Dünya Savaşı tehlikesi uzaklaştı mı?

Hiçbir dünya savaşı belli bir günde, belli bir olayın vesile olmasıyla, ya da tetiklemesiyle başlamaz. Hiç unutmam, bir Amerikalı tanıdığımla Berlin Duvarı’nın yıkıldığı sıralarda söyleşirken, “eyvah, 3.Dünya Savaşı geliyor” demişti.

Yani dünya savaşları ( modern zamanlardaki dünya savaşlarının, iki protipi olarak görülebilecek, Napolyon Savaşları ve Kırım Savaşı da dahil olmak üzere, 1.Dünya Savaşı, 2.Dünya Savaşı’nın cereyan ettiği merkezi coğrafya Avrupa idi. Çünkü sermaye yoğunlaşmasını, merkezileşmesini kontrol eden büyük rakip güçlerin yer aldıkları coğrafya burasıydı) bir süreç içinde, rakip güçlerin kararlı olmayan ittifaklarıyla, ileri ve geri adımlarının eşlik ettiği, o arada bir takım mevzilerin kazanılıp yitirildiği farklı etaplardan geçerek olgunlaşır, ve belli bir anda, ufak bir kıvılcımla dahi patlak verir.

Bu çerçevede, mesela, siyasal olaylar bağlamında, 1.Dünya Savaşı’nın erken etaplarını, kabaca, 1870 Fransa-Prusya savaşı, 93 Harbi, 1878’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli ya da Balkan toprakları üzerindeki egemenliğinin erozyona uğratıldığı Berlin Konferansı, onun önünü açtığı 1912 Balkan Savaşı olarak kabaca işaret edebliriz. Tabii arada, bu anılan olaylara göre daha az önem taşıyan, 1904-5 Rus-Japon Savaşı’nı, 1906 1.Fas Krizi’ni, 1911 Agadir Krizi’ni (ya da 2.Fas Krizi) ilave edebiliriz.

Ancak bütün bu siyasal krizleri yaratan Britanya İmparatorluğu’nun kapitalist- emperyalist bir karakter kazanmış hegemonyasının, esas olarak, Almanya gibi yükselen yeni kapitalist-emperyalist bir gücün de meydan okuması nedeniyle sönme sürecinin ivme kazanmış olmasıydı. Bütün bu gelişmeler, bugün de olduğu gibi, kapitalizmin aşırı üretim, azalan kâr oranları yasasının devreye girmesinin, yani genel olarak kapitalizmin bunalımının siyasal görünümleriydi.

Bu açıdan bir değerlendirme yapıldığında, halen 3.Dünya savaşının bir süreç olarak başlamış olduğunu, devam ettiğini, koşulların farklı tempoda da olsa, sürekli olarak bu süreci olgunlaştırdığını söyleyebiliriz. Bugün için bu sürecin durdurulmasının ya da anlamlı ölçüde ötelenmesinin halen mümkün olabileceğine dair bir inancı seslendirenler var.

Bu kişi ve çevrelerin, son zamanlarda, sunabildikleri birbiriyle bağlantı iki argüman var: Nükleer silahların kullanılmasının kaçınılmaz olacağı böyle bir savaşın göze alınamayacağı, ve Trump gibi bir başkanın da bunun bilincinde olarak barışçıl bir politika vaat etmesi.

Önce şunu hatırlatmak isterim, 2.Dünya Savaşı da nükleer bir savaştı. ABD, hiç gereği yok iken, savaşın sonunda, daha çok SSCB’ye gözdağı vermek için Japonya’ya iki nükleer saldırı gerçekleştirmişti(1). Muhtemelen, eğer SSCB hidrojen bombasını üretmemiş olmasaydı, ona karşı da nükleer bir saldırı gerçekleştirilecekti.

Emperyalistlerin sadece şu son zamanlarda Ukrayna ve Suriye’de, Filistin’de yaptıklarına bakarak, hem geçmişte yaptıklarını hem de gelecekte yapabileceklerini daha iyi kavramak olanaklıdır.

Beşar Esad 2017’de, bir ABD haber kanalına verdiği mülakatta, ABD’de başkanların siyasal kararlarda belirleyici bir konumlarının olmadığını, başarılarının Amerikan devleti için ölçütünün Amerikan derin devletinin önlerine koyduğu politikaları uygulama kapasiteleri ya da performansları olduğunu söylüyordu. Yani Esad, ha Trump ha bir başkası fark etmez demek istiyordu. Bu arada Esad, “ABD derin devletinin müttefiki, müttefikleri yoktur. Olamaz. Onun sadece uyduları, maşaları, kuklaları vardır” diyerek, gayet önemli bir şey daha söylüyordu.

Trump, Kasım ayında seçimi kazanır kazanmaz, ABD derin devletinin hizmetindeki “çekirdekten yetişme” Biden onun kucağına, barışçı bir bir biçimde yaklaşacağını tekrar tekrar duyurduğu Ukrayna sorununu daha da tırmandıracak bombalar bıraktı.

Bilindiği gibi, bu tırmandırma hamlesi karşısında, Putin de, Oreshnik Füze sistemini Ukrayna üzerinde başarıyla deneyerek caydırma hamlesini gerçekleştirdi. Bu Oreshnik füzeleri sesten on kat hızlı, adeta bir meteroid etkisi yaparak hedefine çapıyor. Şu an itibarıyla, bu füzeyi hedefine ulaşmadan imha edebilecek bir füzesavar sistemi kimsenin elinde yok. Üstelik, konvansiyel silah kategorisinde de değil, nükleer savaş başlıkları da taşıyabiliyor.

Yani nükleer caydırıcılığın belli bir aşamada (Son Putin doktrinine göre Rusya’nın egemenliği bir askeri ittifak -NATO olarak okunmalıdır- tarafından hedef alındığında, tereddüt edilmeden taktik nükleer silahlar kullanılması seçenekler arasında olacaktır) işlevsiz kalabileceği artık telaffuz edilebiliyor.

Gelgelelim, beklenen savaşın patlak vermesini önleyecek ya da daha da öteleyecek bir eğilimin rakip güçler arasında güçlenmekte olduğunu iddia etmemizi meşrulaştıracak bir takım gelişmeler de oluyor.

Önce, Trump Ukrayna’da “acil ateşkes” çağrısında halen direniyor. Sonra, Rusya’nın konvansiyel olmayan çok etkili orta menzilli bir füzeyi ilk kez Ukrayna’da kullanması, ardından Suriye’nin feda edilmesi, rakip güçlerin, en azından bir süreliğine, kendi dar bölgesel etki alanlarına odaklanacakları izlenimini yaratıyor.

Trump, ülkesinin toparlanmak için bir süre kendi coğrafyasına çekilmesi anlamına gelen açıklamalar yapmıştı. Çin, zaten son ekonomik gelişmelere bakıldığında, bölgesine daha fazla odaklanmayı hedefliyor. Özellikle ÇKP Politbürosunun 15 yıldır kararlılıkla uyguladığı sıkı para politikasını gevşetme, faizleri düşürme kararlarıyla, iç pazarın, kamu harcamalarını da arttırarak canlandırılması gibi sonuçlar doğurması öngörülmektedir.

Öte yandan, Çin zaten kendi bölgesinde artık hemen hemen hegemonik bir güç haline gelmiştir. Sadece bölgesinin devasa ekonomik potansiyeli dahi Çin ekonomisinin, eski oranlarında olmasa da, büyümesini sürdürmesini temin edecek düzeydedir.

Bir de, BRICS var tabii. Bu yapı büyük ve reel bir ekonomik olanağa tekabül ediyor. Çok büyük bir parçası Asya’da konumlanmış (Trump bunu ekonomik araçlarla nasıl çalışamaz hale getirebilir? ).

Sonra, anti-hegemonyacı güçlerin başını çeken Çin ve Rusya (son Suriye olayı örneğinde olduğu gibi) jeo-politik bir mevzi yitirirken, aralarındaki ticareti, ve dünya ile ticaretlerini de tabii, ABD hegemonyasının reel kontrolü dışındaki çok daha ekonomik bir ulaşım yolu olan-Rusya ve Çin arasındaki deniz ulaşımı mesafesi yaklaşık 2 hafta kısalıyor- Arktik Denizi üzerinden, hiç mola vermeksizin, ilk kez hiç hız kesmeksizin gerçekleştirdiler. yani ticaret yolları söz konusu olduğunda kendilerine alternatif bir alan açtılar. Bu da çok önemli bir jeo-ekonomi-politik kazanımdır.

Rusya ve İran’ın Suriye’den çekilmeleri de içlerine daha fazla odaklanma eğilimlerinin bir işareti olarak görülmelidir. Şu an için görünüm, sanki Trump ABD’si ve rakipleri karşılıklı olarak stratejik bir denge halini kendi alanlarına çekilerek gerçekleştirmek istiyorlar. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse, bunun ne kadar sürdürülebilir olduğunu tahmin edemeyiz tabii.

Bu açıdan bakıldığında, Rusya ve İran için çok önemli bir jeo-politik kayıp olarak görünse de, Suriye bu rekabet içinde sadece kaybedilmiş bir muharebe olarak görülmek gerekir. Bizim için elbette çok önemli sonuçları olacak gibi görünmektedir. Ancak ben genel tabloya, bu anti-hegemonya mücadelesinin asli taraflarının karşılıklı konumları açısından bakmaya çalışıyorum.

Daha çok mevziler, Suriyeler, kazanılıp kaybedilecektir(2). Belli mi olur, bir bakarsınız, Rusya, Akdeniz’de başka, çok daha önemli “Tartus’lar” bulmuş… (3)

Yalnız, şunu bileceğiz, emperyalizm varsa, savaşlar, dünya savaşları kaçınılmazdır. Altta yatan temel sorun, kapitalizmin aşırı üretim, azalan kâr oranları belasına yazgılı olmasıdır. Emperyalizm bu yazgıyı hızlandırmak gibi bir işlev görmektedir. Emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşamasıdır demek, onun kötü kaderinin de artık en yüksek aşamasına erişmiş olduğu anlamına geliyor.

 

NOTLAR:

(1) Bir an için bu bombaları Stalin’in SSCB’sinin atmış olduğunu düşünelim. Emperyalist anti-komünist propaganda bunu nasıl kullanırdı? Söz konusu ABD olunca, herşeyi yapması mübah oluyor. Çünkü ne yaparsa, “insan hakları” ve “demokrasi”, “uluslararası toplum” için yapıyor. Sahte yalan belgelerle SSCB’nin Ukrayna’da, şurada burada kitlesel halde katlettiği insanlardan söz edenler, ABD’nin nükleer silahı ilk kullanan ülke olduğunun lafını bie etmiyorlar. Aynı şekilde, Gulag’da -R.Medvedev’e göre 60 milyon; Solzenitsin’e göre 110 milyon kişinin öldürülmüş olduğu yalanını yayanlar, halen ABD’nin Küba adasındaki Guantanamo esir kampında nelerin olup bittiğini, orasının nasıl cihatçı terörist eğitim merkezi olarak kullanıldığının sözünü dahi etmiyorlar.

Ha Gulag’a gelince (Gulag, zorunlu çalışma kamp ve kolonilerinden oluşan bir hapishaneler,daha doğrusu, bir cezalandırma sisteminin adıdır), şimdi Rusya’daki anti-Sovyet Putin yönetimi, Rusça wikipediada arşiv belgelerine dayanarak, yıl yıl mahkum ve ölü sayılarını yıllar önce yayınlamıştı. 1918-1960 yılları arasında ölen mahkumların sayısı yaklaşık 1,6 milyondur. Bunların kahir ekseriyeti adi mahkum ( mesela, 1951’de toplam mahkum nüfusu yaklaşık 2,6 milyon kadar, bunların 580 bine yakını politik mahkum) ve aklımda kaldığı kadarıyla, yarıya yakını Sovyet halklarının da kurbanı olduğu salgın hastalıklardan dolayı ölüyor. Mesela otuzlu yılların başındaki tifüs salgınında. Bir de tabii savaş koşullarının tüm Sovyet halkları için yarattığı beslenme sorunları vardı.

Bu arada, en az 15 ülkeden oluşan emperyalist koalisyonun yaklaşık yüz bin askerle müdahil olduğu iç savaşta öldürülen milyonlarca Sovyet yurttaşından, yine emperyalist 2.Dünya Savaşı’nda öldürülen 27 milyon Sovyet yurttaşından söz edilmez.

(2) Suriye’de bir “iç savaş” yoktu. Esad yönetimine karşı halk hiç bir zaman ayaklanmadı. Esad halkıyla savaşmadı. Türkiye’nin “liberalleşmiş” solcuları, komünistleri ısrarla, Batı liberal medyasının etkisi altında “iç savaş” demekte ısrar ediyorlar. Suriye’ye karşı emperyalist bir saldırı vardı. Madem “iç savaş” vardı, o savaşın arkasındaki halk nerede? Güya çoğu Esad yönetiminden kaçmış Türkiye’deki sığınmacılar dahi dönmüyorlar. Dönmeyecekler.

İkinci bir konu, Esad Suriyesi’nin diktatörlük olduğu. Elbette genel olarak her burjuva düzeni bir diktatörlüktür. Bu anlamda, Amerika, Fransa, Almanya, Rusya vs hepsi diktatörlük. Esad Suriyesi, Arap dünyasının en demokratik devletiydi. Hep söylüyorum, “demokratik”, “demokrasi” ye indirgenemez. Demokrasi, siyasal yapının, alanın demokratikleşmesi demektir. Demokratik olmak, halkın, kamunun ülkesinin yönetimi, ülkesinin kaderinin belirlenmesi konusunda, sınıfsal, etnik, dinsel, cinsel vb dışlanmalar söz konusu olmadan söz sahibi olabilmesidir. Egemenlik hakkını kullanabilmesidir. Bu manada, “cumhuriyet”, “laiklik” , “kadın hakları”, “işçi hakları”, “sosyal haklar” büyük demokratik adımlardır. Pekala, bir ülkede çok partili bir siyasal yapı olabilir, ama ülke bu demokratik haklardan mahrum da olabilir. Ya da demokratik haklar sadece kağıt üzerinde kalmış olabilir. Mesela, bugün Türkiye’nin geldiği yer burasıdır. Cumhuriyetle birlikte adım adım kazanılmış, demokratik haklar sürekli budanmaktadır.

Sonra, baba Esad devrinde sürekli olarak kadın hakları, laiklik gibi demokratik haklar alanında geliştirmeler yapılmak istendi. Bunlar her zaman İhvancı muhalefetin direnişleriyle karşılaştı. İşi, bölgedeki gerici Arap rejimlerinin ve İsrail ve değişmez müttefiki Türkiye’nin katkılarıyla şiddete kadar vardırdılar.

(3) ABD dışişleri bakanlığı adına politika üreten kuruluşlardan birisi olan Suriye Çalışma Grubu’nun eşbaşkanı Dana Stroul, 2019 yılında, yaptığı bir konuşmada, ülkesinin Suriye topraklarının üçte birini kontrol ettiğini, buradan çıkmayı düşünmediğini, kontrol ettikleri toprakların Suriye’nin kuzeydoğusunda yer alan ekonomik bakımdan en değerli coğrafyayı içerdiğini (Suriye’nin petrol ve en verimli tarım arazilerinin, su kaynaklarının olduğu bölge), Suriye’nin gerisinin zaten kendilerini ekonomik olarak ilgilendirmediğini açıkça söylüyordu. Ve ilave ediyordu: Esad yönetimine ekonomik değeri olmayan moloz yığınını bıraktık (Silinmemişse, halen o açıklamasının videosu youtube bulunabilir). Yani Esad yönetiminin ekonomik can damarlarını ABD ve o sahadaki maşası PYD-PKK kesmişlerdi. Esad, ülke ekonomisi yaptırımlarla, işgallerle felç edildiği için ayakta duramadı.

Cihatçılar Halep’e girdiklerinde, ilk yapılan iş, günde 2 saat elektrik verilen kente 24 saat elektrik vermeleri oldu. Bunu Türkiye temin etti. Propaganda amacıyla tabii. Halep halkı psikolojik olarak iyi şeylerin olacağına ikna edilmek istendi. Bunu da bir not olarak belirteyim.

Elbette, Irak’ta, Libya’da gördüğümüz gibi, ABD,İsrail,Türkiye ve sahadaki maşaları Suriye’de kurulu her şeyi yıkacaklar. Ülkenin zenginliklerini, varlıklarını yağmalayacaklar. Geride, birbirlerini boğazlamakla meşgul her geçen gün vahşileşecek bir güruh bıracaklar. Pek yakında!

Kim kazandı, kim kaybetti?

Suriye üzerine yapılan son tartışmalar, Suriye’deki bu gelişmeden kimin kazançlı, kimin zararlı çıktığı konusunda yoğunlaşıyor.

Öncelikle kaybeden net olarak bellidir: Suriye ve bölge halkları. Gerisi, şu ya da bu ülkenin kayıpları bu asıl kaybeden yanında önemsizdir.

Elbette emperyalist-kapitalizmin saldırganlığının, iniş-çıkışlarla da olsa, sürdüğü koşullarda, her “zafer” ya da her “yenilgi” kalıcı, ya da göründüğü şekliyle kalıcı olamaz. Mücadeleler alanından söz ediyoruz, nasıl dünün galipleri bugünün mağlupları olabiliyorsa, bugünün galipleri de yarının mağlupları olabiliyorlar.

Revizyonistler, oportünistler, genellikle sermaye sınıfının ya da emperyalizmin konjonktürel, geçici kazanımlarına dayanarak, marksizm-leninizmin, anti-emperyalizmin yenildiğini, artık ömrünü tamamladığını, veyahut “revize” edilmesi gerektiğini iddia ederler.

İşte, ekonomide göreli bir refah dönemine girilmişse, politik ve askeri olarak emperyalizm bazı geçici mevziler kazanmışsa, hemen devreye girip, diyalektik ve tarihsel materyalizmin bu gelişmeleri öngöremediği için yanlışlandığını, artık kapitalist gönencin insanlığın genelini kucakladığını, aşırı üretim krizleri iddiasının boşa düştüğünü, marksist değer kuramının kapitalizmin kat ettiği son gelişmelerle çeliştiğini, emperyalizmin askeri gücünün yenilemez olduğunu öne sürerler. Tabii bu durumda da, artık sınıf mücadeleleri, emek ve sermaye arasındaki politik savaşım ve ondan ayrı düşünülemeyecek anti-emperyalist mücadele anlamsız olmaktadır.

Şimdi de, “Suriye’nin düşmesi” teması etrafında benzer iddiaların gündeme getirildiğini görüyoruz, göreceğiz.

Elbette, bugün itibarıyla, bölgede ABD’nin, İsrail’in ve Türkiye’nin, sahada kontrol edebildikleri maşaları aracılığıyla elleri güçlenmiştir. Ancak, bu halin sürekli derinleşen bir kaos ortamında ne kadar sürebileceğini kestirmek güçtür. Ne olursa olsun, bu hakim görünen güçlerin farklı çıkarları, öncelikleri çatışmalara yol açacaktır. En önemlisi, bölgenin mevcut ve potansiyel anti-emperyalist direniş güçleri olup biteni kabullenmeyeceklerdir. Pek yakında, işlerin öyle “galipler”in iddia ettikleri gibi pürüzsüz yürümeyeceğine tanık olacağız.

Bu derinleşecek kaostan bütün bölge ülkelerini kat eden uzun süreli siyasal istikrarsızlık çıkacaktır. Bu kaostan ve istikrarsızlıktan bilindik yollarla, düzen içinde kalarak çıkmak olanaklı olmayacaktır.

O bakımdan, erkenden sevinmek veya üzülmek doğru değildir. Son gülenin kim olacağı önemlidir. Emekçi halklar mahkum edildikleri bu uzun ve genel gericilik dönemini aşmak ihtiyacını, bu son gelişmeler ve onları izleyecek daha beter olaylar karşısında siyasal bir tepki vermek zorunluluğunu yakıcı bir biçimde hissedeceklerdir.

Kimse kazandım, bitti bu iş, malı götüreceğiz diye sevinmesin. Sermayeci bir anlayışla, bu kadar farklı çıkarı temsil eden güçlerin birlikteliği çok uzun sürmeyecektir.

“Halklar”, “insan hakları”, “demokrasi” , “demokratik toplum”, “ulusların kaderlerini belirleme hakkı” vb kavramlar, sadece emperyalistlerin işlerini görürken kullanma ihtiyacı duydukları ideolojik malzemedir. Emperyalizm, kendi merkezleri dışında, ulusal olan her yapıyı yıkmaya çalışır. Bunu yaparken de, dinsel ideolojiyi, cihatçı terörünü kullanır. Dinselleştirerek, laiklik olmadan oluşturamayacağınız ulusal zemini ayağınızın altından çeker. Sizi dini, etnik-dini cemaatler olarak saflaştırır.

Türkiye’ye gelince, bugün itibariyle en uzun sınırını oluşturan Suriye’de, ABD kontrolündeki PYD-PKK; daha çok kendi kontrolünde olduğunu sandığı HTŞ ve tabii Suriye’nin kendisi için stratejik noktalarını ele geçirmiş İsrail ile komşu olmuştur. Ha bu arada, Suriye’nin çöl kısmında, ABD himayesinde varlığını sürdüren IŞİD’ı da ihmal etmeyelim. Suriye’nin kıyı bölgelerinde yaşayan heteredoks şiilerin Hizbullah’la bağlantıları da henüz kopartılamamıştır.

Bu çerçevede dikkat çekilmesi gereken bir başka mesele de, bölgedeki sınırların giderek daha belirgin şekilde belirsizleşeceğidir. Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Türkiye sınırları üzerinde kontrol giderek olanaksızlaşacaktır. Bu da mevcut istikrarsızlığı daha da derinleştirmek gibi bir rol oynayacaktır.

Bugün Türkiye’den Suriye’ye ters bir göç olacağı beklentisi vardır. Gerçekçi görünmüyor. Gidenler olabilir, vardır da, ancak, çok daha kalabalıklaşmış olarak geri gelmeleri kaçınılmaz görünmektedir.

Hani derler ya, “durmuş saat bile günde bir kez doğru zamanı gösterirmiş”, Tayyip Erdoğan da demagojik olarak, öyle (Erdoğan tipi popülist liderlerin genel olarak sık yaptıkları gibi) düşünmeden ağızdan çıkarılan laf anlamında, “İsrail bize saldırabilir” öngörüsü (!) birlikte Suriye’ye saldırmalarıyla gerçekleşmiş görünüyor. Çünkü İsrail’in Suriye’ye saldırması gerçekte Türkiye’ye de saldırması anlamına geliyor.

Erdoğan için de, Netanyahu için de bu durum sürdürülebilir değildir (1)

NOTLAR:

1) Şimdilerde bir çok yorumcu Erdoğan’ın yeni bir seçim zaferine hazırlandığını iddia ediyor. “Suriye fatihi” olmak Erdoğan’a yeni bir seçim zaferi getiremez. Vaktiyle, Ecevit de “Kıbrıs fatihi” olmuştu. Girdiği erken seçimi kaybetti. Ya da beklediği gibi, partisi tek başına iktidar olamadı. Tersine, ülkede derin bir siyasal kriz başgösterdi.

Öte yandan, Erdoğan’ın seçim kazanmak için Suriye’ye ihtiyacı yok ki. CHP, ve muhtemelen tekrar, DEM parti var.

Duygusal değerlendirmeler

Suriye’deki gelişmeler karşısında, tepkisel olarak, “Rusya ve İran artık bittiler” biçiminde değerlendirmeler yapılıyor. Çok yanlış.

Rusya ve İran halen dünyanın, özellikle de bulundukları bölgenin en güçlü devletleri arasındadır. İç ve dış etkenler yüzünden meydan okudukları hegemonik güç karşısında geri adım attılar. Olan budur. Buradan bu iki ülkenin bittiği sonucunu çıkarmak çok yanlıştır.

Emperyalist stratejiyi, Suriye’nin müttefiklerinin siyasal davranışlarını bir yana bırakacak olursak, başarılı bir direnişten sonra Suriye’nin düşmesinin gerçekçi nedenlerini Suriye devletinin kendisinde de aramak doğru olacaktır. Ta baba Esad devrinin son döneminden itibaren Baas Rejimi bürokrasisi, siyasal elitleri yolsuzluk, yağma gibi edimleriyle devleti, toplumu çürütmüştü. Oğul Esad bu durumu değiştiremedi. Üstüne üstlük, emperyalist saldırı Suriye yönetici sınıfını derinden böldü, yağma dal budak saldı.

Son 4 yıldan beri elde edilen göreli barış ortamını Esad yönetimi iyi değerlendiremedi. Muhtemelen, İran ve Rusya’dan gelen ekonomik ve askeri yardımların da önemli bir bölümü yağmalandı. Esad, devleti ve toplumu yeniden düzenlemek için bir şey yapmadı.

Rusya ve İran’ın son olayda “isteksiz” davranmasında, Suriye’deki bu iç koşulların da bir rolü olmuştur. En azından, böyle düşünmek meşrudur.

Rusya’ya gelince, önemli bir mevzi kaybetmiştir. Bununla beraber, Trump’tan beklediklerini alamazsa, boyun eğmeyeceği açıktır. Rusya’nın askeri gücünün hafife alınamayacağını en iyi ABD bilmektedir. Rusya’ya “ihmal edilebilir” bir ülke muamelesi yapmak, ahmaklık olur. Rusya, şimdilik, önemli bir mevzisinden geri çekilmiştir. Buradan onun siyaseten bittiği sonucu çıkmaz elbette.

İran’a gelince, evet bu son gelişmelerle İran da mevzilerini kaybetmiştir. O da geri adım atmıştır. Ancak İran, on yıllardan beri en ağır ekonomik yaptırımlara rağmen gücünü arttırmış, ABD’ye ve siyonizme direnmiş, meydan okumuştur. Bugün sadece ülkesinin ötesinde kurduğu direniş hatlarını yitirmiştir.

Kasım Süleymani ve ardından önceki cbaşkanı Reisi’nin öldürülmeleri, rejimin dengelerini “Batı yanlısı” tabir edilen ılımlıların lehine değiştirmiş görünmektedir. İsrail’in bu ülkeye yönelik son saldırılarıyla, “ılımlılar” daha da güçlenmişlerdir. Suriye’deki geri çekilme (Unutmayalım İran, Suriye’deki direnişte en az 4 bin insanını kaybetti) muhtemelen “ılımlıların” rejim üzerindeki kontrollerini arttıracaktır. Bunun ilk işareti, nükleer programın askıya alınması olacaktır ( MI6’ya göre, İran halen uranyum zenginleştirmesini yüzde altmış oranında gerçekleştirmiştir).

Bilindiği gibi, Süleymani ve Reisi, İran’la Rusya ve Çin arasındaki stratejik ortaklığı kesin olarak gerçekleştirmek, özellikle Rusya ile daha sonra KDHC’nin yapacağı gibi, askeri bir bağlaşma içine girmeyi planlamıştılar. Tahran’daki rejimin siyasal ve ideolojik liderliği, dahası, İran halkının büyük çoğunluğu (üstelik de rejimin başörtüsü saplantısı yüzünden gelişen kitlesel protesto gösterilerine rağmen) Reisi’yi ve onun bu stratejik planını onaylamıştı. Süleymani ve Reisi bu planı hayata geçirmemeleri için öldürülmüşlerdir.

Bugünkü cbaşkanı Pezeşkiyan ülkesinde halen Reisi’nin ölüsü kadar dahi popüler değildir. BRICS’le bir flörtü var, ama gözü ve aklı Batı’dadır.

Bu arada, İran’da da (Suriye’deki kadar olmasa da) rejimin yozlaşması bir vakadır. Reisi bunu samimiyetle dile getirmiş, yeni bir yapılanma olmadan dünyanın içinde bulunduğu kritik dönemde İran’ın savunulamayacağını açıkça belirtmişti.

Şimdi hem Rusya’da hem İran’da Trump beklenmektedir. Trump’ın izleyeceği dış siyaset bu iki ülkenin yol haritalarını belirlemelerinde belirleyici bir öneme sahip olacaktır.

Bu bakımdan, acele değerlendirmelerden kaçınmak, “yenilgicilik” hastalığımızı depreştirecek “emperyalizm kazandı” şeklindeki karamsar değerlendirmelerden uzak durmak gerekir. Bu uzun bir mücadeledir.

Aşağı yukarı, Vietnam zaferinden sonra başlayan gericilik dönemi ( sol şeritten yola çıkıp, sağ şeride geçerek park eden Kültür Devrimi’nin artık tamamlandığının Mao tarafından ilanı, başlayan yeni dönemin de ilanı olarak görülebilir) halen sürmektedir. Yani neredeyse, yarım asırlık bir dönemden söz ediyoruz.

Bugün emperyalistler kontrol edemedikleri bir ekonomik gerileme, ve kontrol edemeyecekleri bir siyasal kaos içinde debelenmektedirler. Tablo, on sene, yirmi sene, otuz sene, kırk sene öncesinden daha fazla iç karartıcı değil. Emperyalizmin her zaferi bu saaten sonra “pirus zaferi” dir.

Suriye’nin düşürülmesi Rusya için sürpriz miydi?

Değildi. Rusya en başından bu işin içindeydi. İsrail’in saldırıları başladıktan sonra Esad üzerindeki baskılar artmıştı. Türkiye’nin, Rusya’nın çağrılarını hatırlayalım.

Havlu atan diğer bir Suriye müttefiki İran da teşneydi. Süleymani ve bir önceki cbaşkanının, muhtemelen, İran iktidar bloğundaki muhalif güçlerin de dahil oldukları, emperyalist-siyonist operasyonlarla öldürülmeleri, ardından şimdiki liberal cbaşkanının seçilmesi İran’daki yönetimin çözülme sürecinin hızlanacağının işaretleriydi.

Rusya’da hegemonya mücadelesinde geri çekilme eğilimi Trump’ın kazanmasıyla güçlendi. Muhtemelen, Ukrayna sorunu etrafında Rusya’ya, sonradan kepçeyle geri alınmak üzere kaşıkla bir şeyler verilmesi karşılığında, Suriye feda edildi. Rusya’nın bu davranışının kodları, sadece iç koşullarının bastırması bağlamında değil, daha önce sözünü etmiş olduğum, kadim Rus jeopolitik, jeostratejik aklı veya perspektifi içinde de aranmalıdır.

Önce şunu belirteyim: Rusya izin vermeseydi, Suriye düşmezdi.

Rusya’nın Suriye’nin düşürülmesi sürecine dahil olduğu, sürecin başlamasından itibaren takındığı kayıtsız tutum, konunun konuşulmasını istemeyen, Suriye tartışmasını geçiştirmek isteyen tavırlarından anlaşılıyordu. En son, Doha’da bir mülakat veren Lavrov’un Suriye soruları karşısında takındığı açık tavır bu saptamayı destekler niteliktedir. Lavrov, mülakatın bir yerinde, açıkça, “bırakalım şu Suriye konusunu artık, Ukrayna konuşalım” diyerek söz konusu tavrı net olarak ortaya koydu.

Özcesi, Rusya tarafından Suriye bir pazarlık konusu yapılmıştı. İran da, bu Rusya hamlesi kendisinin de “hislerine tercüman olduğundan”, Rusya gibi hareket etti.

Hegemonya mücadelelerinde, bu tür pazarlıklar olabiliyor. Olmaya da devam edecek. Mücadele süreci içinde güç ve etki alanlarının yeniden tanımlanması vakadandır. Ancak, bu son Suriye vakasında, hem Rusya hem de İran, meram, Amerikan hegemonyasını geriletmekse, bir süre sonra epey geriye itildiklerini anlayacaklardır.

Hegemonya mücadelesi hepsi kapitalist (çok az sayıdaki hâlâ sosyalizmde direnen ülke de henüz emperyalist aşamaya evrilmemiş ya da evrilememiş hegemonya karşıtı, Rusya ve Çin gibi, kapitalist ülkelere tutunmak ihtiyacı duyuyorlar) olan devletler arasında cereyan ediyor. Bu da, aralarındaki uzlaşmaz çıkar çatışmalarının görelileştirilmesini olanaklı kılıyor. Gerilimin bu tür pazarlıklarla yer yer boşaltılmasını olanaklı kılıyor.

Yalnız, ABD’nin asıl hedefi, Rusya’yı Çin’den koparmak olacaktır. Trump liderliği bunun temini bakımından biçilmiş kaftandır. Demokratların, İngilizlerden devralıp, Brzezinski ile saplantı halinde getirdikleri, “Rusya’nın her durumda düşmanlaştırılması” stratejisini, amiyane tabirle, Trump pek iplemiyor. Yani Rusya’ya görece daha “sıcak” bakıyor diyelim. Bu bakımdan, Rusya’nın önüne, onu cezbedebilecek, başka şeyler de atılabilir.

Devrimci proletarya siyasetinin bu süreçte en dikkatli davranması gereken konu, yükselen kapitalist güçlerin (özellikle Çin’in) sosyalist siyaset adına sol camiada pazarladıkları politik ve ideolojik teoriler olmalıdır.

Bu açıdan bugünkü koşullarda en önemli tehdit, “Çin karakteristiği taşıyan sosyalizm” veya “pazar sosyalizmi” çarpıtmalarıdır. Bilindiği gibi, bunun farklı bir versiyonu olarak görülebilecek bir iddiayı Rusya bağlamında da öne çıkaranlar var. Bunları kabul edemeyiz.

Unutmayalım, emperyalist hegemonya karşıtı (Çin ve Rusya’nın başını çektikleri) bugünkü mücadelenin karakteri özsel olarak kapitalisttir. Anti-emperyalist hiç değildir.

Bu çerçevede, emperyalistleşme potansiyeli güçlü olan devletlerin de (burada potansiyelden kasıt, sermayenin yoğunlaşma ve dışa doğru -hegemonik siyasal eğilimlerle- hareket yeteneğidir) halihazırda sahip oldukları ekonomik ve politik (askeri) güçlere dayanarak sömürü ya da jeo-ekonomi-politik etki alanlarını, isterseniz dünyayı, yeniden paylaşmak talebini, şimdilik hegemonyacı anlamda değil, savunmacı anlamda, yükselttikleri açıktır. Hegemonya karşıtı mücadelenin bugün böyle siyasal bir içeriği vardır. “Çok-kutuplu” dünya düzeni talebi, hiç kuşkusuz, örtük bir biçimde de olsa, yeni bir paylaşım talebidir.

Bugün için proletarya siyasetinin mevcut ” tek-kutuplu” hegemonya yapısının çözülmesinden politik olarak menfaati vardır. Emperyalistler ve “emperyalist yolcular” arasındaki çatışmalar, kaçınılmaz olarak, emperyalistler arasındaki çatışmanın da derinleşmesini temin edecektir. Kapitalist sistemin bu şekilde siyasal olarak çözülmesi, proletarya siyasetinin mevzi kazanmasında değerli olanaklar sağlayacaktır.

Ancak bunu yaparken, kesinlikle kendi siyasal ve ideolojik kimliğimizi yitirmeyeceğiz. Maoculuğun malum “üçüncü dünyacı” anlayışının farklı bir kılıkta sunulmasından başka bir şey olmayan, “sosyalist Çin” e ve onun ÇKP’ sine öncü rolü bahşeden, “Global Kuzey” ve “Global Güney” tabir edilen dünyalar arasındaki çelişkiyi günümüzün temel veya başlıca çelişkisi olarak sunan anlayışlarla proletarya siyaseti perspektifinden mücadele etmemiz gerekiyor.

Temel çelişki, sömürülen emek ve sömüren sermaye arasında, onun emperyalizm koşullarındaki görünümlerinden birisi olan ezilen, yurtları yağmalanan emekçi halklar ve ezen, yağmalayan emperyalist devletler arasındadır.

Rusya havlu attı; Türkiye Ortadoğu’ya iade edildi

1917 düşürülünce, ona tutunarak yükselmiş 1923’de düştü. 1923’ün açtığı alanda doğan bölgenin laik cumhuriyetleri teker teker düştü.

Gorbaçov ABD’den vaatler, sözler alarak ülkesini teslim etmişti. O vaatler ve sözler elbette yerine getirilemeyecekti. Öyle de oldu. Emperyalizmle antlaşma olur mu?

Şimdi bir benzerini, Gorbaçov’la aynı soydan bir politik figür olarak, Putin yapmak ihtiyacı duydu. Buna göre, daha önceki yazılarda değinmiş olduğum olası senaryomuzu biraz daha açalım.

Putin’e verilen sözler de tutulmayacak. Rusya’nın Suriye’deki Tartus ve Himeymin üsleri elinden alınacak. Bu iki üs gidince, Kırım’ın eski önemi kalmayacak.

Dahası, Rusya’nın kendi içinde bütünlüğünü sürdürmesi zorlaşacaktır. İçindeki İslam nüfusu hareketlendirilecektir. Tekrar içiyle meşgul olmak zorunda bırakılacak. Rusya’nın bu büyük coğrafyasını savunabilmesi için büyük ve ideolojik olarak angaje bir nüfusa ihtiyacı var. O nüfus hali hazırda yok.

Putin’in, Trump’la (eğer henüz yapmamışsa) yapacağı olası antlaşmasıyla alacağı vaatler, sözler, daha önce Gorbaçov’a yapıldığı gibi, bir süre sonra tanınmayacaktır.

Ama o arada Rusya, vaktiyle Çin’in SSCB’nin çökmesinde oynadığı rolün bir benzerini ona karşı üstlenmiş olacaktır. Yani Çin’i de terk edecek gibi görünüyor (Burada Çin’in hatası da bence büyüktür. Ekonomi ve siyaseti anti-diyalektik bir anlayışla birbirinden ayırması, siyasetin önemini küçümsemesi pahalıya mal olacak).

Suriye’ye istikrar gelmez. Irak gibi, Lübnan gibi istikrarsızlaştırılacaktır.

Kürtlerin “büyük Kürdistan” hayali” boşa düşecektir. Bu bölgede, Türkiye dahil, “büyük yapılar” tasfiye edilir. Oluşmasına izin verilmez. Küçük küçük, her biri diğeriyle çatışma halinde Kürt devletçikleri, İslamcı devletçikler kurdurulur. Emperyalist gerçeklik, ona bel bağladığınızda, belki “demokratik” hayaller kurmanıza olanak verir, ama o hayallerinizi gerçekleştirmenize izin vermez.

ABD emperyalist müdahaleleriyle hiçbir yere istikrar götürmez. Demokrasi, özgürlük götürmez. Götürmemiştir. Batı Asya’da da, olabildiğince kendi kontrolünde, kaosu teşvik ediyor. Etmeye devam edecek. Dinsel ve etnik çatışmalar yayılacak.

ABD ve İsrail’in bölgemiz için kabul edebilecekleri en ideal durum, 70’lerde başlatılmış Lübnan modelidir. Dengelerin oluşturulduğu durumlarda da, bu çok kırılgan ve nispi olacaktır.

İran’daki rejim, akıllıca hareket ederek hattı önde kurmuştu. Ancak, onları ayakta tutacak uluslararası siyasal ittifakları oluşturamadı. Kendi içinde de siyasal ve toplumsal olarak yenilenmeye direndi. Şimdi düşecek ya da dönüşecek diyelim. Muhtemelen, yeni cbaşkanı Pezeşkiyan bir paratoner işlevi görecek, mümkün olduğu kadar yumuşak bir geçiş gerçekleştirilecek. İran, Batı’ya ve İsrail’e adım adım yakınlaşacak.

Türkiye’ye gelince, Tanzimat’tan beri ileri – geri adımlarla sürdürdüğü (zaten ağır bir darbe almış) Batı’yla entegrasyon süreci, aksayacak, bir süre daha Ortadoğu’daki bu kaosun içinde sürüklenmeye devam edecektir. Emperyalistler, muhtemelen şu festival dönemi sona erdikten sonra Erdoğan’ı da tasfiye edecekler. İmamoğlu veya onun benzeri bir figürü iktidara taşıyacaklar. Sonuç olarak, Türkiye’de merkezi devlet zayıflatılacak.

Peki, bütün bunlar olurken, dünya savaşı olasılığı azalacak mı? Anti-emperyalist devrimci ayaklanmalar olmayacak mı? Sosyalizm ideali tamamen marjinalleşecek mi?

Hayır. Tersine, hem dünya savaşı tehlikesi anlamlı bir şekilde sürecek hem anti-emperyalist devrimler dünyanın birçok yerinde sahneye çıkmaya başlayacaklar.

Kapitalist-emperyalizm orta yerde dururken, halkların üzerlerine her zamankinden daha ağır bir şekilde saldırırken, aksini düşünmek tarihin diyalektik mantığına aykırı olur. Emperyalistler ve yeni yükselen kapitalist güçler arasındaki hegemonya mücadelesi (biraz da sonra bunun emperyalistlerarası savaşlara dönüşmesi) devrimci olanakların gerçekleştirilebileceği koşulların oluşmasına hizmet ediyor.

Bilgiççe pozlarla, “efendim 20.yy siyasal idealleri, ideolojileriyle birlikte sona erdi, gerisi fantezidir” anlayışının kendisi büyük bir emperyalist fantezidir (Malum, daha önce de “ideolojilerin sonu”, “tarihin sonu” festif bir coşku havası içinde ilan edilmişti).

Kapitalizm varsa, onun sosyalist inkâr olanağı da vardır. Emperyalizm varsa, devrimci kurtuluş savaşları da günceldir, kaçınılmazdır.

Dövüşmezsen kaybedersin

Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi dövüşmedikleri için kaybettiler. Esad bugüne kadar dövüştüğü için kazanmıştı. Şimdi dövüşmekten vazgeçti veya dövüşebilecek halde değil. Esad 2011’de dövüşmeyi göze aldığı için İran ve Rusya ona destek vermişlerdi.

Elbette, ülkelerin belli olanakları var, olanaklarının sınırları var. Bir de, halklarını dövüşe ikna etmeleri, onları bir toplumsal-siyasal ideal etrafında harekete geçirebilme arzu ve kapasitelerinin olması gerekiyor.

Suriye, şu an, bunu yapabilecek halde görünmüyor. Suriye, aradan geçen görece çatışmasız 4-5 yılı iyi geçirmemiş. Müttefiklerine fazla güvenmiş, onların içinde bulundukları zorlukları, onların olanaklarını dikkate almamış. Rehavete kapılmış diyelim.

Herkes kendi kavgasını kendi yapmak zorundadır. Suriye bu gerçeği ihmal etmiş görünüyor.

Elbette uzun süren kavgaların etapları vardır. Geri çekilmeler, ileri atılmalar olacaktır. Ancak, teslim olmaya hazırlanmak farklı bir şeydir. Bugün Suriye kavgayı bırakmış izlenimi veriyor.

Öte yandan, Rusya ve İran artık resmen de müttefik oldular. Dikkat edilirse, ikisinin Suriye’deki son gelişmelere karşı ayrı ayrı tepkileri yok, birlikte almış oldukları bir kararı uyguluyorlar. Birlikte hareket ediyorlar. Şu ana kadar ki tavırlarıyla, sanki Suriye’yi feda etmeyi kabullenmişler. Belki zevahiri kurtarmak için -eğer ABD-İsrail-Türkiye ittifakıyla başka türlü bir antlaşmaları yoksa- bir süre direniyor gibi davranacaklar.

Saldırılar başlar başlamaz, Esad Moskova’ya gitti. Putin’le görüştü. Putin’den aldığı yanıttan memnun kalmadığını tahmin etmek zor olmadı. Nitekim, Putin medyası Suriye’deki gelişmeler karşısında görülmedik derecede kayıtsızdı.

ABD karşısındaki anti-hegemonyacı güçlerin sorunu, henüz bir siyasal blok halinde gelememiş, bir ortak strateji geliştirememiş olmalarıdır. Bunu yapmadıkları veya yapamadıkları için her biri kendi içinde siyasal bütünlüğünü sağlayamıyor. Rusya ve İran böyle bir stratejik ortaklık için bir adım attılar. Nasıl evrileceğini görmek gerekiyor. Suriye’deki tavırları hattı daha geriden kurmak eğiliminde olduklarını gösteriyor. Yanlış bir tavır.

Çin siyasal-stratejik bağlaşma konusunda pek istekli görünmüyor. Ekonomik hedeflerine ulaşarak, ABD hegemonyasının üzerinde durduğu ekonomik zemini erozyona uğratma stratejisini uyguluyor. Bunda da hayli yol aldı. Ancak, ekonomiyi siyasetten ayırmanın bedelinin ağır olabileceğini hesaba katması beklenirdi.

İran ve S.Arabistan arasında yakınlaşma sağlamak, Filistin’de mücadele veren örgütleri bir araya getirmek için belli belirsiz hamleleri oldu, bunların genel ve ortak, kararlı bir stratejik planının adımları olduğuna dair bir izlenim edinmedik.

Özcesi, hegemonya-karşıtı güçler arasında siyasal olarak bir dağınıklık var. Stratejik programları yok. ABD hegemonyasıyla böyle mücadele edilemez. ABD ekonomik olarak zayıflıyor, doğru, ama siyasal ve özellikle askeri olarak hâlâ çok güçlü. Ekonomik kazanımlarınızı yok edebilecek kadar güçlü.

Amerika, İspanya, Venedik, Hollanda, Britanya emperyal geleneğini sürdüren bir ülke. Yani halen “old money” tabir edilen bu kadim gelenekten kaynaklanan sermayenin yön verdiği bir emperyal güç. Bu gücün jeo-politik manada en ayırdedici özelliği bir deniz gücü olmasıdır.

Çin ve Rusya ise tarihsel olarak denizden uzak durmaya çalışan, karanın kendileri için güvenli olduğunu düşünen, kısacası “kara” yı savunma stratejisini benimsemiş güçlerdir. Kaybetmelerinin önemli bir nedeni budur.

Bugün bu davranışlarını Suriye’de de sürdürdüklerini görüyoruz. Rusya ve Çin tarihsel olarak, her zaman, kara sınırları etrafında bir “cordon sanitaire” (“güvenlik kuşağı” diyelim) oluşturmak istemişlerdir. Rusya’nın şimdi Ukrayna’daki kavgası da bu çerçevede değerlendirilmelidir. En son, ayakta kalmış son Sovyet cumhuriyeti olan Belorusya ile yaptığı antlaşma da tamamen bu amaca yöneliktir.

Geçerken şunu da söyliyeyim, şahsen, hâlâ Rusya’nın Ukrayna’daki hedeflerini anlayabilmiş değilim. Meram, NATO’yu biraz daha geriye itmekse, böyle olmaz. Ukrayna’ya girdi. Doğru bir kararla, Kiev’e yani ülkenin beynine yürüdü. Fakat bir anda vazgeçti. Yönünü değiştirdi. Şimdi ABD ve NATO’nun Kiev’e yerleşmiş beyniyle uğraşıyor. Ukrayna coğrafyası üzerindeki taleplerinin de ne olduğunu bilemiyoruz. Kendisinin bildiğinden de kuşkuluyum.

Rusya, şimdiye kadar, SSCB’nin kredisini kullandı. Kullanmaya da devam ediyor. Onun zamanında yaptığı ekonomi-politik yatırımları hoyratça harcadı. Harcıyor. Yani kredisini yediği o geçmişiyle barışık da değil. Barışık olmadığı için SSCB’nin yanlışlarını, doğrularını soğukkanlılıkla yeniden bir değerlendirmeye tabi tutamıyor. Yanlışlarını tekrar ediyor.

SSCB, Suriye’deki üssüyle, Doğu Akdeniz’de (aklı hep Sovyet karasında olduğu için) pek etkin olamasa da, bir mevzi elde etmişti. Muhtemelen o mevzi şimdi elden gidecek. “Yeni Suriye” de , Rusya’nın o iki üssünü orada tutmazlar. Kuralları galipler koyar.

Yani Rusya, Suriye’nin kendisi için Ukrayna’dan daha az önemli olmadığını kavramamış. Kendisini pek yakında NATO gölü haline dönüşecek Karadeniz iç denizine hapsedecek. Bu halde, Montrö de NATO talebiyle devre dışı bırakılacaktır. Yani Rusya neyi feda ettiğinin farkındaymış gibi görünmüyor.

Bütün bunlar bu anti-hegemonyacı güçlerin bir türlü siyasal bir birlik haline gelememeleri, dolayısıyla, ortak jeo-ekonomi-politik hedefler etrafında, ortak bir strateji oluşturamamalarının sonuçları olarak da görülebilir.

Oysa, meydan okudukları ABD hegemonyası gayet stratejik. Jeo-politik hedefleri var. Dahası, Rusya ve Çin’in içinde yer aldığı coğrafyayı da, en az 1904’den beri resmen “pivot” ilan etmiş.

Hedef Şam

ABD, İsrail ve Türkiye’nin hazırladıkları Suriye’yi işgal ve rejim düşürme planı halen sahada aksamadan işliyor. Cihatçı lider hedeflerinin Şam olduğunu ilan etti. Şu ana kadar Suriye ordusu da ortalıkta görünmüyor. Rusya ve İran adeta hareketsiz, izliyorlar (Rusya ve İran’ın bu sakin halleri cihatçıların arkasındaki güçlerle varmış oldukları ve şimdi Esad’a da onaylatmak istedikleri bir antlaşmandan kaynaklanıyor olabilir. Yani Esad’ın direnişini kırma beklentileriyle alakalı olabilir).

2014’te başkan yardımcısı Biden, Suriye’deki emperyalist saldırının en hararetli zamanında, Harvard Üniversitesi’nda yaptığı bir konuşmada, mealen, “bizim Suriye’deki savaşla doğrudan bir ilişkimiz yok, oradaki cihatçıları biz desteklemiyoruz, değerli müttefiklerimiz Türkiye, S.Arabistan ve Katar destekliyorlar, Esad rejiminin kendilerine zarar verdiğini düşünüyorlar, onun yıkılması için cihatçıları destekliyorlar, biz bu müttefiklerimizi rahatsız edecek bir şey yapamayız, Suriye’ye karışmıyoruz, doğrudan ilgili değiliz, ama karışan müttefiklerimizi de destekliyoruz” diyordu. Biden açıkça yalan söylüyordu.

Bugün de Amerika’nın siyonist dış bakanı Blinken, yine mealen, “Suriye’deki gelişmeler, herhalde Rusya ve İran’ın kendi sorunlarına odaklanmaktan kaynaklanan dalgınlıklarından istifade etmeyi düşünmüş isyancıların hamlesi” derken yalan söylüyor. Yalansız kapitalizm ve emperyalizm olmaz.

Cihatçılara bu kez Pentagon tarzı eğitim verilmiş olduğu anlaşılıyor. Halkla ilişkiler eğitimi de almış olmalılar. Silahlandırılmışlar, muhtemelen “TIR’lar dolusu Amerikan silahı” nın bir bölümü Türkiye’nin denetimine bırakılmış alandaki cihatçılara götürülmüş. Tabii Türkiye’nin bilgisi ve desteğiyle.

Emperyalizm, Ukrayna’da neo-Nazileri; Suriye ve Irak’ta cihatçıları vekil olarak kullanıyor.

2011’de Suriye’ye karşı başlatılan emperyalist vekalet savaşı, o zaman bana Afganistan’a devrim sonrasında yapılmış emperyalist müdahaleyi hatırlatmıştı. Afganistan’daki devrim güçlerine yardıma giden SSCB ordusu, 1956’dan itibaren derinleşen iç sorunlarının, iç mücadelelerinin de etkisiyle, sahada yanlışlar yapmış ve yenilmişti. Nitekim, Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldı. Afganistan Devrimi de kaybetti. Emperyalizm ve onunla müttefik olan Çin ve İran gibi önemli bölge güçlerinin himayesindeki karşı-devrim güçleri kazandı.

Bu yenilgi sonrasındaki gelişmeler, SSCB de restorasyoncu güçlerin palazlanmasına katkı yaptı, neticede Sovyet düzeni çökertildi. Yani Afganistan’da havlu atması, SSCB’nin sonunu hızlandırdı. Sovyet coğrafyası “şok terapi” lerle darmadağın edildi. Sovyetler’in Asya coğrafyasında emperyalistlerin himayesindeki karşı-devrimci İslamcı güçler etkilerini hızla arttırdılar.

Bu arada, Afganistan’la sınır olan ABD müttefiki Pakistan, Afganistan karşı-devriminin en önemli lojistik destek kaynağıydı. Bu desteğin temini için ülkede, Amerikancı-İslami siyasal usullere göre hareket edecek bir rejim oluşturmak gerekiyordu.

Bir bilindik NATO darbesi gerçekleştirildi. İyi, kötü işlemekte olan demokrasi ortadan kaldırıldı. İslamcılık takviye edildi. Pakistan halen süren derin bir ekonomi-politik istikrarsızlık içine sokuldu. Afganistan’a müdahale sırasında ülkenin Afganistan sınırı adeta ortadan kalkmış, ülkeye milyonlarca Afgan mülteci akın etmişti. Bu arada, Pakistan yönetimi havaya girmiş, Afganistan coğrafyasından pay kapma hesapları yapmaya başlamıştı. Pay kapmak için ABD’den rol kapmak istedi. Kendi başına oyun kurma planları elinde patladı. Amerika’ya hizmet için seçilmiş Cunta’nın lideri Ziya Ül Hak da, ABD tarafından cezalandırıldı. Havada patlatıldı.

Pakistan, “Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan da olma” haline düşmüştü.

Afganistan, çok geçmeden, ordan burdan derlenmiş cihatçı maşaların ülkeyi gerçek patronlarına teslim etmeleriyle, ABD’nin işgali altına girmişti. Ancak bir süre sonra kendisinin yarattığı ve kullandığı cihatçı çeteler, ona karşı ayaklanmış, Amerika da Afganistan’dan kaçmak zorunda kalmıştı. Geride en ilkel türden bir ortaçağ kabile veya aşiret düzeni bırakmıştı.

Bugün Suriye’nin düşme olasılığı güçlenirken, Afganistan’ın başına getirilenleri, o emperyalist saldırıya çeşitli biçimlerde payanda olmuş ülkelerin, devrim için mücadeleden vazgeçmiş ülkelerin başlarına gelenleri bir kez daha hatırlatmak istedim.

Tekrar edeyim. Şam düşerse, Filistin’in tamamı İsrail sömürgesi haline gelir. Lübnan’daki istikrarsızlık derinleşir. Şii islamcı siyaset etkisizleştirilir. Irak’ın içinde bulunduğu kaos içinden çıkılmaz hale gelir. İran’daki yönetim, rejim çöker, İran istikrarsızlaşır.

Bu arada Rusya, Akdeniz’i kaybeder. Bu Rusya’yı orada, “yeni Suriye” de tutmazlar. Pılını pırtını toplayarak ayrılmak zorunda kalır. Emperyalistlerin Suriye’deki bu başarısı, Rusya’nın genel olarak tekrar bir kara devleti olarak, bir iç deniz olan Karadeniz’e hapsedilmesi hesaplarında esin kaynağı olur. Karadeniz, Rusya dışında, Gürcistan da dahil olunca, tamamen bir NATO gölü haline getirilir. Kuzeydeki Arktik denizinin de Rusya dışındaki bütün kıyı ülkeleri NATO üyesi, bunu da hatırlatayım.

Türkiye zaten giderek Pakistanlaşıyor. İstikrarsızlığı, bölgede kurulacak emperyalist-siyonist yeni Kürt vasal devletçikleriyle ve tabii yeniden “Hatay sorunu” ile derinleşir.

Emperyalistler, Batı Asya’yı bu şekilde denetimleri altına alınca, Çin’in Doğu Asya’da hemen hemen oluşturduğu bölgesel hegemonyasına (Daha önce bir çok kez söylemiştim, Çin’in tarihsel olarak dünya hegemonyası vizyonu hiçbir döneminde olmamıştır. Ancak, her döneminde kendi bölgesinde hegemonya talebi olmuştur. Hatta geçmişte, aynı bölgede yer aldığı SSCB ile “ideolojik” çekişmesinin altında bu kaygusunun da bulunduğu söylenebilir) odaklanacaklardır. O coğrafya, ABD hegemonyasının sürdürülebilirliği açısından, Batı Asya’dan çok daha büyük bir öneme sahiptir.

Bir kez Çin’in enerjisinin ana kaynağı olan Batı Asya ve onunla bağlantılı ulaşım hatları kontrol altına alınınca, emperyalistlerin elleri güçlenecektir tabii.

Bu yukarıda deminden beri yazdığım senaryo gerçekleşse bile ABD ve payandaları bakımından sürdürülebilir olmayacaktır. Bu “zafer” Amerika’nın çatışmalarını, tükenişini hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacak.

Hatırlayalım, SSCB çöktükten sonra “tarihin sonu” nun geldiğini ilan etmişlerdi. Ancak, kendi sonlarının gelmekte olduğunu fark edip, panik içinde her tarafa saldırmaya başladılar. Fethettikleri, cihatçı maşalarını kullanarak ele geçirdikleri yerleri terk etmek zorunda kaldılar.

Özcesi, sürekli kaos yaratan, kaosla beslenen, kaçınılmaz olarak o kaosun içinde kaybolur. Bu da yukarıda yazdığım senaryoya derkenar olsun.

Suriye feda edilirse ne olur?

Daha en erken Suriye yazılarında, Esad yönetiminin Suriye’de sadece kendi ülkesi için değil, Filistin, Lübnan, Türkiye, Irak ve İran için de direnmekte olduğunu belirtmiştim.

Buna göre, onun kaybetmesi, bu adı geçen ülkelerin de kaybetmesi anlamına gelecektir. Böylece, Anglo-Amerikanlar bir kez daha ellerinde cetvelle sahaya inme olanağına kavuşacaklardır. Bu arada, bölgedeki süreğen kaosun boyutları daha da genişletilecek, istikrarsızlık olağanlaştırılacaktır.

Esad yönetimi, şu ya da bu biçimde, teslim alınırsa, önce Hizbullah ve Hamas’ın defteri dürülecek, Irak’taki kaos hali daha da derinleştirilecek, petrol monarşilerine, özellikle S.Arabistan’a yeni bir ayar verilecektir.

İran’da, muhtemelen, kansız bir rejim değişikliği gerçekleşecek, Türkiye’de de, herhalde, artık karizması çizilmiş Erdoğan gidip, İmamoğlu, ya da benzeri bir figür, Erdoğan’sız AKP rejiminin yeni Erdoğan’ı olacaktır.

İrak’tan sonra İran, Türkiye, Suriye’de de Kürt coğrafyaları siyasal özerklik kazanma olanaklarına kavuşacaklardır. Bir ihtimal, Hatay’ın statüsü de yeniden tartışmaya açılacaktır.

NATO’nun kurulması, AB’nin temellerinin atılmasıyla, soğuk savaş yeni bir aşamaya evrilmişti. Müttefiklerini denetleyebilmek için NATO müttefik ülkelerin devlet yapılarının derinliklerine yerleştirildi. Onların “devlet aklı” haline geldi. Bölgemizdeki ulusal-egemen yapıları kontrol edebilmek için de, gerektiğinde kullanmak amacıyla, etnik ve dinsel faylara yatırım yaptı.

Sovyet bloğunun çökertilmesinden sonra BOP adı altında başlatılan saldırı stratejisi, bölgemizde iki siyasal yapıyı, etnik Kürtçülüğü ve sünni İslamcılığı (Türkiye söz konusu olduğunda, bunu Türkçü-sünni İslamcı olarak okumak gerekir) solvent işlevi görecek surette daha fazla kullanmaya başladı.

Müslüman Kardeşler örgütü, kurulduktan bir süre sonra Britanya emperyalizminin himayesine girdi. Bu durum bugün de sürüyor. Türkiye, NATO’ya girdikten sonra, özellikle de, 27 Mayıs darbesinden sonra bu örgütü sürekli olarak gözetti. Her askeri darbeyle birlikte Türkiye hem M.Kardeşler örgütünü daha fazla kolladı, hem de Türkiye’yi M.Kardeşler siyasal-ideolojik modeline göre yeniden biçimlendirmek için efor sarfetti.

İran ve Afganistan’daki devrimlerden sonra gerçekleşen 12 Eylül darbesini bir Müslüman Kardeşler darbesi olarak da görmek mümkündür. Nitekim, o yıllarda, Türkiye üzerinden Suriye’deki laik, cumhuriyetçi anti-M.Kardeşler yönetimine karşı komplolar hazırlandı. Uygulamaya kondu. Suriye üzerine erken yazılarda bundan söz etmiştim. İstanbul, M.Kardeşler’in siyasal karargâhı haline getirildi.

Hafız Esad bunun üzerine, PKK, Dev-Sol, TKEP gibi örgütlere kapılarını açmıştı. Bunları bilelim. Elbette, Türkiye bunu ABD ve İsrail gibi müttefiklerinin talebi üzerinde yapıyordu. Yani ülkemizdeki bu İhvan hikayesi, bugün ya da AKP devrinde zuhur etmiş değil. Soğuk savaşın başlarına kadar giden bir geçmişi var. Tıpkı AKP rejiminin kendisi gibi.

Tabii, bugün için Anglo-Amerikan emperyalizminin kazanacağı mevziler ne olursa olsun, kalıcı ya da uzun süreli olamayacaktır. Hegemonya kavgası şiddetlenmektedir.

Bu kavga, esas olarak, kapitalist güçler, emperyalistler ve emperyalistleşme ihtiyacının baskısı altındaki devletler arasındadır.

Şimdi, Çin’in kapitalist restorasyon sonrasında, emperyalistlerin himayesinde gerçekleştirdiği “ileri doğru büyük atılım” la birlikte, Çin dışındaki Maocu siyaset ikiye bölündü. Bölünmenin bir tarafında, “kültür devrimi” maoculuğuna sadık kalanlar, Çin’in Maoizme ihanet edip, kapitalist bir yola girdiğini iddia ederek farklı siyasal mecralara yöneldiler. Diğer taraf, Çin’deki yönetimle uzlaşarak, Çin’in Maocu çizgisinden sapmadığını, tersine Maoizm siyasal yöntemini, Mao’nun kendisinden bile daha başarılı bir biçimde uygularak sosyalizm kuruculuğunda mesafe kat ettiğini iddia ettiler (Mesela, bunların en yetkin figürlerinden birisi, aklımda yanlış kalmamışsa, 1964’te, Togliatti’nin ölümünden sonra İKP’den, Maocu İtalyan partisine geçen, çok kıymetli çalışmalara imza atmış olan D.Losurdo’dur)

“Sosyalizm kuruculuğu” hikayesi bir yana bırakılmak koşuluyla, bu ikinci çizgi, Maoizmi kavramak bakımından birincisinden çok daha başarılı, ve tabii haklıydı. Daha önceki yazılarda değinmiştim. Burada tekrar ayrıntılara girmeyeceğim. Yalnız, şunu bir kez daha hatırlatmakla yetineceğim: Maoist siyasal yöntemin bütün şifrelerinin anahtarı, “önemli olan kedinin rengi değil, ciğeri tutmasıdır” vecizesidir.

Tekrar olsun, Maoizm marksist-leninist değil, maocudur. Marksizm-leninizm ihtiyaç duyulduğu zamanda, ihtiyaç duyulduğu kadar onun ideolojik formasyonunda etkinleştirilmiştir.

Burada sorun şu, Çin’in ekonomik yükselişiye birlikte bu yükselmenin dayattığı ekonomi-politik ihtiyaçlar nedeniyle, ABD hegemonyasına karşı çıkması, Çin’in “sosyalist” olduğu iddiasını desteklemek için kullanılmaktadır (Losurdo’nun ölümünden biraz önce yazdığı iki makale ve mülâkatları, söyleşileri bu çabanın en yetkin örnekleri arasındadır). Artık ABD hegemonyasına karşı, Çin başı çeken esas muhalif odak ya da rakip güç olarak, anti-emperyalist, sosyalist bir güç olarak sunulmaktadır.

Bu konuma, yine Maoist siyasal anlayışla yakın ilişki içinde (“üç dünya teorisi”) oluşmuş 3.Dünyacı siyasal anlayışlar da eklemlenmişler, sonuç olarak, marksizm-leninizm, 3.Dünyacılık ve Kültür Devrimi sonrası Maoculuğuyla ( yani bugünkü Çin’in siyasal metoduyla) bütünleşmiş bir siyasal yöntem olarak görülmeye başlanmıştır. Halen bu siyasal anlayışın, marksizm-leninizmi bu biçimde sunma anlayışı, sosyalist çevrelerde güç kazanmaktadır. Marksizm-leninizmin bu kendisini çarpıtan anlayış karşısında savunulması zarurettir.

Biliyoruz, Maocu yöntemin önemli karakteristiklerinden birisi, bir yanılsama ve haklı çıkarma bağlamında, ideolojiye aşırı abanmasıdır.

Şimdi aklıma geldi, Türkiye’de, demin değindiğim 3.Dünyacı anlayışın önemli bir versiyonu, özellikle Doğan Avcıoğlu ve müritleri tarafından parlatılmış olan kemalizm anlayışıdır. Türkiye’deki marksist solcuların zihninin bulandırılmasında ve bölünmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bir çok vakada görüldüğü gibi, onların marksist-leninist düşünme sistematiğinden, yönteminden kopmasına yol açmıştır. Sosyalist TİP’e karşı muhalefetinin devlet içindeki “zinde güçler” gölgesi altında yürütülmüş olduğundan da kuşku duymamak gerekir.

Onun bazı kerameti kendinden menkul tilmizlerinin çıkıp, bilgiçle “kemalizmden daha geriye gidemeyiz” ya da “kemalizmin gerisine düşemeyiz” tekerlemelerini reddetmeliyiz. Zaten onu dile getiren profesör de, hiç bir zaman ciddi olarak o kemalizmin ilerisine gitmemişti.

Yıllar önce bir kaç kez tekrar etmiş olmalıyım, Ekim Devrimi düştü, ardından 1793 de düştü. 1793, ancak daha ileri mevzilerden savunulabilirdi. O mevziler, Ekim Devrimi ve onun önlerini açtığı mevzilerdi. Eğer meram cumhuriyetin demokratik kazanımlarını korumak, geliştirmek ise bunun ancak sosyalizm koşullarında yapılabilir olduğunu şimdiye kadar kavramak gerekirdi. Nitekim, 1917 düşürülünce, 1923 de düştü.

Yok, hattı ileride, sosyalizmde kuracağız. Arkamızı ancak öyle sağlama alabiliriz.

Suriye feda mı ediliyor?

ABD-İsrail ve Türkiye tarafından himaye edilip, yönlendirilen cihatçı teröristlerin ellerini kollarını sallayarak, İdlip’ten çıkıp, Halep’i almaları karşısında ilk yazdığım yazıda, Rusya ve İran’ın verdikleri tepkiye bakarak Suriye’ ye “başının çaresine bak” mesajının verilmiş olabileceğini iddia etmiştim. Yani, bu tavırlarıyla, en azından, Esad’ı Türkiye ile masaya oturmaya ikna etmek istediklerini düşünmüştüm.

Suriye Ordusu’nun cihatçı teröristleri Hama’da durdurduğu, cihatçıların Hama’dan çıkmak zorunda kaldıkları haberini okuyunca, bu kez, Suriye’nin güçlü bir direnişle cihatçıları geri püskürteceğine, İran ve Rusya’nın -eskisi kadar olmasa da- Suriye’nin direnişine destek vereceklerini, Suriye’nin feda edilmeyeceğini ileri sürmüştüm.

Ancak, Suriye ordusunun Hama’dan da direnmeden çekilmesi sonrasında, bu son iddiamın doğrulanamayacağını anladım.

En başından, Rusya ve İran yöneticilerinin, medyasının Suriye’de yeniden başlatılan bu saldırlara pek ilgi göstermediklerini fark etmiştim. Halen bu iki ülkenin en üst yöneticileri ve medyası Suriye’de olup biten karşısında kendilerinden beklenen tepkiyi göstermediler.

O arada, Rusya, İran ve Türkiye arasında en başından beri bir diplomatik temasın sürdürüldüğünü gördük. Gelgelelim, bu temasların da, göründüğü kadarıyla, bu üç ülke tarafından pek de önemsenmediği ya da temaslara gereken önemin verilmediği anlaşılıyor. Sanki Suriye yönetimi cezalandırılmak isteniyor. Böyle bir izlenimin meşru olmadığını iddia edebilir miyiz?

Hepsinden önemlisi, Suriye ordusunun savaşmak istemediği, ya da direniş kapasitesini yitirdiği izlenimi ediniliyor. Hiç çatışmadan Halep’ten, Humus’a çekilmenin başka türlü izahı zor.

Aşağı yukarı 2016 yılından beri Suriye savaş alanının genelinde başarılar elde etmiş, yönetim ülkenin genişçe bir kısmını kontrolü altına almıştı. Ancak o günden bugüne Suriye yönetiminin ülke yönetimini, silahlı kuvvetlerini daha güçlü hale getirmek için çaba sarf etmemiş olduğu gözlemleniyor.

Suriye 2011’de, yani emperyalist saldırganların çok daha güçlü oldukları koşullarda, direnişi kendisi başlatmış, önce Hizbullah ve İran, ardından da 2015’te Rusya Suriye’nin direnişine omuz vermişlerdi. O günden bugüne, Suriye ordusunun kendisini geliştirmiş olması, eksikliklerini önemli ölçüde gidermiş olması beklenirdi.

Anlaşılan, Suriye yönetimi güvenliğini neredeyse tamamen müttefiklerine bırakmış. Belli ki, sorun sadece ordu da değil, Suriye’de de, müttefiklerinde olduğu gibi yönetici sınıfları içinde bölünmeler oluşmuş, devletin halkıyla arasındaki mesafe açılmıştır. Tabii, Suriye daha zayıf olduğu için bu ayrışmayı daha ağır yaşıyor.

Eğer cihatçılar Hama’da durup, daha fazla ilerlemezlerse, Suriye yönetimine Şam, Humus, Lazkiye ile sınırlı bir alanın kontrolü verilecek demektir. O zaman bu saldırının, bir anlamda, danışıklı olduğu iddiası doğrulanmış olur.

Binlerce cihatçı İdlip’ten Halep’e doğru ağır silahlarıyla hareketleniyor, ne Suriye askeri istihbaratı, ne Rusya ne de İran istihbaratları bunu fark ediyorlar. İzahı zor.

Rusya ve İran, hangi sözlerle ya da antlaşmalarla ikna edilirse edilsin, bir süre sonra Suriye yönetimi, kendisinin kontrolüne verilen yerlerden de çıkartılacaktır. ABD, İsrail ve Türkiye Suriye’de kontrolü ele geçirecekler, Rusya, sonuçta, Doğu Akdeniz’i terk etmek zorunda kalacaktır.

Suriye’nin “Iraklaşması”, İran yönetiminin konumunu iyice zayıflatacaktır. Daha önce bir kaç kez söylemiştim, İran yönetici sınıfı içinde derin bölünmeler var. İsrail ve ABD ile uzlaşmak arzusunda olan grupların son seçimden sonra yönetimdeki ağırlığı artmıştı. Zaten İsrail ve ABD’nin Kasım Süleymani suikastleri, önceki cumhurbaşkanının helikopterini düşürmeleri, en son, Hamas liderini İran’da öldürmeleri, İran yönetici sınıfı içinden gelen destek(ler) olmadan olanaklı olamazdı.

Suriye’deki son gelişmelerin Suriye’nin iki müttefikinin tavırları bakımından farklı bir açıklaması da, gerek İran ve gerekse Rusya’nın gelmekte olduklarını gördükleri büyük savaşı kendi topraklarında karşılamayı hesapladıklarıdır.

Suriye’nin varsayılan hava üstünlüğünün etkisi şu ana kadar görülmedi. Rusya’nın isteksizliği en başından beri saptanabiliyor. Elbette, hava üstünlüğü yetmez, karadan harekat gerekir. Bu da kara askerleriyle mümkün olabilir. Suriye’de bunun olmadığı ya da çok daha dar bir alanı savunacak çapta olacağı izlenimi ediniliyor.

Öte yandan, Rusya’nın kara askerleri sevk edeceği iddiası doğru olamaz. Rusya, Kursk’a olası bir kara harekatını önlemek için bile KDHC’den kara askerleri getirdi.

Suriye’de 2011’de başlayıp, 2016’ya kadar devam eden güçler pozisyonuna, eğer cihatçılar Hama’dan daha öteye doğru yürümezlerse, geri dönüleceği, ama bu kez görece çatışmasız bir durumun egemen olacağı, belki bu sayede, Esad yönetiminin de kaybetmiş taraf olarak masaya oturtulması hesaplanıyor.

Ancak, Suriye direnişinin yenilmesi, reel olarak, Rusya ve İran’ın da, Hamas ve Hizbullah’ın, Husilerin de yenilmesi demektir. Malum, Suriye en başından beri Hamas ve Hizbullah’ın direnişlerini desteklemiş, İran desteğinin bu güçlere ulaşmasına da aracılık etmişti.

Evet, bu pilav daha çok su kaldıracağa benziyor.

ABD, rakiplerini ekonomisiyle alt edemeyeceğini görüyor. Vekilleri aracılığıyla planlı olarak büyük bir savaşın kışkırtıcılığını yapıyor.

Öte yandan, Ukrayna sorunu etrafında, Avrupa’daki siyasal krizin, istikrarsızlığın yayılarak derinleşme olasılığı güçleniyor.

Geçerken, Asya’nın batısı kaynarken, Doğu Asya’da, Çin’in, bir tür Amerikan kolonisi olan ve epeydir bir yönetim krizi yaşayan G.Kore’yi saymazsak, bölgesel ekonomi-politik hegemonyasının belirgin hale geldiğine de dikkat çekmek isterim.

Dünya halklarının barış ve eşitlik özlemlerine yanıt verecek öznel güçlerin bugün için hayli dağınık ve zayıf oldukları açıktır. Ancak, yine de moralimizi yüksek tutalım ve unutmayalım,söz konusu güçler, Zimmerwald’da da ancak bir “kağnı arabası” nı dolduracak kadardılar.

Tekrarlara, tekrarın tekrarına ancak devrimci inkâr son verebilir

Suriye’ye ilk açık emperyalist saldırı 2011’de gerçekleştirildi. O zaman emperyalizm bugün olduğundan daha güçlüydü. O günlerde başlatılan saldırıda Suriye’yi yenemedi.

Bugün koşullar, güçlerin konumlanışı 2011’e göre daha fazla emperyalistlerin ve maşalarının aleyhinedir (1) Örnekse, ABD vasalı olan Türkiye’deki rejimin toplumsal tabanı 2011 yılına göre çok daha daralmıştır. Sürekli zemin yitirmektedir. Ülkede (muhalefetin aksi yöndeki bütün çabalarına rağmen) bir yönetim ve tabanı sürekli genişlemekte olan bir meşruiyet krizi vardır.

Sonra, emperyalist hegemonya sisteminin aleyhlerine dayattığı ekonomik kurallar, rakip güçlerin yarattığı avantajlı yeni ekonomik olanaklar, emperyalist siyonizmin Arapları tahkir eden siyasal davranışları, “Arap baharı” palavrasının yol açtığı hayal kırıklıkları, aldatılmışlık duygusu, Arap toplumlarında giderek artan hoşnutsuzluk yüzünden, bölgedeki hemen hemen bütün Arap ülkelerinin Suriye’de tekrar başlatılan emperyalist-siyonist saldırı karşısında, önceden olduğu gibi destek vermeye istekli olmadıkları görülüyor.

Hatırlayalım, Suriye yönetimiyle normalleşmek için hemen hepsi yakın bir zaman önce harekete geçmişti. S.Arabistan ve İran, özellikle de S.Arabistan ve Rusya arasındaki ilişkiler 2011’dekiyle kıyaslanamayacak kadar ilerlemiştir. Rusya’nın petrol fiyatlarının belirlenmesinde OPEC’le yakın temas içinde olacağını açıklamış olması, hatta son OPEC forumuna katılması, bölgede başını S.Arabistan’ın çektiği OPEC üyelerinin Rusya ile ilişkilerini daha fazla önemsemelerini sağlamıştır.

Üstüne üstlük, İsrail’in etki alanını genişletme stratejisi çerçevesinde açtığı cepheyi genişletmek arzusu, Türkiye’nin “yeni-Osmanlıcı” emellerinin en yetkili ağızlardan ilânı da Arap devletlerini alarm durumuna geçirmiş olmalıdır(2).

ABD ve müttefikleri kendilerine meydan okuyan güçler karşısında (bu güçlerin kendi iç zayıflıklarları ne olursa olsun), ekonomik, politik ve askeri olarak daha dezavantajlı durumdalar. Rakiplerin dişli çıkması, sadece emperyalist merkez ülkeleri değil, çevre vasal ülkeleri de bunalıma ve dolayısıyla alternatif arayışlara sevk ediyor. Artık, Atlantik ekonomik bir gelecek vaat etmiyor. Sadece Silikon Vadisi’nin tekno-faşist korporasyonları sayesinde kontrol ettiği medya mecralarında gerçekleşmesi olanaklı olmayan hayaller satıyor.

Son örneklerini Bangladeş ve Gürcistan’da gördüğümüz gibi, ülkelerinin içinde bulunduğu kötü durumdan Batı’nın dokunuşuyla kurtulacaklarını sanacak kadar umutsuzluk içindeki öfkeli genç kuşaklar yağmurdan kaçarken doluya tutulacaklarını göremiyorlar. Biliyoruz, kitlesel umutsuzluk faşizmin ebesidir.

Elbette bu sadece onların suçu değil. Onları umutsuzluğa mahkum eden koşulları, dolaylı ya da dolaysız, emperyalizmin işbirlikçiliğini seçmiş ülke yöneticileri, politikacıları ve entelektüelleri yarattılar.

Toplumsal aklın ölçüp-biçme kapasitesini yitirdiği koşullarda öngörü olmaz. Öngörünün olmadığı durumdaysa, ancak perişanlıktan söz edilebilir. Bu halde artık musibet öğretici olur.

Kapitalist emperyalizmin içinde bulunduğu ve giderek ağırlaşan bunalımı, akıl tutulmalarına, akıl tutulmaları sürekli patinajlara, tüketici tekrarlara yol açıyor. Bu durumda, emperyalizm çıkışı daha fazla tehdit ve daha fazla şiddette görüyor. Ancak, bu doğrultudaki bir çok hamlesi, reel olarak, onun elinin kolunun daha fazla bağlanmasıyla, alanının giderek daralmasıyla, ve sonuç olarak, daha fazla zayıflamasıyla sonuçlanıyor. 2011’den bu yana emperyalist cephede olup biten bu biçimde özetlenebilir.

ABD bu gerçekliği kavrayabilecek durumda görünmüyor. ABD halkı ve AB halkları da, Bangladeş, Gürcistan sokak kalabalıkları gibi, yılana sarılmayı çözüm gibi görüyorlar. Siyaseten en büyük tehlike büyümekte olan, giderek genelleşme eğilimi gösteren bu kitlesel umutsuzluktur. Biz gayet iyi biliyoruz ki, umutsuzluktan, gericilik, savaş, sefalet çıkıyor. Yine biliyoruz ki, devrimler umudun olduğu yerde gerçekleşiyor.

Gürcistan’da, Filistin, Suriye’de de halen emperyalist tekrarlar sahneye konuluyor. Emperyalizm ve onun uyduları tekrarların, tekrarların tekrarının yol açtığı kaostan ve kaosun yol verdiği akıldışılıktan besleniyorlar. Sürekli olanaklarını tüketiyorlar. İnandırıcılıklarını yiitiriyorlar. Elde ettikleri bütün zaferler geçici ve aldatıcıdır. Zafer çığlıkları attıkları her yerde, eksildiklerini, daha fazla bunaldıklarını görmek istemiyorlar.

Biden, Rusya ve İran’la doğrudan bir savaştan kaçındı. Bu doğrudan savaşların önünü açacak yeni durumlar yaratarak görevini Trump’a devrediyor (3) . Şimdi dünyayı çok kritik bir dört yıl bekliyor.

ABD, Bretton Woods’tan beri kendi ulusal korporasyonlarının çıkarlarına hizmet edecek,kendi kontrolünde “uluslarüstü” bir dünya düzenini dayatmaya devam ediyor. Hegemonyasının açılımı böyle de okunabilir. Yine bu Amerika, tarihindeki en büyük jeo-ekonomi-politik sıçramalarını önce Birinci Dünya Savaşı ve ardından İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleştirmiş olduğunu gayet iyi biliyor. Elbette, bunu Trump da biliyor. Biden, amiyane tabirle, onun kucağına, kendi döneminde kullanmaktan kaçındığı bombaları bıraktı (Bu arada, Biden’ın gitmeden önce, Suriye’den sonra Tayvan’da da hamle hazırlığı yaptığını Amerikan medyasından öğreniyoruz).

Tahmin etmek zor değil, bu dünya koşullarında dünyanın bir çok ülkesinde, özellikle de ateş çemberinin sıcaklığını artık tenlerinde hisseden ülkelerde, iktidar dengeleri, toplum ve devlet arasındaki dengeler, sınıflararası ve sınıfların kendi içindeki dengeler kayganlaştı ve/veya kayganlaşıyor. Bu ABD’de de böyle, Rusya’da da, İran’da da, Çin’de de, Almanya’da da (ve bugün görüyoruz G.Kore’de de).

Her iki blokta yer alan birçok ülkede yönetim krizlerinin, giderek toplumsal tabanı genişleyen meşruiyet krizlerinin yaşanmakta olduğunu gözlemliyoruz. Bu bakımdan, mevcut legaliteyi askıya alan, zor araçlarının kullanımını öne çıkaran “sıkıyönetim” ya da “olağanüstü hal” uygulamalarının normalleştirilmesine daha sık tanık olacağız.

Egemen siyaset ve toplum arasındaki dengelerin kapitalist emperyalizm (yani sadece eşitsiz bir iç işleyiş olarak değil, aynı zamanda, eşitsiz uluslararası, jeopolitik bağlam içindeki işleyiş) koşullarında her zaman kırılgan olduğunu, kırılganlık derecesinin artmasının devrimci durumları yarattığını zaten biliyoruz.

Artık özellikle emperyalizmle çatışmanın merkezindeki ülkeler, adımlarını çok daha ölçülü atmaya özen gösteriyorlar. Olanaklarını, enerjilerini iyi kullanmak istiyorlar. Bu arada iç dengelerini de daha fazla gözetmek ihtiyacı duyuyorlar. Aleyhlerine olmasına rağmen emperyalist siyasal hamlelere tepki verirken çok daha seçici oluyorlar. Alttan alma eğilimleri yer yer güçleniyor.

Emperyalizm sürekli patinajlara, sonuç vermeyen tekrarlara, tekrarların tekrarına yol açsalar da, şablon haline getirmiş olduğu stratejik ve taktik hamlelerini planlı bir biçimde uygulamaya çalışıyor. Sorun, onun bu ezberini bozabilecek etkili bir siyasal bloğun henüz oluşturulamamış olmasıdır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, kapitalist emperyalizm söz konusu olduğunda, rakip ülkelerin bir anti-sistemik taleplerinin olmaması, daha çok, aynı sistem içinde, kendi ulusal çıkarlarına, kurallı, kurumsal iyileştirmeler talep etmeleridir. Bunu da genellikle, “çoktaraflı ilişkiler” veya “çok kutuplu dünya düzeni” olarak ifade ediyorlar. Tabii, bunun gerçekleşmesi ve konsolidasyonu Amerikan düzeninin, hegemonyasının tedrici bir süreç olarak “sönüş” ten, “serbest düşüş” haline evrilmesi anlamına gelecektir.

Gelgelelim, rakiplerin bu talebinin halk kitleleri nezdinde coşkuyla karşılandığını, böylece maddi bir güç haline geldiğini söyleyemeyiz. Bu güçlerin emekçi halkların eşitlik, adalet özlemine yönelik bir çağrısı bulunmuyor. Bu da rakip güçlerin emperyalist hegemonya karşısında siyasal hareket yeteneğini oldukça azaltıyor. Toplumsal tabanlarını genişletmekte zorlanıyorlar. Kitleleriyle aralarındaki güvensizlik duygusunu aşamıyorlar. Özcesi, güçlü, kısa zamanda maddi bir güç haline dönüşecek ideolojik formasyona sahip değiller. Bu halde de olamazlar. Rakiplerin bütün avantajlarına rağmen böylesine ciddi bir sorunları var.

NOTLAR:

(1) “Küçük Napolyon” ların devri, içteki muhalefeti payandaları haline getirmiş olmaları dolayısıyla, genellikle dış etkenlerin devreye girmesinin neden olduğu yıkımla gerçekleşir. Bugünkü manzaraya bakıldığında, AKP rejiminin sonunun, gürleyip gürleyip bir türlü yağamadığı Suriye’de, yağmak için harekete geçmesiyle geleceği görülüyor.

Hemen şunu tekrar edeyim: AKP rejiminin, öyle “büyük devlet”, “büyük devlet adamlığı” pozlarıyla yaptığı her politik hamlesi kaçınılmaz olarak bir bumeranga dönüşmektedir. AKP rejimi kendisini kat eden iç ve dış, uluslararası çelişkilerini daha fazla taşıyabilecek durumda değil. Aynı şey, onu taşıyan dış bağlamı içinde geçerli. Suriye’de Türkiye’nin yararlanmayı hesapladığı bu son saldırının da elinde patladığına tanık olacağız.

Türkiye, Suriye’deki bu son saldırıyı, ABD ve İsrail ile birlikte epey önceden planlamış olduğu için içeride DEM ve Öcalan üzerinden Kürt kartını kullanmayı düşündü. Çünkü Suriye’de, ABD ve İsrail’in elinde farklı bir Kürt kartının bulunduğunu görüyordu. Ancak göremediği, o Kürt kartının da, İmralı’da, Kandil’de, Ankara’da ABD ve İsrail’in kontrolünde olduğudur. Bütün bu sahnede görünen Kürt oyuncular, NATO’cu ve siyonisttir. Yani hem sünni islamcı-Türkçü AKP rejiminin hem de egemen sünni-Kürtçü siyasetin ipleri aynı merkezin ellerindedir.

ABD, Öcalan’ı nasıl kendi dayattığı koşullarla Türkiye’ye verdiyse, bugün de yine kendi dayatacağı gerekçelerle geri isteyebilir. Ne Öcalan ne Kandil, ve dolayısıyla (bunlar arasında kendisine özerk bir siyasal alan açamamış) DEM de NATO ve İsrail hilafına hareket edemezler. Öyle Öcalan veya Kandil’in kendi başlarına ya da birlikte alacakları kararların emperyalist-siyonizmin onayı olmadan hiç bir anlamı yoktur. Onların bütün hakları ABD adına mahfuzdur. Aynı biçimde, Türkiye’nin onları kendi özel siyasal gündemi doğrultusunda, yönlendirme, kullanma emellerinin de reel olarak hiç bir anlamı yoktur.

Türkiye sosyalist solunun bir yanlışı, “ulusal sorun”u “ulusal hareket” e eşitlemesi, daha doğrusu indirgemesidir. Bunun siyasal bir yan sonucu, taktiklerle, stratejik hedeflerin indirgenmesi olmaktadır. Buradan çıkmak lazım. Bunun için de, karnından ya da genel laflarla konuşmayı bırakıp, Kürt sorunundan ne anladığını net olarak ifade etmelidir. Çözüm önerisini net bir biçimde açıklamalıdır.

Bugün Kürt siyaseti oportünist bir çizgi izlemektedir. Kürt sorunu deyip duruyorlar, ancak kendilerinin bu sorundan ne anladıklarını Türkiye halklarına izah edemiyorlar. Çözüm önerileri nedir, bilmiyoruz. “Kürt sorunun demokratik çözümü” nakaratının açılımı nedir? Mesela Kürt sorunu, basitçe bir “resmi dil” sorunu mudur? Bu çerçevede, demokratik çözüm olacaksa, mesela, demokratik bir devletin “resmi dili” olur mu?

Gerçekçi olacağız. Olup biteni gerçekçi şekilde değerlendireceğiz. Bugün Kürt hareketi, emperyalist siyonizmin “büyük Kürdistan” vaadinin peşine takılmıştır. Stratejik hedefi budur. Bu perspektif bölgenin demokratikleşmesine ve dolayısıyla Kürtlerin özgürleşmesine katkı yapmaz. Engel olur. Kürt ulusal hareketinin izolasyonuna yol açar.

(2) Rusya ve İran’ın savaşla, saldırılarla meşgul edilmesi, bu ülkelerin emperyalizm karşısında zayıfladıkları anlamına gelmez. Tersine, özellikle Rusya, diplomatik alanda, iki yıl öncesine göre daha güçlüdür. Savaş alanında da önemli mevziler kazanmıştır. Hegemonyaya meydan okuyan rakip ülkelerin özellikle ekonomik alandaki dayanışmaları bugün çok daha ileri noktalara taşınmıştır. ABD vasalı olan ülkeler dahi rakiplerin açtığı bu alternatif ekonomik alana sempatiyle bakmaktadırlar. ABD düzeninin bileşenlerinin rakip ülkelerle ekonomik olarak bütünleşme eğilimi sürekli artmaktadır. ABD sürekli zemin yitirmektedir.

İran, tereddütlerini görece aşarak Rusya ve Çin’in başını çektikleri dünyayla bütünleşme kararı almıştır. Elbette egemen sınıf bloğunda tartışmalar, bölünmeler olacaktır. Bu koşullarda bu tartışma ve bölünmelerin radikal bir karakter kazanması da beklenilmelidir. Ancak, İran artık yeni bir uluslararası mecraya girmiştir. Önünde sonunda gerçekler ve gerçekçiler kazanır.

Kasım Süleymani’nin Trump’ın talimatıyla öldürülmüş olması, ardından Kasım Süleymani çizgisini sürdürmek isteyen cumhurbaşkanına suikast yapılması, yönetici blok içindeki liberal kanadın elini güçlendirmiş, nitekim şimdiki başkanın önünü açmıştı. Ancak ABD ve vasalı İsrail’in tehdit ve saldırıları, yani reel etkenler rejimin “sertlik yanlısı” kanadının elini tekrar güçlendirmiştir. BRICS’le bütünleşmekte tereddütler ortadan kalkmış görünmektedir. Nitekim, son olarak Rusya ile yapılan “ikili ticari ilişkilerde dolar kullanımını sınırlandıran” antlaşma bunu destekleyen bir işarettir.

İran’ın nükleer programına geri döneceğini açıklaması, Hizbullah’a yönelik saldırıların sonrasında ve Suriye’ye saldırının hemen öncesinde gerçekleşmiştir. İran, bu kararı nedeniyle hedef alınacağını görmektedir. Yeni saldırılar beklemektedir. Yani güçlerini, enerjisini tassaruflu kullanmak zorundadır. Bu, Suriye ve Hizbullah’ın kendisi için taşıdığı anlamın farkında olmadığı şeklinde yorumlanmamalıdır.

(3) Bugün G.Kore’de ilan edilen “askeri sıkıyönetim”, yani darbe girişimi de, bir ihtimal, bu doğrultuda atılmış adım olabilir. Malum, Trump, ilk kez KDHC lideriyle görüşen Amerika başkanı olmuştu. Son seçim kampanyasında bu adımı daha da ilerleriye götürmek istediğini belirtmişti. Yine, hatırlayalım, K.Kore’nin Rusya ile dayanışmak için Kursk’a 8 bin civarında asker konuşlandırması karşısında, G.Kore de, Ukrayna’ya her türlü askeri yardımı yapmaya hazır olduğunu açıklamıştı. Askeri uzmanlarının Ukraynalı meslektaşlarıyla temas halinde olduklarını medyadan öğrenmiştik. Her hâlükârda, G.Kore de, Rusya, Çin ve KDHC arasındaki giderek içeriği zenginleşen stratejik işbirliğinden çok rahatsızdır.

G.Kore’deki cumhurbaşkanı ülkenin en popüler politikacısıydı. Yüzde kırk civarında olduğu bilinen toplumsal desteği, darbe kararından sonra yüzde 17’ye düşmüş. G.Kore, ABD’nin, Japonya ve Çin’in ekonomik yükselişini dengelemek için imal ettiği bir tür koloni. Amerikan kolonisi. Süreğen bir şekilde siyasetçilerin içinde olduğu yolsuzluk vakalarıyla kat edilir. En son, darbeci cumhurbaşkanının adı etrafında gündeme getirilen yolsuzluk iddiaları, parlamentonun harekete geçmesi, başkanın ağır hakaretlerle parlamentoyu suçlayarak kapatmasına yol açtı. Ancak, başkanın gerekçesi, “komünist KDHC ile parlamentoda çoğunluğu olan partinin devlet aleyhine işbirliği halinde olması” idi.

Darbenin anayasal temeli yok. Demokrasilerde darbelerin anayasal hak olarak görülmesi de mümkün değildir. Bizde de geçmişte, anayasada TSK’ya “müdahale” yetkisinin tanınmış olması, demokrasi adına yapılan darbelere meşruiyet kazandırmamıştır.