Netleşelim

“Ukrayna krizi” etrafında daha da netleşmek için belli saptamalar yapmaya ihtiyaç var.

1- Belki sonda söylenmesi daha uygun olacak şeyi hemen söyleyeyim : Rusya, Ukrayna sorununu gerçekçi değerlendirmiştir. Diplomasi alanında rakiplerinden çok daha samimi, sabırlı ve şeffaf hareket etmiş, sonunda müdahale kararı da doğru olmuştur. Ancak bu gerçekçi hareket tarzının aşılmaması gereken sınırları vardır. Rusya, Dinyeper ırmağının batısına geçmemeli, kendi tarihsel coğrafyası olan Doğu Ukrayna’da kalmalıdır. Irmak boyunca güneye doğru Odessa’yı da ihtiva edecek şekilde bir hattı sınırı olarak görmelidir. Bu sınır hemen Moldavya sınırındaki Trans-Dinyester Sosyalist Cumhuriyeti’yle sınır oluşturacak şekilde belirlenmelidir. Batı Ukrayna’nın Karadenizle bağı kopartılmalıdır. Öte yandan, bilindiği gibi halen NATO bu Trans-Dinyester sorununu da Moldavya’nın Nato’ya entegrasyonu argümanı etrafında kaşımaktadır. Bu müdahale vesilesiyle, Rusya’nın şimdiden orada da ön alması gerekir. Eğer Rusya (hiç ihtimal vermek istemiyorum), Ukrayna’nın batısına da hareket ederse, büyük bir yanlış yapmış olur. Bir başka konu (ki bu da, Rusya’nın güçlü kapitalist eğilimleri dikkate alındığında, zayıf bir olasılıktır), Doğu Ukrayna’nın, bir (Doğu Ukrayna veya Donbass) Halk Cumhuriyeti formunda, mümkün olursa, Ukrayna’nın batısındaki yönetimle bir konfederasyon altında birleşmesi bu koşullarda en olumlu sonuç olacaktır. Rusya’nın olası itirazına rağmen mevcut halk cumhuriyetilerinin bu “halk cumhuriyeti” formunun korunması için Rusya’ya bastırmaları gerekir.

2- Tekrar olsun, bu Rusya’yı baş düşman olarak sorunsallaştıran Avrasya jeo-politiği Britanya emperyalizminin eseriydi. Bugün de Avrupa’da, en açık ve fütusuz desteği İngiltere vermektedir. İngiltere’nin bütün diplomatik tasarımlarının merkezinde kendi kurgusu olan “Rus tehdidi” vardır. Brexit, İngiliz emperyalist aklının talebiydi. Nato’nun işlevinin Nato üyeleri arasında tartışılmakta olduğu bir sırada, Kıta Avrupası’nı bu emperyalist Avrasya jeo-politiği etrafında yeniden dizayn etme tasarısının önemli bir merhalesiydi. Bu Brexit kararı sonrasında, hemen Çin Halk Cumhuriyeti’yle henüz ayrıntılarını öğrenemediğimiz çok kapsamlı ekonomi-politik antlaşmaların imzlanmış olmasını da bir tarafa koyalım. Daha önceki yıllarda yazmış olduğum yazılarda bu iki ülke arasındaki temasın önemine değinmiştim. Çin konusuna başka bir yazıda değinmeyi düşündüğüm için şimdilik Çin kapitalizminin emperyalizme çok ciddi bir bağımlılığı olduğunu, özellikle de finansal alanda, City of London’la bağlantısının Çin üzerinde sınırlayıcı etkilerinin olduğunu söyleyerek geçiyorum.

3- ABD ve İngiltere birlikte Kıta Avrupası’nı yeniden kendi etraflarında sıkıca kenetlemeye çalışıyorlar. Bilindiği gibi, ilk soğuk savaş döneminde, emperyalistler “SSCB tehdidi” altında kendi aralarındaki çelişki ve ihtilafları askıya almışlar, ABD hegemonyası altında bir Troyka formunda kenetlenmişlerdi. SSCB’nin çöküşünden sonraki gelişmeler arasında en kayda değer olanı, Almanya’nın savaşla gerçekleştiremediği kendi hegemonyası altında Avrupa Birliği’ni (bunu 4.Reich olarak da okumak meşrudur), oluşturmak yönünde atmış olduğu adımlardır. ABD ve İngiltere’yi Çin ve Rusya’dan daha çok korkutan, Almanya’nın Avrupa hegemonyasını Rusya’yla ittifak kurarak gerçekleştirmesidir. Almanya’nın kendi kontrollerinden çıkmaması en öncelikli stratejik kaygudur. Aksi halde, böyle bir gelişme NATO’nun ve Amerikan hegemonyasının çökmesi anlamına gelir. Britanya emperyalizmi daha önceki iki dünya savaşını da Almanya’yı engellemek için planlamıştı. Hem de bir taşla iki kuş vuracak surette, onu Rusya ile kapıştırarak bu emeline ulaşmayı hesaplamıştı. Sonuçta, her iki savaşta da Almanya ve Rusya kafa kafaya tokuşturulmuştu. Alman emperyalist devlet aklını temsil eden güçler içinde, Ukrayna krizi etrafında bu İngiliz-Amerikan planını görüp, tepki verenler oldu. En son Alman Bahriye Komutanı, bu krize Almanya’nın dahil olmamasını, tuzağa düşmemesini, Rusya ile ilişkilerini gözetmesini söylemiş, ve sonrasında hemen “Natocu Almanya” tarafından istifaya zorlanmıştı. ABD ve İngiltere, Yunan ekonomik krizinde gördüğümüz gibi, AB’yi (Almanya olarak da okunabilir) ekonomik olarak da sürekli çelmelemeye yönelik önlemler almaktır. Şimdi de bir kez daha “Rusya tehdidi” teması etrafında Avrupa merkezli bir başka soğuk savaşa ivme kazandırarak Troyka’yı kenetlemeye çalışıyorlar. Bir kaç gün önce İngiliz dış bakanı, geçmişe yönelik Afganistan imasıyla, Rusya’yı gerilla savaşıyla tehdit etti. Ancak bu kez coğrafyanın Avrupa olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Böyle bir savaşın Rusya’dan çok bütün Kıta Avrupası’na zarar vereceğini söylemeye bile gerek yok. Üstelik, bu kez SSCB’nin Afganistan’a müdahale ettiği zaman karşısında olan kritik önemdeki ülkelerin önemli bir kısmı Rusya’ya karşı cephe almamışlardır. Neo-nazi ve cihatçılardan devşirilecek paralı savaşçılarla yapılması önerilen bir vekalet savaşı Rusya’ya olan desteği daha da arttıracaktır.

4- Şimdi deniliyor ki, “Ukrayna halkı mazlum bir halktır”. Gericiliğe, faşizme, emperyalizm uşaklığına teslim olmuş, ona başkaldırmamış hiç bir halk mazlum değildir. Tersine işbirlikçidir. Küçük burjuva popülist anlayıştan kurtulmak lazım. Bu anlayış Leninizm üzerinde de etkili olmuş, özellikle de ulusal sorunun çözümü konusunda bolşeviklerin burjuva demokratik önlemler almasına yol açmıştır. Bu siyaset, SSCB içinde burjuva milliyetçi eğilimlerin bastırılmış olduğu halde içten içe güçlenmesine katkı yapmıştır. Proleter devrimci bir anlayışın ulusal sorun konusunda ayrıntılı, hatta mikro düzeyde, bir etnik siyasal çizgiyi izlemekte ısrar etmesi, neredeyse her etnik grubu özerk devlet yapıları içinde örgütlemesi doğru olmamıştır. Emperyalist kuşatma altındaki SSCB’yi daha kırılgan hale sokmuştur. Hele daha sonraları Kırım örneğinde olduğu gibi, hoyratça ikramlarda bulunulmuş olmasının izahı yoktur. Bu çok etnili tarihsel yapıyı sovyet yurttaşlığı ve proleter enternasyonalizmi çerçevesinde örgütlemek izlenen burjuva demokratik ulusal program dolayısıyla başarılamamıştır. Daha önceki yazılarda da bir kaç kez söylemiş olmalıyım. Ulusal sorun konusunda Lenin kesinlikle taktik olarak doğruydu. Ancak stratejik açıdan Rosa Luxemburg’un konumu Lenin’den daha gerçekçiydi.

5- Devrimci sınıf siyasetini, emperyalist jeo-politik karşısında jeo-ekonomi-politik bir perspektife yerleştirerek yürütmezseniz, dar lokal hesaplar yaparsanız, sürekli hüsrana uğrama olasılığınız yüksek olur. Bu açıdan bakılırsa, kapitalist Rusya, en azından şimdilik, hem Suriye’de, hem Ukrayna’da NATO’nun geriletilmesi, böylece emperyalist Troyka’da gedik(ler) açılması için olumlu bir harekat yürütüyor. Geçerken daha önceleri altını çizmiş olduğum bir konuya tekrar değineyim. Popülist Rus yönetimi Avrasyacı değil, savunduğu kapitalist siyaset, emperyal emelleri açısından da bu ideolojiyle bağdaşamaz zaten. Avrasyacılık, 30’ların hemen ikinci yarısından itibaren netleşmiş haliyle, bizim Cumhuriyetin bugüne kadar ki resmi ideolojisi olan Türk-İslam ideolojisine benzer şekilde , gericidir, faşizandır. Marksizm-leninizm, bu kendilerini doğulu olarak sunan Avrasyacıların diliyle konuşmak gerkirse, batılıdır. Batı aydınlanmasının çocuğudur. Tarih içinde Doğu’da şurada ya da burada aydınlar, aydınlanmalar olabilir. Ancak bu kısmi olgular orada hiç bir zaman evrensel düzeyde ve bütünsel olarak toplumları dönüştürecek demokratik programlara kaynaklık eden, yol gösteren özerk, sistematik bir akla, fikre dönüşmemiştir.

6- Son olarak, Türkiye’de 6 partinin bir araya gelerek geleceğe yönelik ortak bir siyasal program önermeleriyle, bu Ukrayna sorunu arasında, eşzamanlılıkları dolayısıyla bir bağlantı kurmak zorlamadır. Doğru değildir. Elbette bu 6 parti de, AKP rejimi de Natocu, Amerikancıdır. Şimdi bu 6 partinin girişimleri lehinde yapılan konuşmalar, Tayyip Erdoğan’ın daha iktidarının hemen öncesinde ve hemen sonrasında ilan ettiği “ileri demokrasi” programı lehinde yapılmış konuşmalara benziyor. Bugün buradan demokratikleşme adına olumlu sonuçlar çıkacağını iddia eden solcular, bir süre sonra vaktiyle Erdoğan güzellemesi yapan liberallerin durumuna düşebilirler. Yapılacağı vaat edilen işlerden çok, bu işleri yapacağını vaat eden öznelere odaklanmak daha doğru olur. Tayyip Erdoğan ne ekonomiden ne diplomasiden anlar. Bugünkü ekonomiyi Babacan; dış politikada bugünkü halimizi Davutoğlu belirlediler. Tabii emperyalistlerin ve işbirlikçi sermaye sınıfının telkinleri doğrultusunda… Marjinal bir dinci ve ülkücü faşist bir parti, yanı sıra tabii Natoculuğun mimarı CHP… Sonuç: Erdoğansız bir AKP. Nitekim, ne emperyalist Troyka ne de sermaye sınıfı bundan daha fazla bir demokratikleşme(!) ister.

“Ne Amerika ne Rusya”

Yöntemin, devrimci siyasal perspektifin noksan olduğu, dolayısıyla somut koşulları analiz etme yeteneğinin aksadığı yerde, yetersizlik salt belagatla, giderek nakaratla ikame edilir.

Ünlü bir köşe yazarı youtube’da Ukrayna sorunu hakkında konuşuyor. Bir noktada, konuşanın Rusya’nın verdiği tepkiyi olumladığını, giderek bunu anti-emperyalist bir yaklaşımla bağdaştırdığı izlenimi ediniyorsunuz. Tam o ara, “rusçu” olarak suçlanabileceği ihtimali aklına geliyor herhalde, fren yapma ihtiyacı duyuyor. “Bana ne canım Rusya’dan, Amerika’dan, biz kendimize bakalım. Onlar ne halleri varsa görsünler” mealinde bir şeyler ilave ediyor.

Sonra sunucu hanım kendisine soruyor: “Peki, biz Türkiye olarak bu şartlarda ne yapmalıyız?” Köşe yazarı (mealen): “Kuruluştaki fabrika ayarlarımıza, 1920’ye, 1923’e geri dönmeliyiz. O zaman Türkiye, Rusya’dan bedava silah alıyordu. SSCB’ye bedava fabrikalar kurduruyordu. Ancak, onun ideolojisini içeriye sokmuyor, yasaklıyordu. Çünkü genç Türkiye’nin yüzü Batı’ya dönüktü. Batı dünyasına entegre olmak başlıca hedefiydi.”

Tabii beklendiği gibi, bir deus ex machina mertebesinde Atatürk sahneye indiriliyor. Analiz de, revaç gören bir tabirle, “sözün bittiği” o noktada bırakılıyor.

Konuşmacının, “fabrika ayarları” etrafında olgusal olarak söylediklerine itiraz edemeyiz tabii. Cumhuriyet kurucularının emelleri bir burjuva cumhuriyeti kurmak ve çoğunlukla bu tür cumhuriyetlerin yer aldıkları Batı kapitalist-emperyalist sistemine entegre olmaktı. Bu çok açık. Zaten öyle de olmuştur.

SSCB ile başlangıçta geçici ve sınırlı olması planlanan ilişki, “büyük bunalım” koşullarında, öngörülen sınırları zorunlu olarak aşmıştır. Bununla beraber, olası “ideolojik” sızma girişimlerine karşı da en sert ve en tavizsiz uygulamalar devreye sokulmuştur. Zaten her biri sıkı antikomünist olan kurucuların bu uygulamalara en başından teşne olduklarını da biliyoruz.

Bu SSCB ile yakınlık, süreç boyunca, mümkün olan en kısa zamanda omuzlardan atılması gereken bir yük olarak görülmüştür.

Atatürk, 30’ların ikinci yarısında bu entegrasyonu başlatmak istiyordu. İsmet Paşa, SSCB ile yakın ilişkilerin devamından yanaydı. Entegrasyon için henüz erkendi. 1937’de İnönü tasfiye edildi. Entegrasyon yanlısı Bayar başbakan oldu.

Aynı yıllarda, ulus inşa edilirken etnisite yerine, Anadolu ve Rumeli coğrafyasında yaşamış kadim tarihsel toplulukların doğal mirasçılığı üzerinde yükselen ideolojik kurgu yerine, bugüne kadar etkin olan gerici ırkçı vurgularıyla “Türk-İslam” ideolojisi ikame edilmişti. Böylece, ülkemizdeki ulusal sorunların aşılması için toplumsal ve siyasal ortamı yumuşatabilecek bir olanaktan vazgeçilmişti.

Entegrasyon yolunda bir sonraki ilk ciddi girişim, 1930’ların ikinci yarısında, SSCB’ye karşı açılacak büyük bir savaşın emarelerinin güçlenmeye başladığı bir zamanda yapılmıştır. Özellikle 1937’de, Britanya ve ABD’nin teşvikleriyle imzalanan Sadabad Paktı, biraz ileride, emperyalist sistem içinde üstlenilecek tampon ya da vassal devlet konumunun (ve bu arada CENTO’nun da) habercisi olarak Türkiye’nin Batı emperyalist sistemine entegre olmak yolunda attığı ilk ciddi adımdır.

Bu arada, 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanı seçilmesi en çok SSCB’yi memnun etmişti. Hatta Meclis’teki seçimi izleyen Sovyet diplomatları sonucu Meclis’te büyük bir çoşku ile kutlamışlardı. Komintern yayınlarında da benzer bir tavır görülür. Devrin Sovyet ve Komintern yayınlarında Celal Bayar, emperyalist ülkelerin adamı olarak ilan edilir.

Cumhurbaşkanı olarak İsmet Paşa savaş başladığında, temelleri Tanzimat’la atılan “fabrika ayarları” na dönmüş, önce Almanya ile “gayri resmi” temaslarla işbirliği olanakları araştırılmış, Türk-Alman Dostluk Antlaşması imzalanmış, bu antlaşmayla Almanya Türk ordusunun modernizasyonuna katkı yapacağını taahhüt etmişti.

Nitekim, 1943 ‘de daha önce vaat edilmiş olan Alman tankları Türkiye’ye teslim edilmiş, Stalingrad’da ağır bir darbe alan Alman ordusu Kursk’taki son büyük saldırısını gerçekleştirmeden önce dostlarını sahada yapılacak bir tatbikata davet etmiş, Türkiye Cumhuriyeti adına 1.Ordu Komutanı Orgeneral Cemil Cahit Toydemir gizlice Alman işgalindeki Kursk’a gidip, tatbikatları izlemiş, bu arada Hitler’le de görüşmüştü.

Savaştan sonra Türkiye, bilindiği gibi, yine İsmet Paşa yönetiminde NATO’ya, CENTO’ya dahil olarak soğuk savaşta aktif bir kanat ülkesi olarak arzusuna kavuşmuştu.

Geçerken şunu da belirtmek isterim. Bu siyasal kararların Atatürk’ün düşünceleri hilafına İsmet Paşa tarafından alınmış olduğunu iddia etmek doğru değildir. Türkiye ta Tanzimat’tan itibaren bu yola girmişti. Nitekim, Batı kapitalist sistemine entegre olmuş laik bir cumhuriyet de bu sürecin siyasal zirvesidir. Uygulaması tedrici olarak inişili çıkışlı, ileri geri adımlarla yürütülse de, ta Tanzimat’tan beri öngörülmüş bir programdan söz ettiğimizi ihmal etmiyeceğiz. Yani hükümetleri aşan, süreklilik gösteren bir bir devlet kararı ve kararlılığı söz konusudur.

Şimdi bakınız, Rusya emperyalist bir ülke değil. Anti-emperyalist de değil. Benzer şekilde, yarı-feodal genç Türkiye de, kavramın marksist-leninist anlamında, anti-emperyalist değildi. İşgalci büyük kapitalist devletlere karşı kurtuluş mücadelesi vermişti. Kemalist cumhuriyetçilerin kapitalizmle bir sorunları yoktu. Tersine, kendileri de onlarla olabildiği kadar eşit ilişkiler içinde olacak bir burjuva toplumu yaratmak istiyorlardı. Misak-ı Milli sınırları içindeki siyasal -askeri işgale karşıydılar. Kendi ulusal-egemen devletlerini kurmak istiyorlardı. “Büyük devletler” engel olmakta ısrar edince, emperyalistlere bu coğrafyada siyasal bir darbe vurdular. Emperyalizmi gerilettiler. Bu kurtuluş mücadelesinin ilan edilmiş söz konusu ulusal sınırları aşan anti-emperyalist sonuçları oldu.

Ülkede egemenliğe dayalı sınıf ilişkileri -laik cumhuriyet formu içinde daha demokratik koşullarda da olsa-devam etti. Kısacası, cumhuriyetten sonra da sömürü ilişkileri devam etti. Giderek Türkiye’deki yeni rejim emperyalist sisteme entegre oldu.

Mesela bugün benzer bir durum Suriye’de yaşanmaktadır. Suriye’deki Esad yönetiminin kapitalizmle bir sorunu yok. Emperyalist sisteme, kendi koşullarıyla, entegrasyona da razıydı. Yani anti-emperyalist değildi. Bugün, emperyalizmi gerilettiği koşullarda da anti-emperyalist değil. Ancak emperyalist güçlerle girdiği mücadelede onları gerileterek anti-emperyalist bir işlev yerine getirdi. Kendisinin, normal koşullarda, bir sistem olarak kapitalist-emperyalizmle bir sorunu olmamasına rağmen emperyalistler tarafından dayatılan koşullar altında zorunlu olarak bunu yaptı.

Bugün Rusya ve Çin de emperyalist değiller. Ancak anti-emperyalist de değiller. Kendi ulusal kapitalist çıkarları doğrultusunda siyasal tavırlar alıyorlar. Emperyal arzuları var. Bu da kendisini yayılmacılık şeklinde dışa vuruyor. Bu bağlamda, tabii emperyalist devletlerle çelişkileri var. Çatışıyorlar.

“Öncelikli görev, NATO’nun burada geriletilmesidir. Türkiye de NATO’dan çıkmalıdır. NATO baş düşmandır. Terör örgütüdür.” Hem Rusya hem de Nato’ya, ABD’ye karşı olduklarını söyleyenlerin argümanlarının bir tarafı böyle.

Rusya ve Çin, saldırgan emperyalist güçlerle ekonomik işbirliği yapıyorlar. Ancak ulusal çıkarları çatıştığında bu güçleri frenlemeye çalışıyorlar. Böylece onların dünyaya hakim olmalarına mani oluyorlar. Kendi kapitalist çıkarları için tabii.

Ancak bu frenlemenin kendisi, frenleyenlerin beklentileri, hesapları hilafına anti-emperyalist siyasal sonuçlar yaratmıyor mu? Mesela, Rusya ve Çin’in Suriye’de direnen rejimi desteklemeleri, Afrika’da devreye girmelerinin ilericiler için kazanımları olmamış mıdır? Mesela Suriye’deki emekçi kesimler için kazanımları olmamış mıdır? Küba’daki, Kuzey Kore’deki sosyalist rejimler bugün ayakta kalmışsa, bunda Çin ve Rusya’nın caydırıcı işlevleri etkili olmamış mıdır?

Bundan 10-12 yıl önce en yoksul kıta Afrika’daki Batı ülkelerinin toplam doğrudan yatırımları 10 milyar dolar kadardı. O zaman Çin’in oradaki yatırımları 130 milyar doları geçmişti. Tam o sıralarda, Afrika’da, özellikle Çin’le iş yapan ülkelerde, İslamcı terörün, iç karışıklıkların patlak verdiğne tanık olmadık mı?

Emperyalist ülkeler kendilerine işbirlikçiler, tampon devletler buluyor ya da yaratıyorlar. Öbürleri de, rakipleri karşısında güçlü durabilmek için emperyalistlerin hedef aldıkları ülkeleri işlerine yarayacaksa, savunuyorlar. Emperyalist işbirlikçisi maşa ülkeleri de, tehdit unsuru olarak gördüklerinde sabote ediyorlar.Bu iki farklı içeriğe ve anlama sahip siyasal davranışı, biçimsel benzerlik dolayısıyla aynı kefeye koymak ilerici siyaset açısından doğru olmaz. Birincilerin işine yarar.

Ukrayna sorununu Rusya yaratmadı. Bu sorunu emperyalistler, NATO yarattı. Ukrayna’da egemen bir devlet yok. Emperyalistler Ukrayna’da egemen bir ulusal yapının ortaya çıkmasına izin vermediler. Bugün de NATOcu kukla bir yönetim var. Hatta Ukrayna devletinin adının, Nato’nun Ukrayna devletine şimdiye kadar ayar verirken kullandığı bir siyasal alet olarak neo-nazi paramiliter gruplarla anılması karşısında, bu algıyı bozmak için Yahudi bir kişiyi ülkeye başkan yaptılar.

Rusya, Ukrayna, Almanya ve Fransa Minsk toplantılarında çözüm için mesafeler kat etmişlerdi. Ancak ABD bu antlaşmanın uygulanmasına izin vermedi. ABD diplomasiye itibar etmez. Sonradan kendi hegemonik eğilimlerini ve çıkarlarını zora sokacak hiç bir yazılı antlaşmayla bağlanmak istemez. Hegemonik güç siyasetinden vazgeçemez. Ancak gücün karşısında geriler.

Natonun ve dolayısıyla emperyalist troykanın Doğu Avrupa’da, Kafkasya’da, Orta Doğu’da Rus engeliyle karşılaşması bugün için olumlu bir gelişmedir. Emekçilerin, ilerici güçlerin lehinedir. Bugün çıkıp, “ne Amerika ne Rusya” demek emperyalizme hizmet eder.

Sonra, bir yandan Sovyetler Birliği övgüsü yapacaksınız, diğer yandan da, onun mirasçısı olduklarını ilan etmiş iki halk cumhuriyetinin varolma haklarını savunmayacaksınız. Olmaz. Eğer ileride Rusya bu iki halk cumhuriyetini kendi kapitalist-emperyal çıkarları adına tasfiye etmek isterse, o zaman bunu kabul etmeyiz. Ancak şimdi gördüğümüz, Ukrayna’daki Nato kuklası yönetimin böyle bir amacının olmasıdır. Halen her iki halk cumhuriyetinin topraklarının yüzde altmışı Ukrayna devletinin kontrolü altındadır.

Eğer öncelikli olan denildiği gibi, NATO’nun tasfiyesi ya da NATO’ya karşı mücadeleyse, Rusya’nın NATO’nun çok net olan yayılma hamlelerine karşı verdiği bir yanıt olarak bu operasyona niye karşı çıkıyoruz? Öncesini bırakalım, şu son 20 yılda olup bitenleri görmüyor muyuz? Neredeyse hemen her gün, Akdenizde, Egede kaçak göçmenleri taşıyan bir teknenin battığı haberi geliyor.

Bu miyopluğun önemli nedenlerden birisi sanırım kavramsal noksanlıktır. Emperyalistlerin hegemonik jeo-politiği karşısına, stratejik düşünme yeteneğimizi geliştirecek, rakiplerimizin hamlelerini, daha öte olası hamlelerini okuyacak, onları göğüsleyebilecek surette bize görüş derinliği kazandıracak etkin, devrimci bir jeo-ekonomi-politik kavramına sahip olmamamızdır.

Lokal olanla global olan arasındaki diyalektiği isabetli şekilde okumamıza katkı yapacak bir araçtan söz ediyorum. Gerçeklikten koparsak, şu gün için yapılabilirliği olmayan vaatlerle, belagatle durumu idare ederiz.

Büyük kentlerin bir kaç mahallesine sıkışmış olduğumuz halde, partilerimize her gün kaydettiğimiz üyeleri sayarak tamamen kuşatılmayı mı bekleyeceğiz? Unutmayalım, bugüne kadar genellikle “yeşil bir kuşak” kuşanıp, “kahverengi bir gömlek” giyerek yürütülen kuşatma stratejisi emperyalist hegemonya siyasetinin en temel, en canlı aracıdır.

Nato’yu geriletmek devrimlerin önünü açmak için zarurettir. Nato basitçe dışsal bir askeri örgüt değildir. Nato en başından üye devletlerin içine yerleşmiş, onları kontrol eden, “kırmızı çizgileri” dikte eden, bu çizgiler aşıldığında en karanlık, en vahşi şekillerde müdahale eden içsel bir bir siyasal yapıdır.

Bugünkü savaş,görünürdeki haliyle, emperyalistlerarası bir savaş değildir. Bugün Rusya, ülkelerini Nato’nun paravanı haline getirmiş, emperyalistler tarafından satın alınmış politikacıların, onları arkalayan oligarkların yönetimindeki Ukrayna’da, aslında dolaylı olarak NATO ile savaşıyor. Eğer bu savaş doğrudan NATO ve Rusya arasında olsaydı, yine “ne Nato, ABD ne Rusya” mı diyecektiniz? Nato Ukrayna’yı teslim alırsa, dünya savaşı olasılığı daha fazla artar.

Daha önceki yazılarda söylediğimi tekrar edeceğim: Aslında, Ukrayna sorunu etrafında Anglo-Amerikan emperyalizmi dolaylı olarak Almanya ile savaşıyor. Anglo-Amerikanları Çin’den çok, Almanya’nın yükselişi rahatsız ediyor. Önceki iki dünya savaşında olduğu gibi, Almanya ve Rusya kafa kafaya tokuşturulmak isteniyor.

“Hiç Bir Şey Eskisi Gibi Olmayacak Artık”

Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’ya askeri müdahalesi sonrasında malum medya klişelerini tekrar işitiyoruz. Bunlardan en çok dile pelesenk edileniyse, “hiç bir şey eskisi gibi olmayacak artık”. Çok geriye de gitmeye gerek yok, her şey olmasa da, bir çok şey, hem de spektaküler bir şekilde, eskisi gibi olmaya devam ediyor.

Ukrayna söz konusu olduğunda, bundan 6-7 yıl önce de uluslararası ilişkilerde benzer tartışmalar yaşanmış, sonunda Rusya Federasyonu Kırım’a yönelik bir operasyon yapmıştı. Daha geriye gidersek, Gürcistan’da da iki kez benzer restleşmeler olmuş, Rusya müdahalelerde bulunmuştu. Daha bu yakınlarda, Ermenistan NATO’yla olası bir flörtün işaretlerini vermeye başlayınca, tekrar hizaya sokulmuştu. Yani benzer şeyler olmaya devam ediyor. Devam edeceği de anlaşılıyor.

2.Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan yeni dünya düzeni 1991’de resmen sona ermişti. Daha önce bir çok kez hatırlatmış olduğum gibi, bu dönem dünyada en uzun sürmüş göreli barış dönemidir. Yanı sıra, Batı Avrupa’da en uzun sürmüş liberal demokratik dönemdir. Sonra, dünyada genel olarak, sosyal devlet anlayışının, refahçı politikaların da en uzun süre uygulanmış olduğu devirdir. Tabii bu kırk yıla yakın bir süre kesintisiz devam eden “soğuk savaş” olarak tabir edilen, görünüşte iki farklı sistem arasında cerayan eden total bir rekabetin de dönemidir.

Söz konusu dünya düzeni çöktükten sonra ABD, AB ve Japonya sac ayağı üzerinde yükselen, ABD hegemonyasının taşıyıcısı olan emperyalist Troyka zafer naraları atarak, “tarihin sonu” na ulaşıldığını, artık liberal kapitalizmin dünya egemenliği önünde bir engelin kalmadığını duyurarak, küresel “neo-liberal”, “yeni-muhafazkâr”, özcesi, postmodern bir “haçlı” seferini başlattığını ilan etmişti. Dünyaya şöyle seslenilmişti: “Ya bizden yanasınız, ya ‘ötekiler’den”. Bu “ötekiler”in içeriği yapılan hamlelerin seyrine, koşullara göre doldurulup, boşaltılıyordu.

Burada en dikkat çekici nokta, emperyalistlerin özellikle dünyanın bir bölgesine, Yakın Doğu’yu da ihtiva eder şekilde, daha önce büyük bir kısmı ya doğrudan SSCB’nin parçası olan, ya da yine bu ülkenin etki alanında bulunan Avrasya tabir edilen geniş bölgeye odaklanmış olmasıydı. SSCB tasfiye edilince, artık komünizmin işi bitmiş, iki uzlaşmaz sistem arasında cereyan ettiği görülen soğuk savaş sona ermişti. Görüntü buydu.

Amerikan “establishment” ının entelektüel olarak en itibar edilen figürlerinden Brzezinski, daha soğuk savaş devrindeki bir söyleşisinde mealen şöyle diyordu: ” Bizim için SSCB’nin komünist ya da kapitalist olmasının o kadar önemi yok. Bizim için önemli olan, bu ülkenin jeo-politik çıkarlarımıza göre hangi konumda bulunduğudur. Bu çıkarlarımızın önünde engel teşkil edip etmediğidir”.

O zaman ki SSCB liderliği bu emperyalist “jeo-politik” kavramının karşısına bilindik marksist-leninist argümanlarla çıkyordu. Bir takım savunmacı uygulamalara başvuruyordu, ama bu emperyalist jeo-politik kavramını kavramsal düzeyde karşılayabilecek bir araçtan yoksundu. Bu yüzden analizleri, karşı-hamleleri cılız kalıyor, yer yer bir bumeranga dönüşebiliyordu.

Emperyalist jeo-politik, Britanya emperyalizminin hegemonyası sırasında, daha ilk dünya savaşından önce ve söz konusu hegemonyanın sönmeye yüz tuttuğu sürecin, sürdürülebilirlik ve tabii güvenlik kaygularının yakıcı bir görünüm aldığı, belli bir aşamasında, Avrasya olarak tabir edilen coğrafyanın “eksen”” ya da “öncelikli hedef” olarak sorunsallaştırılmasıyla oluşturuldu.

Buna göre, Britanya emperyalizminin sürdürülebilirliği, yeraltı, yerüstü ve insan kaynakları ve geniş tarımsal alanları bakımından vazgeçilemez olan bu bölgenin kontrol altına alınmasıyla mümkün olabilirdi. Bu anlayışın uygulanması önünde en büyük engel, bu coğrafyanın büyük bir kısmını kontrol eden Çarlık Rusyası olarak görülüyordu. Yani baş düşman oydu. İngiltere’nin bu doktrinin mimarı ve kadim Rus düşmanı olduğunu hiç unutmayalım.

Bu öğreti, yan coğrafyalara metaztasıyla, ABD hegemonyasındaki emperyalizm devrinde de aynen benimsendi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında SSCB’ye yönelik fiziksel ve ideolojik kuşatma stratejileriyle uygulamaya konuldu. Yarı-feodal Çarlık Rusyası yerini iki devrimden sonra sosyalist SSCB’ye bırakmıştı. Yani baş düşmanın toplumsal-ekonomik sistemi ve ideolojik anlayışı uzlaşmaz şekilde değişmişti. İlk soğuk savaş, kuşatma stratejisiyle bu koşullarda başladı.

SSCB’nin bu stratejiye yanıtının ipuçları savaşın son seyrinin yarattığı koşullar içinde ortaya çıkmıştı zaten. Bunun marksist-leninist kuramda, “dünya devrimi” anlayışının tezahürü olarak görülebilecek, referansları vardı.

Geçerken, Troçki ve Troçkizmi yanlış bir bir figür ve giderek anti-komünist bir akım yapan, bizatihi bu marksist-leninist “dünya devrimi” anlayışı değil, bu devrimin gerçekleşmeyeceğinin, ve Rusya’da gerçekleşmiş devrimin, Polonya örneğinde olduğu gibi, askeri araçlarla başka ülkelere taşınmasının da mümkün olamayacağının anlaşılmasıyla, reel olarak ortaya çıkan “tek ülkede sosyalizm” uygulamasına, karşı-devrimciliğe, anti-komünizme kapı aralayarak, devrimin kazanımlarını tehdit eder şekilde karşı durmasıdır. Yoksa, “dünya devrimi” talebi marksist-leninist bir taleptir. Talebin kendisi yanlış değildir. Yanlış olan, somut durumun somut analizinin Troçki tarafından yapılamamış olmasıdıydı. Farklı nedenlerle, hem “dünya devrimi” hem de “tek ülkede sosyalizm” talepleri, tezleri marksizm-leninizme aykırı değildir. Birincisi, o güne kadar ki mevcut kuramda içkindir. İkincisi, pratik koşulların yerleşik kurama müdahalesidir. Troçki (kişisel -psikolojik sorunlarının da etkisiyle) bu diyalektiği kabullenmediği için kendi kendisini tasfiye etmiştir.

SSCB, emperyalist kuşatma stratejisine karşı “cordon sanitaire” tabir edilen tampon devletlerle etrafını çevreleyerek yanıt verdi. Emperyalistlerle SSCB arasındaki olası bir doğrudan savaşı engellemede bu uygulamanın büyük bir payı olmuştur. Ancak Hruşçov döneminde hoyratça ve stratejisiz, programsız olarak başlatılan ve Brejnev-Suslov dönemi boyunca da (inişli çıkışlı bir seyirle) programlı bir şekilde devam eden restorasyonun elbette uluslararası siyasette de yansımaları olacaktı. Nitekim, bu “cordon sanitaire” anlayışı Afganistan’da ağır bir darbe yedi. SSCB’nin sürdürebilirliği bakımından için geri sayım hızlandı.

Restorasyoncu anlayışın entelektüel sonuçları da olur. SSCB’ de, marksizm-leninizmin yaratcı şekilde ve devrimci perspektifi yitirmeden yorumlanması yerine klişelerle, içi boş hamasetle durum idare edilmeye çalışıldı. İdeolog Suslov bu restorasyoncu aklın baş temsilcisiydi. Amiyane bir anlatımla, Sovyet liderliği, gol atma derdi olmayan, gol yememeye çalışan bir oyun anlayışıyla, kendi yarı sahasında top çevirip duruyordu.

Sovyetler Birliği bir çok nedenden dolayı çöktükten sonra troyka emperyalizmi kendisini “son dünya düzeni” olarak görme kuruntusuna kapıldı. Yoksa, tarihin sonu gelmemişti. Tarihin sadece bir devresi sona ermişti. Emperyalistler bunu göremediler. Şimdi artık kapitalist olmuş (bu kapitalizmini de hukuksal altyapısı zayıf olduğu halde fütursuz bir anlayışla uygulayan) Rusya, güçlü emperyal ve rövanşist eğilimleriyle onlara bunu spektaküler şekilde gösteriyor. Göstermeye devam edecek. Bu kez Rusya emperyalist düşmanlarını bir tür restorasyona zorluyor. Bu yolda son 20 yılda epey mesafe kat ettiği de görülüyor. Emperyalizm restorasyonunu kabul etmeden yeni dünya düzeni kurulamayacaktır. Bu elbette, görüyoruz, yaşıyoruz, kanlı bir süreçtir.

Bu eksen coğrafya, jeo-politik olarak kavramsal bir çerçevede sorunsallaştırıldıktan sonra iki kez büyük, genel savaşların alanı olmuştu. Halen bu emperyalist jeo-politik kararlılıkla izlendiğine göre, bir kez daha, en az öncekiler kadar kanlı, büyük savaşı tetikleyebilir.

Bu arada, eski ve yeni soğuk savaşları başlatan ya da ilan eden ülke SSCB ve Rusya Federasyonu değildir. Avrasya odaklı jeo-politiğin programatik pratiğini gerçekleştirmeye çalışan emperyalistlerdir. Bu ikinci soğuk savaş 2002’de ABD’nin SSCB (ve sonra Rusya tabii) ile arasındaki 1972’de imzalanan SALT 1 Antlaşmasını (Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması) tek yanlı olarak bozması ve NATO’nun daha önce Gorbaçov döneminde SSCB’ye, eski Varşova Paktı ülkelerini kapsamına almayacağına dair verdiği taahütleri yok sayarak, Rusya’yı NATO kuşatmasına almasıyla fiilen başlamıştır.

Burada SALT 1 demişken, ondan bir kaç yıl sonra imzalanan ve esas amacı ABD hegemonyasının meşruiyetini dünyaya kabul ettirmek olan ve SSCB ve bağlaşıkları tarafından imzalanan Helsinki Senedi’nin, ilk soğuk savaşı ABD’nin kazandığının en erken belgesi olduğunu da belirtmek isterim. Tekrar olsun, bu senedin altında SSCB ve diğer Varşova Paktı üyelerinin imzası vardı. Bir ayaktopu tabiriyle, Sovyet liderliğinin emperyalistlerle uluslararası ilişkileri bağlamında, kendi kalesine atmış olduğu ilk goldür. Yenen bu gol, Sovyetler Birliği’nin geleceğini emperyalistler lehine ipotek altına sokmuştur.

90’lı yıllardan itibaren NATO’nun gün bugündür deyip, adeta bir Amok Koşucusu semptomuyla Balkanlar’dan Avrasya’ya kadar önüne geleni NATO’ya dahil etmesi ya da dahil etmeye çalışması, onun stratejik aklının ne denli köreldiğinin en somut göstergesidir. Bunun bir bumeranga dönüşmekte olduğunu görememektedir.

NATO’nun artık 16 yerine 30 üyesi vardır. Bu ülkelerin farklı jeo-ekonomi-politik kaygularının olduğu açıktır. 30 üyenin birlikte karar alıp, ortak hareket etmesi nasıl mümkün olacaktır? Nitekim, bugün Rusya karşıtı açıklamalarına rağmen NATO’nun Avrupalı üyeleri etkin tavır koymaya yanaşmamaktadırlar. Balkanlardaki üyeler zaten Rusya’ya karşı bir savaşta yer almayacaklarını ilan etmişlerdir. Halen yeri göğü natolaştırmak hevesinin emperyalistler için bile akılla izahı yoktur. Avrasya odaklı jeo-politik anlayışının kuşatma stratejisi artık emperyalist Troyka bakımından bile tehlikeli bir ayak bağı halini almıştır.

Rusya’nın açık denizlere çıkışlarını kapatmak, onun nefes borusunu tıkamak demektir. Rusya böyle ölmektense, vuruşarak ölmeyi tercih edecektir. Gorbaçov-Yeltsin-Yakovlev devri ülkesi yok artık. O tarih oldu. Ancak emperyalistler kendi kendilerine ilan ettikleri şizofrenik “tarihin sonu” nda kaldılar. O sonun kurduklarını sandıkları “yeni dünya düzeni” nin de sonu olduğunu halen göremiyorlar. Ya da görmemek için direniyorlar. Neyi bekliyorlar? Putin’in “tamam arkadaşlar ben artık oynamıyorum, siz kazandınız, zaten Baltık Denizi’ni bana kapatmıştınız, şimdi Karadeniz’i de kapatın, ben gemilerimi Hazar Denizi’nde yüzdürürüm” demesini mi bekliyorlar? Ki Putin, böyle teslim olduğu halde dahi gemilerinin Hazar Deniz’inden de kovulacağını çok iyi biliyordur şüphesiz.

Ukrayna’ya gelince, daha önce burada bir çok kez yazdım. Ukrayna, iki dünya savaşının anahtar coğrafyasıdır. En şiddetli çarpışmaların alanı olmuştur. Stratejik açıdan bir kavşak noktasıdır. Söz konusu olan sadece ülkenin içerdiği ekonomik kaynaklar değil, bundan çok daha önemli olan, emperyalistler tarafından Rusya’nın kuşatılmasında, boğazının sıkılmasında coğrafi konumu itibarıyla oynayabileceği roldür. Bunu hiç akıldan çıkarmayalım.

Emperyalistlerin Yakın Doğu’da, Orta Doğu’da, Afrika kıtasında, L.Amerika’da SSCB’nin tasfiyesinden sonra neler yaptıklarını, el attıkları her yere felaket, kan, açlık, hırsızlık, her türlü baskı, korkunç bir gericilik götürmüş olduğunu görmüyor muyuz?

Yok, ne Rusya ne Çin emperyalist ülkelerdir. İkisi de kapitalist, ikisinin de emperyal, yayılmacı eğilimleri var. Ancak bugüne bakmamız gerekiyor. Bugün en öncelikli hedefimiz, emperyalizmin geriletilmesi olmalıdır. Emperyalizm hâlâ çok güçlü, çok saldırgan. Sadece devasa bir savaş makinesine ve enformasyon aygıtına değil, aynı zamanda buna olanak veren büyük ekonomik araçlara da sahip.

Sonra bu basitçe bir Rusya-Ukrayna savaşı da değil. Asıl savaş halklar üzerinden silindir gibi geçmek pahasına, onların sahip oldukları bütün kaynaklara çökmeye çalışan emperyalizm ile emekçi halklar arasındadır.

Rusya elbette öncelikli olarak kendi ulusal-kapitalist emperyal emelleri adına emperyalist Troyka ile didişiyor. Ancak, Rusya’nın bu direnişleri, müdahaleleri ilericilere, devrimcilere toparlanmaları için zaman kazandırıyor. Bu direniş, emperyalist sistemde ekonomi-politik bağlamda gedik açma olanaklarını içinde barındırıyor.

Bugün sadece emperyalist devletlerde, genel olarak burjuva siyasetinde, ülkemizi bu hale birlikte sokmuş iktidar ve muhalefette (“düzen partisi”nde) yakıcı bir liderlik sorunu yaşanmıyor, dünya devrimci sosyalist hareketi de aynı sorundan muzdariptir. Böyle bir dönemden geçiyoruz.

Bu halimizi de dikkate alarak değerlendirmeler yapmamız gerekir. Yaşamda bir işe yaramıyorsa, kendi başına teorik doğruların tekrarlanması bir işe yaramaz. Dahası, bir bumerang işlevi de görebilir. Teorik doğrular önemlidir. Ancak bunlardan pratik sorunlar karşısında isabetli talepler, taktiklerle siyasetler üretmek çok daha önemlidir. Öncü partinin de esas işlevi budur.

Not: Burada, geçmiş yıllardaki yazılarımda Ukrayna konusuna bir çok kez değinmiş olduğum için aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum. İlgilenenler o yazılara bakabilirler.

Zamanı daralan ABD’de başkanlık seçimi

ABD başkanlık seçimlerinde sürpriz olmaz. Amerikan “establishment” ının kime ihtiyacı varsa, o seçilir. Bu kez de öyle olacak.

ABD artık Trump’la yoluna devam edemez. Bunun nedeni, bizdeki liberal, sol liberal avenenin, genel olarak Batı’daki, özel olarak ABD’deki benzerlerine kulak vererek iddia ettikleri gibi, Trump’ın gerici olması, bu anlamda mesela, cinsiyetçi, ırkçı olması değildir. ABD’nin gerileyen, tehdit altında bulunan emperyalist hegemonyasının jeo-ekonomi politik ihtiyaçlarıdır.

Trump’ın başkanlığı sırasında ABD doğrudan askeri bir dış müdahalede bulunmadı. Doğrudan savaşmadı. Genel olarak, askeri önlemlerden kaçınma eğiliminde oldu. Elbette askeri gücünü bir tehdit unsuru olarak kullanmayı sürdürdü. Militarist eğilimlerinden vazgeçmedi. Ancak askeri çatışmalardan kaçındı. Dünyanın bir çok bölgesinde bulunan askeri güçlerini azaltma eğiliminde oldu.

Bunun yerine, rakip gördüklerine karşı ekonomik önlemler almayı, ekonomik cezalar kesmeyi tercih etti. Askeri savaşlar yerine “ticari savaşları” tercih etti. Bu süreçte bir takım ticari avantajlar elde etti. Ancak bununla yetinmesi elbette beklenemezdi.

Daha öte ticari hamlelere girişmesi de, içte ve dışta ekonomik dengeleri alt üst etme, hegemonyasını dostları nazarında dahi sorgulanır hale getirme olasılığı taşıdığı için mümkün olamadı. “Ticaret savaşları” nın sınırlarına ulaşılmıştı.

Trump’ın içeriye karşı popülist; dışarıya karşı izolasyonist söylemi ve politikaları , işin başında, ekonomik olarak dar boğazdaki Amerikalı halk sınıflarının gazını bir miktar almıştı. Gelgelelim, pandeminin de etkisiyle küçülen ekonomi, dramatik ölçüde artan işsizlik, söz konusu sınıflar nezdinde, artık lafla peynir gemisinin yürütülemeyeceğinin idrak edilmesini sağladı.

Bu popülist ve izolasyonist politikaların sürdürülebilir olmadığı Amerika’ya egemen olan oligarşiler tarafından da anlaşıldı. Emperyalizm bu geç evresinde sürekli şiddete başvurmadan yaşayamayacağını biliyor.

Zaten 1949’da resmen ilan edilen “soğuk savaş” 1989’da sona erdikten sonra emperyalizmin kısmi savunma stratejisini terk edip, birleşik saldırı stratejisine geçmiş olduğu ilan edilmişti. Bu stratejinin giderek daha fazla Avrasya ve Orta Doğu coğrafyalarına odaklandığı vak’adır.

Özellikle son otuz yıldan beri bariz şekilde gerileyen ABD hegemonyası için sürekli daralan zaman artık daha kararlı, daha doğrudan ve daha sert önlemlerin alınmasını zorunlu kılıyor. Daha önce bir çok kez yinelemiş olduğum gibi, ABD’nin zamanı yok. Çabuk hareket etmesi gerekiyor. Salt ekonomik önlemlerle sonuç alamayacağını görüyor. Askeri olanaklarıyla desteklenecek siyasal araçları kullanması gerektiğini biliyor.

Global düzeyde doğrudan bir çatışma olasılığı var. Bu olasılık, hali hazırda, ticari ve sermaye yatırımları anlamında globalleşmeyi kabul etmiş olan Çin’in halen direndiği mali globalleşmeyi de kabul etmesiyle, önemli ölçüde azalabilir. En azından bu olasılık, Çin’in dahil olmayacağı sınırlar içinde kalabilir.

Çin’in böyle bir adım atması, bugüne kadar elde ettiği bütün kazanımları yitirmesi anlamına gelecektir. Dahası, Çin’in uzun sürecek, iyice güçten düşmesine yol açacak, sınıf mücadelesinin sertleşeceği koşullarda, iç toplumsal kargaşaya maruz kalmasına neden olacaktır. Bu koşullarda Çin’e dış müdahale daha kolay hale gelecektir.

Önümüzdeki dört yıllık dönemde, ABD’nin giderek sertleşen, daha doğrudan siyasal, askeri araçlar kullanarak zamanı lehine çevirme hamlelerine tanık olacağız. Önceliğin Rusya ve İran olacağı tahmin edilebilir. Belorusya üzerinde yoğunlaşma artacaktır. Tarihsel-siyasal coğrafya okuması yapılırsa, Ukrayna’nın , Belorusya’ya ; Belorusya’nınsa, Rusya’ya açılan kapı olduğu görülecektir. Belorusya olmadan Rusya’nın kuşatılması tamamlanamaz.

Yine önümüzdeki dört yıllık dönemde, siyasal-ekonomik bir etmen olarak petrolün öneminin göreli olarak azalacağı tahmin edilebilir. O zaman Rusya ekonomisi daha da zorlanacaktır. Bunu ihmal etmemek gerekir. Unutmayalım, Sovyet ekonomisi de, Brejnev döneminin başından itibaren petrolle ilgili yanlış beklentilerden çok zarar görmüştü.

Brejnev-Suslov döneminde, hatta daha da önce, 1961’de, artık komünizm kuruculuğunun resmen başladığının iddia edildiği, 22. parti kongresinden sonra Sovyet ekonomisi fiilen Bukharinci bir çizgiyi benimsemişti. Bu bağlamda, petrol de Sovyet ekonomisi için stratejik bir ürün haline getirilmişti.

20.Kongre’den başlanarak, amiyane tabirle, “pis işler” stratejisiz Hruşçov’a gördürülmüş, 1961’den sonra adım adım ve fiilen yeni bir “utangaç” NEP dönemine girilmişti. Teknokrat Kosigin bu politikanın öne çıkan mimarı olmuştu.

Hruşçov dönemi, sıkça iddia edildiği gibi, bir karşı-devrim değil, restorasyon dönemidir. İktidardan düşürülmesi, restorasyon sürecinin hızı ve kalitesiyle ilgili kaygularla alakalıdır. Onun devrinde, Marksizm-Leninizmin teorik mevzileri terk edilmeye başlanmış olsa da, komünist siyasal anlayış halen fiili olarak geçerliydi.

Brejnev-Suslov dönemi, karşı-devrimci Gorbaçov-Yakovlev-Yeltsin döneminin habercisiydi. Bu dönemlerde SBKP’ye hakim olan siyasal anlayış fiilen komünist değildi. Bununla beraber, Deng dönemi Çin’inin kapitalizme doğru stratejik yöneliminde gördüğümüz programatik netliği, kararlılığı, SSCB’nin söz konusu dönemlerinde göremiyoruz.

Çin’deki söz konusu netliğin en önemli nedeni, ülkenin sosyalizm kuruculuğu konusunda SSCB’den henüz epey geride olmasıydı. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin yol açtığı karmaşa ve istikrar arayışı içinde Deng yönetimi, ABD liderliği altındaki emperyalizmin büyük teşvik ve desteğini de alarak, bu durumu avantajı haline getirdi.

Geçerken, emperyalist blok için Rusya ve Çin’in komünist ideolojiye sahip olup olmamalarının kendi hegemonik gayeleri bakımından büyük bir anlamı yoktu. Bunu Brzezinski, daha Carter’ın başkanlığı döneminde, açıkça ifade etmiş, kendi bakış açılarının esas olarak jeo-ekonomi-politik içeriğe sahip olduğunu ilave etmişti.

Bugün ne Rusya ne de Çin sosyalisttir. Her ikisi de kapitalist ülkelerdir. Her ikisinde de burjuva toplumu dizayn edilmektedir. Kapitalizm, farklı gelişmişlik düzeyleri içinde uygulansa da, uygulandığı her yerde kapitalizmdir. Bunu unutmamak lazım.

Kapitalist olmalarına rağmen her iki ülkenin emperyalist blok tarafından düşmanlaştırıldığı vak’adır. Uluslararası ilişkilerde uzun süreli tarihsel bakış açısını kaybetmemek , coğrafyayı da ihmal etmemek gerekir. Coğrafya lokal ve global ölçeklerde sınıf savaşlarının alanıdır. Bu yüzden tanım itibarıyla politiktir.

Öte yandan, Çin kapitalizmi söz konusu olduğunda, sanki dünyanın başka her yerinde kapitalizm kriz içindeyken, Çin’in bundan muaf olduğu gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Yok böyle bir şey. İçinde bulunduğumuz zamanda, kapitalizmin şu ya da bu ülkedeki krizlerinden değil, sistem olarak kapitalizmin krizinden söz ediyoruz. Kapitalizm ABD ‘de de, Çin’de, başka yerlerde de, nicelik ve tempo farklılıklarına rağmen kriz içindedir.

Kısacası, önümüzdeki dört yıllık başkanlık dönemi sönmekte olan ABD hegemonyası açısından bir dönüm noktası olacak kadar önemlidir. Bu bakımdan yarınki seçimi kapitalist emperyalizm kavramına ihtiyaç duymayan sağ ve sol eğilimleriyle liberal siyasal konum açısından değerlendirmek devrimci sosyalist bir yaklaşım olamaz.

İki partinin seçim toplantılarındaki söylemlerinden çok, dünyadaki jeo-ekonomi-politik gelişmeler içinde, Amerikan “establishment”ının zorunlu, öncelikli taleplerine odaklanmak gerekir.

Emperyalizmin komploları ve komplo teorileri I

Tarihte bir çok vak’a dolayısıyla gördüğümüz bir gerçek, ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesiyle birlikte oluşan toplumsal sorunların salgın hastalıkları; salgın hastalıkların da ekonomik eşitsizlikleri daha da azdırmakta olduğudur.

Her yolla sermaye biriktirme hırsının bir sonucu olarak yaygınlaşan mülksüzleştirme, yoksulluk, yoksunluk, demografik hareketlikik, insan doğa ilişkilerinin giderek anormalleşmesi…

Bu ilk kez olmuyor. Halk sağlığı tarihçileri, mesela, insanın ortaya çıkışından hemen hemen 1950’lerin başlarına kadar,en fazla can kaybına yol açan nedenin sıtma salgınları olduğunu kaydediyorlar.

Bu salgınlar aslında neden değil, sonuçtur. Salgınları ortaya çıkartan nedenleri, her zaman, insanların geçimleri, bunu temin etmek için birbirleriyle ve doğayla içine girdikleri üretim ilişkilerinde aramak gerekir. Bu bakımdan kendinden menkul bir halk sağlığı sorunu ve dolayısıyla çevre sorunu ilan etmek sorunları çarpıtmak anlamına gelir.

Tekrar olsun, salgınların kendi başlarına tarihleri yazılamaz. Salgınları tetikleyen toplumsal-ekonomik etkinlikler gözardı edilerek, onların neden ve sonuçları açıklanamaz. Bununla birlikte, salgınların “vesile” işlevi gördüklerini de belirtmek gerekir.

Sıtma dahil bir çok virüse bağlı hastalık tarımsal yerleşik düzene geçişle, özellikle de ormanların tıraşlanmasıyla birlikte, sık görülmeye başlamıştır. Yine mesela, en şiddetli şekliyle, Avrupa’da 14. yüzyılın ortalarına doğru görülen ve ilk dalgası 3 yıl kadar süren (1348-1351) veba salgını, Moğol saldırıları, işgalleri esnasında ve sonrasında ilk önce Asya’da patlak vermiş, denizaşırı ticaret, periyodik iklimsel değişimler(“global soğuma” çevrimine girilmesi), yaşanan ekonomik alt üst oluş, büyük kitlesel göçler eşliğinde, en çok Avrupa anakarasında (özellikle batısında ve kuzeyinde) olmak üzere, milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur. Sadece Avrupa’da nüfusun yüzde 31’nin bu veba salgını dolayısıyla hayatını kaybetmiş olduğu tahmin edilmektedir.

Salgın, feodal orta çağın fiilen kapanmasına vesile olmuştur. Yine mesela, salgın sırasında çok sayıda Latince diline hakim iyi yetişmiş din adamı ve din kadınının hayatlarını kaybetmesi, meslek olarak dinin sıradanlaşmasına; dinsel inancın sorgulanması, giderek dinin (din insanları da dahil olmak üzere) inananlar nezdinde itibarsızlaşmasına yol açtı. Bunların ikisi birlikte, daha sonraki Reformasyon’un ön koşullarının hazırlanmasında önemli bir rol oynadı.

Kapitalist-emperyalist dönemin tanık olduğu ilk en yaygın salgın, 1.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru ABD’den Avrupa’ya askerler tarafından taşınmış olduğu kaydedilen “İspanyol gribi” dir. Dalgalar halinde bir kaç yıl sürmüştür. Başlı başına bir emperyalist komplo olan savaşın yol açtığı toplumsal ve ekonomik yıkım koşullarında ortaya çıkmıştır. Yıkımın eşiğine gelen emperyalist sisteme zaman kazandırmış, dolayısıyla sistemin mevcut sorunlarının birikerek ertelenmesinde de rol oynamıştır.

“İspanyol gribi”, aktif erkek nüfusun önemli ölçüde hayatını kaybetmiş olması dolayısıyla kadın emek-gücünün öncelenmemiş ölçüde yoğun olarak devreye girmesine; yanı sıra, ilk etkili “sosyal devlet” uygulamasının, sağlık alanında acilen, Bolşevik Rusya’da yaratılmasına da vesile olmuştu.

Günümüzdeki vak’aya gelince, 90’lı yılların hemen başında 1946’da kurulan dünya düzeninin çökmesiyle birlikte (Geçerken, söz konusu dünya düzeni sadece sosyalizmle değil, esas olarak onun etkisiyle, kapitalist dünyada “sosyal devlet” ya da “refah devleti” uygulamalarının yürürlüğe sokulmuş olmasıyla da karakterize edilir) emperyalizmin mutlak dünya hegemonyası için yapmış olduğu hamlelerin etaplarını biliyoruz. Bu süreçte, bugünkü salgına yol açan virüsle akraba olan virüslerin yarattığı salgınları daha kısmi bir düzeyde görmüştük (Mesela yeni versiyonlarıyla, “domuz” ve “kuş” gripleri). O zaman da, ekonomi-politik gelişmelerin, toplumsal-ekonomik krizlerin nasıl bu salgınlarla birlikte seyrettiklerine tanık olmuştuk.

Toplumsal eşitsizliklerin, bugünlerde revaç gören bir tabirle, “pik” yaptığı şartların nasıl bu tür salgınlara yol verdiğini bir kez daha hep birlikte deneyimleyerek görmekteyiz.

Çözülen hegemonik emperyalist sistem, toparlanmak için saldırgan, işgalci hamleler, ekonomi-politik komplolar, yaygınlaşan, derinleşen yoksulluk, katliamlar, kitlesel göçler… Adeta bir yasa gibi.

Hayır, ekonomik bunalımı, savaşları, yoksulluğu, toplumsal eşitsizlikleri bu maruz kaldığımız salgın yaratmadı. Tersine, salgını bu kapitalist-emperyalist şartlar yarattı. Akşamdan sabaha değil elbette, hep birlikte içinde yer aldığımız bir süreç içinde. Salgın, hali hazırda işleyen bu şartların daha da ağırlaşmasına yol açtı.

Sistemin işleyişinin yol verdiği bu koşullar, hiç kuşkusuz, daha önceden de görüldüğü gibi, aynı sistem tarafından istismar ediliyor. Şimdilik tabii. Fiilen gerçekleşmiş çöküşünün ilanını ertelemek ya da geciktirmek için ekonomi-politik olarak kullanılıyor. Bunun için her türden baskıcı araçlara, maddi ve psikolojik her türlü baskılama yöntemlerine başvuruluyor.

Kitle psikolojisidir malum, denize düşen yılana sarılır. Şimdilik böyle. Sonrası içinse, hiç bir şeyin kendi kendisine değişmeyeceğini ısrarla vurgulamak gerekiyor. Öyle kıraathane muhabbeti mesabesinde, “artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, her şey çok iyi olacak” türü ezberlerin ötesinde, somut analizlere ihtiyaç var.

Gidişat, dünyanın, ya da isterseniz, kapitalist-emperyalist totaliterliğin giderek daha çok otoriter, saldırgan pratiklerle karakterize edileceği bir yöne doğrudur. Aşırı üretim krizi, emperyalist hegemonyanın sönüşüyle iç içe gerçekleşiyor. Sınıf savaşımının (belki de son 80 küsur yıldan beri öncelenmediği ölçüde) şiddetleneceği koşullara hızla evriliyoruz. Unutmayalım, emperyalizm sınıf savaşımlarının uluslararası ölçekte yoğunlaşmış halidir. Emperyalist savaşlar da öyle tabii.







İhvancı AKP rejimi Suriye’den çıkamaz

AKP rejimi 2011’den itibaren Suriye’de emperyalistler adına üstlendiği yükümlülükler sayesinde emperyalist siyasal bağlam içindeki hareket alanını genişletme olanağı bulmuştu. Hem iç bağlamını hem de emperyalist dış bağlamını Suriye üzerinden birbirine bağladı. Giderek iç içe geçmelerini sağladı.

Suriye, Türkiye’nin iç meselesi haline getirildi. Suriye’den çekilmek zorunda kalmak demek, veyahut, Suriye’den sürülmek AKP rejiminin çökmesi demektir. Nitekim, bu rejimin fiilen gerçekleşmiş çöküşü muhtemelen pek yakında Suriye sahasında ilan edilecektir.

Başka bir ifadeyle, Esad yönetimindeki Suriye Cumhuriyeti’nin zaferi Türkiye’deki rejimin göçüp gitmesi anlamına gelmektedir (Suriye’deki rejim kaybetse de, Türkiye’nin lehine olmayacaktır. Biraz stratejik aklı olan bunu görür. Bu yüzden, Esad’ın Türkiye için de mücadele ettiği saptaması isabetlidir) Türkiye’deki İhvancı rejim, Suriye’deki vekalet savaşının Türkiye’ye taşınmış olmasından sonra ortaya çıkan Gezi direnişinden itibaren çözülmeye başlamıştı zaten.

Aşağı yukarı aynı sıralarda, sadece Türkiye’deki siyasal yapının değil, emperyalizmin vekalet savaşına dahil olmuş diğer bölge rejimlerinin de çözüldüklerine tanık olmadık mı? Bu süreç halen devam ediyor.

Moskova’da bir silah bırakışması kararı alınmadı. Bir süre “ateş” kesildi. Bir “teneffüs” arası da denilebilir. Silahlar bırakılmadı yani. Mevcut hal içinde bırakılması da mümkün değil. Meşru Suriye devleti ülkesinin büyük bir kısmını kontrol ediyor olsa da, halen işgal altında bulunan bölgeler var.

Suriye sorunu, sahada ve diplomasi masasında, farklı şartların, silahlı veya silahsız farklı çatışma biçimlerinin karakterize ettiği farklı etaplardan geçerek epey bir zaman daha sürecektir.

Sürece bakıldığı zaman, sahadaki oyuncular arasında diğerleri aleyhine sürekli mevzi kazanan Suriye devleti ve bağlaşıklarıdır. Türk devleti olası yakın etaplardan birisinde Suriye sahasında tasfiyeye uğrayacaktır.

Suriye devletinin her kazanımı bölgemizde ve ülkemizde ilerici güçlerin önünü açmak gibi bir işleve sahiptir. Türkiye’deki gerici otokrasinin düşmesi, bölgemizdeki anti-emperyalist mücadeleye bir momentum kazandıracaktır. Hiç şüphesiz, ilerici güçler için değerli siyasal olanaklar yaratacaktır.

Suriye devleti ve bağlaşıklarının sahada ve masada izledikleri yol, Türkiye rejimi ve bağlaşığı cihatçı grupların kuzeye, Türkiye sınırlarına doğru sürülerek tasfiye edilmesi yönündedir. Cihatçılar söz konusu olduğunda, artık giderek netleşiyor, emperyalistlerin de göz yumacağı, bir toptan imha planlanmaktadır.

Şimdi Moskova Mutabakatı’yla, bir kez daha, Türk devletine sahada başarması mümkün olmayan roller dikte edilmiştir. Artık bu rol dikte etme inisiyatifi, ABD’nin sahada ve diplomasi masasında geriletilmesi, Rus uçağının düşürülmesi ve Rus büyük elçisinin öldürülmesinden sonra tamamen Rusya’nın eline geçmiştir.

Son antlaşmayla İhvancı rejimin “TSK”sı, Suriye devleti, ama daha çok da, önemli bir kısmı dar bir alana sıkışmış müttefiki cihatçılar açısından, lojistik ve ekonomik getirileriyle olmazsa olmaz öneme sahip stratejik bir coğrafyanın “çatışmasızlık” alanı olarak kalmasını temin etme yükümlülüğü altına girmiştir.

Namluların doğrultulduğu, ellerin tetikte olduğu çatışan taraflar için vazgeçilmez olan bir sahada çatışmazlık halini sürdürmek mümkün değildir. Sahada bulunan herkesin bunun farkında olduğundan da şüphe duymamak gerekir.

Bugün Suriye’deki ihvancı Türk rejimi, Suriye’den “barışçıl” bir şekilde geri çekilemez. Türk devleti bugünkü Suriye tablosunun oluşmasında ta başından önemli roller oynamıştı. Bunu yaparken de kendisini hep daha fazla bu soruna bağlamıştı. Şimdi de, kendi adına Suriye’den pay kapmak için kendi başına askeri hamlelere başvuruyor. Sahadaki gelişmeler ve oyuncular üzerinde dolaysız etkilerde bulunmaya çalışıyor. Bunu da, Türkiye içindeki muktedir konumunu sürdürebilmek bakımından zorunlu görüyor.

İhvancı AKP rejiminin Türkiye’deki muktedir konumu, Suriye’deki macerasına; Suriye’deki macerası, Türkiye’deki egemen konumuna bağlanmıştır. Artık bu ikisinin kılıç marifeti olmadan birbirlerinden kopartılması olanaklı görünmüyor. Bu kopuş Türkiye’deki rejimin de sonu olacaktır. Türkiye’deki rejim barış için geç kalmıştır. AKP rejiminin çökmesi bölge barışının ön şartı haline gelmiştir.

Rus diplomasisi

Suriye konusunda Rusya Türkiye’yi süründürme diplomasisi izliyor. Aslında Türkiye’nin Soçi Mutabakatı’na uymayacağını en başından biliyordu. İnanıyormuş gibi davranıp, Türkiye’nin mutabakatın gereklerini yerine getirmesi için sırtını sıvazlıyordu. Türkiye yapması gerekeni yapmayıp, oyalamalara başvurunca, yine alttan alıp, süre veriyor. Bu sırada da, bir yandan, Türkiye ile kendisi için çok avantajlı ekonomik işler çeviriyor; diğer yandan da, Suriye ordusuyla İdlip’e ortak bir harekat için hazırlık yapıyordu.

Zamanı geldiğine inandığında düğmeye bastı. Suriye ordusu İdlip üzerine yürüyüşüne tekrar başladı. Son bombalama olayıyla da, hem ekonomik olarak hem de askeri olarak ağır bir fatura mukabilinde, İdlip’te Türkiye’nin ve desteğindeki cihatçıların bir ölçüde direncini kırmış oldu.

Tekrar olsun, İdlip’teki yabancı işgal sürdükçe Suriye hiç bir şekilde güvende olmayacaktır.

Bu yüzdendir ki, vak’a öncesinde yüksek perdeden atıp tutan AKP başı, Batılı kadim dostlarından da (iktidarın bekası için çok ciddi sonuçları olabilecek mülteci kartına rağmen) umduğu desteği alamayınca, ihtiyacı olan soluğu tekrar Rusya’da almak için harekete geçti.Daha Türkiye’nin beklenen askeri atağı öncesinde, Rusya dörtlü zirve konusunda isteksizliğini hissettirmişti zaten. Zirve suya düştü. “Dostum” Putin’den “pekiy haydi gel bakalım” vizesi çıktı. İş, tekrar baş başa görüşmeye kaldı.

Şimdi Rusya’dan muhtemelen, “şerefli” bir geri çekilme için zemin yaratması talep edilecek. Rusya da, kendisi ve Suriye yönetimi için en uygun koşullarla yeni bir plan önerecek. Buna göre Türkiye ve cihatçıları için tahminen, daha kuzeye, yani Afrin ve havalisine doğru, Türkiye sınırına çok yakın yatay bir hat boyunca konuşlanma söz konusu olacak. İdlip de, muhtemelen sessiz sedasız, daha fazla hır gür çıkarmadan boşaltılacak. Tabii bu içeriye, hep olduğu gibi, “Reis”in kestiği yeni bir “racon” olarak parlatılıp, sunulacak.

Ancak gerçeklik algısını çoktan yitirmiş AKP rejiminin sözlerini, taahhütlerini yerine getirmesi mümkün değildir. Biraz daha ileride, Türk devletinden son olarak tutunmaya çalıştığı o yerleri de terk etmesi istenecektir. Artık bir kere daha “seferberlik, sevkiyat” vs söz konusu olur mu, olabilir mi, bilemeyiz. Ancak böyle bir olasılığın gerçekleştirilmesi gündeme geldiğinde, hem ekonomi hem askeriye hem de, en ucuzundan da olsa, zafere muhtaç malum ahali için “kabak tadı” vereceği öngörülebilir. Üstelik o zamana kadar Türkiye devleti her tarafından akan defolarıyla daha da takatsiz bir görünüm sergileyecektir.

Rus uçağının düşürülmesi sonrasındaki gelişmelere baktığımızda, arkasında kaliteli bir askeri organizasyon bulunan Rus diplomasisi, Türkiye’yi süründürmeye devam ediyor. En cömert davrandığı halde dahi sadece zaman veriyor, başka bir şey vermiyor. Buna mukabil ekonomik olarak, askeri olarak, diplomatik olarak devamlı alıyor. Sürekli mevzi kazanıyor. Kazanmış olduğu mevzileri tahkim ediyor.

Bazıları, Suriye’deki son kifayetsizliği “kurmay aklı” eksikliğinden muzdarip askeriye; ve “monşerler” den mahrum kalan hariciye ile izah ediyorlar. Yani “eski Türk devleti” ni özlediklerini ima ediyorlar. Bugünle geçmiş arasındaki sürekliliği görmüyorlar. Bugünümüzün o kurmay ve monşerlerin vaktiyle sarf ettikleri efor olmaksızın anlaşılamayacağını kabul etmiyorlar. Onların emperyalistlere ve NATO’ya sadakatlerinin bu ülkeye, bu ülkenin emekçi halklarına, ilerici aydınlarına nelere mal olduğunu görmek istemiyorlar.

Bir eski genel kurmay başkanı, (herhalde) NATO talimatıyla tıkıldığı hapisten çıkar çıkmaz, kanal kanal dolaşarak neden 2-3 yıl içeride tutulmuş olduğunu bir türlü anlayamadığını anlatıyordu. Oysa istenilen en kritik işleri bile yapmıştı. Bir başka general geçenlerde, “ABD ve Rusya niçin Suriye’de iseler, biz de onun için oradayız” vecizesiyle “kurmay aklı”nın en parlak örneklerinden birisine delalet eder şekilde, adeta devletin Suriye hamlesine, lafzen de olsa, siyasal ve askeri bir momentum kazandırmıştı.

TC devleti söz konusu olduğunda, askeri ve sivil kadrolarıyla, “FETÖ’cü olan” ve “FETÖ’cü olmayan ayrımı” anlamsızlaşıyor. İpleri aynı merkezin ellerinde olunca…

Son olarak, Tayyip Erdoğan’ın hakkını da teslim edelim. Daha önce sık sık yaptığına tanık olduğumuz söylemsel çıkışlarıyla, hem dincilere hem millicilere, (Türk ve Kürt) ulusalcılara hem de “demokrat” liberallere, “işte bu ya; beklediğimiz adam bu ya!” dedirtecek kadar ileri gittiği halde, adeta onların yüreklerinin yağını eritmiş olduğunu biliyoruz.

Şimdi de, İdlip savaşı etrafında yaptığı konuşmalarla aralarında muhalefetin, muhaliflerin de bulunduğu kesimlerde yaratmış olduğu heyecan, dini ve milli duygusal kabarış, takviye edilmiş “milli birlik” hissiyatı her türlü takdirin ötesinde.

Sevk ve İdare

Devrimler, yönetici sınıfın artık yönetme kapasitesini kaybetmiş olduğu koşullarda halk kitlelerinin acil bir talebi olarak ortaya çıkıyor. O zamana kadar egemen olan devlet kendi olanaklarıyla tıkanmışlığın üstesinden gelemiyor.

Kendi bekalarının derdine düşmüş yönetici sınıf bloğu halk sınıflarının taleplerini daha şiddetli şekillerde bastırıyor. Sürekli olarak kendi kurduğu hukuksal çerçevenin yetersizliğinden yakınarak, her seferinde içinde yer aldığı siyasal, hukuksal alanı giderek daha fazla daraltmak pahasına, bizzat yapıcısı olduğu hukuksal kodifikasyonları sürekli ihlal etme ihtiyacı duyuyor. Kendi hukukunu dahi tanımıyor.

Mafyatik örgütlerin bile kuralları vardır. Bugün Türkiye’deki mevcut devletin kurumları çökmüş olduğu için kuralları da yoktur.

Sistem tamamen kilitlenmiştir. Sürekli daralan bir alanda dönüp duruyor. Çıkış için kendisini uluslararası bağlamından kopartacak hamlelere başvuruyor.

Hiç kuşkusuz, her devrimci kalkışma yeni bir eşitlikçi, adil düzen, onun formu olarak, demokratik bir rejim talebinin spektaküler dışa vurumudur.

Devrimler yönetim sorunundan doğarlar. Yeni demokratik bir yönetim talebini yükseltirler.

Bugün Türkiye’de devrim en güncel sorundur. Mevcut düzen yapısının, onun jeo-ekonomi-politik kapasitesinin köreldiği, sürekli kendi içine doğru çekildiği halde daralan kamusal meşruiyet alanında, her geçen gün ulusal ve uluslararası çerçevede, sorunları ağırlaştırmak pahasına ayakta kalması kabil değildir.

Türkiye devleti ulusal ve uluslararası bağlamını, dolayısıyla meşruiyetini fiilen yitirmiştir. Ulusal ve uluslararası baskılar, saldırganlıklar yitmiş olanı geri getiremez. Bugüne kadar hiç bir yerde de tersi olmamıştır.

Bu çürümüş yapının içinden sanki yeni imiş gibi çıkacak, kendisine kolayca kol kanat gerecek emperyalist uluslararası bağlamla güven tazeleyecek bir hamleye izin vermemek devrimci bir görevdir.

Devrimci güçlerin, etnik ve dinsel ulusal saplantılarından kurtularak işçi sınıfı siyaseti etrafında olası devrimi sevk ve idare edecek merkezi ve yerel organlar; olası “ikili iktidar” koşullarında atılacak adımlar konusunda süratle kafa yorması, ön hazırlık yapması zarurettir. Bu bakımdan devrimci bir diyaloga ihtiyacımız var.

En son, Mısır ve Sudan örnekleri ortadadır. Aynı yanlışları yapmamak gerekiyor. Devrimi çaldıran devrimciler, en az çalanlar kadar sorumludur. Unutmayalım.

Uzatma dakikalarında son ataklar mı?

Türkiye’deki mevcut rejim emperyalist BOP senaryosunun oyuncularından birisi olarak kurgulanmıştı. Buna göre, Orta Doğu’da emperyalist siyasetin planladığı doğrudan ve dolaylı savaşlarda, esas olarak, lojistik roller üstlendi. Kısacası, bu rejim emperyalist savaş planlarının parçası olarak yükseldi.

Söz konusu savaşın evreleri, etapları, ileri/geri hamleleri içinde zaman zaman yeni ayarlara maruz kaldı. Yine bu kararsız koşulların yarattığı boş alanlarda bazen kendi başına buyruk hareket edebileceği manevra olanakları buldu.

BOP stratejisinin Suriye’de tıkanması, alt edilmesi güç bir direnişle karşılaşması, bir yandan emperyalistlerin hesaplarını alt üst ederken; diğer yandan, akılcı hareket etme kapasitesi iyice körelmiş Türk devletinin sahadaki rakip güçler açısından giderek kontrolden çıkmasını da teşvik etti.

İdlip, Türk devleti için uzatma dakikalarının oynandığı saha haline geldi. Buna karşın, o hâlâ kendisinin bu senaryodaki rolünün tamamlanmış olduğunu kabullenemiyor. Kendisi için bir senaryo yazarak yeni bir oyun kurmak istiyor. Bu kez, güreşe doymayan mağlup pehlivan rolündedir.

Daha önce de bir çok kez belirtmiş olduğum gibi, bu tür emperyalist proje rejimleri, proje duvara toslayınca ya da çökünce son hamlelerini yaparak, sahneden çekilmek zorunda kalıyorlar. Bugün aynısı, AKP ve Erdoğan rejiminin başına gelmektedir.

Şimdi bir yandan Suriye sahasındaki ABD müttefiki Kürt gruplarla temas ederek; diğer yandan, NATO ve ABD’yi harekete geçirerek, kendi çabasıyla yarattığı, giderek kendisini yuttuğunu da hissettiği girdaptan çıkmaya çalışıyor. Ne var ki, ortada bırakılmış olduğunu göremiyor.

Artık ne ABD-AB-S.Arabistan ve İsrail; ne de Rusya, İran ve Suriye Tayyip Erdoğan sonrasını sorunsallaştırıyor. Hepsinin nazarında Erdoğan için çok geçtir. Erdoğan sonrası hepsi için mevcut Türkiye siyasal yapısının sunduğu manzara içinde giderek netleşiyor. Bu netleşen tablo da hiç birisini (şimdilik) rahatsız etmiyor. Abdullah Gül’ün mesajının böyle bir okunuşu da mümkündür.

Gelgelelim, çarşı, pazar hesabının evdeki hesaba göre şaşabileceğini de ihmal etmemek lazım. Uzatmaları oynayan sadece Türkiye’deki rejim değil, 1946’da soluk almaya başlamış ama 1991’de soluğu tükenmiş, o zamandan beri sunni teneffüsle yaşatılmaya çalışılan dünya düzenidir.

Türkiye’deki mevcut rejimin bu şekilde, öngörüldüğü gibi, devre dışı kalması, ülkedeki halk kitlelerinin önündeki bir siyasal engelin aşılması ama daha çetin olanının yerine geçmesi anlamına gelir. Bu senaryoya göre gidene evet, ama gelene de hayır demek zarurettir.

Bugün AKP’nin maruz kaldığı bu sefil tablo, her şeyden önce, Gezi’nin ilanı gecikmiş zaferi olarak görülmek gerekir. Hiç bir ilerici toplumsal mücadele boşa gitmez. Gezi de boşa gitmemiştir.

Gezi daha bitmemiştir. Dünyaya baktığımızda, Gezi yönteminin giderek daha global düzeyde kabul görerek, yeni bir etaba girmiş olduğunu söyleyebiliriz. Artık kapitalizmin, onun düzen siyaset ve siyasetçilerin halk sınıflarının en temel taleplerini karşılama kapasitesini süreğen bir hal olarak kaybetmiş olduğu bir devredeyiz.

Mesela, en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile sistem, vasıflı olanlar da dahil, neredeyse çalışanların büyük çoğunluğu için -açık ya da örtük- bir “asgari veya düşük ücret kapitalizmi” haline dönüşmüş olmasına, bir çok aktüel vak’ada gözlemlendiği gibi, hemen hemen 19.yy çalışma koşullarını dayatmasına rağmen öznelerinin en temel “iş” taleplerini yanıtlayamıyor.

Bugün dünyanın en kalabalık ordusu, “yedek iş gücü” ordusudur. Bu orduya önderlik ederek dünyayı fethetmek en güncel devrimci sorundur.

Sınıf siyaseti

Son zamanlarda devrimci sosyalistlere de sirayet etmeye başladığını gözlemlediğim çok yanlış bir değerlendirme var. Yer yer Kemal Tahir’in gerici söylemini çağrıştırıyor. Buna göre, halkın büyük bir bölümü akılsız, zeka seviyesi gayet düşük. Ahlaksız, iki yüzlü, avantacı. Hatta lumpen proletarya karakteri taşıyor. Bu yığından bir şey olmaz. Bu akılsız, cahil halkla devrim falan olmaz deniliyor.

Önce şunu söyleyeyim: Devrim en akıl dışı siyasal toplumsal olayların başında gelir. Dolayısıyla büyük çoğunluğu akıllı, akılcı insanlardan oluşan toplumlarda devrim olmaz. Tarihsel devrim coğrafyalarına bakınız. Hepsinde, geri toplumsal ilişkiler içinde yaşayan, kahir ekseriyeti cahil ya da yarı cahil olan, dinselliğin ağır baskısı altında bulunan insanların nüfusun büyük kısmını teşkil ettiğini görürsünüz.

Yani akıllı, akılcı insanların nüfusun ağırlıklı kısmını oluşturduğu, akılcı, esnek toplumsal örgütlenme biçimlerini kurmuş oldukları yerlerde devrim olmuyor. Bütün büyük tarihsel devrimler bu saptamayı ampirik olarak doğrulamıyor mu? En azından bu da bir izah biçimdir.

Olup bitenden halkı sorumlu tutmanın, böylece onu “akıllı, aydın, ahlaklı” olanlarla; “akılsız, cahil, ahlaksız” olanlar şeklinde iki büyük bölüme ayırmanın hangi siyasal çizgi adına yapılıyor olursa olsun, hiç bir olumlu siyasal getirisi olamaz. Sadece bir takım tuzu kurular için tatmin aracı olur. Devrimci, ilerici hareketlerin hevesini kırmak gibi bir rolü olur. Aslında bu anlayış, malum liberal- kültüralist yaklaşımların negatif görünümlerinden birisidir.

Komünistler bu tür toplumsal tasniflere şiddetle karşı çıkarlar. Komünistler toplumları sınıfsal katmanlar halinde görürler. Sınıf öznelerinin geri konumlarını da yine sınıf konumuyla, sınıf ilişkileriyle açıklarlar. Emekçiler sınıfı için geri konumlardan kurtuluşun da ancak devrimci bir çaba ve kamusalcı bir toplumsal dönüşümle mümkün olabileceğini belirtirler.

Ekim Devrimi öncesinde ve sırasında Rusya halklarının yüzde 97’si okur yazar değildi. Cahildi. Ağır dinsel baskılar altında sorunlarının kaynağını ve çıkış yolunu doğru şekilde değerlendirebilecekleri kapasiteye sahip değillerdi. Nüfusun geniş kesimleri içinde ahlaki çöküş (dinin ağırlığının da katkısıyla) bir vak’a idi. Bu geniş kitleler her türlü akılcı toplumsal organizasyon olanağının, hava supaplarının ortadan kaldırıldığı, katı, baskıcı, adaletsiz bir rejimin taşıyıcıları haline getirilmişlerdi. O kadar ki, kendilerine ateş edilmesi için emir veren Çar’ın fotoğrafı önünde dahi yerlere eğiliyorlardı.

Sosyal bakımdan ne denli kötürüm olduğu malum olan Kemalist devrim bile miras aldığı son derecede geri toplumsal yapılara, zihniyete rağmen cumhuriyetin ilanını izleyen beş on yıl içinde ne kadar mesafe kat etmişti.

Bu örnekleri Çin’le, Küba’yla, Vietnam’la çoğaltmak mümkündür. Burada dikkat çekilecek nokta bu örneklerin hepsinde söz konusu geri yapıların, zihniyetin sosyalist ya da demokratik devrimci araçlar sayesinde tasfiye edilebilmiş olduğudur.

Devrimci sosyalistler olarak görevimiz halkların kendilerini sınıfsallık esasında akıl yürüten, sınıf mücadelesine dayanan bir siyasal metodolojiden hareket eden bütünlükler olarak görmelerini sağlamaktır. Onları kendileri için tek gerçek ve siyasal olarak anlamlı toplumsal bölünmenin ancak sınıf esasında olabileceğine ikna etmektir.

Tabii bunun için önce kendi kendimizi ikna etmeliyiz. Öncelikle söz konusu metodu kendimiz benimsemeliyiz. Lafla değil, uygulamayla. Şimdi okuyoruz, görüyoruz. Solun geniş bir kesiminde yine Kürt ve Alevi sorunu etrafında siyasal birliklerden, cephelerden söz ediliyor.

Daha doğrusu, sol örgütler kitleselleşme ihtiyaçlarını bu şekilde kolayca temin etmenin hesabını yapmaya devam ediyorlar. Şeklen ulusal sorun olarak nitelendirebileceğimiz bir sorundan da muzdarip olan Kürt ve Alevi kitleleri söz konusu ulusal sorunların temel sorunlar olduklarını öne sürerek yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Bir yanda Kürtler ve Aleviler; diğer yanda Kürt ve Alevi olmayanlar algısına hizmet edebilecek bu yaklaşımı kabul edemeyiz.

Devrimci sosyalist hareket bir Kürt ve Alevi hareketi değildir. Olamaz. Hiç bir etnisiteye ve dinsel gruba imtiyaz atfetmez. Biz sınıf hareketiyiz. İçerdiği öznelerin etnik kökeni, dini, ırkı ne olursa olsun biz emekçiler sınıfı adına hareket ederiz. Onların şeklen ulusal olan sorunlarına elbette kayıtsız kalmayız, ancak o sorunların siyasal olarak hareketimizi belirlemesine de izin veremeyiz.

Kürt halkının haklı talepleri değil ama işbirlikçi Kürt siyaseti Türkiye devrimci sol hareketine çok zararlar vermiştir. Devrimci sol hareketi etnik bir sorunun arabasına koşturmuş, Türkiye nüfusundan koparmıştır. Kürt bundizmi neredeyse bütün demokratik kitle platformlarını kat etmiştir. Bundizm işçi hareketinin ölümcül bir düşmanıdır.

Öte yandan, işbirlikçi Kürt ulusalcılığı, cumhuriyetin en başından itibaren hakim ideoloji olan işbirlikçi Türk-İslam milliyetçi ideolojisini azdırmıştır. Emekçi kitleleri, gençlik hareketlerini Türk-İslam milliyetçiliğinin ve onun bir varyantı gibi işleyen “ulusalcı” tabir edilen sol tandanslı popülist milliyetçiliğin manipülasyonlarına açık hale getirmiştir.

Aynı şekilde, yine kitleselleşme gayesiyle, solun diğer bir kesiminin Atatürkçülük edebiyatına başvuruyor olması da kabul edilemez. Atatürk cumhuriyeti Osmanlı monarşisine karşı büyük bir demokratik adımdı. Ömrünü tamamlamış feodal otokrasi yerine bir burjuva cumhuriyeti kurulmuştu. Değerli bir ilerici atılımdır. Ancak bir komünistin çıkıp “Atatürk seni çok özledik” mealinde laflar etmesini de anlayamayız. Kabul edemeyiz.

Sosyalist bloğun çöküşünden sonra burjuva tarih yazıcılarının, bazı vak’alarda, sol eğilimli görünerek tarihi revize ettiklerini görüyoruz. Daha doğrusu zaten var olan bir eğilime ivme kazandırmaya çalıştıklarına tanık oluyoruz. Bu bizde de oluyor.

TKP tarihi anlatılırken mesela, onun meşruti monarşist İttihat ve Terakki’nin bir uzantısı ya da devamı olduğu ima ediliyor. Böyle bir tarihsel revizyonu kabul edemeyiz. TKP kurucularının bir kısmının siyasal hayatlarının bir evresinde İttihatçı hareketin içinde bulunmuş olmaları böyle bir sonuç çıkartılmasını meşrulaştırmaz. İttihatçılığın başlangıçta otokrasi muhalifleri için bir tür çatı partisi ya da hareketi işlevi görmüş olduğu malumdur.

Bu tür siyasal vak’aların örnekleri çoktur. Mesela Rusya’da, RSDİP de işin başlarında benzer bir rol oynamıştı. Bir başka örnek bizdeki ilk TİP deneyimidir.

Buradan hareketle sonradan komünist harekete dahil olan özneleri, “bunlar vaktiyle İttihatçıydı diyerek” komünist hareketi onun devamı gibi göstermek açık bir revizyonist yaklaşımdır. Bırakınız komünistleri, benzer bir mantığı Kemalistler için dahi yürütemezsiniz. İttihatçılığı şöyle dursun, 1919 Mayıs öncesinin meşruti monarşi içinde kendisine yer arayan Mustafa Kemal’i ile 19 Mayıs sonrası Kemal Atatürk’ü siyasal olarak aynı kefeye koyamazsınız. 19 Mayıs’tan itibaren siyasal geçmişinden kopmuş burjuva cumhuriyetçi Atatürk devreye giriyor.

Aynı revizyon çabasını birinci TİP tarihi konusunda da görüyoruz. TİP’in “özgürlükçü Kürtler” ve “eşitlikçi Aleviler” in de hareketi olduğu algısı yaratılmak isteniyor. Kaş yapayım derken göz çıkarmamak lazım. Bunlara gerek yok. Bu yoldan kitleselleşme çabası sağlıklı değil.

Şimdi bakınız, leninist bir öncü çekirdeğe, partiye şiddetle ihtiyaç var. En öncelikli siyasal hedef bu çekirdeğin oluşturulmasıdır. Böyle bir parti kitleselleşmekten partiye üye kaydetmeyi anlamaz. Toplu üye kabul törenleri düzenleyip, yeni üyelere rozet takma ayinleri gerçekleştirmez.

Parti sadece bir program ve tüzük sorununa da indirgenemez. Parti merkezi bir önderlik etrafındaki örgütsel ve ideolojik birliği ve bağlarıyla, birleşik taktikleriyle tanımlanır. Bunlar bilinen şeyler.

Yine leninizmin bize öğretmiş olduğu gibi, parti kitleden değil, öncü savaşçılardan oluşur. Öncüyle kitleleri birbirine karıştırmamak gerekir. Parti derken her şeyden önce bir nicelikten değil, bir nitelikten söz ediyoruz. Öyle değil mi? Partilerde üye kayıt masaları oluşturmak, bu başarılı olduğunda, çok geçmeden partinin kitle içinde erimesine yol açacaktır. Böylece parti kitlelerin eğilimine göre yön tayin eder hale gelecektir. Öncülük yeteneği körelip, yok olacaktır. “Avrupa komünizmi” deneyimini unutmayalım.

Leninist partinin hedefi, geniş kitleleri üye kaydedip, partiyi kuru bir insan kalabalığı haline getirerek öncülükten feragat etmek değil, öncülükte ısrar edip geniş kitleleri yönlendirebilmektir. Esas olan ne miktarda üyenizin olduğu değil, ne miktarda kitleyi yönlendirmekte olduğunuzdur.

Öyleyse kitleyi örgütlemekten vazgeçip, kitle içinde örgütlenmeye bakalım. Leninist yöntem bunu gerektiriyor. Bu bakımdan odaklanılması gereken konu, sınıf ve kitle örgütleri içinde örgütlenmek, buralarda yer alan kitleleri yönlendirme kapasitesine sahip olmaktır.

Sabırlı olmak, sabırla çalışmak lazım. Kolaycılık devrimci bir tavır değil. Hem geç emperyalizme has bir ideolojik söylem olan liberal, relativist kültüralizme karşı çıkıyoruz. Hem de kitleselleşme gayesiyle etnik, mezhepsel mesajlar veriyoruz. Olmuyor.