Hatta Çin’in de müdahaleye destek vermesi beklenebilir. Çin ihtiyacı olan enerjinin büyük bir kısmını İran ve S.Arabistan gibi ülkelerden temin ediyor. Geri kalanını temin ettiği ülkelerin çoğu da bu bölgeyle bağlantılı bir coğrafyada bulunuyorlar. Sadece hammade pazarları değil, Çin’in mamullerini sattığı pazarların önemli bir kısmı da buradadır. Çin, Rusya’yı izler; ona ihtiyacı olduğunu bilir. Ancak kendisi gibi Avrasya bölgesinde bulunan bu ülkenin kendi başına, amiyane tabirle, racon kesecek kadar güçlenmesini de istemez. Onun da kendisine muhtaç olmasını arzular.

Şimdi bir imha savaşına girişmiş olduğu anlaşılan Rusya’ya karşı emperyalist baskılarda Türkiye’nin öne itiliyor olması da anlaşılırdır. Türk ordusu zaten bir kaç yıldan beri cihatçılardan yana olarak bu savaşın aktif olarak içerisindedir. Türkiye emperyalist patronları gibi bir “vekalet savaşı” yürütmüyor. Aktif olarak sahadadır. Söz konusu vekalet savaşının en temel lojistik merkezidir, dayanağıdır. Türkiye olmasaydı, Esad yönetiminin işi hayli kolaylaşırdı. Son dört yıldan beri Türk hükümetinin arkasındaki  uluslararası desteğin en önemli nedeni bu Suriye Krizi’dir. Türkiye’deki hükümet son dört yıldan beri sürdürülebilirlik hesaplarını yaparken bu kartın kendisi için ifade ettiği yaşamsal anlamın farkındadır.

Bu krizin bu şekilde sona ermesi, Türkiye ve AKP hükümeti, onun başındaki figürler için telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır. Bu yüzden hükümet direniyor. Direnirken kışkırtıyor. Kendisini gaz verilmeye açık bir halde tutuyor. Vur denildiğinde öldürme arzusu taşıdığını sorun etrafındaki davranışlarıyla gösteriyor. Bu arada, Türkiye’nin, emperyalist blok ve NATO içindeki oligarşik çıkar grupları tarafından manipüle edilmesi kolay bir devlet haline getirilmiş olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Bugün için Suriye’de sürmekte olan “it dalaşı” nda Türkiye şahin rolündedir. Ancak Batı bloku için bu rolün sınırları olmak gerekir. “Kırmızı noktalar” belirlenmiştir. Türkiye’nin kontrolden çıkması halinde, bu hükümetin mirasçısı olmakla övündüğü geçmişteki DP hükümeti devrinde yaşanana benzer gelişmeler olabilir. Yani Türkiye’nin ipinin çekilmesi zaruretinin   hükümet katında sonuçları olabilir. Elbette fatura öncelikle Erdoğan ve Davutoğlu’na çıkar. AKP rejimine bir şey yapmazlar. Tersine, olası bir müdahaleyi o rejimin meşruiyet tazelemesi için kullanabilirler.

Bu konuda güncel bir örnek Mısır’dır. Askeri darbe sonrasında Mübarek rejimi adeta yeniden tadil edildi. Önemli ölçüde yitirmiş olduğu toplumsal meşruiyetini daha güçlü ve bu kez alternatifsiz olarak tazeleme olanağı buldu. Bizden, geçmişten bir örnek, 27 Mayıs Darbesi. Darbeden sonra askeriyenin kurdurduğu bütün hükümetler Menderes’siz, Bayar’sız, ama DP ağırlıklıdır.  Ya da bu hükümetlerde, alaşağı edilmiş, darbenin nedeni olarak sunulmuş  bir parti olarak DP’nin ağırlığı beklenenden fazladır diyelim. Böylece AP hükümetlerinin önü açılmış, DP rejimi yeni bir ad altında sürdürülmüştür. Bunu DP kadroları ve DP  karşıtı resmi muhalefetle işbirliği içinde askeri müdahale mümkün kılmıştır.

İnönü’nün kendisi için de geçerli olması gereken, artık neredeyse bir tekerleme halini almış bir sözü vardır: (Mealen) “Büyük devletlerle işbirliği yapmak fille yatağa girmeye benzer. Sağa da sola dönse altında ezilirsiniz”. Bunun açılımı şudur: Emperyalizme vasal olursanız, onun işbirlikçisi olursanız sizin için ilk dolaysız sonucu depolitizasyon olur. Sizin bütün politika yapma araçlarınızı elinizden alır. Pasifize edilirsiniz. Dahası, politik düşünme yeteneğinizi dumura uğratır. Bugün TC devletinin ve Türkiye’deki dahil bölgesel Kürt siyasetinin başına gelen budur.

Bu saatten sonra ölçeği küçültmeye kalkmak da çare olmayacaktır. Rusya, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Çin gibi oyuncuların sahaya hakim olmaya, en azından, ortak olmaya başladıkları şartlarda, elbette emperyalist blokun temsilcisi olduğu jeo-ekonomi-politik kaygulardan çok farklı jeo-ekonomi-politik kayguların da devrede olacağını öngörmek gerekir.

Tweetle

İtirazlar 2

Vaktiyle, şimdi adı aklıma gelmeyen bir marksist düşünür, siyasetin nesnesinin konjonktür olduğunu söylemişti. Veya  o anlama gelebilecek  bir şey demişti. Doğrudur. Dinamik, pratik bir sorun olarak siyasetin nesnesi konjonktürdür. Konjonktür toplumsal-sınıfsal ilişkileri, bu ilişkilerin sadece geçiciliği anlamında güncel görünümlerini değil, zaman içinde kararlılık gösteren, yapısallaşmış, kurumsallaşmış görünümlerini, karşılıklı etkileşimleriyle her ikisini birlikte içerir.

Konjonktür kopuşları gözardı etmeyen sürekliliğe referans verir.  Özcesi, bu kesintileri gözardı etmeyen sürekliliğin kat ettiği olayların, olguların belli bir uğrakta belli bir dinamik kümelenişi olarak görülebilir. Konjonktür yapılara referans verir. Ancak yapılara indirgenemez. Bir yapı değildir. Olguların, olayların belli bir uğraktaki henüz yapılaşmamış kümelenişidir. Süreçlere referans verir. Yeni süreçleri tetikleyebilir ancak bizatihi belli veya doğrusal bir süreç değildir. Her zaman belli bir  “uğrak” bağlamında anlam kazanır. Bu anlamıyla geçmişi de günceli de kat eder.

Bugün bölgemizde ortaya çıkmış olan bu konjonktür elbette günümüz dünya konjonktürünün bir bileşenidir. Onu gözardı ederek analiz edilmesi kabil değildir. Bugün dünyaya baktığımız vakit,  tarihsel olarak düşüş eğilimi içinde olan geleneksel emperyalist hegemonik güçlerle, emperyal güçler olarak yükselmek isteyen ülkeler arasında bir mücadelenin öne çıktığını tespit edebiliyoruz. Bu ikinciler uluslararası platformlarda, en üst düzeyde, bu taleplerini çok kutuplu bir dünyanın meşruiyetini savunarak dile getiriyorlar. Elbette bu çatışan baş oyuncuların etrafında, şu ya da taraf yanında yer alan ama bu konumlanışlarının istikrarlı olamayacağını, olayların, gelişmelerin seyrine göre kaymalar gösterebileceğini de hesaba katmamız gereken ülkeler var. İsterseniz bunlara vasal ülkeler de diyebiliriz.

Emperyalist sistem kaçınılmaz olarak her düzeyde, bu arada sistem içi ülkeler arasında da hiyerarşiler yaratır. Vasallar, vasallıklar oluşturur. Bu vasalların öz egemenlikleri sistemin konsolidasyon düzeyine göre,  veya isterseniz,  konjonktüre göre görece gevşer veya görece sıkılaşabilir. Mesela eski soğuk savaş devrinde, çatışan temel güçleri emperyalist ve sosyalist dünya sistemleri olarak tanımladığımız şartlarda, sanılanın aksine, ulusal egemen yapılar, vasal da olsalar, görece daha geniş bir manevra alanına sahiptiler.

Mesela, bizim cumhuriyet tarihimizin aşağı yukarı ilk altmış yılı için genel olarak ve nispeten daha sıkı bir egemenlik halinden söz edebiliriz. 1929 krizinin patlak verdiği, içeride muhalefetin sesini yükselttiği şartlarda, emperyalist blokla bütünleşmeyi daha uygun bir konjonktür ortaya çıkıncaya kadar ertelemek zorunda kalmış burjuva kemalist rejimin nasıl SSCB’ye dayanma ihtiyacı duyduğunu biliyoruz. Kemalist rejimin kapitalist Batı’ya sadakatinden kuşkuları kalmamış emperyalistlerin o koşullarda bu zorunlu tercihi anlayışla karşılamış olduklarını biliyoruz. Sonraki  Menderes ve Demirel (her iki deneyimin de CHP’nin iktidarda bulunmadığı konjonktürlerde görüldüğüne dikkat edilsin) kaçamaklarına aynı anlayışla yaklaşmamışlardı(1)

Devrimci solcular olarak sık yaptığımız bir yanlış, kapitalizm-emperyalizm tarihine bütünsel olarak bakamamaktır. Olguları ve olayları tarihsel boyutlarından, bağlamlarından, soyutlayarak ve tarihsel yönelimlerini ihmal ederek ele alabiliyoruz. Böyle olunca onlar arasındaki süreklilikleri, bağlantıları, ilişkileri, referansları da atlıyoruz. Doğru olmuyor tabii. Bu anlayışla, mesela, sıkça birbirlerinden kopuk yeni devirler, periyotlar ilan ediyoruz. Yeninin, aslında ne kadar “yeni” olduğunu sorgulamıyoruz. Mesela, son on beş yılda yaşadıklarımızı Cumhuriyeti sayaca bağlayarak numaralandırıyoruz. Farklılıkların altını çizmek bakımından kullanışlı olabileceği düşünülen bir ifade, giderek tarihsel bağlamından kopartılmış, “yeni” bir olgunun kavramsallaştırılmasına  tekabül eder şekilde kullanılmaya başlıyor.

Bizim cumhuriyet emperyalist sisteme eklemlendikten sonra konjonktürler içinde şu ya da bu ölçüde ve derecede  vasallık rolünü yerine getirdi. Vasallık bir emir-komuta zinciri olarak görülmemelidir. Emperyalist merkezle ve ya merkezlerle gerilimli ilişkilere referans verir. Ancak vasal devletin sürdürebilirliği sistem içinde mümkündür. Eski soğuk savaş sırasında, Türkiye’nin burjuva cumhuriyeti ve burjuva devleti emperyalist sisteme entegre olmadan söz konusu sınıfsal içeriğiyle varlığını ve hatta yurtsal bütünlüğünü sürdüremezdi.

Şimdi bazı yazarlar, “tek parti devri” ni ve -önceki kadar olmasa da- sonrasını da, uluslararası bağlamından kopartarak, laik, ilerici, kamusalcı bir devir olarak sunuyorlar. Bu tespitte eksik olan, o zaman genel olarak kapitalist dünyanın aşağı yukarı aynı politikaları ve rejim ilkelerini benimsemiş olduğunun görülmemesidir. Mesela, söz konusu olan planlı ekonomiyse, bu Japonya’da da, ABD’de, Fransa’da da vardı. Aynı şeyi, laiklik, devletçilik, tarımın sübvansiyonu, kamusalcılık için de söylememiz mümkündür. Türkiye bu bakımdan dışındaki kapitalist dünyayla aynı hizaydı. Onların yaptıklarından pek farklı bir şey yapmıyordu. Yöntem, biçim ve  tempo farklılıklarına takılmayalım.

Buna rağmen onlardan eksiği, özellikle de 2.D.Savaşı sonrası dönemde,  siyasal demokrasisinin sınırlarının darlığıydı. 30’lı yıllarda Batı’da da “demokrasi” sorunu vardı. Bu söz konusu darlık basitçe soğuk savaşın ürünü değildir. Salt onunla izah edilemez. Türkiye Cumhuriyeti daha kurtuluş savaşının örgütlendiği  yıllardan itibaren kendisini, komünizm tehdidi altında görür. Yani komünizm paranoyasıyla doğar. Anti-komünist histerinin neden olduğu siyasal davranış bozuklukları ta başından oradadır. Bu histeri olsa olsa soğuk savaş şartlarında kendisini daha serbestçe ve o ölçüde “meşru” şekilde ifade edebileceği olanaklara kavuşmuştur.

Kemalistler daha 1922’de askeri, diplomatik, ekonomik Sovyet desteğini arkalarına almış oldukları şartlarda dahi Londra’da “Batı dünyası” nın parçası olduklarını, olacaklarını duyuran “gayri resmi” temaslar (Fethi Okyar’ın gayri resmi bir sıfatla Londra’ya gönderilmesi)  yapıyorlardı. 1926’da, İzmir Suikastı davası sırasında kendisini siyasal olarak konsolide eden burjuva Cumhuriyet rejimi, “uluslararası meşruiyet” ya da emperyalist batı dünyasına giriş bileti almak adına Britanya ile anlaşmış (Ankara Antlaşması), fakat patlayan Büyük Bunalım bu antlaşmayla elde edilmesi  beklenen ekonomik kazanımların elde edilemeyeceğini göstermiş olduğu için eklemlenme zorunlu olarak ertelenmişti.

Ancak Cumhuriyet hiç bir zaman bu entegrasyon davasından vazgeçmemiştir (Bu konuyla ilgili olarak mesela İnönü’nün 1964’te Yön Dergisi’nde  Doğan Avcıoğlu’na; 70’lerin hemen başında Milliyet’ten Abdi İpekçi’ye verdiği mülakatlara, Hatıraları’na müracaat edilebilir) . Her zaman “Batı medeniyeti” camiasıyla birlikte saf tutma kaygusu gütmüştür.

Sonra Türkiye’de solcu avı, öyle kimilerinin iddia ettiği gibi, eski soğuk savaş yıllarında falan başlamamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın organizasyonunun başladığı yıllarla hemen hemen eşzamanlı olarak başlar. Bir kere Suphi’lerin planlı olarak katli var.  Rejimin içinden geçtiği her kritik evrede sola saldırı da şiddetlenir. 1924’te, 1925’te, İzmir Suikasti davası esnasında ve sonrasında; rejimin ekonomik olarak ayakta duramayacağının en önemli işareti olan Serbest Fırka olayının hemen öncesinde, esnasında ve sonrasında, SSCB’yi hedeflemesinin kaçınılmaz olduğu görülen 2.D.Savaşı’nın ayak seslerinin iyice hissedildiği 1938’de(2). Harp Okulu Davası’nı TC’nin erken bir soğuk savaşı başlatarak “Batı dünyası” na dahil olmak adına başvurmuş olduğu bir tür Reichtag Yangını olarak görmek mümkündür.

Bu “batıcı politika”  bugüne kadar sadakatle sürdürülmüştür. Bu bakımdan Cumhuriyet’in, emperyalizme göre konumu itibarıyla, bir değişime uğradığını söylemek mümkün değildir. Bugün emperyalist merkez ülkeleri de dahil Batılı ülkelere baktığımız zaman ülkemizdekine benzer hatta paralel gelişmelerin oralarda da şu ya da bu ölçüde ve derecede gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz. Oralarda da, plancılık, kamuculuk, laiklik( tek kelimeyle, hepsini tanımsal olarak ihtiva etmesi gerektiği ölçüde cumhuriyetçiliğin) erozyona uğramış olduğunu tespit ediyoruz. Oralarda da yürütme güçlendirilmiş, polisiye önlemler arttırılmıştır.

Bizde de McCarthycilik hep var olagelmiştir, onlarda da. Komünistlerin, solcu veya “terörist” olması muhtemel insanların sadece bizde değil, Batı’da, daha ince şekillerde, fişlenmiş olduklarını, izlenmiş olduklarını, hatta nasıl katlediklerini biliyoruz.Yani kapitalizm eşittir “liberal demokrasi” demek gelişmiş kapitalist ülkeler için dahi olanaklı değildir. Kapitalizm bakımından demokrasi bir “değer” değil, bir enstrumandır. Veyahut inmesi gerektiğini düşündüğü yerlerde  durduracağı bir tramvaydır. Konjonkürler içinde siyasal demokrasinin içeriği, alanı daralabiliyor. Tamamen ortadan kalkabiliyor.

Batı’da burjuva demokratik devletin zaman içinde en uzun sürmüş olduğu dönem paradoksal olarak 2.D.Savaşı sonrasında başlayan soğuk savaş dönemidir. Bu dönem aynı zamanda barışın da Batı dünyasında en uzun sürmüş olduğu dönemdir. Demek ki ikisi arasında bir korrelasyon vardır. Bu korrelasyonu olanaklı kılansa, sosyalist dünya sisteminin mevcudiyetidir. Bugünden oraya doğru bakınca bunu net olarak tespit ediyoruz.

Şimdi denilebilir ki, o zaman kapitalizmin yüksek bir talep düzeyine, dolayısıyla tam istihdama, yüksek ücretlere ihtiyacı vardı. Doğru fakat sosyalist dünyanın varlığı söz konusu  olmasaydı, bu ihtiyaç duyulmayabilirdi, veyahut söz konusu refahçı politikaların realize edilebileceği uygun koşullar bulunamazdı.

Son yazılarımdan bir kaçında değinmiştim, ABD’de bir çok demokratik çevrede, son zamanlarda,  oğul Bush döneminden itibaren ülkede adım adım  “askeri bir diktatörlük” rejimi kurulmakta olduğu iddia ediliyor. Son olarak halen ABD yönetimi tarafından bazı dış siyasal temaslarda aktif olarak  kullanılan eski başkan Carter’ın bu yöndeki itiraflarını medyada okuduk. Yine mesela ABD’de bugün, 15 yıl öncesine göre, rejiminin seküler özellikleri erozyona uğramıştır. Bununla ilgili olarak da amerikan liberal yazınında hemen her gün bir yazı çıkıyor.

Yani nasıl Türkiye eski soğuk savaş yıllarındaki laikliğini Batılı dostlarına rağmen uygulayamaz idiyse (Zaten  öncelikle bir Batı talebi olan “çok partili” hayata geçildikten sonra  erken devirdeki laiklik anlayışı kaçınılmaz olarak gevşeyecekti), bugün de laikliğinin erozyonunu onlara rağmen başaramazdı.

Bundan 15 yıl önce, şu son söylediklerim de dahil, şimdi yazdıklarımın bir çoğunu herhalde  iddia edemezdim. Bugünden geriye bakarak söyleyebilme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum. Tarihsel olayları, olguları sadece geçmişten bu tarafa bakarak değil, bu taraftan da geçmişe bakarak analiz etmek lazım. İkisi arasında eleştirel bir diyalog kurmak lazım.

Öte yandan, belli bir konjonktür, hatta belli bir olay bazen bütün bir tarihsel dönemi kavramanın anahtarını sunabiliyor. Başlı başına bir dönemselleştirme aracı veya nedeni olabiliyor.

 NOTLAR:

1) Şunu tespit edelim:  Osmanlı modernleşmesinin başlamasında 1.Petro Rusya’sının modernleşme hamlesi, ya da Rusya’yla rekabet itki teşkil etmiştir. Bilindiği gibi, sonrasında özellikle Balkan ve Kafkas coğrafyalarının kontrolü adına Osmanlı ve Rus devletleri arasında süreğen savaşlara yol açan gelişmeler olmuştur. Britanya devletinin kapitalist hegemonik güç haline gelmesiyle birlikte Osmanlı devleti “Rusya tehdidi” karşısında Britanya’nın himayesine girmiştir. Osmanlı devletinin 19 yy’ın ikinci bölümünden itibaren ömrünün uzamış olması bu himaye olmadan anlaşılamaz. Osmanlı devleti de, onun bir çok bakımdan devamı olan Cumhuriyet Türkiye’si gibi, “Rus kartı” nı kullanma ihtiyacı duymuştur. Rus düşmanlığı içeride milliyetçi, dinci ideolojileri diri tutması sayesinde, dışarıda önce “Rus tehdidi” sonra “komünizm tehdidi” söylemi etrafında her iki ( Osmanlı ve TC) devletin de konumlarını konsolide etmelerinde önemli bir rol oynamıştır. Yani anti-Rus kampanya hem içte hem de dışta dayanaklar yaratmak bakımından işlevsel olmuştur. Bu İngiliz himayesinde anti-Rus siyaset, Cumhuriyet’te de bu kez Anglo-Amerikan şemsiye altında sürdürülmüştür. Kemalistleri İttihatçılardan ayıran önemli bir fark, birincilerin dış siyasetlerinde 2.Hamit devrine dönüş yapmış olmalarıdır.

Dikkat edilirse, bugünlerde de , yine Suriye meselesi etrafında anti-Rus bir kampanya başlatılmıştır (Şu sıralarda oportünist propaganda platformu haline gelmiş “sol” sitelerde anti-Stalin yaygaranın,  “Stalin Türkiye’den toprak istemişti” muhabbetinin yeniden ısıtılıp sofraya sunulması tesadüf olmasa gerektir) Suriye sınırında Türk hükümetinin, onun TSK’sının Menderes devrindekine benzer provokasyonlar yapmakta olduğunu okuyoruz. Bunlar devam ederse, Türkiye ve Rusya karşı karşıya gelebilir. NATO’nun bir kez daha Türkiye’nin ipini çekmesi beklenmelidir. Faturası da Tayyip ve Davutoğlu’na çıkartılır. AKP rejimine değil. Bundan emin olabiliriz.

27 Mayıs sonrasında askeriye tarafından kurdurulan bütün hükümetler adeta Menderes ve Bayar’sız DP hükümetleri idi. O hükümetlerde bariz bir DP ağırlığı vardı. Bu sayede DP’nin devamı gibi görülebilecek AP’nin önü açılmış oldu. Bunu  hatırlatmak isterim.

2) 1938’de sadece Nazım Hikmet’e karşı bir saldırı söz konusu değil. Genel olarak, rejim tarafından atfedilen emareleriyle dahi sol hedeflenmiştir. Kitabı “adli bir suç delili” haline getirme, kitap toplatma, yakma önlemleri daha erken bir zamanda başlar. Sansür bütün şiddetiyle devrededir.

Mesela, devrimci solumuzun “Yalçın hoca sendromu” nun da katkısıyla olsa gerek ihmal ettiği değerli yazarımız Sait Faik’in ilk ve tek romanı olan Medarı Maişet Motoru (sonradan “Birtakım İnsanlar” başlığıyla da yayınlanmıştır) sansüre tabi tutulmuş, özgün haliyle yayınlanmasına izin verilmemiştir. Özgün haliyle ancak bu yakınlarda yayınlanmıştır. S.Faik bu kitabını 1938’de yazmıştır. Adeta kelime kelime sansüre uğramıştır. Örnekse, bir yerde “Kilise avlusunda rustik bir koltuk vardı” cümlesindeki “rustik” kelimesi sansür nedeni olmuştur.

Düşününüz ki,  o sıralarda TC ile SSCB arasında görünürde “yakın ilişkiler” var. Daha 1937’de Atatürk,(azledilmiş) İnönü ve Celal Bayar’ın katılımıyla Sovyetler’in girişim ve katkısıyla yapılmış bir  sanayi tesisi olan Nazilli Sümerbank’ın açılışı yapılmış.

Sait Faik’le ilgili olarak, yeri gelmişken,  bir kaç şey daha söylemek isterim. Bir kere Sait Faik’e kadar  modern tipler, yani burjuva toplumunun belli başlı kentli sosyal tipleri edebiyatımızda “edebi karakterler” olarak hemen hemen görülmezler. Bu bakımdan, modern edebiyatımızın S.Faik’le başladığını söyleyebiliriz. Onun karakterleri, hamal, hizmetçi, zangoç, işçi, özellikle işçi çocuklar, gündelikçi, işçi kadınlar,balıkçılar, “kötü yol” a düşmüş kızlar, fahişeler vb’dir. Yine bu bakımdan bir çok kez en beğendiği yazar olduğunu söylediği Orhan Kemal’in habercisidir.

Bir burjuva ailesinin çocuğu olan Sait Faik’in, sürekli olarak içinden çıktığı sınıfla, sosyalist siyasal bir duruşa referans vermese de, mücadele içinde olduğunu eserlerinden anlayabiliyoruz. Burjuva toplumunu doğrudan siyasal eleştiri anlamına gelecek bir estetik anlayışla eleştirmez. Ona ayna tutarak, onun acımasızlığını, istismarcılığını sergiler. Örtük ama şiddetli bir eleştiri vardır.  Bunu yaparken farkında olmadan sosyalist hümanizmayı yükseltir. İnsanlar arasındaki eşitsizlikleri eleştirir. Toplumsal olarak kurulmuş olduklarını öngörür.  İnsanı, etrafındaki tabiatı, mesela hayvanları, o insanlardan, onların hayatından kopartmadan ele alır. Jack London’ın yapmış olduğu gibi.

Gayri müslim azınlıklara karşı takınılan resmi dışlayıcı, baskıcı tavra inat, onları insan olarak bütün insanlarla eşit gördüğünü vurgular. Onları balıkçı, fahişe, işçi, esnaf, hizmetçi vs toplumsal kimlikleriyle sunar. Bu tavrın o zaman edebiyatımızda başka bir örneği yoktur. Irk ayrımcılığının yoğunlaştığı dünya şartlarında, 1938’te yazmış olduğu “Kriz” hikayesinde, “Afrikalı fakir bir zenci çocuğun hayatının Süleymaniye Camisi’nden daha değerli olduğunu”  idealize ettiği sol eğilimli bir genç öğrencinin ağzından haykırır.

“Çocuk işçi”, “işçi kadınlar”  olgusunu, onların sömürülmesini edebiyatımıza ilk olarak taşıyan da, bildiğim kadarıyla, S.Faik’tir. Bu bakımdan da Orhan Kemal’in önünü açmış olduğu söylenebilir. Orhan Kemal’i ele alan incelemeler onun üzerinde Nazım’ın etkisini haklı olarak dile getirirler. Bu sayede bir yazar olarak onun prestijini de arttırmak isterler. Ancak Sait Faik’in onun yazarlığı üzerindeki etkilerine değinilmez.

Sait Faik, bir keresinde, Orhan Kemal’e köyü bilmediği için onu eserlerinde işleyemediğini söyler. Evet, o bir İstanbul yazarıdır (Tipik bir  “Tanzimat modeli” aydın olan Y.Küçük İstanbullu olan her şeye düşmandır. Tanzimat aydının ayırıcı özelliği, toplumsal inisiyatifi hor görmesi, değişimin ancak bürokrasiden geleceğine inanmasıdır. Bu bakımdan, 19 yy tanzimatçı aydını için İstanbul neyi ifade ediyorsa, Cumhuriyet’in tanzimatçı aydını olan Y.Küçük için de Ankara onu ifade ediyor. İstanbul toplumsal-sınıfsal mücadelelerin cereyan ettiği en geniş sahnedir. Bu Y.Küçük’ü ilgilendirmez. Mesela, 2013 Haziran’ının en sıcak günlerinde verdiği ilk tepki, “Tayyip bey benden kopya çekiyor, benim dediklerimi yapmak istiyor. O Taksim projesi bana ait” demiş olmasını hatırlayalım. Burada sorun sadece onun egosu değildir. Kaldı ki bu egonun da, Tanzimatçı aydın tipinin hem 19 yy’da hem 20 yy’daki örneklerinde tespit edilebildiğini not etmek isterim.)

Sait Faik, İstanbul’u anlatarak farkında olmadan çok önemli bir iş yapmış, edebiyatımızda modern kentli karakterleri (bunların arasında kente çalışmak umuduyla gelmiş köylüler de var) ilk kez işlemiştir. Hem kendisinden önceki Tanzimatçı ve muhafazakar görünümleriyle, kendi zamanından kaçıp, geçmiş zamanın peşinde hazlar arayan “saraylı” edebiyatına sırtını dönmüş, hem de kentlere köylü göçünün yoğunlaştığı 60’larda ortaya çıkacak, köylüyü idealize eden “narodnik edebiyat” a  ta o zamandan tavır almıştır. S.Faik’de bu anlayışın kentli versiyonu olarak da görülebilecek, içinde küçük burjuva bireyin “yabancılaşması”nı, bunalmasını  sahte bir “sol” belagat içinde işleyen edebiyatın en ufak bir işaretini dahi bulmak mümkün değildir. Onun eserlerinde her zaman basit, sıradan yoksul insanların sadece acıları değil, umutları, sevgileri, özlemleri vardır. Kesinlikle karamsarlık yoktur.

Bu arada, Yakup Kadri, Reşat Nuri vs, rejimden nemalanan yazarlar gibi, Cumhuriyet’in resmi ideolojisinin isterleri doğrultusunda adeta ısmarlama ve yine bir çoğu adeta Fransız romanlarından kopya edilmiş “elit” bir edebiyata da prim vermemiştir. Rejim karşısında, onu doğrudan karşısına almamakla birlikte,  her zaman bağımsızlığını korumuştur. Doğrusu, devrimci yazınımızın Sait Faik’i atlamış olmasını anlayamıyorum.

Sonra Sait Faik, gayet kanlı, canlı bir yazardır. Hikayeleri adeta soluk alıp verir (Buna karşın, yazarın en erken ve en kötü hikayelerinden biri olan Semaver en yaygın olarak bilinen, popüler eseri olmuştur. Ders kitaplarında, seçkilerde en çok yer verilen bu hikaye muhtemelen bir uyarlamadır. Hem de kötü bir uyarlama. O devirde yabancı dil bilen bir çok Türk yazarı ve şairi arasında uyarlamalar yapma, taklit etme eğilimi olduğu bilinir. Sait Faik gibi, Fransa’daki tahsilinden yeni dönmüş, yeni başlayan bir yazarın bu söz konusu popüler öyküsünün de uyarlama olabileceği izlenimi ediniliyor. Yazarın hiç sahici olmayan öyküsüdür). ‘Hiç bir sahtelik, kurgusal  dekor yoktur. Sokak adlarına varıncaya kadar gerçek bir İstanbul tablosunu işler. Adeta onun kahramanlarıyla birlikte o sokaklarda yaşar, o sokaklarda, mekanlarda nefes alıp verirsiniz. Biraz sonra bunu Orhan Kemal’de de görürüz.

Elbette, Sait Faik’ de,  büyük hikayecimiz Sabahattin Ali’deki hikaye kurgusu kalitesini, hikaye tekniği alanındaki yetkinliği bulamayız. Ancak bu kusur, sık ve çok yazan, tabir uygunsa, edebiyatın geniş kitlelere -ama soysuzlaşmadan- ulaşması anlamında, işportacı yazar portresi çizen Sait Faik’i değersizleştirmez. Söz konusu olan Sabahattin Ali’nin gelişmiş hikaye tekniği, genel olarak Orhan Kemal’in hikayelerinde, Aziz Nesin’de de bulunmaz.

Şimdi “Yalçın Küçük ekolüne” bağlı olduğunu söyleyen ve öfkesini aklıyla kontrol edemediği anlaşılan bir solcu arkadaşımız çıkıp, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Nazım gibi bir solcu olduğunu yazıyor. Ya da o mealde konuşuyor. Ancak neden bu tespiti yapmış olduğu pek anlaşılamıyor. Edebiyatçıyı eserleriyle değerlendirmek gerekir. Yazarın, şairin siyasal konumu eserinde ortaya çıkar. Yazarın fikri duruşuyla eserini birbirinden ayırmak kabil değildir zaten. Tanpınar yazdıkları itibarıyla muhafazakar bir yazar. Tıpkı model aldığı şair hocası Yahya Kemal gibi. Proust’tan, Valery’den, Sembolistler, Parnasyenler gibi şiir akımlarından çok etkilenmiş olduklarını zaten kendileri beyan etmişlerdir. Kendi zamanlardan kaçıp, huzuru yitip gitmiş geçmiş bir zamanda aramayı vaz’ ederler.  “Ne zamanın içinde ne dışında”dırlar. Gerici nostaljik tavırla “bir muhafazakar estetik” anlayışın edebiyatını yaparlar. “Sol” laf salatası ve kuruntularla süslenmiş, 60 sonlarının, 70’lerin küçük-burjuva psikopatolojik bunalım edebiyatının, sonraki  muhafazakar “küfür romanları” nın kökenlerini burada aramak gerekir.

Pekiy, öyleyse  solcu arkadaşımızı Tanpınar’ı Nazım’ın solculuğuyla kıyaslamaya götüren neden(ler) nedir? Muhtemelen (görünüşte de olsa) edebiyat dışı nedenlerdir diye düşünmek meşru oluyor. Mesela, Tanpınar’ın da Yahya Kemal gibi, CHP yazar ve şairleri arasında bulunmuş olması mı? Her ikisi de milletvekilliği yaptılar, resmi görevler üstlendiler. Elçi ya da bursiyer olarak yurt dışına gönderildiler. Üstelik aynı partinin iktidarı esnasında, Nazım hapislerde çürütülürken. Sabahattin Ali, Edirne civarında bir polis karakolunda işkenceyle öldürülürken. Yani ilericiliğin ölçütü CHP yandaşı olmak  mı?

Sait Faik, her fırsatta hem CHP’li hem de DP’li iktidarlardan, siyaset erbabından uzak durmuştur. Hatta bir kaç röportajında onlardan ağzını bozarak söz eder (İlginçtir, O.Kemal de aynısını yapar). Resmi siyasete, elitlere hiç yanaşmaz. Hatta tacir olan babasının işini bile sürdürmez. Kendisini toplumsal olarak yakın bulduğu, aralarında yaşadığı kahramanlarından ayıracak ayrıcalıklardan kaçınır. Evet korkar, ama bu korku onu düzenin çirkefine teslim olmaya götürmez. Açık bir sol siyasal tavır da almaz. Ancak hiç bir zaman hikayelerini anlattığı halk kesimlerinden kopmaz, onların arasında, onlardan yana olarak yaşar. Bir çoğunu şahsen tanır. İnatla “medarı maişet motoru” nu çalıştırma derdindeki insanların mücadelelerini, direnişlerini, özlemlerini, acılarını, tutkularını işler. Jack London demiştik, o bir kez Londra’ya gidip, hikayesini yazmak için Doğu Yakası’nda gözlemlerde bulunmuştu. Gelgelelim Sait Faik, sürekli olarak, İstanbul’un büyük bir Doğu Yakası olduğunu anlatır.  Hiç oradan ayrılmaz. S.Faik hepsinden önce dürüst bir yazardır. Hümanizminden taviz vermez.

Belki solcu arkadaşımız, Tanpınar’ı 1950’deki Nazım kampanyasına imza verdiği için onunla aynı siyasal hizaya çekiyor. Oysa, Tanpınar’ın asistanı Turan Alptekin kitabında, Nazım yurt dışına çıkmak zorunda kaldığında, Tanpınar’ın söz konusu kampanyaya imza verdiği için pişman olduğunu söyler. Ben bu noktada şu soruyu sorma hakkını da kendimde buluyorum: Acaba bu kampanya CHP döneminde yapılabilseydi (yapılamazdı ya), Tanpınar yine imza verir miydi? S.Ali’nin katline neden tepki vermedi?

Tabii bir de, Tanpınar’ın Menderes karşıtlığı, 27 Mayıs’a desteği var (Bu arada hep söylüyorum, 27 Mayıs’taki demokratik kazanımlar, düzenin askeriyenin ihsanı değildir, darbe sokakların ekonomik-politik demokratik taleplerinin  önünü kesmiştir. Sokaklarda askerlerin de olması bu gerçeği değiştirmez. Yine Y.Küçük gibi Tanzimat modeli yazarların etkisinde, 27 Mayıs’a askeri bürokrasiyi ihya eder şekilde yaklaşmak da doğru değildir. Metot olarak Tanzimatçı “orducu sosyalizm” tezgahı da bu anlayıştan çıkartılıyor zaten) Ancak Tanpınar’ın bu tavrı da askeri darbeden sonra ifade edilmiştir. Yine asistanının kitabından öğreniyoruz, Menderes’e karşı üniversite hareketlerinin, bu arada, üniversite hocalarının eylemlerine de açık bir şekilde katılmamıştır. Şifahi desteği herkes verir. “Menderes, bir kere değil, beş kere asılmalıydı” demek onu solcu yapmaz (Yeri gelmişken bazı solcu arkadaşlarımızın Menderes’in asılmasına “insani nedenlerle” karşı olduklarını söylemelerini de anlayamıyorum. Daha da ileri gidip, “çağdaş olmadığı için idam cezalarına karşıyım” demek de bir devrimci tavrı değildir. Bir devrimci böyle konuşmamalı. İdam cezaları devletin ortaya çıktığı zamandan beri var. Ortadan kalkacağı zamana kadar da var olacak). Zaten ne Nazım ne de başka bir sosyalist hiç bir zaman böyle bir ifade kullanmamışlardır. Belki de Tanpınar, DP devrinde, CHP devrindeki avantajlarını kaybettiği için bu kadar haşindi.

Tanpınar, edebiyat uğraşını bir tür züppelik olarak gerçekleştirir. Benim izlenimim bu. Sahici değildir. Mesela Paris’e gider, orada bohem entelektüellerin hayatlarına imrenir. Gitmeden önce de bu imrenme, öykünme  vardır zaten. Dönüşünde onların bohemliğini taklit eder. Parizyen bir havası olan Narmanlı Han’da yaşar falan. Edebiyatı, özellikle de şiiri de taklittir. Hatta Yahya Kemal gibi o da Fransız yazar ve şairlerden temalar, imgeler, hatta dizeler aşırır.

Tanpınar’ın modernistliği de tartışılır. Örnek olsun, müzik zevki aslında Mahur Beste’leri, Dede Efendi’leri vb içerir. Ama bir şarklı kurnazlığıyla Batı görmüşlüğüne de leke sürmek istemez, hemen onların ismiyle birlikte Wagner gibi Batı klasik müziğinin zirve isimlerinden birini yerleştirir. Ancak, mesela bir Proust uyarlaması (özellikle Swan’ın Bir Aşkı’yla paralel bir okuması yapılırsa) gibi görülmesi gereken Huzur’da, gayet açık olarak onun müzik alanında da “Şark’ın kayıp dünyası” nın peşine  olduğunu saptarız. Bunu üstadı, hocası Yahya Kemal’in şiir ve yazılarında da görürüz.  Zaten akademisyen kahramanı Mümtaz bu konumu ısrarla savunur. İlle de Tanpınar’ın modernistliği vurgulanacaksa, onun konumunun reaksiyoner bir modernizme referans verdiğini belirtmek isterim. Bir adım daha ileri atarak, onun yeni Cumhuriyetin yaratmaya çalıştığı modern akılcı insan tipini değil, “eski toplum”un arkaik metafizik dünyası içine gömülmüş insan tipini olumladığnı söyleyeceğim. Tanzimat’ın yol verdiği karşılıklı olarak birbirlerini dışlayan ve birbirleriyle çatışan ikili yapıların onun bilincini kuşatmış olduğu açıktır. Bu bakımdan Tanpınar’ın edebi çizgisi itibarıyla bir Cumhuriyet aydını olduğu söylenemez.

Yalçın Küçük, Sait Faik’in (adını Yusuf Atılgan’la birlikte andığına göre) bir “aylak” olduğunu düşünüyor. Yanlış! Aylak olanlar, Yahya Kemal’ler, Tanpınar’lar, 70’lerin “sol” görünen küçük burjuva bunalım edebiyatçılarıdır. Aylak mı değil mi, esere bakacaksınız. “Adam sabahtan akşama kadar İstanbul sokaklarında dolaşıyordu”  demek bir eleştiri değil. Zaten sokakta olmayan adamdan ne devrimci, ne yazar, ne de aydın olur. Ama Yalçın Küçük olur. Nazım da, S.Ali de, Orhan Kemal de, Aziz Nesin de, Can Yücel de hep sokakta idiler. Hepsi birlikte, sosyolojik manada, bu memleketin yoğunlaşmış görünümü olan İstanbul sokaklarından hareketle “memleketimizden insan manzaraları” nı resmetme derdindeydiler.

Son bir şey daha, Tanpınar, Yahya Kemal, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Orhan Pamuk vb’leri yetenekli yazarlar, şairler  elbette. Ancak edebiyat eleştirisi yeteneğin tartışılması değildir. Böyle bir eleştiri, yazarın dünya gerçekliğini, toplumsal gerçekliği ele alışına, sunuşuna odaklanır. Bu gerçekliği kavrayabilmek de bir siyasal duruşu öngerektirir. Sanatsal yetenek kendisini bu çerçevede gerçekleştirebildiği ölçüde yazınsal eleştirinin konusu olabilir. Yoksa, yetenek, teknik maharet, üslup ustalığı  pekala ırkçı, faşist, gerici, nihilist, “eylülist” vb yapıtlar, başyapıtlar da yaratabilir. Veyahut bir yazar çok iyi bir yazıcı, üslupçu, kurgucu olabilir, ama buna rağmen yazdıkları incir çekirdeğini doldurmayan, sıkıcı şeyler olabilir. Yani “iyi yazardır ama yazacak bir şeyi yoktur” yargısıyla mahkum olur.

“Büyük bir yazar” büyük bir aydındır aynı zamanda. Çağına, öznel siyasal tercihi ne olursa olsun, nesnel tarihsel-toplumsal gelişmenin dinamiklerini, yönünü kavrayarak gitmekte olandan değil, gelmekte olandan yana tavır alarak tanıklık eder, zamanının toplumsal vicdanı olur. Sınıf mücadelelerinin, politik sınıf bilincinin, tek kelimeyle politikanın sanat, edebiyat alanlarını kat ettiğini ihmal etmemek lazım. Edebi yazar bu gerçeği kavradığı ölçüde bir günlük gazete yazıcısı seviyesine düşmekten kurtulur.