“Renkli devrimler” ABD’yi kurtaramaz

Neo-liberal emperyalist sisteme ast olarak eklemlenmiş, reel ekonomik faaliyetlerin zayıflatılmış, ekonomik istikrarın, neo-liberal finansallaşmanın gerekleri doğrultusunda, sıcak para girişlerine bağlı kılınmış olduğu aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çok sayıda ülkede rejimlerin toplumsal temellerinin ve dolayısıyla devlet yapılarının zayıf olduğu bir gerçek.

Emperyalistler buna dayanarak kolayca bu ülkelerde “renkli devrimler” sahneleyebiliyorlar. Genellikle üniversite ve lise öğrencilerinden oluşan, memnuniyetsiz, ama ne istediklerini de bilmeyen (bu da apolitizmin bir görünümüdür), böylece kolaylıkla yönlendirilebilen çoğunluğu protestosunda veya isyanında samimi kalabalıkların bir iki hafta gösteri yapmaları, bu söz konusu rejimlerin düşürülmesi için yeterli olabiliyor.

Anglo-Amerikan emperyalizmi için stratejik önemi olan bölgelerde, ülkelerde, en son örneğini Bangladeş’te gördüğümüz gibi, rejim düşürme operasyonlarından bir iki hafta içinde sonuç alınabiliyor. Tabii emperyalistler bu uygulamalarını bir stratejik plan dahilinde gerçekleştiriyorlar.

Bangladeş’ten önce, Sri Lanka’da, Pakistan’da sokak gösterileri ve darbeler aracılığıya; yerin göğün komünist göründüğü Nepal’de ikna yoluya ABD yanlısı ya da ABD ile “iyi ilişkiler” kurmak eğiliminde olan yönetimler iktidara getiriliyor, veya iktidarda tutuluyor diyelim.

Emperyalizmle işbirliği ya da “iyi ilişkiler” her zaman pürüzsüz veya her şeye rağmen anlayışıyla gerçekleşmiyor. Bir çok durumda, ABD’yi rahatsız edecek siyasal davranışlardan kaçınılması, ya da ABD’nin dahil olduğu uluslararası ihtilaflarda tarafsız kalınması şeklinde cereyan ediyor. Bunun da ABD’nin hanesine yazılması gereken bir uluslararası ilişkiler başarısı olarak görülmesi gerekir. Çünkü taraf yapamasa da, tarafsızlaştırıyor. Tarafsızlaştırma, her zaman, siysal olarak kullanma, dahası, uydulaştırma olanaklarını içinde taşır.

Mesela Vietnam, ABD ve ona meydan okuyan Çin ve Rusya gibi ülkelerle siyasal ilişkilerinde ( alaycı bir ima ile) “bambu” olarak da tarif edilen, iki yöne de esneyebilen bir anlayışı benimsiyor. BRICS üyesi Hindistan için de aynısı söylenebilir (1).

Bu arada, tabii bu güçler arasında el ense çekmeler ittifakların yapısında, müttefiklerin konumlarında kaymalara, hat değiştirmelere neden olabiliyor. Örnekse, daha önce BRICS’e üye olmak için resmen başvurmuş olan Meksika ve Arjantin gibi ülkeler, ABD’nin baskısıyla, bu başvurularını geri çektiler. Türkiye ise daha yakında bir başvuru yaptı.

Bu kadar kolay hat değiştirmelerin önemli bir nedeni, çatışmanın ana güçleri arasında sosyo-ekonomik, ideolojik anlayışları bakımından anlamlı ya da uzlaşmaz farkların olmamasıdır. Çatışmanın iki ana ekseninde yer alan güçler, emperyalistler ve çeşitli gelişmişlik düzeyinde bulunan, farklı yapısal özelliklere sahip diğer kapitalist ülkeler, (artık sayıları bir elin parmaklarından az olan ekonomik olarak azgelişmiş) sosyalist ülkeler.

Kimse aklımızla alay etmeye kalkışmasın, kapitalizm genelleşmiş, sistemselleşmiş meta üretimi, veyahut meta üretiminin egemen olduğu üretim tarzıdır. Bu yüzden Karl Marks Kapital’ine “meta” nın analizyle başlar.

Ancak, Çin’de, Vietnam’da gördüğümüz egemen meta üretiminin siyasal ve ideolojik üstyapısı, batılı kapitalist ülkelerdekinden farklıdır. Çin’de kapitalizm, mümkün olduğu kadar planlı bir biçimde, paradoksal olarak, komünist yönetimler tarafından uygulanmaktadır. Stratejik sektörlerde, üretim, dolaşım, tüketim süreçleri, finans sektörü önemli ölçüde kamunun kontrolünde. Ekonomiyle ilgili karar süreçlerinde devletin belli bir ağırlığı var. Bu nedenle, Batı’da olduğu gibi sanayi kapitalizmi, finans kapitalizmine evrilmedi. Bununla birlikte, ulusal ekonominin yüzde elliye yakın bir bölümünü (tahminen %45 ila 47’si) özel sektör çekip çeviriyor. Öte yandan, bu ülkelerde tek tek burjuvalar bulunsa da, siyasal olarak örgütlenmesini tamamlamış bir burjuvazi bulunmuyor(2).

Bununla birlikte, ülkeyi kapitalizm lehine sosyalizm hedefinden uzaklaştırabilecek, ekonomik kaynaklar üzerinde siyasal kontrolü olan (ki bu kontrolün tekelci bir içerik kazanması her zaman olasılık dahilindedir) oligarklar var. Bunlar hem devlet hem de parti yapısı içinde örgütlü haldeler. Tartışmalarda bu çok önemli konu ihmal ediliyor.

Deng Xiaoping devrinde, çoğumuz Çin’in yeni politikasının bir tür “NEP” uygulaması olduğunu düşündük. ÇKP reddetti. Bunun “Çin tarzı sosyalizm” uygulaması olduğunu ilan etti. Ancak, bugün geldiğimiz aşamada, bunun Çin tarzı “sosyalizm” değil, Çin tarzı “kapitalizm” olarak adlandırılması gerektiğini kabul etmemiz gerekiyor. ( İran hakkında yazmış olduğum yazılardan birinde, dipnot olarak konuyu kısaca tartışmıştım)

Deng Xiaoping’in “sosyalizmi kurabilmek için endüstriyel ekonomik temelin oluşturulması zarurettir. Bu aynı zamanda üretici güçlerin geliştirilmesi demektir” yolundaki saptaması elbette doğrudur. Yanlış olan, bunun kapitalist araçların genelleşmiş kullanımıyla yapılmak istenmesidir.

Deng, Büyük İleri Atılım (1958-60) başarısızlığından hemen sonra başta Chen Yun (1905-1995) olmak üzere piyasa aracıyla ekonomik reformu savunan arkadaşlarıyla birlikte geliştirdikleri “kuş kafesi ekonomisi” (kuş pazar ekonomisi, kafes ÇKP’nin yönettiği Çin) anlayışının dahi ötesinde kapitalist açılımları öngören bir anlayışa yöneldi.

Oysa, SSCB sosyalist araçlar kullanarak 1980’e kadar dünyanın ikinci büyük endüstriyel gücü olmuştu (İronik olan, bugün Çin’in sosyalist olduğunu iddia edenler arasında, SSCB’nin “devlet kapitalisti” olduğunu iddia edenlerin de bulunmasıdır.)

Yer yer biçimsel sosyalist görünümleriyle bir kapitalizm uygulaması bugünkü Çin’i karakterize ediyor. Jeo-ekonomik-politik koşulları dayanak yaparak Çin’in sosyalist bir ülke olduğunu iddia etmek doğru olmaz. Ancak, bu aynı koşullar yüzünden Çin’in hegemonik Anglo-Amerikan emperyalizminin yayılmacı emelleri karşısında savunulması gerekir. Bu destek, küresel devrimci proletarya siyasetinin çıkarları açısından uygundur.

“Sosyalist meta ekonomisi” oksimorondur. Bu iddiayı kabul edemeyiz.

Evet, köleci toplumlarda dahi meta üretimine rastlanıyor. Sosyalist bir ülkede de belli alanlarda kısmen meta üretimi var olabilir. Oluyor. Ancak genel,egemen bir meta ekonomisi, sosyalist ekonomi veya sosyalist üretim tarzı, “sosyalist meta veya pazar ekonomisi” olarak sunulamaz.

Kapitalist devletler de, zaman zaman, dönem dönem “karma ekonomi”, “sosyal devlet” veya “refah devleti” politikalarına başvurmuşlardır. Bu uygulamaları dolayısıyla onların kapitalist kimlikleri değişmez. Bunun sistemin daha iyi işlemesi ya da mevcut bir toplumsal krizin, kriz olasılığının bertaraf edilmesi için başvurulan bir siyasal önlem, isterseniz siyasal bir taviz, olarak görülmesi gerekir.

Öte yandan, sosyalist ülkelerde ekonomideki üretim ve dolaşım sorunlarının aşılması için geçici olarak veya sınırlı ve kontrollü bir anlayışla, meta ilişkileri devreye sokulduğu oluyor. Bilindiği gibi, Sovyetlerde, NEP siyasetiyle kapitalist ilişkilere, sosyalizme geçiş öncesinde, proletarya diktatörlüğü altında ihtiyaç duyulmuştu.

Ekim Devrimi’den bir süre sonra uygulanan “Savaş Komünizmi” programı başarısız olmuştu. Lenin bu başarısızlığı açıkça ilan etmiş, geçici bir kapitalist önlem olarak NEP uygulamasını başlatılmıştı. Ama Lenin çıkıp, NEP’i “sosyalist meta veya pazar ekonomisi” olarak sunmaya tenezzül dahi etmemişti. Yani bu bakımdan, terimin olumsuz anlamında, ideolojik olmamıştı.

Çin’in bugünkü ideolojik “pazar sosyalizmi” söylemini, ÇKP’nin, 1956’da, SBKP’nin karşı-devrimin taşlarını döşeyen restorasyoncu anlayışına karşı metodolojik bir tavır olarak izlediği, ideolojiyi partinin politikalarını, her durumda, haklı çıkarmak için kullanma anlayışının yeni koşullardaki bir tezahürü gibi tanılamak gerekiyor.

Büyük Proleter Kültür Devrimi, aslında, sosyalizme gidişi sağlama almak için kalkışılmış bir ideolojik devrimdi. Gelgelelim, sosyalist yolu güçlendirmek için yola çıkılmışken, sonuç olarak, Çin karakteristikleriyle de olsa kapitalist restorasyona hizmet ettti. Bir kez daha, hızla soldan gitmek isteyenler, sağdan keskin bir dönüş yaptılar.

Gerçekten de, ideoloji ( İdeoloji derken sadece fikirleri kast etmiyorum tabii. Pratik davranışları, ahlaki tutumları da kavramın kapsamına dahil ediyorum) devrimci kuruculuk sürecinin belli uğraklarında özerk, hatta başat bir işlev görebiliyor. Veyahut, bir takım siyasal ve sosyal sonuçlara ulaşmak için böyle bir misyon atfedilerek devreye sokulabiliyor. Çin’de bu araca özellikle kültür devriminden itibaren, onun önce lanetleyip, sonra başa getirdiği Deng Xiaoping devrinde de, bugün de, nasıl abartılı işlevler yüklenmiş olduğunu şöyle basit bir retrospektifle görmek mümkün.

Aynısı, SSCB’de de olmuştu. Çok geriye gitmeyelim, Gorbaçov’un “glasnost”, “perestroyka” şiarları altında başlattığı ideolojik seferberliği hatırlatmak yeterli olur sanırım.

İdeolojiyi Marks’ın şemasında olduğu gibi bir üstyapı kurumu ya da özerk üstyapısal bir nesnel gerçeklik olarak görüyoruz. Gelgelelim, yapısalcı marksistler gibi konuşacak olursak, onun bütün bir bina yapısı içinde, bütün katları ya da düzeyleri kat eden, bina yapısının bütün gözeneklerine sızabilme yeteneğine sahip, bir tür çimento işlevi gördüğü gerçeğini de ihmal etmeyelim.

Neyse, bu yazıdaki asıl konumuz bu değil.

Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu her ülke otomatik olarak emperyalist olarak görülemez. Tekrar edelim, bugünkü çatışmanın ana güçleri farklı kapitalizm anlayışına sahip ülkeler. Bir yanda, hegemonyacı emperyalist anlayış ve karşısında bu hegemonyacı anlayışa direnen şu ya da bu gelişmişlik aşamasındaki kapitalist ülkeler ve onlarla ittifak halindeki sosyalist ve sosyalizme evrilme hedefine sahip olduklarını ilan etmiş ülkeler (1956’dan sonraki Sovyet terminolojisinde bu tür ülkeler için “kapitalist olmayan yol” un yolcusu ülkeler deniliyordu).

Bu mücadelede devrimci proletarya siyaseti elbette emperyalizmin karşısındaki güçlerle ittifak halinde olacaktır. Yok, bunların hemen hepsi kapitalist; yok, İran örneğinde olduğu gibi, bazısı teokratik, kimi KDHC örneğindeki gibi, şeklen “monarşist” bir görünüme sahip; bazısı Venezuela gibi “sol popülist ” diyerek, bu tür mazeretlerin arkasına saklanarak emperyalizmle mücadelede gedik açacak, yapılan sol adınaysa, bizi sosyal-emperyalist siyasal konuma sürükleyecek yanlışlar yapmamamız gerekiyor.

Emperyalistlerin birleşik saldırı stratejisini uygulamaya koydukları bir zamanda, devrimci proletarya siyaseti adına “armudun sapı, üzümün çöpü” anlayışı siyaseten gaflettir.

Doğru, İran teokratik bir devlet. Kendisini sosyalist olarak gören Nikaragua da, eğer Sandinist rejimin kendi yapmış olduğu o ilk anayasa hâlâ yürürlükteyse, laik bir devlet değil. O anayasada, belleğimde kaldığı kadarıyla, devletin katolik-hıristiyan olduğu yazılıydı. Yine, Yemen’de emperyalizm hizmetindeki güçlere karşı direnen Şii-Zeydi güçleri laik olmadıkları için desteklemeyecek miyiz? Emperyalist siyaset, büyük, küresel siyasettir. Büyük siyaseti görmek, onu hedef almak lazım.

KDHC’ de bir tür “monarşi” varsa, mesela, “liberal demokratik” ABD’de de zaman zaman, daha doğrusu, istendiği zaman daniskası olmuyor mu? Roosevelt ailesi, Kennedy ailesi, Bush ailesi, Clinton ailesi (Az kalsın bu listeye Obama ailesi de katılacaktı). Sıradan bir yurttaşın başkan, hatta vekil olma olasılığından hiç söz etmeyelim. Burjuva diktatörlüklerinde siyasal yönetim “eşitlerarası” nda yapılan tercihler sorunudur. Malum, liberal kapitalizmde halk sınıfları için görünüşte her şey mübahtır, her şeye izin vardır, ama gerçekte onlar için hiç bir şey mümkün değildir. Üretimde de, tüketimde de, yönetim de aynısı…

Özcesi, bugün kim siyaseten (uygulamalı olarak) emperyalizmin karşısında duruyorsa, onu proletarya siyasetinin müttefiki olarak göreceğiz. 1920’deki Baku Konferansı’nda feodaller, yarı feodaller vardı. Sosyalizmin bağlaşığı olarak görülüyorlardı. Bizim kemalist cumhuriyetçiler kapitalist bir ulus inşa etmek istiyorlardı. Bunun için emperyalizmle mücadele ediyorlardı. Anti-kapitalist olmadıkları gibi, gözü kara anti-komünistlerdi. Yine de, SSCB ve Komünist Enternasyonal onları müttefik olarak kabul etti. Destekledi.

Ölçü, o zaman emperyalizme siyaseten karşı duruyor olmalarıydı.

Emperyalistler, malum, Ukrayna’da bir cephe açtılar. Bir başka cepheyi de Filistin’de, Ortadoğu’da, İsrail maşası aracılığıyla açmaya çalışıyorlar.

Net olacağız. Ukrayna’da Rusya’nın; Ortadoğu’da İran, Suriye, Yemen, Filistin halklarının saflarında olacağız. Filistin’de, iki devlet yalanını değil, ülkesinden sürgün edilmiş Filistinlilerin ülkelerine dönüşlerine olanak sağlayan işgale son verilmiş, tek Filistin devletini savunacağız.

Komünistler, emperyalizme karşı güçlerin siyasal dayanışmasını sadece uluslararası ölçekte değil, ulusal ölçekte de savunmalı, sağlamalıdırlar. Bu siyasal birliği sağlamada ön aldıkları ölçüde, toplumsal, ulusal, küresel ölçekte meşruiyetleri güçlenecek, etkileri artacaktır.

Uluslararası düzeyde, anti-emperyalist direniş saflarının genişlemesi ve tahkim edilmesi, bu direniş içinde yer alan ülkelerdeki ilerici, devrimci güçlerin siyaseten önlerini açmak, sosyalizm inşası olasılığını güçlendirmek gibi bir rol oynayacaktır. Mesela, Çin, Vietnam, Nepal, Küba, KDHC gibi ülkelerde komünist partilerindeki samimi komünistlerin işlerini nispeten kolaylaştıracaktır.

Emperyalistlerin renkli devrimlerinin ellerinde patladığını göreceğiz. Sonuçta, halklar kendilerine vaat edilenlerin yapılmasını bir yere kadar beklerler. Düne kadar destek verdiklerinin kendilerini aldattıklarını idrak ettiklerinde, onları tekrar aynı şekilde ikna etmek olanaklı olmayacaktır.

ABD bugün ekonomik olarak eski gücünde değil. Bu gücü sürekli erozyona uğruyor. Kendi halkının ekonomik beklentilerini karşılayacak durumda dahi değilken, renkli devrimler tezgahladığı ülkelerdeki halkların, gençlerin beklentilerini nasıl karşılayabilir? “Sıcak para” girişleriyle mi?

NOTLAR:

(1) Sri Lanka, Nepal, Bangladeş gibi ülkeler Hindistan’la stratejik ilişkileri olan ülkeler. Hindistan politikalarındaki değişimlerden şu ya bu şekilde etkileniyorlar. Yani bu ülkeler için Hindistan’ın siyasal hattı önem taşıyor.

(2) 2023 yılı itibarıyla Vietnam’da 1 milyon doların üzerinde parası olanların sayısı yaklaşık 20 bin kişi. 100 milyon dolardan fazla parası olan 58 kişi var. Dolar milyaderi sayısı 16 kişi. Çin’de, 4 milyon 150 binden fazla kişinin 1 milyon dolardan fazla parası var. 1.7 milyon kişinin 10 milyon doların üzerinde parası var. 814 kişi de dolar milyarderi (Statista.com, USA)

Bangladeş’teki “renkli devrim”

Yeni bir dünya düzeni için küresel ölçekte kapışmanın ivme kazandığı zamanlardayız. Bu süreçte giderek daha sık olarak “rejim düşürmeler”e, hükümet darbelerine, “renkli devrim”lere, hedef seçilmiş, özellikle de, Asya ve Afrika coğrafyalarında siyasal istikrarsızlıklara, lokal savaşlara tanık oluyoruz, olacağız.

“Pax Americana” ya karşı yeni dünya düzeni talebiyle harekete geçmiş ülkelerle, mevcut emperyalist devletler arasında karşılıklı hamlelerin yapıldığını, bu durumun bağrında büyük, genel bir savaş olasılığını canlı tuttuğunu görüyoruz. Sık yineliyoruz.

Emperyalistler, Çin’in “ipek yolu” projesine taş koymak için Asya’nın doğusunda ve batısında, öncelikle en stratejik noktalarda müdahalelerde bulunuyorlar.

Bu müdahalelerin en sonuncusu Bangladeş’de gerçekleşti. Neden Bangladeş?

Bangladeş, Bengal Körfezi gibi stratejik bir coğrafyada yer alıyor. Doğusunda yakın bir zamanda Batı yanlısı yönetime karşı gerçekleştirilen bir askeri darbeyle Çin’e yakınlaşan bir yönetimin iktidara geldiği Myanmar var. Kuzeyinde ve doğusunda Hindistan yer alıyor. Bengal Körfezi’nde, ülkenin güneyinde, Myanmar kıta sahanlığına sınır teşkil eden Bangladeş’e ait stratejik St.Martin adası var.

ABD epeyce bir zamandır bu St Martin adasında bir askeri üs kurmak istiyor. Bu talebini Myanmar’daki askeri darbe sonrasında daha ısrarlı bir şekilde dile getirmeye başlamıştı.

Şimdi, bu St. Martin adasının hemen güneyinde Singapur ve Malezya arasında yer alan Malaka Boğazı var. Yani eğer Malaka Boğazı’nı dıştan bir müdahaleyle gemi trafiğine kapatmak isterseniz, konumlanabileceğiniz en ideal stratejik nokta St.Martin adasıdır.

Malaka Boğazı’nın önemi ne? Malaka Boğazı, İran (ya da Basra) Körfezi’ndeki Hürmüz Boğazı’ndan sonra dünyanın en çok ham petrol tankerinin geçtiği bir boğaz hattı. Bu hattan taşınan ham petrol miktarı günlük 15.2 milyon varil. Üstelik taşınan bu ham petrolün yaklaşık yüzde doksanı Çin’e gidiyor. Veyahut Çin’in ithal ettiği ham petrolün yüzde doksanı bu yol üzerinden Çin’e ulaşıyor diyelim.

Bu yolu kapatmak, tıpkı Hürmüz Boğazı’nı kapatmak gibi (Çin tükettiği petrolün yüzde 90’ını Hürmüz Boğazı’na kıyısı olan ülkelerden satın alıyor), Çin’i enerjisiz bırakmak demektir.

Bugünkü rekabet koşullarında, Batı Asya (Yakın ve Orta Doğu) ve Güney-Doğu Asya’nın neden emperyalistler için olmazsa olmaz bir öneme sahip olduğu bu tablodan açıkça anlaşılabiliyor.

Demek ki, St.Martin adası hem Malaka Boğazı’nı hem de Myanmar’ı kontrol etmek bakımından son derecede önemlidir.

Emperyalistler bakımından böyle bir kontrolün sağlanması, Çin için ağır bir darbe olacaktır. Bu arada, onun İpek Yolu planına da ket vuracaktır.

Bangladeş’te bilindiği gibi yaklaşık 15 yıldır iktidarda olan Sheikh Hasina (1) yönetimi vardı. Bu yönetim siyasal olarak Hindistan’a çok yakındı. Hasina da, siyasal davranışları itibarıyla, Modi’ye benzeyen (iktidarda kaldığı süre uzadıkça) otoriterleşmiş bir figürdü.

Hasina, bu arada, Çin’le ekonomik ilişkilerini hayli geliştirmiş, artık Çin’i kendi ülkesinin stratejik bir ortağı gibi gördüğünü dillendirir olmuştu. İki ülke arasında askeri ilişkilerin de geliştirilmesi düşünülüyordu. Bangladeş hükümeti geçtiğimiz Haziran ayında BRİCS üyesi olmak için resmen başvurmuştu. “Renkli devrim” tam bu gelişmeler sonrasında gerçekleştirildi.

Aslında, bu işin epey önceden emperyalistler tarafından planlandığını, şimdiki başbakan Muhammed Yunus dolayısıyla tahmin etmek güç olmuyor. Yunus, adı Grameen Bank ile anılan bir banker. Bu banka güya yoksul insanlara, iş yapabilmeleri için oluşturulmuş bir sistemle ucuz kredi veriyor.

Herşeyden önce hem bu banka hem de Yunus ABD mali sermayesiyle çok yakın ilişkiler içinde. Zaten kendisine hem Nobel hem de Obama-Hilary yönetimi tarafından ödüller, madalyalar verilmiş.

Özellikle, her fırsatta dile getirmiş olduğum gibi, ABD siyasal tarihinin en karanlık figürlerinden birisi olan Hillary Clinton’la gayet yakın bir kişisel ilişkisi var (Bu arada şimdiki demokrat aday Kamala’nın da Clinton çevresinin ta başından beri adayı olduğunu hatırlatayım. Çünkü Biden, Obama türünden bir siyasetçiydi. Yani yeterince şahin değildi. Üstelik Hillary çevresi tarafından kontrol edilemiyordu. Bu açıdan da Kamala onlar için en ideal adaydı. Zaten Biden, zamanında, onun başkan yardımcısı yapılmasına direnmişti. Belki kötü sağlık koşullarına rağmen başkan adayı olmakta ısrar etmesinin nedeni de, Kamala Harris’in aday olmasını önlemekti. Öyle tahmin ediyorum ).

İnternette baktım, söz konusu “harika” kredi modelinde Grameen Bank’ın faiz hadleri % 15-18 arasında. Bu faiz oranı mı düşük? Üstelik de bu oranların yoksul halk kesimlerine hitap ettiği iddia ediliyor.

Bu arada, Yunus bu bankacılık sistemiyle muazzam bir servet edinmiş.

Çin ve Hindistan bu “renkli devrim”i protesto ettiler. Demokratik yollarla seçilmiş bir başbakanın bu şekilde devrilmesinin, “Batı’nın demokratik idealleri” yle bağdaşmadığını ilan ettiler.

Türkiye’de de bugünkü AKP rejiminin tüm macerasını emperyalist jeo-ekonomi-politik çerçeve içinde daha sağlıklı değerlendirebiliriz.

Emperyalizm devrinde, öyle “alt emperyalist” falan olunmaz. Sermaye, birikim iştahıysa meram, o küçük bir bakkal sermayesi için de geçerlidir.

Daha önce de bir çok kez belirtmiştim. Emperyalist vesayet altındaki Türkiye’nin durumu emperyalistlerin ona biçtikleri rol ya da roller bağlamında değerlendirilmelidir. Türk devleti emperyalist siteminin ast bir bileşeni olarak bu vesayet ilişkisinin dışına çıkamaz. Bırakınız Türkiye’yi AB ülkeleri, Almanya, Fransa, Japonya dahi bugünkü görüntüde vassal ilişkisi dışına çıkamıyorlar, ya da çıkmayı göze alamıyorlar.

Yine daha önce de değinmiştim. Jeo-ekonomi-politik koşullar, geçici koridor işlevi görecek devletlere ihtiyaç duyabilirler. Bu açıdan, küresel çapta birleşik saldırı stratejisi uygulamakta olan emperyalistler bakımından Türkiye güneyinde, kuzeyinde önemli işlevler görüyor.

Tıpkı bir işletmede yetki verilmiş bir elemanın patronun çıkarlarını gözetirken, ufak tefekle de kendi cebini doldurması gibi, Türkiye devleti ve onun yönetici sınıfı da bu türden devede kulak tırtıklamalar yapıyor. Yapacaktır. Bu emperyalist efendilerini rahatsız etmez. Yeter ki, kendisinden istenileni yapsın.

Türk devletinin, Suriye’de, Kürt siyasal varlığının emperyalistler nezdinde ön alması olasılığından dolayı duyduğu hoşnutsuzluk, ve emperyalistlerin bunu Türkiye’ye karşı bir şantaj aracı olarak kullanabileceklerinin farkında olmaları emperyalist jeo-ekonomi-politik oyunun fıtratına dahildir.

NOTLAR:

(1) Sheikh Hasina (1947), Bangladeş’in kurucu babası sayılan ve 1975’de ABD’nin desteklediği bir askeri darbe sonucunda öldürülen Sheikh Mucibirahman’ın (1920-1975) kızı.

Faşizm ve Popülizm tartışmaları 1

Trump’ın adaylığınının söz konusu olmasıyla birlikte, ABD’de kendilerini liberal ya da sosyal demokrat olarak gören çevrelerde, Trump’ın kazanması halinde ülkenin faşist bir rejimle yönetileceği iddiası epey bir taraftar buldu.

Bilindiği gibi bu “faşizm” kavramı ya da “faşist” sıfatı, dünyanın her yerinde, günlük dilde olur olmaz bir çok durumda, onun önceki tarihsel deneyimlerine referans verilerek oluşturulmuş imaj veya imajları etrafında sıkça kullanılır.

Popüler düzeyde, hatta bir çok sosyalist tarafından da, faşizm, sosyalizmin karşıtıymış gibi sunulur. Liberal ideologlar da, sıklıkla, faşizm ve sosyalizmin “düşman kardeşler” olduklarını, aralarında öyle geniş bir mesafe olmadığını iddia ederler.

Öncelikle sosyalizm, faşizmin karşıtı değil, kapitalizmin karşıtı. Sosyalizm, kapitalizm gibi bir üretim tarzıdır. Bunu hepimiz biliyoruz, ama günlük konuşmada bir çoğumuz bu gerçeği dikkate almıyoruz. Faşizm, tekelci kapitalizmin ağır bunalım koşulları altında siyasal olarak sevk ve idaresi, yani siyasal rejimidir. Ya da isterseniz, olaganüstü hal koşullarındaki devlet şeklidir diyelim.

Bu anlamında faşizm, sosyalizmin ya da proletarya diktatörlüğünün değil, ancak kapitalizmin olağan koşullardaki sevk ve idaresinin, yani liberal (demokratik) devletin karşıtı olabilir. Tarihsel örneklerine bakıldığında, tekelci koşullarda, kapitalizm genelleşmiş krizler içine girip, yönetilemez hale geldiğinde, liberal devlet ortadan kaldırılıp, yerine faşist devlet geçiriliyor (İtalya ve Almanya örneklerine baktığımızda, bu işlem liberallerin destek ve katkısıyla gerçekleşmişti).

Aslında liberal demokrasiyle faşizm arasında farka işaret etmek için bir karşıtlık kuruyorum. Yoksa, Brecht’in vurguladığı gibi, ikisi arasında bir duvar, reel bir karşıtlık yoktur. Kriz koşullarında birincisinin ikincisine evrilmesi söz konusudur.

Yönetici sınıf arasındaki finans-sermayesinin, diğer sermaye fraksiyonlarını ve onların sınıfsal bağlaşıklarını köprüleyerek sınıf yönetiminde kontrolü ele aldığı, böylece liberal devlet düzenine son verdiği siyasal oligarşik rejimdir.

Buradan hareketle, onu bir bonapartist olgu olarak görmek de yanlıştır. Bonapartizm, tarihsel örnekleri itibarıyla, kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde ya da burjuvazinin henüz palazlanmakta olduğu bir süreçte, devrimci bunalım koşullarında, burjuvazinin diğer sınıflarla olan iktidar mücadelesinde egemenlik kuracak ölçüde belli bir üstünlük sağlayamadığı bir durumda, devletin güvenlikçi kurumlarının, esas olarak, yükselen sermaye sınıfının çıkarlarını korumak ve kollamak, otoriter yöntemlerle düzeni sağlamak için ön almasıyla, krizi sermaye sınıfı adına çözmeye odaklı (karizmatik) bir siyasal liderin yönetiminde uygulanan vesayet rejimidir. Bu tür rejimler genellikle askeri ve/veya sivil darbelerle gerçekleştirilmiştir. Otoriter bir olağanüstü hal rejimi olarak bonapartizm de liberal ya da demokratik devletle bağdaşmaz.

1.Napolyon’un bonapartizmini kat eden egemen sınıf savaşımı halen feodalite ve burjuvazi arasındaydı. 3.Napolyon’un bonapartizminde, feodaliteyle savaşımında artık kendi lehine epey yol kat etmiş olan burjuvazinin kendi içinde ama daha çok büyük toprak sahipleri, küçük burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf savaşımları belirleyici rol oynamıştı. Burjuvazinin devlet iktidarını tek başına alma kapasitesine ve cesaretine sahip olmadığı koşullarda zuhur etmişti. Biraz daha sonra Almanya’da gerçekleşecek, ve Fransa’dakinin sona ermesinde araç olacak Bismarck bonapartizmi için de aynı şeyi söylemek mümkündür.

Engels, Marx’a gönderdiği 13 Nisan 1866 tarihli bir mektubunda, bonapartizmin Almanya’da, özellikle Bismarck devrinde, burjuvazinin dini haline gelmiş olduğunu, Bismarck’ın Almanya’nın 3.Napolyon’u olduğunu söyler. Bu dönemde, burjuvazinin cisminin değil, ama fikrinin iktidar olduğunu, bununla birlikte, sermaye düzeninin, burjuvaziye rağmen, önünün açıldığını ilave eder.

Hemen şunu da ilave edeyim, bonapartizmin yürütülebilmesi (meşruiyeti) için devletin sınıflar üstü, “tarafsız” görüntüsünün, yani kitleler nazarındaki mevcut bir yanılsamanın takviye edilmesi, ona abanılması gerekir.

Tarihsel örneklerinde olduğu gibi, tek adam yönetimindeki ( Toplumsal veya sınıfsal ittifaklara dayanmayan hiç bir tek adam rejimi yaşayamaz; veyahut genel olarak, hiç bir siyasal rejim kendi başına öyle yukarıda, hava boşluğunda duramaz diyelim) bonapartist rejimler burjuvazinin devlet iktidarını tek başına ya da büyük ölçüde almasıyla (şu ya bu şekilde; kanlı ya da kansız olarak ama yukarıda sözü edilen her üç örneğinde de olağan olmayan araçlarla) sona erdirilir.

Ancak, her durumunda, kapitalizmin tekelci evresinden önceki siyasal yönetimine özgü geçici bir dönemi kapsayan, gayesi, devrimci durumun sürdüğü koşullarda, halk sınıflarının devrimci taleplerini bastırıp, kapitalizmin ve burjuvazinin önünü açmak olan (mesela Napolyan savaşlarının gayesi, devrimci Fransız burjuvazisine jeo-ekonomi-politik avantajlar sağlamaktı) olağanüstü hal rejimidir. Bu bakımdan, burjuvazinin egemen sınıf olarak siyasal örgütlemesini tamamlamış olduğu koşullarda bonapartizm olmaz.

Tekrar edelim, 3.Napolyon örneği de, aynı 1.Napolyon örneğinde tanık olunduğu gibi kapitalizmin serbest rekabetçi evresinde, burjuvazinin henüz iktidarı tek başına alabilecek kudrete ve cesarete sahip olmadığı koşullarda, devrimci bunalım sürerken, devrimleri halk sınıfları aleyhine, burjuvazi lehine bastırmak için ortaya çıkmıştı.

Benzer bir durum Bismarck Almanyası için de söylenebilir. Almanya’daki devrimci durumu işçi sınıfı ve diğer halk sınıfları aleyhine ve burjuvazi lehine otoriteryanist bir anlayışla bastırmıştı.

Biçimsel benzerliklerden hareketle, özellikle de 3.Napolyon bonapartizmine referans verilerek, onun, kapitalizmin finans-kapitalin egemenliğiyle karakterize edilen tekelci (emperyalist) evresinin bunalım devirlerinde ortaya çıkabilen faşizmle bir ve aynı şey olduklarını ileri sürmek, veyahut, bu ikisi arasında her iki yöne doğru geçişler olabileceğini iddia etmek, herşeyden önce anakronizmdir. “Eski bonapartizmin yerini artık faşizm aldı” demek de, aynı ölçüde, marksizm-leninizmin yöntemiyle bağdaşmaz.

Yeri gelmişken, olağan ya da olağanüstü bütün bu devlet biçimlerinin, tarihselliklerinden ve sınıfsal içeriklerinden izole edilerek, her durumda, maymuncuk işlevi gören bir açıklama şablonu gibi sunulması kabul edilemez. Bonapartizm ve faşizm derken, zamana özgü yeniliklerle, kapitalizm sahnesinde cereyan eden doğrusal bir ardışıklıktan değil, sınıfsal-siyasal, ideolojik içerikleriyle iki farklı tarihsel olgudan söz ediyoruz. Ampirist bir anlayışla, biçimsel benzerliklere dayanılarak yapılan değerlendirmeler anti-diyalektir.

Şimdi, faşizm için tekelci burjuva sınıf diktatörlüğünün ağır bunalım dönemlerinde (bu dönemler bir toplumsal meşruiyet sorununu da beraberlerinde getirirler), liberal devleti ortadan kaldıran görünümüdür dedik. Bundan dolayı faşizm, proletarya diktatörlüğünün de karşıtı olarak görülemez.

Proletarya diktatörlüğü bir üretim tarzı olarak sosyalizmin sevk ve idaresinin sınıfsal-siyasal karakterini ifade eder. Nasıl burjuva diktatörlüğünün değişik biçimleri varsa, proletarya diktatörlüğünün de farklı görünümleri vardır. Yani onu doğrudan bir “olağanüstü hal” rejimine eşitleyemeyiz. Onun, özellikle devrim ve sosyalizmin inşası sırasında bu tür rejimle örtüşen devreleri olabilir. Ancak bu hal, sosyalist bir ülkenin genel olarak siyasal rejimi olarak görülemez.

Nitekim, SSCB’de kabaca 1930-1950 dönemimini, Çin’de yine kabaca 1950-1975 dönemini proletarya diktatörlüğünün “olağanüstü hal” devri olarak nitelendirebiliriz.

SSCB’de 1956’da; ve Çin’de 1976’da, Mao’nun ölümünden hemen sonra proletarya diktatörlüğünün demokratik biçimi olarak sunulan “tüm halkın devleti” nin kurulduğu ilan edilmişti.

Unutmayalım, bütün olağanüstü hal rejimleri sınıf mücadelelerinin keskinleştiği, ya da toplumun yönetiminin zorlaştığı koşullarda ortaya çıkarlar.

Özcesi, burjuva diktatörlüğünün de, proletarya diktatörlüğünün de olağanüstü hal devreleri vardır. Faşizm burjuva diktatörlüğünün tarihsel olağanüstü hal rejimlerinden birisidir.

Faşist rejim, finans-kapitalist oligarşi (ler) yönlendiriciliğinde, bütün anayasal demokratik kurum ve kuralları, bu arada, güçler ayrılığı prensibini yürütme erki lehine askıya alarak kendisini gerçekleştirir. Bunu da genellikle reel bir süreç içersinde yapar.

Bu gayri meşru girişimini meşrulaştırmak için bir toplumsal tabana ihtiyaç duyar. Bu tabanı da eklektik değil, ama senkretik bir ideolojik söylemle (Eklektik bir eklemlemede bileşenler arasında bariz çelişkiler görülür; senkretik olanda bileşenler arasında çelişki değil, bağdaştırmayla sağlanan bir tür uyum vardır. Dolayısıyla daha ikna edicidir), nedeni kapitalizm olan bunalım koşullarını istismar ederek, esas olarak alt orta katmanlar, küçük çiftçiler, küçük üreticiler, esnaf ve zanaatkarlar arasında etkili olarak yaratır. Böylece alt orta katmanlarla, açık ya da örtük, sınıfsal bir ittifak kurar.

Söz konusu ideolojik söylemler, kapitalist-emperyalist bunalım dönemlerinde ekonomik olarak hüsrana uğramış, siyasal olarak horlanmış küçük burjuvazinin bağrında ortaya çıkabilir, ancak onun bir maddi güç haline gelmesi, yani iktidar olabilmesi için finans-kapitalin müdahalesi, yönlendirmesi, siyasal çağrı haline getirmesi gerekir.

Demek ki, sadece bu söz konusu alt orta katmanlardan gelen toplumsal taleple faşizm kurulamaz. Finans-kapitalin siyasal inisiyatifi, yönlendirmesi veya önderliği olmadan faşizm gerçekleştirilemez. Faşizmin sınıfsal karakteri söz konusu olduğunda finans-kapital bağlayan, küçük burjuvazi bağlanan konumlarındadır. İlki yönlendiren, sonraki yönlendirilendir. Bunu akıldan çıkarmamak gerekir.

Yeri gelmişken bir kez daha yineleyeyim, ABD finans-kapitalinin CIA’yı kontrol eden oligarşileri (örnekse, Ford, Rockefeller grubu) tarafından himaye edilen Frankfurt Okulu, Partisan Review çevresi, Fransa’dan çok ABD’de etkin olan, Nietzsche ve Heidegger etkisi altında oluşturulan Fransız Kuramı (“French Theory”), I. Deutscher’in “yeni Troçkizm”inden esinlenen Yeni Sol (New Left) gibi “sentetik sol” akımların ideolojik ve siyasal olarak üzerine çullandıkları bu aynı reel sosyalizmlerdir.

Hatta o soğuk savaş yıllarında, yeni solcu, marksist, maoist, troçkist olmak Anglo-Amerikan çıkarlarına hizmet ettiği sürece teşvik dahi ediliyordu. Yeter ki, “Sovyet sosyalizmi” ne muhalefet etsinler. Çünkü sovyet sistemi çökünce, ona olan karşıtlıklarıyla kendilerini tanımlamakta olan bu söz konusu akımlar da boşa düşeceklerdi. Nitekim, öyle de oldu.

Tekrar esas konumuza dönelim. Yukarıda sözünü ettiğim modelin bizdeki ilk ve en açık örneği 12 Eylül faşist rejimidir. Bu örnek tarihsel faşizmlerle örtüşen çok sayıda sınıfsal, siyasal ve ideolojik özelliği içinde barındırır. Zaten tarihsel faşizmlere referans vermeyen bir faşizm tanımlaması olamaz.

Ancak, Türkiye gibi modern siyaset sahnesine gecikerek dahil olmuş, dolayısıyla “ast” konumunda emperyalist sisteme entegre edilmiş, “siyasal uydu” işlevi gören emperyalist vesayet altındaki ülkelerde, sözünü ettiğimiz faşizm modeli, merkez emperyalist ülkelerde görüldüğü gibi, bir görünüm ve işleyişe sahip değildir. Buna ileride değiniriz.

Konuyla ilgili bir diğer sorun da, “faşist” ve “faşizan” arasındaki farkın ihmal edilmesidir. En liberal demokratik devlette de faşist uygulamalara benzeyen, hatta faşist uygulama tanımına uyan siyasal davranışlar görülebilir. Tarihsel faşist deneyimlerde rastlanılan araç veya araçlara başvurulabilir. Bu tür uygulamalar, liberal devletin “faşist devlet” olarak tanımlanmasını haklı çıkarmaz. Liberal devletin “faşizan” uygulamaları olarak etiketlenebilir. Devletin faşist olması değil, yer yer faşist gibi davranması söz konusudur. Bilindiği gibi, bu türden davranışlar her zaman liberal (demokratik) devletleri kat ederler.

Faşist devlet, özellikle de erken evresinde, baskıcı aygıtlarına daha fazla abanabilir, ancak ideolojik işleyişi, tanımsal olarak, çok daha işlevseldir. Bu bakımdan, bir çok incelemede faşizm ideolojisiyle açıklanmaya, tanımlanmaya çalışılır. Bu yolla onun sınıfsal-siyasal karakteri gizlenmek istenir, veyahut ihmale uğrar. Faşist devlet için ideoloji çok önemlidir; ancak, ideolojisine indirgenemez. İdeoloji, siyasal bir işlevin yerine getirilmesinde kullanılan bir araçtır.

Bu arada, faşizmin öyle rehber işlevi gören felsefesi falan yoktur. Faşist felsefeler, faşizm olarak kabul edilebilecek fikri konumlar, faşist flozoflar, olabilir (örnekse, Julius Evola, Ezra Pound, G.Gentile, Martin Heidegger, Ernest Junger, Alfred Rosenberg, Paul de Man, daha yakın zamana geldiğimizde, Alain de Benoist vbleri), bununla birlikte, tarihsel örneklerine baktığımızda, faşizmin sadece toplumsal tabanının değil, üst düzeydeki siyasal kadrolarının da bu felsefe veya fikirler hakkında bilgileri ve onlarla ilgileri hemen hemen yoktu.

Faşist yönetimin ideolojik söylemi içerisinde onların kimi fikirlerine dolaylı olarak referans verilmiş olsa da, söz konusu felsefeler hiç bir zaman bir “eylem kılavuzu” işlevi görmemişlerdir. Alfred Rosenberg’in Nürmberg’de yargılanıp, idam cezasına çarptırılması tamamen Nazi Partisi ve yürütme gücü içinde üst düzeyde üstlenmiş olduğu bürokratik rolle alakalıdır. Yoksa, fikirlerinden dolayı mahkum edilmemiştir.

Tarihsel faşizmlerin hepsi ideolojik alanda da pragmatisttirler. Örneğin, Mussolini faşist kariyerinin başlarında ateist bir cumhuriyetçidir. Biraz sonrasında katolik monarşist bir konum alır. Hatta kralı, tabii kendisi onun üstünde olmak şartıyle, imparator ilan eder. Bilindiği gibi, 1943’de siyasal olarak iyice zayıflayınca, imparator onu azleder. Ancak, onun için Nazilerin İtalya’nın kuzeyi ile merkezi bölgelerinde kurdurduğu İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nde (yani SALO’da), jakoben cumhuriyetçi bir siyasal ideolojiyi seslendirir.

Faşist olarak bilinen felsefelerin hemen hemen hepsi gelenekçidir. Modernizme karşıdır. Tek-tanrılı dinlere mesafelidir. Anti-klerikaldir. Hatta bu dinler karşısında, açık ya da örtük olarak, paganizmi (ama daha çok “seçkin” bir etnik kökenle bağlantılı olarak) yüceltirler.

Oysa tarihsel faşizm deneyimleri, Nazizm örneğinde görüldüğü gibi yer yer paganizmi yüceltseler de, kiliseye karşı genel olarak açık tavır almamışlardır. Mesela İspanya’da, Franco’nun falanjist faşizmi katı katolikti. Özcesi, bu faşizmlerin öyle monolitik bir ideolojik söylem ve uygulamaları yoktu.

Sonra bırakınız gelenekçi olmalarını, İtalyan ve Nazi örnekleri teknolojiye taparlar, hatta modernizm söz konusu olduğunda yer yer fütüristik eğilimler gösterirler.

Etnik milliyetçilik, ırkçılık, anti-elitizm, yabancı düşmanlığı, anti-entelektüalizm, aydınlanma karşıtlığı ve tabii anti-komünizm (1) dışarıdan gelen tehdit olarak değerlendirildikleri için hepsinin ortak hedefiydi. Yahudiler, sanılanın aksine, daha çok iç düşman muamelesi görmüşlerdir. Bu yüzden kolayca günah keçisi haline getirilebildiler. En çok da, tabii, Nazi Almanyası’nda.

Hem Franco hem de Mussolini Yahudiler konusunu görece alttan almışlardır. Mussolini’nin yakın çevresinde, akıl hocaları arasında Yahudi figürlerin bulunduğu biliniyor Hatta şimdi adlarını hatırlayamadığım iki İtalyan sosyalist lider bu üst düzey Yahudi faşistlerin girişimleriyle öldürülmüştü. Bu arada, Mussolini’nin meşhur metresi de Yahudiydi.

Söz konusu faşizmler sadece Sovyet Devrimi’ne değil, Fransız Devrimi’ne de şiddetle karşıydılar. Hatta onu kötülüğün ilk siyasal kaynağı olarak gören faşist değerlendirmeler vardır.

NOTLAR:

(1) Faşist hareket İtalya’da 1919 yılında; Almanya’da 1920’de; İspanya’da 1930’larda popülerleşmeye başladı. Almanya ve İtalya savaştan yeni çıkmışlardı. Özellikle Almanya’da, sosyalist hareket hayli güçlüydü. Devrimci bir durum söz konusuydu. Naziler, sosyalist hareketi bertaraf etmek için desteklendiler. Sosyalizme sempati duyan halk sınıflarının aklını karıştırmak için partilerine Nasyonal Sosyalist Parti adını verdiler. İspanya’da da tarihsel-kültürel olarak anarko-sendikalist hareket güçlü bir kitle desteğine sahipti. Anarko-sendikalizme duyulan sempatiyi istismar etmek için Falanjist faşistler 1937’de partilerine Nasyonal Sendikalist Parti adını verdiler.

Şimdi İran ne yapacak?

Öncelikle şunu tekrar söyleyeyim, Haniyeh suikastini duyunca, Reisi’nin bir kaza sonucu ölmemiş olduğuna, Haniyeh’i de öldüren İran’daki iç güçler ve şu ya da bu biçimde, şu ya da bu derecede bağlantılı oldukları dış güçler tarafından öldürülmüş olduğuna ikna oldum. He iki suikast de, nedenleri ve sonuçları itibariyle, jeo-ekonomi-politik olaydır..

Şimdi, Haniyeh suikasti öncesinde gerçekleşmiş bir gelişme, Çin’in liderliğinde, Filistinli rakip siyasal grupların bir araya gelip, uzlaştıkları görülmüyor. Çin’in Sünni dünyanın lideri olarak S.Arabistan ve Şii dünyanın önderi olan İran’ın arasını bulması, ardından da Filistinli grupları uzlaştırması çok önemli jeo-ekonomi-politik hamlelerdi.

Bu iki suikast, ve İsrail’in süren provokasyonları, giderek şekillenmeye başlayan Çin ve Rusya kutbunun söz konusu hamlelerine de yanıt olarak okunmak gerekir.

Pekiy, İran şimdi ne yapacak? Bence, İran ve bölgesel müttefikleri, İsrail’in arzuladığı gibi, büyük emperyalist güçlerin sahaya inerek dahil olacakları bir savaştan kaçınmak adına bir “büyük eylem” le yanıt vermek istemeyeceklerdir. Soğukkanlı davranıp, daha önce de yapmış oldukları gibi bir miktar füze fırlatmakla yetinip, belki bu kez İsrail için nispeten daha can yakıcı sonuçları olacak girişimlerde bulunacaklardır.

Hem İsrail hem de emperyalist hamileri zaten o kadarı için hazırlık yapmışlardır.

Şu aşamada, ne İran ne de ABD (özellikle de başkanlık seçimi öncesi) böyle bir savaş seferberliği içinde olmayı isteyecektir.

İran’ın asıl sorunu kendi içinde, asıl odaklanması gereken yer orası. Sadece İsrail ve ABD kontrolünde, İran’da at oynatabilen terör gruplarından, maşalardan söz etmiyorum. Esas olarak, İran yönetici sınıfı içindeki mücadeleyi kastediyorum.

İran’ daki popüler teokratik rejimin önünde, daha önce de bir çok kez değinmiş olduğum gibi, iki yol olduğunu görüyorum : Ya Çin ve Rusya’nın giderek daha güçlü fırça darbeleriyle şekillendirdikleri kutba, öyle “misafir oyuncu” olarak değil, tam anlamıyla dahil olacak. Ya da, yeni cumhurbaşkanının (şimdilik) örtülü olarak belirttiği gibi, Batı’yla, bu arada İsrail’le de zaman içinde yumuşama sürecini başlatacak. Bunun da ilk adımı, muhtemelen, nükleer antlaşma olacaktır.

Görünen o ki, bu suikast Pezeşkiyan’ın işini biraz zorlaştıracak.

Yine de Trump kazanırsa, İran’ın bu ikinci yolu seçme olasılığının yükselebileceğini düşünüyorum. Kamala Harris’in, Hilary Clinton gibi, şahini oynayacağına inanıyorum. Şunu da ilave edeyim, ABD’de Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimi, büyük bir savaşın gerçekleşme olasılığı bakımından büyük önem taşımaktadır. Harris’in “savaş partisi” ni temsil ettiğinden kuşku duymamak gerekir (1)

Bitirirken, iç politikayla ilgili de bir kaç şey söylemek isterim. İktidar ve muhalefet arasında ta başından beri bir tiyatro oynanıyor, öyle izliyoruz. En son hatırlarsanız, Erdoğan tarafından ısmarlama hazırlatılmış anayasanın ısmarlama atanmış mahkemesi, Tayyip Erdoğan’ın aldığı bir çok kararın anayasada belirtilmiş yetki ve görevleriyle bağdaşmadığını, yani gayri meşru olduğunu açıklamış, yani uzunca bir zamandan beri almış olduğu bir çok kararın, yapmış olduğu bir çok uygulamanın anayasa aykırı olarak “yok hükmünde” olduğunu ilan etmişti.

Muhalefet ne yaptı o zaman? İşte, “günün anlam ve önemine binaen verilmiş nutuklar” mesabesinde açıklamalar yapmış, sonra konu unutulup gitmişti. Yani, Anayasa Mahkemesi, netice olarak, Erdoğan meşru değil diyor. Şimdi de, Can Atalay kararı var. Serbest bırakılmayacağını rejimin dayandığı koalisyonunun hukuksal işler sözcüsü bir refleksle duyuruyor. Muhalefet ne yapacak? Hep yaptığını, yani paratoner rolünü yerine getirmeye devam edecek.

CHP’nin içinde üç ayrı parti olduğu görülüyor. İmamoğlu Partisi, Kılıçdaroğlu-Yavaş Partisi ve geriye kalanlarla yetinecek gibi görünen Özel Partisi. Özel bu tabloyu, ani bir erken seçim istemini kararlılıkla dile getirir, o doğrultuda, bir çok örgütünün, çoğu milletvekilinin direnişlerine rağmen sahaya inerse, seçmenleriyle doğrudan temas kurarsa, kendi lehine değiştirebilir.

Yoksa, dağılma riski büyür.

Onu bırakın da, CHP gibi laikliğin sözcüsü rolü oynamış partinin lider kadrolarının, Tayyip Erdoğan gibi, “Cuma çıkışları” nda cami önü konuşmaları yapmalarını, herhalde, çoğumuz daha önce aklımıza bile getiremezdik. Ya, buna Demirel, Erbakan gibi sağcı müteveffa veteranlar dahi kalkışmamışlardı.

Şimdi buradayız!

NOTLAR:

(1) Bu yazıyı yazdıktan sonra Harris’in Demokratlar’ın adayı olacağı kesinleşti. Harris, Hilary Clinton çevresinden bir şahin figürdür. Biden onu başkan yardımcısı yapmak istememişti. Hatta belki de Biden’ın kendi başkan adaylığında çok ısrarcı olması, yerine Harris’in aday gösterileceğini biliyor olmasındandır. Yani muhtemelen onun aday gösterilme olasılığının yüksek olduğunu bildiği için de direnmiş olmalıdır. Tabii Biden derken, sadece onun şahsından değil, onun Demokrat Parti içinde temsil ettiği anlayıştan söz ediyorum. Biden, Obama türünden bir başkandı.

Benim ömrü hayatımda gördüğüm en karanlık, en tehlikeli ABD başkan adayı Hilary Clinton idi. Dışişleri bakanlığı sırasında Arap Baharı tezgahıyla, Libya, Suriye, Afganistan, sonra, Ukrayna gibi coğrafyalarda yaptığı, yapmaya çalıştığı işleri biliyoruz. Obama, başkanlık dönemleri sonrasında verdiği bir mülakatta, Hilary Clinton’ın çevirdiği bir çok işten sonradan haberdar olduğunu ya da kendisine Clinton tarafından doğru bilgi verilmediğini ima eden sözler sarf etmişti. Şimdi bu Harris de Hilary Clinton ekolünden bir siyasetçi. Özellikle bugünkü dünya koşullarında, H.Clinton kadar tehlikeli olabileceğini öngörmek gerekiyor.

Reisi ve Haniyeh cinayetleri aynı zincirin birbirine bağlı iki halkası

Deniyor ki, İsrail savaşı bütün bölgeye yaymak istiyor. Oysa, bir savaşı çok geniş bir coğrafyaya yaymak, askeri bakımdan akıllıca olamaz. Enerjinizi tüketir, odağınızı zamanla gözden yitirirsiniz. Bir rutinleşme hali oluşur. ABD, böyle bir stratejiyi oğul Bush devrinde denedi, olmadı.

İsrail, kendisi için öncelikli tehdit olarak gördüğü Hizbullah, Husiler ve onlara destek veren İran ve Suriye gibi, Batı’nın da düşman olarak gördüğü devletleri, siyasal yapıları tahrik ederek kendisine saldırmaya teşvik ediyor. Böylece NATO’nun aktif desteğini alarak bu yapıları etkisizleştireceğini hesaplıyor.

Aslında, İsrail’in bu planı her zaman uygulamadadır. Emperyalistler de değişen derecelerde gereğini yapmaktadırlar. İsrail’in bugün bunu daha ileri bir aşamaya itmek istemesi anlaşılırdır. Ancak, beklediğinin olması (Hem emperyalistlerin hem de İran ve Suriye gibi ülkelerin alttan alma eğilimleri nedeniyle) zor görünüyor.

Reisi ve Haniyeh suikastlerinin zamanlamalarına dikkat edilmelidir. Reisi, İran’daki iç çekişmeleri, siyasal belirsizliği, Çin ve Rusya’nın başını çektikleri kampa ekonomi-politik anlamda, stratejik olarak dahil olarak aşmak, İran’ın siyasal rotasını netleştirerek, rejimin güvenliğini arttırmak istiyordu ( Önceki bir iki yazıda değinmiştim). Reisi, İran yönetici sınıfı içindeki (toplumsal tabanını sürekli genişleten) giderek palazlanan belli bir fraksiyonu ve İsrail’i hayli tedirgin eden bir yola girmek üzereydi.

Öldürüldü. Seçimler yapıldı. Batı’yla iyi ilişkileri öncelikli gören, Reisi’nin siyasal çizgisine karşıt bir siyaset izleyeceğini, örtülü bir biçimde de olsa, ilan eden (bu arada, liberal tavrıyla, başörtüsü sorununu da siyasal-ideolojik bir kaldıraç gibi kullanan) İran yönetici sınıfı içinde, emperyalizmle neo-liberal entegrasyonu savunan son yirmi yılda iyice palazlanmış İran finans-kapitalinin temsilcisi Pezeşkiyan seçimi kazandı.

Aynı sıralarda, Çin’in girişimleri ve Rusya’nın katkılarıyla Filistinli gruplar arasında bir siyasal uzlaşma sağlandı. Hamas bu uzlaşmanın en önemli taraflarından biriydi. Siyasal olarak bu, hem Filistin hem de işgalci-sömürgeci İsrail için önemli bir başlangıç anlamına geliyordu.

Hamas lideri tam bu sırada katledildi. Tıpkı Reisi cinayetindeki gibi, katil tek başına İsrail değildir. İran’daki ve İran bakımından özel, tarihsel bir anlamı olan Azerbaycan’daki emperyalizm ve siyonizm kontrolündeki (ya da onunla şu ya da bu derecede bağlantısı olan, çıkar birliği olan) güçleri de ihmal etmemek gerekir.

Hangi devlet olursa olsun, Çin, Rusya, İran, Türkiye, ABD, İsrail vs. siyasal olarak monolitik yapılara referans vermezler. Her düzeyde sınıf çelişkileri ve mücadeleleriyle kat edilirler. En merkezci olan devlet dahi kendi içinde merkez-kaç güçlerle mücadele halindedir. Bunu da hiç ihmal etmeyelim.

İsrail, sadece ABD ve AB devletleri içinde değil, bölge devletleri içinde de güçlü. Basitçe bir “lobi” etkinliğini kastetmiyorum. Ekonomi-politik bağlantılardan söz ediyorum.

Bugün, siyonizm söz konusu olduğunda Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt siyasal yapılarıyla, Azerbaycan’a özellikle dikkat etmek lazım.

Savaşı çok geniş bir alana yayarak kazanmayı planlamak, ekonomik açıdan, askeri açıdan pek akıllıca değil. Doğru.

Bu noktada, bir doğru daha var: Çok daha düşük maliyeti olan, Truva atları oluşturarak, onlarla içerden ilerlemeye çalışmak.

Siyasal İslam emperyalizmin ihtiyaçlarından doğmuştur

Siyasal İslam da, özellikle de Sünni siyasal İslam, tıpkı siyonizm gibi emperyalizmin ihtiyaçlarına yanıt verecek biçimde oluşturulmuştur. Her ikisi de emperyalizmin arabasına koşulmuşlar, ona hizmette yarış halindeler. Bunu yaparken, birbirlerini de sürdürülebilir kılarlar. Bu bakımdan, nerede siyonizm varsa, orada siyasal İslam; nerede siyasal İslam varsa, orada siyonizm hazır ve nazırdır. İşbirliği halinde tabii. İkisi müttefiktir. Dahası, birbirlerine siyasal ve ideolojik olarak muhtaçlar. Suriye ile ilgili erken yazılarda bu konuya daha ayrıntılı olarak değinmiştim.

Hem bizim için hem yabancı devletler için siyaseten yapılacak en büyük yanlış, Erdoğan’ı ve onun resmi muhalefetini ciddiye almaktır.

Zaten onun “sosyolojisi” üzerindeki etkisi (ki, aslında vaka “sosyolojik” olmaktan “psiko-sosyolojik” veya “sosyal-psikolojik”tir. ) , ezik, itilmiş-kakılmış kasaba, varoş ahalisinin kendi kendisini tatmin etmesine aracılık etme yeteneğiyle çok alakalıdır. Kendisi de bunun farkındadır.

Her fırsatta “van minüt” çekmesi, böylece bir an için de olsa, malum “sosyolojisi” ni hazza ulaştırması gerektiğini bilmektedir. Kendisi de zaten o sosyolojiden çıkmıştır. Bu tür hazların ne anlama geldiğini çok iyi bilmektedir.

Komik olan, Erdoğan’ın, “Libya ve Karabağ’a nasıl girdiysek” diye başlayan tiradıdır. Ben söyliyeyim, Libya’ya, NATO şemsiyesi altında; Karabağ’a da ABD, İsrail ve Rusya’nın izin vermeleri, teşvik etmeleriyle girdiniz. Bu arada, Azerbaycan da İsrail’in gayet sıkı bir müttefiki.

En ironik olanı, halen “girmiş bulunduğu” Suriye’ye nasıl girdiysek demiyor, daha doğrusu, diyemiyor olmasıdır.

Erdoğan, İsrail’e karşı bir siyasal tavır almak istiyorsa, önce onu devlet olarak tanımaktan vazgeçsin. Onunla askeri olan da dahil, her türlü ilişkiyi, bu arada, üçüncü ülkeler üzerinden yapılan yağlı-ballı ilişkileri de, kessin. Onun işgalci, sömürgeci bir ülke olduğunu ilan etsin. İki devletli çözüm de dahil, emperyalistlerin dayattıkları, dayatacakları her türlü planı reddetsin. Sadece işgalcilerden arındırılmış, ülkelerinden sürülmüş Arapların geri dönmeleriyle kurulacak bağımsız Filistin devletini tanıyabileceğini duyursun. Türk devletinin resmi politikası haline getirsin.

Yapabilir mi? Yapamaz. Çünkü öncelikle bu bölgedeki AKP rejimi de dahil, bütün gerici rejimler emperyalist-siyonizm sayesinde var olduklarını, ona tutunmaya devam ederek varlıklarını sürdürebileceklerini gayet iyi bilmektedirler.

Türk ordusu şöylemiş de, böyleymiş de, laf olsun torba dolsun! Hangi Türk ordusu? O artık fiilen ve ruhen “ÖSO” ya dönüştü. ÖSO’yu “Kuvvay-ı Milliye” ilan etmediler mi? Böylece, “kuvvay-ı milliye ruhu” nun bugünün Türkiyesinde tuz ruhu kadar kıymeti harbiyesinin bulunmadığını da gösterdiler. Vahideddin’in ordusuna da karşı kurulmuş, ona başkaldırmış Kuvvay-ı Milliye, Vahideddin Köşkü’nü ve Vahideddin taslaklarını selamlar mıydı?

O ordu vaktiyle NATO ordusuna dönüşmüştü. Artık yine NATO hizmetinde, TC tabelası altında, “ÖSO”dur. İsrail’e girecekmiş, haydi gir elini tutan mı var?

Bakınız, TC 1946’dan itibaren artık 1923’teki TC değildir. Hatta AKP devrinden itibaren 1946’daki TC de değildir. Çünkü 1946’da kurulan dünya artık ortada yoktur.

Öte yandan, bu rejimin resmi muhalefeti de elbette, “Saray”ın muhalefeti” gibi davranacaktır. Tıpkı Kılıçdaroğlu gibi, Özel de, İmamoğlu da gayri ciddi, halkı salak yerine koyan (“tıpış tıpış oy vermeye gideceksiniz”) , kendilerine bu rejim tarafından verilmiş görevleri hakkını vererek yerine getirmiş, getirmekte olan siyasal figürlerdir. Erdoğan’ın sözlerine ne kadar güvenilebilirse, Kılıçdaroğlu’nun, Özel’in, İmamoğlu’nun sözlerine de o kadar güvenilebilir. Ne fazla, ne eksik!

Bu çerçevede, geçerken, CHP’nin sonuna kadar halkın erken seçim istemine direneceğini de belirtmek isterim. CHP, AKP rejimi için “paratoner parti” işlevini sürdürmeye devam edecektir.

Son olarak, bazı solcular AKP rejiminin Nijer gibi ülkelerde arayışlar içinde olmasını yine mesnetsiz, anti-diyalektik “alt-emperyalizm” iddialarıyla izah etmek çabasındalar. Türk bakan ve bürokratlar Nijer’e, Erdoğan ailesi ve onun etrafında örgütlenmiş AKP oligarşisi adına akçalı fırsatları değerlendirmek için gitmişlerdir. Tıpkı, Libya’da, başka Afrika ülkelerinde yapmaya çalışmış oldukları gibi.

Emperyalizm ne tek başına ekonomik, ne de tek başına politik bir olgudur. Jeo-ekonomi-politik bir gerçekliktir. O sahada, öyle alan açmak, ya da amiyane bir tabirle, racon kesmek Türkiye’nin haddi değildir.

“Sokak hayvanları” sorunu

AKP-MHP koalisyonunun yapmaya çalıştığı “sokak hayvanı” katliamı hiç şaşırtıcı değil. İnsana saygısı olmayanın hiç bir şeye saygısı olmaz. Dinci ve milliyetçi ideolojiler dünyanın her yerinde insanlara, tabiata düşmanlıklarıyla karakterize edilirler. Tarihsel olarak şiddet ve vahşet içeriğine sahip olmayan bir din ve milliyetçi ideoloji yoktur. İkisi de şiddetle beslenir. Şiddetsiz yapamazlar.

Burada konunun başka boyutlarına değinmek istiyorum. Birisi şu: “Sokak hayvanları” katliamı yasasına karşı çıkan, kendilerini hayvansever olarak tanımlayan bir çok kişinin, özellikle köpekler söz konusu olduğunda, evlerinde pazardan satın aldıkları marka olmuş “cins” köpeklerinin olduğunu biliyoruz. Çoğu yabancı ülkelerde pazar için imal edilen “endüstriyel” hayvanlar ülkemizde de, üstelik çok kötü koşullarda, pazarlanıyorlar.

Satın alanlar bu hayvanlara gerekli özeni göstererek evlerinde bakıyorlar. Ortalama günde 3-4 kez sokağa çıkarıp dolaştırıyor, iyi marka mamalarla besliyorlar. Bu arada yeri gelmişken, hep dikkatimi çekmiştir, bu yabancı menşeli “marka” köpeklerin isimleri de genellikle yabancı isimlerden seçilir. Sokak köpeklerimiz ise genellikle (bir ismi olanları tabii), bizim isimlerimiz gibi, yerli isimlere sahipler.

Sokaklardaki hayvanlar yaz ve kış en olumsuz koşullarda, itilip, kakılarak, iyi beslenmeyerek yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Genel olarak maruz kaldıkları kötü muamele dolayısıyla da, korunma içgüdüsüyle, zaman zaman saldırganlaşıyorlar.

Bir çok kez, evin dışına çıkardıkları “özel” hayvanları için tehdit oluşturduklarını söyleyerek, sokak köpeklerinin toplanmasını isteyen kişilerle karşılaştım. En son geçen hafta, bir hanım park güvenlikçisinden bu yönde bir talepte bulunuyordu. Görevli de onu belediyeye yönlendirdi.

Benim çocukluğumda İstanbul’da, mahallelerin, sokakların köpekleri vardı. Bizim evimizde yediğimiz yemeklerle sokaklarda beslenirlerdi. Sabahları okula birlikte gider, okul çıkışı, içgüdüsel bir zamanlamayla bizi okul önünde bekler, hep birlikte mahalleye dönerdik.

O zaman, belki bahçeli evi olanların kendilerine ait köpekleri vardı. Evin içinde köpek besleme alışkanlığı hemen hemen yoktu. Ancak, “sokak hayvanları” na, genel olarak, sevgi ve saygı duyulurdu.

Sokak hayvanları, kentli hayvanlardır. Sokak onların yaşam alanlarıdır. Kentin dışında yaşamaları zordur. İnsanlarla birlikte aynı mekanı paylaşan, onlarla birlikte sosyalleşmiş hayvanlardan söz ediyoruz. Aynısı biz insanlar için de geçerlidir. Birlikte sosyalleşttik, sosyalleşiyoruz. Hatta evrim dediğimiz olgu, biyolojik olmaktan daha çok sosyal, kültürel bir sürece referans verir. Sokak hayvanları sorununa bu temel anlayışla yaklaşmak gerekir.

“Endüstriyel” hayvanları evlerinde besleyenlerin, son günlerde gözlemlediğim kadarıyla, “sokak hayvanları” sorununa gerçekten, samimi olarak, duyarlılık gösterdikleri konusunda kuşkularım var.

Özellikle pandemi sırasında ve özellikle bizim malum küçük burjuvalarımız arasında bu “marka hayvanlar”ı evde beslemek eğilimi baş gösterdi.

Tabii bununla birlikte, vahşi kapitalizmin azdırdığı yabancılaşma sorununu, artan kabalık ve şiddetin teşvik ettiği yalnız yaşama, toplumsal olandan kaçma ya da uzak durma eğilimlerini de düşünelim.

Kapitalist modernleşme giderek insanları atomize, egoist, kendine-dönük yaşam tercihlerine yönlendiriyor. Özellikle, nispeten eğitimli orta sınıf insanlar arasında hayvanla ya da hayvanlarla birlikte yaşama eğilimlerinin güçlendiği gözlemleniyor.

Yalnız yaşayan kadınlar arasında bu eğilim muhtemelen daha da güçlü.

Batı Avrupa’da geç yetmişli yıllarda, seksenli yıllarda benzer bir eğilim göze çarpıyordu. Hatta o zaman, mesela Paris’te, orta sınıftan bir çok insan, aile, yaz tatili iznine çıkarlarken, köpeklerini tatil süresi boyunca bırakacak yer bulamadıklarından, barınma hizmeti veren az sayıdaki yerin de pahalı olması nedeniyle, onları acımasızca sokaklara terk ederler, dönüşlerinde, hayvan hâlâ civardaysa (bir çok köpek trafik kazalarına kurban giderdi), tekrar eve alırlar, yoksa, unuturlardı.

Buradan konunun bir başka boyutuna dikkat çekmek istiyorum. “Sokak hayvanları” yerine (hatta bir çok vakada, onlara karşı bir tavır içinde) endüstriyel “ev hayvanları” nı (insan, farkında olsun olmasın, sınıf tavrını her sorunda yansıtıyor), tercih edenler, kişisel bir gözlemim, toplumdan, dayanışmacı toplumsal anlayıştan uzaklaşıp, bencilleşiyorlar. İnsandan (belki bir çoğu farkında olmadan) kaçıyorlar. Veyahut uzaklaşıyorlar diyelim.

Eyyamcılığı ve politik tavrı dolayısıyla kendisinden pek haz etmediğim. Umberto Eco’nun, sanıyorum Foucault Sarkacı’ndaydı, dile getirdiği bir saptaması dikkat çekicidir.

“Cambridge Beşlisi” olarak bilinen, 30’lu yıllardan, deşifre edildikleri erken 50’lili yıllara kadar Sovyetler Birliği’ne karşı Britanya’nın MI6’i adına casusluk yapmaları için görevlendirişmiş, her biri kendi alanında dünya çapında bir kariyere sahip aydınların nasıl giderek Sovyet casuslarına dönüştüklerine değinir Eco. Oysa iyi bir casus olabilmeleri için gerçek birer “komünist” ve “Rus” olarak, uygun ortamlar yaratılarak, eğitilmişlerdir. “Komünist Rus entelektüeller” olarak davranmaları için hazırlanmışlardır.

Eğitimle Ruslaştırılarak ait oldukları Britanya lehine ve tabii Sovyet Rusya aleyhine etkili bir biçimde çalışacakları düşünülmüşken, tam tersi gerçekleşir. Bir anlamda, beklenenin tersine, İngilizlikten çıkarak gerçekten Ruslaşmalarına yol açılmıştır.

Eco, evde köpek beslemekle, bu olay arasında koşutluk kurarak, uzun süre köpekle evde birlikte yaşamanın, sanılanın aksine, köpeğin insanlaşmasını değil, insanın (ifadenin olumsuz anlamında değil) köpekleşmesine yol açtığını iddia eder.

Örnek olsun, köpeğiyle birlikte yaşayan bir tanıdığım bütün birgününü köpeğininin ihtiyaçlarına göre ayarlardı. Zamanı, köpeğinin zamanına göre ayarlanmıştı.

Tekrar olsun, insanlardan uzaklaşma, sosyalleşme, bu arada, sevgi, şefkat, dayanışma arzusu gibi duygusal tavırlarını sadece hayvanlara kanalize ederek giderme, insanlarla toplumsal ilişkisi yoluyla gerçekleştireceği bir çok davranıştan feragat etmek gibi bir sonuç da doğurabiliyor.

Geçen Şubat ayında, soğuk bir havada, büyük bir süpermarket zincirinin büyük şubelerinden birine girerken, giriş kapısının biraz ötesinde kaldırım üzerinde battaniyelere sarılmış olduğu halde, pis bir döşek üzerinde yatan birisi vardı. Döşeğin etrafında, yatanın üzerinde ve ayak ucunda yatan sekiz on kedi bulunuyordu. Alışverişten sonra mağazadan çıktığımda, iki hanımın ellerindeki paketlerden döşeğin etrafına kediler için mama döktüklerine tanık oldum.

Bir kaç gün sonra, aslında nadiren gittiğim, aynı süpermarkete sadece merakımdan dolayı tekrar uğradım. Aynı kişi, aynı biçimde, aynı yerde yatıyordu. Yine kediler etrafında. Döşeğin etrafına serpilmiş kedi mamaları. Markete girince, bir çalışana, kapının dışında yatanın kim olduğunu sordum. Bilmediklerini, aylardan beri sabah mağazayı açtıklarında orada yatar halde gördüklerini, her akşam saat 6-7 sularında kalkıp gittiğini söylediler. Marketin çöplerinden beslendiğini de belirttiler.

Çıkışta, elinde küçük bir konserveyle kedileri çağıran yaş almış bir hanıma, bir market çalışanı etrafta, yerlerde çok mama olduğunu, kedilerin tok olduklarını, biraz ilerideki kedileri beslemesinin daha uygun olacağını söylüyordu.

Gelip geçenlerin, orada yaşayanların, o soğukta yerde yatan adama karşı bir kayıtsızlığı var. Kedilere gösterilen ilginin zerresi söz konusu değil. “Ya o, ya bu” basitliğine prim vermeden, “hem o hem bu” anlayışıyla, bunun üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Bir kaç hafta sonra başka bir süper marketin önünden geçerken, vitrininde bir ilan gördüm. Bir markanın kedi mamasında indirim yapıldığı, 1750 gramlık paketin şimdi 900 TL yerine 819 TL olduğu yazılıydı.

Şimdi, bu sokak hayvanları konusunda belediyler inisiyatif almalı, gönüllüleri örgütleyip, koordine etmelidir. Belediyelerin açacakları, yerleşim yerlerine uzak olmayan alanlarda (Çünkü sokak hayvanlarının beslenmek kadar sosyalleşmeye, insanlarla dostane ilişkiler kurmaya da ihtiyaçları var. Bunu unutmayalım), gönüllülerin maddi katkı ve çalışmalarıyla hayvanların sağlıklı bir ortamda yaşamlarını sürdürmeleri için önlemler alınmalıdır.

Zaten bir çok sayıda insan bu hayvanlara kendi başlarına, kendi olanaklarıyla bakmaya çalışıyorlar. Belediye bu çabaları, muhtarlıkları harekete geçirerek, teşvik ve koordine etmelidir.

Parasal kaynak belediyeler tarafından zorlanmadan yaratılabilir. Tabii belediyeler “oy getirecek” işlere kaynak ayırmayı tercih ederler. Böyle bir anlayışın egemen olduğu yadsınamaz. Bu bakımdan pek istekli olmayacaklardır.

Yeni kaynaklar da yaratılabilir. Endüstriyel hayvanların (evde beslenen endüstriyel köpekler de dahil) alım-satımından alınacak bir vergi, sokak hayvanlarının bakımına tahsis edilebilir (Temel besin maddesi olarak değerlendirilen hayvanlar bu kapsamın dışında kalabilir) . At yarışları, avcılık gibi etkinliklerden alınacak vergiler de bu sorunun çözümü için kullanılabilir. “Mama” satışlarından belli bir vergi alınabilir.

Öte yandan, bir heves için evlerine hayvan alıp, sonra hevesleri geçince onları sokaklara terk edenlere karşı da önlem alınmalıdır. Teknolojik olanaklar var. Evinde hayvan besleyenlerin hayvanlarının kayıt altına alınarak izlenmesi gerekir.

NOT:

Tarihini hatırlamıyorum, IŞİD bombalarının peş peşe patladığı zamanlar, Sultanahmet’te bir “canlı bomba”nın kendisini patlatarak, kızıl bir ateş topu halinde neredeyse minare seviyesine yükseldiği sabah Alman Çeşmesi yakınında bulunuyordum. Turizm sezonu olmaması ve sabah olması nedeniyle belki etrafta pek kalabalık yoktu. Sokak köpekleri vardı. Patlamanın etkisiyle, bir kaç köpeğin çılgınca, korku içinde yanıma koşarak geldiklerini, arkama saklanmaya çalıştıklarına tanık olmuştum. Sevip, okşayarak, sakinleştirmeye çalıştıkça, ayrılmak istemiyorlar, üzerime tırmanmaya çalışıyorlardı. Aynı sırada, bombadan yaralanmış bir kaç turist kadının “help, help” yakarışları da duyuluyordu tabii.

Beşar Esad ve diğerleri

Bölgemizde tarihsel olarak oluşmuş iki tür devlet ya da siyasal egemenlik anlayışı var. Birisi, büyük bir gücün, ya da çağımızda emperyalizmin, vesayetini kabullenmiş aksak egemenlik anlayışı. Diğeri, her zaman her türlü siyasal vesayet ilişkisini reddetmiş, amiyane bir tabirle, kendi göbeklerini kendileri kesmeyi göze almış devletlerin egemenlik anlayışı.

Birincisinin bölgemizde, Türkiye dahil, mebzul miktarda örneği var. İkincisinin iki tarihsel örneği Rusya ve İran; aşağı yukarı son 70 yılında da, Suriye.

Bu vesayeti reddeden ülkelerin işi özellikle emperyalizm çağında her zaman zor olmuştur. Burunları beladan çıkmaz. Ancak, ağır bedeller ödemeyi (iç ve dış savaşlar, büyük ekonomik yıkımlar) göze alarak siyasal egemenliklerini kararlılıkla uygularlar.

Bu devletler mevcut emperyalist hegemonya sistemine çok kısa denilebilecek dönemler için yani arızi olarak dahil olmuşlarsa da, bir tür tarihsel refleksle ve tabii halklarının devrimci inatçılığıyla oradan kurtulmasını bilmişler, her şeyi göze alarak kendi yollarını kendileri açmışlardır.

Bu söz konusu devletlerle kavgaya tutuşmak akıl kârı değildir. Kavgada onları dövdüğünüzü düşünürsüz, olay üzerinden sağlıklı düşünebilecek kadar bir zaman geçtiğinde, kavgayı sizin de kazanamamış olduğunuzu, dahası, kavganın devam ettiğini anlarsınız. Hatta Türkiye’nin Suriye’yi işgalinde olduğu gibi, kapana kısılmış olduğunuzu görürsünüz.

Hiç kuşkusuz bu devletler, siyasal egemenliği en üstte tutan güçlü bir bürokrasi (Bürokrasi tanım itibarıyla rasyonel bir devlet yapılanmasının ifadesidir), birincisiyle bağıntılı olmak üzere, güçlü bir liderlikle karakterize edilirler.

Bu yazıyı yazmamın nedeni, kendisini ideolojik olarak köklü bir egemen devlet anlayışının temsilcisi olarak gören Türk devletiyle, Suriye devletini güncel bir tartışma bağlamında karşılaştırmak.

Elbette Türk devletinin iddiası “kuruntu” olarak görülmek gerekir. O artık aklı eren çocukların bile zevk almadığı “parmak sembolleri” ile oynayıp duruyor.

Modern Türk devleti Tanzimat programının eseridir. Cumhuriyet onun zirve noktasıdır. Hiç kuşkusuz, Tanzimat bir uygarlık değiştirme programı olarak, eşine çok az rastlanan önemli ve büyük bir harekettir. Sürecin içinden öğrenerek çıkan, bir çoğu belki bir “bildungsroman”ın kahramanı olabilecek, süreci sürdürürken, “kendilerini de inşa eden” değerli bürokratlar tarafından yürütülmüştür.

Tanzimat’ın sorunu, ta başından büyük emperyal devletlerin, tabii özellikle B.Britanya’nın, vesayeti altına girmesi, devleti ekonomi-politik olarak bu vesayet sisteminin bağımlı bileşeni haline getirmeyi öngörmüş olmasıdır.

Bütün bir Cumhuriyet devri de dahil, bu vesayetten çıkılması hiç bir zaman samimi olarak düşünülmemiş, istenmemiştir.

Bununla ilişkili ikinci bir sorunu da, maddi sosyal dönüşümü, yani bir burjuva toplumu oluşturma hedefini tedrici bir konu olarak görerek, dönüşümü esas olarak kültürel alanda uygulamayı öngörmüş olmasıdır.

Bu metodoloji, Cumhuriyet’te de, şu da bu derecede, süregiden ikili yapıların birlikte var olmasına, hem devleti hem de toplumu kat etmesine neden olmuştur.

Özcesi, mesele bir siyasal iktidar tekniği olarak, “jakobenlik” (Siz, mesela, jakoben olmayan modern bir İslamcı hareket biliyor musunuz?) falan değil, emperyalist vesayettir.

Şimdi, Türk devleti 1945 sonrasındaki soğuk savaş dönemi sona erince, boşluğa düştü. Devlet içinde vesayet koşullarında iş görebilen kadrolar arasında kafa karışıklıkları, “zamanın ruhu” nu kavrayamamaktan kaynaklanan, “görüş” değil, “görüşsüzlük” ayrılıkları baş gösterdi.

Sonra malum vasi yardımına koşup, BOP stratejisinin isterleri doğrultusunda, süreç içinde, kontrolü yeniden sağladı. Suriye’ye yönelik saldırıda tanık olunduğu gibi, pis işlerini gördürmek de (iktidar ve muhalefetiyle) yenilenen devleti bir araç olarak kullandı (Bu arada bazıları Suriye’de bir iç savaştan söz ediyorlar. Bu doğru değil. Suriye emperyalist işgalcilerin saldırısına maruz kaldı. Bugün de Amerikan ve Türk işgali kısmen devam ediyor. Bunların kullandıkları İslamcı ve Kürt milliyetçisi maşalara fazla takılmamak lazım).

Bugün Türkiye devleti, eski vesayet sistemine göre oluşturulmuş kurumları çökmüş ya da içleri boşaltılmış, iktidar ve muhalefetiyle, varoşlardan, kasabalardan devşirilmiş, dolayısıyla yağmacı kültürsüzlüğe teşne, son derecede çapsız, kalitesiz figürler tarafından çekip çevrilen, senaryosu sette yazılan arabesk filmler gibi, fiilen anayasası dahi olmayan bir görünüm sergiliyor. Rasyonel bir devlet yapısından söz edilemiyor. İşler el yordamıyla, “idare” ediliyor.

İktidar koalisyonları da eski vesayet sisteminde gördüklerimizden farklı. Her bir tarafın kendisine ait “paralel” bir devletçiği var. Kendi ordusu (Mesela şu özel kuvvetler MHP’nin devletteki silahlı kanadı gibi görülebilir), kendi polisi, kendi adliyesi vesairesi var.

Her kafadan bir ses çıkıyor. Bugün “iyi” olarak ilan edilen, ertesi gün “kötü” leniyor. Sözlerin bir anlamı kalmamış, haliyle bu koşullarda, bir politika, bir program olamıyor.

Sadece rejimin iktidarı değil, muhalefeti de bu durumda. Yeni bir durum da değil. Yalnız, giderek kötüleşiyor.

Bir Tayyip Erdoğan’ın Suriye konulu konuşmalarına; bir de Özgür Özel’in “Şam buluşması” açıklamalarına bakınız. İkisi de gayri ciddi, dolayısıyla kaale dahi alınmayan konuşmalar. Özel adına, bir de, şu son “ışık söndür-aç” kepazeliğini yanına ilave edin.

Sonra da bugünkü haberlerde, Esad’ın basına yaptığı ayaküstü açıklamalarını dinleyiniz. Orada, kurumsal devlet aklı, devlet serin kanlılığı, rasyonellik, yani bizde itibar gören bir ifadeyle, “devlet adamı” konuşuyor.

Bir liderlik var. Çünkü kurumsal siyasal egemenlikten ne pahasına olursa olsun vazgeçmeyen, ona dayanan bir özgüven var.

Türkiye, İran, İngiltere, Fransa ve ABD…

Trump’a yapılan suikast girişimi, bireysel de olsa (ki ABD’de bu tür suikastler genellikle “tek kişinin girişimi” görünümüne sahiptir), sonuçları itibariyle jeo-ekonomi-politik bir olaydır. Emperyalizm çağında, özellikle de onun can havliyle saldırganlaştığı koşullarda, bütün terör eylemleri, ister bireysel, ister (son bir örneğine Rusya’daki saldırıda tanık olduğumuz gibi) örgütsel görünümlü olsun, jeo-ekonomi-politik olaylardır.

ABD’de, emperyalist savaş örgütü NATO’nun bir zirve toplantısından sonra gerçekleşen bu suikast olayını da, nedeni, kimin başkan yapılmak istendiğine dair saiki, yapanı kim ya da kimler olursa olsun bu açıdan değerlendirmek gerekir.

NATO zirvesi, ABD’de Trump’ın seçimi kazanma olasılığının yükseldiği, Biden’ın sağlık koşullarının olası bir dört yıllık dönemi sürdüremeyeceği kadar kötüleştiği, ve tabii ABD devleti içindeki yarılmanın, hatta taraf olan kanatların kendi içlerinde bile, derinleştiği koşullarda gerçekleştirildi.

Aslında, son on yıllarda, ABD “establishment” ı içinde ilk ciddi yarılma, büyük ekonomik kriz sonrası, 2009’da Cumhuriyetçi kanat içinden yükselen Tea Party’nin ortaya çıkmasıyla baş gösterdi. Trump da esasen bu yarılmadan çıktı dersek yanlış olmayacaktır.

Tea Party hareketi, ABD hegemonyasının 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren, özellikle Vietnam Savaşı bu yönde çok etkili olmuştur, içine girdiği önlenemeyen düşüş sürecinin (Aslında bu süreç 40’lı yılların ikinci yarısından itibaren süreğenleşen stagnasyon-finansallaşma-finansal kriz döngüsü görünümünde Amerikan hegemonyasını istikrarlı olarak zayıflatmaktaydı), SSCB’nin çöküşünden sonra yapılan çıkış hamlelerinin bir sonuç vermeyip, 2008 kriziyle ilan edildiği gibi, daha da ivmelenmesiyle bir tepki, yeni ve farklı bir siyasal arayış olarak doğdu.

Vietnam Savaşı’nın ABD hegemonyasının bütün defolarını gözler önüne serdiği koşullarda, Nixon yönetiminin mevcut uluslararası para sisteminde, yani kendi sistemi içinde, öz-tanımsal iddiasının aksine, hiç de demokratik denilemeyecek tarzda, aldığı radikal karar, ABD’nin maruz kaldığı söz konusu ekonomik sıkıntıların baskısı altında gerçekleşmişti.

ABD o zaman (bugün de olduğu gibi) dünyanın en gelişmiş üretici güçlerine sahipti. Ama yine de bu ayrıcalığın sürdürülmesinin zorlaştığı görülüyordu. ABD ekonomisi, artık eskisi gibi, kendi iç dinamizmiyle ihtiyaç duyduğu sermaye miktarını yaratamıyordu. Bunun telafi edilmesi, kendi ekonomisine dışarıdan, diğer ekonomileri kendisine entegre ederek, sermaye akışını sağlamakla olanaklı olabilecekti. Bu anlayış elbette doların uluslararası konumunu çok daha stratejik hale getirecekti.

Buysa, malların ama özellikle para sermayenin ABD hegemonyasının isterleri doğrultusunda serbestçe dolaşımını temin etmekle mümkün olabilirdi. Jeo-ekonomi-politik engeller aşılmalıydı. Ancak, mevcut dünya düzeni içinde (2.D.Savaşı sonrasında oluşturulmuş, temelde kapitalist ve sosyalist olarak iki farklı toplumsal-ekonomik sisteme dayanan, “soğuk savaş” düzeni içinde), ABD ihtiyaç duyduğu bu çıkışı gerçekleştiremeyecekti.

Stratejisini öncelikle SSCB ve etrafındaki (ki bunlardan bazısı, dünyayı diyalektik ve tarihsel olarak yani tüm boyutları, değişkenleri, çelişkileri içinde kavrayabilme yeteneğine sahip olmayan, kendi başına, yani SSCB olmadan, varlığını sürdürebileceğine inanan küçük-burjuva egoların yön verdiği, en hafif bir tabirle, kendilerini fazla önemseyen, kimi sola, bazısı sağa abanan, klikler tarafından yönetilen sosyalist ülkelerdi) dünyanın saf dışı edileceği şekilde takviye etti.

SBKP’nin nomenklaturanın (1) restorasyoncu anlayışına teslim olup, revizyonist bir siyasal kadronun egemenliğine girmiş olması ona yönelik itirazların, onun ortadan kaldırılmasını talep eden anti-sovyet yıkıcı siyasal programlara (doğrudan ya da dolaylı) destek verilmesini haklı çıkaramazdı. O malum bazılarının bindikleri dalı kestikleri aşikârdı. Siyaset söz konusu olunca, bunun (yani ahmaklığın) bilinçli mi bilinçsiz mi yapılmış olduğu sorgusu anlamsızdır. Özellikle de beklenen neticesini verdikten sonra.

Neyse. ABD’nin söz konusu stratejisi çerçevesinde attığı ilk büyük adım Çin’i, amiyane tabirle, kafakola almaktı. O sıralarda, Sovyet tarzı bir restorasyonun önüne geçmek niyetiyle yapıldığı iddia edilen (ki bu bakımdan ve gereği yapılmış olduğu ölçüde, anlaşılırdır ve meşrudur) Büyük Proleter Kültür Devrimi, sonuçları itibariyle, SSCB’yi de kendisiyle birlikte bir karşı-devrime götürecek süreci tetiklemişti. Çin’de Kültür Devrimi’nin “kapitalist yolcular” olarak öncelikli hedef seçtiği iki figürden biri olan (En önceliklisi, 1969’da öldürülen Liu Shaoqi idi. Aklıma gelmişken, şimdiki başkan Xi’nin babası da o zaman başbakan yardımcılığı gibi bir konumda bulunuyordu. O da hedef alınanlar arasındaydı. Görevden alınmış, hapse atılmış, “itibarı iade edilmiş”, üst düzey bir yöneticiydi. Ancak babası devrimciler tarafından hedef alındığı sırada, ablası öldürülmüştü. Bütün bu olup bitenler karşısında şimdiki başkan Xi küsmedi. Karşı devrimci olmadı. Tersine, devrimcilerin saflarında mücadelesini sürdürdü.) Deng Xiaoping’in bizzat Mao’nun girişimiyle tekrar yönetime dahil edilip sona ermesiyle, dünya sosyalist sisteminin çökertilmesi yolunda çok önemli bir mevzi kazanılmış oldu ( Özellikle 1979-80 yılları arasında, SSCB’nin ve bağlaşıklarının emperyalistler, Çin ve İran dahil müttefikleri tarafından kuşatılması sıkılaştırıldı. Nato’nun g.doğu kanadını sağlama almak için Türkiye’de bir askeri darbe gerçekleştirildi. Vatikan anti-Sovyet siyasal-ideolojik mücadelenin içine doğrudan dahil edildi. Bu arada, FED’in aldığı ekonomik önlemler de SSCB’ye yönelik saldırının takviye edilmesi gibi bir işlev de görüyordu).

Restorasyon söz konusu olduğunda, sosyalist dünyanın liderliği artık Çin’e geçmişti. SSCB’deki nomenklaturanın ve onun egemen olduğu SBKP’nin (öncesini geçelim) 1956’dan itibaren yapmak isteyip de, yapamadığını gerçek bir teorisyen olan Deng liderliği altında ÇKP başardı. (Evet, gerçek bir teorisyen, teorisyenlik gerçekliğe müdahale kapasiteyle alakalıdır. Eskiyi yıkıp yeniyi kurma dönemleri gerçek teorisyenlere ihtiyaç duyar. Bu bakımdan bugünkü Çin’in asıl kurucu lideri olan Deng Xiaoping’ dir( Şunu her zaman vurgulama ihtiyacı duymuşumdur: Deng Xiaoping’in önünü açan, onun basacağı zemini düzleyen Mao’dur. Hatta bu sürecin ta Lin Biao’nun tasfiyesinden itibaren başlatılmış olduğunu söylemek de meşrudur. Öte yandan, “Dörtlü Çete” daha Mao’nun sağlığında boşa düşürülmüştü. Bundan hiç kuşku duymamak gerekir).

Evet Deng Xiaoping, bir revizyonist olsa da, Lenin ve Stalin gibi gerçek teorisyenlerdendi. Otuzlu ve kırklı yıllardaki kurtuluş savaşına ve iç savaşa başarıyla komuta eden Mao için aynı şeyi söyleyemeyiz.

Ne “pis işler” in gördürüldüğü “kasaba adamı” Hruşçov, ne de onu kullandıktan sonra bir kenara atmış olan ardılları teorisyen çapına sahiptiler. Siyaseten ancak dar alanda top çevirebilecek; entelektüel anlamda da, başta Suslov olmak üzere, ancak geviş getirebilecek kadar çapları vardı.

Ha bu arada, teorisyenleri entelektüel gevezelerden, politbüro toplantılarında Fransızcadan Balzac, Almancadan Freud okuduğu için “entelliği” övülen hastalıklı, işbirlikçi Trotski gibi tiplerden ayırmak gerekir. Trotski demişken, onun ve daha sağlığındayken kontrolünden çıkmış Trotskist hareketin ayakta kalan son parçalarının da, “stalinizm” in ve daha sonra da “reel sosyalizm”in tasfiyesinden sonra nasıl etkisizleştirildiğine, bir kenara atıldığına tanık olduk.

Deng Xiaoping liderliği altında ÇKP başardı. Deng Xiaoping hem Çin’in hem de SSCB’nin kapılarını açan çilingir işlevi gördü. SSCB’nin çöküşü ÇKP’yi hem tuttuğu yolda daha da cesaretlendirdi, hem de karşı-devrimcilerin daha hızlı yol alınması için yapabilecekleri baskı olasılığı yüzünden kaygulandırdı. Yani karşı-devrimcileri de cesaretlendirdi.

Bugün Çin’de hakim üretim tarzı kapitalist. Ancak politik olarak bir tür sosyalist yönetim var. Daha doğrusu sosyalist olduğunu iddia eden bir yönetim var. Evet, devlet ÇKP’nin kontrolünde. Bununla birlikte, ÇKP’nin marksist-leninist bir sosyalizmi değil, Çin’e özgü pragmatik bir tür sosyalizmi savunduğu bizzat parti tarafından öne sürülüyor. Bu arada, Çin Halk Kurtuluş Ordusu da hâlâ devlete değil, partiye bağlı. Bu da proletarya diktatörlüğünün (Çin söz konusu olduğunda, “bürokratik diktatörlük” olarak okumak gerekir) uygulanması bakımından çok önemli bir konu tabii. Proletarya diktatörlüğü altında bütün silahlı güçlerinin, bu arada ana istihbarat örgütünün de, partinin kontrolünde olması gerekiyor. Piyasa ekonomisi bu sosyalist olduğunu iddia eden yönetimin kontrolünde işliyor. Yani hedefinin sosyalizm kuruculuğu olduğunu belirten görece demokratik ya da liberal bir “bürokratik diktatörlük” uygulaması olduğu söylenebilir.

Tekrar olsun, bu diktatörlüğün sınıfsal içeriği proleter değildir. Çin’de parti içi mücadeleler her zaman dil faktörü, mesafe ve kapalılık yüzünden, SBKP’de olduğu gibi, pek dışa yansıtılmadı. Bu yüzden, elde sağlıklı değerlendirmeler yapılmasına olanak tanıyacak bilgiler yok. Mesela, SBKP’nin restorasyoncu liderliği açıkça Stalin’i hedef alıp, mahkum ederken, ÇKP revizyonizmi Mao’yu açıkça hedef almadı. Dörtlü Çete tabir edilen klik üzerinden dolaylı olarak hedef aldı. Maoizmi değil, Mao’yu, onun yaptığı yanlışları hedef aldı.

Bu bakımdan, her şeyden önce, ÇKP’nin inandırılıcılığı sorgulanmalıdır. Keynesçi bir anlayışla yürütülen piyasa ekonomisini sosyalizm gibi sunmak açık sahtekârlıktır. Öte yandan, Çin’in sosyalizm kurmak sürecinde olduğu iddiasını doğrulayan somut uygulamaları da görmüyoruz. Bugünkü Çin’i sosyalist yapan nedir, iddia sahipleri açıklamalıdır.

Kapitalist dinamiğin sadece altıyla değil, üstüyle de bütün bir toplumu kuşatma olasılığını ihmal edemeyiz. Ampirik olmak ampirist olmak anlamına gelmez. Halen Çin karakteristikleriyle yürütülen karma bir kapitalist ekonomik işleyişi görüyoruz. Ancak, devlet iktidarının şu an için burjuvazinin elinde olduğunu da söyleyemeyiz. Sosyolojik olarak Sovyet nomenklaturasına benzediğini düşündüğüm bir “reformist” bürokratik kadro işleri çekip çeviriyor.

ABD’ye dönelim. Bu devlet, daha önce bir çok kez belirtmiştim. Çıkarları, öncelikleri bakımından rekabet halindeki oligarşiler içinde örgütlenmiş bir burjuva diktatörlüğüdür. ABD’de bugüne kadar, örneklerini Avrupa’da gördüğümüz tarzda, bir faşist diktatörlüğün zuhur etmiş olmamasının da en önemli nedeni bence budur.

Ancak, şunu da belirtmek gerekir: ABD, sanılanın aksine demokratik gelenekleri hayli zayıf olan bir ülkedir. Bir kere, devrimi demokratik değildir. Cumhuriyet formuna aldanmamak gerekir. Britanya sömürgecileri bertaraf edilmiş, ancak, mesela, kölecilik tasfiye edilmemiştir. Tersine, devrim liderlerinin köleleri vardı. Bazı anti-federalistlerin, “devrimle ve yeni anayasayla kurulmak istenen despotik bir aristokrasi” dir biçimindeki itirazlarını ciddiye almak gerekir (İlgilenenler Herbert Storing’in Anti-Federalist Papers’ına baksınlar) .

ABD’de cumhuriyet ve demokrasi teması asıl olarak 1820 başkanlık seçimi sırasında çok ihtiyaç duyulan popülist söylemden kaynaklandı. Her geçen gün plütokratik karakteri fark edilen oligarşik burjuva yönetiminin kamuflajı için gerekli görüldü. Bilindiği gibi, bu işin bayraktarı da, 1830 tarihli Yerlileri Ortadan Kaldırma Yasası’nın yapıcısı ve uygulayıcısı, “yerli” katili “demagog” nam Andrew Jackson’dı (1767-1845). İki dönem ABD başkanlığı yapmıştı (1829-1837).

Buna rağmen, orada bazı demokratik haklar elde edilip, bazı demokratik kurumlar oluşturulmuştur. Ancak, bu da kadın ve erkek işçi sınıfının kararlı, kanlı uzun mücadelesiyle olanaklı olabilmiştir.

Halen de ABD’de, “Electoral College” ve “Supreme Court” gibi hiç de halkın doğrudan siyasal iradesinin belirleyici olmasıyla bağdaşmayan (Halen Çin’i, İran’ı bu bakımdan eleştirenlerin dikkatine sunulur) kurumlar varlıklarını sürdürüyor.

“Demokrasi”, ABD’de her zaman bir ideolojik kılıf olmuştur. Anti-demokratik uygulamalar denilince, genellikle savaş sonrası McCarthycilik akla gelir. Oysa, McCarthycilik orada, değişen içeriği ve vurgularıyla, hep vardır. Özellikle de, Wilson’ın başkanlığı döneminde, kesin olarak terk edilen izolasyonist siyasetten sonra.

Hatta yirminci yüzyılın ilk önemli Mccarthycisi, Ekim Devrimi koşullarında başkanlık yapan, devrimi ezmek için oluşturulmuş askeri koalisyona dahil olmuş Wilson’dır. Bu arada, Türkiye’ye işgalci askeri kuvvetler gönderilmesi de onun emriyle olmuştur.

Wilson, dışa açılan Amerikalı girişimcilere hitaben yaptığı bir konuşmada, “gittiğiniz yerlerde, sadece maddi Amerikan ürünlerini pazarlamayın, Amerikan ilkelerini de pazarlayın, sizin böyle bir misyonunuz da olmalıdır” der (Bkz. Vittoria de Grazia, Irrestible Empire). “Demokrasi”, “ulusal haklar”, “insan hakları” gibi temalar etrafında kolonyalist Britanya İmparatorluğu’na karşı olarak yeni-sömürgeci ABD emperyalizminin ideolojik omurgasını oluşturan da Wilson’dı.

“Amerikan demokrasisi”, bildiğimiz anlamda, ekonomik konum eşitliğine, iradi olarak seçimler yapabilme özgürlüğüne, farklıyı tanıyıp, onunla yaşamayı kabullenmeye değil, ortak yaşam tarzına, ya da isterseniz ortak alışkanlıklara sahip olmaya dayanır (yukarıda adı geçen kitapta bolca örnekleri veriliyor).

Uzatmayalım. Bilindiği gibi, ABD hegemonyası, üretim, finans ve askeri güç olarak tanımlanan bir sacayağı üzerinde yükselir (Enformasyon alanındaki hegemonyası da üçünün etkileri olarak somutlanır). Bugün itibariyle bu üç alanda da, ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya olduğu, gerilemekte olduğu açıktır.

Hatta üretim alanındaki hegemonyasını büyük oranda yitirmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. ABD halen üretici güçlerin en gelişmiş halde bulunduğu ülke olsa da, bir çok Amerikalı burjuva iktisatçının hemfikir olduğu gibi, bu güçleri yenileme, modernize etme kapasitesi son otuz küsür yılda sürekli daralmaktadır. Çin’in rekabeti bu sürece neredeyse geri döndürülemez bir nitelik kazandırmıştır.

Finansal alandaysa, doların stratejik konumu dolayısıyla direnebilmektedir. Askeri sahadaki gücüyse, tartışılmazdır. Zaten bu sonuncusu olmasa, diğer ikisini sürdürmesi de çok zor olurdu. Özellikle doların söz konusu konumunun sürdürebilmesinde, Amerikan askeri gücü çok önemli bir rol oynuyor.

Ne olursa olsun, bu haldeyken dahi, ABD’nin hegemonik kapasitesini hafife almak ahmaklık olur.

Bugün ABD, Çin’i başlıca stratejik bir rakip olarak görüyor. Onu çevreleyerek, gelişmesi için ihtiyaç duyduğu hareket alanını daraltmak istiyor. Çin’in ekonomik faaliyetlerini engellemeye çalışıyor. Bunlar hepimizin gözü önünde cereyan ediyor. ABD, bu hedefine ulaşabilmek için halen en gelişmiş düzeyinde bulunan üretici güçlerini, doların konumunu, tekelci ayrıcalıklarını ve tabii askeri gücünü de kullanıyor (İnternette baktım, ABD’nin sadece 2022’deki askeri harcaması 1,5 trilyon dolardan fazla).

Tabii, ABD’ye meydan okuyan rakipleri de boş durmuyorlar. En önemlisi, geri adım atmaya yanaşmıyorlar. ABD bu rakiplerine karşı bir savaşı göze alsa, hatta o savaşı kazansa da, elde ettiği bir sefil “Pirus zaferi” mesabesinde olacaktır. Bunu da görüyor.

Bunu en çok da, bugün siyaseten Trump’ın temsil ettiği oligarşiler görüyorlar. Evet, onlar da Çin’in en büyük ve en tehlikeli rakip olduğunu kabul ediyorlar. Ancak Çin’le yapılan mücadelenin yol ve yöntemlerini kısmen doğru bulmuyorlar.

Sonra, bu mücadeledeki NATO üyeleri dahil olmak üzere mevcut ittifaklarını sorguluyorlar. En önemlisi, Rusya’nın kazanılmasını, böylece Çin’in çok önemli bir müttefikinin elinden alınmasını istiyorlar. Rusya’sız bir Çin’in geriletileceğini, en azından, çok daha sınırlı bir alanda hareket edebileceğini belirtiyorlar. Yani vaktiyle, Kissinger diplomasisinin Çin’e yanaşarak, SSCB’nin kuşatılmışlığını dayanılmaz noktalara vardırma siyasetine benzer bir anlayışın uygulamaya konulmasını talep ediyorlar.

Hatta doğrudan ifade etmeseler de, Çin sorunu bakımından, Rusya’nın, NATO’dan daha değerli bir müttefik olabileceğini haklı olarak ima ediyorlar. Trump bu yüzden NATO’nun genişlememesi gerektiğini sıklıkla vurguluyor.

Bundan başka Trumpçılar, ABD’nin kapasitesinin ötesinde, çok dağılarak uyguladığı, sönümlenme sürecindeki hegemonyasının ömrünü uzatabilmek ya da olası bir yeniden yapılandırılmasını sağlamak için onun çıkar alanlarının yeniden gözden geçirilmesini, bu bağlamda, kısmen de olsa, bir süreliğine de olsa, vaktiyle terk edilmiş olan izolasyoncu anlayışın yeniden düşünülmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Bu bakımdan aslında, pratikte çok kutupluluğa kapı da aralamış oluyorlar.

Bütün bu siyasal anlayışa, ağırlıklı olarak Demokrat Parti tarafından temsil edilen ( Her iki parti içinde de benzer ve farklı siyasal konumları savunanlar var tabii. Bunu ihmal etmeyelim), yine ağırlıklı olarak askeri-sanayi kompleksleriyle artık iç içe geçmiş finans oligarşileri karşı çıkıyorlar.

Onlara göre, Çin’i geri püskürtmek için Avrupa, Rusya ve Japonya’nın dize getirilmesi önceliklidir. Avrupa ve Rusya’yı kafa kafaya tokuşturarak bunların enerjilerini tüketmelerini sağlamak, böylece Çin’den sonra hesaba katılması gereken en önemli rakip olarak Avrupa’nın (Almanya olarak da okunabilir) defterini dürmek gerekiyor. Daha sonraki adımda da, Japonya Çin’in üzerine salınmak istenecektir. Böylece yeni bir Amerikan yüzyılının başlaması olanaklı olabilecektir.

Yani bu didişmeler, sofrada “ara sıcaklar” işlevi gören savaşlar, ve tabii 2008’den beri ısrarla vurguladığım yaklaşmakta olan (her şeye rağmen önlenebilir de olan) “büyük felaket”, basitçe, Çin, Rusya ve NATO arasındaki hadisat olarak görülemez. Bunlar hepsinden önce emperyalistler arasındaki el ense çekmelerdir. SSCB’nin ortadan kalkması, emperyalist güçleri ve onun boşalttığı alanda yükselen Çin dahil yeni kapitalist güçlerin meydan okumaları emperyalistler için “eski güzel günler” in sona erdiği anlamına gelmektedir.

Yeni bir dünya düzeninin doğum sancıları ayyuka çıktı. Bir kere daha ihtiyaç duyulan ebeliğin niteliğini, “tarihte zorun rolü” nü yadsımadan düşünmek zaruret oluyor.

Öte yandan, 2024 yılının ilk aylarından itibaren Türkiye, İran, Fransa,İngiltere gibi siyaseten kritik konum arz eden ülkelerde, peş peşe seçimler yapıldı. Bu seçimlerin dünya siyaseti bakımından ne anlama geldiklerini tam olarak Kasım ayındaki Amerikan seçimleri sonrasında kavrayabileceğiz.

Bu ülkelerden Fransa ve İngiltere’de belli ki emperyalistler, an itibarıyle, daha eşitsiz, gerici, daha savaşçı, kısacası, daha fütürsuz politikalar izlenmesini talep ediyorlar. Bu “pis işleri” ni genellikle “sol” a yaptırmayı tercih ettiklerini bu kadar tarihsel deneyimden sonra iyice bellemiş olmamız gerekir.

İran’da, daha önce “İran’daki seçimler” başlığı altında yazmış olduğum yazıda da belirtmiştim, Reisi’nin ölümünün jeo-ekonomi-politik sonuçları olacaktır. Reisi ile birlikte İran tamamen Rusya ve Çin eksenli kutba yönelecek, İran’ın bu yeni siyasal çizgisi, S.Arabistan, Mısır, Türkiye gibi ülkeleri de, aynı doğrultuyu tercih etmek bakımından cesaretlendirebilecekti. Tabii böyle bir durumda, İsrail’in işi de iyice zorlaşacaktı.

Şimdiki reformist denilen başkan, özellikle son 25-30 yılda palazlanmış, Reisi’nin siyasal çizgisine muhalif, Batı ile (“adım adım”) entegrasyon yanlısı, İran teokratik yönetimi, isterseniz “mollalar” da diyebiliriz, içinde de ağırlığı olan İran finans-kapitalinin siyasal temsilcisidir.

Belki, tabii seçimi kazanırsa, Trump’ın başkanlığa resmen başlayacağı 2025 yılı başlarında, malum “nükleer antlaşma” ile ilgili çağrılar duyabiliriz. Biliyorsunuz, bu antlaşmanın siyasal-simgesel ifadesi, teknik metinle sınırlandırılamayacak kadar zengindir.

Türkiye’ye gelince, CHP’nin içinde yer alacağı bir değişim olasılığı artmaktadır. Direnen ya da ayak sürüyen düşecek. AKP rejimi bazı tadilatlarla restore edilecek. Türkiye Batı’ya daha yakın bir görüntü verecek.

Elbette, halk sınıfları bakımından ve dünya çapındaki anti-emperyalist mücadele açısından rejimin siyasal anlamı değişmeyecektir.

Ancak, direniş güçleri için sadece ulusal değil, uluslararası alanda da, yeni ve değerli olanakların, fırsatların ortaya çıkacağı açıktır.

NOTLAR:

(1) Nomenklatura bir toplumsal sınıf değil, bürokrasiye de eşitlenemez. Bu, parti içinde fiilen örgütlenmiş, devleti, tabii bürokratik kadroyu da, de şu ya da bu ölçüde kontrol edebilen, belirleyebilen kendisini sahip olduğu maddi ve (prestij gibi) manevi ayrıcalıklarla donatmış grup ya da grup ittifaklarıdır. Kendilerini sadece siyasal fikri konumlar anlamında değil, ortak olarak paylaştıkları bürokratik, teknokratik davranış biçimleri, yönetim anlayışı, ahlaki tutumlar olarak da diğer toplum kesimlerinden ayıran ideolojik konumlara sahipti.

Bunların yaşam standartları, tüketim alışkanlıkları, kısacası, refahı pekala bir burjuvanınki kadar olabilir, ya da en azından, onunkiyle kıyaslanabilir. Ancak bu durum onları bir toplumsal sınıf haline getirmez. Üretim araçları üzerinde mülkiyet hakları yoktu. Sadece onların kullanımıyla ilgili kararlar üzerinde belli bir etkileri vardı. Olguyu Marx’ın sınıf kavramından çok, M.Weber’in prestij ya da statü grubu kavramlaştırması etrafında tartışmak daha isabetli olacaktır.

Sovyet toplumu söz konusu olduğunda, elbette orada toplumsal-siyasal olarak örgütlenmiş bir sınıf olarak burjuvazi yoktu. Ancak, özellikle de yeraltı ekonomisinin yol verdiği ölçüde tek tek, şuradaki ya buradaki burjuvalar vardı (Nomenklatura hakkındaki de dahil olmak üzere, bu saptamalar -büyük ölçüde- bugünkü Çin için de geçerlidir. Ancak, unutmayalım Deng Xiaoping zamanından beri ÇKP’nin kararlılıkla uyguladığı bir stratejisi var. Bu SSCB’de yoktu.).

SSCB’de bu nomenklatura ile işçi sınıfının çıkarları da antagonist değildi. Çünkü ikisinin de varlığı, sistemin sürdürebilir olmasına bağlıydı. Nomenklatura söz konusu olduğunda, çöküş sorununu, nomenklaturanın sistemin sürdürebilmesi bakımından rasyonel davranma kapasitesini, kendisinin oluşmasında rol oynadığı iç ve dış etkenlerin bastırdığı koşullarda, yitirmesi etrafında tartışmak daha doğru olur bence.

Nomenklaturanın etkisi altında SSCB, reel ekonomik büyüme dahil en kritik sosyo-ekonomik göstergelerde 70’li yılların sonundan itibaren istikrarlı olarak gerilemeye başlamıştı. Nomenklaturanın partide ve devletteki etkisinin artmasıyla bu gerileme davranışı arasında koşutluk vardır.

Bu arada ilave edeyim, nomenklatura 20.Kongre’den sonra ortaya çıkmadı. 20.Kongre’de iktidarı aldı. Örnek olsun, daha 30’lu yılların sonlarında, Rusya’nın, çöküşten sonra adı tekrar Samara yapılan Kuybişev (Kuybişev bolşevik hareketinin yiğit bir evladıydı. 1935’teki ölümüne kadar politbüro üyesi, Gosplan’da çok önemli işler başarmış bir askeri doktordu. Ölümünden sonra bir süre görev yapmış olduğu Samara oblastına onun adı verilmişti) şehrinde, yerel parti yöneticileri, sadece kendi çocuklarının öğrenim göreceği bir okul açmak için girişimde bulunuyorlar, bunu orada görevli bir öğretmen Stalin’e duyuruyor, Stalin de bu girişimi önlüyor. Ama sadece haber aldığı bir girişimi önlemiş oluyor. O kadar. Stalin hayatının sonuna kadar kendisini, partiyi ve devleti kuşatmış bu güçlerle mücadele etmeye çalıştı.

1947’den itibaren açık bir biçimde giriştiği proletarya diktatörlüğünü katılımcı anlamda demokratikleştirme girişimleri nomenklaturanın büyük bir direnişiyle karşılaştı. 1952’de partideki liderlik konumu anlamlı ölçüde zayıflatıldı. Ölümüyle ilgili söylentiler de, muhtemelen, bu son mücadelesiyle ilişkili olmalıdır.

1924-1966 yılları arasında toplumsal konumlarına göre komünist partisi üyeleri (T.H.Rigby: Communist Party Membership in the U.S.S.R. 1917-1967, Princeton University Press, 1968)

Yukarıdaki tabloya bakıldığında, Stalin döneminde parti üylerinin yarısından fazlası sanayi işçisi; yüzde 20-25’i köylü (muhtemelen çoğu tarım işçisi); nomenklatura saflarını oluşturacak beyaz yakalı ve diğer mesleki kategorilere dahil üyelerin oranı yüzde 10 civarında. 1956’ya geldiğimizde, parti üyeleri arasında beyaz yakalı ve diğer mesleklerden kişilerin oranı üyelerin yarısını buluyor. Sanayi işçisisayısıysa, dramatik olarak düşüyor. Bu çalışmayı yapan Rigby anti-komünist, anti-Sovyet bir sovyetolog. Troçki’nin Stalin devrinde partinin üye kompozisyonuyla ilgili iddiaları da boşa düşürülmüş oluyor. Rigby’nin kitabının 1976’daki ikinci basımında aynı oranlar 1971’de sırasıyla 40.1, 15,1 ve 44.8; 1976’da, yüzde 41, 13,9, ve 44.5 olarak veriliyor. Yani, 1956’dan itibaren nomenklatura saflarını oluşturan beyaz yakalı ve üst düzey menajerlerin oranı, sanayi proletaryası ve köylü emekçiler aleyhine yükseliyor. Kısacası, “tüm halkın devleti” nde, beyaz yakalı ve yüksek kademedeki yöneticilerin kontrolü artıyor.

Stalin’den nefret, “kişiye taparlık” edebiyatı, hiç kuşkusuz, nomenklaturanın eseridir. Nomenklatura Stalin söz konusu olduğunda Trotski’nin söylemini tekrar etmiştir. 20.Kongre’de (kendisi de erken yirmi yaşlarında Trotski çevresinde yer almış bir figür olan) Hruşçov’un eleştirileri aslında Trotski’nin eleştirileridir.

Trotski’nin “sürekli devrim” çizgisi otuzlu yıllardan itibaren anti-sovyet bir politik konuma doğru evrildi. Anti-sovyetizm soğuk savaş devrinin anti-komünizmi oldu. Emperyalistler, “reel sosyalizm” ve dolayısıyla sovyet sosyalizmi karşısında konumlanmış hemen hemen bütün sol, sosyalist, komünist söylemleri desteklediler. Teşvik ettiler.

Sovyet deneyiminin en önemli arızalarından birisi, bence, parti ve devlet ilişkilerinin iyi düzenlenememiş, çapraz denetim mekanizmaların etkili biçimde oluşturulamamış olmasıdır. Bu sayede, komünist olmayan çok sayıda kariyerist ta Komsomol’dan başlayarak parti üyeliğini basamak olarak kullanmışlardır. Parti örgütleri giderek “parti-kartı taşıyan komünistler” lehine, gerçek komünistlerin etkisizleştirileceği, hatta dışlanacağı yapılara dönüştürüldüler.

Elbette, yeni bir düzen kurmaya girişildiğinde, bu girişimin içinde yer alan, onun çeşitli düzeylerdeki yönetiminde görevli özneler ile bu yeni süreç arasında, sadece sınıfsal değil, hatta daha çok kişisel çıkar ve beklentilere referans veren çelişkiler ortaya çıkar. Malum, bunlar ilgili taraflar veya kişiler tarafından genellikle kişisel çıkar boyutu gizlenerek, hatta bu tür çıkar birlikteliklerinin yol verdiği gruplaşmalarda ideolojik kılıflar içinde sunulmaya çalışılır. SSCB’de de, özellikle 1930’lu ve 1950’li yıllarda, bu tür çelişkilerin şiddetlendiğini görüyoruz.

Örneğin, çoğu 1918’den beri görevde bulunan parti ve devlet kadrolarının 1930’lardaki değişen siyasal ihtiyaçlara yanıt vermesi veya uyum sağlaması beklenemezdi. Yeni siyasal ihtiyaçlar, geçmişteki ilişkilerinizi ya da bağlaşmalarınızı gözden geçirmenizi veya yeni ittifaklar oluşturmanızı zorunlu kılar. Yani gayet reel bir süreçten, aradaki ince renk tonlarının kaybolup, dünyanın kabaca sadece siyah/beyaz görüldüğü koşullardan söz ediyoruz. Dönemler analiz edilirken, bunun dikkatten kaçırılmaması gerekir.

Bütün bunlardan hareketle, Trotsky’nin sağlığındaki itirazlarına rağmen özellikle anglo-sakson ülkelerindeki, başını Max Shachtman (Shachtman ABD Komünist Partisi’nin kurucularındandı.Sonra Troçkist oldu. 1972’deki ölümüne kadar her zaman anti-sovyetikti. 1939’da Ribbentrop-Molotov Paktı’ndan sonra Trotski’yle de fikir ayrılığına düştü. Hatta Trotski’nin Defense in Marxism adıyla bilinen kitabı onu hedef alır. Schactman daha sonra Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de 60’lı yılların ikinci yarısında öğrenciler arasında eylemleriyle ses getiren kendi örgütünü-Independent Socialist- kurmuş, Leninizmi reddedince, bu örgüt onunla ilişkisini kesmişti.) ve Tony Cliff gibi figürlerin çektiği, troçkizmin SSCB’nin “devlet kapitalizmi” yle karakterize edilmesi gerektiğini iddia etmesi mesnetsizidr.

Öncelikle, “devlet kapitalizmi” nden ne anladıklarını izah etmeleri lazım. Küçük-burjuva radikali Trotsky bile bu iddiayı kesin bir dille reddetmişti. Bilindiği gibi, o “yozlaşmış, bürokratik işçi devleti” demeyi tercih ediyordu ki, o da safsataydı.

Son olarak, daha önce de yazmış olduğum şeyi tekrar edeyim: Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20.Kongre’den itibaren aslında Bukharinci bir çizgiye çekilmek istendi. Bunda bir ölçüde başarılı da olundu (Aklımda yanlış kalmadıysa, yetmişli yıllara gelindiğinde, SSCB’nin dış ticaretinin aşağı yukarı yüzde 30’u başta petrol ve doğal gaz olmak üzere, hammade tedarikine, ihracına dayanıyordu). Sorunu, iki arada bir derede kalmasıydı. Bu doğrultuda, Deng Xiaoping yönetimindeki ÇKP’nin  yaptığı gibi, bir strateji oluşturamadı. Sert soğuk savaş şartlarında, bu savaşın cephe ülkesi olarak, bunu başaramadı. Bu yüzden Kosigin bir Deng Xiaoping olamadı. Stratejisiz, slogandan ibaret Gorbaçov da bunu yapamazdı zaten.

Deng Xiaoping devrinde, Kültür Devrimi’nin yıkıntıları içindeki Çin henüz SSCB gibi sosyalist sayılamazdı. SSCB’ye göre hayli esnek bir toplumsal-ekonomik konumdaydı. Geçişsel süreçler canlı bir biçimde devam ediyordu. Sovyetler’deki gibi yapılaşmış bir sosyolojisi yoktu. Bununla birlikte, Çin halkı düzeni arıyordu. Bu da partinin ve Deng Xiaoping’in işini kolaylaştıran çok önemli bir etken oldu. Paradoksal olarak Çin’ deki restorasyonun Kültür Devrimi’nden çıktığını söylemek meşrudur.

ÇKP önderliği, muhtemelen parti içinden yükselen huzursuzluğun da etkisiyle, olası bir restorasyonun önüne geçmek için Kültür Devrimi kararını aldı (Bu kararın alındığı genel ve özel siyasal konjonktüre dikkat edelim. SSCB’de 20. Kongre gerçekleşmiş, fillen bir restorasyon süreci devreye sokulmuş, 1961’de bu süreç ivme kazanmıştı. Çin, önce Büyük İleri Atılım hamlesiyle bunu yanıtlamış, büyük başarısızlıktan sonra ÇKP önderliğinin inandırıcılığı, SBKP ile restleştikleri bir zamanda, hem parti içinde, hem de emekçi halk sınıfları arasında erozyona uğramıştı. Bu arada, ABD’nin Vietnam’daki emelleri Çin’in güvenliği bakımından doğrudan bir tehdit oluşturuyordu). Kapitalizme doğru gerileme olasılığını ortadan kaldırmak için yapılmış bir hamle olduğunu parti ilan etmişti. Ancak gelinen noktada, adım adım kapitalizme doğru gerileme gerçekleşti. Yani soldan gidenler bir kez daha sağa döndüler.

Marksizm-Leninizm ekonomist, evrimci bir anlayışa değil, devrimci yönteme dayanır. Bu bakımdan, ileri doğru nitel sıçramalar kadar, kaymaları, ikili yapılanmaları ya da yarılmaları, çarpıklıkları, geriye doğru dönüşleri da olanaklı görür.

Bu yüzdendir ki, pre-kapitalist bir üretim tarzının, kapitalizm aşamasını geçmeden sosyalizme ulaşabileceğini kabul eder. Bunları hepimiz biliyoruz zaten. Yalnız, aynısını, geri dönüş olasılığı için de tanımamız, kabul etmemiz gerektiğini ihmal ediyoruz.

Elbette, bu geri dönüşler de ileri doğru hamlelere benzer biçimlerde, hiç bir zaman, saf, su katılmamış halde olmazlar. Çoğu durumda bizi yanıltan, veyahut bir yanılsamanın peşine takılmamızı olanaklı kılan bu hal oluyor.

Örneğin, bugünkü Çin’in durumunda, piyasa aracının genelleşmiş anlamda devreye sokulması, dahası bunun parti tarafından “geçici bir önlem” olarak değil, kalıcı, Çin’e özgü bir “sosyalizm” olarak sunulması, tereddüt etmemize neden oluyor. Oysa, formel olarak sosyalizm ya da sosyalizmi kapitalist ekonomik araçlarla takviye etme iddiası, eğer önü alınmazsa, kaçınılmaz olarak kapitalizmin yerleşmesine yol açar. Çin’de gördüğümüz gibi, sosyalist işleyişe kapitalist kısmi önlemlerle müdahalelerde bulunmak, giderek yerleşen kapitalist işleyişe yer yer “sosyalist” görünümler kazandırma çabasına dönüşür.

Öyleyse, sosyalist görünümler bizi aldatmamalıdır. Görünenin altında somut olarak işleyen esas süreçlere bakarak değerlenirme yapmamız gerekir.

Ayrıca, değerlendirme yapılırken, ÇKP liderliğinin özellikle 1956’dan itibaren, sicili ikna olmamak için karine teşkil etmelidir.

CHP’nin oyalama siyaseti

CHP’nin uzaydan görüleceğini ilan ettiği “ışık aç-kapa” eylemi, parti samimi olmadığı için yürümüyor. Bu akşam eylem vaktinde, tesadüfen Karşı’da, Kadıköy’de CHP’nin en güçlü olduğu mahallelerden birinin ana caddesinde yürüyorduk. Görüş alanımızda, saydım, 16 apartman vardı. Çoğunun ışığı açık değildi. Işığı açık olanların da sadece bir dairesinde eylem yapılıyordu.

CHP, “Yenikapı ruhu”na sadık bir parti olarak oyalama işlevi dahilinde, gaz alma eylemleri yapıyor. CHP halkla alay ediyor, onu aldatıyor. Bu eylemde acemilik yok, görev bilinci içinde hareket etme, kasıtlı bir davranış var. Önceki genel başkanının da izlediği “top çevirme” ya da oyalama siyasetini hakkını vererek uygulamayı sürdürüyor.

Bu arada, diyelim, bu eylemle Erdoğan ikna oldu. Asgari ücretliye, emekliye CHP’nin telaffuz ettiği kadar  zam verildi. Bunun CHP için değil, AKP için siyasal getirisi olacaktır. Halkın kısa süreli de olsa nispi refahının CHP’ye yararı değil, zararı olur. 

Bir çok kez söylediğim gibi, finans-kapital düzen siyasetini sadece iktidar aracılığıyla değil, hatta bazı hallerde daha çok, muhalefet üzerinden de uygular. Siyasal alanı muhalefet olmadan dizayn edemez.

Bunun en somut örneklerinden birisi, Fransa’daki Le Pen muhalefetidir. Fransız sermayesi on yıllardır, muhalif Le Penciler aracılığıyla Fransız siyasetini arzu ettiği şekilde düzenlemektedir. Son seçimlerde de aynı oyun tekrar sergilendi.

Bu kez, Le Pen sayesinde tabii, hemen hemen irili ufaklı bütün “sol” u yumurta gibi bir sepette topladılar. Sonuçta üç seçenekli hükümet kurgusunu olanaklı kılan bir tablo ortaya çıktı. Ya bu sol ve Macroncular birlikte bir hükümet kuracaklar; ya da sol veya Macroncular kendi başlarına bir azınlık hükümeti kuracaklar. Üçüncü bir yol daha var, ancak, bence o hayli zayıf bir olasılık: Macroncular ve Le Penciler koalisyon hükümeti.

İlk iki durumda, solcular, tahmin edileceği gibi, (bu kez Fransız siyasal meşrebine uygun) bir “syriza” olarak iş görecekler. Yani iki halde de yumurtalar kırılacak. Bu ikincisi, yani sol azınlık şıkkı, pek uzun ömürlü olamayacağı için tercih edilmesi nispeten zor görülüyor. Le Pencilerin, bu aşamada, bir iktidar kombinasyonu içinde harcanmasını da hayli zayıf bir olasılık olarak gördüğümü tekrar edeyim.

İngiltere’de de, İşçi Partisi iktidarı kuvvetle muhtemel Blair’i dahi aratacak icraatlara imza atacak ve yine, sonuç olarak, uzun süre iktidardan uzak kalacak.

Türkiye’ye dönecek olursak, muhalefetin Esad ziyaretinden ta Kılıçdaroğlu devrinden beri söz edilir. O zaman gerçekleşmemiş olmasının nedeni, rejimin CHP’ye izin vermemesiydi. Şimdi rejim Esad’la görüşmek istiyor. Zemin henüz yaratılamadı. Özel’in yapacağı açıklanan ziyareti bu zeminin açılmasında katkı yapabilir diye düşünülüyor. Kim tarafından? Rejim ve resmen onun başındaki Erdoğan tarafından.

Tıpkı erken seçim konusunda olduğu gibi, bu Suriye ile temas konusunda da gerçek karar merci Saray rejimidir. Özgür Özel ödevlerini yapan “iyi çocuğu” oynamaya devam edecektir.

Esad ve Özel görüşmesiyle ilgili olarak Kürt siyasetinin itirazı da, ideolojik konumu dolayısıyla, anlaşılırdır. Milliyetçi Kürt siyaseti de, tıpkı milliyetçi Türk siyaseti gibi Nato’cudur. Siyonisttir.

Yeri gelmişken, siz hiç Kürt siyasetinin Gazze’de yaptığı katliamlarla ilgili olarak İsrail’i etkili bir biçimde protesto ettiğini duydunuz mu? “Ezilen halk” muhabbeti yapan Kürt siyaseti, Filistin’in, dünyanın dört bir yanından getirilmiş Yahudi yerleşimciler tarafından işgal edilmiş bir İsrail sömürgesi olduğunu kabul eder mi?

Kürt milliyetçiliği sahada almak istediğini Nato, ABD ve İsrail aracılığıyla almak; Türk milliyetçiliği de ona vermek istemediğini yine bu aynı dayanakları aracılığıyla gerçekleştirmek istiyor

Bu koşullarda, marksist-leninist siyasal aklın taşıyıcısı olma kapasitesine sahip, halk sınıflarından yalıtılmamış, onunla birlikte soluk alıp veren bir önderliğe ivedi ihtiyaç var.

Son bir not olsun, CHP medyasının son zamanlarda sığınmacılar sorunu etrafında has Nato’cu, gladyocu faşist (Siyasal dağarcığında Suriyeli sığınmacılar dışında bir şey olmayan) Ümit Özdağ’a yer vererek onu meşrulaştırması, “Suriyeliler” sorununu onunla birlikte, onun ırkçı, faşist görüşlerini onaylarcasına konuşması hiç doğru olmuyor.

Esad ile görüşme konusunun gündeme gelmesi üzerine başlayan ırkçı şiddet olaylarında, onun ya da onun da dahil olduğu uluslararası oluşumların dahlinin olabileceğini düşünmek meşrudur.