“Allahın lütfu”

Türkiye’nin burjuva devleti 2007’den beri seçimleri doğru düzgün, yani kendi koyduğu kurallara uygun olarak yapamıyor. Kasıtlı olarak yaptırmıyor. Artık kendi ilkelerine, kurallarına uyarak yönetmesinin kabil olmadığını görüyor.

Zaten dünyanın bir çok ülkesinde, en başta da, en gelişmiş kapitalist ülkelerde yurttaşlar seçimin  bir düzen oyunu olduğunu görmüşler, oy kullanmaya dahi gitmiyorlar.

Bugün dünyanın hemen her yerinde, nüfuslarını sürekli olarak gözetleyen, “güçlendirilmiş yürütme” mekanizması marifetiyle işleyen olağanüstü hal rejimleri, güvenlik devletleri iş başında.Genel bir teyakkuz hali var. Soğuk savaş yıllarında, en gelişmiş burjuva devletleri bizatihi, bu gibi durumlarda, “totalitaryanizm” sakızını çiğnerlerdi.

Yönetmeye çalıştıkları (sadece işçi sınıfı değil) geniş nüfuslar nezdinde meşruiyetlerini yitirmiş burjuva düzenlerinin, soğuk savaş yıllarında olduğu gibi, burjuva demokrasisini parlatarak yola devam etmeleri mümkün görünmüyor.  Nitekim, aşağı yukarı son yirmi yıldan beri bu “zorunlu” demokratik rejimlerin boyalarının akmaya başladığına tanık oluyoruz. Yani özlerine dönüyorlar.

Türkiye’deki versiyonuyla “güçlendirilmiş yürütme”  paralel bir güvenlik devleti tarafından arkalanan otokratik bir rejime dönüştü. Özerk ve eşgüdümlü kurumlar ve kurallar organizasyonu olarak bildiğimiz devlet fiilen tasfiye edildi. İşlemiyor. Bu bağlamda mesela, artık bir YSK’dan da söz etmek kabil değildir.

Şu son İstanbul seçimleri söz konusu olduğunda, karar mercii YSK değildir, Erdoğan ve dayandığı iktidar bloğudur. YSK ancak onların kararını ilan edebilir. Devletin görünürdeki kurumsal varlığının genel olarak artık böyle bir işlevselliği söz konusudur. Bunu net olarak görmek gerekir. Bu bakımdan, YSK’ya  yönelik olarak yapılan hukuk, adalet çağrıları anlamsızdır. Devrimcilerin bu tuzağa düşmemesi gerekir.

Şimdiye kadar seçimleri kazanmış CHP’den seçimin yenilenmesi halinde, seçime katılmayacaklarına dair bir açıklama duymadık. İktidar bloğuna açıkça böyle bir mesaj verilmedi. Oysa protesto yönünde kararlı bir tavır, iktidarın yapacağı hamle üzerinde etkili olabilirdi. Şu ana kadar böyle bir tavra dair  izlenim edinmedik.

Tahlihsizlik, sol devrimci güçlerin de, bu seçim iptali tartışması başladığı andan itibaren bir protesto kampanyası yürütmemiş olmasıdır. Solun böyle bir kampanyası muhalif kitleler ve iktidar bloğu üzerinde etki yaratacaktı. Olmadı. İktidara, iktidar eylemenin tek taraflı bir iş olmadığını hatırlatmak gerekirdi. Gelgelelim, sol da, bu “demokrasi”, “hukuk” oyununa kendisini kaptırmış görünüyor.

Bakınız, eğer iktidar seçimleri iptal ederse, şu ana kadar verilen izlenim doğrultusunda, “millet ittifakı” da yeni seçime katılma kararı alırsa, seçimden tekrar AKP’nin çıkması çok güçlü bir olasılık olacaktır. İktidar kaybedeceğini bile bile yeni bir seçime girmek istemeyecektir. Minareyi çalan kılıfını da uyduracaktır.

AKP düzeni bugüne kadar sadece dış koşulların kendisine yarattığı hareket alanı sayesinde ayakta durmadı. İçeride, kendi hareket alanını sınırlayan  karşı-iktidar hareketiyle, karşı-iktidar hamleleriyle rahatsız edilmedi. Düzen içindeki bütün olası iktidar odaklarını uysallaştırdı. Siyasetine hizmet eder hale getirdi.

YSK’ya, “hukuk” adına,  bu kadar bel bağladığı koşulda dahi muhalefet, “protesto” kartını kullanarak onu etkilemeyi düşünmedi. Böylece kendi anlayışı içinde dahi tutarlı bir muhalif tavır sergilememiş oldu.

Yine de geç kalınmış değil. İktidarın olası bir iptal kararına protestoyla yanıt vermek, başta devrimciler olmak üzere bütün muhalifler için “allahın lütfu” olarak görülebilecek siyasal olanaklar yaratacaktır.

 

Venezuela

ABD kuruluşundan itibaren  her zaman bulunduğu coğrafyada, bölgede egemen konumda bulunmayı şiar edinmiştir. Güney ve Kuzey Amerika’ya yabancı güçlerin müdahalesini önlemeye çalışmış, bu anlayışla, İngilizleri, Fransızları, İspanyolları bölgeden kovmuş, bu coğrafyada kendi çıkarlarına karşı olan ekonomik-siyasal gelişmelere mümkün olan her aracı kullanarak karşı koymuştur. ABD, biraz daha sonra bu anlayışı siyasal bir doktrin haline getirmişti.

ABD’nin oluşturduğu bu kalkanda açılan ilk gedik Küba’dır. Küba’da bilindiği gibi, işin başında, devrimciler tarafından sosyalist bir devrim öngörülmemiş, sonradan Sovyetler Birliği’nin desteği olmadan iktidarı tutmanın mümkün olamayacağının anlaşılmasıyla, ülkede tarihsel olarak, nispeten  güçlü bir şekilde var olan komünist işçi hareketinin çizgisi benimsenerek sosyalist yola girilmişti.

Geçerken şunu da söylemeliyim: Sovyet devriminden sonra gerçekleşen veya gerçekleşemeyen bütün devrimler, SSCB’nin varlığı, merkezi siyasal rolü olmadan tahlil edilemezler. SSCB’yi bu bakımdan da değerlendirmek gerekir. Bunun (emperyalistler tarafından değil ama devrimci solcular tarafından) ihmal edildiğini düşünüyorum. Böyle bir ihmalde, “sürekli devrim” ya da “dünya devrimi” belagatından başka sermayesi olmayanların da etkisi olmuştur.

SSCB etrafında yine sol tarafından ihmal edilen bir başka önemli gerçek de, bu ülkenin, Marks ve Engels tarafından esas hatlarıyla “sosyal-demokratik” olarak adlandırılabilecek bir çerçevede betimlenmiş toplumsal vizyonun zirvesini oluşturmuş olmasıdır. Bu vizyon kabaca, herkese iş, herkese konut, ücretsiz eğitim-öğretim  ve ömür boyu sağlık hizmetleri vb gibi sosyal olanaklara işaret eder. Yükselen üretim kapasitesi üzerinde sürekli artan bir tüketim kalitesini üretime dahil olan bütün yurttaşlar için erişilebilir bir şekilde, eşitlikçi bir anlayışla temin eden refahçı toplumsal kazanımlarda somutlaşır.

Yapılmayanlar, yapılamayanlar, araçlar, yanlışlar, sapmalar ayrı bir tartışma konusu olabilir. Ancak SSCB, söz konusu marksist tasarımı esas hatlarıyla başarılı bir şekilde realize etmişti. Maruz kaldığı bütün saldırılara, izolasyona rağmen kapitalist dünyayı da etkisi altına alan, hatta emperyalist sermayenin hareket alanını oldukça daraltan sosyal-demokratik diyebileceğimiz bir uygarlık yaratmıştı. Bunu teslim etmek lazım.

Dikkat edilecek olursa bu sosyal-demokratik anlayış, Marks ve Engels’ten hatta kısmen daha öncesindeki, ütopik sosyalistlerden intikal eden sonraki (birbirlerine muhalif olan) bütün marksist anlayışlarca ortak şekilde paylaşılan bir toplumsal vizyondu. Bu vizyon ne Lenin’in ne de Stalin’in eseriydi. Onlar bu anlayışın yarı-feodal, yarı-kapitalist bir ülkede uygulamasını yaptılar. Hem de başarıyla yaptılar.

Mevzumuza dönecek olursak, Küba’da ve onun etrafında sonradan olup bitenleri biliyoruz. ABD, kendisi için bu acı deneyimin bir daha tekrar etmemesi için işi daha da sıkı tutmaya başlamıştı. Bugün de bu durum devam ediyor.

Latin Amerika’da köklü, bir çok durumda birbirinden ayırt edilmesi zor,  sağ ve sol popülist gelenekler var. Bu gelenekler sıklıkla  faşizm ve sosyalizmle karıştırılıyor. Bundan başka, bir de yanlış bir algı var. Sosyalist bir kişinin genel seçimlerden sonra hükümet başkanı olması,  o ülkenin sosyalist olduğu veya hemen sosyalist olacağı anlamına da gelmiyor. Böyle bir şey yok.

Bugüne kadar ki bütün başarılı sosyalist deneyimler radikal devrimlerle gerçekleşmiştir. “Milli irade” ile gelen gelen sosyalizm yok; ama giden çok. Sosyalizm ancak “devrimci irade” ile gelebilir.

Venezuela’da bir devrim olmadı. Karizmatik politik bir kişilik olarak Chavez, kendisini en başından “ne marksistim, ne de anti-marksistim” diye tanımladı. “Bolivarcıyım” deyip, işin içinden çıktı. Daha önce bir askeri darbeyle ele geçiremediği iktidarı, seçimleri kazanarak aldı. Oysa mesela, kıtanın en yoksulu olan Bolivya’daki, marksist olduğunu en başından itibaren açıklamış, Morales kalibresinde sol popülist bir lider olduğu bile söylenemezdi. Sol kültürden gelmiyordu.

İktidarda, Chavez ve onun açtığı yolda yürüyen Maduro hiç bir ciddi sosyalist önlem almadılar.  Söyleme aldanmamak lazım. Sosyalist yönelimli bir eşik toplumu kurmak için devrimci koşulların oluşacağı anlamlı bir kamusalcı sosyalizasyon politikası uygulamadılar. Burjuvazinin ekonomik dayanaklarını çökertmek yerine yeni “yandaş” burjuvalar yarattılar. Petrol gelirlerine dayanan bir rant ekonomisini sürdürmeye devam ettiler. Nepotizm, yandaş kayırma, kamusal işletmeleri yandaşlara peşkeş çekme, yağma düzeni değişmedi.

Önceki yönetimlerden farkı  şuradaydı: Milyonlarca yoksul veya dar gelirli aileye aylık para yardımları, gıda yardımları yapıldı. Bu sayede “bolivarcılar” her seçimin banko kazananı oldular. Milyarlarca dolarlık petrol gelirleri bir “ulusal fon” da toplandı. Bu paralar aynı zamanda yandaş firmaların inşaat faaliyetleri için yağmalanmaya başladı. Bir süre sonra petrol fiyatlarındaki düşüşle birlikte ekonomik ve sosyal kriz derinleşti.

Bolivarcıların şu ana kadar sosyalizmle, sosyalist kuruculukla ilişkilendirilebilecek kayda değer bir pratiği yok. Sosyalist önlemleri, “fak-fuk fon” kurmaya, abone fakir-fukaralara para dağıtmaya, “gıda yardımı” yapmaya indirgediler.   Bu anlayışın marksist sosyal-demokratik toplumsal vizyonla uzaktan yakından bir alakası yoktur.

Venezuela’da kamusal bir üretici ekonomik faaliyete girişilmedi. Petrol fiyatları, Chavez’in erken zamanlarında olduğu gibi, yükseldiğinde, işler idare edildi. Petrol fiyatları düşünce, sorunlar defolar ortaya çıktı. Bir burjuva siyaseti ve ideolojisi olarak Bolivarcılığın Venezuela versiyonunun boyaları dökülmeye başladı. Bunun sorumlusu  elbette kendi devrinde, kıtanın tarihsel-toplumsal sorunları karşısında ilerici bir tavır alan Bolivar değildir, ama öyle bir tarihsel kişiliği popülist demagojilerine malzeme yapanlardır.

Sağıyla soluyla popülist rejimler aşağı yukarı benzer ekonomik politikaları, sol veya sağ soslara bandırılmış benzer söylemleriyle uyguluyorlar.  Bu rejimlerin kapitalizmle bir sorunları yok, gelir dağılımıyla -çoklukla da sürdürülemez şekillerde- oynamaları kitlelere dönük başlıca ekonomik politikalarıdır. Türkiye ve Venezuela örneklerinde gördüğümüz gibi,  temsil ettikleri  “yeni elitler” e yönelik olarak ise büyük sermaye transferleri yaparlar. İsterseniz, kendi etraflarında, toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmek pahasına, yeni sermayedarlar yaratırlar diyelim.

Burjuva sınıf siyasetlerini gizlemek için kullandıkları anti-elitist söylemle iktidara tırmanırlar. Bir kez oraya tırmandıklarında da, Türkiye örneğinde olduğu gibi, cehaletleri ve vasatlıklarıyla, lumpen meşrepleriyle eskilerine rahmet okutacak, yeni elitlerini yaratırlar.

Plansız, programsız, üretimsiz, dış borca dayalı kapitalist ekonomi tükenince, bu rejimlerin özellikle bir karizmatik liderin yönetiminde üst üste iktidara gelme başarısı göstermiş olanları, içinden çıktıkları ve o zamana kadar savundukları burjuva demokratik çerçeveye, hatta çoğulculuğa karşıt olarak savundukları çoğunlukçu anlayışın alameti farikası olan “milli irade” ye, malum popülist belagatlarıyla itiraz ediyorlar. Başta hukuk kurumları olmak üzere burjuva devletin kurumsal aklını yıkıyorlar.

Emekçi sınıf siyasetiyle alakaları yok. Demagojik anlayışlarıyla, kendi iktidarlarını her koşulda  olumlamayanları halktan bile saymıyorlar. Halk derken sadece sürekli olarak yemledikleri, kim olursa olsunlar, banko seçmenlerini kast ediyorlar.

Bütün ipleri ellerinde tutmak için bazısı, Türkiye örneğinde olduğu gibi, otokrasiye doğru evriliyor. Popülist deneyimlerden hiç bir zaman, sosyalizmden vazgeçtik, burjuva demokratik yapılar dahi çıkmıyor. Bu yapıların şu ya da  bu derecede var olanları da ortadan kaldırılıyor. Popülist deneyimler, bir çok vak’ada görüldüğü gibi, vahşi kapitalist uygulamaların önünün sonuna kadar açıldığı daha otoriter rejimlerle sona eriyorlar.

Venezuela’daki rejim sol adına değerli olabilecek bir fırsatı heba etmiştir. ABD hegemonyasının gerilediği, yükselen rakip hegemonik girişimlerle arasındaki mücadelenin kızıştığı, dolayısıyla petrol ve doğal gaz gibi stratejik metaların öneminin kat be kat arttığı koşullarda, ABD’nin kendi arka bahçesi olarak gördüğü, yakın kontrolü altındaki bir bölgede, ayakta durması güçleşiyor.

Eğer ekonomik olarak Çin’e; askeri olarak Rusya’ya dayanırsa bir ihtimal biraz daha dayanabilir. Ama ne pahasına? Tayyip de şimdilik, ABD ile arasındaki köprüleri atmadan,  güvenliği için Rusya’ya dayanıyor. Pekiy böyle devam edebilir mi? Edemez.

Bu noktada, bir Küba’ya bir de Venezuela’ya bakınız. Küba devriminin, Kastrist liderliğin, bütün eksikliklerine rağmen,  ne anlama geldiğini böylece daha iyi kavramak mümkün olacaktır. Küba, sosyalizm tesisi bakımından dezavantajlı ölçeği ve yok denecek kadar kısıtlı ekonomik olanaklarıyla, devrimden itibaren ağır ambargolara maruz kalmış bir ülke olarak, kim ne derse desin, bir destan yazmıştır.

Venezula’da düzenin sınıfsal içeriği değişmemiştir. Yani bir devrim olmamıştır. Önceki yağma düzeninin oyuncuları ve dili değişmiştir. İlave olarak, yoksul ailelere maddi yadımlar yapılmıştır. Türkiye’de de yapılıyor. Her iki ülkede de milyonlarca insan hazineden yardım alıyor (Bundan bir kaç yıl önce, AKP’nin Samsun belediye başkanı mealen, ” Samsun’un nüfusu 1 milyon kadar ve 500 binden fazla insan belediyeden her ay para yardımı alıyor” diye medyaya  yakınmıştı. Bunun sadece Samsun’a özgü olmadığını biliyoruz)

Elbette bütün bu gelişmeler, ABD’nin Venezuela’ya müdahalesini haklı çıkarmaz. Buna şiddetle karşı çıkmak gerekir. Gelgelelim, Venezuela’daki durumu da gerçekçi bir şekilde görelim.

Hegemonya bunalımının yaşandığı bir devirde dünyanın her yanı mücadele halindeki kapitalist güçlerin açık avlanma alanı haline gelir. Bir kez daha bu oluyor. Bakınız, daha çok yakınlarda, ABD tarafından yaratılmış IŞİD, Sri Lanka gibi güçler arası siyasal oyuna henüz aktif olarak dahil olmamış, kıyıda kalmış izlenimi veren yoksul bir ülkede terörist  saldırılar düzenledi.Bu çapta bir saldırı arkasında büyük bir devlet gücü ve elbette Sri Lanka devleti içinden destek görmeden gerçekleştirilemezdi.

ABD ve Çin arasındaki hegemonya mücadelesinin Doğu ve Güney Doğu Asya’daki denizleri kontrol etmeye odaklandığı son yıllarda, Hint yarımadasının altında, stratejik bir konumda bulunan bir ada ülkesi olarak Sri Lanka’nın öneminin mücadele halindeki iki güç için daha da artacağı aşikardır.

Son yıllarda Çin’in bu ülkeye sermaye ihraç ettiğini, ülke ekonomisini kendi ekonomisine bağımlılaştırmaya çalıştığını  biliyoruz. Son terörist saldırılar ülkenin Çin’le ekonomik yakınlaşmasının arttığı bir zamanda gerçekleşti.

Bugün dünyadaki hiç bir siyasi gelişmeyi bu hegemonya bunalımı ve  mücadelesini dikkate almadan değerlendiremeyiz. Bu dönemlerde dış dinamik çok öne çıkar. Tek tek ülkelerdeki sınıf mücadelesinde, iktidar bloğu içindeki mücadelelerde siyasi manevra alanlarının açılmasında, daraltılmasında ve nihayet ortadan kaldırılmasında dış dinamik kritik bir rol oynuyor. Bunu ihmal etmemek gerekir.

“Beka” sorunu

Türkiye sermaye sınıfı ne zaman ağır ekonomi-politik bir krize girse, otomatiğe bağlanmış gibi, “beka”, “milli birlik”, “milli koalisyon”, “Türkiye ittifakı” teranelerini seslendirmeye başlar. Bu tamamen anti-demokratik, gerici, faşizan bir çağrıdır. Dolayısıyla emek karşıtıdır.  İdeolojik referansını da malum Türk-İslamcı  çöplükten derler.

Bu çağrıyla, hep yapıldığı gibi, “devletin bekası” teması etrafında seçmeci, dışlayıcı bir “birlik” e referans verilir. Açık olarak ifade edilmese de, sünni müslümanlar ve etnik olarak Türk olanlar hedef kitle olarak seçilir. Esasen bu ta 2.Abdülhamid devrinden beri devletin özsel ideolojik kodlarına işaret eder. Hamid zamanındaki (İngiliz emperyalizmine hizmeti de gözeten) Sünni  İslamcılık,  2.Meşrutiyet devrinin belli bir evresinden itibaren  Türkçü renge bulanmış, nihayet Cumhuriyet’te,  batıcı, mezhepci-laik vurgularıyla, etnik-ulusçu formuna kavuşmuştur.

Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında, bu kombinasyonun batıcı, laik vurgusu emperyalist talepler doğrultusunda erozyona uğratılmıştır. Türkçü-Sünni İslamcı öz takviye edilmiştir. Türkiye’de kimlik siyaseti, paradoksal olarak, cumhuriyet devrinde, cumhuriyet devleti tarafından uygulamaya konmuştur.

Bizim cumhuriyet anti-feodal değildi. Bunun nedeni Kürt sorunuydu. Kürt feodallerini yanında tutarak, bu sorunu uyutacağını sandı. Bizim cumhuriyet en başından anti-komünistti. Bunun en önemli  saiklerinden bir tanesi,  proletarya devrimi gerçekleştirmiş komşu Sovyetler Birliği’ne muhtaç durumda bulunmasıydı. Zaten kadim devletin genlerinde bulunan  “moskof” düşmanlığı, komünizm düşmanlığına bulanmış oldu.

Bir de tabii, ” bizde burjuva da, proletarya da yoktu”  diyen kemalistler nasıl o yokluktan bir burjuva devleti çıkarmışlarsa,  başka birileri de proletaryanın bulunmadığı aynı koşullardan pekala bir proletarya devleti çıkarabilirlerdi.  Birincisi nasıl mümkün olabilmişse, pekala ikincisi de mümkün olabilirdi. Bunun korkusunu da anlamak gerekir.

Anti-komünizm, anti-feodal olmamak, Kürt sorununu yok saymak, “mezhepçi laiklik” anlayışı, Türk devletinin gericiliğinin  temel saikleridir. Bunu saptamak gerekir. TC devleti “beka” çağrısı yaptığında, iç düşmanlar yaratarak oluşturduğu söz konusu kurucu söylemlerini ısıtıp ısıtıp ortaya sürer.

Bu “beka” çağrılarının pratiği  her zaman  “olağanüstü hal” uygulamaları, komplolar, “faili meçhuller”,  linç siyaseti,  kısaca, devlet terörü aracılığıyla gerçekleştirilir. 15 Temmuz 2016 neo-con kalkışmasından sonra düzen muhalefeti ve  iktidarını paylaşmak zorunda kaldığı paralel “güvenlik devleti” sayesinde, 3. Bonapartvari bir sivil darbeyle,  “otokratik” rejimini kuran Tayyip Erdoğan, bir  3.L.Bonaparte taslağı olarak, el altında tuttuğu lumpenleri devreye sokarak muhaliflerini hizaya getirmeye çalışıyor.

Artık bu güvenlik devleti, terör ve lumpenler olmadan (“lumpen” derken sadece malum güruhu kast etmiyorum, kendisi de, meşrebi itibarıyla, hemen hemen bir lumpen olan Erdoğan son on beş küsur yılda kendi etrafında, özellikle de inşaat sektörü dolayısıyla, akçalı bağlantılar içinde olduğu, hayli palazlanmış  bir “lumpen sermaye” fraksiyonu  yaratmıştır)  ayakta kalması da kabil değildir.

Yukarıda da işaret ettiğim gibi, bu, siyasal tarihimizde sadece Erdoğan’a özgü olan bir siyasal davranış tarzı değil. Ne zaman “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aşsa”, beka yaygaracıları sahne alırlar. Faşist ya da faşizan bir güvenlik devletinin meşruiyeti adına bilindik faaliyetlere girişirler. Daha erken deneyimleri bir yana bırakacak olursak, bu tür uygulamalar 1945 Tan Gazetesi olayından itibaren sıklaşan aralıklarla devam edegelmiştir. Elbette Tayyip Erdoğan’ı da karakterize eden aynı kadim devlet etme tarzıdır.

Erdoğan’dan “demokrat” yaratma sevdasındaki liberal, “sol” ve Kürt ulusalcısı ahmaklar, sonuç olarak,  bir otokratla karşılaştılar. Şimdi de hemen hemen lumpen bir otokratla kemalist cumhuriyeti yeniden ihya edeceklerini sanan (geçmişte, ABD-Çin gerici ittifakı adına SSCB’ye karşı hareket eden önderleri bugün Rusya lobicisi gibi çalışan) Türk ulusalcısı ahmaklar da bir kez daha hava alacaklar. Daha önceki yazılarımda dile getirmiş olduğum gibi,  liberal ve  ulusalcı politik akıl yürütme biçimleri arasında özsel olarak, yöntemsel olarak bir fark yoktur. İkisi de sonunda aynı yola çıkar: faşizm veya otokrasi.

15 Temmuz’dan 31 Mart’a

Erdoğan ve AKP’si Gezi ayaklanması sırasında fiilen ömrünü tamamlamıştı. Son kullanma tarihi dolmuştu. Ancak bölgemizde bir yandan,  ABD ve müttefikleri ile Rusya ve müttefikleri  arasında cereyan eden çekişmelerin (henüz çok ısınmamış olması nedeniyle)  yarattığı yeni manevra alanları; diğer yandan, Gezi halkının örgütsüzlüğü, içeride iktidara talip bir muhalif  siyasal heyetin ortaya çıkmaması, başka bir ifadeyle, AKP iktidarına payanda olmayı, ona alternatif olmaya tercih eden düzen partilerinin mevcudiyeti dolayısıyla konumunu devam ettirebildi.

15 Temmuz’daki neo-con destekli askeri kalkışma, bilindik bir darbe girişimi olmaktan çok, Erdoğan’a  gözdağı verme girişimi olarak görülebilir. Böylece Erdoğan’ın Cemaat aracılığıyla emperyalist neo-con  siyasetine tam olarak biat etmesi temin edilmek istenmişti. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Beyaz Saray  muhtemelen kendisine danışılmadan yapılmış bu girişimi onaylamak istemedi.

Bu gözdağı girişimi, gerek ABD ve gerekse Türkiye’de iktidar bloğunu oluşturan yönetici sınıf fraksiyonları içindeki/ arasındaki kapışmaları bir kez daha da açığa çıkarmıştır.

2013 öncesinde, çeşitli şekillerde kenara itilmiş, dışlanmış ya da sinmek zorunda kalmış, ağırlıklı olarak askeriyede yer alan ve NATO’ya kuşkuyla bakan güçler Erdoğan’a kucak açtılar. Bir anlamda onu kurtardılar. Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de Türkiye’yi kendi emelleri doğrultusunda yanına çekmek, olmuyorsa, en azından iki arada bir derede bırakmak adına, Rusya  devreye girerek  dış desteği sağladı. Erdoğan da muhtaç olduğu acil desteği bu iki kaynaktan temin etmiş oldu.

Bu  iç ve dış olmak üzere iki destek güç giderek Erdoğan’ı çember içine aldılar. Bu arada, söz konusu kalkışmanın yarattığı toplumsal infial, Erdoğan’ın bunu fırsata çevirme becerisi, AKP rejiminin, diğer düzen partilerini de kendisine eklemlediği,  tek bir düzen partisi haline gelmesini kolaylaştırdı.

Erdoğan’ın yeni iç müttefiklerini birleştiren temel Kürt sorunuydu.  Erdoğan’dan üniter devlet yapısını bozmaktan şiddetle kaçınmasını, düne kadar kucak açtığı ve sahada mevzi kazanmalarına göz yumduğu  Kürt siyasetiyle ilişkisini derhal kesmesini, Kürt siyasetinin kazanımlarını sahada da ortadan kaldıracak cebri önlemlerin alınmasını onaylamasını;  dışarıda da, Suriye sorununda Rusya ve İran gibi ülkelerin safında yer almasını talep ediyorlardı. Astana’da Türkiye bu son şartı, fazla direnemeyeceğini bile bile bir takım kayıtlarla da olsa kabul etmişti.

“Kürt savaşı”yla geniş bir coğrafyada, üstelik de kent merkezlerinde, katliamlar gerçekleştirildi ve arkasından Kürt siyasetinin bütün akımlarına karşı anti-demokratik bir saldırı düzenlendi. Aydınları susturuldu. Böylece birinci grupta yer alan iç güçlerin beklentisi gerçekleşmiş oldu.  Ancak bu “barış hali” nin (!) sürdürülmesi için bu şartlara razı olmuş Erdoğan’ın iktidarda kalması gerekiyordu.

Tabii ona kendilerine dayanmadan duramayacağı kadar bir iktidar vermek istiyorlardı. Erdoğan’a, o zamana kadar unutmuş ya da ümidini çoktan kesmiş olduğu başkanlık  teklif edildi. Bir sivil darbeyle burjuva demokrasinin son kırıntılarını da silip süpürmesine destek verildi. Biraz ondan biraz bundan derme çatma, faşizan, otokratik bir idare şekli tesis edildi. Bu “güçlü yürütme” krizdeki sermaye sınıfının da çok işine geliyordu.

Dış politikada, bu doğrultuda, Rusya ve İran ile imzalanan Astana süreci devam ettirildi. Silahlı kuvvetlerin talebi, Rusya ve İran’ın onayıyla, Suriye’nin Türkiye sınırına yakın bölümlerinde Türkiye’nin, esas olarak Kürt güçlerini hedef alan, ağza bir parmak bal çalma babında,  işgal ve operasyonlarına izin verildi.

Doğu Akdeniz’e tamamen yerleşmiş olan Rusya, Türkiye ile askeri ilişkilerini ileride (Türkiye için) bir bağımlılık  ilişkisine dönüşecek şekilde ve kendi güvenliğine hizmet edecek surette, geliştirmek için hamleler yaptı. S 400 bu hamleler arasında şu ana kadar en önemli olanıdır. Rusya’nın rakiplerini en çok bu hamlenin rahatsız etmiş olduğu görülmektedir. Çünkü bu Rusya’nın NATO’ya sızma girişimi olarak okunmaktadır.

Aralarında bir tür fiili işbirliği durumu söz konusu olan bu iç ve dış güçler için en önemli mesele Erdoğan’ın kontrollerinden çıkmadan iktidarını sürdürmesidir. Kuşkusuz bu anti-demokratik blok Türkiye burjuvazisi içinde kısmi bir desteğe sahiptir.

Gelgelelim, özellikle TÜSİAD’da örgütlenmiş ve en önemli özelliği Batı emperyalist sermayesiyle bütünleşmiş sermaye çevrelerinin, Erdoğan yönetiminin başta ABD olmak üzere batılı müttefiklerini rahatsız eden bu 15 Temmuz sonrası açılımlarından, açık olarak dile getirmeseler de,  kaygu duydukları anlaşılabilmektedir.

Ancak genel olarak sermaye sınıfının, özellikle de onun en büyüklerinin, dünya kapitalist sisteminin neredeyse yüz elli yıldan beri içine girmiş olduğu durgunluk- finansallaşma-resesyon  döngüsünün son on yıldan beri giderek derinleşmesiyle, içine girdikleri borç batağı, hatta bir çoğunun fiilen batmış ya batmak üzere olması nedeniyle, devlete ve Erdoğan’a ihtiyaçları vardır. Bu yüzden aktif bir şekilde rahatsızlıklarını, kaygularını dile getirmekten sakınmaktadırlar.

Ekonomik olarak kırılganlaşmış Türkiye sermaye sınıfının Erdoğan ve onu kontrolleri altında tutan güçler karşısında hareket kabiliyeti iyice zayıflamıştır. Göbekten bağlı olduğu Batı sermayesiyle, Erdoğan ve çevresi arasında sıkışmış haldedir. Bu arada geçerken, “alt emperyalizm” hikayesine itibar etmemek gerekir.

Bu koşullar altında, Erdoğan ve ona hükmedenler bir kez daha sermaye sınıfından görece özerkleşme olanağı bulmuşlardır. Bir kez daha, çünkü gerileyen hegemonik gücün dünyada yarattığı çatışma ortamı, yer yer meydanın boş kalması, yeni manevra alanlarının yaratılması gibi, kalıcı olmayan sonuçlara yol açabiliyor. Bu bakımdan  bu hal de sürdürülebilir değildir. Nitekim, 31 Mart’ta ilk spektaküler işaret gelmiştir.

Emperyalizm çağında, özellikle içinde bulunduğumuz bu geç emperyalizm çağında, emperyalizme, NATO’ya dayanmayan bir faşizm tesisi, daha da önemlisi, bunun sürdürülebilmesi mümkün değildir. Bunu faşizmin klasik iki deneyiminde, İtalya’da ve Nazi Almanyası’nda da, sonraki deneyimlerde de açık bir şekilde görebiliyoruz. Türkiye’deki otoriter rejim, emperyalist hegemonya krizinin yaratmış olduğu paralel bir “güvenlik devleti” tarafından takviye edilen arkaik bir otokrasidir.

Faşist devlet, modern bir devlet biçimidir. Faşist siyaset, faşist ideoloji irrasyoneldir ancak faşizmin hemen hemen bütün devlet kurumlarının işleyişinde bir rasyonalite vardır. Faşizm irrasyoneldir, ancak onun “devlet aklı” için aynısını söylemek, önceki iki klasik örneği dikkate alındığında, isabetli olmayacaktır.  Rejimin  rasyonel işleyişi olan kurumları vardır. Bunu mesela Nazi Almanyası’nda en yetkin şekliyle tespit edebiliyoruz.

Türkiye’de tek bir adamın yukarıda değinmiş olduğum güçler tarafından ipotek altına alınmış  iradesi görünürdeki devlet içinde rasyonel kurumsal bir işleyişi  olanaksız kılmaktadır. Erdoğan’a önerilmiş ve kabul ettirilmiş başkanlık sitemi içinde bilindik burjuva devletinin gerek demokratik gerekse olağanüstü hal şartlarına özgü  olan  kurumsal yapılanması tasfiye edilmiştir. Bu bakımdan,Erdoğan’a bırakılmış kısmıyla devlet kurumları görünüşü kurtarmaktan öte bir işlevselliğe sahip değildir.

Bugün ülkemizde kurumsal bir devlet rasyonalitesinden söz edilecekse, bunu, en kritik kısmını askeriyenin oluşturduğu bir tür “paralel devlet” yapısına atfetmek gerekir. Erdoğan’ı kontrol altında tutmaya çalışan ondan görece özerk olan bu yapıdır. Erdoğan’ın onu kontrolü mümkün görünmemektedir. Tersi doğrudur.

Erdoğan “tam yetkili, partili başkan” olunca gerçek iktidara erişeceğini düşünmüş, ancak kendi konumunu zayıflatmış, partisi de dahil olamak üzere, kendisini devletin kurumsal dayanaklarından mahrum bırakmıştır. Adeta bir başına kalakalmış, kırılganlığı artmıştır. Bugün 2013 öncesindeki gücünün epey uzağındadır.

Öte yandan, Erdoğan’ın halk içinde, yine de ihmal edilmemesi gereken  karizmasını (Kof, erkini yitirmiş bir karizmadır artık.Tekrar kendisi için bir karizma haline gelmesi kabil değildir ) kendi politik amaçları için kullanan söz konusu paralel yapı,  ya da isterseniz,   “fiili devlet”  Rusya’ya dayanarak, müttefik ABD’den tavizler koparmaya çalışmaktadır.  Bu yapı için olası bir iktidar değişikliği  Ergenekon ve Balyoz davalarıyla başlatılan döneme geri dönüş olasılığını güçlendireceği için  kabul edilemezdir. Türkiye bugün el altından çıplak bir “güvenlik devleti” tarafından idare edilmeye çalışılmaktadır.

Bu bakımdan belediye seçimlerinin kaybedilmesine olan reaksiyonu sadece dar bir “arpalık” edebiyatı bağlamında değerlendirmek isabetli olmamaktadır. Süreci sadece buradan nemalanan bir takım “yandaş” kişi ve vakıfların kayıplarına indirgemek doğru olmaz. Halen Erdoğan’ı kontrolleri altında tutmaya çalışan söz konusu iki güç, Erdoğan’ın tam da şu sıralarda iktidarını yitirme olasılığından rahatsızlık duyuyor olabilirler.

Felaket Yaklaşırken

Kapitalizmin her krizi, zaman aralıkları giderek kısalan,  daha büyük  krizlerin habercisi oluyor. Kapitalizmin 2008’de ilan edilen  krizi global çapta yeniden finansal genişlemeyle aşılmaya çalışıldı. Çok geçmeden bunun da sürdürülebilir olmadığı ve üstelik global çapta sistemik bir çöküşü hızlandırıcı  işlevinin olduğu görüldü.

Trump tam bu sıralarda başkan oldu. Çok geçmeden seçim öncesinde vaat edilen korumacı ekonomik politikaların uygulanamayacağı anlaşıldı. Zaten onun dile getirdiği  vaatler ABD’nin hegemonik siyasetiyle çelişmekteydi. Bu koşullarda milliyetçi bir hamasetle desteklenen uluslararası çapta  “ceza kesme” ve ambargo uygulamalarıyla çöküşü öteleme siyaseti devreye sokuldu.

Bu palyatif önlemler, paradoksal olarak,  çöküşü, global zeminini iyice genişleterek,  daha da yakına çekmek gibi bir işlev görmektedir. Biraz sonrasında emperyalistlerin cebri yollara başvurma eğilimlerinin daha da güçleneceğine tanık olacağız. İzlenen hegemonya siyaseti ekonomik krizlerin derinleşmesine; ekonomik krizler, artık olağan araçlarla çözülmesi kabil olmayan, büyük siyasal krizlerin dal budak salmasına yol açacaktr.

Geçmişteki tarihsel örneklere baktığımızda, bu şartlardan doğrudan sosyalist devrim  çıkma olasılığının zayıf olduğunu, buna karşın, söz konusu şartların faşizmler veya faşizan rejimler yaratma potansiyelinin yüksek olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda, bu tür devirlerin anlamlı bir karakteristiğinin, birincisini olanaklı kılacak şekilde, sol sınıf siyasetinin dağıtılması, sol güçlerin dağınık hale getirilerek etkisizleştirilmesi olduğunu da saptayabiliyoruz. Elbette buradan her zaman böyle olacağı sonucu çıkartılmamalıdır. Gelgelelim, içinde bulunduğumuz duruma bakınca bir benzeşmeden söz etmek yersiz olmuyor.

İşçi sınıfı siyaseti ekonomi ve politika arasındaki sıkı bağlantıyı, hem kendi içinden hem de dışından kaynaklanan saiklerle,  kavramayacak veya böyle bir siyasal sınıf bilincinin uygulamasını yapamayacak hale sokulmuştur.

Kapitalizmin, artık kendi oyun kurucuları, en önemli kurumları tarafından da kabul edilen, çok yaklaşmış büyük sistemik krizi, muhtemelen global ölçekli savaşlar halinde tezahür eden bir dünya durumu yaratacaktır. Geçmişte yaşanmış benzer durumlara baktığımızda, devrimci sosyalist eğilimlerin ancak bu şartlarda güç ve mevzi kazandığını tespit ediyoruz.

Mekanik bir tekrardan söz etmiyorum.  Neden-sonuç ilişkisi bağlamında fikir yürütüyorum. Yani büyük ekonomik krizler doğrudan sosyalist sonuçlara yol açmıyor. Kapitalizmin demokratik kabuğundan kurtulmasını, özündeki kural tanımaz otoriterliğin bütün çıplaklığıyla sahne almasını sağlıyor. Bu aynı zamanda, olası iç ve dış savaş koşullarına uygun politik yapıların oluşturulması anlamına geliyor.

Büyük devrimler, kitlelerin kendilerine öğretilmiş, kuşaklar boyu devredilmiş doğruların, anlamların, adalet duygusunun çöktüğü büyük yıkım koşullarında meşruiyet kazanabiliyorlar. Büyük devrimlerin büyük teröre ihtiyaç duymalarının gerekçelerini de burada aramak gerekir. Terörsüz devrim, ya da Robespierre’in tabiriyle, “devrimsiz devrim” olmaz. Çağlar kapanırken de, açılırken de terör ebesine ihtiyaç duyarlar.

Bu bakımdan, “özgürlükçü” ya da “demokratik sosyalizm” devrimden korkan ama solculuğu da çizdirmek istemeyen iki yüzlü küçük burjuva konformizmine referans verir. İçinde bulunduğumuz durum, devrimi ve kamusalcı bir toplumu öngörmeyen  solculuğun boş laf olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.

Kuralsızlık, diplomasinin önemini yitirmesi ( ya da aynı anlama gelmek üzere, havanda su dövme işlevini üstlenmesi) terör, “faili meçhul” suikastler bu tür devirlerin adeta alameti farikası haline geliyor. Geçmişte bunun en çarpıcı örneklerini 1.Dünya Savaşı’nın hazırlandığı süreçte, 1870’lerden 1915’e giden dönemde görüyoruz.

Mesela, şu son Suudi elçiliğindeki cinayet… S.Arabistan, BOP projesinin uygulanmasında özellikle sağladığı parasal kaynakla önemli bir rol oynadı. BOP’un çökmesiyle S.Arabistan da fiilen çöktü. Tekrar ayağa kalkmak için yaptıklarını, Saray’da cereyan eden olayları hatırlıyoruz. Bütün o olup bitenler ABD’nin (ve tabii İsrail’in) kontrolü, yönlendirmesi, desteği altında gerçekleşebildi. Ancak gayet iyi biliyoruz ki, emperyalistler, maşalarının maşa olarak kalabilmesi için onların ayakları üzerinde durmalarına izin vermezler. Kırılgan olmaları gerekiyor.

Ekonomik sorunlarıyla boğuşan S.Arabistan, ABD başta olmak üzere emperyalistlerin azalmak bilmeyen sponsorluk talepleri karşısında mırın kırın etmeye başlamış, petrol fiyatlarını arttırarak bu taleplere yanıt vermeye çalışmıştı.

S.Arabistan’ın bu davranışı, kendisiyle birlikte en önemli petrol tedarikçisi olan “düşman” Rusya’nın ekmeğine yağ sürmekteydi. Emperyalistlerin ambargolarıyla ekonomik kıskaç içine almaya çalıştıkları Rusya bu sayede nefes almaya başladı. Üstelik Kasım’da başlayacak İran’a yönelik ambargo, pek yakında  Suriye’de yeniden kızışacak ortam öncesinde  S.Arabistan’dan ilave fedakarlıklar bekleniyordu.

İşte bu sıralarda Trump’ın arka arkaya S.Arabistan’ı hedef alan “şantaj tweetleri” devreye sokuldu. Arkasından da elçilik cinayeti tezgahlandı. Suudiler tuzağa düşürüldü. Bu cinayet, hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde, bir ABD-İsrail senaryosunun gerçekleştirilmesi olarak görülmelidir. Olayda zaten (tıpkı MİT gibi)  CIA ve MOSSAD’la iç içe geçmiş Suudi istihbarat örgütü “icra heyeti” olarak kullanılmıştır. Böylece Suudi devleti iyice avuca alınmıştır. Senaryonun devamı, Suudi devletinin tavrına bağlı olarak sette yazılacaktır. Eh tabii,  başka bir  BOP kurbanı ülke olarak “yetmiş sente muhtaç” hali perişanı herkesin malumu olan Türkiye de bu cinayetten maddi olarak sebeplenmek isteyecektir.

 

Siyasal istikrar değil, siyasal kriz

Bu sonuçların Erdoğan’ın arkasında duran iç ve dış sermaye çevrelerine bir yararı olmayacak. Dahası, Türkiye’nin en dinamik, en üretken, en iyi eğitilmiş kesimlerinin bu düzenden kopuşlarına katkı yapacaktır. Artık demokrasicilik oyununun arabasına koşulmayı kabullenerek gidişata müdahale edilemeyeceğine ikna olmalarını sağlayacaktır.

“Aman falanca parti seçime katılabilsin, şu diğeri barajın altında kalmasın” hesaplarıyla, oy matematiğiyle, irrasyonel ittifak formülleriyle çıkış sağlanamayacağını idrak edecektir. Asıl değerli olan, sahte, kırılgan bir seçim zaferi değil, böyle bir idrake ulaşmaktır. Türkiye’nin dönüşümü için böyle bir idrak ön koşuldur.

Türkiye solunu CHP’nin, HDP’nin kuyruğuna bağlayıp sandık sandık dolaştıran anlayış kendi kendisini bitirmiştir. Uzakta değil, bugün İstanbul’un varoşlarında, çoğu emekçi, yoksul geniş bir kitle nazarında, sol demek, sosyalist demek, büyük ölçüde PKK-HDP taraftarı anlamına gelmektedir. Sosyalist kimlikleriyle, “Bugün Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur” diyenler, Türkiye’den dışlanmak üzereler. Bu çevreler,  solu etnik bir politikayla özdeşleştirdiler. Bu durum sağ seçmeni konsolide etmekle kalmadı, saflarının genişlemesine de katkı yaptı. MHP’ye sahip çıkılmış olmasını, İyi Parti’ye oy kaymasını nasıl izah edeceğiz? Sen aman HDP barajın altında kalmasın, oraya yönelelim dersen, öbürleri de çökmüş MHP’yi ayağa kaldırırlar.

Bugün Diyarbakır’daki HDP’li bayram yapıyor. Pekiy ya Batı’daki,  HDP’ye oy vermiş Kürt olmayan yurttaş, o da bayram yapıyor mu? Biri neden memnun, öteki neden memnun değil? Çünkü ikisinin gündemi, siyasal beklentileri farklı. Onların her ikisinin kahir ekseriyeti için bu seçimin anlamı, aynı önceki seçimlerin anlamı gibi farklıdır.

Bu seçimlerden istikrar değil, siyasal kriz çıkmıştır. En önemlisi, AKP’nin parlamento çoğunluğunu kaybetmiş olmasıdır. AKP öncelikle MHP’ye, olmadı İYİ Parti veya HDP’ye muhtaçtır. Ancak özellikle MHP ve sonra HDP de (hangi kılıf içinde olursa olsun)  iktidar istiyorlarsa, AKP’ye muhtaçtırlar. Seçimlerin asıl galibi olan bu iki milliyetçi parti kilit işlevlerini yerine getirmek için AKP’ye ihtiyaç duyacaklar, AKP de iktidarını sürdürmek için özellikle bu ikisinden birisini yanında tutmak isteyecektir. AKP, Cumhur İttifakı içinde MHP tarafından sıkıştırıldığında, HDP’ye yeşil yakacaktır. İYİ Parti herhalde, gelecek hesaplarıyla, merkeze tutunmayı düşünecektir. AKP ile ortaklığa yanaşmayacaktır. Akşener’in böyle bir ortaklığı, diğer iki partiye nazaran kendi seçmenine izahı çok zordur. Bir erken seçim talebini de, öncelikle MHP ve HDP kabul etmeyeceklerdir.

Tekrar olsun, milletvekili seçimlerinin asıl galipleri olan biri Türk diğeri Kürt  iki milliyetçi parti, siyaset belirlemek bakımından kilit bir rol oynayacak konuma ulaşmışlardır.Bu seçimlerin en çarpıcı sonucu budur. Bu sonucun ortaya çıkmasında sol seçmene HDP için yapılan telkinin baş rol oynamış olduğu açıktır. HDP Kürdistan’da beklentilerinin gerisinde kalırken, Türk coğrafyasında bu yüzden kazanmıştır. HDP için yapılan çağrıyı duyan sağ seçmen adeta can havliyle MHP’yi ihya etmiştir.

Soru, HDP’nin bu kazanımının Türkiye sol siyasetine ne kazandıracağıdır. Kazanç mı, bugüne kadar ne kazandırmışsa, yine onu kazandıracaktır. Kürt siyaseti Türkiye solunu tüketmektedir. Kürt siyasetini sosyalist Türkiye siyasetinin çıkarlarına tabi kılmayı öngörmeyen siyaset bu gidişatıtan sorumludur.

Bir yandan, Erdoğan’ın OHAL koşullarında, hileli bir referandumla iktidarını yenilemiş olduğunu, gayri meşru olduğunu iddia edip, sonrasında onun iktidarını pekiştirmesini temin edecek başka bir seçime, hem de yine yakınılan OHAL şartlarında razı olmak siyasal bir sefalettir. Türkiye’nin başta emekçiler olmak üzere en dinamik güçleri CHP ve HDP’li düzenbazlar, bu kılavuz kargalar tarafından sürekli olarak siyaseten iğfal edilmektedirler.

Devrim korkusuyla çözümü düzen siyasetinde, onun parlamentosunda arayan küçük burjuva solu, HDP’yi parlamentoya sokarak muradına ermiştir. Bir kez daha olası bir sokak kalkışmasında Kürt siyasetinin devrimci siyasetten uzaklaşma olasılığını güçlendirmiştir.

Yeniden seçime gidilirken

Yeni bir seçim dayatmasına maruz kaldığımız koşullarda, dünyaya ve bölgemize baktığımızda, emperyalizmin krizinin derinleşmekte olduğunu, epeydir irtifa kaybetmekte olan ABD ve diğer emperyalist güçler arasındaki çatlakların büyümekte olduğunu; öte yandan, emperyalist sistem içindeki konumlarını daha avantajlı hale getirmek derdindeki yeni yükselen kapitalist güçlerin, sistem içinde kağıtların kendi lehlerine yeniden karılması taleplerinin yükseldiği bir didişme ortamını tespit ediyoruz.

1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren giderek derinleşen krizine neo-liberal önlemlerle yanıt veren dünya kapitalist sistemi, 80’li yılların sonunda dünya sosyalist sistemini önüne katıp sahnenin dışına atarak yeniden global çapta birikim ve genişleme olanaklarına kavuşmuş, bir süre bu şartların kredisini kullanarak idare etmişti.

Emperyalist sistem 2.D.Savaşı sonrasında açıkça ilan edilmiş olan  iki dünya sistemi arasındaki çatışma ve mücadele koşulları içinde evrim geçirmiş, enerjisini, kapasitesini buna göre ayarlamıştı. Daha doğrusu, bu çatışma ortamı,  aynı zamanda, onun yaşamsal enerjisini temin ettiği ortamdı. Sosyalist sistemin çökmesiyle “tarihin sonu”nu getirecek golü atacağını hesaplarken, boşa çıkmış kaleci konumuna düştü.

Uzatmayalım, günümüze gelelim. Karşılıklı olarak ekonomik ceza kesmeler, kısıtlamalar, ambargolar, “ticaret savaşları”, şimdilik dolaylı da olsa, askeri  müdahaleler, el ense çekmeler günlük vak’a haline geldi. Bunlara daha önce defalarca değinmiştim.  Özcesi, emperyalist sistemin 2.D.Savaşı sonrasındaki genişlemesini izleyen, 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren belirgin hale gelen krizi, 90’ların sonunda ve özellikle 2008’de yediği ağır darbelerle birlikte  artık olağan ekonomi-politik araçlar kullanılarak içinden çıkılması çok zor olan bir durum yaratmıştır.

Bölgemize baktığımızda, bütün dolayımlarıyla birlikte Suriye ve Ukrayna sorunları, yarattıkları inişli çıkışlı gerilimlerle gündem oluşturmayı sürdürmektedirler. Türkiye’nin ta başından beri daha çok lojistik roller üstlenerek dahil olduğu Suriye sorununda, ABD ve Rusya arasında, Suriye’nin kuzeyini, Fırat’ın doğusu ve batısı olarak  iki bölgeye bölen, ABD’nin Fırat’ın doğusundaki işgalini şimdilik onaylayan zımni bir antlaşmadan söz edilebilir.

Bu koşullarda, Türkiye, ABD ve Rusya arasında, bu iki ülkenin talepleri doğrultusunda  işler görmeye, bu iki ülke için bu durum sürdürülebilir olmaktan çıkıncaya kadar, devam edebilir. Türkiye,Suriye’de hiç bir şekilde siyaset belirleyici olmamıştır. Olamaz da. Her zaman bu ikisi tarafından kendisine verilmiş lojistik anlam taşıyan görevler üstlenmiştir. Bundan sonra da farklı bir işlevi olmayacaktır. Bu geçici şartlar sürdüğü müddetçe, kendisine izin verilen verilen alanda, yine izne tabi işler görecektir.

Türkiye, Afrin kırsalına Rusya’nın; Menbiç kırsalına da ABD’nin izniyle, onların kendi ihtiyaçlarına yanıt verecek surette gidebilmiştir. ABD, sadece müttefik Kürt oyuncularla bölgede tutunmasının kolay olmayacağını görmektedir. Rusya, cihatçıları kendi lehine kontrol edip, yönlendirebilmek için Türkiye’yi kullanmaktadır. Elbette bu şartlar değişecek, sonuç olarak, Türkiye tablonun dışına çıkartılacaktır. Esad’ın kesin zaferinden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bugün AKP rejiminin zayıflamış olmasında Esad’ın zafere ilerleyişinin de önemli bir payı vardır.

Bu arada, Rus füzeleri, F-35 jetleri konusuna kafayı fazla takmamak gerekir. Burası bir NATO ülkesidir. Kanat ülkesidir. Türkiye bu uluslararası bağlamından öyle elini kolunu sallayarak, bir adamın keyfi öyle istiyor diye çıkamaz. Dediğim gibi, koşulların geçiciliğini her zaman dikkate almak gerekir. Türkiye’nin şu an NATO ve ABD ile çok ciddi sorunları yoktur. Bölgesel çıkarları bakımından da uzlaşmaz karşıtlıklardan söz edilemez. Ancak Rusya, Suriye ve İran’la ilişkileri bakımından aynısını söyleyemeyiz.

Türkiye’nin AB ile de çok ciddi sorunları yoktur. AB zaten Türkiye’yi içine almayı düşünmemekte, isteklerini bir bir dikte ederek “bekleme odası” nda, kontrolü altında tutmayı istemektedir. İçinde bulunduğumuz uğrakta, artık AB kriterleri ısrarını bir yana bırakmış, Avrupa bölgesine doğru kontrolsüz göçü önlemek kaygusundadır. Bunun için Türkiye’ye roller veriyor, uygulatıyor. Bu işlevi yerine getirdiği sürece Türkiye’deki “demokratik” duruma kafasını takmamaktadır. Bu bakımdan AB’nin çıkarları Türkiye’deki yönetimle zıtlaşmaktan kaçınmayı gerektiriyor.

Bütün bu koşullar bugün için böyle ancak AKP rejimi tarafından bu koşulların daha uzun süre taşınamayacağı açıktır. İçeride yaşanan, derinleşen ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler, adaletsizlikler, baskılar rejimin toplumsal tabanını her geçen gün daraltmaktadır. Toplumun en dinamik kesimleri artık taşma noktasına geldiği hissedilen bir basınç altında sandıklara gidecektir. Hatta Tayyip yandaşları için de durum radikal olarak farklı değildir. O tarafta da heyecan kalmamıştır. Heyecan kaybedilmiştir. Siyasal olarak  bu olguyu da muhalif basınca dahil edebilirsiniz.

Bence bu toplumsal basınç hükümeti, rejimi olası sandık marifetiyle göndermekten çok Tayyip ve ekibinin beklenen yeni bir “seçim zaferi” sonrası için önemlidir, anlamlıdır. Artık bu söz konusu geniş, dinamik kesimlerde, önüne set çekilemeyecek, sandıklarla engellenemeyecek bir değişim arzusu ve kararlılığı ortaya çıkmıştır. Bu kararlılığın Haziran 2013’ü gölgede bırakacak sonuçları olacaktır. Yağma, rant, kâr sarhoşluğu içindeki Türkiye sermaye sınıfı bu hali okuyamamaktadır.

Emperyalist bir planın gereği olarak olağanüstü bir rejim olarak dizayn edilip sahaya sürülmüş, 16 yıldan beri büyük pisliklere gırtlağa kadar batmış olduğu halde  iktidarda bulunan AKP yönetiminin bir seçim sonucunda gitmesini beklemek pek gerçekçi görünmemektir.

Doğru, BOP çöktü, onun bileşenlerinden olan Türkiye’deki rejimin hesapları da alt üst oldu. Ancak emperyalizm bölgesel emellerinden vazgeçmiş değil, bölgede tutunmaya çalışıyor. Yeni ittifaklar peşinde, rakiplerine tavizler vermekten, geri adımlar atmaktan da kaçınmıyor. Aynısı AKP rejimi için de geçerli. AKP kurallarını tek yanlı olarak kendisi belirlediği, OHAL şartlarında empoze etmiş olduğu bu seçimlerle daha fazla idare edemez.

Seçimleri alır ama idare edemez. Zaten baskın bir seçim ihtiyacı duymuş olması dayandığı çoğunluğa, konumunu güçlendirmek için yapmış olduğu anayasal düzenlemelere rağmen idare edemediğinin açık bir göstergesidir. Türkiye’nin kabına sığmayan dinamik güçleri nezdinde epeydir AKP yönetiminin hiç bir meşruiyeti kalmamıştır. Artık seçimle, sandıkla, “milli iradecilik” oyunuyla, OHAL’le,  son olarak da, kapıya dayanmış resesyonla işleri çevirmek kabil değildir. Bugün en kitlesel haliyle açığa çıkmış bu değişim isteği sandıklara bastırılamaz. Emperyalistlerin ve onların ülkemizdeki acenteleri olan sermaye sınıfının bugün öngöremediği budur.

Afrin’den sonra Menbiç

Türk devletinin cihatçıların Rusya, İran ve Suriye hükümetinin talebi üzerine İdlib’e sürülmesinde önemli bir rol oynamış olmasının stratejik nedeni, ileriki bir zamanda, Suriye’nin kuzeyinde,  Fırat’ın batısında yer alan sınır bölgesini tamamen kontrolü altına almaktı. Suriye devletinin Fırat’ın batısından itibaren Hatay’a kadar olan alanda kontrol kurmalarına engel olmak, bu arada,oluşabilecek olası bir boşluğun askeri bir güç haline gelmeleri için çok katkı verdiği Kürtler tarafından doldurulmasına mani olarak  sahadaki etkisini, emperyalizm için “önemli oyuncu” rolünü kaybetmemekti.

Bu kontrol alanına İdlib de dahildi. Türkiye, cihatçıların oraya sürülmesini, onlar üzerinden İdlib’in de kontrolü için kabul edilebilir buluyordu. Böylece işbirliği içinde olduğu cihatçılar  sayesinde, bir yandan, Fırat’ın batısında yer alan ve Kürtlerin hakim olmaya çalıştığı alanın bir bütün olarak kontrolü daha da kolaylaşacak; diğer yandan da, Suriye devletinin komşu Halep kentindeki hakimiyetini tehdit altında tutabilecekti.

Türk devleti açısından evdeki hesap bu şekildeydi.

Bu stratejinin uygulamaya konulmasına, Fırat Kalkanı operasyonuyla başlayan Türkiye, El Bab’a yerleşti. Böylece en batıda, Hatay’la da sınırı olan  ve Kürt nüfusu ve nüfuzu sürekli artan Afrin ve Fırat nehrinin hemen batısında bulunan, ABD destekli Kürt güçlerinin kontrolleri altına almak istedikleri  Menbiç arasındaki bağlantıyı kesmeyi düşündü.

Bundan sonra diplomasinin devreye gireceği günlere yakın, Suriye devletinin İdlib’te; ABD’nin Fırat’ın doğusundaki havzada gerçekleştirmek istedikleri hamlelere yanıt olarak El-Bab’ın hemen batısındaki, İdlib’in güneyindeki Afrin’e Zeytin Dalı adı verilen operasyonla müdahale etti. Kenti işgal etmek için muhtemelen Rus ve Suriye yönetimlerinin koydukları kayıtlar ve sınırlamalarla operasyon başlattı.

Soçi’deki gelişmelere göre, muhtemelen Türk devleti bu kez El-Bab’ın doğusunda, Fırat nehri sınırındaki Menbiç’e de girmek isteyecektir. Böylece planlandığı gibi, Fırat nehrinin batısından Hatay’a kadar olan kuzey Suriye sınır bölgesi kontrol altına alınacaktır. Menbiç olmadan Türkiye’nin hesapları tutmayacaktır. Bu yüzden bir sonraki hedefin Menbiç olacağı açıktır.

Tabii bunu gerçekleştirmesi, öncelikle Afrin’deki performansına bağlıdır.  Sonrasında da,  Rusya ve Suriye devletine ve tabii ABD’ye de bir takım tavizler vermesiyle mümkün olabilir. Rusya ve Suriye devletine verilecek en önemli tavizin İdlib konusunda olacağını düşünüyorum. Ancak bu tavizin Türkiye açısından çok önemli, bir o kadar zor sonuçları olabilecektir. Halen İdlib’te en az 40 bin cihatçı bulunduğu belirtilmektedir. Kesin rakamı bilemiyoruz, ancak orada birden fazla cihatçı hükümetlerinin var olduğunu medyadan öğreniyoruz. Onlarla beraber çalışan en az iki yüz kişilik bir Türk devlet görevlisinin de orada bulunduğunu okuyoruz.

Sorun, İdlib’in Suriye devleti tarafından kurtarıldığı durumda bu cihatçılardan canını kurtaranların ne olacağıdır. Nereye gidecekleridir. İdlib’in altında Türkiye’nin vilayeti Hatay ve Türk ordusunun ÖSO ile birlikte girdiği Afrin var. Doğusundaki Halep, güneyindeki Hama ve batısındaki Lazkiye Suriye devletinin denetimindedir.

Menbiç konusunda da ABD ile önemli bir sorun çıkabileceğini sanmıyorum. Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki sınır bölgesinin ABD ve Türkiye arasında paylaşılmasını öngörmektedir. ABD, Fırat’ın doğusunu; Türkiye, batısını kontrol edecektir. ABD burada daha önce 30 bin kişilik bir Kürt ordusu kuracağını ( bu noktada, ABD hiç bir zaman tek kartla oyun açmaz. Cihatçıları sahada elinde tutmaktan tamamen vazgeçmeyeceğini ısrarla belirtmek isterim) açıklamıştı. Türkiye buna mukabil biraz homurdanmış, bunu Afrin’e müdahale gerekçesi olarak telaffuz etmiş, ama beklendiği gibi ABD’nin girişimine zımnen rıza göstermiştir.

Şunu açık olarak belirtmek lazım : Türkiye’nin, Suriye’de ABD ile uzlaşmaz bir çelişkisi yoktur. Bir takım pürüzler vardır tabii. Bunların da Afrin ve Menbiç operasyonlarıyla nispeten giderileceğini öngörmek gerekir. Türkiye’nin asıl stratejik sorunu, Suriye, İran ve Rusya iledir. Bunlarla uzlaşması zordur. Şimdiki hale bakıp aldanmamak gerekir. TC devleti bir NATO devletidir. Bunu her zaman dikkate almak gerekir.  Türkiye sermaye sınıfı NATO şemsiyesi dışına çıkılmasına izin vermez. Türkiye’nin işgallerinin altta yatan gayesi,  yeniden ABD’nin savaş bölgesindeki “baş müttefik” i muamelesi görmektir.

ABD açısından bu noktada Türkiye’den beklenen, Kürtlerin varlığının ve ABD stratejisi içindeki rollerinin sorun haline getirilmemesidir.

Özcesi Türkiye ve ABD, Suriye’nin en azından kuzeyinin iki kontrol bölgesi halinde Suriye’den -şimdilik fiilen-  kopartılmasında hemfikirdirler. Her şeyin değişmeden, işgalin erken zamanlarında öngörüldüğü gibi sürdürülebilmesi için ABD ve Türkiye’nin işbirliği kaçınılmaz görünmektedir. ABD de elbette sadece Kürtlere dayanarak Suriye’deki konumunu sürdürmesinin zor olduğunun farkındadır.

Bazı ilericilerin, Türk ve Kürt ulusalcılarının anaforuna kapılıp, “Kürt koridoru” veya “bağımsız Kürdistan” palavlarına alet olmaması gerekir. Türkiye’nin bölgesinde siyasal olarak olduğu her yerde emperyalizm ve dolayısıyla  ABD de vardır. Bunu unutmamak gerekir. İkincisi, ABD, tarihinde “devlet ve demokrasi” kurduran bir ülke hiç olmamış, bunun tam tersini yapmak, kurulu yapıları, demokratik oluşumları yıkmaksa,  onun emperyalist çıkarları bakımından varoluşsal olmuştur. Bugün de durum farklı değildir.

“Kürt koridoru” hikayesi, aslında Suriye’nin fiilen bölünmesini haklı göstermeye yarayan bir yalandır. Tıpkı, ABD’nin “demokrasi, özgürlükler, insan hakları” gibi ideolojik palavralarıyla bölgede işgallere girişmiş olması gibi.

Eğer Türk devleti gerçekten Suriye’nin bölünmesini istemiyorsa, onun meşru yönetimiyle işbirliği yapar. Onun yanında yer alır. Durum bu kadar açıktır.

Eğer Afrin ve olası Menbiç operasyonları sorunsuz gerçekleşirse, yani Türk devletine tanınan çerçeve ihlal edilmezse (Menbiç’in nispeten daha fazla zorlukları var. ABD bölgesine sınır teşkil ediyor. Arada Fırat var. Kürtlerle çatışma riski daha çok), Türkiye ve ABD’nin yeniden birbirleriyle iman tazelemelerini beklemek gerekir.

Hiç şüphesiz, Suriye yönetimi İdlib’i kurtardıktan sonra artık dikkatini büyük ölçüde kuzeyine, iki kadim müttefik ABD ve Türkiye’nin işgali altındaki bölgeye çevirecektir. Çünkü bu işgallere son verilmeden Suriye üzerindeki tehdit sona ermeyecektir.

Bölgesel hesapları ve varoluşsal kayguları dolayısıyla ortak çıkaralara sahip Rusya ve İran da Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırma girişimlerinin belli bir noktadan sonra işe yaramayacağını öngörüyorlardır. Onlar da bu fiili işgale seyirci kalmak istemeyeceklerdir.

Kısacası, Suriye’de büyük final, savaştaki ülkenin kuzey cephesinde sahnelenecektir.

Emperyalist kapitalizm ve AKP savaşsız yapamazlar 3

15 Temmuz darbe girişimi ABD’deki iktidar bloğunun neo-con kanadının ve onlarla beraber hareket eden müttefiklerinin Suriye’de ayak bağı haline geldiğini düşündükleri Erdoğan’ı gözden çıkardıkları anlamına geliyordu.

Trump yönetimi Rusya konusunda henüz tam olarak ikna olamamış görünse de, neo-con siyasetle uzlaşmış görünüyor. Suriye’de artık cihatçılar marifetiyle iş görmenin zor olduğu, risklerinin fazla olduğu anlaşılmış olmalıdır. Buradan onlardan tamamen vazgeçileceği sonucu çıkartılmamalıdır. Emperyalizmin yeni stratejisinde bu lejyoner savaşçılar önemli bir yer tutuyor.

Bu araçlar başka ülkeler tarafından da kullanıyor. Mesela, Türkiye tarafından Suriye’de; S.Arabistan tarafından Yemen’de. Sanıyorum gelecekteki bölgesel savaşlarda bu savaşçı tipinin sıklıkla kullanılacağına tanık olacağız. Bunun anlaşılır ekonomik ve siyasal nedenleri var tabii.

ABD, artık işgal ve müdahalelerine gerekçe olarak sunduğu “özgürlük ve demokratik haklar” palavrasını daha inandırıcı kılacak oyunculara, savaşçılara ihtiyaç duyuyor. Kürtleri kullanıyor, daha fazla ve daha geniş bir coğrafyada kullanmak istediği de açıktır.

Dikkat ediniz, emperyalistler stratejilerini, onun aşamalarını  kısa, orta ve uzun erimli olarak oluşturuyorlar. Tek bir planları yok. İşler her zaman yolunda gitmeyebiliyor. Strateji ve taktiklerde tadilatlar, bazen panik halinde hamleler, doğaçlamalar da olabiliyor. Ancak en başından genel olarak bir plan yapılıyor. Planın araçları, aksaklıklar halinde olası başka araçları tespit ediliyor. Nasıl tek bir plan yoksa, tek bir oyuncu, tek bir araç da öngörülmüyor.

Bu bağlamda, mesela, ABD’nin hegemonyasını sürdürdüğü her yerde solcu hareketleri, gerilla mücadelelerini tasfiye ederken, ilk Körfez Savaşı sırasında işgal ettiği bölgede, tasfiyesi hiç de zor olmamasına rağmen Kürt gerilla varlığına neden izin vermiş olduğu, yine aniden Öcalan’ın Suriye’den çıkartılıp, öldürülmeme şartıyla Türkiye’ye neden verilmiş olduğu da iyi anlaşılıyor.

Ancak, o zaman ve sonrasında da Türkiye’deki Kürt siyaseti bu durumu kavrayamamış, ya da aynı anlama gelmek üzere, kendi siyasal çıkarları doğrultusunda kullanabileceğini sanmıştı. Halen de sanmaktadır. Kendisini ABD’nin hoşuna gidecek şekilde siyasal olarak yenileme gayreti içinde olmuştur. ABD’nin bölge  siyasetiyle aynı hizaya gelmeye çaba göstermiş, sonuç olarak,  siyaseten sol devrimci kulvardan ayrılmıştır.

Özetle, emperyalistler kullanabileceklerini düşündükleri hiç bir aracı zamanı gelmeden feda etmiyorlar, deliğe süpürmüyorlar.

Şimdi, yukarıda değindiğim gibi, ABD artık Kürtleri kullanarak Suriye ve Irak’taki varlığını meşrulaştırmak, Kürtler üzerinden süreklileştirmek istiyor. Bunu da gayet açık bir şekilde yapıyor. Bu yeni yolda Türkiye’yi ayak bağı olabilecek bir ülke olarak görüyor. Açık bir şekilde, Türkiye’yi Suriye’den ve Irak’tan  dışlamak istiyor. Onun sadık, uysal bir  müttefik olarak geri hizmetleri yerine getirmesini bekliyor. Kürtleri kullanıyor,  artık bölgesel hakimiyet hesaplarını Kürtler üzerinden yapıyor.Buna göre, Türklerin engel olacağını hesaplıyor.

Devam etmeden, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra düşünsel cevvaliyeti  iyice artan, gayet yetkin  Rus diplomatik hamlelerine ya da salvolarına tanık olduğumuzu vurgulamak isterim. Rus siyaseti bir yandan sahada askeri başarılar elde ederken, diğer yandan emperyalistler ve müttefikleri arasındaki sürtüşmeleri, kararsızlıkları zekice kendi lehine istismar eden bir rol oynamaktadır. İleride bugüne dönüp bakıldığında bölge halklarının emperyalist işgale kahramanca direnmeleriyle birlikte Rus diplomasisinin bu performansına ve kalitesine de dikkat çekileceğini düşünüyorum.

Evet, ABD Türkiye’yi özellikle Suriye’de aktif bir rol oynarken görmek istemiyor. Sahadan çekilmesini talep ediyor. Ona vaktiyle verdiği fırsatı iyi değerlendirmediğini düşünüyor. Sadece sahada değil, Cenevre’de kurulacak ve Kürtlerin yer alacağı diplomasi masasında da Türkiye’nin yeri olmadığına inanıyor.  Özcesi, Suriye sorununda Türkiye’nin kendisinin attığı bütün adımları kayıtsız koşulsuz onaylamasını istiyor.

Buna mukabil, Rusya Türkiye’nin baş müttefiki tarafından dışlanmış halini görüyor, sürekli olarak ona önem verdiğinin işareti olan siyasal davranışlarda bulunuyor. Bunu yaparken Türkiye devletinin yönetiminde bulunan mevcut heyete hiç güvenilemeyeceğini de iyi biliyor. Rusya, Suriye’de askeri uçağının düşürülmesinden ve büyükelçisinin suikaste uğramasından itibaren gayet soğukkanlı, Türkiye’ye ülkenin kaygularını iyi anladığı izlenimi veren ama kendi siyasal çıkarlarını, bölge politikasını da kabul ettiren bir ülke konumundadır. Türkiye’ye ABD’nin gideremediği kaygularını anlama eğiliminde olduğunu hissettiriyor. Dışlayıcı değil, kapsayıcı davranıyor.Tabii bunları bölgesel çıkarlarını gerçekleştirmek için yapıyor.

Mesela Suriye’de Türkiye’nin sahada kalmasını ama bunu Rusya, İran ve Suriye devletinin ortak siyasetleriyle mümkün olduğu kadar aynı çizgiye gelerek yapmasını talep ediyor. Onun  askeri hareketlerini kontrol ediyor, olası askeri operasyonları için belli kayıtlar ve sınırlamalar dahilinde onay verebiliyor. Cenevre’den dışlanmış Türkiye’ye Soçi masasında yer açacağını vaat ediyor. Rusya’nın kafasında hep “kaz ve tavuk” hesabı olduğu açıktır.

Şimdi daha öncesine dönelim. Halep’in kurtarılması sırasında Türkiye’nin cihatçılar arasındaki etkisini bilen Rusya, ABD’nin hoşuna gitmemesine rağmen Halep ve havalisindeki cihatçıların İdlib’te toplanmasında  Türk devletinin aktif desteğini görmüştü. Elbette cihatçıları İdlib’e toplama Suriye ve Rusya için geçici bir önlemdi. Zamanı gelince Halep ve Akdenize çıkış bakımından önemli bir coğrafi konumda bulunan ve Türkiye’ye mesafesi bir buçuk saat kadar  olan bu kent cihatçıların elinden alınacaktı. Kent cihatçılardan temizlenecekti.

Soçi ve Cenevre öncesi, benzerini daha önceki diplomatik görüşmeler arefesinde de gördüğümüz gibi, masaya eli kuvvetli oturmak adına sahada mevzi kazanma gayretleri arttı. Suriye birlikleri İdlib’e müdahale ettiler. Halen stratejik noktalara doğru ilerlemektedir. Rusya da bilindiği gibi havadan destek veriyor. ABD de boş durmuyor. Kontrolü altındaki bölgede otuz bin kişilik bir Kürt ordusu kuracağını açıklıyor.

Sahadan dışlandığını gören Türkiye, tam bu sırada Rusya’nın kontrol alanında bulunan Afrin konusunu gündeme getiriyor. Bilindiği gibi, Rusya da Kürt kartını kaybetmek istemiyor. Hatta Soçi’ de onların da bulunması gerektiğini ifade ediyor. Böylece  bir yandanTürkiye’nin kaygularına hak verdiği izlenimini yaratırken, diğer taraftan da, Kürtlere el uzatıyor. Türk devleti, İdlib’e yönelik Rus-Suriye operasyonu karşısında mızmızlanıyor, bu sayede Afrin ödününü koparacağını hesaplıyor. Kendisi için asıl büyük sorun olması muhtemel İdlib konusunda diretmesinin yankı yapmayacağını görüyor.

Afrin’e müdahale için Rusya’nın izni gerekiyordu. Bu izin çıktı. Pekiy Rusya bu izni neden verdi?

Bu soruya yanıt vermeden önce Türkiye’nin ektiklerini biçmekte olduğunu belirtelim. Biçmeye de devam edecektir. Bir çıkmazda debelenip duruyor. Yarasa misali kendisini çevreleyen,örülmesine katkı yaptığı duvarlara çarpıp çarpıp düşüyor. Bu Suriye meselesi ta başından Türkiye’nin bir iç sorunu olmuştur. Türkiye bu yönetimden, bu emperyalist burjuva siyasetinden  kurtulmadan bu çıkmazdan kurtulamaz. Bu gerçeği kabul edelim.

Rusya, Kürtlerin hamisi rolüne soyunmuş ABD’nin kendisinden beklenen bu işlevi yerine getiremeyeceğini Kürtlere göstermek istiyor. Rusya ve Esad gerçeğini kabul etmelerinin gerekli olduğunu anlatmak istiyor. Kürtlerin ABD çıkarlarının aracı haline gelmesini kabul etmeyeceğinin altını çiziyor.

Afrin Rusya’nın kontrolünde olan bir yer ama nüfusun büyük bölümü Kürt, ve bunların  çoğu ABD’nin hamiliğine inanıyor ya da inanmak istiyor.  Yine de, çoğunluğun Suriye’den ayrılmak gibi bir gündemi yok. Rusya,Suriye ve İran Kürtlerin ABD şemsiyesi altında Suriye’nin kuzey doğusunda bir “Kuzey Irak” bölgesi yaratmasını kabullenmiyorlar. Hatırlanacağı gibi, vaktiyle Türkiye bizzat bu emperyalist emelin değirmenine “kardeş Müslim” le birlikte epeyce su taşımıştı.

Rusya, Türkiye’ye hassas olduğu Kürt sorununda ABD’ye güvenilemeyeceğini, kendisinin bu duyarlılığı anladığını göstermek istiyor. Suriye ile ilgili bütün kesimleri Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve Esad yönetiminin meşruiyetini tanımadan duyarlı oldukları konulara çözüm bulamayacaklarına ikna etmeye çalışıyor. Kürt sorunu üzerinden Türkiye’nin ABD ile arasını daha fazla bozmak, aralarındaki mesafeyi açmak istiyor.Böylece Türkiye’nin kendi etkisi altına daha fazla gireceğini umut ediyor.

Sivilleri hedef almadıkça ve doğuya Fırat havzasına doğru yönelmedikçe ABD’nin bu Afrin operasyonundan pek rahatsız olmayacağı açıktır. Görülen o ki, ABD Kürtlerden vazgeçmeye niyetli değildir. Suriye’de sahada tutunabileceği tek dal onlardır. Ancak, Afrin operasyonunun uzun sürmesi halinde kontrolden çıkma olasılığı da vardır. Bunu ne ABD ne de Rusya arzu eder. Türkiye’ye operasyon öncesi gereken uyarılar yapılmış olmalıdır.

Bu arada, demin İdlib demiştim. İdlib’teki gelişmeler, oradaki cihatçıların geleceği Türkiye’yi yakın bir gelecekte sıkıştıran en yakıcı konulardan biri olacaktır. Türk devleti orayı terk etmeleri istenecek cihatçıları Afrin’e ve civarındaki diğer yerleşim bölgelerine konuşlandırmak isteyebilir.

Gelgelelim, kuralları her zaman galipler koyarlar. Türkiye bu Suriye savaşının kaybeden tarafıdır. Şimdi zararlarını en aza indirmeye çalışıyor. Bu haliyle bunu başaramayacak. Bağımsız bir Kürt devletinin değil, ama ileride “Hatay sorunu”nun tekrar gündeme getirilmesi söz konusu olabilecektir. Bunu bir yere not edelim.

Türkiye dış siyaseti Afrin’den beklediği sonucu alamayacak. Tersine daha da dışlanacak. Suriye’de Esad’la, Rusya’yla, İran’la anlaşmayan (ABD dahil ) güçlerin kalıcı başarılar elde etmesi zordur. Suriye ile ilgili ilk yazılarımda bunu belirtmiştim. Şimdi tekrar ediyorum. Türkiye devleti Esad’ı kabullenmiyor. Esad’ın varlığı, Erdoğan’ın her baktığında yenilmiş adamı gördüğü bir ayna işlevi görmektedir. Bu şartlarda dışlanma kaçınılmazdır.

Türkiye Suriye’de en başında kaybetti. Şimdi Rusya nihai hesapları gereği, onun eline Afrin oyuncağını veriyor. Özellikle olağanüstü halin devamı için iç politikada kullanılacaktır. Sermayenin ve onun AKP’sinin (daha doğrusu bütün bir “düzen partisi”nin) savaş ve terör çığırtkanlığı yapmadan, bunu en ilkel dinci ve milliyetçi meşrulaştırma söylemleriyle desteklemeden olağanüstü hali sürdürmesi; olağanüstü hal olmadan da yönetmesi zor olur.

Türkiye’nin buradan somut, kalıcı bir sonuç alması kabil değildir. Yine Rusya kazançlı çıkacaktır. Türkiye’nin ABD’ye açıktan kafa tutması söz konusu olamayacağı için  Rusya’ya ihtiyacı daha da artacak, bu sayede Rusya’nın Türkiye’yi Suriye meselesinde eğip bükmesi kolaylaşacaktır. Kürtlere de Rusya’nın etkisini zayıflatıp, ABD’nin etkisini arttıracak Suriye karşıtı bir siyasetle  sonuç alamayacaklarının mesajı verilmiştir.

Son olarak, Orta Doğu’nun doğusu  ABD’nin yaşam alanı değildir. Kaldı ki artık Rusya buraya iyice yerleşmiştir. İran’ın buradaki etkisi iyice artmıştır. ABD yaklaşan büyük savaşın habercisi olan ön cephelerden birinde kaybetmiştir.  Ona tutunanlar bunun için bedel ödüyorlar. Ödemeye devam edecekler.

 

Emperyalist kapitalizm ve AKP savaşsız yapamazlar 2

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu açmaz, Türkiye devletinin kuruluşundan itibaren sahip olduğu burjuva karakter ihmal edilerek anlaşılamaz. Türkiye Cumhuriyeti en başından kapitalizmi öngörür, ve  burjuva toplumunu oluşturarak kendisine dayanak yapmak ister. Bir burjuva cumhuriyeti olarak kurulmuştur. Bugün de böyledir.

Devletin sınıfsal özü onun belli şartlarda, düzenini sürdürebilmek için  izlediği iç ya da dış politikalara indirgenerek anlaşılamaz. Bu yaklaşımdan ancak bir oportünizm çıkar. Bununla birlikte, burjuva karakteri değişmeyen kapitalist devletin farklı koşullarda farklı biçimlere büründüğü vak’adır. Yani içinden çıktığı toplum gibi dinamik bir olgudur.

Türkiye soğuk savaştan sonra yeni emperyalist entegrasyon koşullarında aynı devlet anlayışıyla hareket edemezdi. İşbirlikçi, emperyalist vasalı TC devleti, bağlı olduğu bu uluslararası bağlamın yeni taleplerine yanıt vermeliydi. Vasallık bağı emperyalistlerin yeni çıkarları için gözden geçirilmeliydi. AKP olmasaydı, düzenin başka bir partisi ya da lider figürü bunu yapacaktı. Bu bakımdan bugüne kadar AKP’nin izlediği siyasetin kendisinden öncekilerin izlediği siyasetten sınıfsal olarak (emperyalizmin de global çapta sınıf mücadelelerine referans verdiğini unutmayalım) farklı olmadığını tespit etmek gerekir. Elbette, amiyane tabirle, yoğurt yiyişleri arasında farklılar olabiliyor.Ama neticede aynı yoğurt yeniyor.

Türkiye’de sol camiada yaygın şekilde yapılan bir yanlış, her olağanüstü halin faşizm olarak damgalanmasıdır. “Faşizan” la  “faşizm” i birbirlerine karıştırmamak gerekir. Faşizm olmadan da faşizanlık olabilir. Ama faşizanlık her zaman faşizme delalet etmez. Sonra tek kötü, baskıcı, katil devlet biçimi de faşizm değildir. Faşizm olarak adlandırılamayacak daha zalim idareler görülmüştür. Bu noktada özellikle Orta Doğu’daki otokratik rejimleri ve Latin Amerika’ daki askeri cunta rejimlerini düşünelim. Bu yapıların Batı’da görülen klasik faşizm örneklerine göre farklı sınıfsal (mesela arkaik sınıflar, kapitalizm öncesi biçimler hala etkindir), hatta kültürel dinamikleri (mesela sekülerleşememişlerdir) vardır. Ama pekala faşizan önlemlere başvurdukları  görülmüştür. Bugün de bir çok örnekte görülebileceği gibi bu durum farklı değildir. Bence sonuçları itibarıyla bu farklılıkların pek bir önemi olmasa da, doğru kavramlarla tartışabilmek için bu uyarı gereklidir.

AKP iktidarı emperyalizm ve dolayısıyla burjuvazinin talebi üzerine oluşturulmuştur. Onun çıkarlarının siyasal temsilcisidir. Tıpkı kendisinden öncekiler gibi. AKP’nin farkı, soğuk savaş sonrasında, farklı bir dünya konjonktüründe, düşüşteki hegemonik gücün bu halini tekrar yükselişe doğru çevirmek için gözü kara hamleler yapmaya soyunduğu şartlarda iş başına getirilmiş olmasıdır.

Öncesinde, tarımsal teşvikleri, sanayide iç pazarı öngören güçlü sosyal boyutları olan politikalar emperyalist burjuvazinin talebiyle terk edilmiş, göçlerin teşvik edilmesiyle birlikte kentlerde kaçınılmaz bir  varoşlaşmaya yol açılmıştır. Varoşlaşma hakim bir kültür haline gelmiştir.

Yaratılan ekonomik ve sosyal çöküntü ortamında, solun, sınıf örgütlenmesinin yasaklanmış ya da, bastırılmış olduğu koşullarda, dinsel ve milliyetçi ideolojik söylemlere maruz bırakılmış, emperyalist finans ağlarına dahil edilmiş güçlü parasal olanaklarıyla dinsel  örgütlerin etkilerine açık çoğu yoksul kitlelerin kolayca sahipleneceği sahte bir sınıflarüstülüğe referans veren bir “kurtarıcı” beklentisi sürekli teşvik edilmiştir.

Böyle bir toplumsal-siyasal dekor içinde gerçekleşen Haziran, emekçi halk sınıfları aleyhine  politikalarını, emperyalistlerin gerici bölgesel işgal veya rejim değiştirme girişimlerini desteklemek için giderek otoriterleşen  AKP iktidarına başkaldırıydı. Bu başkaldırı halk sınıfları adına yenilgiyle sonuçlanmışsa da, burjuva iktidar bloğunu sarsan sonuçları olmuştur.

Senatör John McCain’in lideri olduğu neo-con oligarşik grupların kontrolündeki Gülen Cemaati AKP ile ortaklığına son vermiş, daha sonra yine söz konusu oligarşik yapının talimatıyla gerçekleştirilen başarısız bir darbe girişimiyle ABD, AB ve Türkiye ilişkilerinde yeni bir döneme girilmiştir.

Bu dönemin bir başka özelliği,  ABD ve müttefiklerinin,  Suriye’de önce durdurulup, sonra geriletilmesidir. Bu direniş emperyalist ittifak içinde  paniğe ve çatlaklara yol açmış, bileşenlerin aralarındaki mesafenin açılmasını temin etmiştir. Rusya, İran ve Çin gibi rakip kapitalist güçlerin mevzilerini güçlendirmelerine neden olmuştur.

15 Temmuz darbe girişimi, arkasından Kürt Savaşı, Erdoğan yönetiminin emekçi halk sınıflarıyla olan mesafesinin iyice açıldığı koşullarda gerçekleşmiş, uluslararası sermayenin has adamı Erdoğan bu şartları otokratik bir rejim kurmak için fırsata çevirmiştir. Darbesini gerçekleştirmiştir. Burjuvazi adına karizmatik bir liderin yönetiminde açık otokratik bir dikta rejimi kaçınılmaz olmuştur. Süreç henüz tamamlanmamıştır. Ancak ileri aşamalara ulaşmıştır. Erdoğan’ın attığı her siyasal adımın varmaya çalıştığı nokta,  “olağanüstü hal” sözde hukukuyla üstü örtülmeye çalışılan, burjuvazi adına otokrasidir.

Buraya kadar,  AKP iktidarının da emperyalist bağlaşıkları gibi terör, şiddet, korku salma, açık savaş,  (soğuk savaş devri burjuva söylemiyle) “totaliter baskı” araçlarını kullanmakta olduğunu, sürekli bir olağanüstü hal rejimiyle işlerini çekip çevirmeye çalıştığını belirtmek isterim.

Erdoğan, merkezinde mezhepsel-dinsel ve ırkçı-milliyetçi vurguların ağırlığını taşıyan geleneğin yer aldığı hayli eklektik, tutarsız, birbirleriyle bağdaşmaz öğelere referans veren  ideolojik söylemiyle emekçi halk sınıflarının siyasal bilincinde şoklar yaratıp, gedikler açmaya gayret etmektedir. Burjuvazi ve AKP’si bütün bunları yapmazlarsa iktidarda kalamayacaklarını, yönetemeyeceklerini gayet iyi biliyorlar. Che’nin çok bilinen bir benzetmesindeki “bisiklet” ve “devrimcilik”  ilişkisi, burada, AKP iktidarı ve savaş, terör arasında kurulabilir.

İşte bu son -ama sonuncusu olmayacak- savaş kararı bu şartlarda alınmıştır.