Erdoğan’ın “18 Brumaire” i mi?

Bonapartizm, Marx tarafından atfedilen sınıfsal anlamı bağlamında gayet özel ve hayli özgün bir olguyu ifade ediyor. Bu bakımdan sorunlu bir kavram, bu anlamıyla zamanımızın burjuva siyasal düzenlerinin analiz edilmesinde pek kullanışlı olmayan bir kavramdır. Özellikle faşizm olgusunun yerine ikame edildiği durumlarda çarpıtma işlevi görebiliyor. Gelgelelim biçimsel olarak, demokratik olmayan  bir siyaset aracı veya tekniği anlamında halen kullanışlı bir kavram. Bu da yadsınamaz.

Karl Marx’ın ünlü yapıtı L.Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, bu dar teknik anlamıyla, özellikle son üç yıldan beri, Türkiye’nin siyasal mevcut durumunu izah etmekte işlevsel olabilecek bir öneme sahiptir. Kitap en baştan itibaren dikkatlice okunursa, yedi bölüm halinde ve başlangıcından itibaren giderek temposu artan bir şekilde aktarılan olaylar ve Türkiye’nin durumu arasında çarpıcı biçimsel benzerlikler saptamak mümkündür. Tabii ben aynı şeyleri, diyelim, 30 yıl ya da 20 yıl önceki okumalarım esnasında iddia edemezdim. Bunun da altını çizmek isterim.

Erdoğan’a karşı kendisi gibi gerici ve amerikancı olan, düne kadar ortaklık yapmış olduğu, devlet güçleri tarafından bir darbe girişiminde bulunuldu. Başarısız oldu. Bu saatten sonra önemli olan, Erdoğan’ın bu durumdan nasıl bir vazife çıkaracağıdır. Marx’ın yapıtını tam da bu noktada ilgili bulduğumu belirtmek isterim. Erdoğan zaten mevcut anayasayı tanımadığını belirterek fiilen bir darbe gerçekleştirmişti. Bu şimdiki girişim sayesinde bu fiili hali meşrulaştırmak isteyecektir. Bundan kuşku duymamak gerekir.

Şimdi sürekli her olanaklı kanalı kullanarak küçük-burjuva köylü (Şehirlere göçmüş emekçi kitleler de hemen köylü geçmişlerinden kurtulamıyorlar. Koşullara göre dönüşümleri biraz zaman alıyor. Bu bakımdan onları da ideolojik konumları itibarıyla işçi sınıfından saymak sorunlar yaratabilir), dükkancı ve tabii lumpen kesimlere çağrılar yaparak kafasındaki planı gerçekleştirmek isteyecektir.

Büyük camilerde dahi neredeyse her yarım saatte bir sela veriliyor. Çağrılar yapılıyor. Söz konusu kitleler sokakta tutulmak isteniyor. Bu kesimlerin eklektik ve kaygan ideolojik yapıları içinde din, militarizm, milliyetçilik asli bileşenlerdir. Bunu biliyoruz.

Bu arada, Erdoğan’ın  kendisine bağlı olduğu anlaşılan askeri güçler de İstanbul ve Ankara’ya getiriliyor. Biraz ileride bütün bu toplumsal ve yeniden dizayn ettiği askeri, sivil bürokratik güçleri kendi hedefleri doğrultusunda harekete geçirerek fiili hali yasallaştırmaya çalışacak, bu doğrultuda, parlamento muhalefetini dize getirerek, çeşitli demokratik lafazanlıklarla onların da onayını almak isteyecektir. Yani parlamentoyu kendisine uyruklaştırarak, fiilen işlevsiz kılmayı hedefleyecektir.

Ben Marx’ı okuyarak olanaklılığı tartışılmayacak bir gerçeklikten söz ediyorum. Güçlü bir olasılığın altını çiziyorum. Böylece henüz sessizliğini koruyan sol kamuoyunu uyarmak istiyorum.

Türkiye sürükleniyor

Türkiye, en erken siyasal sonucu itibarıyla, 2007 seçimleri öncesindeki “e-muhtıra” ya benzeyecek bir darbe girişimi yaşadı. Bu darbe girişimini hangi güçler, ne için yapmış olursa olsunlar, siyasal sonuçları itibarıyla, AKP rejimine ve Erdoğan’a yeni bir hayat öpücüğü vermişlerdir. Tabii bu kısa vadedeki sonucu olabilir. Kısa vade, çünkü artık Türkiye ile ilgili orta vadeli siyasal tahminler dahi yapmak kolay değildir. Şurası açıktır, Türkiye devleti ve Türkiye toplumu olağan yollarla rayına oturtulamayacak şekilde bölünmüş olduğu halde olaylar içinde süreklenip gitmektedir. Bölgesinin en güvensiz, en istikrarsız, en kırılgan ülkelerinden birisidir. Dün geceki girişim bu fotografı açıkça gözler önüne sermiştir.

Girişim esnasındaki açıklamalara bakılarak, böyle bir girişimin yapılacağından AKP yönetimindeki devlet kanadının biraz önceden haberinin olduğu anlaşılmaktadır. Herhalde TSK’daki son günlerde hızlanan tasfiyeler bu tür bir girişimi önlemek adınaydı. Ancak Ankara’daki AKP kanadının bu girişimle ilgili olarak önceden bilgisinin olduğu anlaşılıyor. Erdoğan’ın 6 gün ortalarda görünmemesi bu olasılığı güçlendiriyor. AKP yönetimi,  ya önceden haberdar olduğu bu girişimi, olası siyasal getirileri adına,  kontrolü altında tutabileceğini hesaplayarak önlemek istememiş, ya da önleyememiştir. Bilemiyoruz. Ancak haberdar olunduğu açıktır.

Burjuva AKP düzeni, hiç kuşkusuz, bunu siyasal hedeflerine varmak adına en iyi şekilde kullanmak isteyecektir. Biraz ötelemiş olduğu hedeflerini erkene almaya gayret edecektir. Kısa erimde, AKP’nin işine yarayacak gibi görünen bu gelişmenin çok geçmeden AKP düzeninin sürdürülmesini daha da zorlaştırılacağı, ülkenin kırılganlığını arttıracağı görülecektir. Bugün AKP rejiminin dış politikada geri adım atarak ödünler verme, inisiyatif kullanmama; içerideyse, baskıları, terörü  arttırma eğiliminde olduğu malumdur. Dışarıda vazgeçilen “yeni-Osmanlı” düzeni, içeride tesis edilmek istenecektir. Bu eğilimler daha da güçlenecek, işbirlikçi burjuva AKP devletine karşı  toplumsal muhalefetin genişlemesine yol açacaktır.

AKP yönetimi, darbe girişimini kullanarak parlamenter muhalefeti bir kez daha hizaya getirmek isteyecek, Kürt siyasetine, “ya darbeciler ya biz” şantajını yapabilecektir. Böylece, yeni anayasa, başkanlık gibi hükümetin en ivedi gündem maddelerinde muhalefeti işbirliğine ikna edebilecektir.  Ancak istediği siyasal sonuçları elde etmesi halinde dahi AKP rejimi tatmin olmayacak, hiç bir önlem, hiç bir politika ona yetmeyecektir. Güvensizlik hali onun iktidarda bulunduğu her gün daha da güç kazanacaktır. Karşısındaki güçler üzerindeki basınç sürekli artacak, devlet yönetimi dikiş tutmaz hale gelecektir.

Burjuvazi ve onun AKP rejimi, darbe girişimini bir “18 Brumaire” zaferi ya da  bir “31 Mart” zaferine dönüştürme gayreti içinde olacaktır. Buna şüphe yok. Bununla birlikte, son gelişmeler ve darbe girişimi ilerici halk sınıfları önündeki, tarihsel siyasal geçmiş tarafından belirlenmiş, siyasal araçları ve metotları kullanılabilir olmaktan çıkartmış, bu ilerici kitlelere kendi göbeklerini kendilerini kesme seçeneği dışında bir çıkış olanağı bırakmamıştır. Bu durum devrimci güçler bakımından tarihsel bir şanstır. Hem Türk hem de Kürt ulusalcı siyasetlerinin hali pür melali ortadadır. Bunların AKP rejimine daha da yanaşmaları beklenmelidir. İşçi sınıfı sosyalistleri en geniş cumhuriyetçi-demokratik halk kitleleriyle ittifak kurmak bakımından tereddütsüz ve hızlı hareket etmek zorundadır.

“Askeri darbe” olur mu?

Bazı medya organları birtakım Amerikalı yorumcuların iddialarına dayanarak Türkiye’de bir askeri darbe gerçekleştirilebileceğini gündeme taşıyorlar. Pekiy Türkiye’de,  içinde bulunduğumuz uğrakta, böyle bir olasılık gerçekleşebilir mi?

Öncelikle bir kez daha altını çizerek belirtmek isterim, cumhuriyet dönemindeki bütün askeri darbeler, askeri muhtıralar Türkiye’nin emperyalist Batı ittifakıyla bütünleşmesinden, düzenin ordusunun söz konusu ittifakın askeri organizasyonu olan NATO’ya dahil olmasından sonra gerçekleştirilmiştir.

NATO,  emperyalist ittifak içindeki tek tek ülke ordularının emir ve komutasına dahil ve tabi oldukları bir üst organizasyondur. NATO, emperyalist siyasetin çıkarlarını kollayan, koruyan bir örgüt. Emperyalist hegemonyayı sürdürme siyasetinin arkasındaki zor, terör aygıtı, bu aygıt olmadan emperyalist siyasetin kendisini empoze ettirmesi kabil değildir. Tıpkı, hukuk ve arkasındaki (zabıta veya kolluk, gözetleme, yargılama ve cezalandırma, kapatma sistemi gibi) terör organizasyonu arasındaki ilişkide olduğu şekilde. Söz konusu terör aygıtını ortadan kaldırırsanız, hukuk yazılı ve örfi,  yaptırım gücü olmayan kurallar bütününden ibaret hale gelir.

Buna göre, cumhuriyet Türkiye’sindeki bütün başarılı askeri darbeler ve muhtıralar NATO’nun emir ve komutası içinde, onun çıkarlarının gereği olarak, veyahut onun çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde gerçekleştirilmiştir. Yani bu darbeler NATO darbeleridir. Bugün emperyalizme biat etmiş liberaller, İslamcılar, Türk ve Kürt ulusalcıları, yani burjuva milliyetçilikleri darbelere karşı olduklarını ya da desteklediklerini ifade ederlerken bu gerçeği görmezden geliyorlar.

Türkiye’de, metropol ülkeleri de dahil emperyalist zincirin halkalarını oluşturan diğer ülkelerde, emperyalistlerin çıkarlarını tehdit eden bir gelişme ortaya çıktığında,  askeri darbeler bu tehdidi aşmak adına bir araç halinde gelebiliyorlar. Askeri darbenin olup olmayacağı, kapitalist-emperyalist siyasetin çıkarlarından hareketle, onun en üst organizasyonlarının dahil oldukları karar süreçleri içinde belirlenir, veyahut o düzeyde onaylanması gerekir.

Ulusal ve uluslararası çerçevede sınıf mücadeleleri söz konusu olduğunda, elbette merkezin olduğu yerde merkez-kaç güçler de vardır. Bunlar arasındaki çelişki ve gerilim, her ulusal yapıya belli bir özerklik alanı tanıyabilir. Gelgelelim, sisteme dahil darbe süreci ve yönetimi sistemin siyasetiyle, sürecin şu ya da bu momentinde,  aynı hizaya gelmezse, sistem içinde sürdürülmesi olanaksızlaşır.

Halen içinde bulunduğumuz koşullarda, yani emperyalizmin soğuk savaş sonrasında mutlak hegemonyasını kurmak adına başlatmış olduğu genel saldırı, işgal, deniz aşırı militer, para-militer operasyonlarının emperyalist siyasetin ivedi gündemini oluşturduğu koşullarda, sistemin bütün ulusal ve uluslararası organizasyonları bu koşulların ihtiyacına yanıt verecek şekilde bir değişim geçirirler. Elbette bu pürüzsüz işleyen bir süreç değildir. Ayak diremeler, direnişler olacaktır. Böyle bir durumda, mesela, kendi ulusal gerçekliğimiz dolayısıyla bu aksaklıkların nasıl aşılmış olduğuna dair anıları halen canlı zengin örneklere sahibiz.

Sistemin bugünkü ihtiyacı, ulusal bileşenlerin özerklik alanını daraltmak, hegemonik merkezin veya üst organizasyonların manevra ve kontrol alanını genişletmektir. Normal koşullarda, ulusal egemen yapıların egemenlik alanlarına giren karar alma inisiyatif ve süreçlerinin sözü edilen üst örgütlenmelere aktarılması (Aktarma derken,  içsel ve dışsalın sınırlarının tespit edilmesinin güçleştiği bir durumu ihmal etmiyorum. Yani bu fiille zorunlu olarak bir dışsallaştırmayı, dışa doğru hareketi kast etmiyorum)  ve karar alma kapasitesi de dahil olmak üzere siyasal gücün bu ikinciler lehine tekelleşmesini takviye etmektir. Mesela Türkiye’de bu, bariz, ama  pürüzsüz olduğu iddia edilemeyecek bir biçimde gerçekleştirilmiştir. Kitlesel direnişler, devlet aygıtları içindeki direnişler vak’adır.

Elbette bu durum sistemin metropollerinde de, ülkelerin sistem içindeki ekonomi-politik ağırlıklarına göre cereyan etmektedir. Buna göre, oralarda, çıkar çatışmalarına referans veren direnmeler de daha etkili olabilmektedir. Mesela bu noktada, oğul Bush devrindeki Körfez savşına Almanya ve Fransa’nın birlikte vermiş oldukları reaksiyonu hatırlayalım. Türkiye devleti ekonomi-politik manada kırılganlık düzeyi (özellikle AKP rejimi altında emperyalist siyasetin bölgedeki hamleleri ve bu çerçevede TC devletine biçilen roller nedeniyle bu kırılganlık daha da arttırmıştır) yüksek bir vasal devlettir. Zincirin zayıf halkalarından biridir.

Darbeye maruz kalan Mısır da öyleydi, bugün de öyle. Mısır’da,  yani henüz AKP rejimi altındaki Türkiye’nin geçirdiği dönüşümleri geçirmemiş bir ülkede, o zaman, ABD’nin siyasal ihtiyaçları adına erken harekete geçmesinin yanlış olduğu, büyük bir yığınsal direnişin ardından gelen askeri darbeyle ilan edilmiş oldu.

Zaten NATO’nun darbeden haberi, bilgisi olmasına rağmen karşı harekete geçmemiş olması, darbenin hemen ardından ona onay vermesi, bu girişimin tek başına Mısır ordusunun bir tasarrufu olamayacağına karine teşkil eder. Sonra, Mısır gibi bir ülkede ulusal birliğin, ve ulusal devletin büyük ölçüde orduyla anlam kazandığı gerçeğini de unutmayalım. Orduyu çözerseniz, ulusal birliği ve devleti de çözersiniz. ABD bu riski, Türkiye’nin AKP altında geçirmiş olduğu dönüşümleri geçirmemiş bir ülkede göze almanın yanlış olduğunu anlamış olmalıdır. Yine unutmayalım, darbe öncesi, Mısır halkının en nitelikli kesimlerini ihtiva eden,  aşağı yukarı 26-27 milyon iktidar karşıtı protestocu insan adeta sokakları kendisine mesken etmişti. Geçerken, Mısır’da da, bizde olduğu gibi, Suriye krizi, bu ayaklanmaları tetikleyen önemli bir etken olmuştu.

Yalnız bu noktada, özellikle Obama’nın ikinci döneminde,  ulusal ve ulus-ötesi boyutlarıyla, ABD yönetimini teşkil eden  oligarşik sermaye korporasyonları içindeki farklı maddi çıkarlara, buna göre farklı önceliklere referans veren bölünmelerin, fikir ayrılıklarının, kararsızlıkların şiddetlenmiş olduğunu tespit etmeliyiz. Böyle bir uğrakta anlaşılabilir durum tabii. Mısır deneyimini irdelerken bu olguyu da ihmal etmemek gerekir. Nitekim, sonrasında ve halen ABD yönetimindeki bu hali dışa vuran politikalara tanık oluyoruz. Bu hal genel hatlarıyla her zaman oradaydı tabii, ancak dediğim gibi emperyalist siyasetin soğuk savaş sonrasındaki teyakkuz hali çelişkileri şiddetlendiriyor, onların farklı, hesapta olmayan boyutlar almasına neden olabiliyor. Yeni yapılanma ve örgütlenme biçimlerini ihtiyaç haline getirebiliyor.

Buraya kadar bir sorun yoksa, devam edebiliriz. Başarılı darbeler, adeta kural olarak, ulusal ekonomilerde ağır krizlerin yaşandığı, genel olarak halk sınıflarının iç ve dış politik gidişattan memnun olmadıkları, sistem karşıtı değişim talep ve beklentilerinin düzeninin sürdürebilirliğini tehdit eden boyutlara ulaştığı, geniş mağdur kitlelerin bu hoşnutsuzlukların spektaküler bir ifadesi olarak sokaklara çıktıkları, siyasal otoritenin, mevcut siyasal çerçeve içinde sorunları aşmada acze düştüğü koşullarda cereyan ediyor. Darbeler öncesinde, “sıkıyönetim” veya “OHAL” ler ilan ediliyor. Yani bir bakıma, devrimci durumdan söz edilebilecek bir ortamda gerçekleştiriliyor. Tabii kaçınılmaz olarak, her zaman anında olamazsa da, süreç içinde, bu huzursuzluktan devrimci, en azından demokratik sonuçlar elde etmeye çalışan ilerici güçleri, onların toplumsal dayanaklarını hedef alıyor.

Darbeler her zaman ilerici hükümetler devrinde olmuyor.  Türkiye söz konusu edildiğinde, ilerici yönetimlere yolun kapatılmış olduğu şartlarda, hep gerici hükümetlerin iktidar olduğu uğraklarda, ama kesinlikle gerici düzeni, hemen olmasa da, başlangıçta bir takım ilerici tavizler vermek pahasına da olsa, daha geriden  restore veya takviye etmek adına yapılıyor.

Darbeye maruz kalan hükümetlerin emperyalist siyasal talepleri yerine getirmekte ayak diremeleri ya da beceriksiz davranmaları darbe kararlarının alınmasında hızlandırıcı, teşvikçi bir rol oynuyor. Bizde, Demokrat Parti devrindeki darbenin böyle bir boyutunun da olduğunu düşünüyorum. Yine, 12 Eylül öncesinde, ekonomik sorunlar, halk sınıflarının etkin sistem karşıtı protestosu, burjuva siyasetinin kilitlenmesi gibi etkenlerin yanı sıra, NATO’nun güneydoğu kanadının Kıbrıs sorunu yüzünden  çökmüş olmasını, SSCB’nin Afganistan’a müdahalesini ve İran’daki devrimi dikkate almamız gerekir. Sonra, bütün bu olguların kapitalizmin 60’lı yılların sonlarından itibaren derinleşen, yetmişlerin ortasına doğru ivme kazanan krizinin, ancak sermayenin parasalcı birikim modelinin doğrudan ve global ölçekte uygulamaya konulmasıyla aşılabileceği inancının uluslararası tekelci finans sermayesi nezdinde güçlendiği koşullarda  cereyan etmiş olduğunu unutmayalım. Zaten darbeden sonra cuntanın aldığı kararlara bakarsanız, bunların esas olarak emperyalistler ve işbirlikçileri açısından darbenin gerekliliğini haklı çıkartan koşullara yönelik politik önlemler, uygulamalar olduğunu görürsünüz. Emperyalizmin yeni ihtiyaçlarının dayattığı, 2.Savaş sonrasındaki en gerici,  yeni bir sistemsel entegrasyonu sağlamaya yönelik büyük adımlar atıldı.

Pekiy bugün darbe olabilir mi? Türkiye gibi ülkeler, emperyalist zincirin en kırılgan halkalarını teşkil ederler. Son yıllarda emperyalist siyasetin talepleri doğrultusunda Türkiye’de yaşanmakta olan  yapısal manada ekonomik, politik  gerici dönüşümler, halk sınıflarının direnişini tetikleyerek ülkenin kırılganlığını arttırmıştır. Bu bakımdan, başkanlık sistemi talebi, daha doğrusu, sunulan şekliyle otokrasi, işbirlikçi burjuvazi tarafından bu kırılganlığın giderilmesine yönelik bir araç olarak görülmektedir.

AKP hükümeti (ama rejimi değil, dikkat edilsin), emperyalistlerin bölgesel çıkarlarına aykırı, dahası onların bölgedeki varlığını riske sokacak adımlar atarsa, bu adımları atmakta ısrar ederse, bir şekilde etkisiz hale getirilir, hatta düşürülür. Bunun askeri araçlarla yapılması gerekmeyebilir.  Nitekim, bugünkü neo-liberal globalleşme bunun için gayet etkili ekonomik araçları sağlamaktadır. Askeri darbelerde bugüne kadar tanık olduğumuz bir olgu, öncesinde, sokakların sistem karşıtı veyahut böyle bir karşıtlığa dönüşme potansiyeli olan hareketlenmesidir. Üç darbe öncesinde, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül’de bu koşul en şiddetli biçimiyle devrede olmuştur. Son Mısır darbesinde de öyle. Bütün bu darbelerde sokağın önünü alma, sokağa siyasal inisitayif tanımama kaygusu vardı.

Bugün bu durum potansiyel olarak var, ancak henüz bir gerçeklik haline gelmemiştir. Umalım ki, bu vesileyle Kürt siyaseti içinde giderek nicel ve nitel değerini yitirmekte olan devrimci sol akla sahip kesimler  “Türkiyelileşme” nin önemini kavramış olsunlar.  Her şeyden önce “Kürt realitesi”, gerçek ve olası toplumsal dayanakları itibarıyla  salt dar bölgesel bir realite değildir. Reel olarak, fiilen,  isterseniz  sosyolojik anlamda, Türkiyelileşmiştir. Hatta bölgesel olanın, siyasal kapasite ve dinamizm anlamında, diğerine göre öneminin azalmış olduğunu söyleyebiliriz.  Dinamizmden dar alanda sürekli patinaj yapmayı, havanda su dövmeyi anlamıyorsak tabii. Kürt siyaseti ve onun teorisi, bu ampirik veriyi, gerçekliği kavrayamamıştır.

Bugün emperyalistlerin bölgesel hamlelerinin,  Kürt siyaseti tarafından avantajlı görülen gelişmelere yol açmış olduğu iddiası temelsizdir. Bir süre sonra bunların nasıl Kürt ulusal davası adına tuzaklar, “siyasal seraplar” olduğu görülecektir.   Sadece dışarıdaki durumu veri alıp, “komşuda pişer bize de düşer” anlayışıyla hareket eden siyasetler hayal kırıklığına uğrarlar. Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan da olurlar. Bu kafayla, vasal TC devleti ve oportünist PKK siyasetleri bu yazgıdan kaçamayacaklar.

Aktif bir devrimci siyaset zorunlu olarak silahlı mücadeleye referans vermez, ama zorunlu olarak siyasal karar alma ve siyasal inisiyatif kullanma, öngörülerde bulunma kapasitesine tekabül eder. Siyaset belirleme,  öngörü ve müdahale kapasitesi elinden alınmış, yani depolitize edilmiş güçlerin sahadaki mücadelelerinin sürekli bir patinaj görünümünde olması kaçınılmazdır. Bu dediğim TC devleti için de geçerlidir.

Türkiye’de askeri darbeler, ülke emperyalist zincirin kırılgan bir halkası olarak kaldığı sürece her zaman başvurulabilecek bir araçtır. Emperyalist düzen siyaseti için reddedilemez bir olanaktır. Ancak ne getirip ne götüreceği hesaplanmadan kalkışılmaz. Bugünkü görünüme göre, emperyalist siyaset açısından askeri darbeyi gerektirecek şartlar tam olarak yoktur.

AKP’nin şantajcı hamlelerinin arkasının boş olduğu anlaşılmıştır. Türkiye’nin Suriye’de bir başına ya da gölgesinden dahi korkan, Türkiye’ye nazaran çok daha kırılgan (düşününüz ki sadece S.Arabistan’ın kraliyet ailesi dahilinde hemen hepsi birbirleriyle iktidar rekabeti içinde olan iki bin civarında prens var) Arap petrol monarşileriyle bir müdahalede bulunamayacağı anlaşılmıştır. Zaten ABD’nin onayı olmadan buna kalkışmaları, iktidardakiler için  ölüm fermanlarını imzalamak anlamına gelirdi. Şimdi bütün yapacakları, zaman zaman dostlar alışverişte görsün mesabesindeki top atışları eşliğinde,  ateşkesi, barış sürecini sabote etmek olacaktır. Obama yönetiminin sonuna kadar bu çabalarına destek bulmaları kabil olamayacaktır. Sonrasını bilemeyiz. Sonrasına giden sürenin de bu şartlarda hayli belirsizliklerle dolu olduğunu söylemeye bile gerek yok(1)

Yalnız bu noktada şunu da söylemek isterim, eğer bölgesel Kürt ayaklanması, Türkiye’nin protestosuyla, “Türkiyeliler” in ayaklanmasıyla buluşabilseydi, ya devrim ya da darbe (veyahut her ikisi birden) gerçekleşebilirdi. Kürt siyaseti ve onun timarı haline gelmiş Türk solu bu olanağı şu ana kadar kavrayamadılar. Konumlanmış oldukları emperyalist burjuva siyasetinin görüş açısından da görmeleri mümkün değildir. Bir kez emperyalizmin arabasına at olarak koşulmayı kabullendiniz mi, at gözlüklerini de kuşanmak zorunda kalırsınız.

NOTLAR

1) Bugün ABD ve Rusya arasında, Suriye sorunu etrafında varılmış olan antlaşma elbette kırılgandır. Aynı ABD’nin İran’la olan antlaşması gibi. Bu hal, bu ülkelerin Suriye’de rıza göstermiş oldukları ateşkesi de kırılganlaştırıyor tabii. Gelgelelim, bu ülkelerin, özellikle ABD ve Rusya’nın olası yeni bir dünya düzeni adına birbirlerini yoklamakta oldukları da vak’adır. Yani bu Suriye deneyiminde, geleceğe değgin olası müttefiklik veya düşmanlık olanakları da sınanmaktadır. Hatırlayalım, ABD aşağı yukarı 1930’a kadar SSCB’yi tanımamıştı. Dahası, iç savaş sırasında, Britanya önderliğindeki emperyalist işgale asker vermişti. Bu arada 1924’ten itibaren, aynı 2.Savaş’tan sonra Marshall Planı’yla yapmış olduğu gibi, bu defa Dawes Planı’yla Almanya’yı ekonomik olarak ayağa kaldırmış, Nazi savaş makinesinin yaratılmasını finanse etmişti. Bilindiği gibi, bu planın devreye girmesiyle, Fransa ve Belçika, Almanya’nın ödeyemediği savaş tazminatları nedeniyle işgal etmiş oldukları Alman endüstrisinin kalbini teşkil eden Ruhr bölgesinden çekilmişlerdi (Bu en az yüzde yetmişi ABD merkezli finans sermayesi tarafından temin edilmiş “yardım” ın, 1924-29 yılları arasında, 63 milyar altın marka ulaşmış olduğunu hatırlatmak isterim. Bu sayede 1929’da Almanya tekrar dünyanın en büyük ikinci sanayi ülkesi haline gelebilmişti. Tabii bu “yardım” karşılığında en büyük Alman endüstri kuruluşları ABD finans-sermayesinin kontrolüne girmişti. Örnekse, kimya devi IG Farben, Rockefeller’ın; AEG ve Siemens, General Electrics’in, yani J.P.Morgan’ın; Alman telefon şirketi, ITT’nin ; Opel, General Motors’un, yani Du Pont Ailesi’nin; Volkswagen ise Ford’un kontrolüne giriyordu. Başkan Wilson devrinde izolasyonist dış politikasını terk eden ABD’nin bunu yapmasının en önemli nedeni belki de Britanya ile arasındaki rekabetti. Nitekim, Britanya merkez bankası da 1929 Bunalımı’nı ABD’yi en zarar görecek ülke olarak manipüle etmiştir. Bunda başarılı da olmuştur).

Naziler iktidar olduklarında, başkan F.Roosevelt, eğer SSCB, Nazi Almanya’sına saldırırsa, Almanya’nın yanında yer alırız demişti. Ancak savaş patladığında önce kerhen, savaşın sonlarına doğru Sovyet zaferi kesinleşince, aktif olarak Sovyetler’le müttefik olmuştu.

Almanya’nın henüz ne yapacağı bilinmiyor. Siyasal, askeri faktörlerin yanı sıra, kapitalizmin üçüncü büyük bunalımının evrileceği olası yeni aşamalar, bu kararsızlığın giderilmesinde belirleyici bir rol oynayacaktır.   Bu bakımdan ABD ve İngiltere’nin Rusya ile erken bir kapışmadan kaçınması beklenmelidir. Yani Anglo-Amerikanlar, hem Rusya’yı hem de Almanya’yı karşılarına alarak olası bir savaşı kazanamazlar. Bu bakımdan 1.D.Savaşı ve 2.D.Savaşı öncesindeki ve sırasındaki gelişmeleri, bu iki deneyimi tekrar hatırlamakta yarar var. Muhtemel bir dünya savaşı önceki ikisinin devamı olacak. Yani emperyalizm bıraktığı yerden devam edecektir.

“Tampon diplomasisi” nin sonu mu?

TC devletinin diplomatik  refleksleri tarihsel olarak sürekli “tampon olmak” arzusuna referans veriyor.Bunun varoluşsal bir arzu olduğunu söylemek mümkün.

Daha önce bir çok kez tekrar etmiştim. Türkiye’nin Batı emperyalizmi bakımından önemi, Batı’nın  Rusya’yı rakip bir güç olarak görmesinden itibaren artmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünün beklenenden uzun sürmüş olmasının en önemli nedeni de budur. Rusya Çarlığı’nın devrin hegemonik gücü olan Britanya  İmparatorluğunun dümen suyuna girmeye direnmesi yüzünden Osmanlı’nın kaçınılmaz sonu sürekli erteleniyordu.

Britanya İmparatorluğu, Osmanlı’nın ayakta kalması adına bir takım reformlar dayatıyor, böylece Osmanlı ekonomisini ve devlet bürokrasisini kontrolü altında tutabiliyordu. Tanzimat ve Islahat hareketlerini, yeni kapitülasyonları, idari ve askeri yapıdaki reformları, son devir Osmanlı savaşlarını bu gerçeğin ışığı altında okumak gerekir. Elbette, o zamanki idareciler, siyaset erbabı da, tıpkı bugünküler gibi, ” biz bu reformları kendimiz için yapıyoruz, bir dayatma söz konusu değil” diyorlardı.

Emperyalist bir bilimsel disiplin olarak jeo-politiğin 20.yy’ın hemen başında, Britanya’da, Britanya emperyalizmi adına, Avrasya’yı “pivot bölge” ilan ederek ortaya çıkmış olması, aslında Türkiye’nin Britanya karşısında elini güçlendiren bir gelişmeydi. İttihatçılar bunu kavrayamadılar (1). Yanlış ata oynadılar.

Kemalistler, Sovyet devrimi sayesinde, son savaşta düşman kamplarda yer aldıkları ve yenildikleri hegemonik Britanya devletine kafa tutarak, onu alt ederek hem yeni bir ulus devlet kurdular, hem de bu devletin meşruiyetini ona tescil ettirdiler. Yani, hem Britanya’yı yenerken hem de TC devletini ona onaylatırken Sovyet Rusya’yı kullandılar. Bu önemli bir diplomasi başarısıydı. Ancak özgün bir siyaset değildi. Değildi çünkü, Tanzimat’tan itibaren başlayan dönemin çok büyük bir kısmında Osmanlı devleti tarafından izlenmiş dış politik çizgiye, “tampon diplomasisi” ne,  geri dönülmesi anlamına geliyordu. Kemalistler, 2.Meşrutiyet devri parantezi dışında, uzun bir dönem boyunca izlenen Osmanlı dış siyasetine, ana hatlarıyla, geri döndüler. Rusya’yı düşmanlaştırıp, Batı emperyalizmi adına onun önünde tampon işlevi üstlenerek, emperyalist dünyayla ve siyasetle müttefik olmak. Ülkede burjuva TC düzeninin ancak bu işlev sayesinde sürdürülebilir olacağını düşünüyorlardı.

Vaktiyle, Osmanlı devleti de  Britanya’ya, “beni kollamazsan, Rusya aşağı iner, Balkanlar, Akdeniz kontrolünüzden çıkar, bu sayede elde edeceği jeo-stratejik avantajlar sayesinde, Avrupa’nın ve Asya’nın, tabii bu arada,  sömürge Hindistan’ın güvenliği tehlikeye düşer” diyordu. Yani düşmanlaştırdığı Rusya ile şantaj yapıyordu.  Aynı şantajı farklı bir hikayeyle Batı da Osmanlı devletine yapıyordu ama onun kaybedecek daha çok şeyi vardı. Osmanlı diplomasisi bunun farkındaydı. Korkuyordu, ancak himayesine girdiği büyük devletlerin daha çok korktuklarını görüyordu. Bu bakımdan, Hegel’deki uşak/efendi diyalektiğini çağrıştıran bir ilişkiden söz edilebilir.

Mesela 19.yy’daki Kırım sorununda,  bölge Balkan ve Akdeniz güzergahlarından birisi olarak görüldüğünden, ön almak adına, Osmanlı orada erken bir Dünya Savaşı’na sokuldu. Efendisinin gözüne girmek için can atan Osmanlı o savaş uğruna varını yoğunu seferber etti. Savaş bittiğinde Osmanlı maliyesi de sıfırı tüketerek havlu attı. Devletin Batılı büyük kapitalist devletlere bağımlılığı ve tabii uşaklık kapasitesi de adeta sınır tanımaz hale geldi.

Sovyet devrimi, daha ileride bunun bir Doğu Avrupa ve Asya devrimine dönüşmesi, Anglo-amerikan emperyalizminin paniğini arttırdı. TC devleti daha en başından emperyalist Batı’ya karşı Rusya kozunu kullanmaya başlamıştı. Bunun için “anti-emperyalizm” söylemini “anti-kapitalist” öğelerden temizledi. Cumhuriyet devrinde, sosyalistlerin orantısız bir terörle yok edilmeleri, bastırılmaları, Batı emperyalizmine iman tazelemek, güven vermek ve tabii onları panikletmek gibi işlevlere sahipti. Yeni cumhuriyet devleti, “İngilizci” son asır Osmanlı siyasetini, yani bu kez Sovyet  Rusya karşısında emperyalizm adına tampon rolünü sürdürmek istiyordu.

Sovyet Rusya ve komünizm çok daha erken bir zamanda, 20’li yılların ikinci yarısından itibaren düşmanlaştırıldı. Kapitalizmin ikinci büyük bunalımı bu anlayışın 30’ların sonlarından itibaren uygulanana göre, özellikle dış politika bağlamında, zorunlu olarak daha örtük bir şekilde yapılmasını gerektiriyordu. İçeride hız kesmek söz konusu değildi. Tersine, mesela, biri itirafçı, diğerleri dönek olan eski komünistlerin önemli bir ağırlığının olduğu, ülke kapitalizmini bunalım koşullarına adapte etme gayretindeki  “sol kemalist” Kadro girişimi dahi bastırılmıştı.

Burjuva cumhuriyet rejimi kendisini kanıtlamak adına  sola karşı orantısız terör uyguluyor, Reichtag Yangını mesabesinde, mesela 1938 Harp Okulu kumpası gibi, icraatların altına imzasını atıyordu. Görüyorsunuz,  kemalist ve islamcı uygulamalar arasında nasıl bir süreklilik var (2). Osmanlı devrindeki gibi, hem korkuyor, hem de himayesine girmek istediği emperyalist güçleri korkutmaya çalışıyordu. Düzenin solu ezmesinde bu ikisinin birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Sovyet Rusya şantajı bu devlet çökene kadar devam etti. İlk soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte ortada kalma riski karşısında, ABD emperyalizmine kayıtsız koşulsuz, tam bir teslimiyet  siyaseti izlendi.

Rusya’nın Putin devrinde yeniden doğrulması şantajcı Türk diplomasisi için bir fırsattı. Ancak kullanılamadığı görülüyor. Sovyetler Birliği’nin halen bir güç olduğu koşullarda, devletçi kapitalist, nispeten sosyal ama otoriter Türk devleti ulusalcıların kontrolündeydi. Son devir Osmanlı devleti gibi Rusya kartını kullanıyordu. Tabii bu kartı Batı’ya kızdığı zaman da kullanmaya çalışıyor, ancak hemen ipi çekiliyordu. En çok, veciz, “yeni bir dünya kurulur”  “one minute” ıyla mastürbasyon yapabiliyordu.

SSCB’den sonra devir teslim yapıldı. Ulusalcıların yedeği İslamcılar idareyi ele aldı. Dünya kapitalizminin geçirdiği dönüşümlere koşut olarak parasalcı, her şeyin özelleştirildiği, devletin hemen hiç bir sosyal işlevinin kalmadığı, dolayısıyla cumhuriyet rejimine ihtiyacın olmadığı otokratik bir rejimin kurulması yolunda, zaten önceden hazırlanmış temellere dayanılarak, büyük adımlar atıldı. Yeni-osmanlıcılık iddiasındaki islamcı AKP rejimi Osmanlı’dan intikal eden “Rusya şantajı” diplomasisini, Suriye’ye karşı izlediği politikayla terk etti. Daha doğrusu, Rusya’nın hamlesi planlarını bozdu.

Devleti ele geçirmiş yarı-lümpen niteliksiz kadroların maddi ve manevi ihtirasları, lümpenleşen işbirlikçi sermaye sınıfının aç gözlülüğünün saiki olduğu “cahil cesareti”, Suriye kriziyle ölümcül bir hesap hatası yaptı (Bu arada, İslamcılığın 1950’lerden itibaren, çeşitli kombinasyonlar içinde bu lumpenist eğilimin ideolojik ifadesi haline gelmiş olduğu gerçeğinin altını çizmek isterim. O yıllardan buraya, lumpenleşme ve islamlaşma iç içe bir yükseliş arz ediyor). Rejim, 2013 Haziran’ında Erdoğan-Öcalan gerici bağlaşmasıyla, “ipten alındı”. Haziran’ın yenilgisi ya da elde etmiş olduğu Pirus zaferi AKP’nin ve dayandığı sermaye sınıfının cahil cesaretini daha fazla teşvik etti. Zaten gayet mütevazi düzeyde bulunan devlet aklı tamamen kaybedildi.

Bu arada, Kırım, Rusya’ya geri döndü. Anglo-amerikanların Karadeniz ve Ukrayna düşleri söndü. Rusya, Suriye’ye yerleşti. Doğu Akdeniz’e ilk kez eli kuvvetli olarak  indi.

Peki Türkiye kesintilerle birlikte aşağı yukarı iki asırdan beri Batı emperyalizmine karşı kullanmakta olduğu Rusya kartını bu yeni koşullarda kullanmayı sürdürebilecek mi? Mevcut görünüme bakılırsa, TC devleti Suriye’deki hamleleriyle Dimyat’a pirince giderken elindeki bulgurdan da olmuştur.

Müdahaleden sonra Rusya’nın çok temkinli hareket etmesi, mümkün olduğu kadar uzlaşmalara kapısını açık tutan ama aynı zamanda askeri olarak Suriye’yi ve müttefiklerini tahkim etmeye yönelik kararlı bir siyaset izlemesi, Rusya’nın artık Doğu Akdeniz’i kolay kolay bırakmayacağı anlamına geliyor. Biraz ileride muhtemelen hızını arttırmak isteyecek Esad’ı da frenleyecektir.  İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün’ün  Rusya ile işbirliğinin güçleneceğini öngörebiliriz. Hatta nasıl bir dönüşüme maruz kalırlarsa kalsınlar, hali hazırdaki petrol monarşileri de bu yeni duruma sırtlarını dönemeyecekler. Bu ülkelerin hemen hepsinin “petrol,doğal gaz” ve bunların taşınması gibi ortak çıkarları olduğunu unutmamak gerekir. Bu öngörünün gerçekleşmesi, Rusya’nın temkinli ama kararlı adımlarıyla mümkün olabilecektir.

Tamam, ama bu gerçekleşirse (Türkiye bunun gerçekleşmesi adına her şeyi yapmıştır, yapmaktadır. Türkiye’nin olası bir kara müdahalesi de, hiç şüphesiz, Rusya’nın işini kolaylaştıracaktır) Türkiye hangi ülkeye karşı, ne için, neyin tamponu olacaktır? Dahası, belki de tampon işlevi sayesinde almış olduklarını geri vermek zorunda kalacaktır. İslamcıların yönetiminde  iki yüz yıllık eski diplomasinin de sonunun gelmiş olduğu görülüyor.  Alla Turca modernleşmeyle başlamış olan söz konusu diplomasi, alla Turca “post-modernleşme” yle sanki tarih olmaktadır.

NOTLAR

1) Kemalistler, İttihatçılarla kıyaslandıklarında, siyasal olarak ne istediklerini, sınırlarını, hadlerini biliyorlardı. Bununla birlikte İttihatçılar, Kemalistlerle kıyaslandıklarında, entelektüel olarak onlardan daha donanımlı, daha global bir yapıya sahiptiler.

2) Ulusalcı kemalistler, Atatürk önderliğinde, Batı emperyalizmine ulusal egemen devlet yapısıyla, cumhuriyet rejimi altında entegre olmak istiyordu. Cumhuriyetin ilk üç yılında atılan demokratik adımlar, Türkiye halkları adına değerli kazanımlardır. Monarşinin, hilafetin tasfiyesi, laiklik, genel oy hakkı, hepsinin birden en somut ifadesi olan cumhuriyetin demokratik kazanımlar olduğu yadsınamaz.  Aşağı yukarı cumhuriyetin ilk on yılı boyunca bütün tutarsızlıklarına, kararsız davranışlarına ve sola karşı uygulanan alçakça teröre rağmen aydınlanmacı bir anlayış sürdürülmek istenmiştir. Kürt ulusal sorunu karşısındaki gerici, baskıcı tavır, düzenin içeride ve dışarıda gerici ittifaklar oluşturmasını ve onları tahkim etmesini teşvik etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaşmakta olduğu, Türkiye’nin 1.D.Savaşı öncesinde İttihatçıların yaptıkları gibi, saf değiştirme hesapları yaptığı  yıllarda daha da  büyük, faşizan, karanlık bir gericilik hüküm sürmüştür.

Emperyalizm her zaman gireceği,  işbirliği yapacağı ülkelerde en gerici öğelere dayanır. Girdiği yerde kendisini tahkim etmesi, orada gericiliği tahkim etmesiyle koşutluk arz eder.

İslamcılarsa, daha modern siyasal oyuncular olarak zuhur ettikleri zamandan itibaren emperyalizme, cemaat düzenini esas alan monarşik hilafet rejimi altında entegre olmak istiyorlardı. Yani emperyalizme entegrasyon bakımından Ulusalcılar ve İslamcılar arasında bir niyet farkı yoktu. Sadece yol, araçlar, şekil konusunda farklılıkları vardı. Bu farklılıkların demokratik olanaklar bakımından önemsiz olduğu iddia edilemez. Elbette bu farklılıkların uluslararası bağlamla bağlantısı kurulmadan anlaşılması da olanaklı değildir. Bu ayrı bir konu. Ancak gerçek olan, farklı hareket noktalarına rağmen aynı yola çıkmış olduklarıdır. Yani bu bakımdan Vahdettin ve Atatürk farklı bir iş yapmamış oluyorlar.  Bu kazaen ortaya çıkmış bir durum değil. Kaçınılmaz bir zorunluluk olarak görülmek gerekir.

Geçerken örnek olsun, Çin’de devrimcilerin başarısını ve dolayısıyla Çin’in bugünkü konumunda bulunmasını sağlayan önemli bir faktör, burjuva-demokrat Sun Yat Sen’in devriminden sonra onun partisi olan Kuomintnag’ın 1924’ten itibaren (henüz güçlü olmamalarına rağmen)  komünistleri dışlamayıp, onlarla koalisyon kurması, onları meşru siyasal oyuncular olarak tanımış olmasıdır. Sonuç olarak bu deneyimden bugünkü kapitalistleşme koşullarında dahi işbirlikçilik, yani emperyalistlere vasallık çıkmadı.

İslamcılık ve Ulusalcılık, her ikisi de,  kapitalizmi, burjuva düzenini, emperyalizme uyrukluğu öngörür. Dolayısıyla işçi sınıfı sosyalistleri karşısında her zaman ittifak kurarlar. Bir araya gelirler.

Baykal açıklıyor

Haziran günlerinden birinde, Şişli Cevahir’in önündeki otobüs durağının oturma yerlerinde, etraftaki banklarda yorgun halde uyurken, sabah 04:00 sularında bir jandarma tomasının püskürttüğü boyalı suyla sırılsıklam uyanıyoruz. Toma, iki yüz metrelik bir mesafe içinde ileri geri giderek uyuyanların, uykudan uyananların, kaçışanların üzerine su püskürtmeyi sürdürüyor. Araçtakilerin yüzünü göremiyoruz. Ancak bu işi oyun haline getirmiş olduklarını, yaptıkları işi bir eğlence gibi gördüklerini tahmin edebiliyoruz. Zaten Mecidiyeköy’de, yani bir kaç yüz metre ilerimizde jandarmanın yığınak yapmış olduğunu biliyoruz. Yakınlarında bulunan eylemcilere küfrediyorlar, saldırıyorlar. Tomayı kovaladıktan sonra bir çoğu birbirlerini tanımayan eylemciler olarak söyleşiyoruz.

Konu, eğer başarısız olursak neler olabileceğiyle ilgili tahminler, öngörüler. Söyleşenlerden birisi, “onu bunu bilmem, kaybedersek daha büyük bir gericilik gelecek, dost bildiklerimizin bir çoğu da toparlanan gerici güçlere katılacak, daha büyük baskılara maruz kalacağız” mealinde bir şey söylemişti. Hemen hemen hepimiz bu öngörüyü desteklemiştik.

Haziran ayaklanması yenilince bütün düzen güçleri hiç olmadığı kadar kenetlendiler. Ayaklanma onların arasındaki çelişkileri, çıkar çatışmalarını derinleştirmiş, dar politik gerilimleri arttırmış olsa da, düzene yönelik tehlike karşısında, beklendiği gibi,  bir araya geldiler. CHP,MHP,HDP, Vatan Partisi, Cemaat, TSK, Yargı, Medya ve tabii bu sermaye düzeninin dış bağlamları.

Rejimin elde ettiği Pirus zaferi,  bütün bileşenleriyle  daha da gericileşerek toparlanmasını sağladı. Sermayenin iktidar partisi muhalefeti kolonileştirdi, aynı dili kullanır oldular. Siyaset anlamında, daha önce olmadığı kadar, aynı hizaya geldiler. Gericilikte yarışa girdiler. Bugün Baykal’ın konuşmasını okurken bunları düşündüm.

Aslında Baykal bu konuşmasında siyasal kariyeri boyunca savunuculuğunu yaptığı “laik” TC devleti, kemalizm siyasetinin gen şifrelerini bizim için deşifre etti. Dün CHP’de oy almak adına Alevi yurttaşları sıkıntıya sokacak kadar sıkı Alevicilik yaparken, bugün “sünni Halep”in Alevi Esad’dan kurtarılması adına çağrı yapıyor. Bu refleksle Atatürk cumhuriyetçiliğinin bütün o “laik cumhuriyetçi”, “anti-emperyalist” demagojisini bir kez daha açık ediyor.

Sermaye düzeninin rejimi olarak “Atatürk cumhuriyeti” laiktir, ama bu,  paradoksal olarak, “sünni egemenliğini” esas alan bir laikliktir.   Etnik yapıları Cumhuriyet çatısı altında lafzen eşitler, ama bunu yine paradoksal olarak “Türk ırkı” nın eşitler arasında en eşit olacağı şekilde yapar.

Bugün Baykal, emperyalizmin saldırısı altında parçalanmak istenen “laik Suriye Cumhuriyeti” ne saldıran Türk ordusunun hem Kürtlere, hem Alevilere karşı “sünni Halep”i zaten en başından beri desteklediği, eğittiği, himaye ettiği cihatçı haydutlarla birlikte savunması gerektiğini söylüyor. Üyesi olduğu partinin başında Zaza ve Alevi olduğu iddia edilen bir figür var. O da TSK’nin Suriye’deki faaliyetlerini destekliyor. Zaten tezkere talepleri karşısındaki tavrı da biliniyor.

Öyleyse mesele, Alevicilik, Sünnicilik, Kürtçülük, Türkçülük çerçevesinde konulduğunda, AKP rejimine muhalif de olunsa, aslında ona hizmet edilmekte olduğunun görülmemesidir. Şimdi buna Kürt ulusalcılığı, Alevi mezhepçiliği çerçevesinde karşı çıktığınızda, karşınızda Türk ulusalcılığını, Sünni mezhepçiliğinin mevzilendiğini göreceksiniz. Birde bunu sol siyaset adına yaptığınızı iddia ettiğinizde, bu kez karşınızdakilerin reaksiyonunun solu da kat ettiğini göreceksiniz. Düzenin efendileri daha ne ister?

Kılıçdaroğlu dedim,  Zaza ve Alevi deniliyor, ancak hem içeride Kürtlere, Zazalara, Alevilere yapılan baskıları, uygulanan şiddeti onaylıyor, hem de emperyalizmin işgalini, TC devletinin Suriye’yi işgal hesaplarını, TSK’nın bu çerçevede Suriye’deki direnişçi güçlere saldırmasını savunuyor. Yani selefi cihatçıların Alevi ve Kürt katliamlarını olumluyor. Neden? Nedeni gayet anlaşılır, Kılıçdaroğlu bulunduğu makamın kendisine sınıf siyasetini, işbirlikçi sermaye sınıfının çıkarlarını izlemesi ve kollaması için verilmiş olduğunu biliyor. Orada kalabilmesi için bu görevi şaşmadan yerine getirmesi gerektiğinin bilincindedir. Aynı Baykal ve ötekiler gibi.

Peki Kürtler, Aleviler ulusal demokratik taleplerinde haklı değiller mi? Elbette haklılar, ancak mesele sadece haklı olmak değil, bu haklılık tek başına siyaseten bir şey ifade etmez. Siyaset araçlarla yapılır. İdeoloji, program, dil, ifade tarzı, taktikler, ittifaklar hep araçlardır. Mesele bunların doğru seçilmesinde ve doğru uygulanmasındadır. Siyasetin teoriden uygulama alanına taşınması ancak bu araçlarla olanaklı olabilir. Haklı bir talebinizin, taleplerinizin olması tek başına sizi meşrulaştırmak için yeterli olmayacaktır. Seçtiğiniz, kullandığınız araçlar önemlidir.

Bugün gelinen noktada,  ulusalcı, islamcı, liberal Kürt ve Türk siyasetlerinin (Bunların belli momentlerde ya da belli dönemlerde aralarında işbirliği olduğunu, ittifaklar oluşturduklarını biliyoruz) çökmüş oldukları açıktır. Yine bu noktada, Kürt ve Türk ulusal siyasetlerinin, onlara tutunan mezhepçi yaklaşımların  dış güçlerin hamlelerine ya da bu güçlerden gelebilecek olası katkılarla ilgili beklentilere göre hareket etmeye başladıklarını görüyoruz.Politika oluşturma inisiyatifleri ellerinden alınmıştır. Depolitize edilmişlerdir. Dahası bu kapasitelerini de yitirmişlerdir.

Öte yandan, dün Kürdistan’daki TSK operasyonlarına “vatan savaşı” diyenler, şimdi bu operasyonların Suriye içlerinde sürdürülmesini, Kürt ve Alevi direnişçileri hedef almasını, malum kemalist “almazsan verirsin” yayılmacı zihniyetinin, Atatürk cumhuriyetinin kurucu siyasal genlerindeki “Türkçü, sünni İslamcı” karakterin somut bir tezahürü olarak alkışlıyorlar. Artık  TC’nin “vatan savaşı” emperyalizme karşı siyasal kurtuluş mücadelesi veren laik Suriye Cumhuriyeti topraklarının içlerine doğru genişlemiştir. “Laik TC’nin teminatı TSK”, hilafetçi selefi cihatçılarla ittifak halinde meşru laik Suriye Cumhuriyeti’ni parçalamaya, işgal etmeye çalışmaktadır.

Doğarken laik Türkiye cumhuriyeti sancağı altında vaftiz edilmiş sermaye,  göçerken Osmanlı hilafet sancağına sarılmaktadır. Sermaye sınıfı için Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, özgürlükler onun çıkarlarından, ihtiyaçlarından doğmuştu. Yani onlar sermaye sınıfının alametifarikası değildir. Dün ihtiyacı vardı, kullandı. Bugün ihtiyacı yok. Bir kenara attı. Dün cumhuriyete ihtiyacı olduğunu ilan etmişti. Bugün otokrasi istiyor.

Şimdi yapılması gereken hiç tereddüt etmeden   bütün bu ulusalcı, işbirlikçi yapıların dışında ve karşısında mevzilenmiş, devrimci sol siyaseti oluşturmaktır. Kurtuluşun başka yolu yoktur. Artık emperyalist sistem içinde, kapitalizm şartlarında ulusal egemenliği, laikliği, demokratik yapıları, tek kelimeyle, cumhuriyeti dahi savunmak, kurmak mümkün değildir. Bugün Baykal’ın konuşmasında bütün şifreleri açık edilen TC deneyimi bu gerçeğin anlaşılması bakımından, en azından,  karine oluşturmaktır.

AKP REJİMİ NASIL DÜŞECEK?

AKP rejimi, uluslararası bağlantıları, dayanaklarıyla birlikte eski rejimin bağrında, onun olanakları kullanılarak yaratıldı. Emperyalizm eski soğuk savaş lehine sona erince dünya hakimiyeti veya “tarihin sonu” adına bir stratejiyi uygulamaya koydu. Uluslararası emperyalist finans sisteminin kayıtsız koşulsuz dünya hakimiyetini öngören bir stratejiydi bu.  Bunun için ulusal egemen devlet yapılarının tasfiyesini öngörülmekteydi.

Orta Doğu pilot uygulama bölgesi olarak seçilmişti. Bunun nedeni elbette bu coğrafyanın sahip olduğu enerji kaynakları ve bu kaynakların ABD egemenliğinin başlıca ekonomik aracı olan ABD dolarıyla olan yaşamsal bağlantısıydı. Orta Doğu, başta Çin gibi yükselen bir ekonomi olmak üzere, ABD’nin başlıca rakipleri olan Avrupa ve Japonya’nın enerji ihtiyaçlarını büyük ölçüde temin ettikleri  coğrafyadır. ABD bu bölgeyi kontrol ederek rakiplerini, olası rakiplerini de kontrol edebileceğinin hesapları yapıyordu. Halen de yapıyor.

Bunlar biliniyor. Uzatmayalım. ABD bu stratejinin gerçekleştirilmesi adına savaşı, iç savaşları, terör faaliyetlerini göze almış, hesaplamıştı. Bu doğrultuda kullanacağı araçlarını özellikle  70’li yılların sonlarından itibaren bariz bir şekilde dizayn etmeye başlamıştı. Daha doğrusu temposunu bu yıllardan itibaren hızlandırmaya başladı.

Yetmişli ve seksenli yıllarda Amerikan hegemonyasının sönmekte olduğuna  dair yapılmış ABD menşeli akademik çalışmaların bir çoğuna bakılırsa,  yeni bin yıla girmeden SSCB ve sosyalist blok çözülemezse, ABD hegemonyasının çözülmesinin kaçınılmazlığıyla ilgili iddiaların sıkça ortaya atıldığı görülür. Yine bu çalışmaların bir çoğunda, Amerika’nın ayakta kalabilmesi için parasalcı ekonomik modelin hakim kılınması ve dünya ekonomilerinin de buna koşut dönüşümler geçirmesinin zaruretinden söz edilir.

Tabii bu analizlerin bir çoğu emperyalist saldırı anlayışını meşrulaştırmaya yarayacak gerekçeler üretmek adına yapılıyordu. Böyle olsa da, ABD’nin 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren ekonomik olarak zor koşullar içine girmiş olduğunu biliyoruz. 70’li yıllarda bu koşullar daha da ağırlaşmıştı. ABD sermaye çevreleri bunun SSCB’de olduğu gibi yapısal ekonomik bir sorun değil, sistemik bir sorun olduğunun farkındaydılar. ABD kapitalizmi, sürekli ve kaçınılmaz olarak birisinin ötekini davet ettiği sistemik stagnasyon/ finansallaşma kısır döngüsünden çıkamıyordu. Bunlar da biliniyor.

Zamana oynayan ABD, daha sosyalist blokun çözülmesi esnasında hamlelerini başlattı. Önce Irak, ve Almanya ve Fransa’nın fırsattan istifade etme girişimlerini bozmak adına, önceden  hesapta olduğunu pek söyleyemeyeceğimiz, Yugoslavya saldırısı başlatıldı.

Dünya koşulları, bu arada, Türkiye gibi araç olarak kullanılacak vasal devletlerin henüz ihtiyaca yanıt verecek şekilde dizayn edilmelerinin tamamlanamamış olması hamlelerin sürekliliğini kesintiye uğratmıştı. ABD’nin Orta Doğu bölgesindeki iki ana hedefi, tarihsel olarak bu bölgenin ele avuca sığmayan, dik başlı iki devleti, İran ve Suriye idi. İran’la savaştan sonra en zayıf halka haline gelmiş Irak sadece kolay bir girizgah ve sonrasında üs işlevi görecekti. Irak’ın her iki hedef ülkeye ve tabii NATO üyesi Türkiye’ye de komşu olduğunu dikkate alalım. O zaman Irak’ın bir özelliği de, müttefikleri olmayan, etrafıyla düşmanca ilişkilere sahip, içeride toplumsal dayanaklarını kaybetmiş bir ülke olmasıydı. Onun bu özelliği ABD’nin işini kolaylaştırmıştı.

Bugünkü Suriye operasyonu planlarının en geç 2001 yılında hazırlanmış olduğuna dair Amerikan medyasında çıkan yazılara internetten ulaşmak mümkündür. ABD’nin yanlışı, İran’ı ve Rusya’yı hafife alıp, Suriye’yi, Saddam Irak’ıyla aynı kefeye koyması oldu. Buna mukabil, Çin’i politik olarak gereğinden fazla ciddiye aldı. Çin’in dünya gücü olma veya hegemonik roller üstlenme potansiyeli olabilir ama vizyonu yoktur. Çin tarihsel olarak her zaman bir bölgesel güç merkezi haline gelmek ister. O kadar. Bu konuya  daha eski yazılarımda değinmiştim.

Bu noktada bir şey ilave etmek isterim. Türkiye ve Suriye arasındaki gerilim 1980 darbesi sonrasında başlamamıştır. İki ülke arasındaki gerilimin tarihi, emperyalistlerin 2.Savaş sonrası Suriye ile ilgili emellerinin de tarihidir aslında. Suriye’de sömürgelikten kurtuluştan sonra iktidarı alan anti-emperyalist, anti-siyonist, laik-milliyetçi güçler, Orta Doğu’ya kötü örnek oluyorlar, bölgedeki bütün anti-emperyalist, anti-siyonist milliyetçi,  hatta zaman zaman sosyalist hareketler için destek noktası işlevi görüyordu. Kısacası, Suriye 50’li yıllardan itibaren emperyalistler için,  tabii onların bölgedeki karakolu Türkiye için de, baş ağrısı anlamına geliyordu.

Yukarıda sözünü ettiğim emperyalist dizayn çerçevesinde AKP rejimi yaratıldı. Parti olarak AKP değil ama AKP rejimi  her zaman “eski rejim” in içindeydi. Bu bakımdan önü açıldı demek daha doğru olur. Bu rejim bir savaş aygıtı olabilecek şekilde dizayn edildi. Kısacası emperyalistlerin planladıkları savaş(lar)  ihtiyacından doğdu. Onu yükselten esas olarak bu ihtiyaç oldu. İşe ordudan başlanması bu bakımdan tesadüf değildir. Ordunun dizaynın meşrulaştırılmasında liberal ve dinci kesimlerin zaten hazırda bekleyen desteği kolayca alındı(1)

Erken bir “Türk baharı” olan Bayrak Mitingleri’nin istismarı  muhafazakar halk kesimlerinin sessiz galeyanına çanak tuttu. Bu mitinglere katılan halk ilericiydi, Cumhuriyet’in kazanımlarının elden gitmesinden kaygu duyuyordu. Yani katılanların kahir ekseriyeti samimiydiler ama organizatörlerin, istismarcıların başka hesapları vardı. Kullanıldılar. Sonraki “Ergenekon” ve “Balyoz”un ilk habercisi olan danışıklı “e-muhtıra” tam da seçim öncesinde devreye sokuldu. Böylece AKP rejiminin önü tamamen açılmış oldu.

Geçerken şunu hatırlatmak isterim, Haziran ayaklanmasıyla bu Bayrak Mitingleri arasında kitlesel talepler, katılan öznelerin kompozisyonu anlamında bir süreklilik olduğu yadsınamaz. Haziran’da, öncekinde eksik olan, sosyalist siyaset, sol talepler, sol militanlık sokaklara hakim oldu. O malum organizatörlere, istismarcılara bu kez ekmek çıkmadı. Sol siyaset tarihinin hiç bir döneminde olmadığı kadar kitlesel bir meşruiyet kazandı. Üstelik de yaklaşık 40 gün hemen hemen ülke çapında sokaklarda döğüşerek. Üstelik de bir önderlikten mahrum olarak. Bir süre sonra halk sınıflarının daha önceki devrimci mücadeleleri gibi bunun da boşuna olmadığını, boşa gitmemiş olduğunu idrak edeceğiz.

Evet ne diyordum, AKP rejimi savaş ihtiyacından, emperyalist savaş şartlarında, isterseniz, onun öngününde oluşturuldu. Böyle olunca kaderi de şu ya da bu ölçüde (Suriye’de boyunu da aşan şekilde) dahil edildiği bu savaşların kaderine bağlı olacaktı. “Savaşla gelmişti, savaşla gidecektir” demek de mümkündür.

Bugün Türkiye devleti, Suriye’deki savaşın yitirilme sürecine girmiş olmasıyla birlikte panik halindedir(2). Savaşın emperyalist blok aleyhine sonuçlaması demek TC devletinin AKP rejimi altında çökmesi anlamına gelecektir. Elinde devleti çökertmiş bir rejim ve onun oyuncularının ağır bir bedel ödeyecekleri açıktır.

Yani AKP rejimi muhtemelen bir iç ve/veya dış savaşla tarih olacaktır. İşte tam da bu olasılık proletarya devrimcileri için eşsiz fırsatlar sunuyor. Eğer bu savaşı lehimize çeviremezsek, altın bir fırsatı kullanamamış olacağız. Bu durumda “vuslat”  herhalde epey bir süre için  ötelenmiş olacaktır. Eğer bir proletarya devrimiyle iktidarı alamazsak, bize kapitalist emperyalizmin atına koşulmuş başka bir “TC devleti” kakalayacaklar. Yani azap devam edecek.  Hazırlanmak, en önce bu hazırlığı örgütleyecek yüksek siyasal akla ve cevvaliliyete sahip bir çelik çekirdeği oluşturmak lazım. Kavga şiddetlenmeden, sokaklara çıkılmadan saflar kalabalıklaşıp, sıklaşmaz. Zaman daralıyor.

NOTLAR

1) Daha önce de yazmıştım, (kendilerini “demokratik sosyalist”, “radikal demokrat”, “liberal anarşist” olarak sunan versiyonlarıyla) liberaller ve  (kendilerini kemalist veya orducu sosyalist olarak tanımlayan versiyonlarıyla) ulusalcıların ordu hakkındaki görüşleri, ordunun kapitalist devlet aygıtı içindeki konumuyla ilgili olarak benzer bir akıl yürütme tarzından çıkıyor. Liberal taraf, ordunun devletteki işlevini olumsuzlarken, o devletin kapitalist, burjuva karakterine laf etmiyor. Orduyu eleştirirken, onun içinde yer aldığı, savunduğu düzeni savunuyor. O sınıflı düzenin eşitsiz, sömürgen, baskıcı karakterini “özgürlükçü demokrasi” kavramı altında gizliyor. Öte yandan ulusalcılar, en radikal versiyonlarıyla düzeni eleştirdiklerinde bile orduya toz kondurmuyorlar, onu aksaklıkların giderilmesinde motor rolü üstlenecek özne olarak sunuyorlar. “Cumhuriyet” kavramı altında gizlemeye çalıştıkları aynı düzenin teminatı, koruyucusu olarak görüyorlar. Kapitalist devletin bekasını her şeyin üzerinde tutuyorlar. Onlara göre, düzenin olumsuz, yanlış tarafları vardır, ama o düzenin üzerinde bir kurum olarak ordu her zaman temizdir ve “halkın” çıkarlarından yanadır. Yani ordu “halkın” ordusudur. Zaman zaman kötü yola düşürülmesi içindeki kimi “kötü paşa hazretleri” nin marifetidir. Her iki taraf da orduyu kerameti kendinden menkul, toplumsal sınıflardan, sınıfsal bir aygıt olan devletten bağımsız, her şeyin üzerinde durma kabiliyetine sahip bir kurum olarak görüyorlar. Eleştirilerini böyle bir bakıştan hareketle yapıyorlar. Bu arada, söz konusu iki yaklaşımla, yöntemle, Tanzimat’ın liberal ve ulusalcı iki kanadının akıl yürütme tarzları arasında tarihsel bir süreklilik olduğunu tespit etmek gerekir.

2) Bu yazıdan sonra 2 Şubat’ta internet haber sitelerinde bir haber vardı. Cenevre görüşmeleri ertelenmiş. S.Arabistan’a,  tam bu görüşmelerin başladığı sırada Türkiye’den, aralarında başbakan ve karargah üniformasıyla genelkurmay başkanının da katıldığı bir ziyaret yapıldı. S.Arabistan ve Türkiye, Cenevre’de yenilgi ve çöküşlerinin ilan edileceğini biliyorlar. Aynı sahada olduğu gibi, diplomasi de direniyorlar. Neden ordunun başındaki kişi savaş kıyafetleriyle söz konusu ziyarete dahil olmuştur? Artık TSK’nin cihatçıların müttefiki olarak sürdürdüğü bu savaşın NATO’nun savaşı olduğunu da, eğer NATO, ABD, Avrupa ülkelerinin  açıklamalarına bakacak olursak, söylemek şu aşamada zordur. Veyahut bu savaşın giderek daha fazla S.Arabistan, Türkiye ve Katar’ın savaşı olmaya meylettiğini görmek gerekiyor. Bu ülkelerin Suriye sorunu etrafındaki faaliyetleri bir çok NATO üyesi ülkeyi ve NATO müttefikini de rahatsız ediyor. Dahası kaygulandırıyor.

Şimdi, günümüzün olayları ve geçmişin olayları arasında benzerlikler kurmak elbette tek başına bir şey ifade etmez. Bir analiz değeri de taşımaz. Gelgelelim, benzerliklere işaret etmek bugünün analizi bakımından zihin açıcı olabilir. Elbette tarihte hiç bir olay aynı şekilde tekrar etmez. Dolayısıyla aynı etkileri ve sonuçları yaratamaz. Benzerlik, aynılık değildir. Genelkurmay başkanının bu ziyareti Demokrat Parti devrinde, “Suriye krizi” etrafında, o zamanki genelkurmay başkanının  NATO ve SSCB arasındaki antlaşmaya rağmen hükümeti adına gösterdiği direnişi veya çırpınışı çağrıştırıyor. O zamanki paşa, hükümetinin talimatıyla İsrail’e gitmiş, Suriye’ye birlikte saldırma planına destek aramıştı.

Gündemdeki konular hakkında

Rusya’nın Erdoğan ve ailesi hakkındaki son ifşaatları bilinen şeylerin kanıtlarıyla bir kez daha dillendirilmesi anlamı taşıyor. Bu tür ifşaatların, Rusya ve Suriye devletinin ülkedeki kontrolünün artmasına koşut olarak  devam edeceği de tahmin edilmelidir.

Bu işleri elbette Erdoğan tek başına planlayıp yapmadı. Özellikle IŞİD’e karşı kurulduğu iddia edilen “koalisyon güçleri” nin aslında işgal ettiği alanlarda IŞİD’in daha iyi, daha rahat çalışması için faaliyet göstermiş olduğu biliniyor.  Bu koalisyonun başında ABD ve onun neo-con generali John Allen vardı.

Söz konusu koalisyonun ilk hedefi IŞİD’in işgal ettiği alanlarda bir devlet kurması, bu devletin sürdürülebilirliği açısından gerekli ekonomik gelire sahip olmasıydı. Rusya, IŞİD’in sadece çaldığı ham petrolden günlük kazancının 3 milyon dolar civarında olduğunu açıkladı. Varili 20 dolar veya altında satılan petrole talep sürekli artıyordu (Bugün özellikle Türkiye’nin güney ve güneydoğusundaki kentlerde  bu petrolün piyasada arz edilen edilen ürünün çok büyük bir kısmını  kapsamakta olduğu medya organlarında yer alıyor). Bu meblağ küçük bir devletin kendi kendisini çevirebilmesini sağlayabilir. Bu ekonomik koşullar ABD’nin başını çektiği koalisyon güçlerinin bölgede aktif hale gelmesiyle yaratılmıştır. Bu ekonomi o zaman organize edilmiştir. Erdoğan ailesi bu “iş fırsatı” nı iyi değerlendirmiştir. Ailenin ekonomik yatırımları için artık enerji sektörüne daha fazla ağırlık vereceği damadın Enerji Bakanı yapılmasından da anlaşılmaktadır.

Tabii sadece ham petrol kaçırılmıyor.  İşin IŞİD’e verilen tıbbi hizmetler kısmı var. Sonra, tarihi eser kaçakçılığı da Türkiye üzerinden yapılıyor. O ticaretin de ABD’nin ve hükümetin bilgisi dahilinde yapılmakta olduğundan kuşku duymamak gerekiyor. Daha önemlisi, Afganistan’dan çıkartılan uyuşturucunun Avrupa pazarına yine Türkiye üzerinden taşınmakta olmasıdır. Bugün Avrupa’da tüketilen uyuşturucunun en az yüzde 80’i Afgan menşelidir. Afganistan, Taliban ve ABD’nin birlikte kontrol ettikleri bir ülke. Taliban’ın en önemli gelir kaynağının uyuşturucu olduğu biliniyor. Öyle anlaşılıyor ki, ABD de belli bölgesel operasyonlarını bu uyuşturucu geliriyle finanse ediyor.

Kısacası, emperyalistler ve vasalları pislik içinde debeleniyorlar. Saddam’ın nükleer silaha sahip olduğu, Esad’ın kimyasal silah kullandığı yalanları dünyanın her yerinde emperyalist medyanın çabalarıyla alıcı bulurken, Rusya’nın son kanıtlı açıklamaları emperyalist medyada yankı bulmuyor. Üstelik Rusya’nın bu açıklamalarını ne kadar ciddi, organize bir şekilde yaptığını da izledik. Bu ciddiyet bize Rusya’nın enformatik mücadelenin önemini kavramış olduğunu gösteriyor. ABD ve müttefiklerinin de bundan böyle iddialarını benzer şekilde kanıtlamaları gerekecek. Öyle, “ben diyorsam, doğrudur” yaklaşımı artık inandırıcı olmayacaktır.

Rusya biraz daha deşse, ABD ve diğer müttefiklerin bölgede yaptıkları bütün pislikleri açığa çıkartabilir. Ancak şu sıralarda bunu yapmak istemediği anlaşılıyor. Aksi halde, aradaki köprüler zamansız atılmış olacak. Bu sadece dar anlamda askeri, politik bir oyun değil, ekonomi-politik bir oyun. Böyle görmek lazım. Rusya’nın şu sıralarda yapacağı daha kapsamlı ifşaatlar, onun  göğüslenmesi zor saldırılara maruz kalmasına neden olabilir.

Rusya sahadaki en kararlı rakip, en fazla ayak altında dolaşan ülke olarak Türkiye’nin aynı zamanda en kırılgan ülke olduğunu da görüyor. Şimdilik ona yükleniyor. Daha da yüklenecektir. Ta ki Türkiye kendisini pek fazla rahatsız etmeyecek, büyük yangın riskini körüklemeyecek bir anlayışa sahip olana kadar. Peki Türkiye bunu başarabilir mi? Hayli zor.

Bu gidiş devam ederse,  Erdoğan’ın emperyalistler tarafından gözden çıkarılması da gündeme gelebilir. En azından pasifize edilebilir. Hatta Ankara’da bazı çevrelerde şimdiden olası bir Saray darbesinin planları hazırlanmış dahi olabilir. Mesela, diyelim ki, mevcut Savunma Bakanı’nın başbakan olarak atanması senaryoları yapılıyor olabilir. Ancak bunun için Rusya ve ABD’nin Suriye’nin geleceği konusunda belli bir uzlaşma noktasına yakınlaşmalarına ihtiyaç duyulabilir. Bilemiyoruz tabii. Ancak bütün bu senaryoların, girişimlerin Türkiye’nin emperyalistlere daha iyi hizmet etmesi adına yapılmakta olduğu açıktır.

Tayyip’in böyle bir saray darbesiyle gitmiş olması, ülkedeki ve ülkenin etrafındaki gerilimi azaltabilir, ancak devrimci solun meşruiyet alanını daraltmak gibi bir sonucu da olabilir. Tayyip’in gidişi elbette manipüle edilecektir. Demokratik illüzyon yaratmak adına kullanılacaktır. Muhalif kitllelerin gazı alınmış olacaktır. Bunun için şimdiden devrimci solun, Tayyip’in gitmesiyle sorunun çözülmüş olmayacağına dair kitleleri uyanık tutmaya çalışması, uyarması zorunludur. Böyle bir uyarı, kitlenin içinde, onun bulunduğu yerlerde örgütlenmeden, mevzi kazanmadan  etkili olarak yapılamaz. Öncü, kitlenin kendi kapısını çalmasını beklemez; o kitlenin kapısını çalar. O kadar ki, kapıdan kovulsa, bacadan girmeye çalışır.

Bu arada, Rusya’nın açıklamalarından sonra ABD’den ilk tepki sözde IŞİD karşıtı koalisyon çerçevesinde sahada görev almış John Allen emrindeki subaylardan geldi. Tabii ki reddedeceklerdi. Erdoğan ve IŞİD’e bu iş olanaklarını onlar yarattılar. Birlikte çalıştılar. Ancak bu tür tepkiler doğrudan ABD yönetiminin gerçek düşüncesini dile getirmiyor olabilir. Dahası, ABD yönetimi önümüzdeki günlerde Rusya’nın Türkiye üzerinden kendisini daha da zor durumda bırakabileceğini tahmin ediyordur.

Bir başka konu, son günlerde düşürülen Rusya uçağıyla ilgili olarak medya organlarında yer alan yeni iddialardır. Buna göre, Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesinin önceden planlanmış bir senaryoya göre gerçekleştirilmiş olduğu söyleniyor. Böyle bir senaryonun Türk genelkurmayının emir-komuta zinciri içinde bağlı olduğu NATO’nun bilgisi olmadan yapılamayacağı belirtiliyor. Bilindiği gibi, NATO hiyerarşisine tabi Türk hava kuvvetleri komutanlığı, İspanya’daki NATO Havva Kuvvetleri karargahına bağlıdır. Faaliyetleriyle ilgili olarak İspanya’daki komutanlığın bilgisi olması icap eder. Hatta Yunan uçaklarıyla sürekli yaşanan “it dalaşı” ndan, hava sahası ihlallerinden çatışma çıkmaması bu İspanya’daki komutanlığın devrede bulunmasıyla izah edilmektedir.

Bir de, bir CIA, MİT prodüksiyonu olduğu kolayca tahmin edilebilecek “Fuat Avni” kanalıyla bu olayın önceden haber verilmiş olduğu medyada yer almıştı. Eğer doğruysa, buradan “Fuat Avni” nin, sadece Tayyip’e sopa göstermekle kalmayıp, ABD’nin öteki dost ve düşmanlarına da “mesajlar” verdiği sonucu çıkartılabilir.

Başka bir iddia, uçağın vurulmasıyla ilgili olarak, Rus uçağının Türk hava sahasını 17 saniye kadar ihlal etmiş olmasının yanı sıra onu düşüren Türk F-16’larının da Suriye hava sahasını 42 saniye kadar ihlal etmiş olduğudur. Hatta Türk hükümetinin Rusya ve Suriye tarafından böyle bir iddianın karşısına konulması olasılığını hesap ederek, Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasından sonra “su” karşılığında, Hafız Esad yönetiminden Türkiye’nin Suriye içlerine 8 km kadar “sıcak takip” yapabileceğine dair alınan şifahi izni dayanak yapmayı düşündüğü dillendiriliyor.

Suriye ile yapılmış söz konusu şifahi antlaşma o zamana aitti. Bugün koşullar değişmiştir. İki ülke birbirleriyle resmen ilan edilmemiş bir savaş içindedirler. Bu şartlarda “sıcak takip” falan olmaz. Dolayısıyla Türk uçaklarının yaptıkları da ihlaldir.

Ankara’nın Suriye sorunu etrafında yapmış olduğu bütün senaryolar sahada çökmüştür. En son Suriye’nin kuzeyinde Suriye Kürtlerini  kullanarak Türkiye’ye bağlı bir “Barzanistan” yaratma planları yapılmış, buna göre Kürt sorunun aşılması adına Türkiye’den milyonlarca Kürdün bu yeni kurulması tasarlanan ülkeye gönderilmesi düşünülmüştür. Hatta bazıları mülteci Arapların gönderilen Kürt nüfusun yerine yerleştirileceği iddiasını dahi seslendirebilmektedirler.  Eğer doğruysa, gayet uçuk senaryolar bunlar. Böyle senaryoların peşinden koşmak için ahmak olmak lazım.

Ha, bu arada aklıma gelmişken, bir şey daha söyleyeyim. Tayyip’in bu “MİT TIR’ları” meselesine bu kadar önem vermesi, aslında çok korktuğu içindir. Yeni bir “17 Aralık” operasyonuna olanak tanımak istemiyor. Tutuklanmak istemiyor. MİT tırlarına operasyon yapanların Cemaat’in savcı ve askerleri olduğu açıktır. Nitekim, tutuklanan generalin Cemaat’e yakınlığı medyada yer alıyor. Zaten böyle bir operasyonu yapabilecek bağımsız devlet güçleri de mevcut değildi. Bugün de yok. Tayyip’in bu kadar ısrarcı olması bu bakımdan anlaşılabiliyor. Cumhuriyet Gazetesi de, yeni koşulların “Taraf” ı gibi bir rol üstlendi. Onun vaktiyle oynadığına benzer bir rolü yerine getirebilmesi için yeniden dizayn edildi. Sadece yargısıyla, polisiyle, askeriyesiyle değil, medyasıyla da devlet bölünmüş durumda. Malum, bazısı Tayyipçi diğerleri Cemaatçi. Her ikisinin içinde sol ya da muhalif geçinen medya kuruluşları da var.

Bitirmeden önce, bakınız emperyalistler Rusya’ya Gürcistan’da bir hamle yaptılar, Gürcistan kaybetti. Rusya mevzi kazandı. Sonra emperyalistler Ukrayna’da başka bir hamle yaptılar, Kırım (“Karadeniz” olarak okumak gerekir) ve Doğu Ukrayna gitti. Rusya mevzi kazandı. Emperyalistler bu kez Suriye’ye çullandılar, sonuç olarak, Suriye’yi Rusya’ya bıraktılar. İsterseniz, Doğu Akdeniz’in Rus gölü olacağı şartları yarattılar. Şimdi NATO gemileri, NATO takviyesi göndermek ne işe yarayacak? Rusya’nın kendisine yeni olası alanlar açmasını önlemek istiyorlar. Bence atı alan Üsküdar’ı geçti.

Yukarıda Karadeniz, aşağıda Akdeniz’in doğusu, İran, Irak…Ve arada sıkışan Türkiye.Türkiye bu dar alanda manevra yapamaz. Bu koşullarda, emperyalistlerden daha fazla himaye isteyeceği, bunun karşılığında daha fazla ateşe itileceği, bu arada,  içeride  muhaliflere karşı daha da sertleşeceği tahmin edilebilir.  Sürdürülmesi güç bir durum.

Şimdi, Suriye meselesi, daha önce de bir kaç kez belirtmiş olduğum gibi, bir dünya savaşı çıkartabilecek potansiyele sahip olsa da, halen sahadaki büyük oyuncular için ileri ve geri hareket etme, manevra yapabilme olanaklarını da sunuyor. Nitekim, son gelişmeler, İran ve Rusya ile antlaşmalar bunu gösteriyor. Burada NATO emperyalizmi adına bu esnekliğe zarar verebilecek en önemli müttefik ülke Türkiye. Buna daha ne kadar müsamaha gösterilir bilemeyiz. Ancak Menderes’e de bu yüzden müsamaha edememiş olduklarını tekrar hatırlatmakta fayda var.

Dünya savaşını reel olarak üretebilecek en kritik coğrafya Ukrayna coğrafyasıdır. Daha doğrusu, Ukrayna’nın doğusu Rusya’nın kırmızı çizgisidir. Rusya, NATO’nun burada konuşlanmasına izin veremez.

Bu noktada, Almanya’nın davranışı önem taşıyacaktır. Yani bir dünya savaşının olup olmayacağına, olduğu takdirde hangi saflaşmalar halinde cereyan edeceğini Almanya’nın kararı belirleyecektir. Bu bakımdan, diplomatik bağlamda, bir kez daha Almanya ve Rusya ilişkileri en kritik konu olarak görülmelidir. Rusya’nın Doğu Akdeniz’de mevzi kazanmış olması, böyle bir ilişki adına,  Almanya’nın daha serbest hareket etmesini sağlayabilir mi, göreceğiz. Bugün Anglo-Amerikan emperyalizminin Rusya’dan daha fazla odaklanmış olduğu ülke (herhalde) Almanya’dır.

Alman sermaye sınıfı içinde, SSCB’nin çözülmesi sonrasında, “Almanya’nın  birliği” konusuna daha ihtiyatlı ve mesafeli yaklaşan çevrelerin bu tavrı şimdi daha iyi anlaşılabiliyor. Daha önceki bazı yazılarımda bu konuya değinmiştim. İleride bu tartışmayı biraz daha geliştirmeyi umduğum bir yazı yazmayı planlıyorum.

Geri sayım hızlandı

“Somut durumun somut analizi” dediğimiz şey, basitçe, genel manzarayı resmetmek anlamına gelmiyor. Mevcut koşullar içinde siyasal hareket alanının kavranmasına, eldeki araçlarla ilişkisinin kurulmasına referans veriyor. Elbette bu manada, siyasal pratik bir faaliyettir.

Son genel seçimlerin ilk sonuçları alındığında “milli irade”ye tekabül eden seçmenlerin yarısının. AKP ve Tayyip Erdoğan’ı büyük bir güçle ve hızla duvara doğru ittiğini, hareket alanını sanılanın aksine iyice daralttığını söylemiştim. Yani başka bir ifadeyle bu iktidar için geri sayımı hızlandırdığını belirtmiştim.

AKP son 3 yıldır aslında uzatmaları oynuyordu.  Dahil olduğu emperyalist sistemin işgalci gündeminde kendisi için biçilen roller, daha doğrusu, neo-liberal entegrasyon koşullarının temin ettiği, ama hiç bir şekilde sonsuz, sınırsız olmayan araçlarla, emperyalistlerin onun için belirledikleri siyasal hareket alanı içinde ömrünü uzatabildi. Tabii biliyoruz ki, siyasal hareket alanı global bağlantıları içinde ekonomi-politik bir içeriğe sahiptir.

İktidar olmak, siyasal alan açmak, siyasal çerçeveyi belirlemek, yeniden çizmek, en azından bu manada etkili olmak demektir. AKP’nin bunu yapabilme kapasitesi yok mertebesindedir. Tabii AKP deyince, onun içeride, ilan edilmemiş olması anlamında, örtük bir koalisyon halinde bulunduğunu, CHP,MHP,Kürt siyaseti ile siyasal kader birliği içinde olduğunu da tespit etmek gerekiyor. Öyle ki, AKP’nin düşmesi, bu koalisyon durumunun da son bulması anlamına gelecektir. AKP, bu iktidarını hareket kapasitesinin nispeten yüksek olduğu bir zamanda yarattı. Söz konusu üç temel bileşenini iktidarına dayanak haline getirdi. Yani onların siyasal davranışları üzerinde etki yaratarak kendisine tabi kıldı.

Değişen konjonktürler içinde AKP iktidarının politika yapma kapasitesi sürekli olarak azaldı, kontrolündeki  araçları hızla yitirmeye başladı. Bugün görüyoruz, bir kısmı kontrolünden çıktı. AKP, alanı daraldıkça,  kaldırabileceğinden fazla iktidar istedi. Oysa bunun  reel dayanakları bulunmuyordu. Bugün de bulunmuyor.

Somut durumun somut analizini yapmak bakımından AKP çuvallamıştır. Fillen, reel olarak bitmiştir. Son seçimlerle aslında bu hal tescil edilmiştir. Hem genel tarihte hem de özel olarak kendi siyasal tarihimizde bu durumun örneklerini görebiliyoruz. Demek ki, siyasal etki yaratmak açısından, yani pratik bir sorun olarak, somut durumun somut analizi hem bir araç hem de bir amaç oluyor.Öğreniyoruz.

AKP artık durumu okuyacak, kavrayacak, gereğini yerine getirecek akli kapasiteye sahip değildir. Bu aynı zamanda korku psikolojisini teşvik eden bir haldir. Psikolojisiz siyaset olmaz. Korkuyor, korktukça saldırıyor. Saldırdıkça daha çok korkuyor. Durum aşağı yukarı son üç yıldır böyle.

AKP, bir dindarın durumunda olduğu gibi, anakronik bir zaman algısını veri alıyor. Kendisi için reel olmayan, hayali bir zaman yaratmaya çalıyor. Elbette bu siyasal bir şizofreni halidir.. Aklı başında hiç kimse (İçerideki bileşenlerini, uyruklarını kast etmiyorum tabii, ancak onların içinde dahi,  giderek artan ses tonuyla, sorgulayan öznelerin olduğu açıktır) bu haldeki bir özneyle yola devam etmek istemez.  Özcesi, AKP düşüyor.

Rusya meselesine gelince, onun hareketlerini de ekonomi-politik gerçekleri sınırlıyor tabii. Bunu göz ardı edemeyiz. Rusya büyük, her zaman emperyal kapasitesi olmuş bir devlet. Bunun olabilmesi için akılcı referanslarının, metotlarının olması gerekiyor. Öyle değil mi? Rusya politik olarak fevri hareket etmez. Yapmak istediklerini, eğer bunlar önlemlerse, aktif olarak zamana yayar. Gelgelelim, bir savaş halinde olununca hızlı düşünüp, hızlı hareket etmesi de gerekiyor. Bu da ihmal edilmemelidir.

Rusya, Suriye’den hareketle Orta Doğu’daki, isterseniz, Akdeniz’deki etkisini arttırmak istiyor. Elbette, bu yeni ortaya çıkmış bir arzu değil. Ancak bugün uygun koşulları ve fırsatı bulmuş olduğunu görüyor. Her hamlesinin yarattığı etkileri, ona karşılık olarak verilen tepkileri iyi okuyup, kendisine bu amacı doğrultusunda yeni görevler çıkarması anlaşılır bir şey.

Örnekse, Türkiye’nin uçağını düşürmesi, aslında Suriye’ye müdahaleyi düşünmeye başladığı vakit, yapmak isteyip de, yapamadığı bir şeyi, S-400 füze sistemlerini Suriye coğrafyasına konuşlandırma düşüncesini gerçekleştirmesine olanak tanıdı. Bence bu son hadisenin en dolaysız, en önemli siyasal sonucu şu ana kadar bu olmuştur. Rusya, Suriye’deki kalıcı varlığını tescil ettirmiştir. İkinci olarak, Suriye coğrafyasında eskisine göre daha geniş ve özellikle batılı kamuoyu nazarında daha önce olmadığı kadar meşru bir hareket özgürlüğüne sahip olacaktır. Bunun işaretlerini Türkiye’den Suriye’ye giden TIR’ların vurulması olayında aldık. Üçüncü olarak, bu süreç içinde Türkiye’nin IŞİD ve diğer cihatçı teröristlerle olan lojistik, ekonomik ve siyasal ilişkilerini teşhir etme olanaklarını daha önce olmadığı kadar elde etmiştir.

Böylece aslında Türkiye’deki iktidarın Suriye menşeli dayanağını tamamen umutsuzluğa sevk etmiştir. Buna göre, “Türkiye, uçak düşürme olayıyla, bindiği dalı kesmiş oldu” da demek mümkündür. Görüyorsunuz, akli kapasite dumura uğrayınca, kaçınılmaz olarak kendi manevra alanını sınırlamaktan başka bir işlev göremez hale geliyor. Demokratik alanı daralttığı ölçüde, beklediğinin tersine, kendi siyasal hareket alanını da daraltıyor. Bu halin sonuçlarını daha sık izleyeceğiz. Bu yüzden geri sayım hızlandı diyorum. Akılsızlık, akla alan açıyor. Veyahut, Türkiye Rusya’ya karşı!

Artık AKP iktidarı içeride, dışarıda köşeye sıkışmış bir hayvan gibi saldıracak, ısırmaya yeltenecek. Bunu dışarıda yapamadığı ölçüde içeride azgınlaşacak. Bir süre sonra sokaklar aslında çözümün bir Saray mesafesinde olduğunu pratik olarak kavrayacaklar. Hepimiz öğreniyoruz, bazen şaşırarak…

Bir şey daha söyleyerek bitireceğim. Bugün Rusya’yı tarihsel Türk siyaseti içinden de görmek gerekir. Rusya, Tanzimat’tan beri, Türkiye’nin kendisini Batı’ya kabul ettirmesinin, emperyalist camiaya dahil olmasının (her devirde) aracı olmuş bir ülkedir. Türkiye, Avrasya’yı jeo-politik pivot bölgesi olarak sorunsallaştırmış Anglo-Amerikan emperyalizmine karşı sürekli Rusya ile  şantaj yapmıştır. Bunun iç siyasete yansıması, “Moskof düşmanlığı”dır. Son uçak olayının bu siyasal bilinçaltının tekrar yüzeye çıkmasına katkısı olmuştur. Gelgelelim, onun sürdürebilirliğinin de ekonomik-politik sınırları vardır. Bu koşullarda, en başta işbirlikçi sermaye sınıfı açısından,  sürdürebilmesi kabil değildir.

Tabii bir de, Türkiye’nin Rusya şantajını sürdürebilmesi için Rusya’nın Akdeniz’de konumlanmaması gerekir. Eğer Rusya Suriye’deki varlığını ya da isterseniz mevzilerini tahkim ederse, Türkiye’nin emperyalist Batı karşısında elinde tuttuğu çok önemli bir koz, eskisi kadar önemli olmayacaktır. Dolayısıyla, Türkiye’nin Suriye’de yapmış olduğu büyük yanlışlar, kendisi için bir bumeranga dönüşmüştür.

Sokak bekleniyor

İçinden geçtiğimiz, devrimci potansiyeli olan konjonktür aslında çok öğretici oluyor. Şahsen öğrenirken şaşırdığım da oluyor. İnsan kavrayışı için de “hareket bereket” olabiliyor.

Mesela, genelkurmay başkanlığı 27 Mayıs’tan sonra hiç yapmamış olduğu bir şeyi, Yassıada’da yargılanmış, itibarı düşürülmüş DP’nin gkurmay başkanı Erdelhun’u resmen mezarı başında anıyor ve bunu genelkurmayın resmi web sitesinden de açıklıyordu.

Tesadüflere hiç inanmayan biri olarak, gerçekten çok şaşırmıştım. Ülkemizin koşullarının DP’nin iktidar devri, özellikle ikinci ve son bölümüyle benzerliğine burada, daha önce, okuyucuyu bıktıracak kadar tekrar yaparak değinmiştim.  Beni asıl şaşırtan, basitçe, bir ülkenin mevcut koşullarının, o ülke tarihinin belli bir dönemiyle benzerlik gösterirken onun içinde yer alan, üstelik de koşulları değiştirebilecek, en azından etkileyebilecek makamda bulunan kişilerin, kurumların  bu benzerliği pekiştirmek gibi bir dertleri olmamasına rağmen, söz konusu benzerlik algısını güçlendiren davranışlar içinde bulunmaları değildi. İnsanları, kurumları bu davranışlara sevk eden kudretti.

Elbette doğa üstü bir kudretten söz etmiyoruz. Örneğimiz bağlamında, belli koşullarda ortaya çıkmış yasal zorunluluktan söz ediyoruz.  Beni şaşırtan zorunluluk dediğimiz gerçekliğin dinamizmidir. İnsanları,kurumları nasıl da belli davranışlara teşvik edebiliyor. Pes doğrusu!

Şaşırdım. Sonra biraz düşününce, aslında toplumsal yasaların fizik yasalardan öyle kolay kolay ayrılamayacağına karar verdim. Yani toplumsal yasalarla, fizik yasalar arasında yakınlıktan daha fazla bir şey, ortak bir mantık, işleyiş mantığı olduğunu idrak ettim. Elbette böyle olmalıdır. Fizik yasalara tabi doğada devinen insan toplumları  fizik doğayla ilişki kurarak, onu dönüştürerek, onu dönüştürürken kendilerini, yaşam şekillerini de dönüştürerek, varoluşlarını sürdürebiliyorlar. Verili doğa onları; onlar da, dönüştürücü faaliyetleriyle doğayı koşulluyorlar. Tek fark, toplumsal yasaların oluşmasında, işleyişinde toplumsal öznenin oynadığı rol.

Söz gelimi,”birleşik kaplar yasası” diyoruz. Fizik bir yasa olduğunu biliyoruz. Ancak toplumsal hayatımızda da işlerliği olan bir yasa değil mi? Güncel bir örnek olması dolayısıyla uluslararası kitlesel göçleri alalım. “Kavimler göçü” tarihin, dönemler bitiren, yenilerini açan bir gerçeği değil mi?  Aslında daha ilk okul sıralarında öğretmenlerimiz meselenin farkında olmadan anlatırlardı : ” Dünyanın büyükçe bir kısmında kuraklık, açlık baş göstermişti. Oralarda yaşayan sıkıntı içindeki  insanlar refahın yaşandığı bölgelere doğru kitleler halinde hareket ettiler”.  “Birleşik kaplar yasası” işliyor yani. Savaşlar, iklimsel değişimler vs aslında işin spektaküler kısmı. Öğretmenlerimiz anlatmamış olsalar da, arkalarında sınıf kavgalarının olduğunu yaşayarak öğreniyoruz.

Siyasete bakalım. Yine güncel olsun, Cemaat olayı mesela. Suriye’de, Türkiye’ye yüklenmek istenen ve Reyhanlı patlamasıyla ilan edilen yeni rolün altını kalın çizgilerle çizen  emperyalist hamlenin tetikleyicisi olduğu 2013 Haziran’ı emperyal güçlerde bir tedirginliğe neden oldu. Tam da önemli işgalci gündemin orta yerinde, “model Türkiye” patladı.

Cemaat, taşıyamayacağı kadar büyük bir iktidarın sahibi olmuştu. AKP ile koalisyon yaparken, daha doğrusu onu en başından örgütlerken, partiyi, Tayyip’i şu ya da bu aşamada tamamen kontrol altına almayı,  zamanı gelince de sırtından atmayı hesaplamıştı. Eğer partiden ve Tayyip’ten bir direniş gelirse, göz önünde olmayan sahip oldukları reel devlet iktidarını devreye sokarak bu direnişi etkisiz hale getirebileceklerini düşünmüştü. Öyleyse, devletin içindeki her engeli etkisizleştirmesi, onun bütün kilit noktalarına yerleşmesi şarttı. Zaten ABD de hükümetle esas olarak onlar üzerinden temas kuruyordu.

Aslında Tayyip Erdoğan da bu durumun farkındaydı. Ancak Cemaat’e karşı hamle yapabilecek durumda değildi. Daha doğrusu, hâlâ ona ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Haziran ayaklanması kaçınılmaz olan çatışmanın beklenmedik bir zamanda yapılmasına neden oldu. İki taraf da korkuya kapıldı. Korku, güvensizliğe yol açtı. Cemaat, “ilk vuran kazanır” hesabıyla hamle yaptı. Olmadı. Sadece polisle, hakim ve savcıyla iktidar alındığı nerede görülmüş? Üstelik ciddiye alınacak bir kitleniz dahi yoksa. Yani sokakta yoksanız. O şartlarda, mühürü tutan yine sultanlığa devam etti. Emperyalist siyaset, sinikçe de olsa, güce saygı duyar.

Şimdi bu noktada, yazıyı yazmaya başlarken planlamamış olduğum uzun bir parantez açmak istiyorum. Lenin bunu ta “Ne yapmalı?” günlerinde fark etmişti. Mesele mührü kapmakta ama kaptıktan sonra da akıllı hareket etmekte. Sınırları, gücü, kapasiteyi iyi analiz etmekte. Sadece lokal değil, globalle bağlantısı içinde, eşzamanlı olarak, somut durumun somut analizi.

“Brest Litovsk”, “savaş komünizmi”, “NEP”. Lenin iktidarı bu üç başlık altında tutabildi. Lenin’den sonraki son büyük komünist veya leninist Stalin de, “tek ülkede sosyalizm”, “sanayileşme ve kollektifleştirme” ve “büyük anayurt savaşı” başlıkları altında sosyalist iktidarı sürdürdü. Lenin devrinde düşman, yeni rejime göre, esas olarak, dışsaldı ve gayet net olarak ortadaydı: işgalci emperyalist devletler, eski rejimin taşıyıcısı işbirlikçi burjuvazi ve işbirlikçi feodalite.

Stalin devrinde, yeni kurulmakta olan sosyalist düzen içeriden kendi “yeni” sınıf işbirlikçilerini kaçınılmaz olarak yaratacaktı. Kuruculuk toplumsal-ekonomik bir faaliyettir. Doludan boşa aktarma yapmaktır. Devrim mağdur etmeden mamûr edemez.

Gerçekte “sağ” ve “sol”  muhalefet diye ayrı ayrı iki muhalefet yoktu. Farklı görünümleri, sunuluşları içinde tek bir muhalefet vardı.Ancak onunla mücadele edenler açısından ikiye bölünmesi (mücadelenin zamanlaması için zaruretti) taktik gereğiydi. Bunu ekonomi-politik önceliklerin planlanması başlığı altında ele almak da mümkün. Veyahut, isteyen bununla bir koşutluktan söz edilebilir. Muhalefet söz konusu olduğunda, solu da sağı da özsel olarak farklı bir şey istemiyordu. Başında bir Napolyon taslağı olduğu halde, bir taraf, “dünya devrimi” diyor, bunu “alameti farikası” yapıyor, SSCB’nin bu devrimin lojistik tedarikçisi işlevini üstlenmesini talep ediyordu. Sağdaki diğeri, SSCB’nin bir çevre ülkesi olarak, gelişmiş kapitalist ülkelerin tedarikçisi olması gerektiğini vaz’ ediyordu. İkisi de sanayileşmeye, kolektivizasyona karşıydı. Yani sözde sosyalizm adına üflenmiş palavra gerekçeler arkasında, sosyalizm kuruluşuna muhalefet ediyorlardı. İkisi için de sosyalizmin zamanı değildi.

Soldakinin hiç şansı yoktu. Sovyet topraklarındaki emperyalist işgal, “dünya devrimi” olmadan mağlup edilmiş, biraz sonra da Almanya’daki devrim yenilmişti. Bu “sol”, reel değildi. Kitlesi yoktu. Cemaat gibi partide, devlette stratejik konumları ele geçirmeye oynuyordu. Sonuç olarak, özellikle de (hiç inanmadığı geri kapitalist ülkeler yerine, devrim beklediği)  gelişmiş kapitalist ülkelerde, izole “entelektüel çevre”ler olmaktan öte gidemedi.

Sağdaki,  reel bir güçtü. İhmal edilemeyecek kadar güçlü toplumsal-sınıfsal tabanı vardı. Sosyalist kuruluş devrinde, anlaşılır nedenlerden dolayı,  tam bir odak veya sığınak haline gelmişti. Gününü bekliyordu. Bu bakımdan, bizdeki yeni rejimin bağrında gelişen “laik cumhuriyetçi kemalistler” ve “Türk-islamcılar” arasında esas olarak politik olan çekişmeye referans veren  ilişkiye benzer bir ilişkiden söz edilebilir. Ancak Sovyetler’ deki çekişme esas olarak ekonomikti. Sovyetler’de de sosyalist “devlet sınıfı”, Türkiye’deki  kemalist “devlet sınıfı” gibi yeni rejime inancını ve sadakatini yitirmişti. Uzatmayalım. Sağ muhalefet, Sovyet iktidarını 1956’dan sonra adım adım içeriden yükselerek ele geçirmeyi başardı. Mesela, Gorbaçov, daha politbüroya seçilmeden önceki yıllarında  Bukharin ve NEP devri üzerine etütler yapmıştı. SSCB’yi tasfiye etmeyi değil, NEP’e dönüş yapmayı planlıyordu. Perestroika’nın siyasal içeriği Bukharin’e dönüştü. Kaçınılmaz olarak planlayıcılarının elinde patladı.

O zaman, Çin’deki Deng’in örnek alınmasını isteyenler, Çin’de daha önce bir NEP’in yaşanmamış olduğunu ( ya da isterseniz sürekli bir NEP hali bulunduğunu- her ikisi de doğru olacaktır), Çin’de sosyalizmin de kurulmamış olduğu gerçeğini görmüyorlardı. Çin’de sosyalist bir devrim olmadı. Deng söz konusu olduğunda, Deng’in, Çin’de daha önce hiç tecrübe edilmemiş, daha organize, kapitalist dünyaya entegre, gelecek adına, yüzü kapitalizme dönük,   ve daha planlı ama pragmatik   bir tür NEP dönemini başlatmış olduğu kabul edilebilir. Kabaca 1949-1979 arası dönem uzun sürmüş bir tür “savaş komünizmi”  devri olarak görülebilir. Deng’ten önce Çin’de kollektifleştirme vardı. Ancak kayda değer bir sanayileşme programı uygulanmamıştı. Kollektifleştirme esastı. Anti-feodal bir devrimin temel vaadiydi. Yani kolektifleştirme ve sanayileşme sosyalizm kuruculuğu açısından tatbik edilmemişti. Mao dönemindeki Çin’in sosyalizm adına siyasallaştırılmış, yani somut programatik  bir gelecek vizyonu yoktu. Günlük yaşanıyordu. Salınımlar kaçınılmaz oluyordu. Bu hali ideolojik haklı çıkartmalardan değil, o zamanki somut maddi süreçlerden hareketle okumak doğru olur.

Çin bayrağı da, Çin yönetiminin düşüncesini, isterseniz, kararsızlığını yansıtıyor zaten. Bayrakta, devrimi simgeleyen büyük yıldızı çevreleyen dört küçük yıldız, dört sınıfı, işçi sınıfı, köylülük, küçük burjuvazi ve burjuvaziyi simgeliyor. Sosyalizmin böyle bir bayrağı olabilir mi?

Bayraktan açılmışken, Sovyetler Birliği bayrağı, 1924’e kadar, hâlâ “dünya devrimi” beklendiği, bunun merkezinin de Almanya olacağı sanıldığı için sonraki anlamından farklı bir şeyi sembolize ediyordu. Orak, Rusya köylüsü; Çekiç, Alman işçi sınıfı anlamına geliyordu.  “Tek ülkede sosyalizm” dönemi Alman devriminin kesin bir yenilgiye uğradığı 1923 sonuna kadar, zihinsel hazırlığı epey önceden yapılmış olsa da, gündemde değildi. Bununla birlikte, yanılmıyorsam, 1936’ya kadar “Ekim Devrimi” yıldönümlerinde, bayram “dünya devrimin ilk günü” alt başlığı altında kutlanmış, sonrasında bu alt başlık atılmış, “Büyük Ekim Devrimi” başlığı tek başına kullanılmıştır.

Özcesi, “tek ülkede sosyalizm” siyaseti, sadece emperyalistlerin hışmına uğramamış, o zamana göre anakronik bulunabilecek bir kavram kullanmak gerekirse, “dünya devrimi” belagatine sarılan ve ona sarılma ihtiyacı duymayan versiyonlarıyla, Rusya’yı bir “üçüncü dünya ülkesi” haline getirmeyi tasarlayanlar tarafından da ihanet gibi görülmüştü. Parantezi kapatıyorum.

Dönelim mevzumuza. Cemaat devlet içinde güç kazanmak adına iktidara fazla abandı. Orantısız ölçüde iktidarla  doldu. Bu gücün boşaltılması gerekecekti. Öyle de oldu. Eğer Haziran’a baştan sahip çıkmış, Tayyip’in karşısına o zaman dikilmiş olabilseydi, işin rengi değişebilir miydi? Değişebilirdi. Peki, bunu yapabilir miydi? Yapamazdı. Yani zorunluluk koşulları, isterseniz fizik şartlar,  bize istediğimiz gibi hareket edebilme özgürlüğü tanımıyor. Zorunluluğu kavrayamadığınız zaman esaret başlıyor. Şartlara esaret…Duvara doğru itiliyorsunuz. Artık bütün yapabildikleriniz, çırpınmak mesabesinde.

Şimdi sıra Tayyip’e geldi.  Mühürü kullanmayı bilmezsen, zorunluluğu kavramayamazsan, gidersin. Aslında Tayyip’in macerası fiilen 2013 Haziran’ında bitmişti. Cemaat, parlamento muhalefeti ve tabii Kürt siyaseti ona dört elle sarılmış oldukları için (halen de böyle) gitmesine izin vermediler. Emperyalist siyasetin de boşluğa tahammülü yoktur tabii. Artık bu miyadını doldurmuş koalisyona (herhalde kolayca dış olduğunu söyleyemeyeceğimiz) IŞİD faktörü de dahil oldu. Hep birlikte bir “kaybedenler kulübü” kurdular.

Bu koşullarda, iç güçler bu kulübü tasfiye edemezse, kaçınılmaz olarak dış güçler devreye girip kapların boşalacağı, nispeten dengeleneceği koşulları (muhtemelen içerideki bağlantılarını da devreye sokarak)  başlatacaklardır. Emperyalizmin bütün beyninizi ele geçirmiş, düşünme  yetilerinizi dumura uğratmış olduğu şartlarda, sizde sadece kımıldayacak mecal değil, zaten kendisinin size açmış olduğu alanda kımıldayacak yer de bırakmaz. Malum, fille yatağa girmenin bir bedeli oluyor.

Şimdi hiç şüphe yok ki, AKP rejimi ve Erdoğan’ın çırpınmakta olduğu şu koşullarda AKP’nin dahil olduğu uluslararası bağlam da dahil dünya, çok sorunlu bir bölgede, kapasitesinin üzerinde iktidar yüklenmiş bir adamı daha fazla taşıyamaz. Bu kabın boşalması gerekiyor. Kıvılcımlar, sokağı harekete geçirecek kıvılcımlar bekleniyor.Bunun için hamleyi Rusya’nın yapması mı isteniyor?

Türkiye devrimci sosyalistleri emperyalist vesayeti reddetmelidir

Ecnebi medyada Fransa saldırıları tartışılıyor. Oradaki “ana akım” tabir edilen medya, büyük ölçüde, çarpıtmalar, yanlış yönlendirmeler,  hedef şaşırtmalarla tartışmayı sürdürüyor. Emperyalist sermayenin medyasının, yakın geçmişte saygınlıkları tartışma konusu dahi yapılmak istenmeyen  emperyalist medya organlarının emperyalist siyasetin isterlerine nasıl adapte olduklarını görüyoruz.

Aynı, geçmişte  yere göğe sığdırılamayan burjuva demokrasileri gibi. Bugün emperyalist batılı devletlerin ve onların vasallarının terörist, işgalci karakterleri artık kanıt gerektirmeyecek kadar açıkken onların medya organları bu açık seçikliği örtmek adına incir yaprağı işlevi görecekler tabii.

Fransa’daki son terör eylemlerini, İran-ABD antlaşması, Rusya müdahalesi, mülteci sorunuyla birlikte bu yeni konjonktür içinde değerlendirmek gerekir. Mevcut durum devam ettiği sürece, bundan sonra olabilecek benzer saldırıları da aynı çerçevede analiz etmek gerekir.

İran antlaşması, Rusya müdahalesi, ABD yönetimi içindeki bölünmeleri, görüş ayrılıklarını daha da derinleştirmiş, bu bölünme ABD’nin emperyalist ortakları ve vasallarını da kat etmiştir. Obama, İkinci Dünya Savaşı sonrasında,   ABD tarihinin Jimmy Carter’dan sonraki en zayıf başkanıdır. Giderayak başına iş aşmamak adına yönetimdeki bölünmede şahin olmayan kanada tutunmaya çalışmaktadır.

Fransa, Libya saldırısından sonra gözünü karartmış, Libya’da alamadığını Suriye’de almak hesapları yapmıştır. Elbette Fransa’nın bu arzusu, farklı nedenlerle Suriye yangınını çıkartmış, farklı çıkarları adına onu körüklemekte olan arkaik petrol monarşilerinden oluşan bölge ülkeleri tarafından teşvik edilmiş, Fransız devleti de, aynı Türk devleti gibi, bu doğrultuda terörist angajmanlara girişmeye, kirli yükümlülükler altına   girmeye itilmiştir. Hiç şüphesiz bu angajmanların gerçekleşmesinde sadece büyük sermaye gruplarına sunulan “ekonomik fırsatlar” değil, onların temsilcileri olan liderlere, siyasetçilere verilen parasal ve/veya mesleki rüşvetler de önemli bir rol oynamışlardır.

Bu angajmanların yerine getirilmediği, tereddütlerin oluştuğu koşullarda malum uyarı,  ikna araçları devreye sokulmuştur. Fransa, Rus müdahalesine kadar Suriye’de şahinlerden kopmamış, onlarla aynı hizada kalarak sömürgeci beklentilerini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Hatta emperyalist müttefikler arasında neo-con düşüncelere en bağlı ülke olmak gibi bir özelliğe de sahiptir.

Gelgelelim, Rus müdahalesi sonrasında oluşan durum, Fransa’yı, Libya’dakine benzer bir düş kırıklığını yeniden yaşamamak adına  angajmanlarını gözden geçirmeye sevk etmiştir. İran antlaşmasıyla başlayıp, Rus müdahalesi, mülteci kriziyle süren bu son gelişmelerin Fransa devleti içinde  görüş ayrılıklarına yol açmamış olması mümkün değildir.  Bu farklılıkları Paris saldırıları sonrasında hükümet tarafından yapılmış olan açıklamalardan, atılan siyasal adımlardan da anlayabiliyoruz. Soruşturmanın seyri içinde dışa vurulan resmi kurumsal davranışlar da bu bakımdan zihin açıcı oluyor.

Mesela, Fransız istihbaratının olayı karartma, yönlendirme çabaları içinde olduğu kimi düzen yanlısı medya organlarında yapılan tartışmalarda dahi telaffuz ediliyor. Daha önce söylemiş olduğum gibi, böyle bir açık meydan okuma, savaş ilanı mesajı içeren saldırının emperyalist istihbarat organları, en azından onların dahilindeki belli klikler tarafından önceden bilinmemesi olanaklı değildir. Bir Fransız gazeteci, olaydan bir kaç gün önce Fransız güvenlik güçlerinin  benzer bir saldırı simülasyonunu Paris’teki büyük bir hastanede gerçekleştirmiş olduğunu tespit etmişti. Yani bir tatbikat dahi yapılmış.

Olay sonrası gelişmelere baktığımız zaman, bazı klişe açıklamalara rastlıyoruz. Bu bir çok gazetecinin de dikkatini çekmiş, çekmemesi de mümkün değil. Bu tür olaylar sonrasında olay yerinde saldırganlar tarafından düşürülmüş (!) pasaportlar ya da kimlik cüzdanları bulunuyor. Hatırlarsak, Charlie Hebdo olayı sonrasında da terk edilmiş bir araçta, iki kardeş teröristin aracı terk ederlerken düşürdükleri (!) kimlikler bulunmuştu. Oradan hareketle failler kesin olarak tespit edilebilmişti. Sarkozy devrindeki terörist Merah’ın saldırısı sonrasında da saldırganın kimliği bulunmuştu. Kimlikler de ne hikmetse genellikle gıcır gıcırdır. Yine hatırlayalım, ABD’deki 9/11 tezgahı sırasında da her şeyin yüksek ısı dolayısıyla eridiğinin iddia edildiği şartlarda (İkiz Kuleler’in dahi yüksek ısıya dayanamayıp erimiş oldukları söylenmişti) ne hikmetse,uçağın enkazı arasında yine böyle gıcır gıcır kalabilmiş pasaportlar bulunmuş, bunların saldırganlara ait olduğu kesin bir dille ilan edilmişti.

Fransız polisinin bu bulguları ve içerdikleri bilgileri medyayla paylaşması  sonrasında, bir Fransız gazeteci haklı olarak, “en sıradan bir hırsız bile işini yaparken kimliğini, hele gerçek kimliğini yanına alacak kadar salakça bir iş yapmaz” diyerek tepki veriyordu.

Paris olayı sonrasında çoğumuz, “yav teröristler bakımından aleyhte  önemli sonuçları olacak asıl gelişme, Rus müdahalesidir. Peki neden bu saldırı Moskova’da olmamıştır? ” şeklinde bir soru etrafında düşünemedik.  Yani “bu işten kim kazançlı çıkar” (1) sorusundan önce sormamız gereken soru o olmalıydı. Özcesi, neden Fransa ?

Bu sorunun yanıtını yukarıda konuya girerken genel bir çerçeve içinde vermiş olduğumu düşünüyorum. Ek olarak, Fransa’nın özellikle 2013 yılından itibaren yakın bir çıkar ilişkisi içine girmiş olduğu IŞİD’in işgali altındaki bölgede bir tür devlet kurmuş olduğunu kabul etmek gerektiğini de belirtmek isterim. Bu devletin fonksiyonlarını yerine getirmesini sağlayan önemli gelir kaynakları var. Bununla sadece petrol monarşilerinden gelen parayı kast etmiyorum (Bu arada, Katar’ın IŞİD’e parayı, hisselerinin çoğu kendisine ait Exxon-Mobil şirketi kanalıyla vermekte olduğu ecnebi medyalarda bir çok kez  yer almıştı). IŞİD devletinin kendi olanaklarıyla yarattığı veya kullanabildiği üç önemli gelir kaynağı daha var: Irak ve kısmen de Suriye’den çaldığı ham petrol; tarihi eser kaçakçılığı ve Afganistan ‘dan Taliban ve ABD işgal güçleri aracılığıyla temin edilen uyuşturucunun Türkiye üzerinden Avrupa pazarına taşınması (Bugün Avrupa piyasalarına arz olunan uyuşturucunun en az yüzde 80’i Afganistan menşelidir).

Bu üç gelirin elde edilmesinde Türkiye önemli bir transit ülke konumundadır. Yani Türkiye, söz konusu olduğunda, sadece savaşçılara terimin geleneksel anlamında verilen lojistik hizmetler önem taşımıyor.  Tekrar edelim, bu “ekonomik trafik” bakımından Türkiye olmazsa olmaz bir rolü yerine getirmektedir. Türkiye ekonomisine son yıllarda dahil olan “kaynağı belirsiz sıcak para” nın (en azından kısmen) bu trafikle alakalı olduğu tahmin edilebilir.

Buradan şöyle bir sonuç da çıkıyor: Aslında Fransız devleti, aynı Türk devleti gibi, IŞİD devleti nezdinde de angajmanlara girişmiştir. Yükümlülükler üstlenmiştir. Yani Paris terörünün arkasında IŞİD’in olduğu ilan edilirken aslında bu devletler arası angajman gözlerden saklanmak isteniyor. IŞİD tarafı ısrarla bunun altını çizmesine rağmen.   IŞİD, örtük olarak Fransa’yı aralarında akdedilmiş  antlaşmaların gereğini yerine getirmemiş olmakla itham ediyor. Biraz ileride Türkiye’yi hedef alacağı vakit de muhtemelen benzer iddiayı dile getirecektir. Hiç şüpheniz olmasın!

Bir de, dikkat edilecek olursa, bu son Paris saldırıları önceki cihatçı saldırılarının hepsinden şekil olarak farklıdır. Çok açık bir savaş ilanı, meydan okumadır. Rastgele hedefler, “kör terör” tabir edilen yöntemlerle vurulmuştur. Mesela, C.Hebdo olayında (2) olduğu gibi belli hedefler, kişiler seçilmemiştir. Ya da Suruç’ta, Ankara’da olduğu gibi basit, ilkel “canlı bomba” araçlarına baş vurulmamıştır (3). Fransız polisi halen canlı bombaların kullanıldığını  (Canlı bomba olduğu iddiasıyla fotografisi yayınlanmış bir kadının canlı bomba olmadığı da bir kaç gün önce açıklandı) iddia ediyor. Yani kullanılmışsa da, bunun ağırlıklı bir araç olarak tercih edilmemiş olduğu açıktır.

Olay, Fransız devletinin muhatap aldığı  “IŞİD devleti” karşısında acz içinde olduğunu, IŞİD’in uluslararası operasyonel kapasitesini  kanıtlamak, gözler önüne sermek gayesiyle planlanmıştır. İşin IŞİD kısmını böyle görmek eğilimindeyim. Başarısında çok kuvvetle muhtemeldir ki, angajmanlara bağlı kalmak eğilimindeki Fransız DGSE de dahil olmak üzere,   belli başlı istihbarat, veya daha genel olarak, güvenlik birimlerinin katkısı olmuştur.

Fransa’nın Suriye’de Ekim ayına kadar sadık bir şekilde dahil olduğu, S.Arabistan, Katar, BAE, Türkiye gibi ülkeleri de ihtiva eden, ABD yönetimindeki neo-con unsur tarafından da desteklenen ittifak, Rus bombardımanı, onunla birlikte yürütülen Suriye ordusu ve Hizbullah’ın kara harekatı sonrasında Fransa’nın tereddütleriyle sarsılmıştır. Fransa’nın yeni şartlarda, kendi başına inisiyatif alması herhalde söz konusu ittifak içinde Rus müdahalesinden daha fazla tepki yaratmıştır.

Fransa, ABD’deki Obama tarafı ve Rus müdahalesi arasında emperyal beklentilerinin gerçekleşmesine hizmet edecek bir çıkış yolu aramıştır. Herhalde sözü edilen ittifakın kabullenemeyeceği hamleler yapmıştır. Esad’lı çözümü, lafzen de olsa,  bu kadar hızlı kabullenmesi, bir siyaset değişikliğinin daha önceden düşünülmüş,tartışılmış olabileceği kanaati uyandırıyor.

Tereddüt eden Fransa, Kürt kartına sarılmıştır. Bölgede bir Kürt nüfuz bölgesi ya da bir Kürt kolonisi, isterseniz, “manda yönetimi” oluşturma hesapları yapmaya başlamıştır. Fransa’nın bu inisiyatifi söz konusu ittifakın bütün bileşenlerini, bu arada, IŞİD devletini de rahatsız etmiştir. Çünkü Kürt bölgesi olarak ilan edilen coğrafya (Aslında Kürtler o coğrafyada azınlıktır. Bizim Kürtçülük afyonuyla uyuşmuş, Suriye’nin kuzeyi söz konusu olduğunda, mitolojik bir kurgusal coğrafya tasavvurundan hareket eden solculara gel de bunu anlat!) IŞİD’in nefes borusu anlamına geliyor. Sanıyorum, Fransa’nın söz konusu hamlesi Paris olaylarının sahneye konulmasında büyük rol oynamıştır.

Öte yandan, son zamanlarda, Türkiye’nin eski müttefiki olan bölgedeki Kürt unsur YPG, IŞİD ve Türkiye’nin geçmişte bir müddet aynı ittifak içinde yer almış olduklarını unutmayalım. “Barış süreci” esas olarak bu olanağı temin etmek adına gerekliydi. IŞİD’in o zaman var olup olmaması önemli değildir. Bir vekalet savaşı zaten sürdürülüyordu. Kürtler de bu savaşın askerleri olarak görülüyordu. Hatta o zaman cihatçıların bir çok Kürdü öldürmüş olmalarına rağmen  (PKK’ye yakın Kürt liderlerden birisinin oğlu da bu kurbanlar arasındaydı) sahadaki bu ittifak bozulmamıştı.

Geçerken şunu da söylemem lazım: “Öcalan’ın iadesi” ve “barış süreci” arasında, emperyalist siyaset açısından oynadıkları roller bakımından bir benzerlik, koşutluk olduğunu inkâr edemezsiniz.

Bugün de aslında Suriye Kürt hareketinin ağırlıklı bir kesimi ve IŞİD, Türkiye aynı jeo-politik emperyalist ittifakta yer alıyorlar. Bu durum bunların aralarında tepişmelerine mani değildir. Böyle bir coğrafyada, böylesine karmaşık ittifak şartlarında bunun olmaması mümkün değil. Değerlendirme bakımından önemli olan, emperyalist “büyük siyaset” nezdindeki konumdur. Yoksa, tepişmelerin üstesinden “ayar mekanizmaları” kullanılarak gelinmekte olduğunu artık şu kadar tecrübeden sonra öğrenmiş olmamız gerekir.

Hiç şüphesiz PKK bugün, aynı TC devleti gibi,  emperyalist siyasetin sözcüsü haline gelmiştir.  Sabri Ok’un, daha önce başkalarının da çıkıp, Suriye’nin üç etnik veya dinsel gruba ait olacak üç ayrı nüfuz bölgesine bölünmesini talep etmiş olması bunun açık kanıtıdır. PKK, emperyalist siyasetin ihtiyaçlarına göre düşünüyor, talep ediyor. Bu üç bölge hiç şüphesiz kolonyal bir karaktere sahip olacaklardır. Aksini iddia,  bizi enayi yerine koyma teşebbüsü olur.

Bu durumda  halen komünist siyaset adına çıkıp, bu emperyalist siyasetin siyasetsizleştirmiş olduğu Kürt gruplarını “dost” ilan etmek, ” içlerinde dostlarımız var ama…” şeklinde cümleler kurmak yakışık almıyor (4). Kürt siyaseti, “Bağımsız Kürdistan” mümkün olursa, orasını da aynı şekilde “etnik ve mezhepsel” temelde nüfuz bölgelerine ayıracak mı? Bunlarla siyasal, ideolojik kavga, anti-emperyalist mücadelenin gereğidir.

Bu arada, dikkat edilirse, artık oportünistler  “Kürt ulusal hareketi” yerine  “Kürt özgürlük hareketi” demeyi tercih ediyorlar. Kaçınılmaz olarak “liberal” bir söylemin bileşeni olan etnik-kimlik siyasetini, marksist-leninist ulusal demokratik siyaset yerine ikame ediyorlar. Batı’da bu tür söylemin daha fazla itibar gördüğünü de biliyoruz.  Bunun “demokratik emperyalizm”  ya da “demokratik modernite” anlayışıyla sorunu olmayan bir yaklaşım olduğu açıktır. Bu bakımdan tutarlıdır.

Tekrar olsun, her ikisi de dahil oldukları ve maşa gibi kullanıldıkları emperyalist savaşı, “vatan savaşı” gibi, kendi ilerici ulusal savaşları  olarak sunan Türk ve Kürt ulusalcılıkları Türkiye devrimci sosyalist hareketinin kimyasını, karakterini bozmuşlardır. Onu emperyalist vesayet altına sokmuşlardır. Bu vesayeti sırtımızdan atmazsak, kitlelerden dışlanacağız.

NOTLAR:

1) “Kimin yararına” (“Cui bono” ) sorusunu, aslında ilk kez Cicero,  İsa’dan önceki ilk yüzyıl içinde bir söylevinde,  “işlenmiş bir suç en çok kimin işine yarıyorsa, gerçek fail, ya da azmettirici de odur ” anlamında  kullanmıştı.

2) Charlie Hebdo olayı da İslamofobi’yi emperyalist çıkarlar adına istismar etmek için kullanılmıştır. Aslında saldırının doğrudan İslami gerekçelerle yapılmamış olduğunu o zaman ki yazılarımda ifade etmiştim. Charlie, ta 68’lerden itibaren emperyalizmin hizmetinde liberteryen bir çizgiye sahipti. Çok yakın zamanlarda Fransa’da yapılmış çalışmalar, Charlie’nin Fransız kültür endüstri dahilinde,  İslamofobi’nin üretildiği başlıca merkezlerden biri olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hatta bu amaç doğrultusunda, terör olayından kısa bir süre önce bir Orta Doğu ülkesinden (muhtemelen şantajla) 200 bin avro bağış aldığı dahi iddia ediliyor.

Medya aracılığıyla şantaj burjuva medyasının tarihi kadar eskidir. Mesela, kendisi de kariyerine yayıncılıkla başlamış olan büyük yazar Balzac’ın en önemli romanlarından birisi olan Sönmüş Hayaller’i (nedense 60’lardan sonra  yeni bir Türkçe çevirisi ve baskısı yapılmamış)  modern gazete, kitap, dergi sektörünün doğumuyla birlikte, nasıl şantaj, rüşvet, yandaşlık, “havuz medyacılığı” gibi olguların da eş zamanlı olarak ortaya çıkmış olduğunu yazarın kendi deneyimlerine de referans vererek işler.

3) Suruç ve Ankara patlamalarında IŞİD kullanılmıştır. Ancak bugün Paris saldırısıyla bundan başka bir benzerliği olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’deki patlamalar, muhtemelen Erdoğan’a bağlı MIT’in  talebiyle (yoksa, ricasıyla mı demek lazım) IŞİD piyonları tarafından gerçekleştirilmiştir. Birbirlerinin devamı olan bu olaylarla hedeflenen amaca ulaşılmıştır. Burada sadece MIT ve IŞİD değil, Kürt siyaseti de, şu ya da bu derecede,  önemli bir rol oynamıştır. Mesela, Fikri Sağlar’ın sormuş olduğu gayet anlamlı soru yanıtsız kalmıştır: Suruç organizasyonunu kim(ler) yaptı? O gençleri oraya kim (ler) götürdü? Şimdi MİT’le “barış süreci” pazarlıkları yapan  bir örgütten, “esir bir önderlik”ten söz ediyoruz. Öyle değil mi? Kürt siyaseti, Paris cinayetlerini dahi konuşmaktan kaçınıyor. Unutturmaya çalışıyor.

4) Bir kere ne HDP ne de CHP sosyal demokrat. Dünyada bugün sosyal demokrasi diye bir şey kalmadı. Sosyal demokrasi esas olarak, yani yapılabilir, sürdürülebilir somut bir siyaset olarak 2.D.Savaşı sonrasında, bir yandan rakip bir sosyalist dünya sisteminin ortaya çıkması; diğer taraftan, bunalım ve onu izleyen savaşın yol açtığı  yıkım şartlarında ihtiyaç duyulan ve Keynesçi olarak tabir edilen reel ekonomik uygulamalar sayesinde yükseldi. 60’ların sonlarına doğru hissedilen stagnasyon koşullarında, globalist parasal birikim modelinin devreye sokulmasıyla birlikte, sosyalist sistem gibi, onun da altı oyulmaya başladı. Bugün mevcut değil, olması için gerekli şartlar da yok. Zaten bugün ülkemizdekiler de  dahil olmak üzere  kurumsal anlamda böyle iddiayla ortaya çıkmış bir parti yok.

Bir proletarya sosyalisti bugün hiç  tereddüt etmeden  HDP’nin gerici, bundist bir parti olduğunu ilan etmelidir. Vitrinine serpiştirilmiş üç beş “dost” solcunun veya sosyalistin varlığı bu saptamayı geçersiz kılmaz. Dahası, genel olarak Kürt siyasetinin, TC devleti ve bütün siyasal bileşenleriyle birlikte AKP rejimi gibi, özsel olarak pasifize edilmiş, politikasız, politika yapma kapasitesi, iktidarı bulunmayan bir oluşum olduğunu tespit etmek gerekir. Reel hegemonik- emperyalist siyasete tabidirler. Bu anlamda “reel siyaset” i telaffuz etmektedirler. Onun hamlelerinden rol kapmaya çalışmak başlıca meziyetleri olarak görülmek gerekir.