Türkiye, İran, İngiltere, Fransa ve ABD…

Trump’a yapılan suikast girişimi, bireysel de olsa (ki ABD’de bu tür suikastler genellikle “tek kişinin girişimi” görünümüne sahiptir), sonuçları itibariyle jeo-ekonomi-politik bir olaydır. Emperyalizm çağında, özellikle de onun can havliyle saldırganlaştığı koşullarda, bütün terör eylemleri, ister bireysel, ister (son bir örneğine Rusya’daki saldırıda tanık olduğumuz gibi) örgütsel görünümlü olsun, jeo-ekonomi-politik olaylardır.

ABD’de, emperyalist savaş örgütü NATO’nun bir zirve toplantısından sonra gerçekleşen bu suikast olayını da, nedeni, kimin başkan yapılmak istendiğine dair saiki, yapanı kim ya da kimler olursa olsun bu açıdan değerlendirmek gerekir.

NATO zirvesi, ABD’de Trump’ın seçimi kazanma olasılığının yükseldiği, Biden’ın sağlık koşullarının olası bir dört yıllık dönemi sürdüremeyeceği kadar kötüleştiği, ve tabii ABD devleti içindeki yarılmanın, hatta taraf olan kanatların kendi içlerinde bile, derinleştiği koşullarda gerçekleştirildi.

Aslında, son on yıllarda, ABD “establishment” ı içinde ilk ciddi yarılma, büyük ekonomik kriz sonrası, 2009’da Cumhuriyetçi kanat içinden yükselen Tea Party’nin ortaya çıkmasıyla baş gösterdi. Trump da esasen bu yarılmadan çıktı dersek yanlış olmayacaktır.

Tea Party hareketi, ABD hegemonyasının 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren, özellikle Vietnam Savaşı bu yönde çok etkili olmuştur, içine girdiği önlenemeyen düşüş sürecinin (Aslında bu süreç 40’lı yılların ikinci yarısından itibaren süreğenleşen stagnasyon-finansallaşma-finansal kriz döngüsü görünümünde Amerikan hegemonyasını istikrarlı olarak zayıflatmaktaydı), SSCB’nin çöküşünden sonra yapılan çıkış hamlelerinin bir sonuç vermeyip, 2008 kriziyle ilan edildiği gibi, daha da ivmelenmesiyle bir tepki, yeni ve farklı bir siyasal arayış olarak doğdu.

Vietnam Savaşı’nın ABD hegemonyasının bütün defolarını gözler önüne serdiği koşullarda, Nixon yönetiminin mevcut uluslararası para sisteminde, yani kendi sistemi içinde, öz-tanımsal iddiasının aksine, hiç de demokratik denilemeyecek tarzda, aldığı radikal karar, ABD’nin maruz kaldığı söz konusu ekonomik sıkıntıların baskısı altında gerçekleşmişti.

ABD o zaman (bugün de olduğu gibi) dünyanın en gelişmiş üretici güçlerine sahipti. Ama yine de bu ayrıcalığın sürdürülmesinin zorlaştığı görülüyordu. ABD ekonomisi, artık eskisi gibi, kendi iç dinamizmiyle ihtiyaç duyduğu sermaye miktarını yaratamıyordu. Bunun telafi edilmesi, kendi ekonomisine dışarıdan, diğer ekonomileri kendisine entegre ederek, sermaye akışını sağlamakla olanaklı olabilecekti. Bu anlayış elbette doların uluslararası konumunu çok daha stratejik hale getirecekti.

Buysa, malların ama özellikle para sermayenin ABD hegemonyasının isterleri doğrultusunda serbestçe dolaşımını temin etmekle mümkün olabilirdi. Jeo-ekonomi-politik engeller aşılmalıydı. Ancak, mevcut dünya düzeni içinde (2.D.Savaşı sonrasında oluşturulmuş, temelde kapitalist ve sosyalist olarak iki farklı toplumsal-ekonomik sisteme dayanan, “soğuk savaş” düzeni içinde), ABD ihtiyaç duyduğu bu çıkışı gerçekleştiremeyecekti.

Stratejisini öncelikle SSCB ve etrafındaki (ki bunlardan bazısı, dünyayı diyalektik ve tarihsel olarak yani tüm boyutları, değişkenleri, çelişkileri içinde kavrayabilme yeteneğine sahip olmayan, kendi başına, yani SSCB olmadan, varlığını sürdürebileceğine inanan küçük-burjuva egoların yön verdiği, en hafif bir tabirle, kendilerini fazla önemseyen, kimi sola, bazısı sağa abanan, klikler tarafından yönetilen sosyalist ülkelerdi) dünyanın saf dışı edileceği şekilde takviye etti.

SBKP’nin nomenklaturanın (1) restorasyoncu anlayışına teslim olup, revizyonist bir siyasal kadronun egemenliğine girmiş olması ona yönelik itirazların, onun ortadan kaldırılmasını talep eden anti-sovyet yıkıcı siyasal programlara (doğrudan ya da dolaylı) destek verilmesini haklı çıkaramazdı. O malum bazılarının bindikleri dalı kestikleri aşikârdı. Siyaset söz konusu olunca, bunun (yani ahmaklığın) bilinçli mi bilinçsiz mi yapılmış olduğu sorgusu anlamsızdır. Özellikle de beklenen neticesini verdikten sonra.

Neyse. ABD’nin söz konusu stratejisi çerçevesinde attığı ilk büyük adım Çin’i, amiyane tabirle, kafakola almaktı. O sıralarda, Sovyet tarzı bir restorasyonun önüne geçmek niyetiyle yapıldığı iddia edilen (ki bu bakımdan ve gereği yapılmış olduğu ölçüde, anlaşılırdır ve meşrudur) Büyük Proleter Kültür Devrimi, sonuçları itibariyle, SSCB’yi de kendisiyle birlikte bir karşı-devrime götürecek süreci tetiklemişti. Çin’de Kültür Devrimi’nin “kapitalist yolcular” olarak öncelikli hedef seçtiği iki figürden biri olan (En önceliklisi, 1969’da öldürülen Liu Shaoqi idi. Aklıma gelmişken, şimdiki başkan Xi’nin babası da o zaman başbakan yardımcılığı gibi bir konumda bulunuyordu. O da hedef alınanlar arasındaydı. Görevden alınmış, hapse atılmış, “itibarı iade edilmiş”, üst düzey bir yöneticiydi. Ancak babası devrimciler tarafından hedef alındığı sırada, ablası öldürülmüştü. Bütün bu olup bitenler karşısında şimdiki başkan Xi küsmedi. Karşı devrimci olmadı. Tersine, devrimcilerin saflarında mücadelesini sürdürdü.) Deng Xiaoping’in bizzat Mao’nun girişimiyle tekrar yönetime dahil edilip sona ermesiyle, dünya sosyalist sisteminin çökertilmesi yolunda çok önemli bir mevzi kazanılmış oldu ( Özellikle 1979-80 yılları arasında, SSCB’nin ve bağlaşıklarının emperyalistler, Çin ve İran dahil müttefikleri tarafından kuşatılması sıkılaştırıldı. Nato’nun g.doğu kanadını sağlama almak için Türkiye’de bir askeri darbe gerçekleştirildi. Vatikan anti-Sovyet siyasal-ideolojik mücadelenin içine doğrudan dahil edildi. Bu arada, FED’in aldığı ekonomik önlemler de SSCB’ye yönelik saldırının takviye edilmesi gibi bir işlev de görüyordu).

Restorasyon söz konusu olduğunda, sosyalist dünyanın liderliği artık Çin’e geçmişti. SSCB’deki nomenklaturanın ve onun egemen olduğu SBKP’nin (öncesini geçelim) 1956’dan itibaren yapmak isteyip de, yapamadığını gerçek bir teorisyen olan Deng liderliği altında ÇKP başardı. (Evet, gerçek bir teorisyen, teorisyenlik gerçekliğe müdahale kapasiteyle alakalıdır. Eskiyi yıkıp yeniyi kurma dönemleri gerçek teorisyenlere ihtiyaç duyar. Bu bakımdan bugünkü Çin’in asıl kurucu lideri olan Deng Xiaoping’ dir( Şunu her zaman vurgulama ihtiyacı duymuşumdur: Deng Xiaoping’in önünü açan, onun basacağı zemini düzleyen Mao’dur. Hatta bu sürecin ta Lin Biao’nun tasfiyesinden itibaren başlatılmış olduğunu söylemek de meşrudur. Öte yandan, “Dörtlü Çete” daha Mao’nun sağlığında boşa düşürülmüştü. Bundan hiç kuşku duymamak gerekir).

Evet Deng Xiaoping, bir revizyonist olsa da, Lenin ve Stalin gibi gerçek teorisyenlerdendi. Otuzlu ve kırklı yıllardaki kurtuluş savaşına ve iç savaşa başarıyla komuta eden Mao için aynı şeyi söyleyemeyiz.

Ne “pis işler” in gördürüldüğü “kasaba adamı” Hruşçov, ne de onu kullandıktan sonra bir kenara atmış olan ardılları teorisyen çapına sahiptiler. Siyaseten ancak dar alanda top çevirebilecek; entelektüel anlamda da, başta Suslov olmak üzere, ancak geviş getirebilecek kadar çapları vardı.

Ha bu arada, teorisyenleri entelektüel gevezelerden, politbüro toplantılarında Fransızcadan Balzac, Almancadan Freud okuduğu için “entelliği” övülen hastalıklı, işbirlikçi Trotski gibi tiplerden ayırmak gerekir. Trotski demişken, onun ve daha sağlığındayken kontrolünden çıkmış Trotskist hareketin ayakta kalan son parçalarının da, “stalinizm” in ve daha sonra da “reel sosyalizm”in tasfiyesinden sonra nasıl etkisizleştirildiğine, bir kenara atıldığına tanık olduk.

Deng Xiaoping liderliği altında ÇKP başardı. Deng Xiaoping hem Çin’in hem de SSCB’nin kapılarını açan çilingir işlevi gördü. SSCB’nin çöküşü ÇKP’yi hem tuttuğu yolda daha da cesaretlendirdi, hem de karşı-devrimcilerin daha hızlı yol alınması için yapabilecekleri baskı olasılığı yüzünden kaygulandırdı. Yani karşı-devrimcileri de cesaretlendirdi.

Bugün Çin’de hakim üretim tarzı kapitalist. Ancak politik olarak bir tür sosyalist yönetim var. Daha doğrusu sosyalist olduğunu iddia eden bir yönetim var. Evet, devlet ÇKP’nin kontrolünde. Bununla birlikte, ÇKP’nin marksist-leninist bir sosyalizmi değil, Çin’e özgü pragmatik bir tür sosyalizmi savunduğu bizzat parti tarafından öne sürülüyor. Bu arada, Çin Halk Kurtuluş Ordusu da hâlâ devlete değil, partiye bağlı. Bu da proletarya diktatörlüğünün (Çin söz konusu olduğunda, “bürokratik diktatörlük” olarak okumak gerekir) uygulanması bakımından çok önemli bir konu tabii. Proletarya diktatörlüğü altında bütün silahlı güçlerinin, bu arada ana istihbarat örgütünün de, partinin kontrolünde olması gerekiyor. Piyasa ekonomisi bu sosyalist olduğunu iddia eden yönetimin kontrolünde işliyor. Yani hedefinin sosyalizm kuruculuğu olduğunu belirten görece demokratik ya da liberal bir “bürokratik diktatörlük” uygulaması olduğu söylenebilir.

Tekrar olsun, bu diktatörlüğün sınıfsal içeriği proleter değildir. Çin’de parti içi mücadeleler her zaman dil faktörü, mesafe ve kapalılık yüzünden, SBKP’de olduğu gibi, pek dışa yansıtılmadı. Bu yüzden, elde sağlıklı değerlendirmeler yapılmasına olanak tanıyacak bilgiler yok. Mesela, SBKP’nin restorasyoncu liderliği açıkça Stalin’i hedef alıp, mahkum ederken, ÇKP revizyonizmi Mao’yu açıkça hedef almadı. Dörtlü Çete tabir edilen klik üzerinden dolaylı olarak hedef aldı. Maoizmi değil, Mao’yu, onun yaptığı yanlışları hedef aldı.

Bu bakımdan, her şeyden önce, ÇKP’nin inandırılıcılığı sorgulanmalıdır. Keynesçi bir anlayışla yürütülen piyasa ekonomisini sosyalizm gibi sunmak açık sahtekârlıktır. Öte yandan, Çin’in sosyalizm kurmak sürecinde olduğu iddiasını doğrulayan somut uygulamaları da görmüyoruz. Bugünkü Çin’i sosyalist yapan nedir, iddia sahipleri açıklamalıdır.

Kapitalist dinamiğin sadece altıyla değil, üstüyle de bütün bir toplumu kuşatma olasılığını ihmal edemeyiz. Ampirik olmak ampirist olmak anlamına gelmez. Halen Çin karakteristikleriyle yürütülen karma bir kapitalist ekonomik işleyişi görüyoruz. Ancak, devlet iktidarının şu an için burjuvazinin elinde olduğunu da söyleyemeyiz. Sosyolojik olarak Sovyet nomenklaturasına benzediğini düşündüğüm bir “reformist” bürokratik kadro işleri çekip çeviriyor.

ABD’ye dönelim. Bu devlet, daha önce bir çok kez belirtmiştim. Çıkarları, öncelikleri bakımından rekabet halindeki oligarşiler içinde örgütlenmiş bir burjuva diktatörlüğüdür. ABD’de bugüne kadar, örneklerini Avrupa’da gördüğümüz tarzda, bir faşist diktatörlüğün zuhur etmiş olmamasının da en önemli nedeni bence budur.

Ancak, şunu da belirtmek gerekir: ABD, sanılanın aksine demokratik gelenekleri hayli zayıf olan bir ülkedir. Bir kere, devrimi demokratik değildir. Cumhuriyet formuna aldanmamak gerekir. Britanya sömürgecileri bertaraf edilmiş, ancak, mesela, kölecilik tasfiye edilmemiştir. Tersine, devrim liderlerinin köleleri vardı. Bazı anti-federalistlerin, “devrimle ve yeni anayasayla kurulmak istenen despotik bir aristokrasi” dir biçimindeki itirazlarını ciddiye almak gerekir (İlgilenenler Herbert Storing’in Anti-Federalist Papers’ına baksınlar) .

ABD’de cumhuriyet ve demokrasi teması asıl olarak 1820 başkanlık seçimi sırasında çok ihtiyaç duyulan popülist söylemden kaynaklandı. Her geçen gün plütokratik karakteri fark edilen oligarşik burjuva yönetiminin kamuflajı için gerekli görüldü. Bilindiği gibi, bu işin bayraktarı da, 1830 tarihli Yerlileri Ortadan Kaldırma Yasası’nın yapıcısı ve uygulayıcısı, “yerli” katili “demagog” nam Andrew Jackson’dı (1767-1845). İki dönem ABD başkanlığı yapmıştı (1829-1837).

Buna rağmen, orada bazı demokratik haklar elde edilip, bazı demokratik kurumlar oluşturulmuştur. Ancak, bu da kadın ve erkek işçi sınıfının kararlı, kanlı uzun mücadelesiyle olanaklı olabilmiştir.

Halen de ABD’de, “Electoral College” ve “Supreme Court” gibi hiç de halkın doğrudan siyasal iradesinin belirleyici olmasıyla bağdaşmayan (Halen Çin’i, İran’ı bu bakımdan eleştirenlerin dikkatine sunulur) kurumlar varlıklarını sürdürüyor.

“Demokrasi”, ABD’de her zaman bir ideolojik kılıf olmuştur. Anti-demokratik uygulamalar denilince, genellikle savaş sonrası McCarthycilik akla gelir. Oysa, McCarthycilik orada, değişen içeriği ve vurgularıyla, hep vardır. Özellikle de, Wilson’ın başkanlığı döneminde, kesin olarak terk edilen izolasyonist siyasetten sonra.

Hatta yirminci yüzyılın ilk önemli Mccarthycisi, Ekim Devrimi koşullarında başkanlık yapan, devrimi ezmek için oluşturulmuş askeri koalisyona dahil olmuş Wilson’dır. Bu arada, Türkiye’ye işgalci askeri kuvvetler gönderilmesi de onun emriyle olmuştur.

Wilson, dışa açılan Amerikalı girişimcilere hitaben yaptığı bir konuşmada, “gittiğiniz yerlerde, sadece maddi Amerikan ürünlerini pazarlamayın, Amerikan ilkelerini de pazarlayın, sizin böyle bir misyonunuz da olmalıdır” der (Bkz. Vittoria de Grazia, Irrestible Empire). “Demokrasi”, “ulusal haklar”, “insan hakları” gibi temalar etrafında kolonyalist Britanya İmparatorluğu’na karşı olarak yeni-sömürgeci ABD emperyalizminin ideolojik omurgasını oluşturan da Wilson’dı.

“Amerikan demokrasisi”, bildiğimiz anlamda, ekonomik konum eşitliğine, iradi olarak seçimler yapabilme özgürlüğüne, farklıyı tanıyıp, onunla yaşamayı kabullenmeye değil, ortak yaşam tarzına, ya da isterseniz ortak alışkanlıklara sahip olmaya dayanır (yukarıda adı geçen kitapta bolca örnekleri veriliyor).

Uzatmayalım. Bilindiği gibi, ABD hegemonyası, üretim, finans ve askeri güç olarak tanımlanan bir sacayağı üzerinde yükselir (Enformasyon alanındaki hegemonyası da üçünün etkileri olarak somutlanır). Bugün itibariyle bu üç alanda da, ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya olduğu, gerilemekte olduğu açıktır.

Hatta üretim alanındaki hegemonyasını büyük oranda yitirmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. ABD halen üretici güçlerin en gelişmiş halde bulunduğu ülke olsa da, bir çok Amerikalı burjuva iktisatçının hemfikir olduğu gibi, bu güçleri yenileme, modernize etme kapasitesi son otuz küsür yılda sürekli daralmaktadır. Çin’in rekabeti bu sürece neredeyse geri döndürülemez bir nitelik kazandırmıştır.

Finansal alandaysa, doların stratejik konumu dolayısıyla direnebilmektedir. Askeri sahadaki gücüyse, tartışılmazdır. Zaten bu sonuncusu olmasa, diğer ikisini sürdürmesi de çok zor olurdu. Özellikle doların söz konusu konumunun sürdürebilmesinde, Amerikan askeri gücü çok önemli bir rol oynuyor.

Ne olursa olsun, bu haldeyken dahi, ABD’nin hegemonik kapasitesini hafife almak ahmaklık olur.

Bugün ABD, Çin’i başlıca stratejik bir rakip olarak görüyor. Onu çevreleyerek, gelişmesi için ihtiyaç duyduğu hareket alanını daraltmak istiyor. Çin’in ekonomik faaliyetlerini engellemeye çalışıyor. Bunlar hepimizin gözü önünde cereyan ediyor. ABD, bu hedefine ulaşabilmek için halen en gelişmiş düzeyinde bulunan üretici güçlerini, doların konumunu, tekelci ayrıcalıklarını ve tabii askeri gücünü de kullanıyor (İnternette baktım, ABD’nin sadece 2022’deki askeri harcaması 1,5 trilyon dolardan fazla).

Tabii, ABD’ye meydan okuyan rakipleri de boş durmuyorlar. En önemlisi, geri adım atmaya yanaşmıyorlar. ABD bu rakiplerine karşı bir savaşı göze alsa, hatta o savaşı kazansa da, elde ettiği bir sefil “Pirus zaferi” mesabesinde olacaktır. Bunu da görüyor.

Bunu en çok da, bugün siyaseten Trump’ın temsil ettiği oligarşiler görüyorlar. Evet, onlar da Çin’in en büyük ve en tehlikeli rakip olduğunu kabul ediyorlar. Ancak Çin’le yapılan mücadelenin yol ve yöntemlerini kısmen doğru bulmuyorlar.

Sonra, bu mücadeledeki NATO üyeleri dahil olmak üzere mevcut ittifaklarını sorguluyorlar. En önemlisi, Rusya’nın kazanılmasını, böylece Çin’in çok önemli bir müttefikinin elinden alınmasını istiyorlar. Rusya’sız bir Çin’in geriletileceğini, en azından, çok daha sınırlı bir alanda hareket edebileceğini belirtiyorlar. Yani vaktiyle, Kissinger diplomasisinin Çin’e yanaşarak, SSCB’nin kuşatılmışlığını dayanılmaz noktalara vardırma siyasetine benzer bir anlayışın uygulamaya konulmasını talep ediyorlar.

Hatta doğrudan ifade etmeseler de, Çin sorunu bakımından, Rusya’nın, NATO’dan daha değerli bir müttefik olabileceğini haklı olarak ima ediyorlar. Trump bu yüzden NATO’nun genişlememesi gerektiğini sıklıkla vurguluyor.

Bundan başka Trumpçılar, ABD’nin kapasitesinin ötesinde, çok dağılarak uyguladığı, sönümlenme sürecindeki hegemonyasının ömrünü uzatabilmek ya da olası bir yeniden yapılandırılmasını sağlamak için onun çıkar alanlarının yeniden gözden geçirilmesini, bu bağlamda, kısmen de olsa, bir süreliğine de olsa, vaktiyle terk edilmiş olan izolasyoncu anlayışın yeniden düşünülmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Bu bakımdan aslında, pratikte çok kutupluluğa kapı da aralamış oluyorlar.

Bütün bu siyasal anlayışa, ağırlıklı olarak Demokrat Parti tarafından temsil edilen ( Her iki parti içinde de benzer ve farklı siyasal konumları savunanlar var tabii. Bunu ihmal etmeyelim), yine ağırlıklı olarak askeri-sanayi kompleksleriyle artık iç içe geçmiş finans oligarşileri karşı çıkıyorlar.

Onlara göre, Çin’i geri püskürtmek için Avrupa, Rusya ve Japonya’nın dize getirilmesi önceliklidir. Avrupa ve Rusya’yı kafa kafaya tokuşturarak bunların enerjilerini tüketmelerini sağlamak, böylece Çin’den sonra hesaba katılması gereken en önemli rakip olarak Avrupa’nın (Almanya olarak da okunabilir) defterini dürmek gerekiyor. Daha sonraki adımda da, Japonya Çin’in üzerine salınmak istenecektir. Böylece yeni bir Amerikan yüzyılının başlaması olanaklı olabilecektir.

Yani bu didişmeler, sofrada “ara sıcaklar” işlevi gören savaşlar, ve tabii 2008’den beri ısrarla vurguladığım yaklaşmakta olan (her şeye rağmen önlenebilir de olan) “büyük felaket”, basitçe, Çin, Rusya ve NATO arasındaki hadisat olarak görülemez. Bunlar hepsinden önce emperyalistler arasındaki el ense çekmelerdir. SSCB’nin ortadan kalkması, emperyalist güçleri ve onun boşalttığı alanda yükselen Çin dahil yeni kapitalist güçlerin meydan okumaları emperyalistler için “eski güzel günler” in sona erdiği anlamına gelmektedir.

Yeni bir dünya düzeninin doğum sancıları ayyuka çıktı. Bir kere daha ihtiyaç duyulan ebeliğin niteliğini, “tarihte zorun rolü” nü yadsımadan düşünmek zaruret oluyor.

Öte yandan, 2024 yılının ilk aylarından itibaren Türkiye, İran, Fransa,İngiltere gibi siyaseten kritik konum arz eden ülkelerde, peş peşe seçimler yapıldı. Bu seçimlerin dünya siyaseti bakımından ne anlama geldiklerini tam olarak Kasım ayındaki Amerikan seçimleri sonrasında kavrayabileceğiz.

Bu ülkelerden Fransa ve İngiltere’de belli ki emperyalistler, an itibarıyle, daha eşitsiz, gerici, daha savaşçı, kısacası, daha fütürsuz politikalar izlenmesini talep ediyorlar. Bu “pis işleri” ni genellikle “sol” a yaptırmayı tercih ettiklerini bu kadar tarihsel deneyimden sonra iyice bellemiş olmamız gerekir.

İran’da, daha önce “İran’daki seçimler” başlığı altında yazmış olduğum yazıda da belirtmiştim, Reisi’nin ölümünün jeo-ekonomi-politik sonuçları olacaktır. Reisi ile birlikte İran tamamen Rusya ve Çin eksenli kutba yönelecek, İran’ın bu yeni siyasal çizgisi, S.Arabistan, Mısır, Türkiye gibi ülkeleri de, aynı doğrultuyu tercih etmek bakımından cesaretlendirebilecekti. Tabii böyle bir durumda, İsrail’in işi de iyice zorlaşacaktı.

Şimdiki reformist denilen başkan, özellikle son 25-30 yılda palazlanmış, Reisi’nin siyasal çizgisine muhalif, Batı ile (“adım adım”) entegrasyon yanlısı, İran teokratik yönetimi, isterseniz “mollalar” da diyebiliriz, içinde de ağırlığı olan İran finans-kapitalinin siyasal temsilcisidir.

Belki, tabii seçimi kazanırsa, Trump’ın başkanlığa resmen başlayacağı 2025 yılı başlarında, malum “nükleer antlaşma” ile ilgili çağrılar duyabiliriz. Biliyorsunuz, bu antlaşmanın siyasal-simgesel ifadesi, teknik metinle sınırlandırılamayacak kadar zengindir.

Türkiye’ye gelince, CHP’nin içinde yer alacağı bir değişim olasılığı artmaktadır. Direnen ya da ayak sürüyen düşecek. AKP rejimi bazı tadilatlarla restore edilecek. Türkiye Batı’ya daha yakın bir görüntü verecek.

Elbette, halk sınıfları bakımından ve dünya çapındaki anti-emperyalist mücadele açısından rejimin siyasal anlamı değişmeyecektir.

Ancak, direniş güçleri için sadece ulusal değil, uluslararası alanda da, yeni ve değerli olanakların, fırsatların ortaya çıkacağı açıktır.

NOTLAR:

(1) Nomenklatura bir toplumsal sınıf değil, bürokrasiye de eşitlenemez. Bu, parti içinde fiilen örgütlenmiş, devleti, tabii bürokratik kadroyu da, de şu ya da bu ölçüde kontrol edebilen, belirleyebilen kendisini sahip olduğu maddi ve (prestij gibi) manevi ayrıcalıklarla donatmış grup ya da grup ittifaklarıdır. Kendilerini sadece siyasal fikri konumlar anlamında değil, ortak olarak paylaştıkları bürokratik, teknokratik davranış biçimleri, yönetim anlayışı, ahlaki tutumlar olarak da diğer toplum kesimlerinden ayıran ideolojik konumlara sahipti.

Bunların yaşam standartları, tüketim alışkanlıkları, kısacası, refahı pekala bir burjuvanınki kadar olabilir, ya da en azından, onunkiyle kıyaslanabilir. Ancak bu durum onları bir toplumsal sınıf haline getirmez. Üretim araçları üzerinde mülkiyet hakları yoktu. Sadece onların kullanımıyla ilgili kararlar üzerinde belli bir etkileri vardı. Olguyu Marx’ın sınıf kavramından çok, M.Weber’in prestij ya da statü grubu kavramlaştırması etrafında tartışmak daha isabetli olacaktır.

Sovyet toplumu söz konusu olduğunda, elbette orada toplumsal-siyasal olarak örgütlenmiş bir sınıf olarak burjuvazi yoktu. Ancak, özellikle de yeraltı ekonomisinin yol verdiği ölçüde tek tek, şuradaki ya buradaki burjuvalar vardı (Nomenklatura hakkındaki de dahil olmak üzere, bu saptamalar -büyük ölçüde- bugünkü Çin için de geçerlidir. Ancak, unutmayalım Deng Xiaoping zamanından beri ÇKP’nin kararlılıkla uyguladığı bir stratejisi var. Bu SSCB’de yoktu.).

SSCB’de bu nomenklatura ile işçi sınıfının çıkarları da antagonist değildi. Çünkü ikisinin de varlığı, sistemin sürdürebilir olmasına bağlıydı. Nomenklatura söz konusu olduğunda, çöküş sorununu, nomenklaturanın sistemin sürdürebilmesi bakımından rasyonel davranma kapasitesini, kendisinin oluşmasında rol oynadığı iç ve dış etkenlerin bastırdığı koşullarda, yitirmesi etrafında tartışmak daha doğru olur bence.

Nomenklaturanın etkisi altında SSCB, reel ekonomik büyüme dahil en kritik sosyo-ekonomik göstergelerde 70’li yılların sonundan itibaren istikrarlı olarak gerilemeye başlamıştı. Nomenklaturanın partide ve devletteki etkisinin artmasıyla bu gerileme davranışı arasında koşutluk vardır.

Bu arada ilave edeyim, nomenklatura 20.Kongre’den sonra ortaya çıkmadı. 20.Kongre’de iktidarı aldı. Örnek olsun, daha 30’lu yılların sonlarında, Rusya’nın, çöküşten sonra adı tekrar Samara yapılan Kuybişev (Kuybişev bolşevik hareketinin yiğit bir evladıydı. 1935’teki ölümüne kadar politbüro üyesi, Gosplan’da çok önemli işler başarmış bir askeri doktordu. Ölümünden sonra bir süre görev yapmış olduğu Samara oblastına onun adı verilmişti) şehrinde, yerel parti yöneticileri, sadece kendi çocuklarının öğrenim göreceği bir okul açmak için girişimde bulunuyorlar, bunu orada görevli bir öğretmen Stalin’e duyuruyor, Stalin de bu girişimi önlüyor. Ama sadece haber aldığı bir girişimi önlemiş oluyor. O kadar. Stalin hayatının sonuna kadar kendisini, partiyi ve devleti kuşatmış bu güçlerle mücadele etmeye çalıştı.

1947’den itibaren açık bir biçimde giriştiği proletarya diktatörlüğünü katılımcı anlamda demokratikleştirme girişimleri nomenklaturanın büyük bir direnişiyle karşılaştı. 1952’de partideki liderlik konumu anlamlı ölçüde zayıflatıldı. Ölümüyle ilgili söylentiler de, muhtemelen, bu son mücadelesiyle ilişkili olmalıdır.

1924-1966 yılları arasında toplumsal konumlarına göre komünist partisi üyeleri (T.H.Rigby: Communist Party Membership in the U.S.S.R. 1917-1967, Princeton University Press, 1968)

Yukarıdaki tabloya bakıldığında, Stalin döneminde parti üylerinin yarısından fazlası sanayi işçisi; yüzde 20-25’i köylü (muhtemelen çoğu tarım işçisi); nomenklatura saflarını oluşturacak beyaz yakalı ve diğer mesleki kategorilere dahil üyelerin oranı yüzde 10 civarında. 1956’ya geldiğimizde, parti üyeleri arasında beyaz yakalı ve diğer mesleklerden kişilerin oranı üyelerin yarısını buluyor. Sanayi işçisisayısıysa, dramatik olarak düşüyor. Bu çalışmayı yapan Rigby anti-komünist, anti-Sovyet bir sovyetolog. Troçki’nin Stalin devrinde partinin üye kompozisyonuyla ilgili iddiaları da boşa düşürülmüş oluyor. Rigby’nin kitabının 1976’daki ikinci basımında aynı oranlar 1971’de sırasıyla 40.1, 15,1 ve 44.8; 1976’da, yüzde 41, 13,9, ve 44.5 olarak veriliyor. Yani, 1956’dan itibaren nomenklatura saflarını oluşturan beyaz yakalı ve üst düzey menajerlerin oranı, sanayi proletaryası ve köylü emekçiler aleyhine yükseliyor. Kısacası, “tüm halkın devleti” nde, beyaz yakalı ve yüksek kademedeki yöneticilerin kontrolü artıyor.

Stalin’den nefret, “kişiye taparlık” edebiyatı, hiç kuşkusuz, nomenklaturanın eseridir. Nomenklatura Stalin söz konusu olduğunda Trotski’nin söylemini tekrar etmiştir. 20.Kongre’de (kendisi de erken yirmi yaşlarında Trotski çevresinde yer almış bir figür olan) Hruşçov’un eleştirileri aslında Trotski’nin eleştirileridir.

Trotski’nin “sürekli devrim” çizgisi otuzlu yıllardan itibaren anti-sovyet bir politik konuma doğru evrildi. Anti-sovyetizm soğuk savaş devrinin anti-komünizmi oldu. Emperyalistler, “reel sosyalizm” ve dolayısıyla sovyet sosyalizmi karşısında konumlanmış hemen hemen bütün sol, sosyalist, komünist söylemleri desteklediler. Teşvik ettiler.

Sovyet deneyiminin en önemli arızalarından birisi, bence, parti ve devlet ilişkilerinin iyi düzenlenememiş, çapraz denetim mekanizmaların etkili biçimde oluşturulamamış olmasıdır. Bu sayede, komünist olmayan çok sayıda kariyerist ta Komsomol’dan başlayarak parti üyeliğini basamak olarak kullanmışlardır. Parti örgütleri giderek “parti-kartı taşıyan komünistler” lehine, gerçek komünistlerin etkisizleştirileceği, hatta dışlanacağı yapılara dönüştürüldüler.

Elbette, yeni bir düzen kurmaya girişildiğinde, bu girişimin içinde yer alan, onun çeşitli düzeylerdeki yönetiminde görevli özneler ile bu yeni süreç arasında, sadece sınıfsal değil, hatta daha çok kişisel çıkar ve beklentilere referans veren çelişkiler ortaya çıkar. Malum, bunlar ilgili taraflar veya kişiler tarafından genellikle kişisel çıkar boyutu gizlenerek, hatta bu tür çıkar birlikteliklerinin yol verdiği gruplaşmalarda ideolojik kılıflar içinde sunulmaya çalışılır. SSCB’de de, özellikle 1930’lu ve 1950’li yıllarda, bu tür çelişkilerin şiddetlendiğini görüyoruz.

Örneğin, çoğu 1918’den beri görevde bulunan parti ve devlet kadrolarının 1930’lardaki değişen siyasal ihtiyaçlara yanıt vermesi veya uyum sağlaması beklenemezdi. Yeni siyasal ihtiyaçlar, geçmişteki ilişkilerinizi ya da bağlaşmalarınızı gözden geçirmenizi veya yeni ittifaklar oluşturmanızı zorunlu kılar. Yani gayet reel bir süreçten, aradaki ince renk tonlarının kaybolup, dünyanın kabaca sadece siyah/beyaz görüldüğü koşullardan söz ediyoruz. Dönemler analiz edilirken, bunun dikkatten kaçırılmaması gerekir.

Bütün bunlardan hareketle, Trotsky’nin sağlığındaki itirazlarına rağmen özellikle anglo-sakson ülkelerindeki, başını Max Shachtman (Shachtman ABD Komünist Partisi’nin kurucularındandı.Sonra Troçkist oldu. 1972’deki ölümüne kadar her zaman anti-sovyetikti. 1939’da Ribbentrop-Molotov Paktı’ndan sonra Trotski’yle de fikir ayrılığına düştü. Hatta Trotski’nin Defense in Marxism adıyla bilinen kitabı onu hedef alır. Schactman daha sonra Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de 60’lı yılların ikinci yarısında öğrenciler arasında eylemleriyle ses getiren kendi örgütünü-Independent Socialist- kurmuş, Leninizmi reddedince, bu örgüt onunla ilişkisini kesmişti.) ve Tony Cliff gibi figürlerin çektiği, troçkizmin SSCB’nin “devlet kapitalizmi” yle karakterize edilmesi gerektiğini iddia etmesi mesnetsizidr.

Öncelikle, “devlet kapitalizmi” nden ne anladıklarını izah etmeleri lazım. Küçük-burjuva radikali Trotsky bile bu iddiayı kesin bir dille reddetmişti. Bilindiği gibi, o “yozlaşmış, bürokratik işçi devleti” demeyi tercih ediyordu ki, o da safsataydı.

Son olarak, daha önce de yazmış olduğum şeyi tekrar edeyim: Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20.Kongre’den itibaren aslında Bukharinci bir çizgiye çekilmek istendi. Bunda bir ölçüde başarılı da olundu (Aklımda yanlış kalmadıysa, yetmişli yıllara gelindiğinde, SSCB’nin dış ticaretinin aşağı yukarı yüzde 30’u başta petrol ve doğal gaz olmak üzere, hammade tedarikine, ihracına dayanıyordu). Sorunu, iki arada bir derede kalmasıydı. Bu doğrultuda, Deng Xiaoping yönetimindeki ÇKP’nin  yaptığı gibi, bir strateji oluşturamadı. Sert soğuk savaş şartlarında, bu savaşın cephe ülkesi olarak, bunu başaramadı. Bu yüzden Kosigin bir Deng Xiaoping olamadı. Stratejisiz, slogandan ibaret Gorbaçov da bunu yapamazdı zaten.

Deng Xiaoping devrinde, Kültür Devrimi’nin yıkıntıları içindeki Çin henüz SSCB gibi sosyalist sayılamazdı. SSCB’ye göre hayli esnek bir toplumsal-ekonomik konumdaydı. Geçişsel süreçler canlı bir biçimde devam ediyordu. Sovyetler’deki gibi yapılaşmış bir sosyolojisi yoktu. Bununla birlikte, Çin halkı düzeni arıyordu. Bu da partinin ve Deng Xiaoping’in işini kolaylaştıran çok önemli bir etken oldu. Paradoksal olarak Çin’ deki restorasyonun Kültür Devrimi’nden çıktığını söylemek meşrudur.

ÇKP önderliği, muhtemelen parti içinden yükselen huzursuzluğun da etkisiyle, olası bir restorasyonun önüne geçmek için Kültür Devrimi kararını aldı (Bu kararın alındığı genel ve özel siyasal konjonktüre dikkat edelim. SSCB’de 20. Kongre gerçekleşmiş, fillen bir restorasyon süreci devreye sokulmuş, 1961’de bu süreç ivme kazanmıştı. Çin, önce Büyük İleri Atılım hamlesiyle bunu yanıtlamış, büyük başarısızlıktan sonra ÇKP önderliğinin inandırıcılığı, SBKP ile restleştikleri bir zamanda, hem parti içinde, hem de emekçi halk sınıfları arasında erozyona uğramıştı. Bu arada, ABD’nin Vietnam’daki emelleri Çin’in güvenliği bakımından doğrudan bir tehdit oluşturuyordu). Kapitalizme doğru gerileme olasılığını ortadan kaldırmak için yapılmış bir hamle olduğunu parti ilan etmişti. Ancak gelinen noktada, adım adım kapitalizme doğru gerileme gerçekleşti. Yani soldan gidenler bir kez daha sağa döndüler.

Marksizm-Leninizm ekonomist, evrimci bir anlayışa değil, devrimci yönteme dayanır. Bu bakımdan, ileri doğru nitel sıçramalar kadar, kaymaları, ikili yapılanmaları ya da yarılmaları, çarpıklıkları, geriye doğru dönüşleri da olanaklı görür.

Bu yüzdendir ki, pre-kapitalist bir üretim tarzının, kapitalizm aşamasını geçmeden sosyalizme ulaşabileceğini kabul eder. Bunları hepimiz biliyoruz zaten. Yalnız, aynısını, geri dönüş olasılığı için de tanımamız, kabul etmemiz gerektiğini ihmal ediyoruz.

Elbette, bu geri dönüşler de ileri doğru hamlelere benzer biçimlerde, hiç bir zaman, saf, su katılmamış halde olmazlar. Çoğu durumda bizi yanıltan, veyahut bir yanılsamanın peşine takılmamızı olanaklı kılan bu hal oluyor.

Örneğin, bugünkü Çin’in durumunda, piyasa aracının genelleşmiş anlamda devreye sokulması, dahası bunun parti tarafından “geçici bir önlem” olarak değil, kalıcı, Çin’e özgü bir “sosyalizm” olarak sunulması, tereddüt etmemize neden oluyor. Oysa, formel olarak sosyalizm ya da sosyalizmi kapitalist ekonomik araçlarla takviye etme iddiası, eğer önü alınmazsa, kaçınılmaz olarak kapitalizmin yerleşmesine yol açar. Çin’de gördüğümüz gibi, sosyalist işleyişe kapitalist kısmi önlemlerle müdahalelerde bulunmak, giderek yerleşen kapitalist işleyişe yer yer “sosyalist” görünümler kazandırma çabasına dönüşür.

Öyleyse, sosyalist görünümler bizi aldatmamalıdır. Görünenin altında somut olarak işleyen esas süreçlere bakarak değerlenirme yapmamız gerekir.

Ayrıca, değerlendirme yapılırken, ÇKP liderliğinin özellikle 1956’dan itibaren, sicili ikna olmamak için karine teşkil etmelidir.

CHP’nin oyalama siyaseti

CHP’nin uzaydan görüleceğini ilan ettiği “ışık aç-kapa” eylemi, parti samimi olmadığı için yürümüyor. Bu akşam eylem vaktinde, tesadüfen Karşı’da, Kadıköy’de CHP’nin en güçlü olduğu mahallelerden birinin ana caddesinde yürüyorduk. Görüş alanımızda, saydım, 16 apartman vardı. Çoğunun ışığı açık değildi. Işığı açık olanların da sadece bir dairesinde eylem yapılıyordu.

CHP, “Yenikapı ruhu”na sadık bir parti olarak oyalama işlevi dahilinde, gaz alma eylemleri yapıyor. CHP halkla alay ediyor, onu aldatıyor. Bu eylemde acemilik yok, görev bilinci içinde hareket etme, kasıtlı bir davranış var. Önceki genel başkanının da izlediği “top çevirme” ya da oyalama siyasetini hakkını vererek uygulamayı sürdürüyor.

Bu arada, diyelim, bu eylemle Erdoğan ikna oldu. Asgari ücretliye, emekliye CHP’nin telaffuz ettiği kadar  zam verildi. Bunun CHP için değil, AKP için siyasal getirisi olacaktır. Halkın kısa süreli de olsa nispi refahının CHP’ye yararı değil, zararı olur. 

Bir çok kez söylediğim gibi, finans-kapital düzen siyasetini sadece iktidar aracılığıyla değil, hatta bazı hallerde daha çok, muhalefet üzerinden de uygular. Siyasal alanı muhalefet olmadan dizayn edemez.

Bunun en somut örneklerinden birisi, Fransa’daki Le Pen muhalefetidir. Fransız sermayesi on yıllardır, muhalif Le Penciler aracılığıyla Fransız siyasetini arzu ettiği şekilde düzenlemektedir. Son seçimlerde de aynı oyun tekrar sergilendi.

Bu kez, Le Pen sayesinde tabii, hemen hemen irili ufaklı bütün “sol” u yumurta gibi bir sepette topladılar. Sonuçta üç seçenekli hükümet kurgusunu olanaklı kılan bir tablo ortaya çıktı. Ya bu sol ve Macroncular birlikte bir hükümet kuracaklar; ya da sol veya Macroncular kendi başlarına bir azınlık hükümeti kuracaklar. Üçüncü bir yol daha var, ancak, bence o hayli zayıf bir olasılık: Macroncular ve Le Penciler koalisyon hükümeti.

İlk iki durumda, solcular, tahmin edileceği gibi, (bu kez Fransız siyasal meşrebine uygun) bir “syriza” olarak iş görecekler. Yani iki halde de yumurtalar kırılacak. Bu ikincisi, yani sol azınlık şıkkı, pek uzun ömürlü olamayacağı için tercih edilmesi nispeten zor görülüyor. Le Pencilerin, bu aşamada, bir iktidar kombinasyonu içinde harcanmasını da hayli zayıf bir olasılık olarak gördüğümü tekrar edeyim.

İngiltere’de de, İşçi Partisi iktidarı kuvvetle muhtemel Blair’i dahi aratacak icraatlara imza atacak ve yine, sonuç olarak, uzun süre iktidardan uzak kalacak.

Türkiye’ye dönecek olursak, muhalefetin Esad ziyaretinden ta Kılıçdaroğlu devrinden beri söz edilir. O zaman gerçekleşmemiş olmasının nedeni, rejimin CHP’ye izin vermemesiydi. Şimdi rejim Esad’la görüşmek istiyor. Zemin henüz yaratılamadı. Özel’in yapacağı açıklanan ziyareti bu zeminin açılmasında katkı yapabilir diye düşünülüyor. Kim tarafından? Rejim ve resmen onun başındaki Erdoğan tarafından.

Tıpkı erken seçim konusunda olduğu gibi, bu Suriye ile temas konusunda da gerçek karar merci Saray rejimidir. Özgür Özel ödevlerini yapan “iyi çocuğu” oynamaya devam edecektir.

Esad ve Özel görüşmesiyle ilgili olarak Kürt siyasetinin itirazı da, ideolojik konumu dolayısıyla, anlaşılırdır. Milliyetçi Kürt siyaseti de, tıpkı milliyetçi Türk siyaseti gibi Nato’cudur. Siyonisttir.

Yeri gelmişken, siz hiç Kürt siyasetinin Gazze’de yaptığı katliamlarla ilgili olarak İsrail’i etkili bir biçimde protesto ettiğini duydunuz mu? “Ezilen halk” muhabbeti yapan Kürt siyaseti, Filistin’in, dünyanın dört bir yanından getirilmiş Yahudi yerleşimciler tarafından işgal edilmiş bir İsrail sömürgesi olduğunu kabul eder mi?

Kürt milliyetçiliği sahada almak istediğini Nato, ABD ve İsrail aracılığıyla almak; Türk milliyetçiliği de ona vermek istemediğini yine bu aynı dayanakları aracılığıyla gerçekleştirmek istiyor

Bu koşullarda, marksist-leninist siyasal aklın taşıyıcısı olma kapasitesine sahip, halk sınıflarından yalıtılmamış, onunla birlikte soluk alıp veren bir önderliğe ivedi ihtiyaç var.

Son bir not olsun, CHP medyasının son zamanlarda sığınmacılar sorunu etrafında has Nato’cu, gladyocu faşist (Siyasal dağarcığında Suriyeli sığınmacılar dışında bir şey olmayan) Ümit Özdağ’a yer vererek onu meşrulaştırması, “Suriyeliler” sorununu onunla birlikte, onun ırkçı, faşist görüşlerini onaylarcasına konuşması hiç doğru olmuyor.

Esad ile görüşme konusunun gündeme gelmesi üzerine başlayan ırkçı şiddet olaylarında, onun ya da onun da dahil olduğu uluslararası oluşumların dahlinin olabileceğini düşünmek meşrudur.

Özel’in “uzaydan bile görülecek” özel eylemi

CHP lideri Özel, dün grup konuşması sırasında, aniden sürpriz bir eylem çağrısı yaptı. “Bu akşam ekonomi politikalarını protesto etmek için akşam saat dokuzda evlerimizde ışıkları söndürüp, açalım”

Böylece üzerindeki “erken seçim” baskısını biraz olsun savuşturmak için topu ani alındığı anlaşılan bir eylem kararıyla vatandaşa attı. Bu kararın ilanı özellikle CHP medyasında büyük bir sevinç dalgası oluşmasına neden oldu.

CHP liderliğinin “özel” olsun benim olsun anlayışıyla aldığı bu eylem kararının beklenen ilgiyi görmediğini kaba bir gözlemle dahi fark etmek mümkün oldu. .

Bu tür eylem kararları, geniş muhalif gruplarların örgütleriyle önceden anlaşarak, planlı bir şekilde yapılabilirse, etkili olabiliyor. CHP liderliği samimi olmadığı için vasatı dahi tutturamıyor.

Yapacağı iş basit aslında. Parlamento içindeki ve dışındaki bütün muhalefet partilerini, emek örgütlerini, meslek örgütlerini Eylül ayı, ya da en geç Ekim ayı içinde yapılacak bir erken seçime ikna etmek için hemen harekete geçmek, mitingler ve toplantılarla bu talep doğrultusunda kamuoyu oluşturmaktır.

Bunu yaparken, bir anlamı kalmamış parlamento çalışmalarını askıya alarak, bir anlamda, fiilen parlamentoyu terk ederek, vekilleri seçim bölgelerine gönderip erken seçim çalışmaları için harekete geçirmektir.

Bunu yapmamak CHP liderliğini zayıflatır, partinin güç kaybına uğramasına yol açar. Bölünme riskini güçlendirir. Tersini yapmaksa, liderliği güçlendirir.

Artık öyle, önceden olduğu gibi, “grup konuşmaları” rutiniyle oyalanmak, seçmen kitleleri daha geri siyasal konumlara, arayışlara sevk edecektir. Grup konuşmalarında anlatılan hikayeleri sokak biliyor zaten. Bunları muhalif haber kanalları gibi yinelemenin bir anlamı yok. Dahası, bunda ısrar kitlelerin yaşadığı zor koşulları kanıksamasına da yol açabilir. Tabii eğer partinin istediği de bu değilse.

Bu arada, Ankara’da, belki başka CHP’li belediyelerde de, bir futbolcunun Türklük sembolü olarak yaptığını iddia ettiği bir el hareketinin bazı park ya da meydanlara heykel formunda dikilmek istendiğini medyadan öğreniyoruz. Olabilir. Ancak parti bugüne kadar titizlikle uyduğunu bir çok vesileyle kanıtlamış olduğu eşitlikçi, “hem o hem bu” ölçütünü, bu konuda da hayata geçirmelidir.

Bu bozkurt şeklindeki el işareti bazıları için Türklüğün işareti olarak görülebilir. Tamam, pekiy. Ancak hiç kuşku duyulmayacak ve tartışılmayacak kadar açıktır ki, bu coğrafyada yaşayan sadece Türk soylular için değil, herkes için yani çok daha kapsayıcı, bu bakımdan, tarihsel kültür birliğimizi temsil yeteneği çok daha fazla olan ortak bir başka el işaretinin de, bu bozkurt işaretinin dikildiği her noktaya, onu tam karşısından hedef alacak şekilde, yine heykel formunda, dikilmesi gerekir.

“Hem o hem bu” ilkesine sadakatle bağlı CHP liderliğinin söz konusu ilkesini ihlâl etmeyeceğine güvenmek isteriz.

Son olarak, Özel’den, birlik mesajları çerçevesinde, yanına İmamoğlu ve Kılıçdaroğlu’nu da alarak, o “özel” eylemlerinden biri sırasında, sol yumruğu havada sıkılı olduğu halde Enternasyonal’i seslendirmesini (İmamoğlu, muhtemelen bu esnada dublör kullanmayı tercih edecek; ev ve mutfak ortamında kendisini ifadeye etmeye alışkın Kılıçdaroğlu da işaretlerin sırasını karıştıracaktır), tabii hemen ardından bozkurt el işareti yapar halde Mehter Marşı’nı da aynı şevk ve coşkuyla söylemesini bekliyoruz.

Kılıçdaroğlu ne istiyor?

Siyasal kişiler hakkında analiz yaparken, onun kişiliğini ve siyasal davranışları üzerinde şu ya da bu derecede etkili olan psikolojik durumunu ihmal etmemek gerekir.

Bugünkü görünümüyle Kılıçdaroğlu, aldatılmış, ihanete maruz kalmış veyahut daha nazik bir ifadeyle, kendisine verilen sözler yerine getirilmemiş bir tipi canlandırmaktadır.

Emperyalistlerin neo-liberal oligarşik bir örgütü olarak, Soros Vakfı’nın ülkemizdeki kurucularından birisi. Elindeki diploma, kariyeri, ve cebindeki Gülen referansıyla, en çok CHP’de vekillik yapabilecek, ya da onun muhasebe departmanında iş bulabilecek bir figür olduğu halde, bir Cemaat-Erdoğan operasyonuyla, ayak sürüyerek, ayak altında dolaşan Baykal’ın alaşağı edilmesiyle, partiye genel başkan yapılmıştı.

Tabii uluslararası finans-kapital ve yerli bağlantıları tarafından onun tercih edilmiş olmasında, bence, önemli bir başka etken de, Türkiye tarihinde ta Selçuklu devrinden beri muhalif yapılarıyla devleti (bazen yıkılmasına yol açacak kadar) zorlamış Alevi kimliğinin de bulunmasıydı. Böylece olası en etkili muhalefet gücü olarak Aleviler kontrol altında tutulabilecekti (mesela, Gezi Ayaklanması sırasında katledilenlerin hemen hepsi Alevi idi).

AKP rejimin inşa edildiği sıralarda, görevi rejimin muhalefetini oluşturmaktı. Nitekim, rejimin ihtiyaç duyduğu en kritik momentlerde, bütün şaibeli seçim organizasyonlarında adeta bir siyasal paratoner işlevi gördü.

Son şaibeli başkanlık seçimlerinden sonra inandırıcılığını iyice yitirince, muhalif kitlelerin arayışlarının kontrolden çıkmasını önlemek için onu o göreve getirenler bu kez ıskartaya çıkarma kararı aldılar. Burjuva siyaseti böyledir.(1)

31 Mart seçiminde yeni CHP liderliği beklemediği bir başarı elde etti. Ancak, Kılıçdaroğlu misyonunu devam ettirmek için “gaz alma gösterileri” dışında, kitlelerin “hemen erken seçim” beklentisine yanıt verecek, bir hamle yapmadı. Yapmak istemediğini de, demagojik, “hem müzakere hem mücadele” diyalektiği formunda ilan etti.

Gelgelelim, sınıf mücadelesi söz konusu olunca sermaye sınıfı son derece gerçekçidir. Kararlıdır. Sermaye tarafı bir erken seçim olasılığının artmakta olduğunu görüyor. Bu haliyle rejimin öngörülenden daha erken bir seçime maruz kalmasını arzu etmiyor.

Muhalif kitlelerin artan baskısı, Özel’in “erken seçim” teması etrafında gargara yapmayı tercih etmesi, “ezik” portresi sunan Kılıçdaroğlu’nun ittirilmesini olanaklı kılıyor. Kişilik, psikoloji olarak buna yatkın bir tip.

Kılıçdaroğlu’nun elindeki tek siyasal koz erken seçim. Özel, parmak hesabıyla takvimde ortasını bulmuştu zaten. Şimdi, CHP olası bir erken seçime nasıl girecek, tek parça halinde mi? Yoksa, dere geçerken at değiştirilecek mi? Bilmiyoruz.

Bununla birlikte, muhalif kitlelerin kafasının epey karıştırılacağını söylemek kehanet olmaz. Sermaye açısından, CHP’nin elinde beklenmedik ölçüde büyük ve daha fazla büyüme eğilimi gösteren bir siyasal gücün bulunması da (en azından şu halde) kabul edilebilir değil.

CHP’nin tarihsel olarak yüksek bir seçmen desteğine kavuştuğu bir zamanda içten karıştırılması, sonunda, bölünmesi, zayıflatılması, tıpkı mevcut liderliğin kitlelerin talebi olan siyasal hamleleri yapmaması halinde olacağı gibi, en çok bugünkü iktidarın ve onu iktidarda tutmak isteyen güçlerin çıkarına olacaktır.

Bakınız, Fransa ve İngiltere’de de, rejimlerin iktidar ve muhalefetleri, Le Penistlerle, “Yeni Halk Cephesi”; İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti arasında rejimin isterlerine yanıt vermek bakımından işlevsel bir farklılık yoktur. Bu bir sır da değil.

Zaten bunalmış kitleler de bunun farkında olduklarından “sistem karşıtı” söylemlerine, amiyane tabirle, tav olarak malum popülist partilere yöneliyorlar. Hem sağ popülist hem de “sol” ittifaklar (bu noktada, Syriza örneğini hatırlayalım) finans-kapitalin elindeki oyuna sürebileceği işlevsel kartları çoğaltıyor.

Son olarak, İngiliz İşçi Partisi’nin seçim kazanan yeni lideri, eşi ve çocuklarının ortodoks Yahudi olduklarını, kendisinin de kendisini artık öyle hissettiğini, Cuma ikindisinden başlayan Musevi Cumartesi’leri için Cuma’dan izinli sayılması için talepte bulunacağını söylemiş (Haklı. Din söz konusuysa, ctesi İnsan için değildir, insan Ctesi içindir), sabık Hint kökenli başbakan da kampanya sırasında onu bu sözleri dolayısıyla eleştirmişti.

Tabii Starmer da, “ailevi nedenlerden dolayı” ortodoks bir Yahudi olmasına rağmen hakikatli davranıp, onu anti-semitist olmakla suçlamıştı.

Neyse, onlar en azından Enternasyonal dinleyerek tatmin olabiliyorlar. Bizse, hâlâ arabeski aşamadık.

NOT:

(1) Tarık Ali (kendisinden beklenemeyecek kadar) iyi yazılmış Churchill kitabının bir yerinde şöyle söylüyor :

” Yine de tarih öngörülemez bir şeydir. Bir aktörü alır, ona güzel elbiseler giydirir ve rol ile gerçekliğin birbirine karışacağı derecede belirli bir rolü oynamaya zorlar. Perde indiğinde onları bir kenara atar, sonra kendine acemi ama öğrenmeye hevesli yeni aktörler seçer ve onları savaş alanına sürer. Churchill kendi devrinin şekillendirdiği böyle bir aktördü sadece.”

Fransa’da kim kazandı?

Sovyet dünyası tarih sahnesinden çekilince, ona karşı sermaye sınıfı ve emperyalizmin siyasal çıkarlarını kollamak doğrultusunda bir mücadele vermesi için 2.Dünya Savaşı sonrasında, yeniden organize edilmiş, bir anlamda, varlığını o Sovyet dünyasının varlığına borçlu olan “2.Enternasyonal solu” da fiilen siyasal misyonunu tamamlayarak sahneden çekilmişti aslında.

Artık “sağ ve sol diye bir şeyin olmadığı”, neo-liberal teolojinin gaz verdiği globalizm çağı başlamıştı. New York’da, Londra’da, Tokyo’da ne varsa, Pekin’de, Moskova’da, Bağdat’da, Lagos’ta, Buenos Aires’de, Delhi’de, İstanbul’da, Diyarbakır’da da var olacaktı. Ayrımsız, herkesin payına zenginlik düşecekti.

Savaşlar sona erecek, “bin yıllık barış dönemi” başlayacaktı. Tabii bu tür dönemlerin başlayabilmesi için önce (haçlı ruhuyla) şeytanların ortadan kaldırılması gerekecekti. Bu koşullarda, globalizm bayrağı altında toplanmak yerine hâlâ emperyalizmi işaret ederek, ona karşı mücadele çağrısı yapmak, en büyük fitne, kafirlikti.

Neo-liberal emperyalist politikanın ve onun globalizm ideolojisinin sahada yürütülebilmesi için yeni tipte siyasal öznelere gereksinim vardı. Artık merkeze yerleşmiş, toplumsal hatları, köşeleri ve tabii klişeleri de özenle belirlenmiş partiler yerine, “hem oradan hem buradan, biraz bundan biraz şundan, hem o hem bu, dün dündür bugün bugün” esnekliği gösterebilen yapılara ve figürlere yol verildi.

Kapitalizmin neden olduğu, emperyalist globalist maceranın ivme kazandırdığı yoksullaşma ve yoksunlaşma, yeni “kavimler göçü”, ta başından liberal globalizm ideolojisinin sınıf savaşları yerine kültür savaşlarını ikame etmeye çalıştığı koşullarda, omurgasız popülist siyasal yapılara geniş bir oyun alanı açtı.

Neo-liberal globalizmin sahadaki siyasal uygulayıcıları haline dönüşmüş, fiilen miadını doldurmuş, “2.Enternasyonal solu”, yer yer “sistem karşıtı” faşizan ses tonunu giderek arttırmakta olan sağ popülizmin karşısında, sınıf siyaseti bakımından birincisininkinden pek de farkı bulunmayan; emekçi sınıfların çıkarlarından çok, kof, soyut bir liberal demokratik söylemi malzemesi haline getiren; bu arada, sistem karşıtı hiçbir vurgusu olmayan bir görünüm arz ediyor.

Enerjisinin en büyük kısmını, orta katmanların “otoriter rejim” korkusuna abanmaya ayırıyor. Korku tacirliği yaparken, hiçbir somut, yapılabilir sol siyasal program önermiyor.

Özcesi, bizde 31 Mart’ta; İran’da daha bir kaç gün önce olduğu gibi, siyaseten “yalancı bir bahar” işlevi görmekten öte bir önemi olmayacak bir oyun bu kez Fransız sahnesinde sergilendi.

Fransa’daki bu çakma “halk cephesi” hangi siyasal programı uygulayacak? Neo-liberal politikaya karşı sol, kamucu bir program mı çıkaracak? Melenchon ve avenesinin akıl hocası Chantal Mouffe’un beklediği “sol popülizm”i mi gerçekleştirecek? (1) Bugün Avrupa’daki ekonomik sorunların büyümesinde çok önemli bir rolü olan Ukrayna Savaşı karşısında nasıl bir tavır alacak? Rusya, Çin ya da “çok kutuplu yeni dünya düzeni” tabir edilen jeo-ekonomi-politik hatta göre nasıl konumlanacak? NATO’dan ve dolayısıyla onun siyasal ihtiyaçlarından kaynaklanan sürekli genişleme talebinden vazgeçilecek mi?

NATO demişken, muhtemelen bu çakma solun birlikte hükümet kuracağı Macroncular, Ukrayna Savaşı’nın ön günlerinde, liderlerinin ağzından “Nato’nun beyin ömrünün tamamlandığı” nı ilan etmişlerdi. Savaş başladıktan sonra NATO adına, vasallar arasında, en şahin kesinlen Macron oldu.

Emin olun, bunların hiç birisi olmayacak. Anglo-Amerikan hegemonyası altında, ama bu kez belki Enternasyonal marşı eşliğinde, vasallık uygulamalarına devam edilecek. Artık bu “sol”, özellikle kitlelerin çok daraldığı koşullarda devreye sokulan, gaz alma makinesi işlevi görmekten başka bir işe yaramıyor.

Ah, safdil solcular!

Bir hatırlatmayla bitireceğim. Fransa’daki bu solun lideri konumundaki zat, daha önce yine bir “Le Pen paniği” esnasında, seçimin ikinci turunda, Hollande’ın sosyalist partisi lehine adaylıktan çekilmiş, onun çekildiği yerde de, talihe bakın ki, Le Pen’ci aday kazanmıştı. Pekiy, seçimi kazanan Hollande’ın partisi iktidar olunca ne yapmıştı?

Burada, “Le Pen paniği” teması etrafında, sağ popülist partilerin düzenin (muhalefetteyken dahi, hatta bu halde daha da etkili olarak) devamı bakımından yerine getirdikleri siyasal işleve dikkatinizi çekmek isterim.

Safdil socular şu soruyu kendilerine sorsunlar: Le Pen’ci ve muadili partiler neden istikrarlı şekilde mevzi kazanıyorlar? Bu soruya verilecek yanıtı bulmaya çalışırlarken, fonda Enternasyonal Marşı’nın çalmasında bir mahsur yok.

NOTLAR:

(1) Chnatal Mouffe’un sol popülizmi aslında daha önce “radikal demokrasi” adını verdikleri stratejinin kısmen yenilenmiş bir versiyonu olarak görülebilir. Radikal demokrasi, özünde, anarşizan bir siyasal programdır. Nitekim, bu yeni “halk cephesi” nin de anarşizan bir örgütlenme modelini refarans aldığı görülüyor.

Sığınmacılar ve göçmen işçiler sorunu 2

Öncelikle modern göç olgusunun kapitalizmin işleyişinin, kapitalist birikim yasasının kaçınılmaz bir sonucu olduğunu, “yedek emek-gücü ordusu” ve dolayısıyla göçler olmadan kapitalizmin yürümeyeceğini, kendisini genişletemeyeceğini (1); günümüzdeki görünümününse, kapitalizmin emperyalist aşamasında, özellikle son otuz küsür yıl içinde yaptığı (askeri boyutuyla da), jeo-ekonomi-politik hamlelerin ona küresel çapta yeni bir ivme kazandırmış olmasıyla ilişkili olduğunu tekrar edeyim.

Bu yazının ilk bölümünde Marx’ın Kapitalin 25.Bölümü’nün esasen, sermaye birikiminin genel yasası başlığı altında, (nüfus sorunu etrafında) bu göç konusunu da ele aldığını hatırlatmıştım (2).

Şimdiki duruma gelince, emperyalistlerin “büyük ortadoğu” olarak tabir ettikleri alanda 1990’da başlattıkları operasyon, Türk devletinin yayılmacı heveslerle ona verdiği lojistik destek, operasyon alanlarında mağdur edilecek kitlelerin Türkiye’de barındırılmasını da içeriyordu.

Yani operasyon bölgesindeki halk kısmen emperyalist işgal ve müdahaleleri meşrulaştırmak için emperyalistler ve onların lojistik maşası gibi işlev gören devletler tarafından organize bir biçimde, zorla ya da çeşitli vaatlerle ikna edilerek göç ettirildi.

Türkiye’ye göçün böyle bir siyasal içeriği var. Öncelikle bunu kabul etmek gerekiyor. Bu göç dalgasının sonradan şu ya da bu ölçüde kontrolden çıkmış olması, göç edenlere mal edilemez. Bu işe emperyalistlerle birlikte kalkışanların sorumluluğu ya da sorumsuzluğu ile alakalıdır.

Seksenlerdeki İran-Irak Savaşı’nın bu iki ülkede yol açtığı ekonomik ve sosyal tahribat, Irak’taki siyasal istikrarsızlık ve onun yol verdiği politik şiddet ortamı, doksanlı yıllarda, Sovyet Bloğu’nun çökertimesi, sonrasındaki neo-liberal “şok terapi”ler, Körfez Savaşı ve Yugoslavya’nın parçalanması, 2001’de açıkça ilan edilen Afganistan ve NATO savaşı, sığınmacı, mülteci ya da göç sorunları olarak adlandırılan vakaların tetiklenmesini sağladılar.

Yani bu sorunlar emperyalistlerin ve maşası Türk devletinin 2011’de dolaylı olarak Suriye’ye müdahalesinden önce baş göstermişti. Mesela, İran-Irak savaşı, bir anda Suriye’ye iki milyona yakın Iraklı mültecinin göçmesine yol açmıştı. O zaman Suriye nüfusu 17 milyon civarındaydı. Ekonomisi çöktü. Zaten o koşullar altında neo-liberal politikalar izlenmek istendi. Yani göç ya da sığınmacı akını sadece Türkiye’nin sorunu değildir. Bunu aklımızda tutalım.

Öte yandan, Suriye’ye müdahale planı Türkiye’ye doğru bir sığınmacı ya da göç akınını öngörmüştü zaten. Oyunun kurgusu içinde yer alıyordu yani. Ancak karşılaştıkları direniş dolayısıyla işler emperyalistlerin öngördüğü gibi gitmeyince, planları ellerinde patladı. Durumu kurtarmak için yaptıkları hamlelerse, bilindiği gibi, daha da batmalarına yol açtı. ABD’nin en hevesli bölge vasalı olarak Türk devleti haliyle en büyük zararı görecekti. Öyle de oldu, ancak henüz bu süreç tamamlanmadı.

An itibariyle, kazılmasına canla başla katkı vermiş olduğu kuyuya düşen Türkiye, çok karmaşık ve daha ağır bedeller ödemesine yol açabilecek bir siyasal ateş çemberinin ortasında bulunuyor. Kaçınılmaz sonu ötelemek için emperyalizme direnen Suriye halkı karşısında gerileyen, kaçan emperyalist-siyonist cihatçı maşalardan oluşturduğu derme çatma bir orduyla Suriye devleti ve Türkiye sınırı arasında sıkışıp kalmış bir halde bekliyor. Ne yapacağını, dahası, ne yapmak istediğini de bilmiyor. Öyle bekliyor.

Bulunduğu yer itibarıyla bu bekleyişi, Türkiye ve Suriye arasındaki sınırın kısmen silinmesini sağladı. Türk devletinin kontrolünde olmadığı görülen bir tampon bölge oluşmasına yol açtı.

Bugün ülkemizdeki Suriyeli göçü Suriye devletinin iradesinden kaynaklanmıyor. Türkiye devletinin iradesinden ve halen devam eden tercih edilmiş çaresizliğinden kaynaklanıyor.

Buraya kadar Suriyeli göçü denen olgunun nedenlerine değindim. Ancak Türkiye’ye göç ya da sığınmacı akını başta eski Türki Sovyet cumhuriyetleri olmak üzere başka kaynak ülkelerden de geliyor. Irak’tan, Afganistan’dan, İran’dan mesela.

Şimdi Türk faşistleri, özellikle de, “kaçak” çalışmalarını da bahane ederek çoğunluğu Arap kökenli sığınmacıları, kendilerinden beklendiği gibi, ırkçı bir söylemle gündeme getirirken, Arap kökenli olanlara nazaran daha çeşitli iş kollarında “kaçak” çalışan Türk soylu “kandaş” sığınmacılardan söz etmiyorlar.

Neden? Çünkü onlarla bir sorunları yok. Onlar Türk ırkından, yani Araplardan daha yüksek bir ırkın mensupları. Yani şikayetçi oldukları genel olarak sığınmacılar ya da “kaçak işçiler” değil, bunların “Türk kanı” taşımayanları.

Bugün hizmet ve özellikle turizm sektöründe, örnekse, otel ve lokantalarda, nakliye ve kargo taşımacılığı ya da lojistik sektöründe önemli ölçüde bu eski Sovyet cumhuriyetlerinden göç etmiş Türk soylu kişiler istihdam ediliyor.

Bu arada unutmayalım. Türkiye sadece göç ya da sığınmacı alan bir ülke değil, aynı zamanda, Batı’ya doğru göç veren de bir ülke. Bugün artık sadece Batı Avrupa’da değil, Doğu Avrupa’da da Türkiye’den gitmiş “göçmen işçiler” var.

Bu vak’a karşısında komünist tavır ne olmalı? Öncelikle bunun kapitalizmin olmazsa olmazlarından olduğunu, emperyalizmin yol açtığı koşullarda, küresel ölçekte, yaklaşık son kırk yılda ivme kazanmış ve halen sürmekte olan dinamik bir süreç olduğunu göreceğiz.

Keyfi yerinde olan insan göç etmez.

Kapitalist de olsalar “sosyal devlet” anlayışını uygulayan çoğu devletin, Sovyet Bloğu’nun çökertilmesiyle, emperyalistler tarafından küresel çapta bütün ülkelere empoze edilen neo-liberal uygulamalar yüzünden bu anlayışı terk etmeleri, yine bu neo-liberal anlayış dolayısıyla empoze edilen sanayi ve tarım politikaları sonucunda artan işsizlik, barınma, sağlık, öğrenim, çevre sorunları, kısacası insanların gelecek umudunu yok eden, her gün kötüye giden yaşam koşulları kitlesel göçü hazırlayan nedenler.

Ancak, bu hareketin tetiklenmesinde hegemonyacı emperyalist anlayışın küresel düzeyde uyguladığı savaş ve şiddet politikası çok etkili oldu. Halen bölgemizde, özellikle Ukrayna’da tanık olduğumuz gibi, etkili olmaya devam ediyor.

Bu kitlesel göçler göç eden için zorunluluktan kaynaklanıyor. O kadar öyle ki, çoluk çocuklarının dahi yaşamlarını riske ederek bu harekete kalkışıyorlar. Bu göçler daha adil, eşitlikçi yani kamucu bir dünya düzeni kuruluncaya kadar, dalgalar halinde sürecektir.

Bugün bunun kısıtlanması değil, planlı halde, ekonomik ve coğrafi eşitliği esas alacak biçimde sürdürülmesi tartışılmalıdır. Komünistler göçlerin engellenmesi çağrısına karşı çıkmalıdırlar. Bunun sorumlusu kapitalizmdir ve bu sorunu üretmeye devam edecektir. Çözüm olarak da, gaz almak , toplumu siyaseten daha da ilkel bir seviyeye çekmek anlamında, milliyetçi, ırkçı tepkilerin zincirlerinden boşalmasını tercih edecektir.

Dünyanın çoğu ülkesinde sendikal yapılar çökertildi veya zayıflatıldı. Şimdi işçi sınıfı siyaseti bu yapıların yeniden güçlenmesi için göçmen işçi dinamiğini de kullanarak hareket geçmelidir. Emek örgütleri, işçi sınıfı partileri artık göçmen nüfusa dayanmadan, hele ona karşı tavır alarak güç kazanamazlar. Sosyalizm bu göçmen nüfusun katılımı olmadan ne ulusal düzeyde, ne de bölgesel çapta gerçekleştirilemez.

Bu göç emekçi halkları birbirlerine bağlamak, aralarındaki kültürel, devrimci siyasal etkileşimi güçlendirmek için bir olanaktır. İşçi sınıfı partileri, emek örgütleri tereddüt etmeksizin bu aktarımı temin eden kayışlar gibi işlev görmeye çalışmalıdırlar.

Öte yandan şunu da dikkatten kaçırmayalım: Artık göç edenler sadece toplumun en alt katmanlarını oluşturan yoksul ve yoksun kesimler değildir. Mevcut kitlesel göç olgusu içinde eğitimli, meslek sahibi, kalifiye insanların sayısında da kayda değer bir artış olduğu gözlemleniyor.

Bütün bu kesimleri kucaklayacak sosyalist, dayanışmacı çalışmalara hız verilmesi lazım. “Tamam özgürlükçüyüz, ama salak da değiliz” şeklinde de formüle edilen sonuçta siyaseten ırkçı faşistlerce buluşacak olan küçük-burjuva dar kafalılığına prim veremeyiz. Popülist ya da faşist protestocularla aynı kulvarda yer alamayız.

Dünya komünist güçleri genel olarak hâlâ soruna tereddütlü yaklaşıyorlar. Çünkü bunların bir çoğu kendilerini “seçimden seçime” partileri haline getirdiler, bunu görüyoruz.

Göçmen işçilerle, yerleşik işçilerin birliğini, birlikte sermayeye karşı direnmelerini örgütlemek en öncelik arz eden konudur. Öyle kulağa hoş gelen “sol” belagatle zaman kaybetmeyelim.

Bunun için sıkışılmış ilçelerden, onun kafelerinden çıkıp, göçmen, sığınmacı mahallelerine gitmek, onlarla örgütsel temas kurmak şarttır. Marksizm-Leninizm bir orta sınıf ideolojisi değildir. Enternasyonalist işçi sınıfının siyasal ve ideolojik pratiğidir. Komünizm entelektüel olarak “parlak çocukların” geviş getirdikleri ulaşılmaz bir “yüce fikir” değildir. Somut, reel, eşitlikçi, kamucu bir toplumsal düzen oluşturma pratiğidir.

Şimdi bizdeki “Suriyeliler” e gelelim. Öncelikle bunlar arasında cihatçı teröristler, Suriye devletine karşı suç işlemiş katiller, hırsızlar, arsızlar olduğunu biliyoruz. Bunların bir çoğuna vatandaşlık verilmiş olabileceğini de tahmin etmek zor değil. Bunların sayısı devletteki kayıtlarda bellidir. Bunların kazanımları yok hükmündedir. Yargılanmaları için Suriye yönetimine iade edilmelerini talep edeceğiz.

Bu suçlular dışındaki Suriyeli sığınmacılardan kendi istekleriyle ülkelerine dönmek isteyenlere her türlü devlet desteği temin edilmelidir. Ülkelerine döndüklerinde orada hak kayıplarına uğramamaları için iki devlet görüşüp, gereğini yapmalıdır.

Türkiye, Suriye halklarına karşı suç işlemiş bir ülke konumundadır. Suriye’ye dönmeyi arzu edenlerin ülkelerinde belli bir düzeyde yaşam standardına sahip olabilmeleri için belli bir plan ve program dahilinde harcanmak üzere Türk devleti tarafından iki devletin (uluslararası kabul edilmiş ölçülere göre) anlaşarak saptayacakları bir tazminat (aynî ve/veya nakdî) Suriye devletine ödenmelidir.

Bunlar dışında ülkemizde yaşayan Suriyeli (ve diğer) sığınmacılara önce ülkeye adaptasyonlarının etkin bir şekilde sağlanabilmesi için iki yıllık mülteci statüsü verilmeli, sonra da yurttaşlığa kabul edilmeleri talep edilmelidir. Bu mülteci statüsü sürerken, isteyen göçmen anavatanına, oradaki haklarını kaybetmeden geri dönebilmelidir. Tüm bu süreç boyunca herhangi bir Türk vatandaşı gibi, sosyal haklara sahip olarak çalışma özgürlüğü ve örgütlenme hakkı tanınmalı. Ailelerine, çocuklarına bütün Türk yurttaşlarının sahip oldukları sağlık, eğitim hak ve olanakları sağlanmalıdır.

Bir de, Avrupa ülkelerine gitmek iiçin Türkiye’yi bir tür istasyon gibi kullanmak isteyerek ülkemize gelmiş sığınmacılar var. Onları engellemek için Türkiye ve Avrupa Birliği arasında yapılmış antlaşmaları ifşa edip, bu antlaşmaları reddetmek gerekir. AB ile sığınmacıların çıkarlarını gözeten yeni bir antlaşma için AB ülkelerine baskı yapmak şarttır. Sığınmacılar uluslararası ilişkilerde şantaj olarak kullanılamazlar.

Tüm bu süreç boyunca, sendikalar, diğer emek örgütlerinin etkin bir rol alması için bu örgütlerden talep yükseltilmelidir. Göçmenler için tahsis edilmiş uluslararası yardımlar doğrudan göçmenler ve onlarla dayanışan, onların intibakını sağlamakla görevli kamusal ya da özerk kurum ve kuruluşlar arasında adil biçimde, uluslararası şeffaflık ilkelerine uygun ve uluslararası denetime açık olarak pay edilmelidir.

Bu “Suriyeliler” başlığı altında söylediklerim, değişik ülkelerden gelmiş bütün diğer sığınmacılara da aynı şekilde ve ayrımsız uygulanmalıdır.

Şimdi çıkıp, “emperyalizm demografimizi bozuyor, nüfusumuzu karıştırarak, biz Tükleri pek yakında azınlık haline düşürecekler” mealindeki milliyetçi saplantılardan kurtulmamız lazım.

Demografi ya da nüfus statik değil, dinamik bir kavramdır. Her tarihsel-toplumsal üretim tarzının kendine özgü nüfus yasaları vardır. Soyut bir nüfus yasası olmadığını Malthusçülüğe Marksist reddiye dolayısıyla biliyoruz. Hatta tarih içinde giderek daha fazla insan müdahalesine maruz kalan doğada, hayvan ve bitki yaşamlarında dahi bu yasa soyut olarak düşünülemez artık.

Sermaye birikiminin sürekli arttığı koşullarda, bunun aynı zamanda, sermayenin organik bileşiminde değişken sermaye (emek-gücü) aleyhine işleyen sürekli bir hareket anlamına gelmesi dolayısıyla, kapitalist üretimde nüfus artışıyla doğru orantılı olarak artan sayıda istihdam gerçekleştirilemez. Üretimin genişlemesi ve daha fazla sermaye birikimi için gerekli olandan fazla bir nüfusa ihtiyaç var. Hep el altında tutulması gereken bir nüfus…

Kapitalizmin aşırı üretim ve azalan kâr oranları dinamiğinin yol açtığı büyük bunalımlar, özellikle (halen tanığı olduğumuz gibi), büyük teknolojik atılımların yapıldığı devirlerde kendilerini gösterirler. Göç olgusu da bununla aynı sıralarda ivme kazanır.

Kendisinin de yaratılmasına katkıda bulunduğu bu koşullarda, tıpkı pazarlanmak için değişik pazarlara gönderilen metalar gibi, bir meta olarak emek-gücü de, istihdam olanaklarının nispeten fazla olduğu coğrafyalara doğru hareket eder.

Böylece nüfus, kapitalizm koşullarında, fiili nüfus artışından farklı olarak, kapitalizmin işleyiş dinamiğinin yarattığı sömürülmeye hazır bir artık-nüfus olarak, “yedek işçi ordusu” veya ucuz emek-gücü gereksinimi etrafında, öncelenmemiş ölçüde akışkan bir görünüm kazanır. Öyleyse, modern nüfus ve göç sorununun temelinde kapitalizm vardır.

Emperyalizm çağında demografi artık (öncelikle dayatılan uluslararası işbölümü dolayısıyla- mesela şimdi aklıma geldi, bizde neo-liberal entegrasyon talebiyle, KİT’lerin yağmalanmasını, tarımsal sübvansiyonlardan büyük ölçüde vazgeçilmesini, yine mesela, tütün ekim alanlarının sınırlandırılmasını düşününüz) jeo-ekonomi-politik bir olgudur. Kaçınılmaz olarak uluslararasılaşmıştır.

Dünya tarihi gibi demografi de belli bir coğrafyada, belli bir ırkın, bir kültürün, homojen bir nüfusun imtiyazlı kılındığı dar görüş açısından okunamaz.

Dünya üzerindeki bütün ülkeler tarih içinde göçlerle oluşmuştur. Göçlerle yıkılmış veya göçlerle, yeni bir sentezle ve daha ileri aşamada, yeniden kurulmuşlardır. Evet, Cermen sürülerinin istilası “uygar” Roma’yı yıkmıştı. Doğru. Ama sonradan Avrupa adı verilecek daha yüksek uygarlık da, Roma ve Cermen sentezinden çıkmıştı..

Son olarak, bugün Avrupa ülkelerinde yükselen popülist ırkçı dalga kırılmaya mahkumdur. Avrupa kapitalizmi artık “göçmen işçiler” olmaksızın yürüyemez. Özellikle sürekli genişleyen hizmet sektörünün ihtiyaç duyduğu işçilerin bugün ağırlığı giderek artan ölçüde Avrupalı-olmayan göçmen olması bunun göstergesidir. Orada da emek örgütlerinin ırkçı yaklaşımları terk ederek bu yeni gelen sınıf kardeşlerini örgütlü “legal” işgücüne dahil etmek için çalışması gerekir. Bu göçmen emekçiler, orta erimde, bugün kendisini bir eski eserler müzesi haline getirmiş Avrupa’ya yeni, anti-emperyalist bir sol dinamizm kazandıracaklardır.

Her geçen gün daha sefil konumlara savrulan malum “Avrupa solu” nun bazı ülkelerde aşırı sağa karşı sağcılarla, mesela Fransa’da sağ popülist Le Pen’e karşı halen emek düşmanı, saldırgan emperyalist NATO politikalarının ağzı salyalı destekçisi olanlarla ittifak kurmak istemesi, onların tükenişlerinin en çarpıcı ifadesidir. Eğer sol politikaları, neo-liberal politikalar lehine terk etmeyip, emekçilerden yana demokratik güçlerle ittifak içinde olsalardı, zaten ne Macron ne de Le Pen bu kadar güçlenirdi.

“Halk Cephesi” imiş, o adını andıkları 30’lu yılların halk cephesi Nazi faşizminin dünya devrim ve demokrasi güçlerine karşı saldırıya geçtiği koşullarda, onun karşısındaki demokratik güçler arasında bir ittifaktı. Sonuçta, Fransız finans-kapitali Paris’te Halk Cephesi hükümetini görmektense, Hitler’i görmeyi tercih ettiği için iktidardan düşürüldüler.

Şimdiki “çakma” halk cephesi, ittifak yapacaksa, onu zamanında saldırgan emperyalizmi temsil eden Macron ve avenesine karşı oluştursaydı. Le Pen karşısında destek aranacak yer saldırgan, yayılmacı ve neo-nazi Ukrayna devletinin işbirlikçisi Natocular olamaz.

Unutmayalım, Le Pen’ler, sol gerçek bir sol gibi davranmadığı, emekçi kitlelerin taleplerine yanıt vermediği için yükseliyorlar.

Batı medyası ve oradaki “sol” entelegensiyasının etkisi altındaki Türkiye solcusu, sorunlara Lenin ve Stalin gibi, yani emperyalizm karşısında konumlanmış devrimci sosyalist siyaset açısından küresel bir perspektiften bakamıyor.

Mesela, Trump beyan ediyor, “hayır, Ukrayna Nato üyesi olmayacak, Nato artık genişlemeyecek “, hatta “Nato ABD’nin sırtında yük” diyor. Biden ve Avrupa’daki uydularıysa tersine, “Ukrayna da, Japonya da, G.Kore de, İsrail de, Gürcistan da NATO üyesi olacak diyorlar. Beyandan söz ediyoruz. Trump iktidar olduğunda, ABD devletinin ihtiyaçları nasıl şekillenir bilemeyiz, tersini yapar, yapmaz, o ayrı bir konu yani.

Ancak, Türkiye’nin çoğu solcusu için Biden daha makbul oluyor. Trump iktidardayken, kimseyle savaşmadı. Tersine, işgal ettiği bazı topraklardan askerlerini çekti. Hatta Afganistan’da gördüğümüz gibi, Biden da onun geri çekilme politikasını sürdürmek zorunluluğu duydu.

Ne Trump deriz, ne Biden deriz. ABD emperyalist devleti yok olsun deriz. Trump, ırkçı, ultra-milliyetçi, cinsiyetçi falan. Tamam. Trump, mevcut emperyalist hegemonyanın sürdürülmesinin güçleştiği, şiddetli bir meydan okumanın gerçekleştiği koşullarda zuhur etti. Kapitalist devletler arasında “yeni bir dünya düzeni ” talebinin yükseldiği şartlarda etkili oluyor.

Önce şunu not edelim: Bu durumda tekelci finans sermayesi, ya klasik anlamındaki faşizmle; ya da onun görece yumuşak bir versiyonu olan popülizmle idare edebilmektedir. Bu ikinci durum, merkezci siyasetler etrafında oluşturulmuş ekonomi-politik yapıların (siyasal partiler, sendikalar, meslek örgütleri vs) dağıtılmasını öngerektirir. Son çeyrek yüzyıldan beri burjuva siyasal örgütlenmesinde, dünya ölçeğinde, bu eğilim güçlenerek devam etmektedir.

Şimdi çıkıp, Amerikalı tuzu kuru bir orta sınıf liberalin, Trump’ın dar anlamda iç politikayla ilgili gerici bir talebini öne çıkarıp, “Nato’yu genişletmeyeceğim. Ukrayna savaşına Rusya ile barış yaparak son vereceğim” demesini önemsememesi gibi hareket edemeyiz.

Evet, iç politika ve dış politika arasında süreklilik saptamak mümkündür. Ancak bu daha çok izlenilen yöntem, yaklaşım ve araçlarla alakalı olabilir. Bunu ihmal etmeyelim. Ülkelerinin neden olduğu, çok sayıda aile faciasına da neden olan kitlesel göç mesela o liberallerin ne kadarının umurunda?

Bir yandan da hâlâ güreşe doymayan pehlivanlar gibi Stalin yoldaşı karalamakla meşguller.

NOTLAR:

(1) Bu kapitalizmin yarattığı modern göç olgusu söz konusu olunca, sadece ülkeler arası ya da denizaşırı göçleri düşünmeyelim. Ulusal ölçekte de, kırsal ya da nispeten az gelişmiş, veyahut kapitalizm-öncesi ekonomik ilişkilerin güçlü olduğu bölgelerden sanayi kentlerine doğru bir harekete de referans verir. Mesela bugün Çin’de sanayi kentlerindeki emek-gücünün en az yüzde yirmi yedisinin “göçmen işçiler” den oluştuğu biliniyor.

(2) Ayrıca, Sol Yayınları tarafından derlenmiş: Nüfus Sorunu ve Malthus’un özellikle ikinci bölümüne; bu arada, aynı yayınevinin Ücret, Fiyat, Kâr adlı kitabına da bakılabilir.

AKP-MHP koalisyonu bozulabilir mi?

İktidardaki koalisyon, bugünkü koşullarda, ancak 2013 Haziran’ındaki halk ayaklanması gibi, tıpkı bundan önceki koalisyonun başına geldiği gibi, halkın inisiyatif almasıyla bozulabilir.

Hatırlarsak, o zaman da muhalefet, gerçek bir muhalefet gibi davranmaktan kaçınıyor, top çeviriyordu. Hatta Gezi olayı patladığı sırada, CHP’nin artık güreşe doymayan pehlivan görüntüsü veren sabık başkanı yanlış hatırlamıyorsam, İstanbul, Üsküdar Meydanı’nda bir “gaz alma” mitingi düzenleyecekti.

O halk ayaklanması sonrasında panikleyen ortaklar arasında beklenen hesaplaşmanın erkene alınması, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz’a kadar uzanan bir süreç…

Şimdi de, iktidarın kitle desteğinin hızla azaldığı koşullarda, hazır CHP de yumuşama ve AKP ile olası bir koalisyon için sinyal veriyorken, yeni, üçüncü bir koalisyonla yola devam etmek olanağı Erdoğan tarafından değerlendirilmek istendi.

Tabii bunun için artık kitleler tarafından taşınması mümkün görülmeyen mevcut koalisyonun bir biçimde bozulması gerekiyordu. Sinan Ateş cinayetine koalisyonun AKP kanadı tarafından vaktiyle eski ortak Cemaat’in “17-25 Aralık ” hamlesine benzer bir işlev yüklenmek istendi. Ancak Tayyip Erdoğan, bu bakımdan, Cemaat kadar cesur davranamadı. Hamlesinin arkasında duramadı.

Cemaat cesurdu, çünkü devletin güvenlik aygıtlarının, bu arada, emperyalist güçlerin de desteğine sahip olduğunu düşünüyordu. Şark’ta genellikle olduğu gibi, kendisine vur denildiğinde, öldürmeye kalkışınca, ortada bırakıldı.

Cemaat cesurdu, çünkü Tayyip Erdoğan’ın, o zamanki medyanın sık kullandığı bir ifadeyle, “bakanlar”, “danışmanlar”, “yaverler”, “korumalar” aracılığıyla “ense köküne kadar girmiş” ti.

O koalisyonun çözülmesi hayli gümbürtülü ve kanlı olmuştu. Hatta şimdiki koalisyonu oluşturan diğer kanat devreye girmemiş olsaydı, Tayyip Erdoğan devri o zaman kapanmış olacaktı.

Ergenekon ve benzeri davalar dolayısıyla tasfiye edilmeye çalışılan derin boyutuyla birlikte o zamanki devletin Gezi’nin bir yan sonucu olarak kurtulması, AKP rejiminin yenilenmesinde, ya da ikinci döneminin başlamasında önceden kimsenin düşünmemiş olduğu bir etken oldu.

15 Temmuz’dan sonra devlette, özellikle güvenlik bürokrasisi içinde oluşan (biçimsel olarak) “bonapartist” kısa arayı, Erdoğan, bu arkasındaki, topladığı sokak güruhu da dahil, yeni destekle, iyi değerlendirerek, malum sivil darbesiyle sona erdirdi.

Erdoğan o sıralarda, resmedilmesini Viktor Hugo’nun fırça darbelerine borçlu olduğumuz, kendi çapında bir “Küçük Napolyon” portresiydi.

Tabii, bu yeni koalisyonun yeni ortağı, eskisinin deneyimlerinden dersler çıkartacaktı. Bu anlaşılır bir şey. İşi sıkı tutacaktı. Erdoğan’a muhafızlık etmek sadece bakanlara, Saray danışmanlarına, hatta “baş danışmanlar”a, yaverlere, güvenlik bürokrasisindeki elemanlara bırakılamazdı. Kuşatma, Erdoğan ve çevresinin yaramayacağı şekilde tahkim edilmeliydi.

Bu arada, Gezi korkusu belki de Erdoğan’dan daha çok bu yeni ortağın ya da yeni ortakların bilincinde yerleşik olmalıdır.

Koalisyonun yeni ortağının ( veya yeni ortaklarının) bu kez Erdoğan’ın zaafını iyi bilmeleri dolayısıyla olsa gerek, ona bir işbölümü önermiş ya da dayatmış olmaları mümkündür. O akçalı işleri, ihaleleri vb çekip çevirirken, diğer kanat “devlet meseleleri” ile meşgul olacaktı. Bu bakımdan Erdoğan’a öncelenmemiş bir hareket alanı yaratılmış olduğu, yakınında bulunmuş olanların malum itiraflarıyla da açığa çıktı (1)

Bu ikinci döneminde Erdoğan ve çevresi için “devletin bekası” teması, yeni ortak tarafından, son yirmi küsür yılda kazanılmış olanların bekası anlamına getirilmiştir. Erdoğan’ın bütün siyasal davranışlarında bu kaygu belirleyici bir konumdadır. Siyasal değerlendirmeler yapılırken, bunun unutulmaması ve ihmal edilmemesi gerekir.

Öbür kanat Erdoğan olmadan iktidarda tutunamayacağını biliyor. Bu yüzden Erdoğan’ı sıkı sıkı tutması gerekiyor. Ne pahasına olursa olsun. Bir erken seçime de, en azından bugünkü koşullarda, izin vermeyeceklerdir. İpten alıp, yeniden, hem de eskisine kıyasla, hayal bile edemeyeceği bir siyasal konumda, iktidar yaptıkları, yeniden var ettikleri Erdoğan’ı şimdi kurda kuşa yedirmek istemeyeceklerdir. Hakları tabii. Ne diyelim?

Ancak bu gidiş de, sürdürülebilir değil. Emperyalistler, sermaye sınıfı, bu arada, onlarla “iltisaklı” iki kanat da, güreşçi tabiriyle, “oyun arayışı” içindeler. Bu işe bir biçimde CHP dahil edilmeden, işin içinden çıkılamayacağında sanki bütün taraflar hem fikir.

Bir yanda, CHP’den çok, AKP’nin üzerine oturmuş olduğu ANAP yapısını devir alma hesapları içindeki İmamoğlu çevresi; diğer tarafta, “Allah devletimize zeval vermesin” kültürüyle yetişmiş Özel. Tabii bir de, joker ya da mikser gibi işlev görmeye hazır Kılıçdaroğlu.

Son bir not olsun, dar alanda kısa paslaşmalar arttıkça, koalisyonun iki tarafının da, daha önce bu netlikte göremediğimiz, ya da hiç göremediğimiz devlet içinden ve dışından, tabii “muhalif” medyadan da bileşenlerini fark ediyoruz.

Paslaşılan alan daralmaya devam edecek. Göreceğimiz hiç bir şey sürpriz olmayacak. Emin olun!

NOT:

Nasıl önceki koalisyon sırasında, AKP’nin iktidarını borçlu olduğu o zamanki ortağı Cemaat, koalisyon iktidarını konsolide etmek için yarattığı davalarda, polis, yargıç ve savcı gibi elemanlarıyla manipülasyonlara başvurduysa, şimdi de benzer bir işlevi başta MHP olmak üzere, bu son koalisyonu oluşturan, bir çoğu “eski soğuk savaş” rejiminin derin devletinin bileşenleri “ulusalcı” ya da “Atatürk milliyetçisi” tabir edilen, mafyayla iç içe geçmiş, asker-sivil bürokratik, siyasal ve medyatik oluşumların, Gezi Davası, Tahir Elçi Davası, Kobani Davası, Gar katliamı Davası ve son olarak Sinan Ateş Davası gibi yargılama süreçlerinde geçmişte Cemaat’in yaptığına benzer bir işlevi yerine getirdiği görülüyor.

Sığınmacılar ve göçmen işçiler sorunu 1

1945’te kurulan dünya düzeninin 1989’da çökmesi sonrasında emperyalizm dünyaya egemen olma stratejisini ilk kez 1990’da Irak’ta; 1991’de Yugoslavya’da uygulamaya koyarak başlattı. Bilindiği gibi daha kapsamlı etaplar halinde bu strateji gerçekleştirilmeye çalışıldı.

Sovyet Bloğu’nun çökmesiyle birlikte dünya çapında var olmasında ve varlığını sürdürebilmesinde çok önemli bir rol oynadığı, ilerici ve sosyal demokratik örgütlenmeler ve politikalar da bir bir sahnenin dışına itildiler.

Dünya çapında emek örgütleri, emekçileri, ihtiyaç sahiplerini gözeten, kollayan yapılar ve politikalar geriletildiler. Toplumsal eşitsizlikleri dünyanın her yerinde, ama özellikle de bu eşitsizliklerin zaten görece daha derin olduğu coğrafyalarda giderek dayanılmaz hale getiren kapitalist-emperyalist uygulamalar sahneye konuldu.

Bu yeni “kavimler göçü” nün nedeni emperyalizmin emeğe, emekçilere, sömürge, yarı-sömürge halklara ve onların örgütlerine ve devletlerine karşı 1970’li yılların sonuna doğru planlı bir biçimde başlattığı ve 1990’dan itibaren ivme kazandırdığı, halen sürmekte olan gerici birleşik saldırıdır.

Emperyalistlerin BOP stratejisi çerçevesinde gerçekleştirdikleri işgaller, zaten emekçi halklar tarafından ağır bir şekilde hissedilen ekonomik baskıları, eşitsizlikleri, maruz kalınan politik şiddeti daha da arttırdı.

Tarihte daha önce görülmüş örneklerinde olduğu gibi derinleşen ekonomik eşitsizlik, artan yoksullaşma, askeri ya da paramiliter işgaller, yoğunlaşan politik şiddet, insanları bir kez daha her türlü riski göze alarak kitleler halinde göçe teşvik etti.

Marx, Kapital’de insan göçünün kapitalizmin eşitsiz işleyişinin bir sonucu olduğunu gösterir. Yani emperyalist aşamasından önce de kitlesel göçler bir olgudur. Emperyalizm devrinde ivme kazanıp, daha geniş bir coğrafyada cereyan eder hale gelir. Kapitalizm her zaman ucuz emek-gücüne ihtiyaç duyar. Bunun farkında olan Marx, bilindiği gibi, Kapitalin ilk cildinin 25. Bölümü’nü, her ne kadar bölüm başlığı “sermaye birikiminin genel yasası” olarak belirtilmiş olsa da, esas olarak, göçün odağında yer aldığı, nüfus soruna ayırmıştır.

Kapitalizmin ilk büyük krizinden sonra globalist finansallaşma eğilimlerinin güçlendiği, emperyalist aşamaya ulaşıp, dünya savaşına yol açtığı bir zamanda, 1880-1920 yılları arasında, sadece ABD’ye göç eden nüfus 20 milyondan fazla. Aynı sıralarda Arjantin’e 5 milyon kadar; Avustralya’ya yaklaşık 1 milyon kişi göç etmiş. Bu listeyi uzatmak mümkündür. Şunu da ilave edeyim, bu göçler savaştan epey önce de, hemen sonra da büyük ölçüde Avrupa ülkelerinden geliyordu.

Ülkeler arasında sadece sürekli yerleşim için değil, iş bulmak, çalışmak için de yoğun göçler vardı. Örnekse, İrlandalılar İngiltere’ye; Belçikalılar Fransa’ya; İtalyanlar İsviçre’ye vb.

O sıralarda, Çin, Japonya ve Afrika ülkelerinden göçler nicelik olarak Avrupalı göçünün arkasından geliyordu.

Bu göçler, “göçmen işçiler” sorunu etrafında 1893’ten itibaren 2.Enternasyonal’in gündemine taşınıyor. Göçmen işçiler, hemen tahmin edilebileceği gibi, sermaye tarafından ucuz işgücü, grev kırıcı gibi roller verilerek yerleşik, örgütlü işçi sınıfına ve onun örgütlerine karşı kullanılıyor.

Bu yönüyle, konu yerleşik işçi sınıfı ve işçi siyasal hareketi içinde huzursuzluklara, protestolara neden oluyor. Göçmen işçiler ve yerleşikler arasında fiziki kavgalara yol açan gelişmeler yaşanıyor.

Ancak asıl sorun kaynağı, kahir ekseriyeti endüstriyel çalışma kültürü ve politik sınıf bilincinden yoksun, kölece çalışma koşullarına yatkın Asyalı ve Afrikalı işçiler oluyor. Protestolar ırkçı bir boyut kazanıyor. Mesela, 1880’li 90’lı yıllarda, ABD, Avustralya gibi ülkelerde, bu Asya ve Afrikalılara karşı işçi sınıfı içinden de geniş destek bulan ırkçı kampanyalar yürütülüyor.

Bu ırkçı kampanyalar toplumsal düzeni tehdit eder bir hal almaya başlayınca, mesela, ABD hükümeti 1882’de ve 1892’de Çinli ve Japon göçünü kısıtlayıcı yasalar çıkartıyor. Sağ kanat bazı sosyalistler beş, on yıl içinde ABD nüfusu içinde sarı ve siyah ırkın ağırlığının çok artacağından duydukları “infial” i dile getiriyorlar. Bu baskılar altında, hükümet tarafından yurttaşlık hakkı kazanmış olan Çinlilerin dahi bu hakları belli koşullarla iptal ediliyor. California eyaleti yoğun Japon göçüne karşı katı, ırkçı imaları olan önlemleri yürürlüğe koyuyor.

Bu yasalara verilen veya verilmeyen destekler yüzünden işçi sınıfı örgütleri ve siyaseti içinde tartışmalar yapılıyor, bölünmeler oluşuyor. Mesela 1901’de Avustralya’da, “Beyaz Avustralya” ırkçı sloganı altında yürütülen kampanya sonrasında çıkartılan anti-göçmen yasası işçi sendikalarının geneli tarafından, birçok sosyalist örgüt tarafından destekleniyor.

2.Enternasyonal henüz Avrupalı göçmen işçilerin sorun olarak görüldüğü bir sırada, 1893’te, 1896’da, göçmen işçilerle dayanışma çağrısı yapıyor. Sosyalist parti ve işçi örgütlerini onlar arasında propaganda çalışmalarını arttırmaya, mevcut emek örgütlerine dahil olmalarını sağlamaya çağıran kararları peş peşe alıyor.

Ancak, 20yy’ın başlarından itibaren, yani 2.Enternasyonal’in halen Marksist olduğu sıralarda, önceki dayanışmacı anlayışının ırkçı çıkışlar, ve çağrılarla protesto edildiğine tanık olunuyor. Bazı etkili Amerikan, İngiliz, Alman, Fransız sosyalistler, sarı ve siyah ırkın “yüksek kültürü temsil eden işçiler” için tehdit oluşturduğunu açıkça dile getiriyorlar.

Bu eğilim özellikle 1904’teki Amsterdam ve 1907’deki Stuttgart kongrelerinde güçlenerek ve yeni görünümlere de bürünerek boy gösteriyor. Amsterdam’da Amerikan Sosyalist Partisi Enternasyonal’e, göçe karşı çıkması, özellikle “geri kalmış ırklar” dan olanların göçünün yasaklanması çağrısı yapmasını istiyor. Çoğunluk bu talebe direniyor. Ancak bu direnç, sosyalist parlamenterlerin “göçü önlemeye yönelik yasama etkinliklerini” desteklemesi yolunda bir kararın çıkmasını önleyemiyor.

Bununla birlikte Kongre’ye katılan delegeler arasında konu etrafında şiddetli tartışmalar oluyor. Enternasyonal’in göç komisyonu “proleter dayanışma ilkesine aykırı” kısıtlayıcı, engelleyici yasa ve önlemlerin reddedilmesi için ısrarcı oluyor. Sonunda sol kanat sosyalistler, oportünist sosyalistleri geri püskürtmeyi başarıyorlar.

1907 Stuttgart Kongresi’nde bu göç tartışmasına paralel denebilecek biçimde, “kolonyalizm” tartışmaları da yapılıyor. Tahmin edilebileceği gibi, bu ikisi arasında, kolonyalizm ve kitlesel göçler arasındaki bağlantı açık ya da örtük olarak daha baştan saptanıyor.

Sosyalist hareket içinde nasıl göç konusunda, enternasyonalist işçi sınıfı siyasetiyle bağdaşmayan yasaklayıcı, kısıtlayıcı, ırkçı söylem ve davranışlar yer bulabilmişse, benzer biçimde, kolonyalizm konusunda da, onu destekleyen, hatta sosyalizm altında bunun daha insani bir şekilde yürütülebileceğini öne süren görüşler, hatta karar tasarıları ortaya atılıyor.

Sosyalist hareketin bu iki tartışma ve bu iki sorun başlığındaki ayrışması, fiilen 1914’te gerçekleşecek kopuşun habercisi olarak görülmek gerekir.

Yine de geçmişteki bu tartışma bize soruna enternasyonalist işçi sınıfı siyaseti görüş açısından yaklaşılması gerektiğini hatırlatması, bu bakımdan bizi uyarması dolayısıyla ayrıca önemlidir.

NOTLAR:

1) Burada çok kabaca özetlediğim tartışmaların ayrıntıları Georges Haupt’un iki ciltlik La Deuxieme Internationale (Mouton & CO, Paris 1969) adlı çalışmasında bulunabilir. Yine iyi özetlenmiş bir kaynak olarak Mark Taber’in yayına hazırladığı Under the Socialist Banner, Resolutions of the Second International 1889-1912, Haymarket Books, Chicago 2021 adlı kitabı önerebilirim. Kolonyalizm konusunu, emperyalizmle ilgili olarak yazmayı düşündüğüm yazıda ayrıca ele alacağım.

Bu arada geçerken şunu da belirteyim, Leninizmin batılı olmayan dünyada büyük bir rağbet görmüş olmasının nedenleri arasında bu tartışmaların ayrıcalıklı bir yerinin olduğunu düşünüyorum.

Evet, emperyalizm kavramı ve sorunu Lenin’in keşfi değildir. Ancak Lenin’in bu kavramı kullanma şekli, yani onu siyasallaştırma şekli Leninisttir. Sonra, onun emperyalizm hakkındaki kitabı 1916’da yazılmıştır. 1917 ortalarında broşür formatında yayınlanmıştır. Ancak, bu tarihten çok önce henüz (1916’daki) kavramsal düzeyinde olmasa da, Lenin olgunun farkındadır, yazılarının, tartışmalarının odağını, doğrudan kavramsal olarak ifade edilmemiş olsa da, oluşturur. Benzer bir şeyi, belli bir ölçüde, ta Komünist Manifesto’dan başlayarak, Marx ve Engels için de söylemek mümkündür.

Mesela, şimdi aklıma Lenin’in Mayıs 1913’te Pravda’da yayınlanan (“Backward Europe and Advanced Asia”) makalesi geliyor (Collected Works’ün 19. cildinde bulunabilir).

Fransız Komünist Partisi’nin 1920’de kurulduğu Tour Kongresi’nde kurucu delege olarak yer alan Ho Chi Minh, Lenin’in fikirlerinin kendisinin marksist anlayışında nasıl bir hızlı dönüşüm oluşturmuş olduğunu bir anı yazısında dile getirir.

Lenin, büyük ölçüde uyuyan, uyanık olsa da çıkış yolunu bulamayan Asya, Afrika, Latin Amerika halklarına, aydınlarına ışık, kılavuz olmuştur. Onların devrimci sosyalist siyasete, Marksizme kanalize olmalarını sağlamıştır.

Tabii, buradan hareketle sahte, “Batı Marksizmi” ve “Doğu Marksizmi” (yani Leninizm) ayrımları yapmak kabul edilemez. Gramsci, Lukacs gibi marksist-leninistlerle, Ho Chi Minh, Mao, Mustafa Suphi, Nkrumah, Castro ve diğer marksist-leninistlerin buluşmak için geldikleri yollar farklıdır sadece. Kimi, sanayileşmiş, emperyalist ülkelerden (ki, dünya savaşının yol açtığı yıkım o zamanki batılı aydınların leninizime yönelmesinde önemli bir işlev görmüştür); kimi sömürge ve yarı-sömürgelerden geldiler.

Bu sahte ayrıştırmalar hep 1956’da karşı-devrimin kapısını aralayan 20.Kongre’nin global çaptaki tahribatının yansımaları olarak görülmek gerekir.

İran seçimleri

Ne zaman İran’da seçimler olsa, Batı medyasında ve tabii genel olarak onun izdüşümü gibi hareket eden bizim medyada da, seçimin “rejim yanlıları” veya “muhafazakârlar” ile “liberaller” veya “Batı yanlıları” arasında cereyan ettiği belirtilir, ve tabii genel olarak kendilerinin tercihinin ikinciden yana olduğu hissettirilir.

Bir kez daha aynısı yapılıyor. Aslında gerçeklik bu kadar kabaca ve net konuşmayı olanaklı kılmasa da, genel hatlarıyla bu tabloya itiraz edemeyiz.

Bugün İran’daki popüler teokratik rejim kırk küsür yıllık reel bir süreçte, devrimler, iç ve dış mücadeleler ve savaşlar içinde oluştu. Elbette yekpare bir bütün değil. Zaman zaman şiddetlenen, hem kendi içinde hem de dışındaki dünyada ittifak arayışlarına ve ittifaklara referans veren sınıf mücadeleleriyle kat ediliyor.

İran, bugünkü iktidar dengeleriyle, uluslararası neo-liberal kapitalist-emperyalist düzene entegrasyona direnen bir ülke. Bu bakımdan kapitalist bir ülke olmasına rağmen siyasal olarak emperyalist hegemonyacı siyasete karşı çıkıyor. Terimin bu dar anlamında, anti-emperyalist bir siyaset izliyor.

İzlediği bu siyaset, emperyalist güçler için büyük önem taşıyan bölgesinde emperyalist siyasetin önünde engel oluşturuyor. En somut güncel örnekleri, Filistin’deki, Suriye ve Yemen’deki anti-emperyalist direnişlere temin ettiği paha biçilmez askeri olanaklar ve verdiği etkin destektir. Özellikle onun bu katkıları sayesinde emperyalistler ve onun bölgesel uyduları bu üç direniş ülkesinde emellerini gerçekleştiremediler. Gerçekleştiremiyorlar. Bunun altını çizelim.

Şimdi İsrail’i her geçen gün zora sokan Gazze saldırısı, İran’ın ve siyaseten ona yakın Hizbullah’ın verdiği destekle kırılamayan Gazze halkının şanlı direnişi emperyalistlerin paniklenmesine neden oldu. Son (ABD başkanlık yarışları tarihinin belki de seviyesi en düşük olan) Trump-Biden tartışmasında bu panik hissedildi. Bu arada, S.Arabistan ve İran arasındaki yumuşamanın, bölgedeki Arap ülkelerinin Hizbullah’ı tanıyacaklarını açıklamalarının bu paniğin oluşmasında önemli katkılarının olduğu da açıktır.

Hizbullah’ın İsrail karşısında yeni bir cephe açmasının, emperyalistler bakımından “İsrail’in güvenliği” sorununu daha yakıcı hale getireceğine kuşku yoktur.

İran’da devrim olduğu sırada nüfusun aşağı yukarı yüzde yetmiş beşi kırsal alanda yaşıyordu. Yani İran küçük toprak sahipleri ve topraksız köylülerin çoğunluğu oluşturduğu, eşitsiz ilişkilerin baskısının nüfusun kahir ekseriyeti tarafından her geçen gün artan ölçüde yaşandığı bir tarım toplumuydu. Bu tarım toplumu şehirlerdeki ticaret burjuvazisi, asker-sivil küçük burjuva devlet memuru, dar bir serbest meslek erbabı, genişçe bir yarı-proleter nüfus, ve siyasal olarak oldukça zayıf bir sanayi proletaryası tarafından çevreleniyordu. Komünist hareketin toplumsal tabanı ağırlıklı olarak (öğretmenler gibi) küçük burjuva kentli sivil memurlardan, serbest meslek erbabından oluşuyordu.

Devrimden sonra emperyalistlerin maşaları Saddam Hüseyin rejimini kullanarak İran’ı uzun bir savaşın içine sokmaları rejimin siyasal konsolidasyonu, toplumsal tabanını genişletmek bakımından olumlu bir işlev görse de, ekonomik olarak tam bir yıkıma yol açtı.

İran’ın ekonomik yeniden inşasında, yeni İslamcı siyasal elitler, özellikle Devrim Muhafızları’nın komuta kademelerindeki figürler çok önemli roller üstlendiler. Belli dar (bürokratik karakteri de olan) bir siyasal grubun esas olarak petrol ve doğalgaz ihracına dayanan büyük kaynakların dağıtımı üzerindeki kontrollerini hatta tekellerini güçlendirdi. Rejime yandaş işadamlarının palazlanması sağlandı. Özellikle neo-liberal özelleştirme politikasının izlendiği sırada bu eğilim takviye edildi.

İran’da çıkarları neo-liberal politikalardan ve dolayısıyla Batı ile işbirliğinden yana olan bir finans burjuvazinin güçlenmesi rejimin siyasal örgütlenmesi içinde de etkilerini gösterdi. Hatta benzer bir örneğini Çin’de gördüğümüz gibi, bu sınıfla üst düzeyde etkili kimi devlet güçleri bağlaştı, veyahut iç içe geçti. Bunlar aynı zamanda, canlı uluslararası ilişkileri de olan kentli “beyaz yakalı” tabir edilen kesimlerle doğrudan ya da dolaylı bağlantılara sahipler. Bu kesimlerin globalist eğilimleri kentli modern orta katmanları da siyaseten onlara yakınlaştırıyor.

Bunların karşısında, kapitalizmle bir sorunu olmayan ama rejimin sürdürülmesini, yani “beka” sorununu öncelikli gören nispeten daha küçük sermaye sahiplerine, devrim muhafızlarının önemli bir bölümüne, orta ve alt seviyedeki bürokratlara, geniş orta ve küçük boy çiftçi nüfusa dayanan dini liderliğin ağırlıklı bir kısmının destek verdiği siyasal kanat var.

Reisi’nin başkanlığına kadar İran bu iki gruptan birisinin siyasal olarak tam egemen olduğu bir görüntü vermiyordu. Rejimin kararsızlığını ( bu kararsızlık “nükleer program” la ilgili tartışmalarda hissediliyordu mesela) dışa vuran bir tür orta yolcu ekonomi-politik hat izleniyordu.

Reisi devrinde ne oldu? Önce bölgede emperyalistlerce başlıca rakip olarak İran’ın karşısına çıkartılan (Bu rekabet aslında İslam öncesi devirden intikal etmiştir- “Şeriat tartışmaları” başlıklı yazımda kısmen değinmiştim) S.Arabistan’la, Rusya ve Çin gibi devletlerin devreye girmesiyle, yumuşama sağlandı. Gerici Arap rejimleri dahi Suriye yönetimini tanıdı. Yani emperyalistler için önem arz eden önemli bir sorun başlığında, belli bir kısıtlı alanda olsa da, onun isterleri hilafına hareket ettiler. Bununla da kalmadılar, yine Suriye, Yemen ve Gazze’deki meşru siyasal yapılarla, emperyalistler aleyhine, ilişkisi olan Hizbullah tanıdılar.

Reisi devrinde iyice şiddetlenen yaptırımlar dolayısıyla çok önemli bir hamle daha yapıldı. Çin ve Rusya ile el altında tutuluyor olsa da, içerideki bu kararsızlık hali nedeniyle, hiç bir zaman uygulamaya konmayan ekonomi-politik antlaşmalar realize edilmeye başlandı. İran maruz kaldığı söz konusu kararsızlıktan çıkarak yönünü artık net olarak Çin ve Rusya’ya döneceğini ilan etmişti.

Özellikle bu son gelişmenin İran’daki globalist çevreleri ne denli rahatsız etmiş olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Tam bu sırada malum “helikopter kazası” oldu. ABD ve İsrail devletlerine baş rol atfedilen senaryolar ortaya çıktı. Olayın hem İran ve İsrail arasındaki kontrollü (askeri) didişmenin sürdüğü bir sırada hem de bu iki ülkenin müdahalesine açık Azerbaycan gibi bir ülkenin ziyareti sonrasında cerayan etmesi bu iki ülke etrafındaki kuşku halelerini takviye etti.

Burada ilginç olan, İran yönetiminin dikkat çekecek kadar soğuk kanlı bir tepki vermesiydi. Evet, geçmişteki kimi benzeri olay hatırlandığında, en dikkat çekici taraf buydu. İran yönetimi, adet yerini bulsun diye, “araştırma ve soruşturma devam ediyor, göreceğiz” mealinde, yani hiç bir sonucun çıkmayacağı şeklinde okunabilecek bir açıklamayla yetindi.

Reisi’nin ölümü yeni bir seçim olanağı anlamına geliyordu tabii. Şimdi bakıyoruz yine “Batı yanlısı bir liberal” ve “devrimci rejim yanlısı bir muhafazakâr” arasında bir çekişme var. İlk tur liberal olanın galibiyetiyle sonuçlandı. Gözlemcilere göre ikinci turu da o alacak.

Elbette, Reisi devrinde de bu güçler arasındaki mücadele yer yer şiddetlenerek sürmüştü. Yerleşik rejimlerin liberal talepler karşısında, her zaman genlerinden kaynaklanan, bir tepkileri olabiliyor. Takıntı haline getirilmiş (büyük harfle) “Beka” kaygusu abartılı siyasal davranışlara yol verebiliyor. Rakip siyasal güçler de bu faylar üzerine abanırlar zaten. Kadınlara “türban” zorunluluğu da rejimin bekası bakımından simgesel bir anlam taşıdığı için onun zayıf karnını oluşturuyor.

Bizdeki eski rejimin “türban” sorunu nasıl AKP rejiminin yükselmesinde bir kaldıraç işlevi gördüyse, İran’da da tersten benzer bir işlevi, ama bu kez, liberaller için yerine getirmektedir. Bir kadının örtünmediği için katledilmesi, geniş ve modern bir genç nüfusa sahip İran’da, özellikle kentli orta katmanlar arasında infiale yol açtı. Tabii bu seçimlerde liberal aday bunun siyasal getirilerini de toplamış olmalıdır.

Ancak, şunu da hatırlatayım: 2012 yılında World View Forum tarafından yayınlanan bir kaynağa göre (S.Flounders: War Without Victory) İran’daki üniversite öğrencilerinin yarısından biraz fazlası kadın. Ülkedeki hekimlerin üçte birinden fazlası kadın. Devrim gerçekleştiği sırada (1979), kırsal kesim kadınlarının en az yüzde doksanı okur-yazar değildi. Kentlerde bu oran en az yüzde kırk beşti. Kadın başına doğum oranı 2023 yılında 1.6’ya gerilemiş (Türkiye’de 1,5).

Pekiy, ikinci turu da aynı aday kazanırsa ne olacak? En yakın olasılık, İran’ın tekrar kararsızlık devrine ricat etmesi, ağırlaşan yaptırımların baskısı altında, süreç içinde rejiminin zayıflaması ve hatta belki de çözülmesidir. Tabii içinde bulunduğumuz konjonktürde, böyle bir çözülme için uluslararası etkenlerin de rol oynaması beklenmelidir.

Şimdi uluslarası etken demişken, ekonomik olarak Çin’in ve askeri olarak Rusya’nın mevcut emperyal düzen içinde açmış oldukları gediğin ne kadar önemli bir siyasal rol oynamakta olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. Emperyalistler tarafından kuşatılan, baskılanan ülkelere öncelikle soluk alacakları, sonra kendilerine yeni bir yol seçecekleri olanak sunuluyor. Emperyalizmle mücadele bakımından bu son derecede önemli. Bunun da altını çizelim.

Şimdi bu koşullarda çıkıp, Çin, Rusya emperyalist ülkeler, bunların ABD ile, NATO ile mücadelelerinde taraf olmayalım demek, açık bir oportünizmdir. Başlangıcından beri tek emperyalist merkez olan ABD, Britanya ve Kıta Avrupası’nın (sonra buna tek Asyalı ülke olarak Japonya’da dahil olacaktır) halen birleşik bir saldırı halindeki emperyalist siyasetlerine hizmet etmektir.

Bu emperyalizm konusuna başka bir yazıda değinmeyi umuyorum. Ancak emperyalizmi diyalektik anlamda bütünsel bir olgu olarak görmeyen, onu “alt”, “üst” diye ayıran yaklaşımların gerçeklikle ve marksist-leninist yöntemle bağdaşmadığı açıktır.

Aynı biçimde, “global kuzey” ve “global güney” şeklindeki muğlak, marksizmi-leninizmi bir “üçüncü dünya” teorisi haline getirme gayretindeki anlayışları da kabul edemeyiz.

Şimdi deniliyor ki, “Efendim emperyalistler, ABD artık her istediğini Türkiye gibi ülkelere yaptıramaz”. Eskiden yaptırabiliyor muydu? Mesela, Suriye konusunda, daha önce Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşü sorununda, Kıbrıs’ta, “haşhaş sorunu” nda… Bunlar şimdi hatırladıklarım. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bugün Almanya, Fransa gibi ülkeler emperyalist, ABD hegemonik sisteminin bileşenleri, bugün artık dünya savaşı koşullarının oluştuğu bir durumda, maruz kaldıkları bütün ekonomik zararlara ve iktidar bloklarından yükselen bütün itirazlara, yakınmalara rağmen ABD’ye nazaran “uydu” gibi hareket ediyorlar.

Bir başka örnek olay Japonya. ABD’nin başını çektiği hegemonik yapı içinde bugünkü Çin’e benzer şekilde, ekonomik olarak hızla büyüyordu. Hatta o zaman yapılan yorumlarda, o temposuyla Japonya’nın 2000’li yılların başlarında ekonomik olarak ABD’yi aşacağı iddia ediliyordu. Ne oldu?

ABD, Japonya’nın ipini çekti. Yen’in dolar karşısındaki değerini daha da yükseltmesi için Japonya’ya sürekli baskı yaptı. Böylece ihracat pazarlarına bağımlı Japon ekonomisinin rekabet yeteneğini azalttı. ABD ile ticaretinde, ABD lehine kısıtlamalar getirdi. Japon ekonomisinin büyümesi engellenmiş oldu. Diğer taraftan ABD, Deng’in Çin’iyle anlaşarak onu Japonya’ya karşı ekonomik olarak destekledi. Japonya hepsini kabullenmek zorunda kalmadı mı?

Şimdi Çin bunun farkında olduğu için ABD hegemonik sisteminin dışında kalmaya çalışıyor.

Emperyalizm kendi içinde çelişki ve çatışmaları barındıran global çapta, bütünsel bir sınıfsal-siyasal hegemonya düzenidir. Siyasetinin odağında bu düzenin sürmesi, sürdürülmesi yer alır. Kendi içinde özerk “alt”, “üst” güç odaklarının oluşmasına izin vermez. İçindeki gerilimleri gücünü bölmeden çözer. Bugüne kadar böyle olmuştur. Bundan sonra da ayakta kalabilmesi için böyle olması gerekiyor.

NOT:

CHP mitinglerinin “gaz alma ” işlevi görmek ya da “top çevirmek” için organize edildiklerini söylemiştim. Elbette görünür gayesi, Şimsek’in OVP’sinin başarıyla uygulanabilmesi için iktidara ihtiyaç duyduğu zamanı vermektir. Söylemeye bile gerek, sermaye sınıfının talebidir bu. Ancak, bu bir siyasettir.

Şimdi çıkıp, “canım evet durum böyledir, ama mitingler de olsun, hareket olur, fena mı” mealinde konuşmak bir siyaset değildir. Eğer o mitinglere katılanları, diyelim, “hükümet istifa!”, “Türkiye el ele erken seçime”, “Hemen, derhal erken seçim” gibi talepleri seslendirmeye ikna edebilirseniz, yani o mitinglere bu yönde müdahale edebilirseniz, “top çevirme” siyaseti yerine, “derhal erken seçim” siyasetini koyabilirseniz, bu bir siyaset olur. Karşıt siyaset olur.

Yoksa, laf olsun torba dolsun!

Sinan Ateş cinayeti rejimin zayıf karnı mı?

Ülkücü faşistlerin ne olup, ne olmadıklarını gayet iyi biliyoruz. Geçmişte ve bugün de en önemli işlevleri uluslararası finans kapitalin siyasal ve askeri organizasyonlarına entegre devletin, devrimci talepleriyle solun meşruiyetinin, dolayısıyla devrimin güncelliğinin geniş halk sınıfları nezdinde teyit edildiği koşullarda, faşizm ya da başka bir otoriterlik formunda “olağanüstü hal” rejimleri inşa edebilmek için kullandığı paramiliter tabir edilen güçlerdir. Bu amaçla yasa dışı lümpen yapılarla ihtiyaç duyulan bağlantıları kurmak ülkücü organizasyonun ve onun en tepesinde bulunan MHP’nin asli işlevleri arasındadır.

Sinan Ateş siyasal işlevi böylesine net ve birçok kez hizmet ettiği devletin hukuku tarafından da tescil edilmiş bir yapının başkanıydı. Dahası, kendisi de bizzat bu demokrasi ve devrim karşıtı işlevlerini sahiplenmekte, oradan devrim ve demokrasi güçlerine tehditler yağdırmaktaydı.

Tamam, devrimciler siyasal vicdanın temsilcileridir. Ancak, köre öldükten sonra badem gözlü muamelesi de yapmayalım. O örgütünün işlediği ya da işlenmesine katkı yaptığı bir çoğu “faili meçhul” bırakılmış cinayetlerin savunucusuydu. “Devrimci vicdan” ın bir bumeranga dönüşmemesi lazım.

Şimdi, Sinan Ateş üzerinden ülkücülüğün meşrulaştırılmasına devrimcilerin, demokratların izin vermemesi gerekir. Erdoğan ve Gülen gibi islamcıların yaptıkları gibi, ağlama terapileriyle, gözyaşlarıyla işi bir melodrama dönüştürmekten kaçınmalıdır.

Bakın bu cinayetin, anlaşılır bir biçimde, iktidarın zayıf karnı olduğu gerekçesiyle sürekli gündemde tutulduğu sırada, solcu bir figür olarak Diyarbakır’da katledilen Tahir Elçi’nin mahkemesi görüldü, üç katil sanığı hakkında beraat kararı çıktı. Onun da geride bıraktığı bir eşi ve çocukları var. Üstelik eşi CHP’de vekil. Mahkeme kararı CHP’nin dostlar alışverişte görsün tepkisiyle geçiştirildi.

Bu Ateş cinayetinin bu kadar işlenmesi aslında iktidarın büyük ortağının, küçük ortağa karşı bir taktiğidir. Muhalefeti de kullanmasını sağlayan şantaj aracıdır. Görüldüğü kadarıyla, büyük ortak küçükten almak istediğini alana kadar bu Ateş’i harlayacaktır. İkisi arasındaki el ense çekmede, muhalefetin ve bu arada “sol vicdan” ın da konu mankeni olarak işlev görmesi istenmektedir.

Bu iktidarın kendi içindeki çelişkilere oynanarak çözülmesi kolay değildir. Bu dolaylı yola 31 Mart’tan sonra ne gerek var? Rejimin asıl zayıf karnı 3-5 ay içinde gerçekleşebilecek bir erken seçimdir. CHP yönetimi bunu mümkün olduğu kadar öteleyerek bir kez daha rejime hayat öpücüğü vermek görevini yerine getiriyor. Bu söz konusu cinayetle ilgili gündem ve ona yaklaşım biçimi de bu görevin yerine getirilmesine katkı yapıyor.

1 Temmuz günü Ateş davası başlıyor. Muhtemelen, en sonunda, koalisyonun sürmesini temin edecek surette birkaç kanlı kelle ortaya atılarak bu iş kapatılacaktır. Bu rejim çökmeden bu dava aydınlatılamaz. Dahası, hiç bir demokratik sorun çözülemez.

Medyadan öğrendiğimize göre, CHP bu mahkemeye yoğun ve en üst düzeyde ilgi gösterecekmiş. Yani orada da belki bir “Sinan Ateş mitingi” yapacak.

Faili meçhullerin aracı ve destekçisi olan bir örgütün lideri, iç hesaplaşmalar yüzünden, “faili meçhul” e kurban gitti. Her faili meçhul gibi onun failleri de bulunsun, ceza alsınlar elbette. Ama solun binlerce faili meçhul kurbanı ne olacak? “Sol vicdan”, Ateş vakası kadar da olsa, onlar için sızlamayacak mı? Sıktı bu arabesk! Acilen aklımızı başımıza toplayıp, kendimize gelmemiz lazım.