Şeriat Tartışması Dolayısıyla

Siyasal islamcılarla tartışmaları, “hakiki din” , “yozlaştırılmış din”, ya da şu sıralar revaçta olduğu gibi, “gerçek İslam”, “Emevi islamı” gibi karşıtlıklar üzerinden yapmak yanlış. Dahası, salt din üzerinden bu tartışmayı yürütmek, siyasal İslamın tuzağına düşmek demektir. O sizinle siyaset olarak dini, yani reel dini tartışıyor, siz reel olmayan, naif bir şeyle onu karşılamaya çalışıyorsunuz. Olmaz!

Bakınız, siz AKP rejiminin yandaşı olun, İslama en ağır hakaretleri yapın, (zaten bu rejim varlığıyla bu hakareti her gün sürekli yeniden üretiyor) kimse aldımayacaktır. Tersine, hakaret edene yandaş olduğu için iftira atıldığı söylenerek, hakaret eden taltif edilecektir. Geçmişte örnekleri var. Bu bir siyasal ideolojik kavgadır. Burada önemli olan yandaş olunup olunmadığıdır. Ölçüt budur. (1)

Yaşıyoruz, biliyoruz. Emperyalizm bölgemize saldırdığında dinsel faylar üzerinde tepindi. Şii dünyasının temsilcisi olarak İran ile Sünni dünyanın patronu olan S.Arabistan etrafında siyasal-askeri saflaşmalar oldu. Bugün de var.

Mesela, M.Kardeşler teoloji-politik olarak İran’a karşıt, siyaseten uzlaşamazlar. S.Arabistan, M.Kardeşleri her zaman açık ya da örtük olarak tehdit olarak, terörist örgüt olarak görür. Ancak aralarındaki teoloji-politik mesafe, İran’la olan aynı mesafelerine göre çok daha kısa. Ama İran, S.Arabistan’la mücadelesinde M.Kardeşler’e arka çıkar. M.Kardeşler de İran’ın kapısını çalar. Bunun gibi.

Yine mesela İsrail, tarihte Yahudi katliamlarıyla nam salmış Ukrayna’daki neo-Nazi yönetimini destekler. Siz Gazze konusunda, en masumane itirazlarda bulunsanız, “anti-semitist” olduğunuz iddiasıyla size saldırır.

Siyasal mücadele sermayenin ve gericiliğin, emperyalist işbirlikçilerin elinde böyle yapılıyor. Bunun farkında olmak gerekir. Türkiye’de dincliğin bu kadar mesafe kat etmiş olması da emperyalizmin ve ona entegre işbirlikçi finans-kapitalin siyasal talebidir her şeyden önce.

Bu bağlamda, İslamın ortaçağı tartışması da isabetli olmuyor. Bu tartışma sıklıkla materyalist değil, idealist bir anlayışla yapılıyor. Malum klişeler yerine, emperyalist siyasetin talebiyle, ihtiyacı dolayısıyla İslamın bu şekilde kullanıldığı üzerinde odaklanmak lazım.

Müslüman nüfus geri, ilkel, ortaçağda yaşıyor demek siyaseten bir işe yaramaz. Bu, “bu halkın yüzde bilmem kaçı aptal” demek gibi bir şey. Bu müfredatlarla on beş yirmi yıl sonra etrafımızdaki insanların daha da dincileştirildiğine tanık olacağız. Türkiye yirmi yıl önce, 40 yıl önce böyle miydi? Irak, Suriye, Libya, Mısır böyle miydi? 60’larda, 70’lerde İslam dünyası Arfika’dan Ortadoğu’ya hızla devrimcileşiyordu. Ne oldu da bu ivme tersine döndü? Soru bu olmalı. Yoksa, Gazali geldi bir düğmeye bastı ortaçağı başlattı. Felsefeyi yasakladı, olanlar oldu. O gün bu gündür iki yakamız bir araya gelmiyor hikayesinin bugünkü koşullarda siyaseten bir anlamı yok. Kaldı ki, düzenin organik entelektüeli olarak Gazali de egemenlerin siyasetinin taleplerini yerine getirmişti.

Özcesi, dinin içinden ya da dinden hareketle İslam inancına sahip toplumlar dönüştürülemez. Siyasal İslamla bu şekilde kavga edilemez. Önce onun maddi koşullarla bağıntılı siyasal bir olgu olduğunu göreceksiniz.

“İslamı reforme edelim” önerisi, boş konuşmaktır. Toplumların maddi yaşam koşullarını dönüştürmeden, yani sosyal bir devrim gerçekleştirmeden, insanların kafalarını, manevi anlamında, kültürlerini değiştiremezsiniz. Aksi sürekli bir patinaj haliyle sonuçlanır.

Hiç bir dinsel sistem tek tek bireylerin içsel, metafizik taleplerinden doğamaz. Esasen bir toplumsal sınıfın ya da sınıfsal ittifakın siyasetinin talebiyle, bu talebin tek tek bireysel iç dünyaları ele geçirmesiyle kendisini gerçekleştirir.

İslamda da tarihsel olarak böyle olmuştur. Sasani ve Bizans siyasal coğrafyası arasında sıkışmış Arap kabilelerinin, bu iki “süper güç”ün sönme sürecine girmeleriyle birlikte açılan alanda ya da yaratılan boşlukta devletleşerek denetimi sağlama ihtiyacından doğmuştur.

Bilindiği gibi, Sasaniler büyük bir kısmı bugünkü Irak’ın güneyinde yer alan Lahmi Arap devletini Bizans’a sınır oluşturan coğrafyada kurdurup, himaye etmişlerdi. Buna karşılık, rakip Bizans devleti de yine bir Arap devleti olan Gassani hükümdarlığını yaratmıştı.

Her ikisi de tampon işlevi gören iki devletten, Lahmiler, Sasanilerin gerilemesi ve çökmesiyle Gassanilere göre 25-30 yıl daha erken bir zamanda tarih sahnesinden çekildiler.

Onların bıraktığı boşluk siyasal egemenlik için Arap kabileleri arasındaki çekişme ve çatışmaları şiddetlendirdi. Arap kabileleri ya da aileleri arasında siyasal egemenlik mücadeleleri ve buna bağlı olarak saflaşmalar oluştu. (Kurgusal değil) Tarihsel Muhammed figürü ve İslam dininin oluşturulacağı süreç muhtemelen bu mücadeleler esnasında ortaya çıktı.

Yine muhtemelen Muhammed ve onu destekleyen kabile, aile veya kabileler, aileler belki kimi kabile içi fraksiyonlar bir din oluşturmaktan çok, devlet oluşumunu hazırlayacak egemen bir siyasal birlik kurmak amacıyla harekete geçmiş kimselerdi. Başlarında Ebu Sufyan’ın bulunduğu Ümmeyoğullarıyla çatışmalar da o sıralarda yoğunlaşmaya başlamıştı. Din, henüz İslamlamlaşmamış haliyle, o devrin siyasal meşruiyet anlayışı dolayısıyla söz konusu siyasal idealin ideolojik aracı olmalıydı (2)

Yani İslam ex nihilo bir olgu değil. Yüzyıllardan beri monoteist geleneğin (özellikle kentliler arasında ve ağırlıklı olarak hıristiyanlık inancı etrafında) çok güçlü olarak ve geniş bir nüfus tarafından yaşandığı bir coğrafyada ortaya çıkıyor. Putperestlik görece daha dar bir alanda, ağırlıklı olarak kırsal nüfus içinde yaygın. O coğrafyayı dikkate aldığımızda, putperestliğin bir çöl dini olduğu da söylenebilir.

Hemen şunu da belirteyim: Geç antikçağ Arap coğrafyasından söz ediyoruz. Burada köklü bir tektanrı inancı var. Judaizm, Hristiyanlık ve Zerdüştiliğin bile öncesine giden bir inanç. Arap paganları arasında tektanrı inancına tekabül eden bir Allah tanrı var. Onun altında, topluluğun günlük yaşantısında, daha çok üretim faaliyetiyle ilgili, birtakım ihtiyaçlara yanıt verecek surette konumlandırılmış, aracı işlevi gören somutlaştırılmış, doğrudan temas edilebilir, tanrılar ve tanrıçalar var. Allah, tanım itibarıyle, çok uzaktaki bir aşkına tekabül ediyor. Bu söz konusu temsilci tanrı ve tanrıçalar aşkın olana ulaşmada somut aracılar işlevi görüyorlar.

İslam, bu aracılardan hareketle malum şirk söylemini üretiyor ( Oysa, fiilen zuhur eden aracılar dolayısıyla, peygamber de böyle görülmek gerekir, aynı şey pekala İslam için de söylenebilir) . Bu İslamın, yani rakip bir dinin iddiası. Oysa paganların muhtemelen Allahla rekabet içinde olan tanrılar hiyerarşisi kurmak gibi bir dertleri yoktu. Yani söz konusu tanrı ve tanrıçalara (ki bunlar arasında atıflarla oluşturulmuş bir hiyerarşi olması olasıdır) sadece Allahın bir tür temsilcileri misyonunu yüklemişlerdi. Yoksa, onları Allahın rakibi olsunlar diye kurgulamamışlardı. Yani paganların dinlerine, iman esaslarına onların görüş açısından bakmak gerekir. İslamın iddiaları açısından bakılırsa, söz konusu paganizmi gerçekliği içinde kavrayamayız.

İslam, Hıristiyanlığın, özellikle de Yahudi yorumlarıyla dönüşmüş formunun hayli etkili olduğu bir ortamda, onlarla süreklilik ve kopuşlara referans veren bir diyalog sürecinde mücadeleler içinde oluşturuluyor. Bu süreç yüzyıllar alıyor. Kısacası, Kur’an çölde değil, kentte, kentliler tarafından yaratılmış ve öncelikle kentliler arasında tutunmuş bir kitap. Tabii İslam da böyle.

Söylemeye bile gerek yok, bütün dinler ve onların kurucu figürleri, azizleri, kutsal kurucu metinleri tarihsel olgulardır. Belli bir sosyolojik çevrede, ekonomik, siyasal, ideolojik ihtiyaçlardan doğmuş ve gelişmişlerdir.

Örnek olsun, Kur’anın erken sure ve ayetlerine, özellikle en erken 30 civarındaki suresine bakıldığında, bunlarda, o sıralarda özellikle coğrafyadaki en yaygın din olan hıristiyanlığın binyılcı anlayışının etkisi altında, apokaliptik temaların yoğun olarak işlendiği görülür. “Kıyamet kopmak üzeredir, zaman bir araya gelip, hep birlikte dua etmek, tek Tanrının son tebliği etrafında birlik halinde ilahi kurtuluşu dilemek zamanıdır”.

Bu apokaliptik evre, yeni bir inancın destek ve çıkış aradığı bir döneme tekabül etmektedir. Bu dönemde cihadla ilgili tek bir sure ve ayet göremeyiz. Cihad ayetlerine daha ilerde, yeni devletin ve dinin konsolide edilmeye başlandığı, ayrışmaların, safların netleştiği koşullarda ihtiyaç duyulacaktır. Değerli araştırmacı M.Ali Amir-Moezzi yazı ve konuşmalarında bu sürecin Kur’andaki yansımalarını örnekleriyle göstermektedir.

İslam bir din olarak Emeviler devrinde, özellikle Mervani ailesinin beşinci halifesi olan, Abdülmelik bin Mervan’ın halifeliği devrinde, onun ve özellikle Yusuf Bin Haccac ve Zühri gibi iki yetenekli bürokratının katkılarıyla ortaya çıktı. Ondan önce resmen, bir sistem haline gelmiş İslam dini yoktur. Müminler topluluğu, onların emirleri ya da komutanları vardı. Ancak, henüz “İslam” ve “müslüman” yoktu. “Halife” de yoktu. Bugünkü Arapça dili ve grameri de, yani Arapça dil devrimi de o devrin eseridir. Bu yeniden organize edilmiş dille Kur’an’ın da (tabii devletin yeni ihtiyaçlarını da gözeterek) yeniden “temize çekilmiş” olduğunu kolayca tahmin edebiliriz. Bu anlaşılır bir şeydir.

İslam cami mimarisinin (ki mimari de bir ideolojik ifade aracı işlevi görebiliyor) bilinen ilk gelişmiş örneği olan Kubbetus Sahra, Kudüs’te, monoteist sürekliliği meşrulaştıracak surette, Tapınak tepesinin bulunduğu yerde, onun tarafından inşa ettirilmişti. Bu caminin iç duvarlarında yer alan (yer yer polemik tarzı) yazıtlar, İslamın bağımsız, ayrı bir din olarak ortaya çıktığının tescili olarak da okunabilir.

Özcesi, Abdülmelik bin Mervan devleti daha rasyonel temellere oturtmuş, bunun için gerekli otarşik ekonomik temeli, “milli sikke” yi yaratarak, dolayısıyla milli bir Merkez Bankası’nı kurarak (“Milli” ve “M.Bankası” gibi modern terim ve kurumları bilinçli olarak, meramımın daha iyi anlaşılabilmesi için kullanıyorum) sağlamıştır.

En genel anlamında, tutarlı, yani hatları belirginleştirilmiş bir Arap “milli” kimliği de Adbülmelik bin Mervan’ın halifeliği sırasında tanımlanabilmiştir. Bilindiği gibi, “milli” kimlik oluşturma süreçlerinde “içe dahil etme” den çok, “dışarıda bırakma” mantığı daha dinamik olabiliyor. Emeviler devrinde de böyle olmuştur. Bunun sonradan Abbasi devriminin (miladi 750) tetiklenmesinde önemli bir işlevi olacaktır tabii.

Hiç kuşkusuz bir Arap-İslam uygarlığının yaratılmasında Emevilerin, özellikle de, Abdülmelik bin Mervan’ın (halifeliği 685-705) çok önemli katkıları olmuştur. Ancak, genel olarak Emeviler devrinde yönetimlerindeki coğrafyada yaşayan etnik olarak çok farklı, değişik dinsel anlayışlardan koparak ya da kendi mevcut inançlarını İslama uyarlayarak yeni yapıya kitleler halinde dahil olanların merkeze dahil olmalarına izin vermemekte ısrarcı olunması, Emevi siyaseti ve onunla uyarlı dinsel anlayış için sonun başlangıcı olmuştur.

Yalnız, burada bu dışarda bırakma, merkeze kabul etmeme anlayışının, özellikle Arap olmayan müslümanlara uygulanmış olduğunu belirtmek isterim. Mesela, gayrimüslimler için bu bakımdan bir sıkıntı olmamış, tersine (bazı Nasturi kroniklerden öğrendiğimize göre 1.Yezid dönemi dışında) gayet huzurlu bir yaşam sürmüşler, devlet bürokrasisinde hıristiyan din adamları yüksek makamlara getirilmişlerdir. Hatta geçenlerde okuduğum, S.P. Brock’un Aramice’den İngilizceye tercüme ettiği Bar Penkaye Kroniği’nde (MS 683-694 yıllarında yazılmış olabileceği tahmin ediliyor), benzer kronikleri teyit edercesine, gayrimüslimlere hoşgörüsü bakımından oğul Yezid yerlere vurulurken, babası Muaviye göklere çıkartılıyor.

Bununla birlikte, tekrar edeyim, Emevi anlayışı özellikle eski Yunan ve Roma siyasal kültürüne ve dolayısıyla hıristiyanlığa, özellikle de “yahudi hristiyanlık” a referansları sayesinde Arap-İslam uygarlığı denilen olgunun ortaya çıkmasında önemli bir işlev görmüştür. Nitekim, Orta Doğu’da işi bitirilince, tası tarağı toplayıp, İspanya coğrafyasındaki topraklarına hicret etmiş, orada kaldığı yerden, önemli işler yaparak, yoluna devam etmiştir.

Bugün İslam adına bize intikal etmiş kutsal metin dahil hemen hemen bütün en eski bilgi kaynakları, tarihler, siyerler, sünnet ya da hadis denilen gelenek anlatıları, menakıbnameler hep Abbasi devrinden kalmadırlar. Yani Abbasi siyasal ve ideolojik yapılanmasının ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş, veyahut yeniden yorumlanmış, dönüştürülmüş ya da belli müdahalelere maruz kalmış eski rejimden intikal etmiş, ama hepsi yeni rejim tarafından ısmarlanmış metinler, eserlerdir. Emevi devrine ait kaynaklar herhalde yok edilmiş, anlatılar unutturulmuştur.

Bu bağlamda, “Emevi İslamı” aşağısaması da aslında Abbasi siyasetinin, ideolojisinin ağzından konuşmaktır. Bugün “Emevi İslamı” nı malum pejoratif anlamında kullananların onun karşıtının ne olduğunu da belirtmeleri gerekir. Eğer meramları Şiilikse, tamam, bu anlaşılır. Ancak bu aşağısama bazı Şii ve Alevi yorumlar dışında, Sünni çevrelerde de geniş ölçüde kullanılıyor. Bunu yapanlar, eğer “Emevi islamı” pejorasyonunun karşısına bir “Abbasi islamı” nı koyuyorlarsa (ki öyle anlaşılıyor), bunun ne olduğunu, diğerinden nasıl ayrıştığını açıklamaları gerekir.

Çünkü “Emevi islamı” bir Abbasi pejorasyonudur. Abbasilere göre kendi İslam anlayışları ya da siyasal ideolojileri, eski rejimin İslamından ya da siyasal ideolojisinden daha üstün, daha rafinedir. İslamın hakikisidir. Bugün bu pejorasyonu kullananlar, Abbasi konumunu benimsediklerini (açıkça belirtmeseler de) ilan ediyorlar. Yani “Abbasi islamı, Emevi islamından üstündür, gerçek İslamdır” demeye getiriyorlar.

Abbasi devriminin ideolojik kaynakları arasında kadim Sasani dinlerinin (Zerdüştilik, Manicilik, Mazdeizm gibi), Budizmin, onlardan şu ya da bu derecede etkilenmiş Şiiliğin ayrıcalıklı bir yerinin olduğu söylenebilir. Nitekim, devrimin sahadaki özneleri de ağırlıklı olarak büyük Hint-İran, Türkistan coğrafyasından gelenlerdir. İran üzerinden müslümanlaşmış, müslümanlaşmakta olan geniş bir nüfus vardı yani.

Abbasi devletinin özellikle kuruluş devrinde, yeni rejimin organik aydınları ağırlıklı olarak bazıları budist, manikeist eğilimlerini benimsedikleri yeni İslam dini içinde de şu ya da bu dercede sürdüren, Sasani devrinde de bürokratik görevler üstlenmiş Şiilerdir. Örneğin, Bermeki ailesi.

Abbasi döneminin başlarından itibaren yaklaşık iki asır süren ağırlıklı olarak Süryani aydınların önemli rol üstlendikleri dinsel olmayan Yunan klasik eserlerinin tercüme edildiği döneme atfedilen bir “Abassi rönesansı” ndan söz ediliyor.

Bu İslam dininin içinden çıkan bir yenilenme değil, tersine, ona rağmen toplumsal-siyasal koşulların yarattığı, mesela İslam tarihi alanındaki çalışmalarıyla bilinen S.D. Goitein’a göre, Bağdat merkezli, ticari etkinliklerin artmasıyla birlikte yeni yükselen gönençli orta sınıfların yol verdiği, bir gelişmedir. Din olarak İslamda bir reform yapılmamış, toplumsal siyasal koşullar elverdiği ölçüde, entelektüel ortam dinin dogmatik müdahalelerinden korunmuştur.

Yani değişiklik toplumsal-siyasal ortamda gerçekleşmiştir. Bu söz konusu koşullar değişince de, dinin müdahale alanının genişletilmesi ihtiyacı doğmuştur.

Kuşkusuz, tarih her farklı devirde o günün siyasal-ideolojik ihtiyaçlarına göre geriye doğru yeniden yazılıyor. Egemenlerin anlatısı o zamanının paradigması haline geliyor. O egemenlik yapısı yıkılmadan ya da en azından zayıflatılmadan onun egemen paradigmaları da değiştirilemiyor. Egemen paradigmanın doğru olmadığını, ya da en azından onun bazı bölümlerinin yanlış olduğunu istediğiniz kadar olgusal kanıtlar göstererek, arşiv belgelerine dayanarak söyleyiniz, yerleşik egemen paradigmayı aşamıyorsunuz. Bunun için özellikle de toplum bilimlerinde, siyasal bir mücadeleyi inatla sürdürüp, egemenleri, total veya en azından lokal olarak ama mutlaka siyaseten yenmeniz gerekiyor.

Bugünkü Sünni ve Şii İslam tarihleri elbette bulundukları zamanlardan geriye doğru yazılmış tarihlerdir. Bugünkü yazımlar, yorumlar da böyle. Yani genel olarak tarihçilik, bugünden geçmişe bakmak, bugünün anlayışından, ihtiyaçlarından hareketle geçmişle, genellikle sonunda bir monologa dönüşen, “diyalog” a girmektir. Yani “objektif” bir tarih yazımı olmaz. Olay ideolojik mücadeleler arenasında cereyan eder. Bilimsel alan söz konusu olduğunda, isterseniz, Kuhn’un dediği gibi, paradigmalar savaşı da diyebilirsiniz.

Sanatta, edebiyatta da durum farklı değildir elbette. Mesela, her edebiyat eseri, Upton Sinclair’in vaktiyle belirttiği gibi ideolojik bir metindir. Daha dar anlamda, bir propaganda çalışmasıdır. Bir fikrin, bir dünya görüşünün propagandasıdır.

Siz kabul etseniz de etmeseniz de, bütün toplumlar sınıf mücadeleleriyle kat edilirler. Toplumsal olan her şey (Bu elbette insan ve doğa arasındaki ilişkiyi de kapsar) , toplum içindeki insanla ilişkili her şey bu mücadelelerin alanında yer alır. Bu politik sınıf bilinci olmadan, ne sanatta ne bilimde, öğrenci ya da öğretmen, yazar ya da okuyucu, besteci ya da dinleyici vb olarak sağlıklı ilerlemeler, gelişmeler kaydedemeyiz.

Tarih her zaman yazıldığı dönemden geriye doğru yazılır diyoruz. Doğru. Bu yapılırken o günün ideolojik bakış açıları, siyasal konum hep oradadır. Tarihsel olaylar, özneler, kahramanlar buna göre hep yeniden kurgulanır. Bunlar doğru.

Gelgelelim, tarihsel anlatının hikayeleştirdiği tarihsel olgular, kurumlar, örneğimizde, dinsel sistemler bir anda, yekpare bir biçimde ortaya çıkmıyorlar. Bazen gelişmeleri, olgunlaşmaları yüzyıllar sürebiliyor. Mesela İslam, Sasani ve Bizans’ın kontrolünü yitirdiği coğrafyalara hızla nüfuz ediyor, yayılıyor. Bu hızlı siyasal genişleme dört Emir (Emirul Muminin) döneminin görece geri, henüz kabile ufkunu aşamamış siyasal-ideolojik çerçevesi içine sığamazdı.

Emeviler, bütün diğer Arap kabilelerine üstün gelerek devleti yeni gelişmelere yanıt verecek şekilde yeniden kurdular. Yeni devletin altyapısını güçlendirdiler. Siyasal iktidarı merkezileşme hilafına paylaşmak isteyen kabile güçlerini sahnenin dışına attılar. Tabii kanlı iç savaşlardan sonra.

Bu arada, siyasal ve ideolojik hatları, moda tabirle, kırmızı çizgilerini belirlediler. Sadece Arap kökenlilerin, o da kabilesel bir hiyerarşiye tabi tutularak, ayrıcalıklı merkeze yarleştirildiği, diğer müslüman etnisitelerin, gayrimüslimlerle birlikte çevrede yer aldığı bir siyasal örgütlenmeyi dayattılar.

Süren coğrafi genişleme, çevrenin dramatik olarak artan nüfusu, ekonomik ganimet ve getirilerin paylaşımındaki eşitsizlikler, daha fazla merkezileşme ve daha rasyonel devlet organizasyonu, başlıca ideolojik meşruiyet kaynağı olarak dinin bu gelişmelere yanıt verecek biçimde güncellenmesi ihtiyacı, Emevi yönetiminin içeriden çürümesi, eskisi gibi yönetebilme yeteneğini yitirmesi, Emevi yönetiminin üzerinde yükseldiği toplumsal zemini erozyona uğrattı. Devrim kaçınılmaz olmuştu.

Sonuç olarak ana hatlarıyla bugünkü Sünni ve Şii islam, dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eden bir süreçte, hem kendi aralarındaki, hem de çevrelerindeki dünyayla karşılıklı gerilimli ilişkiler içinde oluşmuş olmalıdır. Tabii o zamandan sonra da bu gelişme, değişme sürmüştür. Halen de sürüyor. Gelgelelim, değişimler, müdahaleler daha çok ana çerçeve etrafında yapılan yorumlamalar, içtihatlar, ve hukuksal müdahaleler halinde oluyor. Bu hemen hemen bütün tarihsel dinler için geçerlidir.

Şeriat konusuna gelince, baştan söyliyeyim, şeriatsız din olmaz. Ne demiştik? Din siyasetin ihtiyaçlarından doğuyor, onun çıkarlarına, iktidarsa, onu sürdürmesine hizmet ediyor. Bunu yaparken, bireyin içsel dünyasına da hitap ediyor. O içsel dünyaları fethettiği ölçüde, yönetimi altındaki nüfusu çekip çevirmesi, itaatlerini temin etmesi, rızalarını üretmesi olanaklı hale geliyor. Bunu da şeriat sayesinde yapabiliyor.

Şeriat bir siyasal ihtiyaç olarak dinin hukuksal normlar çerçevesine indirgenmiş formudur. Normlar sistemi haline gelmiş bir din anlayışına tekabül eder. Dinin kamusal olarak yaşanmasını olanaklı kılan vecibeleri, pratikleri, bu pratiklerin şeklini, usule değgin esasları belirler. Şehadet getirmek, namaz, oruç, hac, zekat vermek, abdest almak vb.

İslam dünyasında iki türlü tanrısal tasavvur ve ona göre biçimlenen iki tür dindarlık anlayışı olduğu yazılır, söylenir. Birinci anlayışta, işte malum, Tanrı ve insan varlığı ya da genel olarak varlık arasında bir süreklilik vardır. Aynı anda, aynı uzamda birlikte var olurlar. O kadar öyle ki, Tanrı ve varlık doğrudan ilişkiye geçebiliyorlar. Bu anlayışa göre, bütün dinsel inanışların vaadi olan nihai selamete ulaşmak için varlığın Tanrıyla daha fazla bütünselleşmesi, bir anlamda, tanrısallaşması gerekir. Yani varlığını tanrısallaştırması gerekir.

Her birey bu işi kendi başına beceremez. Bu yüzden bir peygambere, onun yokluğunda onun vekilliğini yapabileceğine inandığı bir vekile, imama, veliye veya bir mürşide bağlanarak, “ikrar vererek”, onun aracılığıyla Tanrıyla bağ kurar. Bu yolla kalbinde Tanrıyı yaşatabilir, “kamil insan” olabilir. Mesela, başlangıçta Şiilik ve halen Alevilik gibi dinler böyle bir teolojik anlayıştan hareket ediyorlar.

İkinci Tanrı ve dindarlık anlayışında, peygamber öldükten sonra artık Tanrıyla müminin arasında bağ kuracak kişi yoktur. Kimse de onun konumunu temsil edemez. Tanrı artık mümin için ulaşılmazdır, aşkındır. Artık Tanrı ile ilişki kurulamaz. Sadece onun peygamber aracılığıyla bize iletmiş olduğu emirlerine itaat edilebilir.

Sadece yazılı ve sözlü olarak ilettiği kurallarına uyularak, müminlik için gerekli gördüğü koşulları yerine getirerek Tanrının isteklerine uygun davranmış olunur. Bu bakımdan her gerçek mümin, onun kural ve şartlarını öğrenmeli ve uygulamalıdır. Bu kural ve şartlar, Kur’an, sünnet, hadis ve içtihatlar olarak mümine iletilmiştir. Ancak bu şart ve kurallara uyularak “kamil insan” olunabilir.

Bu ikincisinde, tamamen şeriatlaşmış bir din tasavvuru var. Fiilen şeriat dini soğurur. Bu anlayışta mümin kendisini tamamen şeriatlaşmış bir dinle ilişkilendiriyor. Yani dindarlık kendisini şer’i kurallar çerçevesinde tanımlıyor. Tabii siyasal iktidarların en çok istediği anlayışı da bu oluyor.

Birinci anlayışta da sınırlı bir ölçüde belli bir şeriat olduğu söylenebilir. Doğrudur. Temel kutsal metnin taşıyıcısı, ileticisi kişiye; onun yokluğunda, vekiline ikrar vereceksin ki, o da seni nihai kurtuluşa taşıyabilsin.. Yani mürşid ve ikrar ilişkisi olmadan mümin (talip) olamazsın. Ancak burada dinin şeriatlaşması söz konusu değildir. Bu önemli.

Yalnız dikkat edilsin, birinci anlayış, ikinci anlayışın şeriat dediği şeyi yadsımıyor. Mesela, hiç bir Alevi namaza, oruca, hacca karşı çıkmaz. Bunlar İslamda yoktur demez. Tersine, “bunlar vardır ama şekle değgin pratiklerdir. Oysa, inancın amacı öze ulaşmak, onunla yaşamaktır. Şekil ya da kabuk önemli değildir. Önemli olan özdür, Tanrıyla buluşmaktır” der.

Yine dikkat edilecek olursa, iki anlayışta da ortak olarak, varlık ya da insan, Tanrı (Tanrı dolayımı, yani din) aracılığıyla kendisini meşrulaştırabiliyor. Yunus Emre’nin dediği gibi, “Severiz yaradılanı/Yaradan’dan ötürü”. Yani tanrısı olmayanın vay haline!

Tabii Alevilik söz konusu olduğunda bu anlayışa yönelimi teşvik eden sosyolojiyi, maddi yaşam koşullarını da ihmal etmeyeceğiz. Bunların kahir ekseriyeti konar-göçer topluluklar. Henüz yerleşik, ya da yıl boyu süren yerleşik bir düzenleri yok. Yani zaman-mekan kavrayışları yerleşiklerinkinden çok farklı. Zaten özellikle kentsel yerleşik yaşama geçilmesiyle birlikte Alevilik inancında hızlı dönüşümler oluyor. Eski keskin, radikal şer’i usuller terk ediliyor.

Eski devirde, bir mürşide ikrar vermeyen, musahibi olmayan, ya da yıllık hesaplaşma ayinlerine katılmayanlar yol düşkünü sayılır, aforoz edilirlerdi. Artık kentlerde bu eski şer’i uygulamalar nadiren gerçekleştiriliyor. Hızlı kentleşme (artık büyük Avrupa kentlerini de kapsar şekildeki kentleşme), siyaseten, hukuken dışlanmış olma, tanınmama hali de bu uyarlanma, değişme, yenilenme yeteneğini arttırıyor .

Hristiyanlık tarihinde bu değişme dinamiğini daha net izleyebiliyoruz. Mesela, dördüncü ve beşinci yüzyıllarda, manikeizmin ikici veya ikili karşıtlıklar halinde kurgulanmış teolojisinin diğer dinler üzerinde de etkili olması, sonradan aziz mertebesine yükseltilecek Ambroise, Jerome, Augustine gibi hristiyan entelektüellerin müdahalesine yol açıyor.

Mesela, öyle siyah ve beyaz gibi, Cennet ve Cehennem katı karşıtlığının, inananlar nezdinde, özellikle de “günah işleme özgürlüğü” nü kullanmış olanların (ki hayli geniş bir nüfusu kapsadıklarını tahmin etmek zor olmasa gerektir) tanrısal selamete ulaşmaktan, dolayısıyla dinden de umudu kesmelerine neden olduğu fark edildi. Müşteriler şikayetçiydi. Bu din, “şeriat” zor işti.

Tam bu noktada, “müşteri memnuniyeti esastır” anlayışıyla donanmış hristiyan organik aydınlar devreye girerek, Cennet ve Cehennem arasında bir üçüncü yol açıyorlar. Araf’ı yeniden keşfediyorlar (Süreci Fransız Ortaçağ tarihçisi Jacques Le Goff, La Naissance du Purgatoire adlı kitabında çarpıcı şekilde anlatıyor). Yani müminlere “durun ya, bu kadar karamsar olmayın, hemen Cehennemi düşünmeyin, arada bir Araf olanağı da var. Bütün yapacağınız orada bir süre bekleyip, arınmak, sonra da doğrudan Cenette…” Tabii dükkan kapısından dönmek üzere olan müşteriler bunu duyunca, herhalde günah işleme özgürlüklerini özgürce kullanmaya devam edecekleri için sevinmişlerdir. Böylece, dikkat edilecek olursa, şeriatın ahirete iman maddesinde “ufak” bir tadilat yapılmış oluyor. Neyse.

Zerdüştilik, Yahudilik ve İslam gibi tek tanrılı dinlerin ortaya çıktığı, devletler, merkezi imparatorluklar kurulduğu zamanlarda, bu devletlerin nüfuslarını yönetebilmeleri için hukuksal kurallara ihtiyaçları vardı. (Hristiyanlığın durumu bu bakımdan oldukça farklıdır. Hristiyanlık Roma hukuk sisteminin yürürlükte olduğu bir dünyada resmen kariyerine başlıyor. Hristiyanlık şeriatlaşmıyor. Mevcut Roma hukuk yapısı üzerine oturuyor. Dinden hukuk üretmiyor. Pagan hukuk sistemiyle uzlaşıyor. Onu kendisine uyarladığını iddia edenler de var). Böylece bu kurallar aynı zamanda dinselleştirilmiş oluyordu. Devlet kendisini bu tanrısal kurallarla meşrulaştırıyor. Uyruklar da mümin olduklarını bu kurallara uyarak kanıtlıyorlardı. Böylece devlet mümin nüfusu; mümin nüfus da “tanrısal devleti” meşrulaştırıyordu.

Elbette, bir kez devletler bu şeriatlaşmış din anlayışını tebalarına kabul ettirdiklerinde, diğer şer’i olmayan dindarlık anlayışını savunanlar, heteredoks ya da sapkın ilan edileceklerdi. Devletin merkezileşme ihtiyacı duyduğu her dönemde, bu heteredoks tabir edilen topluluklar merkez-kaç güçler olarak her zaman bir tehdit öğesi gibi muamele göreceklerdi. Bizde devlet, Osmanlı’da da, Cumhuriyet’te de bu merkez-kaç gücü, merkeze dahil etmek şöyle dursun, tanımaya dahi yanaşmadı..

Sadece İttihatçılar, Osmanlıcılık, İslamcılık yoklamalarından sonra müslüman Araplar da ayrılmaya başladıktan sonra ideolojik olarak Türkçülüğe meylettikleri son dönemlerinde, Anadolu’daki Alevi nüfusu fark ettiler. İttihatçı ideologlar arasında yer alan Fuat Köprülü, Baha Said gibi figürlerin o sıralarda yaptıkları Alevi ve Bektaşi araştırmaları, siyasetin ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu tabii.

Köprülü için bu Alevi Türkler heterodoks olsalar da, bir “alt-kültür” olarak görülebilirlerdi. Dışlanmaları yanlıştı. O zamana göre hayli ileri bir “açılım” idi. Ancak sonradan yine siyasal ihtiyaçlarla olgusal tarihsel temeli olmayan ideolojik manipülasyonlara kapı aralandı. Mesela, tarihsel Alevikte hiç bir karşılığı olmayan Türkistanlı Ahmet Yesevi figürü çalışmalara monte edildi (Daha sonra Kürt milliyetçiliği yükselince, yine yaşayan Alevilikte hiç bir karşılığı olmayan, ne kadar Kürt olduğu da tartışmalı, Ebul Vefa devreye sokuldu).

Altmışlı, yetmişli yıllarda sol popülerleşince, bu kez, sol anlayış Aleviliği (Sünniliğe ve Şiiliğe değil) İslama sığdıramadı. Tarih dışı, fantastik, oryantalist motiflerle süslenmiş çalışmalarıyla, Aleviliğin İslam dışı “senkretik” bir din olduğunu (sanki senkretik olmayan bir din tasavvuru mümkünmüş gibi) vaz’ edenler, bilimsellik adına onu idealize edenler zuhur etti.

İki binli yıllara kadar, yaşayan Alevi Ocakları’na gitmeyi çoğu Alevi olmayan araştırmacı gerekli bile görmedi.

Şimdi soruyorum: Aleviliğin hangi yazılı sözlü eserinde, hangi ibadetinde, duasında, Muhammed, Ali, Ehlibeyt, 12 İmam yok?

Öte yandan, Bektaşi tarikatının kurulması da Hacı Bektaş’ın ölümünden iki yüz küsur yıl sonradır. Tam da Osmanlı’nın merkezileşme eğilimlerinin ve (Şii değil) Kızılbaş Safevilerle aralarındaki gerilimin arttığı bir zamanda. Osmanlı devletinin himayesinde bektaşilik tarikatı kurduruluyor. Bir kaç yüzyıl sonra da yine ihtiyaç hasıl olunca, aynı devlet tarafından bu kez kanlı bir şekilde tasfiye ediliyor.

Bu arada, geçen gün internette bir tartışmaya tanık oldum. “Safeviler neden Cbaşkanlığı forsunda yer almıyorlar” sorusu etrafında bir tartışma. Bunun için önce Alevi ve Safevi karşıtı paradigmanın alt edilmesi lazım. Bu da siyasetin sorunudur. Onu Atatürk Cumhuriyeti bile yapmadı. Osmanlı devrinden kalma paradigmayı, paradoksal “Sünni-Hanefi laiklik” şemsiyesi altında devam ettirdi.

Bugünkü bu şeriat tartışması da, siyasetin sorunudur. Devrimci siyasetin sorunudur.

Şeriat tartışması yapıldığı sırada, CHP’nin eşbaşkanlarından birisi Köln’de cami geziyor, caminin benzerinin İstanbul’da da yapılması için girişimde bulunacağını söylüyor. Diğer eşbaşkan tayyip Erdoğan’ı yumuşatma misyonu yüklenmiş. Bunu bir süre için de olsa başarabilmiş olmanın verdiği iç huzurla tebessüm ediyor. Ha bu arada, iki eşbaşkan arasındaki tamamlayıcılık misyonuna da hayran kalmamak mümkün değil, gerçekten bir elmanın iki yarısı gibiler, o kadar ki, aynı sıralarda, birisi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mezarına çiçek bırakırken; diğeri Özal’ın türbesini ziyaret edip, dulunun elini öpüyordu. Hem müzakere hem mücadele!

Sosyalist solun gelecek seçimlere kadar faaliyetlerine ara verdiği koşullarda, böyle yuvarlanıp gidiyoruz işte!

NOT:

(1) Bu yazıyı yazdıktan sonra haberdar olduğum “İlahiyatçılar Bildirgesi” ni sadece 14 ilahiyatçının (onların da sanıyorum sadece iki üçü akademik bir ünvana sahip) imzalamış olması bu söylediğimi destekliyor. Sağcılardan, hele “Türkçü-İslamcı” olanlarından hiç bir demokratik girişim, katkı beklenemez. Onlar siyasal biat kültürünün elemanlarıdır. Bu bakımdan çoğu tetikçilik görevine her zaman hazırdır. Dağ taş ilahiyatçıyla dolu, neredeyse her kasabada, mahallede bir ilahiyat fakültesi var. Üniversitede ilahiyat olur mu? İdeoloji olan ilahiyat bilimle bağdaşır mı? İyi ki, Diamond Tema, yine hadis ve diğer İslami kaynaklara referans vererek, Ayşe ile ilgili “Ifk Hadisesi”ni gündeme getirmemiş.

Bu bildirgede de yine yukarıda değindiğim metodolojik yanlış sürdürülüyor. Sorun, İslamın içinden yapılan bir tartışma çerçevesinde ele alınıyor. Oysa asgari olarak Aydınlanmacıların yöntemini izlemek gerekirdi. Bağnazlık, yobazlık karşısında sorgulama ve düşünce özgürlüğüne vurgu yapmak yerinde olurdu.

Başka bir komiklik de, Adalet Bakanı’na, Diamond Tema’ya adalet için çağrı yapılmasıdır. Bakınız, bu bakanların, dahası (iktidarı ve muhalefetiyle) düzen siyasetçilerinin hepsini içi boş birer ceket olarak görmek lazım. Yani (sadece terimin siyasal anlamında değil, en genel anlamında) bir kişiliğe tekabül etmiyorlar. Tarık Ali (kendisinden beklenilemeyecek kadar) iyi yazılmış Churchill kitabının bir yerinde şöyle söylüyor :

” Yine de tarih öngörülemez bir şeydir. Bir aktörü alır, ona güzel elbiseler giydirir ve rol ile gerçekliğin birbirine karışacağı derecede belirli bir rolü oynamaya zorlar. Perde indiğinde onları bir kenara atar, sonra kendine acemi ama öğrenmeye hevesli yeni aktörler seçer ve onları savaş alanına sürer. Churchill kendi devrinin şekillendirdiği böyle bir aktördü sadece.”

(2) Kabile ve/veya aileler arası iktidar, egemenlik mücadelesinin tarihsel Muhammed figürünün eylemlerinde belirleyici bir rol oynamış olabileceğini, devrin siyasal yönetim veya egemenlik anlayışları dikkate alındığında, düşünmek meşrudur. Bu mantığa göre, Muhammed’in kendisinden sonra ailesinin egemenliğinin sürmesini istemiş olabileceğini iddia etmek anlaşılırdır. Ancak, bir aileler koalisyonuyla iktidarı almış olması, bu düşüncesini gerçekleştirmesini önlemiştir. Emevi karşıtlığını ve Abbasi devriminin sahip olduğu geniş toplumsal tabanı bu bağlamı da gözardı etmeden ele almak gerekir.

Erken seçim çağrısı yapmak lazım

Şanlı Haziran devrimci ayaklanmasının yıldönümünde, devrimcilerin içinde bulundukları rehavetten sıyrılarak acil seçim çağrısıyla kamuoyu oluşturmaya katkı yapmaları gerekiyor. 31 Mart seçimlerinin sonucu halkın mevcut rejimden kurtulma isteğini net bir biçimde ortaya çıkarmıştır. En kısa sürede erken bir seçim için bastırmalıyız.

Öznel güçler, nesnel koşulları edilgen bir şekilde veya manda trene bakar gibi izlemezler. Nesnel koşullara müdahale ederek onu temsilcisi oldukları sınıfın siyasal çıkarları doğrultusunda etkilemeye, yönlendirmeye çalışırlar. Ancak bunu yaptıkları, yapabildikleri ölçüde “öznel güç” olabilirler.

Mümkün olduğu kadar erken bir seçim, rejimin kırılganlığını arttıracak, devrimci, demokratik güçler lehine rejimin dayanaklarını zayıflatacaktır. Son iki seçimin ard arda vurduğu darbeleri tamamlayıcı bir rol oynayacaktır.

Mevcut düzen partileri arasından herhangi birisinin tek başına çoğunluğu temin edemeyeceği bir duruma yol açarak, zaten hali hazırda var olan istikrarsızlık halini daha da derinleştirecektir. İktidara toparlanma ya da yeni oyunlar kurma olanağı tanımamak gerekir.

“Halkın seçim yorgunluğu” teraneleriyle teselli bulmak yerine halkın seçimler aracılığıyla yapmış olduğu demokratik çağrının gereğini yerine getirmek lazım. Halk seçim yorgunu değil, rejimin gericiliğinden, baskılarından, mahkum edildiği yaşam koşullarından bezmiş durumda.

İlerici öznel güçler üzerlerine çökmüş olan rehavetin halka da sirayet etmesini mi bekliyorlar? Bu bakımdan bir aktarım kayışı işlevi mi görmek istiyorlar?

Eğer bir erken seçime AKP-MHP ittifakı gereksinim duysaydı, tereddüt etmeden bunu yapardı. Şimdi muhalif güçlerin lehine çalışacak böyle bir talebi hep birlikte, yüksek sesle ilan etmemiz lazım. İstikrar rejimin ekmeğine yağ sürer.

Peki, neyi bekliyoruz? CHP’yi mi?

Hamas ve Filistin direnişi

Yayın tarihi kamil

Önce şu saptamayı yapalım: Filistin, tıpkı daha önce örneklerini, mesela, Afrika’da, gördüğümüz gibi yabancı istilacıların sömürgeleştirdiği bir ülke. Yani bir sömürge.

Filistin’in sömürgeleştirilmesi, tarihsel olarak ırkçı ve anti-semitist olan emperyalistlerin Avrasya ve Ortadoğu’daki mevzilerini ya da jeo-ekonomi-politik konumlarını güçlendirmek, bu arada da, Avrupa’da 2.D.Savaşı’nın biraz öncesinden itibaren yeni siyasal içeriğiyle yakıcı bir sorun haline dönüşmüş olan “Yahudi sorunu” nu çözmek için temellerini 1.Dünya Savaşı sonrasında Balfour deklarasyonuyla atmış oldukları planın siyonistlerin siyasal önderliğinde gerçekleştirilmesiyle olanaklı olmuştur.

Balfour Deklarasyonu “Yahudi Sorunu”nun emperyalist bir sorun olarak ilanıdır.

Bilindiği gibi, Filistin ülkesi sürekli ivme kazanan aşamalar halinde, 1.Dünya Savaşı’nın ön günlerinden itibaren ama özellikle de 2.Dünya Savaşı sonrasında emperyalistlerin dayatmasıyla, Batı Avrupa’da istenmeyen Yahudi nüfusun göçe teşvik edilmesiyle işgal ettirilmiş, işgalciler ülkede sürekli yayılararak sömürgeleştirilen alanı da sürekli genişletmişlerdir. Bu yapılırken, yerleşik Arap halkı da ülkelerini terke zorlanmıştır. Bu süreç halen devam etmektedir.

Siyonistler ve bölgedeki gerici Arap rejimleri, Şah devri İran’ı ve emperyalizmin uydusu Türkiye gibi bölgesel güçlerin katkıları, bu söz konusu ülkelerin himayesindeki İslamcı siyasetin emperyalist “böl ve yönet” taktiği uyarınca harekete geçirilmesiyle işgale direnen Filistin halkının direnişi kırılmak istenmiş, dünya sosyalist sisteminin bölünmesi ve zayıflaması ve nihayet çökmesiyle birlikte bunda başarılı da olunmuştur.

Ancak, görece lokalize görünümler almış olsa da, direniş bastırılamamıştır. Gazze’de yaşananlar bunun en spektaküler göstergesidir.

Gazze’deki savaş emperyalist bir içeriğe sahiptir. Basitçe, İsrail devleti ve Filistin halkı arasındaki mücadele olarak görülemez. İsrail devleti emperyalist bir projedir. Siyonizm emperyalizmin Avrasya ve Ortadoğu’daki çıkarlarına hizmet etmek için onun arabasına koşulmuştur.

Siyonizmin görünürdeki siyasal içeriği İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladıkları “işgal”, “kolonileştirme” “holokost”, “apartheid” dır. Bu saptamaların hepsi doğrudur. Ancak, bunun emperyalizmin bölgesel siyasetiyle bağlantısı kurulmazsa, anlaşılması, dolayısıyla onunla doğru bir şekilde mücadele edilmesi mümkün olamaz.

Tekrar edelim, kapitalist-emperyalist siyasetle iç içe geçmişliği saptanmadan siyonizmin siyasal anlamı kavranamaz. Siyonist proje emperyalist siyasetin himayesinde olanaklı olabilmiştir. Ancak onun sayesinde sürdürülebilir.

Marksist-Leninistler her kim emperyalizmle mücadele ediyorsa, onun yanında olurlar. Marksist-Leninist siyaset her zaman ve ancak emperyalizme karşıt olarak oluşturulabilir. Filistin’deki mücadelenin bir cephesi olarak Gazze’deki savaş emperyalist siyonizme karşı bir savaştır.

Bir devrimci sosyalist kendi siyasal ideallerini saf teorik formları içinde kavramaya, mücadelesini buna göre oluşturmaya kalkışırsa, anti-diyalektik bir yanlışın öznesi olur. Tıpkı bizatihi gerçekliğin saf halde olmaması gibi, saf haliyle bir sosyalizm pratiği de olamaz. Gerçekliğin çok boyutlu olduğunu unutmayalım.

Bu bakımdan, Gazze’de olduğu gibi, emperyalizme karşı direnen, emperyalizmin yayılmacı ve savaşçı emellerine karşı (bugün için) savunma konumunda olan Rusya ve Çin güçlerinin yanında olmak marksizm-leninizmin yöntemine, dolayısıyla emekçi dünya halklarının çıkarlarına uygundur.

Sosyalist bloğun çökmesinden sonra emperyalizmin uygulamaya koyduğu birleşik saldırı stratejisi karşısında devrimci komünizmin enternasyonal birliğini sağlamak, onun ilerici, demokratik direnişlerle ittifakını kurmak zarurettir. Bugün en önemli eksiğimiz budur.

İçinde bulunduğumuz coğrafyada, emperyalist siyasetin en önemli aracı olan İsrail, onun lojistik destek güçleri olarak işlev gören Arap ve Türk siyonizmleri geriletilmeden proleter devrimci siyasetin önünü açacak hiç bir ilerici, demokratik adım atılamaz.

İsrail, ABD ve Avrupa’daki müttefikleri en yüksek mevkilerde bulunan yöneticilerinin ağzından, Gazze’deki emperyalist-siyonist katliamı protesto edenleri Nazi Almanyası’ndaki anti-semitist kampanyaları düzenleyenlerle aynı kefeye koyduklarını ilan ettiler. Bu demagojik sahtekarlık emperyalist ideolojinin işleyiş biçimine gayet uygundur.

Buna karşılık devrimci sol siyasetin, bizatihi İsrail’in, dolayısıyla onun emperyalist ve lojistik payandalarının her siyasal hamleleriyle anti-semitizmi sürekli yeniden ürettiklerini, anti-semitizmin emperyalist-siyonist siyasetin damarlarındaki kan olduğunu ilan etmeleri, bu yolla emperyalist-siyonist demagojiyi geri püskürtmeleri gerekiyor.

Öncelikle, emperyalistlerin bugünkü çıkarları doğrultusunda Hamas’ın terörist ilan edilmiş olmasını kabul edemeyiz. Kapitalist-emperyalizme karşı her kim direniyor, onu geriletmeye çalışıyorsa onu müttefik olarak görmek marksist-leninist siyasetin gereğidir.

Hamas 2017 yılında kendisini açıkça Müslüman Kardeşler’in Gazze şubesi olarak ilan etmişti. Müslüman Kardeşler örgütü 1949’da, Seyyid Kutub’un örgütte en etkili olduğu bir sırada, Britanya’nın, biraz daha sonra da, NATO’nun himayesine girip, onun emperyalist siyasetinin (soğuk savaştaki) aracı haline gelmişti. Bu konumu bugün de (veya henüz) anlamlı olarak değişmiş değil. Dönemsel gel-gitler siyasal maşalık ilişkisinin doğasında var elbette.

Emperyalizm, Büyük Ortadoğu’da “Arap Baharı” bayrağı altında yeni bir saldırı başlatıp, Suriye’yi de hedef aldığında, Hamas müttefik ilan edilmişti. Suriye’deki direnişle geri püskürtüldüğünde, terörist ilan edildi. Zaten görece uzak geçmişte de bu tür gel-git hareketlerinin örneklerini görmüştük.

Hamas’ı emperyalistler ve İsrail kurdurmadı. Ancak, kurulduktan sonra onu taktik amaçlarla kullandılar. Hamas da, Filistin siyasetinde, El Fetih’e karşı alternatif politik bir güç haline gelebilmek için onları kullanmaya çalıştı. Nitekim, FKÖ’nün, dolayısıyla El Fetih’in de teslim olmasından sonra Hamas’ın Filistin mücadelesindeki rolü önem kazandı.

Artık Filistin halkının direnme iradesinin ve talebinin sahadaki sözcüsü olarak etkinliğini arttırması için aşağıdan, halktan gelen baskılara yanıt vermesi gerekiyordu. Halkın mücadele istemi, mücadelenin şiddetlenmesi Hamas üzerindeki basıncı arttırdı. Hamas ya siyasal boşluğu dolduracak ya da etkisizleşerek El Fetih gibi sönecekti.

Hamas birinci yolu seçmek zorunda kaldı. Nitekim, daha bu son eylem gerçekleşmeden içindeki çatlak, halktan gelen basınca dayanamayarak su yüzüne çıktı. Hamas içindeki çatlak, daha 2017’de onun kendisini Müslüman Kardeşler’in bileşeni olarak ilan etmesiyle baş göstermişti. O tarihten sonra Hamas aslında fiilen iki kanada ayrılmıştı.

Haniye ve Meşal’in başını çektikleri Müslüman Kardeşler’e yakın fraksiyon, ve Halil Hayya’nın liderliğini yaptığı M.Kardeşler karşıtı grup. 2022’de Suriye Arap Cumhuriyeti ve İran İslam Cumhuriyeti Hayya grubunu açıkça desteklemeye başladılar.

Bugün Gazze’deki savaşı Hamas bu yapısıyla ve tabii Hamas’la bağlantısı olmayan başka direniş gruplarıyla da ittifak halinde sürdürüyor.

Öte yandan, Hamas konusunda ihmal edilen önemli bir nokta da, onun artık Gazze’de devlet haline gelmiş olmasıdır. Gazze halkının ihtiyaçlarını onun kadar doğrudan ve etkili biçimde karşılayabilecek bir başka oluşum hali hazırda mevcut değil. Koşullar onu devletleştirdi. Ha bu devlet halkın ihtiyaçlarına doğru düzgün ya da yeterince yanıt veriyor mu, o ayrı bir tartışma konusu olabilir. Ancak, mevcut durumda şu ya da bu ölçüde, şu ya da bu yeterlilik derecesinde, fiilen devlet işlevi görebilen en etkili otorite o. Bunu kabul edelim.

Gazze’deki savaş, aynı Ukrayna’daki savaş gibi, bize emperyalist güçlerin ve anti-emperyalist direniş güçlerinin de kendi içlerinde siyaseten yekpare ya da “saf” halde olmadıklarını, olamayacaklarını, dolayısıyla bunların siyasal davranışlarının doğrusal bir biçimde hareket etmediğini, edemeyeceğini bir kez daha öğretiyor.

Şimdi, AKP hükümeti bir grup yaralı Hamas savaşçısını Türkiye’ye buradaki hastanelerde tedavilerinin yapılması için getirtmiş.

Buna karşı çıkılmaz. Ancak, bu olay üzerinden siyonist-emperyalizmin lojistik merkezlerinden biri olan Türkiye’nin ve o siyasetin yürütme organı olan AKP yönetiminin sahtekarlığının deşifre edilmesi, AKP’nin ve onun siyasal İslamcı çizgisinin ikiyüzlülüğünün afişe edilmesi gerekir.

Bu olay etrafında Hamas’ı değil, Türk-İslam siyonizminin bayraktarlığını yapan AKP yönetimini hedef almak gerekir.

Bırakınız ticari ilişkiler içinde olmayı, işgalci-sömürgeci İsrail devletini tanıyan her kimse emperyalist siyasete hizmet etmektedir.

Filistin’li savaşçıların, Hamas’lı olabilecekleri gerekçesiyle ülkemizde tedavi edilmelerine, üstelik de solcu olduklarını iddia eden kimseler tarafından karşı çıkılması, siyonizmi kollayan oportünist bir tavırdır. Mücadele edilmesi gerekir.

Yok efendim, Hamas Batılı devletler tarafından (emperyalistler demeye dilleri varmıyor) bir terör örgütü olarak görülüyormuş (aslında kendileri de öyle görüyorlar), Türkiye dünyada zor durumda kalırmış (Yani, emperyalistlerle ilişkileri bozulur demek istiyorlar). Nitekim, muhtemelen Erdoğan’ın bu ay içinde yapılması beklenen ABD ziyareti de bunun için iptal edilmiş falan…

Bu arada, Hamas ve müttefikleri kazanamayacaklarını bile bile bir savaşı başlattıkları için İsrail’e hizmet etmişler. Bütün bunlar İsrail planıymış. Hamas, İsrail planlarına hizmet ederek Filistin halkını oyuna getirmiş. Neresinden tutsanız, elinizde kalacak komplocu iddialar.

Daha önce söyledim. Mücadele işgal altındaki sömürge halkının talebidir. Yeni bir olgu değildir. Ancak yeni bir aşamaya varmıştır. Daha uzun bir süre devam edecektir.

İlk siyasal kazanımı, Filistin yönetimine tam üye statüsü tanıyan son BM kararıdır. Bu kazanımların zaman içinde artacağına, Netanyahu yönetiminin tasfiye edileceğine de tanık olacağız.

Öte yandan, “yedi düvel” e karşı savaş ilan etmiş kemalist geleneği sahiplendikleri bilinen bu iddia sahiplerinin çıkıp, “Hamas kazanamayacağı bir savaşı başlattı” diye yakınmaları kendi adlarına büyük bir çelişkidir. Kesinlikle devrimci bir tavır değildir.

Kaldı ki Hamas, İsrail’in daha resmen kuruluşu öncesinde başlattığı ve sonrasında da hep yaptığı gibi, doğrudan sivil hedeflere değil, askeri hedeflere saldırmıştı. Bunu yaparken, İsrail askerlerini esir alarak hapisteki Filistinli esirlerle takas etmeyi planlamışlardı.

Kabul edelim, Türkiye sol hareketi içinde bu tür siyonist lobilerin belli bir etkisi var. Bunda tarihsel olarak kemalist Türk milliyetçiliğinin, onun kemalizmini model almış Arap milliyetçiliğini düşmanlaştırmış olmasının payını ihmal edemeyiz.

Kemalist ulusal kurtuluşçu siyasal yöntem ve ideolojiden hayli etkilenmiş, altmışlı ve yetmişli yıllarda palazlanmış, küçük burjuva popülist sol söylem ve pratiğin bırakmış olduğu siyasal izleri de ihmal edemeyiz. Bu eğilimlerle amansız bir mücadele zarurettir.

Kemalizm tarihimizde ilerici bir rol oynamıştır. Burjuva laik cumhuriyeti kurmuştur. Hiç şüphesiz, burjuva cumhuriyeti, mutlak monarşiden, İttihatçıların meşruti monarşizminden ileridir. Ama sosyalizmden geridir.

Yeri gelmişken, Atatürk’ü ve kemalizmi İttihatçılığın devamı olarak sunmak yanlıştır. Diyalektik tabirle, Atatürk ve kemalizm inkârın inkârıdır. Meşrutiyet inkârdır. Cumhuriyet de meşrutiyetin inkârıdır. Atatürk böyle bir ayrıcalıklı siyasal konumu temsil eder. Meşruti monarşist İttihatçıların hedefi haline gelmiş olması da bu yüzdendir.

J.J. Rousseau gibi. O da aydınlanma hareketi içinde hem monarşiyi hem de meşrutiyetçilerin konumunu inkâr etmişti. “Devrimci cumhuriyet” şiarını yükseltmişti. Bu yüzden, mesela Voltaire, Ansiklopedistler gibi Aydınlanma hareketi içinde yer alan figürlerin hedefi olmuştu.

Son olarak, emperyalist-siyonist AKP siyasetinin bu karakterini en açık biçimde dışa vuran, milyonlarca sığınmacının emperyalist taleplerle ülkemize getirilmesiyle sonuçlanan Suriye, Irak ve Afganistan macerası halkımızın tepkisine yol açmıştır. Bu tepki halen gerici, milliyetçi istismarcılar tarafından en başta Arapları hedef alan ırkçı, yabancı düşmanı söylemsel mecralara yönlendirilmektedir.

Gazze’deki direniş karşısında ilerici halk kesimlerinden beklenen etkin kitlesel desteğin gelmemesinde AKP siyasetin neden olduğu yığınsal Arap göçü ve onun siyasal istismarının önemli bir payı olduğu açıktır.

Hiç bir ilerici gerekçesi olmayan, olamayacak tarihsel Arap düşmanlığı bu son gelişme tarafından tekrar harekete geçirilmiştir.

Tabii, Kürt siyasetinin en etkili bölümünün emperyalist-siyonist siyasetin bağlamına dahil olması da diğer bir etken olarak görülmek gerekir.

Bugün Gazze’de Hamas’ın başını çektiği direniş Filistin hareketinin siyasal merkezinin Gazze’ye kaymış olmasını, bu bakımdan da Hamas’ın mücadeledeki önder konumunu teyit etmiştir.

Batı Şeria’da ya da FKÖ’nün yönetimindeki Filistin Ulusal Otoritesi’nin kontrolündeki topraklardan henüz Gazze’ye etkili bir destek gelmedi. Bununla birlikte, ilk uluslararası kazanımı da onlar elde ettiler. Bunu da not edelim.

Rejim bir kez daha yol ayrımında

AKP rejimi 2013 Haziran kalkışması sonrasında bir yol ayrımına gelmişti. Ya dizginleri giderek Cemaat’e kaptırmak ve karşısındaki muhalefet saflarını daha da genişletmek pahasına onunla koalisyonu sürdürecek, emperyalist talep doğrultusunda Cumhuriyet rejiminin yıkılma sürecini daha da hızlandıracaktı. Çünkü emperyalistler öncelikli operasyon alanı olarak seçtikleri bölgemizdeki bütün ulusal egemen devlet yapılarını yıkmak istiyorlardı. Türkiye de buna dahildi. Bu talep bugün de geçerlidir.

Ya da o koalisyonu bozup, yeni iç ve dış ittifak olanaklarını değerlendirerek, söz konusu süreci kendi kontrolünde yürütücekti. Erdoğan tarafı bu ikinci yolu tercih etti. Koalisyonun AKP kanadının ekonomik yağmacılık gibi çok öncelikli bir kaygusunun bu tercihte önemli bir rol oynamış olduğunu düşünmek meşrudur.

Cemaat’in bu tercih karşısındaki tepkisi, 17-25 Aralık operasyonlarıyla başlayıp, 15 Temmuz 2016’da zirvesine ulaşan girişimler oldu.

AKP rejimi böylece ikinci dönemine girdi. Tabii yeni bir koalisyonla. Ülkücü faşist, ulusalcı faşizan, sağ kemalist gibi sıfatlarla anılan ağırlıklı olarak devletin güvenlik bürokrasisinde konumlanmış Türk milliyetçisi gruplarla ittifak yapmak zorunda kaldı. Bu gruplar fiili anlamda siyasal olarak en çok MHP kanalıyla kendilerini ifade ediyorlardı. Halen de böyle.

Söz konusu grupların NATO ile tek sorunları Kürt siyasetine bakışlarıydı. Ortadoğu’nun dizayn edilmesinde Kürt milliyetçi siyasetine etkin bir rol biçilmesini kabul etmiyorlardı. Bu yüzden Rusya kartını kullanmak istediler. Rusya söz konusu yeni ittifakın NATO’ya karşı kullanılacak dış ayağına dahil edildi.

Bu arada bu koalisyon sayesinde, MHP’nin önerisi ve etkin çabasıyla Erdoğan’ın “tek adam” yönetimi şaibeli, hukuksuz uygulamalarla yaratıldı. Erdoğan ve çevresinin ekonomik yağma olanaklarına ulaşmaları önündeki engeller kaldırıldı. Karşılığında yeni rejimin devletinin “kırmızı çizgi” olarak işaret ettiği, Kürt sorununun merkezinde yer aldığı hattın ihlal edilmemesi talep ediliyordu.

Hatta geçen yılın Mayıs’ında başkanlık, bu malum koalisyon güçleri tarafından, hem muhalefet tarafı içeriden manipüle edilerek hem de şaibeli bir seçim tezgahlanarak yeniden Erdoğan’a sunuldu.

Ancak, yağmaya ne dayanır? Bu koalisyonun kendisini jeo- ekonomi-politik olarak sürdürebilme olanakları bugünkü durumda güçleşti. Belediye seçimleri sonuçlarından halkın acil erken seçim istemi çıktı. Bu gerçeği iktidar tarafı görüyor, muhalefet henüz görmek istemiyor.

Tam burada, hem Erdoğan’ın temsil ettiği iktidar koalisyonu kanadı hem de CHP, işbirlikçi sermayenin ve NATO’nun beklentisi olan, yeni olası iktidar kombinasyonlarının önünü açabilecek farklı siyasal olanaklar, araçlar etrafında arayış halindeler. Yani, açık ya da örtük olarak, rejimin bir üçüncü döneminin olanaklı olup olmadığı tartışmaları yapılıyor.

AKP sanki “yumuşama” eğilimindeymiş gibi bir izlenim veriyor. Ancak kendi içinde henüz netleşebilmiş değil. AKP açısından en önemli kaygu yağmayla kazanılmış olanların kaybedilmemesidir. Burası onun zayıf karnıdır.

Koalisyonun daha çok MHP üzerinden kendisini ifade eden kanadınınsa, en büyük korkusu demokratikleşme, bu sayede artık uluslararasılaşmış Kürt sorununun Kürt siyasetine inisiyatif verilerek NATO ihtiyaçları doğrultusunda kullanılmasıdır. Bu kanadın sözcülerinin sık sık “turuncu devrim” paranoyalarını dışa vurmaları bu çerçevede yorumlanmalıdır.

Bu MHP kanadı, Erdoğan olmadan kendisini, görünürde de olsa, seçimli sistemde siyaseten halen olduğu kadar etkili bir biçimde ifade edemeyeceğini çok iyi biliyor. Yani Erdoğan’a ihtiyacı var. Erdoğan’ı bu koalisyondan kopmaması için sürekli olarak uyarıyorlar.

Nasıl Cemaat’le önceki koalisyonun bozulmasının bir takım ağır siyasal ve ekonomik sonuçları olmuşsa, şimdikinin olası bir çözülmesinin de önemli sonuçlar yaratacağını öngörmek kehanet olmaz.

Yani AKP rejimi ne 2010’daki ne de 2013’deki koşullar içinde yer alıyor. O yıllardaki manevra alanına sahip değil. Bunu görmek lazım. Tekrar olsun, 2016’dan beri yeni bir koalisyon var.

Bu arada, şunu da ihmal etmeyelim: Ne koalisyonun iki kanadının her biri kendi içinde yekpare bir bütündür, ne de CHP muhalefeti. İsterseniz şöyle de söyleyebiliriz : Düzenin iktidar bloğu(düzen söz konusu olunca buna muhalefeti de dahildir), bilindiği gibi, farklı çıkarlar, öncelikler ve dolayısıyla çelişkilerle kat edilmektedir.

Soru şudur: Erdoğan kanadı ya da ondan önce davranmak adına (mesela erken bir seçim önerisiyle) MHP tarafı bu koalisyonu şu sıralarda bozabilirler mi?

Erdoğan’ın sağlamcı olduğunu biliyoruz. Bunun için sağlam güvenceler isteyecektir. Yani MHP’nin yerine koyacağı alternatif korkularını telafi edebilecek güçte olmalıdır. MHP ise devletin güvenlik aygıtlarındaki etkisini kullanarak sonuna kadar direnecektir.

CHP, işbirlikçi büyük sermaye sınıfını ve ABD’yi kendisinin yapacaklarının teminatı olarak AKP’ye göstermek çabasındadır. Namık Tan’ın açıklamalarından bunu okumak mümkündür.

Bu tabloda, en zor durumda olan, MHP tarafıdır. Artık önceki soğuk savaş dönemindeki siyasal ve ideolojik rolleri oynamak mümkün değildir. Benzer bir işi muhtemelen 28 Şubatçı paşalar da yapmak istediler. Kendi koşullarını NATO’ya dayatmaya çalıştılar. NATO’ya karşı değillerdi. Ancak, Türkiye’nin güvenliği için bazı özel istekleri vardı. Ulusal egemen devlet yapısından feragate yanaşmıyorlardı. Kabul edilmedi. Sonuçta, tutarsız, tereddütlü hamleleri bir bumeranga dönüştü.

Bugün koalisyondaki NATO’dan vazgeçmeyi hiç düşünmeyen ” bekacı” kanat, Kürt sorunu adına laik Cumhuriyet’ten dahi vazgeçti. Bunu yaparken egemen ulusal bir devlet olarak kendi altını oymuş olduğunun farkında değil. Farkında olamamasının öznel bir nedeni, NATO’ya uyarlanmış faşizan milliyetçi bir siyasal-ideolojik gelenekten gelmeleridir.

Nesnel nedense, ülkenin içinde bulunduğu jeo-ekonomi-politik koşullar, bu koşullarla rejimleri ve rejimleriyle halk sınıfları arasındaki aykırılık, uyuşmazlıktır.

Bu arada, sürekli teyakkuz hali koşulları yaratılarak hiç bir ülke yönetilemez. Hiç bir iktidar sürdürülemez. Sonra, halksız beka da olmaz.

Sonuç olarak, bu iktidar için koalisyonu “gittiği yere kadar gider” anlayışıyla sürdürmenin tek yolu daha da otoriterleşmektir. Buna karşılık muhalefet de, herhalde, bir süre sonra elindeki erken seçim kozunu kullanmayı düşünecektir.

Yumuşamaya mı ihtiyacımız var?

Erdoğan sağıyla soluyla bu toplumun arabesksiz yapamadığını iyi biliyor. Kendisi de zaten arabeski yaşıyor. Bu bakımdan kitleler nazarında inandırıcı ve etkili olabiliyor.

Bir bakıyorsunuz şahin kesilmiş, sola çullanıyor; az sonra, bir bakıyorsunuz, göz yaşları sel olmuş, solcu bilinen figürler için ağlıyor. Az önce hakaretler yağdırdığına, şimdi göz yaşlarıyla methiye düzüyor.

Arabesk ya da melodram şarklının kendisini ifade biçimidir. Şarklı estetiğidir. Müzikte, sinemada, resimde, ve tabii siyasette popüler olması bundandır.

Erdoğan’ın, 1 Mayıs günü adım dahi attırmadığı, kefaletle dahi olsa Taksim’e yürüyeceğini ilan etmiş Özel’i ertesi günü “kabul”ü ve diyalogun devam edeceğine dair açıklamaları, tabii diğerinin de hakkını yemeyelim, onun da her şeye rağmen görüşmede ısrarcı olması, daha dolaysız bir biçimde gerçekleşmiş ikinci görüşmenin de dostane bir havada cereyanı, sağ veya sol, yandaş veya muhalif figürlerin yüreklerinin yağını eritti. Bir anda ülkeye bir yumuşama iklimi egemen oldu.

Gerçekten de, kameralar önünde verilen “hem mücadele hem müzakere” görüntüleri ekran önündekiler nezdinde de duygusal anların yaşanmasına neden oldu.

Kimi muhalif çevrelerden, “böyle bir yumuşamaya çok ihtiyacımız vardı” açıklamaları geldi.

Özel, “haksız yere” (!) hapis yatırılan Erdoğan’a muhalefet etmiş kişilerin serbest bırakılması için Erdoğan’dan ricacı olduğunu söyledi. Görüşmede, “eğer sizin iktidarı bırakıp gitmenizi istemişlerse, o zaman onları serbest bırakmayın, hapis yatmaya devam etsinler” dediğini de ilave etti.

Şahsen en başından beri ve halen Erdoğan’ın iktidarı bırakmasını talep ediyorum. Üstelik feragat şeklinin de umrumda olmadığını her fırsatta belirtiyorum. Neyse.

Şimdi Özel’in açıklamalarından anlıyoruz ki, Türkiye devletinde bir kuvvetler ayrılığı ilkesi işlemiyor. Erdoğan tutuklatıyor, yargılıyor, hüküm veriyor. Yetmedi, yasa yaptırıyor; yasallaştırıyor. Ki, artık ona da ihtiyaç duymuyor. İstediği anayasa, babayasa olmadan memleketi yönetmek. Bu tipik bir popülist karizma talebidir. Fillen gerçekleşmiştir.

Görüşmede Özel, bazı hüküm giydirilmiş kişilerin serbest bırakılmasını, o hükmü veren kişiden rica ediyor. Bu arada, melodram formatına uyması için olsa gerek, içeridekilerin dışarıdaki çocuklarının halini gösteren fotoğraflarla görüşmeye gitmiş olduğunu da medyamız marifetiyle öğreniyoruz.

Yumuşama bunu temin edebilir mi? Edebilir. Tabii, Erdoğan’ın karşılığında ne alacağına bağlı. Ancak, muhalefetin sonuçta tekrar hava alacağına kuşku yok.

Erdoğan için fark eden bir şey olmaz nasıl olsa. Bugün dışarı bırakır, yarın içeri alır. Bugün melodram kahramanı, yarın şahin “reis”.

Anlaşılıyor ki, Erdoğan’ın biraz soluklanmaya, muhalefetinin de (genellikle olduğu gibi) hava almaya ihtiyacı var. Yumuşamanın bunu sağlayacağı düşünülüyor.

Erdoğan,’ın Özel’le görüşmesi, bir nev’i “balkon konuşması” tadında olmuştur. Damakta kalmayacağı anlamında, Erdoğan, bu tür görüşmeleri sürdüreceğini ifade etmiştir.

Kimbilir, yarın belki “tekrar masa kuralım”, “umudumuz sende” çağrılarını her şeye rağmen, bulundukları her yerden yapabilen ve müzakere sırasına girmiş Kürt siyasetiyle de yumuşayabilir.

Bu arada, CHP’nin de hakkını yemeyelim, artık güreşe doymayan pehlivan kıvamına gelmiş sabık genel başkanının “mücadele” çağrısını, ortasını bulup, zenginleştirerek, “hem mücadele hem müzakere” şiarı doğrultusunda tutarlı olarak gayret sarf etmektedir. Hem de ara vermeden. 1 Mayıs’ta amansız mücadele, 2 Mayıs’ta müzakere!

Birlik ve beraberliğe, dolayısıyla yumuşamaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Erdoğan-Özel görüşmesi, doğrusu, yandaş ya da “muhalif”, medyamızın da melodram zevkini tatmin etmiştir. Muhalif bilinen medyamızın, akil muhaliflerimizin zaten her zaman macun kıvamında olan yumuşaklığı pelte kıvamına evrilmiştir.

Şimdi artık Erdoğan’dan jest beklenmektedir. Yapar mı, yapar. Yapmadığı iş değil. Hatta hıçkırıklara boğularak, “bu insanlar neden hapiste, kim onları hapse attı” diyerek o malum tiradlarından bir başka örnek vermek için tekrar sahne alabilir.

Peki, Erdoğan’ın gayri meşru bir “reis” olduğu herkesin malumu değil mi? Her şey hepimizin gözleri önünde cereyan etmedi mi? Etmiyor mu?

Kendisi bile hâlâ bulunduğu yerde bulunuyor olmasına şaşırıyordur. Bunun Kılıçdaroğlu’lar, Akşener’ler, Özeller sayesinde olabildiğini de biliyor elbette.

Neyse. Eğer CHP gerçekten mücadele istiyorsa, öncelikle acil seçim çağrısı yapmalıdır. Zaman Erdoğan’ın lehine çalışıyor. İhtiyacımız olan, müzakere değil, mücadeledir; ama Kılıçdaroğlu tarzı mücadele (!) değil. Yumuşamak değil, sertleşmek lazım. Acil seçim talebi sertleşmenin ilk adımı olabilir.

Eğer iktidar hedefleniyorsa, o ancak sertleşmekle olanaklı olabilir. Sadece CHP için değil, düzen karşıtı olmak iddiasındaki muhalefet için de…

Yumuşamaya ihtiyaç duyduklarını söyleyen muhalifler, yarın şu “yetmez ama evet”çi yeni-muhafazakârların durumuna düşebilirler. Dikkatli olsunlar.

CHP restorasyona hazır

Daha önce de yazmıştım, 1946’da CHP yeniden, yeni bir parti olarak kurulma sürecini başlattı. Kendi sınıfsal dayanakları ve sınıfsal vizyonu bakımından doğrusunu da yaptı.

Elbette, sağlıklı bir siyasal parti konjonktürel gelişmelere kayıtsız kalamaz. Kalırsa, biter zaten. Konjonktür siyasetin nesnesidir.

CHP, 27 Mayıs’tan sonra bir süre merkez sağ partisi işlevi gördü. 27 Mayıs’tan sonra kurulan İnönü başkanlığındaki bütün darbe dönemi hükümetleri aslında Bayar ve Menderes’siz DP hükümetleri olarak görülmek gerekir. O dönem kabinelerinin kompozisyonu bu gerçeği net olarak sergiliyor.

Sonra merkez sağ parti olarak AP kurdurulunca, CHP “ortanın solu”na yerleşiyor. DP kapatılmış olsa da, bütün bu süreç boyunca, raydan çıkmamış olan haliyle, onun temsil ettiği siyasal anlayış önemli bir işlev görüyor.

Yani darbeden sonra onun siyasal çizgisine rağmen oluşturulmuş bir siyasal yapılanma söz konusu değildir. Tersine, darbeden hemen sonra kapitalist-emperyalist sisteme ekonomi-politik entegrasyon süreci İnönü hükümetleriyle tekrar rayına oturtulurken, yeni DP olarak, AP’nin de önü açılmıştır.

İnönü CHP’si hem 1946’da hem de 27 Mayıs’ın hemen sonrasında bu söz konusu entegrasyonun, ya da isterseniz, restorasyonun öncüsü ve mimarı olmuştu. DP’nin kurum ve kuralları hiçe sayan kontrolsüz popülist politikalarıyla aksayan düzen siyasal olarak yeniden yapılandırılmıştır.

Doğru, DP dönemi restorasyon dönemiydi. Ancak, 27 Mayıs dönemi de, sonradan maceracı bir mecraya sürüklenen DP devrinin, emperyalistlerin ve işbirlikçi sermaye sınıfının talebi olan bir takım ekonomi-politik tadilatlarla, CHP öncülüğünde restorasyonu olarak görülebilir. (Aşağı yukarı aynı sıralarda, benzer bir gelişme, tabii farklı toplumsal içeriğiyle, SSCB’de de yaşanmıştır. Hruşçov dönemi restorasyon dönemiydi. Savrulma eğilimleri gösterince, Brejnev-Suslov-Kosygin yönetimi süreci tekrar rayına oturttu. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki siyasal gelişmeleri SSCB’deki siyasal gelişmelerle karşılaştırmalı olarak değerlendirmek bütün bir cumhuriyet dönemini kavramak açısından işlevseldir).

Dönem boyunca darbeyle birlikte kısmen elde edilmiş, kentli ve görece entelektüel düzeyi yüksek meslek sahibi orta katmanların talebi olan demokratik kazanımların fiilen işlemez hale getirilmesinin önkoşullarının hazırlandığı, programlandığı, asker ve sivil bürokrasinin de buna göre yeniden ve sağdan formatlandığı görülür.

27 Mayıs’tan sonra sağcılık devlet eliyle ivme kazanmış, sürekli sağ iktidarlar için gerekli ideolojik koşulların daha programatik, daha örgütlü bir biçimde işlemesi için önlemler alınmıştır.

Elde edilen nispi demokratik olanakların ve dünya genelindeki ilerici kabarmanın katkısıyla büyük kentlerde toplumsal bir tabana kavuşarak güçlenmeye başlayan sol dalganın önünü kesmek için önce İnönü “ortanın solu” şiarıyla devreye sokulmuş, bu misyonu yerine getiremeyeceği görülünce, bu kez genç Ecevit sahne almıştı.

Ecevit sol kültürden gelen, modern sol değerleri sahiplenmiş biri değildi. Sosyalist sol ve sol sosyal-demokratik dalga ve onların önünde set olma ihtiyacı “solcu” rolü oynamasını gerektiriyordu. Nitekim, bu dalga geri çekildiğinde, Ecevit gerçek siyasal kimliğiyle ortaya çıktı. O kadar öyle ki, artık o günkü CHP içinde bile barınması mümkün değildi.

Ecevit’in CHP’den kopuşunu “hizipçilik” gerekçesiyle izah etmek doğru değildir. Ecevit’in hamasi “anti-elitist”, içeriksiz “sol” popülist söylemi, 12 Eylül sonrasında işbirlikçi sermaye sınıfının talebi olan toplumu dinselleştirme programına kolayca uyarlandı.

CHP’ninse, kendisini yeni konjonktüre uyarlaması biraz zaman aldı. Baykal zemini hazırladı. Kılıçdaroğlu yapıyı yükseltti. Sonrasında hepsi onun “prensleri” olan kadrolar ondan bayrağı devir aldılar.

CHP’nin bugünkü misyonu, artık bu haliyle emperyalistlerin ve işbirlikçi sermaye sınıfının ihtiyaçlarına yanıt vermekte ayak sürüyen, çığırından çıkmış AKP’nin önünde sağdan bir set oluşturmak, iktidarı sürekli sağda tutmaktır.

İçeriği olmayan, altı, kararlı siyasal adımlarla uygulanacak politikalarla doldurulmamış, samimiyetsiz, kof bir sol hamasete abanan bilindik siyaset tarzıyla, rayından çıkmış AKP rejimine merkez sağcı bir ayar vermektir. Bunu da ancak, daha önce de olduğu gibi, CHP gibi bir parti yapabilir. Sermaye genellikle, askeri darbelerin olamadığı koşullarda, düzen için önemli sağ işleri “sol” a gördürür.

Bugünkü CHP yönetimin şaibeli olduğunu iddia ettiği Hatay seçimleri sonuçlarıyla ilgili itirazının, “Taksim’de 1 Mayıs” kararının arkasında duramaması, ve son olarak (kendisine 1 Mayıs’ta adım dahi attırmayan) Erdoğan’la ertesi gün siyaseten eli boş olarak kapalı kapılar ardında görüşmeye gitmesi ve sonrasında kendisini desteklemiş kitlelere görüşmeyle ilgili hiç bir açıklama yapmamış olması, CHP’nin sol iddiası bakımından “kalıbının partisi” olmadığını spektaküler olarak bir kez ilan etmiştir.

Bu arada şunu da tekrar belirteyim: 2.Dünya Savaşı sonrasındaki soğuk savaşın çözüme kavuşmasıyla birlikte Batı’da ve eski sosyalist dünyada, bir siyasal otoriterlik tarzı olarak popülizmin önünün açılmasıyla, genel olarak, eski siyaset erkanıyla kıyas dahi edilemeyecek kadar çapsız siyasal figürler sahne almıştır.

Türkiye gibi ülkelerde buna “kasabalılık” sosyolojisini de ilave etmek lazım. Menderes ve Bayar’dan beri iktidar ve muhalefetiyle düzen siyasetinin sahnesinde kasaba politikacıları yer alıyor. Siyasal değerlendirmeler yaparken bu etkeni de hiç ihmal etmeyelim.

Oysa, Tanzimat bürokrasisi, anayasal-monarşist İttihatçı liderler ve Cumhuriyetin kurucuları global kişiliklerdi.

Sosyal devrimlerle demokratikleştirilmemiş toplumlarda ancak “sandık demokrasisi” kurulabiliyor. Bugün en gelişmiş burjuva toplumlarına bakınız, oralardaki burjuva demokrasileri sosyal devrimlerden çıktılar. Salt siyasal, kültürel devrimlerle mehter yürüyüşü kaçınılmaz oluyor.

Sadede gelelim. Bu seçim sonuçlarıyla CHP, kendisine artık AKP-MHP’nin ayak sürüyerek uygulamakta zorlandığı AKP rejiminin yeniden rayına oturtulması görevinin verildiğini görmektedir. Zaten partinin fabrika ayarlarına döneceği hayaliyle oyalananları bir yana bırakacak olursak, onun Sözcü’sü olan medya da CHP’ye sürekli olarak bu misyonunu açık biçimlerde hatırlatmaktadır.

Ne dünyada ne de Türkiye’de, 60’larda, 70’lerde olduğu gibi, CHP’yi sola çekecek, bu son seçim sonuçlarını halk sınıflarının talepleri doğrultusunda soldan okutacak güçlü bir siyasal eğilim yoktur.

Bu koşullarda, CHP’nin (mümkünse) AKP’siz bir AKP rejimiyle uzlaşmasının bu kez açık olarak ilanına tanık olmaktayız.

AKP rejimi demokratik bir hamasetle inşa edildi. Şimdi CHP benzer bir hamasetle aynı rejimin restorasyonuna soyunmuştur.

Bu seçim sonuçlarıyla ne yapılacağı önemli

Son on küsur yıldan beri AKP’nin inisiyatifiyle toplum bir seçimden ve referandumdan diğerine koşturuldu. Hepsinde oyun kurucu olan AKP idi. Amiyane tabirle, tezgahı iyi kurmuş olduğu için -bu sonuncusu hariç – hepsinden beklendiği gibi yengiyle çıktı.

CHP son seçimde beklemediği bir oranda başarı elde etti. Çünkü seçmen ağır ekonomi-politik koşulların baskısı altında bir tepki verdi.

Bu tepki içinde bulunduğu ağır koşullardan kurtulmak adınaydı. Bunu, bu tepkili kitlelerin, “haydi belediyeleri biraz da CHP yönetsin” mesajı olarak okumak CHP adına büyük bir yanlış olur.

Kitleler sıkıştırıldıkları, bunaltıldıkları koşullardan çıkış arıyorlar. Yerel yönetimlerin kazanılması, iktidarda bir gedik açabilir, açtı da. Ancak bu gedikleri çeşitli biçimlerde gidermenin olanaklı olduğunu da unutmayalım. Son yirmi küsur yılda örnekleri az değil, öyle değil mi? Kitlelere moral verebilir, nitekim verdi. Ancak bütün bunlar şu haliyle, en çok, kitlelerin yerel bazı kazanımlara kavuşmalarını sağlayabilir. O kadar!

Oysa, insanların en yakıcı sorunlarından çıkış beklentilerinin anahtarı merkezi yönetimdedir. Yani bu merkeze sahip olunmadan kitlelerin gerçek taleplerine yanıt verilemez.

Görülecektir, çok geçmeden Saray ve onun devleti yerel yönetimleri markaja alacak, çalışmalarını engelleyecek ya da kısıtlayacaktır. Bunu gerçekleştirme olanak ve araçlarına sahiptir. Yapmadığı iş de değil zaten. Belediyler üzerinden bir tür kayıkçı kavgasıyla gündemi çekip çevirecektir.

Bu arada, ekonomide de zaman kazanmaya çalışıyor. Zamanı kendi lehine kullanmak için adımlar atıyor. Bunu da daha önce bir çok kez yapmış, kitlelerin desteğini almayı başarmıştı. Yine Mehmet Şimşek sahada, top çeviriyor. Yer yer muhaliflerin de desteğiyle, olumlu algılar yaratılmak isteniyor. Şimşek’in AKP’nin olası bir baskın seçimi için formatlanmış OVP’sine karşı muhalefet, bırakınız karşı durmayı, desteğini bile ifade etti. Böyle olmaz!

Şurası çok nettir: Erdoğan bu siyasal “topal ördek” konumundan uygun koşulları süratle hazırlayıp kurtulmak isteyecektir. O zamana kadar, muhalefetle “yumuşama” görüntüsü vererek zaman kazanmaya çalışıyor.

Muhalefet tersine, Erdoğan’ın sertleşerek kontrolünü kaybetmesine yol açacak adımlar atmasını sağlamaya çalışmalıdır. Yani, Erdoğan’la bir yumuşama değil, sertleşme muhalefetin lehine olur. Bu talep geniş kitlelerin verdikleri mesajda içkindir.

Bu seçim sonuçlarıyla CHP’nin ne yapacağı önemlidir. Giderek savunmaya mı çekilecek, yoksa atak oynayarak kurguladığı oyunda, Erdoğan’ı siyaseten sonunu getirecek biçimde kendi sahasına hapsetmeye mi yönelecektir?

Bilemiyoruz. Ancak bugüne kadar ki CHP pratiğine baktığımızda, ilk seçeneğin gerçekleşme olasılığının hiç ihmal edilmemesi gerektiğine vurgu yapmamız da meşru oluyor.

Bu 1 Mayıs’ta CHP ve bütün sol muhalif güçler, inisiyatif alarak, en kısa sürede bir erken seçim çağrısı yapmalıdırlar. Sonbahara kalmadan bu yıl içinde bir erken seçim çağrısı yapmak zor koşullarda bulunan geniş kitleler nezdinde olumlu bir tepki görecektir.

Son seçimlerin mesajı, halkın bu iktidardan acilen kurtulmak talebidir. Bunu görmek lazım. Zaman AKP’nin lehine işliyor, işlemeye devam edecek. Böyle bir çağrıyla, iktidar koalisyonundaki sarsıntıyı yıkıma çevirmek de olanaklı olacaktır. Aksi halde, bu yıkım muhalefet cephesinde gerçekleşebilir.

Tayyip Erdoğan’la hiç bir samimi görüşme yapılamaz. Böyle bir beklenti ahmaklık olur. Eğer söz konusu görüşme ille de olacaksa, halkın acil beklenti ve ihtiyaçlarını talepler olarak programlaştırıp, Erdoğan’a dayatmak için yapılabilir. Olmadı, o görüşme platformu en geç Ağustos ya da Eylül ayında bir erken seçim talebi ilanı için kullanılır.

Eğer CHP ve artık onun içinde (şimdilik) özerk bir siyasal vektör haline gelmiş İmamoğlu gerçekten iktidarı hedefliyorlarsa, kitlelerin acil taleplerini dile getiren bir programla derhal erken seçim çağrısı yapmalıdırlar.

Yoksa, tarihi ve makus talihlerini tekerrür ettirirler.

AKP rejiminin iki dönemi

AKP rejiminin ilk dönemi, ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Soğuk Savaş döneminin kapanmasıyla birlikte, emperyalist neo-liberal hegemonyasını dünya çapında gerçekleştirerek “tarihin sonu” nu getirmek için uygulamaya koyduğu genel saldırı stratejisi koşullarında oluşturuldu.

Bu, emperyalist hegemonik stratejiyle aynı hizaya gelmeyen veya gelmekte ayak sürüyen siyasal yapıların çeşitli biçimlerde tasfiye edildiği bir dönemdi. Bu dönemi AKP, NATO gladyosunun bir aracı haline getirilmiş Gülen Cemaati’yle koalisyon halinde geçirdi. Cemaat’in -ABD adına- kontrolü altındaydı.

ABD’de oğul Bush dönemi, yeni-muhafazakar tabir edilen entelektüel çevrenin desteğiyle fütursuz saldırılarını sürdürüyordu.

AKP de, Türkiye’deki, isabetli olmayan şekilde “liberal”, ya da “sol liberal” olarak etiketlenen, aslında “yeni-muhafazakâr” olan entelektüel çevrenin ve onların hizmetkârı oldukları işbirlikçi büyük sermaye sınıfının açık desteği ve Cemaat’in devletteki etkisi kullanılarak açılan yolda iktidarını sağlam temellere oturtma olanağı buldu.

Tabii devletten gelen destek sadece Cemaat’in çabasıyla gerçekleşmedi. Devlet içindeki bilindik asker ve sivil NATO’cu güçlerin tercihi de AKP’den yanaydı. “Bilindik” güçler çünkü, onlar özellikle 27 Mayıs darbesinden sonra sürekli yükseliş halinde oldular.

2007 yılında bütün bu güçlerin AKP’ye desteği fütursuz bir karakter kazandı. Giderek hukuksal formlar, kurumsal, kamusal davranış kuralları hiçe sayıldı. Fiili, komplocu, şaibeli siyasal davranışlar, yeni muhafazkâr entelektüellerin “demokrasi” ideolojisini parlattıkları koşullarda meşrulaştırıldı.

Sonrasında uluslararası alanda işler ABD’nin istediği gibi gitmedi. 1997 Asya krizinden sonra gelmesi beklenen büyük kriz 2008’de patladı. ABD ekonomisi havlu attı (Eğer SSCB tasiye edilmemiş olsaydı, muhtemelen bu kriz çok daha genel ölçekte, büyük ve yıkıcı dalgalarıyla 1997’den itibaren gerçekleşecek, belki de o sıralarda büyük bir savaşı tetikleyebilecekti).

Kriz, Türkiye gibi “gelişmekte olan ekonomiler” i emperyalist merkezden kaçan dolarlar dolayısıyla ihya etti. Aynı zamanda, dünya kapitalist ekonomisinin bu sıcak para hareketleri, ihraçları dolayısıyla tamamen jeo-politik bir karakter kazanmasına yol açtı.

ABD, AB ve Japonya emperyalist birleşik saldırı stratejisini yeniden gözden geçirmek ve yeni hegemonya sürecine daha “renkli”, daha kitlesel, demokratik bir görünüm kazandırmak için anlaştılar. Bir tür koalisyon olarak görülmesi gereken Obama ve H.Clinton yönetimi bu koşullarda işe başladı.

ABD’deki yeni yönetimin işaretiyle Davutoğlu dış işleri bakanı yapıldı. Türkiye’deki rejimin ayakbağı olarak gördüğü anayasal, diğer kurumsal engeller büyük ölçüde, devlet olanakları kullanılarak en şaibeli biçimlerde ortadan kaldırıldı. Gerekli tasfiyeler gerçekleştirildi.

Ancak, bütün bu “demokrasi” ideolojisi, coğrafyamızdaki demokratik görünümlü renkli kitlesel hareketler egemen ulusal siyasal yapıların tasfiyesine yol açarken, zaman içinde, giderek emperyalistler aleyhine bir bumeranga dönüşmeye başladı. Emperyalizm BOP coğrafyasında direnişlerle karşılaştı.

Mesela, Esad yönetimi Suriye’de, vaktiyle kemalist yönetimin Türkiye’de yapmış olduğu gibi, emperyalizmin bölgemizdeki planlarını alt üst etti.

Direniş, Tahrir Meydanı ve Gezi olayları dolayısıyla tahkim edilerek, genelleşme eğilimi göstermeye başlayınca, geri adım atma ihtiyacı Beyaz Saray yönetimindeki koalisyonu çözdü.

Bu arada, artan sıcak para girişleri ya da uygun ekonomik koşullar AKP’nin ya da Erdoğan’ın elini güçlendirmişti. İşbirlikçi büyük sermayenin daha da palazlanması yanında, AKP’nin kendi sermaye fraksiyonunu da oluşturmasına olanak verdi.

Erdoğan’ın artık ortağa ve yeni-muhafazakâr ideologlara ihtiyacı yoktu. Zaten ABD’deki koalisyonun çözülmesi buradakinin de daha fazla sürdürülemeyeceğinin işaretiydi.

Erdoğan öncelenmemiş ölçüde geniş bir hareket alanına kavuştu. ABD, ama özellikle de işbirlikçi büyük sermaye sınıfı karşısında görece özerk bir hareket yeteneği elde etti.

ABD içinde koalisyondan düşmüş olsalar da hâlâ belli bir gücü ve etkiyi temsil eden yeni muhafazakâr oligarşi Türkiye’deki bu durumdan vazife çıkartarak, 15 Temmuz 2016’da, Cemaat aracıyla bir hamle yapmak istedi.

Bu Obama yönetimi için de bir oldu bitti idi. Arkasında durmadılar. Ancak, karşı da durmadılar.

Bu oldu bitti, Türk devleti içinde belli bir direnişle karşılaştı. Kadim Natocu bürokrasi, ne zamandır bu yeni-Natocu bürokrasiyle, özellikle de Kürt sorunu etrafında, didişmekteydi. Yeniler, eskilerin eşsiz katkılarıyla tasfiye edildiler.

Uluslararası sahada, ABD ve müttefiklerinin birleşik saldırı stratejisi yerini birleşik savunma ya da kazanılmışları koruma stratejisine bıraktı. Rusya, Çin ve İran palazlandılar.

Erdoğan kendisine önerilen yeni koalisyonu, başkanlık vizesini de cebine koyarak kabul etmek zorunda kaldı. AKP’nin yeni dönemi bu koşullarda başladı. Türk devleti içindeki bilindik eski Nato erkanından arta kalanlar ve daha önemlisi, onların siyasal fikriyatı başta MHP ve muhalif bir işlevsellik adına da CHP içinde temsil ediliyordu.

Ülkede yağmaya dayanan ekonominin erozyonu sürse de, Kürt-Hendek Savaşı üzerinden yürütülen milliyetçi, daha doğrusu Türk-İslamcı kampanya Erdoğan’ın siyasal konumunu konsolide etmek gibi bir rol oynadı.

Bu “eskiler” için NATO ile tek sorun, Nato’nun Kürt kartını Türkiye’nin başı üzerinde Demokles kılıcı gibi sallandırmak istemesiydi. Rusya ve İran bu bakımdan Türk devletinin kozları olmuştu. Türk devleti bölgede ABD’nin esas olarak kendisini muhatap olarak almasını talep ediyordu.

ABD bugüne kadar bu talebe olumlu ya da olumsuz bir yanıt vermedi. Türk devleti de ABD’nin çıkarlarına halel getirecek eylemlerden bugüne kadar kaçındı.

Erdoğan’ın koalisyon ortağı olan “eski tüfek Natocu” zihniyet açısından iktidara tutunmanın tek meşru aracı Erdoğan’dır. Onunla ortaklığın sona ermesi ya da onun kaybetmesi kendilerinin de kaybetmesi, tasfiyesi anlamına geliyor. Bahçeli’nin konuşmalarından bu gerçeği okumak mümkün oluyor.

Bütün bu yeni süreç boyunca Kılıçdaroğlu CHP’sinin yerine getirmiş olduğu paratoner işlevini bu bağlamda değerlendirmek meşru oluyor.

Bugün Kılıçdaroğlu’nun hiç olmadığı kadar hırçınlaşmış olması, belki de, devletteki koalisyonun bir kanadını oluşturan güçler tarafından kendisine verilmiş olan sözlerin veya yapılmış vaatlerin yerine getirilmemiş olmasındandır. Bilmiyoruz.

Şurası artık nettir: Devlet, Tayyip Erdoğan’la devam etme kararı almıştır. Kendisine başkanlık seçimi kazandırılmıştır. Misyonlarını tamamladıkları düşünülen Kılıçdaroğlu ve Akşener gibi oyuncular tasfiye edilmişlerdir.

Bu tasfiyeler olmasaydı, Erdoğan muhtemelen belediye seçimlerini kazanacak, bu sayede, bu kez söz konusu yeni koalisyonu bozmaya kalkışabilecekti.

Rejimin eski-Natocu kanadı buna izin veremezdi. Erdoğan kendileri lehine bir tür siyasal “topal ördek” halinde kalmalıydı.

Öyle de oldu. Ancak, CHP beklentilerinin ötesinde bir başarı elde etti. Bundan dolayı evdeki hesabın bir kez daha çarşıya uymayacağı bir aşamaya geçildiğini iddia etmek de meşru oluyor.

Bu arada, siyasal öngörülerde bulunurken, kapitalist ekonominin, yeni-liberalizm koşullarında belirginleşen jeo-politik karakterini ihmal etmeyelim.

Yüzde elli yüzde elli hali sürüyor

Seçim sonuçlarına bakıldığında 2023 seçimlerindeki denge görüntüsünün sürdüğü anlaşılıyor. O zaman da, iktidar ve muhalefet koalisyonları bu seçimlerdeki kadar oy almışlardı. Ağır ekonomik koşullara rağmen bu dengeyi bozacak bir seçmen davranışı ortaya çıkmadı.

Fark, İYİP, DEM, Zafer Partisi olaylarının bir bölümünün CHP’ye kaymış olmasıdır.

Bu sonuçlar, muhalafetin etkisini arttıracağı koşullarda, siyasetin yeniden dizayn edilmesi, özellikle de, Cumhur İttifakı’nın çözülmesi gibi bir sonuca yol açabilir. Bunun için muhalefetin tavrının belirleyici bir öneme sahip olduğunun vurgulanması gerekir.

CHP, 1989’daki belediye seçimlerinde de benzer bir çıkış yapmış, ancak bu çıkış, aynı zamanda, barajın altında kalacağı bir sürecin başlangıcı olmuştu.

Yani muhalefetin bu sonuçlarla siyaseten ne yapacağı önemlidir.

Tayyip Erdoğan’ın bu yeniden oluşan muhalefete karşı yapacağı hamleler olacaktır elbette. En etkili müdahalesi, Yeniden Refah Partisi ve DEM’i yanına çekmek olabilir. Bunu yapabilir mi, mevcut ittifakı yenileyebilir mi? Büyük ödünler vererek yapabilir. Bu ödünler de onun bilindik otoritesinin dramatik olarak erozyona uğramasına yol açar.

Ancak mevcut halde, hiç bir şey olmamış gibi de devam edemez. Aksi halde, iç politikada, dış politikada atacağı her adım, muhalefetin kazançlarına dönüşür. Sonunu hızlandırır.

O kadar öyle ki, artık bombalar patlatılarak, “sınır ötesi operasyonlar” yapılarak da bu durumdan çıkılamaz.

Biden’ın Erdoğan’a destek olmak için seçimler öncesinde onu mayıs ayında ABD’ye davet etmesi de işe yaramamış görünüyor. Elbette Biden bu desteği bedava vermiyor. Erdoğan’dan beklentileri var. Bu sonuçlar Erdoğan’ın ABD’ye daha fazla dayanmasını gerektirecektir.

Şu an itibarıyla Erdoğan’ın siyasal manevra alanı daralmıştır. Bu alanı genişletebilir mi? Genişletebilir, ancak bunu yaparken, bilindik “güçlü lider” imajı çok zarar görür. Artık içte ve dışta anlamlı ödünler vermeden siyasal durumu toparlayamaz.

Erdoğan’ın hareket alanını sadece bu seçim sonuçları daraltmıyor. Emperyalizmin küreselleşme stratejisiyle tamamen jeo-politik bir olgu haline dönüşmüş olan kapitalist ekonominin isterlerini yerine getirme zarureti de iyice elini kolunu bağlıyor.

Ya ödünler verecek ya da, kendi tabiriyle, “dikleşerek” rejimin bir iç patlamayla ortadan kalkmasına neden olacak. Her durumda, kendi yarattığı Yeniden Refah Partisi ve/veya bekacı “güvenlik devleti” ni hesaba katmak ihtiyacı ağır basacaktır. Adı anılan parti olası yeni kombinasyonlarıyla , AKP yapısı için çözücü bir işlev görme potansiyeline sahiptir.

CHP’ye gelince, bu sonucu sadece kendi eforuyla yaratmamıştır. Evet, lider değişikliğinın olumlu bir etkisi olmuştur. Ancak, o malum yüzde 25-27 aralığının üzerinde bir çıkış yapamamıştır. Partinin siyasal kırılganlığı artmıştır. Kabul etmek gerekir ki, parti ve İmamoğlu’nun iki ayrı vektör olarak varlıkları teyit edilmiştir.

Tam da sermaye sınıfının arzuladığı şekilde. Sermaye, bir yandan CHP’nin bu siyasal halini partinin kendisine karşı; diğer yandan da, İmamoğlu’nu Tayyip Erdoğan’a karşı kulllanabilme olanağını elde etmiştir.

Önümüzdeki siyasal gelişmeler bu hali veri alacaktır.

Dip dalga mı geliyor?

“Dip dalga” bir denizcilik tabiri. Okyanuslarda yüzey sakin görünürken biraz derinde güçlü bir akıntının bulunduğu durumu ifade etmek için kullanılıyor.

Belli bir toplumsal-siyasal davranışı izah etmek için bu denizcilik terimi, tabii gizemli bir imayla, son yıllarda revaçtadır.

Son seçimlerde genellikle sol muhalefet, ülkenin ve toplumun içinde bulunduğu ekonomik-toplumsal koşulları dikkate alarak bir “dip dalga” beklentisi içinde oldu. Bu seçimlerde de bu tür bir beklenti içinde olanlar düş kırıklığına uğrayacaklar.

2007 seçimlerinden beri bu tür dip dalga sadece AKP için gerçekleşti.

Zaten genellikle bu tür toplumsal-siyasal davranışlar sağ adına gerçekleşir. Sol, sessiz ve derin akıntılara kapılarak iktidara yürümez. Solun yürüyüşü kavga gürültülü, kısacası, göstere göstere olur.

Solun kitlesi edilgen, milliyetçi ve/veya dinci ideolojilerle afyonlanmış, biata hazır bir kitle değildir. Solcu dövüşerek iktidara yürümek zorundadır. Sağcı teslim olarak. Solcu dipten yüzeye, yüzeyden dibe dalgalar halinde ilerler; sağcı dip akıntısına kapılarak.

Solcunun bu kabarması devrimi, devrimleri getirir. Sağcının sürüklenişi faşizmleri, karşı-devrimleri.

Bu seçimin sonucu da öncekilerden pek farklı olmayacak. Ana muhalefet, 2-3 eksik, 2-3 fazla, önceki belediye seçimlerinde elde etmiş olduğu konumlarını koruyacak.

Ekonomik sıkıntılar, üç büyük kentteki emeklilerin, orta sınıfın genelinin artan ekonomik sefaleti Türkiye çapında AKP aleyhine bir büyük toprak kaymasına neden olmayacak. Buna deprem bölgesini de dahil edelim.

On bin liranın İstanbul, Ankara, İzmir’de temsil ettiği değerle, Konya, Trabzon, Gaziantep’te temsil ettiği değer eşit değil. Sonra, bu coğrafyada halkın çoğunluğu tarihsel olarak devlet gücünü temsil eden ya da ona en yakın görünene itibar eder.

Burada sorun, muhalefetin Türkiye’nin en dinamik, ekonomik olarak en üretken, en güçlü il ve ilçelerini yönetmesine rağmen buralardan Türkiye’yi kontrol edebileceği, iktidarı hedefleyen bir siyaset üretememiş olmasıdır. Bunun için de, öncelikle siyasal bir irade ön koşuldur. Böyle bir olgu bugüne kadar ortaya çıkmamıştır.

Bence bu seçimlerin en kayda değer sonuçları, İmamoğlu’nun önünün siyaseten açılması ve sol sosyalist, komünist oyların bir miktar yükselmesi olacaktır.

Bir de tabii daha önemlisi, seçimlerden sonra Türkiye’de siyasal oyun kartlarının yeniden karılması olasılığının yüksek olmasıdır. Bir kere devlet, iktidar bloğu Tayyip Erdoğan’a sıkı sıkı tutunmuş durumda. Onun konumunu zayıflatacak olası gelişmelere, girişimlere izin vermemek için her yolu deneyecekler. Devletin içinde yer aldığı uluslararası bağlam için de (şimdilik) aynı durumun geçerli olduğu görülüyor.

İmamoğlu, bugün ABD’de Trump’ın gördüğü muameleye benzer müdahalelere, engellemeler maruz kalıyor. Bu durum devam edebilir.

Türk devletinin özellikle 2015’den beri kuruluşuna hizmet ettiği ve halen tutmaya çalıştığı suni jeo-ekonomi-politik dengeye yüklenilirse, kartların yeniden karılmasıyla kalınmayacak, kartların yeniden dağıtılması ihtiyacı da doğacaktır.