“AKP Rejimi” seçimle sona erer mi?

AKP rejimi, eski dünya düzeninin çöktüğü, yerine yenisinin kurulamadığı koşullarda, Anglo-Amerikan emperyalizminin dünyayı fethetmek için çıkış noktası olarak gördüğü BOP hamlesi sırasında, onun ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde dizayn edildi.

Emperyalistlerin söz konusu hamlesi Suriye halkının direnişiyle boşa çıkartılınca, AKP rejimi üzerindeki emperyalist kontrol da aksamaya başladı. Rejim özellikle de “neo-con” ların başarısız darbe girişiminden sonra geniş bir hareket alanına kavuştu. Bu genişlemiş alanı kendisini tahkim etmek için kullandı.

Temel olarak kamu kaynaklarını, kamu mallarını ihaleler, varlık fonu vb araçlarla yağmalamaya dayanan bir düzen kurdu. Büyük parasal kaynakları kontrol etmeye başladı. Bunun temini için gerekli olan hukuksal, siyasal kurumsal yapıları oluşturdu. Ayakbağı ya da kendisi için tehdit olarak algıladığı eski kurumsal yapıları yozlaştırdı, dönüştürdü veya ortadan kaldırdı.

Bu yapılar sayesinde devasa para kaynakları ve sermaye sınıfı üzerindeki egemenliği dramatik ölçüde güçlendi. Artık söz konusu ekonomik kaynaklar Tayyip Erdoğan ailesi ve onun yakın çevresi tarafından denetleniyor. Onun tarafından “yandaş” tabir edilen kesimlere dağıtılıyor. Böylece sermaye sınıfı da yeniden dizayn ediliyor.

Kuralsız, kayırmacı, kamu bankalarının usulsüz kredileriyle desteklenen, yap-işletçi inşaat ihalelerine öncelik tanıyan lumpen birikim anlayışının yol verdiği “lumpen sermaye” olarak adlandırılabilecek sermaye, başta Tayyip Erdoğan’ın şahsında palazlandı.

Rejim bu ekonomik düzeni, ekonomik düzen de rejimin işleyişini sürekli besliyor. Ancak rejimin bu işleyişi her geçen gün daha geniş halk kesimlerini yoksun ve yoksul hale getiriyor. Orta katmanlar sürekli olarak (kapitalist dünyanın genelinde de tanık olduğumuz gibi) yoksullaşıyor. Zenginlikler giderek çok daha dar bir kesimin kontrolüne giriyor.

Emek örgütlerinin bu düzene uyarlanmamak için direnenleri ya baskılanıyor ya da işlevsiz hale getiriliyor. Diğer taraftan da, ara ara ücretli kesimlere, hayat pahalılığı ve yoksulluk olarak kendilerine geri dönen, ulufe dağıtılıyor. Böylece aralarla kitlelerin gazı alınmak isteniyor. “Tek adam” yönetimi bu bakımdan çok işlevsel oluyor.

Rejim, denetiminde bulunan enformatik araçlar sayesinde Türkçü-İslamcı motiflerin baskın olduğu eklektik ve tamamen demagojik kültüralist çağrıları kitlelere empoze ederek onların kafalarını iyice karıştırıyor.

Muhalefetin ana gövdesini oluşturan Millet İttifakı’nın bu ekonomik düzen ve onun enformatik söylemiyle esastan bir sorunu yok. Şikayet ettikleri, kuralsızlık, kayırmacılık, liyakatsizlikle suçladıkları tek adam rejimidir. Yoksa, onun ekonomik ve emperyalist siyasal çizgisiyle ihtilafları yoktur.

Seçimlere bu tablo içinde giriliyor. Bu rejimin bir seçimle alt edilebileceğinin propagandası yapılıyor. Yanlıştır. Sosyalist sol da, genel olarak, bu propagandadan medet umuyor. Seçimleri muhalefetin kazanması halinde rejime sürdürülebilirlik adına ayar verilecektir. Tahkim edilecektir. Böylece, devrimci bir kalkışma olasılığı ötelenecektir.

Bununla birlikte, “tek adam” anlayışının olası tasfiyesiyle, otokratik yönetim anlayışı zayıflayacak, emekçi kitlelerin demokratik örgütlenmesinin önü bir ölçüde açılabilecektir. Rejimin daha otoriter bir yapıya doğru evrilmesi önlenecektir.

Ancak her iki durumda da, rejimin sürdürülebilmesi mümkün olmayacaktır. Devrimci ortamın oluşturulabileceği koşullar kaçınılmaz görünmektedir. Erdoğan’ın kazanması rejimi, daha otokratik, daha faşizan bir evreye taşıyacaktır. Bununla beraber devrimci kırılma olanak ve olasılığı yüksek olacaktır.

Seçim öncesi ülkede genel hava Erdoğanlı AKP rejiminin kaybedeceği yönündedir. Oysa anketlere bakılacak olursa, Erdoğan geçmişte çok güçlü olduğu bir çok yerde hâlâ çok güçlüdür. Yüzde 60-70 oy almış olduğu, aralarında depremden zarar gören kentlerin de bulunduğu yerlerde, bu oranların üç beş puan altında da olsa, halen güçlüdür. Bunu ihmal etmemek gerekir. Yani muhalefet adına sonuç çantada keklik değildir. Muhalefetin çok parçalı yapısı da, Erdoğan gibi çimento işlevi gören bir figürden yoksun oldukları için kararsız seçmenler bakımından aleyhte bir faktördür.

Sosyalist sola gelince, bu kadar önem atfetmiş oldukları bir seçime gerçek bir güçbirliği halinde hazırlanmamış olmalarının izahı yoktur. Bu yüzden kendilerini emekçi sınıflar, ilerici kesimler nezdinde, bu rejime karşı bir seçenek haline getirememişlerdir.

14 Mayıs’tan sonra tufan

Bilindiği gibi, Türkiye’de bugünkü siyasal yapı, emperyalistlerin BOP’u uygulamaya hazırlandıkları bir sırada, belli bir süreç boyunca oluşturuldu. Bu süreçte Gülen Cemaati, kendisine tahsis edilmiş parasal olanakları ve devletin en stratejik konumlarında kendisi için açılmış geniş alanları kullanarak etkin bir rol oynadı. O yıllarda bu cemaat ABD’de, Bush yönetiminde ağırlıklı bir yeri olan, “neo-con” veya “yeni muhafazakâr” tabir edilen siyasal ve entelektüel oluşumun himaye ve kontrolündeydi.

Cemaat basit, lokal bir dinsel tarikat olarak ortaya çıkmış olsa da, emperyalist siyasetin İslam coğrafyalarındaki ihtiyaçlarına yanıt vermesi için ABD’deki modele uyar şekilde, yeni-muhafazakâr siyasal ve entelektüel bir oluşum olarak militan bir anlayışla yeniden dizayn edilmişti.

Yine bilindiği gibi, ABD’de bu anlayışın en önemli öznelerinin çoğu eski liberal, solcu, marksist, troçkist figürlerden oluşuyordu. Önceki soğuk savaşın erken zamanlarında deneyimlenmiş olan kaba anti-komünizm , soğuk savaşın sonlarına doğru, neo-liberal birikim modelinin uygulanmaya başlandığı yeni koşullarda, saldırgan emperyalist siyasetin sürdürülebilmesini sağlayabilmek için söz konusu devşirme figürler marifetiyle kapsamı daha da genişletildiği halde inceltildi.

2007’nin ikinci yarısından itibaren zaten koalisyon halinde iktidarda bulunan bu cemaat, Türkiye siyasetinin ve kültürel ortamının biçimlendirilmesinde, en kirli araçları kullanmaktan kaçınmayarak, daha önce hiç olmadığı kadar etkin bir rol oynamaya başladı.

En çok da, düzen siyasetinin o zaman ki isterlerine yanıt verecek surette, “düzen muhalefeti” ni biçimlendirmek üzerinde yoğunlaştı. Uluslararası ve TC devletindeki bağlantılarını, liberal ve eski solcu avenenin entelektüel yeteneklerini kullanarak muhalif parti liderliklerini, yönetimlerini, siyasal çizgilerini belirlemeye yönelik başarılı operasyonlar yaptı.

Bugün bu Cemaat aracı kriminal bir vak’a olarak siyasal arenanın dışına itilmiş gibi görünse de, oluşumuna eşsiz katkı yapmış olduğu siyasal yapı, bir takım tadilatlarla da olsa, iktidar ve muhalefet olarak bugün de varlığını sürdürüyor. Bununla birlikte, mevcut rejimin 2013’e kadar sürmüş ayarlarından sapma halinde olduğu da açıktır.

İçeride ve dışarıda emperyalist, neo-liberal siyasal bakış açısından, Tayyip Erdoğan iktidarına yöneltilen eleştiriler esas olarak bu sapma üzerine odaklanmaktadır. Rejimin erken zamanlarındaki ayarlarına geri dönmesi talep edilmektedir. HDP de dahil düzen muhalefetinin siyasal argümanlarını özsel olarak bu biçimde okumak meşrudur.

Seçimler için hazırlanan aday listelerine bakıldığında da bu özsel taleple, aday özneler arasında bir çakışma olduğunu saptamak mümkündür. Bu adayların bir çoğu AKP rejiminin erken evrelerinde, bu rejimin oturtulması, yeni-muhafazakâr entelektüel hegemonyanın egemen olması için roller almış figürlerdir.

Öyleyse muhalefet, bütün iddialarının aksine, AKP rejimini fabrika ayarlarına geri döndürmek derdindedir. Artık bu istenilen dönüşü Tayyip Erdoğan’ın yapamayacağına inanılmaktadır.

Gelgelelim, evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Eğer Erdoğan seçimi kazanırsa, artık bu “sandık” demokrasisi oyununa inancını tamamen yitirecek olan en dinamik halk kesimleri bir kez daha doğrudan insiyatif alacak, muhtemelen Erdoğan’ın kişiliğinde vücut bulan bu “BOP siyasal yapısı” nı bir vuruşta tasfiye etmeye kalkışacaktır. Yönü ne tarafa olursa olsun, bu sert bir tasfiye olacaktır.

Eğer muhalefetin adayı kazanırsa, rejim zaman kazanacak, bu sözünü ettiğim tasfiye belki bir kaç vuruşta, ama nispeten daha olağan koşullarda gerçekleşecektir. Bu halde, muhalefetin en önemli işlevi, muhalif kitlenin gazını alarak, böylesi bir sert kırılmayı zamana yayıp yumuşatmak olacaktır.

Her halükârda, emekçi kitlelerin, orta katmanların iktidarı ve muhalefetiyle artık bu rejimi taşıması, ona tahammül etmesi olanaklı görünmemektedir.

Devrimci sosyalistlerin bu gerçekliği öngörüp, bağımsız ve etkin siyasal güç odağı olarak kendilerini iktidarı alacak şekilde konumlandırmaları, kendilerinden beklenen önderlik görevi için hazırlanmaları gerekiyor. Aksi halde, belki de Erdoğan’ın vücudu karşılığında, “gönüllü faşizm” sahne alacaktır.

Akşener’in hamlesi

Bölgemizde devam etmekte olan savaşların daha genel, büyük bir savaşa yol açma olasılığının güçlendiği koşullarda, Türkiye’nin iç siyasetinin olağan bir görüntü vermesi elbette beklenemez. Anlaşılıyor ki, hem uluslararası güçler hem de onların içerideki uzantıları Tayyip Erdoğan sonrasını dizayn etmeye yönelik hamleler yapıyorlar.

Türkiye’nin son yirmi yılına damgasını vuran siyasal yapı, Anglo-Amerikan emperyalizminin global hegemonyasını tahkim etmek için “Büyük Ortadoğu” planını uygulamaya koyacağı sıralarda oluşturuldu. Bu amaçla, Türkiye devletinin mevcut kurumları, siyasal partileri, medyası çözüldü, yeniden dizayn edildi veyahut tasfiyeye uğradılar.

Emperyalizmin evdeki hesapları çarşıya uymadı. Direnişler karşısında geriledi. Yükselen uluslararası rakip güçler karşısında mevzi kaybetti. Anglo-Amerikan emperyalizmi bugün hegemonyasının sürdürülebilirliğinin büyük bir tehdit altında olduğunu görüyor. Yeni hamlelere ihtiyaç duyuyor. Vasallarının kontrolünü kaybetmek istemiyor. Çünkü bu vasallar olmadan hegemonya sürdürülemez.

Emperyalizm, vasalı olan Türkiye’deki hamlelerini, tabii olarak, burada oluşturmuş olduğu siyasal yapılar üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor. Artık kendi çıkarları için iş görmesi zorlaşan ya da mümkün olmayan yapılara müdahale etmek gereksinimi duyuyor. Neredeyse on yıldan beri uzatmaları oynayan Tayyip Erdoğan devri kapanıyor. Öyleyse, siyasal kartların yeniden karılması gerekiyor.

İkili, dörtlü derken altılı hale gelen masa, her şeyden önce, söz konusu ihtiyaca yönelik bir arayış çabasından doğmuştu. Asıl gayesi, Erdoğansız bir AKP rejimi oluşturmak, şeylerin değişmeden kalacağı bir “değişim” i kitlelere pazarlamaktı.

Yaşanan son doğal afet kitlelerin öfkesini ve değişim istemini takviye etti. Altılı masa adayının kim olursa olsun seçimi kazanacağı görüldü. Böylece masanın adayının kimliği daha önce olmadığı kadar önem kazandı.

Kılıçdaroğlu son zamanlardaki açıklamalarında sürekli mevcut yönetimden ve bu yönetimden haksız şekilde nemalanan, yolsuzluk yapan çıkar çevrelerinden hesap sorulacağını vurgulamaya başladı. Önceliğinin kararlı bir şekilde hesap sormak olacağını sürekli yineler oldu. Bu çıkışa öfkeli kitlelerden olumlu bir dönüş olduğu görülmüş olmalıdır.

Masa’nın CHP’den sonra en güçlü partisi olan İYİP, tam da bu noktada, ne zamandır kulislerde dillendirdiği, Kılıçdaroğlu’nun seçilebilecek bir aday olmadığı yönündeki iddialarını Masa’ya taşıdı. Özellikle müteahhit kökenli İmamoğlu’nun , olmadı, kolay kontrol edilebilir bir figür olarak Mansur Yavaş’ın adlarını doğrudan işaret etti.

Zaten bu ikisi, sorunsuz bir Tayyip Erdoğan sonrası dönem arzulayan, ağırlıklı olarak müteahhitlerden oluşan sermaye çevreleri tarafından epey bir zamandır, anketler aracılığıyla, pazarlanmaktaydı.

Akşener’in bu son hamlesiyle, İYİP’in de, AKP ve MHP’yi en kararlı şekilde destekleyen, ağırlıklı olarak devlet ihalelerinden büyük kârlar elde eden sermaye çevrelerine yakın durduğu, hatta ta başından Masa’daki Truva Atı olduğu açığa çıkmıştır.

Bununla birlikte, İYİP tarafından izlenen yöntem ve sonucunda alınan karar o kadar akılcı olmaktan uzaktır ki, parti için nasıl bir kazanımının olacağının mantıklı bir izahı yoktur. Parti kendi içinden bir aday göstermemiştir. Genel başkanı aday olan başka bir partinin iki belediye başkanına adaylık çağrısı yapmıştır. Bunun siyaseten hiç bir akılcı izahı yoktur. Bir siyasal parti için tam bir iktidarsızlık itirafıdır. Bu hamlesinden sonra İYİP’in Cumhur İttifakı’na doğru yol alması beklenmelidir.

Bu hamle tüm boyutlarıyla o kadar akıl dışıdır ki, alınan kararın parti içindeki çok küçük bir grubun kişisel ikbal hesaplarıyla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.

Bu gelişme muhalif kitlelerin öfkesini daha da arttırarak, Masa’nın saflarını sıklaştırmasına, kapsamına alamadığı siyasal kesimlerle diyalog kurmasına, siyaseten önünün daha da açılmasına yol açacaktır. Zaten şimdiden bunun işaretleri alınıyor.

İYİP’in masadan kalkmasının Erdoğan için en önemli getirisi, muhtemelen, adaylığı önündeki anayasal engelin kalkması olacaktır. O kadar.

Bu arada, Akşener’in bu hamlesinden bir iki gün önce onunla ağız birliği içinde olan Sözcü TV’nin yayın hayatına başlaması herhalde bir tesadüf olarak görülemez. Kartların siyaseten karıldığı koşullarda, elbette medyadaki kartlar da yeniden karılır. TÜSİAD sermayesinin has gazetecisi Uğur Dündar ekibinden, yarı-lumpen tarzıyla, “Atatürk taciri” Yılmaz Özdil’in bu operasyonda başrollerden birini almış olması bu iddiama karine teşkil ediyor.

Sonuç olarak, fiilen sona ermiş olan Erdoğan dönemi pek yakında hukuken de sona erecektir. Ancak onun alternatifi olduğunu söyleyen düzen muhalefeti ülkenin sorunlarının üstesinden gelmeyi başaramayacaktır.

An itibarıyla beşliye dönüşmüş olan bu masanın kompozisyonuna bakıldığında, yeni başlayacak dönemde, uzun sürecek bir siyasal istikrarsızlığın kapıda olduğunu tahmin etmek zor değil. Kompozisyonla kastım sadece tek tek ittifakı oluşturan partiler değil, aynı zamanda, bu partilerin içsel birleşimidir.

Sosyalist bloğun çözülmesinden sonra burjuva partilerinin ideolojik kimlikleri erozyona uğradı, bu partiler bir tür Mevlana tekkesine ya da “Halil İbrahim sofrası” na dönüştü. İçlerinde hemen her siyasal ve ideolojik renkten özneyi barındırır hale geldiler. Aslında söz konusu siyasal öznelerin de ideolojik bir kimliklerinin, ideolojik bütünlüklerinin olduğu söylenemez.

Öte yandan, otokrasinin, faşizan baskıların hüküm sürdüğü koşullarda, sadece düzen partilerinin değil, düzene karşı olan partilerin de , şu ya da bu ölçüde, çatı partileri haline dönüşmesine tanık olunur. Sınıf mücadelesinin küresel ölçekte kültüralist, popülist illüzyondan kurtularak şiddetleneceği zamanlar yakındır. O zaman bu siyasal yapıları sürdürmek mümkün olamayacaktır.

Deprem

Marx, Hegel’in, tarih zorunlu olarak kendini yineler mealindeki sözlerinin doğru ama eksik olduğunu belirtmiş, devamında, “tarihte bir olay ilk kez görüldüğünde trajediyse, tekrar görüldüğünde artık farstır” demişti. Hiç şüphesiz kapitalizm bu tarihsel tekrarlara dinamizm kazandırmıştır. Nihayet, geç emperyalizm çağında görülme sıklıkları artmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan, göreli olarak en uzun sürmüş, en sosyal demokratik ve en barışçıl dünya düzeni SSCB’nin çözülmesiyle ( Bu çözülme somut olarak 70’lerin sonunda başlar. Brejnev dönemi sona erince bütün belirtileriyle görünür hale gelir) çökmüş, ABD’nin genel hatlarıyla iki savaş öncesindeki dünya düzenini ihya etme çabaları boşa çıkmış, yeni rakip güç odaklarının yükselmesiyle dünyanın düzensizliği kaotik bir hal almıştır.

Bu düzensizlik içinde Türkiye devleti de bütün kurumlarıyla çözülmüştür. Türkiye devletindeki bu çözülme 12 Eylül darbesiyle başlar. Darbenin yarattığı siyasal koşullar bu çözülmeyi daha ileri aşamalara taşır. Nitekim, 2.Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin zaferiyle birlikte başlatılan soğuk savaşta ABD’nin kendisine biçtiği role göre ekonomik ve siyasal olarak örgütlenmiş, konumlanmış Türkiye devleti, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte enerjisini tüketir. Artık “eski Türkiye” yoktur.

Bu dağılma karşısında devlet içinde farklı eğilimleri temsil eden ve artık aksak hale gelmiş kurumsal güçler harekete geçmişlerdi. Bütün bu girişimler ABD’nin ve içerdeki sermaye gruplarının talebi doğrultusunda AKP rejiminin oluşturulması sonucunu doğurmuştu. AKP rejimi AKP’den ibaret değildir. Düzen muhalefeti de onun bileşenidir. Yani bu düzeni iktidar ve muhalefet birlikte yaratmışlardır. Düzen muhalefeti olmadan düzeni yönetemezsiniz.

28 Şubat müdahalesinde ordunun komuta kademelerindeki hakim eğilim ABD ve AB’den görece özerkleşip, soğuk savaş devri devlet anlayışını ihya etmekti. Yani gerçeklikle bağdaşmayan bir yol izlemekti. Çok geçmeden çözüldüler. 28 Şubatın yol açtığı siyasal ortamda yükselen Ecevit hükümetinin ülkeye daha bağımsız, daha demokratik, daha özgürlükçü bir rota vereceği sanıldı. Tam tersi sonuçları oldu.

Ayyuka çıkan Mafya-Devlet işbirliği karşısında halkın talebi hilafına pisliği halının altına süpürmek, ekonomik kriz, Doğu Marmara Depremi, siyasal yön belirlemedeki kararsızlıklar, tereddütler, IMF programının uygulamaya konması, dünyanın bir çok ülkesinde görüldüğü gibi, Türkiye’de de sağ popülist “kurtarıcı” figürlerin devreye sokulması için uygun koşulları yarattı. Bütün bir siyasal yapı, öfkeli halkın oyuyla, iktidar ve bilindik muhalefetiyle tasfiye edildi.

Döndük dolaştık aynı yere geri geldik. ABD ve içerdeki sermaye gruplarının el birliğiyle, başının etrafını dinsel haleyle kuşattıkları halde inşa ettikleri popülist “kurtarıcı” karizma enerjisini tüketti. Rutinleşti. Şimdi hepsi birden, “muhalif” havarileriyle birlikte, yine öfkeli halkın inisiyatif almasıyla, tasfiye edilecekler. Bu bir vuruşta mı, bir kaç vuruşta mı olacak göreceğiz.

Bu son, “küçük Napolyon” lara bel bağlamış düzenler için kaçınılmazdır. Kader planlarında var.

6’lı Muhalefet gerçekten iktidarı arzuluyor mu?

Kendi siyasal rejimini yaratmış, onun belirlemiş olduğu kuralsızlıkları, kurduğu rejimin hukuksal çerçevesinde dahi yasa dışı olan uygulamaları AKP-MHP 6’lı masaya, hatta HDP’ye dahi kabul ettirip, meşrulaştıran AKP-MHP iktidarının, dış bağlamının da katkısıyla temin etmiş olduğu serbest hareket alanında, gayet elastik ve gerektiğinde hızlı davranma yeteneği karşısında muhaliflerin, tam tersine, hantal bir görüntü verdikleri açıkça görülüyor.

Bu tabloya bakarak, AKP-MHP’nin iktidarı çok arzuladığı ama karşısındakilerin, en azından, aynı şiddette bir iktidar arzularının bulunmadığını söylemek meşru oluyor.

İktidar, rejim olmanın sağladığı olanakları ve araçları kullanarak siyasal gündemleri belirleyebiliyor ya da çarpıtabiliyor. Ani hamleler yaparak muhaliflerini gafil avlayabiliyor. Bırakınız halkı, muhaliflerin dahi kafalarını karıştırabiliyor. Politikasızlıklarını gözler önüne serebiliyor. Bu arada, asıl tartışılması gereken, asıl gündem olması gereken konuların tartışılmasını önlüyor.

“Altılı Masa’nın adayı kim olacak” sorusu etrafındaki tartışma iktidar tarafından sürekli körükleniyor. O da yetmiyor, bu aday belirleme sürecine son İmamoğlu olayında da görüldüğü gibi, doğrudan müdahil oluyor. Bütün bunlar, muhalefet tarafından manda trene bakar gibi izleniyor. Bu bakışın kaynağı, ta başından beri taşınan siyasetsizlik ve muhalefetin kendisini gereksiz ve anlamsız bir hantallık içerisine sokmuş olmasıdır.

Altılı Masa’nın kompozisyonu nedeniyle giderek gericiliğe yaslanması, gerici politik konumlardan medet umması, onun sağlıklı düşünmesini, öngörülü hareket etmesini engelliyor. Değişim bekleyen, arzulayan kitlelerde bir heyecan yaratamıyor. Tersine, karamsarlığın daha da büyümesine yol açıyor.

Evet, ülkede bir iktidar sorunu yakıcı ölçüde var. Ancak aynı ölçüde bir muhalefet sorunu da var. Bunu saptamamız gerekiyor. Bugüne kadar “dönemeç” ya da “eşik” değeri ya da anlamına sahip hemen hemen bütün momentlerde muhalefet siyasal bakımdan bir çoğu vahim olarak görülebilecek yanlışlar yapmıştır. Yapmayı da sürdürüyor.

Son günlerde görüyoruz, üst üste darbeleriyle iktidar rakiplerini adeta abondone etmiştir. Muhalefet gardı düşmüş bir boksörün durumundadır.

Bu halden çıkması için sokakta kitlelerle buluşması, aşağıdan bir hareketlenmeyi başlatması gerekir. Böyle bir niyeti elbette yoktur. Muhalefet ancak kitlelere dayanarak siyasal inisiyatifi ele alabilir. İktidarı buradan hareketle sıkıştırabilir. Hareket alanını daraltabilir. İktidar arzusu, kitlelerin değişim arzusuna önderlik edildiğinde somutlaşır.

AKP-MHP rejiminin planları var. Altılı Masa’nın bir planı dahi yok. Bu çok açık.

Bütün bunlara rağmen açık olan bir başka konu da, şu işaret edilen olası Altılı Masa adaylarının herhangi birinin Tayyip Erdoğan karşısında kazanma şansının yüksek olduğudur. Bu koşullarda dahi muhalefet ayak sürüyor izlenimi vermektedir.

Bugün muhalefet “adaylık” tartışması etrafında gündem oluşturacaksa, en ivedi konu, Altılı Masa’nın adayı değil, AKP-MHP’nin adayıdır. Tayyip Erdoğan’ın kendi yaptığı anayasaya göre, kendi başına, fesih yoluyla alacağı bir erken seçim kararında dahi, bir kez daha aday olması olanaklı değildir. Bu halde aday olması anayasal suçtur. Eğer muhalefet, söylediği gibi bir “centilmenlik” (!) yaparak bu suçu görmeyecekse, o suçun ortağı olur.

Böyle bir girişim kimseyi şaşırtmamalıdır. Çünkü bu muhalefet daha önce bir çok kez AKP’ye bu gibi durumlarda el uzatmış, böylece onun önünü açmıştı. Onun işlediği suçlara ortak olmuştu.

Son olarak, Türkiye’de son 170 yıllık modernleşme, demokratikleşme mücadelesi kendisini en çok anayasa mücadelesi şeklinde dışa vurmuştur. Bizzat CHP de bu mücadeleden doğmuştur. Kökleri oradadır. Bunun bilincinde olarak hareket etmesi beklenir. Edebilecek mi? Sanmıyorum.

Tekrar olsun, iktidarın ve muhalefetinin ipleri aynı egemen güçlerin ellerinde. Bunu hiç ihmal etmeyelim.

Yenikapı Ruhu’ndan Saraçhane Ruhu’na

Bir önceki yazımda, Tayyip Erdoğan’ın karşısında görmekten en çok çekindiği adayın İmamoğlu, karşısında görmeyi en çok istediği adayınsa Kılıçdaroğlu olduğunu söylemiştim. Beklediğim gibi, Tayyip Erdoğan İmamoğlu’nu saf dışı bıraktı. Bunu yapacağının ilk işareti Kaftancıoğlu’nun yine Tayyip Erdoğan yargısı tarafından devre dışı bırakılmasıydı.

Şimdi deniliyor ki, “efendim asıl hedef Kılıçdaroğlu’dur. Onun adaylığı engellenmek istenmiştir. Maksat belediye olanaklarını ele geçirmek, olası seçimlere öyle girmektir”.

Bakınız, eğer bir siyasal mücadele içindeyseniz, mücadele içinde olduğunuz kişi ya da grupların siyasal aklını iyi analiz etmeniz gerekir. Rakiplerinizin karşısına onlarınkinden daha donanımlı, daha cevval bir akıl koymak zorundasınız.

Tayyip Erdoğan’ın karşısına hiç bir zaman böyle akıl çıkartılmadı. Onun içindir ki, malum muhalifler ruhlar dünyasında, Erdoğan’ın arzuladığı şekilde, dolanıp duruyorlar. Halen Erdoğan’ın karşısında yarışacak adayı kendisinin belirlemek istediğini göremiyorlar.

Bu gelişmeler Tayyip Erdoğan’ın gerçekten iktidar olduğunun göstergelerdir. Rakiplerinin eylemlerini yönlendirdiği, belirlediği sürece de bu iktidarını sürdürecektir.

Tayyip Erdoğan, İmamoğlu’nu engelledi. Mansur Yavaş’ın aday çıkartılacağını gördüğünde onu da engelleyecektir. Bunu yapma olanakları ve kudreti var.

Oysa muhalifleri halen “yok efendim, istinaftan döner, yok mahkeme süreci uzar” gibi gerçekten ahmakça akıl yürütmelere devam ediyorlar. Tayyip Erdoğan’ın müttefiki Perinçek’in “hukuk siyasetin köpeğidir” uyarısını duymazdan geliyorlar. Erdoğan yargısının arasıra hiç bir önemi olmayan bazı hakaret davalarında, gayet zekice, Erdoğan aleyhine karar vermesinden etkilenip, “bu ülkede halen yargıçlar var” nidalarıyla mastürbasyon yapıyorlar. Buradaki manüpülasyonu dahi göremiyorlar.

Elbette muhalefetin bu iktidarsızlığı basitçe onun akli kapasitenin zayıflığıyla izah edilemez. Burada söz konusu olan, iktidarı alma iradesinin gerçekten oluşmamış olmasıdır. Muhalefet iktidar arzusuna sahip olduğunun göstergesi olacak somut adımlar atamıyor. Öte yandan, kurduğu ittifaklar da onu bu arzudan iyice uzaklaştırıyor.

CHP’nin İYİP ve HDP ile ittifakı akıllıca bir hamle olurdu. Öbür ıvır zıvır hepsi gerici partilerin ittifaka dahil edilmesi muhalefeti olduğundan daha fazla hantallaştırmıştır. Zaten hayli mütevazi olan siyasal aklını daha da köreltmiştir. İYİP, HDP’ye karşı görünüyor, ama bariz şekilde desteklediği İmamoğlu aracılığıyla HDP ile temasa da karşı çıkmıyor. Eğer İYİP iktidarı gerçekten arzuluyorsa, HDP yokmuş gibi davranamaz.

Bugün itibarıyla, Tayyip Erdoğan’ın olası bir seçimdeki rakibini kendisinin belirlemek istediği iyice anlaşılmış olmalıdır. Belediye olanaklarını kullanmak için bu operasyonu yapmış olduğunu düşünmek isabetli değildir. O ancak bir yan kazanım olabilir. Tayyip Erdoğan muhalefeti dizayn ediyor. Bunu yapabilmek için etkili araçlara da sahip. Erdoğan’ın bu son operasyonunu Kılıçdaroğlu’nun olası adaylığını gölgeleme hamlesi olarak görmek saçmadır. Daha önce de söylediğim gibi, Erdoğan rakip olarak Kılıçdaroğlu’nu istiyor. Onun önünü açmaya çalışıyor. Onu aday yapmakta 6’lı Masa’dan daha erken davranmıştır.

“Kara Harekatı” Olacak mı?

Türkiye, ABD ve uydularının 2011’de başlattıkları Suriye’ye yönelik saldırı sonrasında siyasal olarak yeni bir mecraya sürüklenmiştir. O tarihten itibaren Türkiye giderek istikrarsızlaştırılmış, devletin kurumsal yapısı çözülmüş, egemen bir devlet olarak varlığı sorgulanır hale gelmiştir. Büyük Haziran ayaklanması, birbirini izleyen terör eylemleri, askeri darbe ve sivil darbe girişimleri, sınır-ötesi operasyonlar ülkedeki kaotik durumu sürekli derinleştirmiştir.

Suriye sorunu etrafında yazmış olduğum en erken yazılarda, Afganistan sorununa entegre edilmiş Pakistan bağlamında Türkiye’nin deneyimlemesi olası gelişmelere işaret etmiştim. O zaman, Afganistan sorununa sahada aktif ama reel siyaset anlamında pasif konumda bir devlet olarak dahil olan Pakistan’ın egemen bir devlet olma niteliğini yitirmiş olduğunu, sürekli derinleşen bir istikrarsızlık içinde debelenip durmakta olduğunu belirtmiştim.

Pakistan siyaseti giderek bu Afgan bataklığı içinde yaşamaya adapte olmuş, hatta o bataklığın dışında bir yaşam biçimini adeta olanaklı görememiş, o kadar ki, bu bakımdan eleştirel olanları “vatan haini” olarak suçlamaya kadar işi vardırmıştır. Bugün Pakistan’a egemen olan siyasetin halen en genel sonuçlarıyla bu bataklıktan nemalanmakta olduğu açıktır.

2011’den itibaren (başlangıçta farkında olmadan) Türk devleti yazgısını Suriye sorununa bağlamış oldu. AKP, Türkiye’yi Avrupa ülkesi yapmak vaadiyle iktidar olmuştu. Bu sorun etrafında Türkiye’yi tam bir Orta Doğu ülkesi haline getirmiş oldu.

Devlet giderek aktif bir lojistik merkez, siyasal karar yapma anlamında, pasif bir oyuncu olarak kendisini bu soruna adapte etmiştir. Temel olarak bu sorunun yarattığı koşullarda kendisini yeniden dizayn etmiştir. Bütün bu süreç elbette pürüzsüz bir işleyişle yaşanmamış, çatışmalı, ileri ve geri hamlelerle yürütülebilmiştir.

Süreç içerisinde AKP’nin Cemaat’le yapmış olduğu koalisyon çökmüş, bu koalisyon devrinde dışlanan, hedef haline getirilmiş olan kendilerini milliyetçi-ulusalcı ya da kemalist olarak tanımlayan, esasen eski rejimin siyasal-ideolojik bakiyesinden oluşan gruplarla zorunlu bir koalisyon kurulmuştur.

Bu arada, Türkiye’deki siyasal rejimin toplumsal tabanı zaman içerisinde sürekli daralmaktadır. Kendisini sürdürebilmesi olağan koşullara dönüşle olanaklı değildir. Sürekli “olağanüstü hal” içinde, sürekli teyakkuz halinde sürdürülebilmesi mümkün olabilir. Suriye bataklığı rejimin kendisini yeniden üretebilmesi bakımından varoluşsaldır.

Türkiye 2016’dan itibaren hem ABD’nin hem de Rusya’nın Suriye sorunu etrafındaki taleplerini bu iki güç tarafından kabul edilebilir, hoş görülebilir sapmalarla yerine getirmektedir. Yani halen bu iki güç için işlevseldir. Büyük sermaye grupları bakımından da anlamlı bir rahatsızlık nedeni değildir.

Rejim bir seçim baskısı altında Suriye’de bir “askeri başarı” dan medet ummaktadır. Böyle bir başarının garanti olmadığı bir durumda, seçimi ertelemek de yine bu Suriye sorunu etrafında olanaklı görülmektedir. Yani seçimi kazanmak ya da ertelemek Suriye sorunu ile bağlantılandırılarak mümkün olacaktır. Olası bir seçim kaybı ise rejim için sonun başlangıcı anlamına gelir.

Suriye’yi havadan bombalamak yetmez. Bu daha önce de bir çok kez yapılmıştı. Bir kara harekatı ve seçimleri öne almak, bu sırada da, yurtdışındaki dayanaklarından temin ettiği paraları içeride dağıtmak şeklinde bir hesap var.

Bunun olabilmesi için öncelikle ABD ve Rusya’nın onay vermesi lazım. Ancak böyle bir onayın riskler içerdiğini de görmek gerekiyor. Yani sınırları iyi belirlenmiş alanlarda bir kara harekatına izin verilse de, sahada işler beklendiği gibi gitmeyebilir. Gelişmeler, Suriye devletiyle, kuzeyindeki Kürt yönetiminin birlikte Türkiye’ye direnmelerine yol açabilir. Bu olasılığın Türkiye’ye dönük yıkıcı etkilerinin olacağı açıktır.

Böyle bir mecraya gidiş olasılığı ihmal edilmemelidir. Bu koşullarda en dinamik toplumsal ve siyasal güçlerin iktidarı almak olanağı ortaya çıkacaktır. Böyle bir siyasal odağın oluşturulması devrimci sosyalistler için ivedi bir görevdir.

Beklenen oldu

İstiklal Caddesi patlamasından sonra Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta ne zamandır beklenen operasyonu başlatıldı. İstanbul’daki patlama bir vesile oldu. İstanbul’daki patlamanın devlet içindeki güçler tarafından planladığı, görmek isteyenler için açıktır. Patlamanın hemen ardından başlatılan bu operasyonla hem rejimin dayandığı mevcut koalisyonun sürdürüleceği hem de seçimlerin, eğer yapılırsa, ne pahasına olursa olsun kazanılacağının işaretleri gayet açık olarak verilmiştir.

Zaten AKP rejiminin kat ettiği etaplar içinde bu rejimin operasyonlarıyla oluşturulmuş olan “muhalefet” bir kez daha, ama bu kez HDP’yi de kapsamına alarak yönetimin yanında hizaya sokulmuştur. Önce Demirtaş üzerinden HDP’ye olta atılmış, ardından oldukça acemice ya da aceleyle hazırlananan patlama senaryosu devreye sokulmuş, gelişmelerle ilgili sorgulamalara meydan verilmeksizin askeri operasyona girişilmiştir.

Daha önce de bir çok kez belirtmiş olduğum gibi, bu rejim emperyal bir savaş stratejisinin oyuncusu olarak dizayn edilmişti. Bütün siyasal yolculuğu emperyal savaşların gösterdiği güzergah üzerinde, zaman zaman yoldan çıkma eğilimleri gösterse de, devam etmiştir. Ediyor.

Türkiye’deki yönetim, Suriye ve Irak’a istikrar gelmesini istemez. Yaratılmasında çok önemli bir rol oynamış olduğu Irak ve özellikle Suriye’deki mevcut bataklıktan besleniyor. Bu son bombardıman için hem ABD ve hem de Rusya’nın yeşil ışık yakmış olmaları, her iki ülkenin de mevcut rejimin, Tayyip Erdoğan liderliğinde sürmesini istedikleri şeklinde yorumlanabilir. En azından halen bu anlayışta oldukları düşünülebilir.

Öte yandan, muhalefet “aday” tartışmalarıyla meşgul edilirken, iktidar bir dönem daha devam edebilmek için yolu döşemektedir. Aday demişken, Saray tarafından en çok arzulanan adayın Kılıçdaroğlu, en çekinilen adayınsa, içeride büyük sermaye, dışarıda ABD ve İngiltere ile ilişkileri dolayısıyla İmamoğlu olduğu izlenimi ediniliyor.

Son olarak, Rusya’da Ekim 1917’deki devrim, Çin’deki, Vietnam’daki, Küba’daki devrimler bu ülkelerin devrim öncesinde fiilen çökmüş olan ekonomi-politik yapılarını, sosyalist bir anlayışla yeniden oluşturarak bu ülkelerin daha sağlam toplumsal temeller üzerinde varlıklarını sürdürmelerini sağlamıştı. Aynısı dolaylı olarak, Rusya’daki devrime tutunmuş Kemalist devir Türkiye’si için de söylenebilir.

Araştırılacak olursa, bu ülkelerin hiç birinde mevcut kurumsal yapılar ve bürokrasi tamamen ilga edilmiyor. Dahası, devrimci süreç içersinde mevcut bürokrasinin zaten reel bir arayış içindeki en yurtsever kesimleriyle dirsek teması halinde olunuyor. Bu durum özellikle Ekim 1917 ve Mayıs 1919 sonrasında gayet net olarak görülebiliyor.

Bugün de devlet içindeki yurtsever güçlerin bu sermaye sınıfına dayanarak, bu uluslararası emperyal bağlam içinde kalarak ülkeyi kurtaramayacaklarını, tersine daha da batıracaklarını görmeleri gerekiyor.

İstiklal Caddesi’nde patlayan bomba

Yayın tarihi kamil

Bugün Türkiye’deki siyasal rejim ilk kez bir AKP-Gülen Cemaati koalisyonu olarak inşa edilmeye başlandı. Bu koalisyonda AKP toplumsal desteğine, Cemaat ise devletin asker ve sivil bürokrasisi içinde sahip olduğu güce dayanıyordu. Ta başından, iki tarafın da ” köprüyü geçinceye kadar…” anlayışıyla yaptıkları siyasal hesaplar olduğu malumdu. Hiç şüphesiz bu koalisyon için ortamı ve tarafları hazırlayan, yönlendiren ABD ve Avrupa’daki uydularıydı. Değişen dış taleplerin baskısı altında iç gerilimleriyle giderek zayıflayan bu koalisyon Gezi Ayaklanması ile birlikte çöktü. AKP siyasal iktidarı tek başına kontrol etme yolunda hızla adımlar attı. Ancak Cemaat’in devlet bürokrasisindeki ağırlığı hâlâ sürmekteydi.

Cemaat esas olarak ABD’deki neo-conların kontrolündeydi. Onların AKP rejimini hizaya getirme arzularıyla, Cemaat’in tamamen tasfiye edilmemek için hamle yapma kararı 15 Temmuz kalkışmasını yarattı.

AKP bu kez, 15 Temmuz darbesinin bastırılmasında rol almış olan milliyetçi güçlerle koalisyon kurmak zorunda kaldı. Cemaat’in yerini bu milliyetçi güçlerin temsilcisi olarak davranan MHP aldı. AKP yine toplumsal desteğini koz olarak kullanıyor. MHP ise askeriye ve polisteki, kısmen sivil bürokrasideki gücüne dayanıyor.

Bu koalisyonun dış bağlamı eski koalisyonun dış bağlamından biraz farklıydı. AKP, bütün popülist gevezeliklerine rağmen ABD ve NATO çizgisine sadık ; MHP ve etrafındaki milliyetçi güçler ise ABD ve NATO’ya bağlılığı savunsalar da, özellikle Kürt sorunu etrafında, NATO’nun ve batılı müttefiklerinin güven vermeyen tavırlarını bahane ederek Rusya kartını kullanmaya çalışıyor. Bu sayede Rusya, bölgesel hamlelerinin de neden olduğu koşullarda, öncelenmemiş ölçüde Türkiye siyasetine müdahil bir konuma sokuluyor. Türkiye, Rusya’yı; Rusya da, Türkiye’yi kullanmak istiyor. Koalisyonun milliyetçi kanadı bu siyasetin sürdürülmesi için destek sağlıyor.

Reel olarak ömrünü tamamlamış olan bu rejimin halen fiili olarak ayak altında dolaşmasını sağlayan en önemli etkenler, giderek kızışan, siyasal ittifaklar zeminini kayganlaştıran, mevcut ittifakların sorgulanmasına yol açan bögemizdeki dış siyasal gelişmeler ve içeride siyasal iktidar tarafından iyice evcilleştirilmiş olan muhalefetin konumudur. Yani iktidarı almaya talip bir siyasal heyet mevcut değildir.

Özellikle mevcut ekonomik sorunlar her ne kadar rejimin toplumsal desteğini erozyona uğratıyorsa da, reel bir iktidar alternatifinin ortaya çıkmamasında belli bir rol oynuyor. Hem iktidarın hem de muhalefetin hemen hemen aynı iç ve dış güçlere dayanıyor olması, muhalefetten ciddi çözüm önerileri veyahut siyasal bir hamle gelmesini önlüyor.

Bu muhalefet yapısının AKP’nin yeni bir rejim inşasını hedefleyen iktidarını tahkim ettiği koşullarda, tam da o süreç içersinde, kurulacak rejimin ihtiyacına göre, bir çok durumda komplo aracı da kullanılarak dizayn edildiğini akıldan çıkarmayalım. Yani aynı rejimin el altında bulundurulmasında yarar görülen “muhalif” kanadı olarak oluşturulmuştur.

Bu koşullarda bir genel seçime gidilmesi bekleniliyor. AKP-MHP koalisyonunun kendileri için yeterli olacak çoğunluğu kazanmaları zor görünüyor. Böyle bir çoğunluğu sağlayamadıkları durumda rejimin ayakta kalması mümkün değildir.

Seçim söz konusu olduğunda, MHP ile temsil edilen kanadın iktidara tutunabilmek için Tayyip Erdoğan’a ihtiyacı var. Ancak Tayyip Erdoğan için aynısı geçerli değil. Bu yüzden AKP kanadı yeni ittifak arayışları içerisine giriyor. Böyle olanakları da var. Ancak MHP kanadı için aynısını söyleyemeyiz.

AKP’nin ittifak arayışları içinde de böyle bir ittifaka teşne olan Kürt siyasetidir. Dolayısıyla AKP hemen yüzünü onlara dönmektedir. Kürt siyasetinin nihai gayesi, NATO emperyalizmi tarafından bölgede kurulacak olası bir Kürt devletinin oluşumunda, özellikle demokratik koşulların yaratılmasına oynayarak etkin bir rol almaktır. Buna şüphe yoktur.

Öte yandan, AKP için tek ve en önemli olan şey, iktidarda kalabilmektir. Hiç bir ilkesi ya da programı yoktur. Kendisine emperyalist güçler tarafından verilmiş olan görevi, ülkeyi yağmalama öznel hevesiyle üstlenmiştir. AKP’nin öznelerinin İslamcılar arasından seçilmiş olması, onların ideolojik olarak “cihatçılık” yani yağmacılık anlayışını benimsemiş olmalarıyla da alakalıdır. Bu ideolojik konum onların emperyal güçler tarafından “sevk ve idaresi” ni kolaylaştırıcı bir rol oynamaktadır.

12 Eylül faşizminin ve onun yarattığı Özal’ın ANAP’ın o zaman ki koşullarda yapmak isteyip de yapamadığını, onların açmış olduğu zeminde AKP yapmaktadır. AKP açısından iktidar demek, ülkenin bütün kaynaklarını, varlıklarını yağmalamak demektir.

Şimdi ülkenin bir seçim atmosferine sokulmuş olduğu şu günlerde, AKP’nin bir refleksle HDP’ye ya da genel olarak Kürt siyasetine yüzünü çevirmek istemesi, MHP ile temsil edilen koalisyon ortağını şiddetli bir şekilde rahatsız etmiş olmalıdır. Bu kanat, AKP’ye bu koalisyonun öyle kolay kolay çözülemeyeceğinin mesajlarını vermektir. İstiklal’deki patlamayı bu açıdan düşünmeyi meşrulaştıran çok sayıda gösterge vardır. Sadece İçişleri Bakanı’nın refleksleri bile karine gücündedir.

Bu gelişmeler bir kez daha bir darbe girişimiyle sonuçlanırsa, bunun ülkeye maliyeti çok daha ağır olacaktır.

Devrimci sosyalist liderlik oluşturmak gerekiyor

Son dünya düzeninin çökmesinden sonra başlayan ve halen sürmekte olan genel düzensizlik döneminin siyasal sonuçlarından birisi, emperyalist sistem içinde artan gerilim ve çelişkilerin hegemonik dünya sisteminde bir tür fetret dönemini (“interregnum”) yükseltmiş olmasıdır.

Bununla eş zamanlı olarak sosyalist sol siyasetteki liderlik eksikliği de temel bir sorun olarak görünmektedir.

Bugün bu halin daha fazla sürdürülemeyeceğinin işaretleri geliyor.

ABD bir kez daha emperyalist cephenin liderliğini ele almış, Avrupa ve Japonya’yı kendi etrafında tahkim etmiştir. Bugünkü görüntü böyle. Karşı taraftaysa, güç merkezleri epeydir belirgin hale gelmiş olsalar da, aralarında açık ya da örtük dayanışma, işbirliği eğilimleri bulunsa da, henüz jeo-ekonomi-politik bir bağlaşmadan söz edemeyiz. Bunun önemli bir nedeni, hemen hepsi kapitalist olan bu devletlerin halen Anglo-Amerikan hegemonyası altındaki kapitalist-emperyalist sisteme entegre konumlarıdır.

Bir büyük savaş tehlikesini canlı tutan da asıl bu entegrasyon içindeki çelişkiler ve gerilimler ve bunun yol açtığı fetret dönemidir. İki farklı dünya sisteminin rekabet ettiği eski dünya düzeninde, sanılanın aksine, şimdiki kadar canlı bir savaş riski yoktu. Göreli bir denge durumu vardı.

Britanya emperyalizminin 1.Dünya savaşı öncesinde formüle ettiği jeo-politik öncelikleri daha sonra Anglo-Amerikan hegemonyasının da öncelikleri olmayı sürdürmüş, bu hegemonik sistemin, yaratılmasında çok büyük bir rol aldığı Çin kapitalizmi (özellikle 1979’dan itibaren ABD, Çin’i güçlü bir kapitalist ülke haline getirerek, sosyalist bloğu çökertmek için onu tam anlamıyla bir müttefik yapmayı planladı), onun altını öncelenmemiş ölçüde oymuş, kendisi için zamanı iyice daraltmıştır.

Yani ABD, sosyalist bloğun çökertilmesi bakımından amacına ulaşırken, kendi “tek-kutuplu dünya düzeni” nin mezar kazıcısını da yaratmış oluyordu.

Bir savaş olasılığının azaltılması ancak iki olasılıktan birisinin ya da her ikisinin birlikte gerçekleşmesiyle bertaraf edilebilir: Çin’in bütün emperyal iddia ve heveslerinden vazgeçmesi ve böylece, nihai olarak, emperyalist sistem içinde 19.yy’daki konumuna benzer bir duruma düşmesi ; ikincisi, Çin’in ekonomik büyümesinin sınırlarına beklenenden erken ulaşması, büyüme ivmesinin düşerek, gerilemeye başlaması.

Birinci olasılığın gerçekleşmesi çok zor görünüyor. İkincisi olabilir tabii. Hatırlayacak olursak, Japonya özellikle 80’li yıllarda büyük bir çıkış yapmış, bütün dünya güçlerinin Japonya’yı sorgulamasına neden olmuştu. 80’li yıllarda Batı’da, Doğu’da, örnek alınacak bir olgu ya da büyük potansiyel bir tehdit olarak, “Japon mucizesi” senaryoları yapılıyordu. 90’lı yıllarda, Japonya’nın inişi başlayınca, Japonya “sorun” olmaktan çıktı.

Geçerken şunu belirtmek isterim : Nasıl ki kapitalizmde bir şirket siyasete dahil olmadan büyüyemezse, Çin de büyük bir siyasal güç olmadan ekonomik gelişmişliğini sürdüremez, emperyal hedeflerine ulaşamaz.

Bu arada, Çin dünya imparatorluğu olmak gibi bir tarihsel vizyona hiç bir zaman sahip olmamıştır. Sahip olduğu karasal kültür de bunun göstergesidir. Çin her zaman bir bölgesel güç olmak ister ve bu bölgeye müdahale edilmesini kabul etmez. Yani kendisine özgü bir “Monroe Doktrini” ni gözetir. Bugün de durumun farklı olmadığını söyleyebiliriz. Ancak oradan nereye doğru evrilir, şimdiden kestiremeyiz tabii. ABD de Monroe Doktrini’yle işe başlamıştı. Hegemonik bir dünya gücü haline geldi.

Obama, Trump ve Biden doktrinleri açık bir şekilde Çin’i kendi jeo-ekonomi-politik çıkarları önünde en büyük tehdit olarak ilan ettiler. Buna göre, Rusya Çin’i kuşatmak bakımından düşürülmesi zorunlu görünen ilk kale olarak sorunsallaştırıldı. Sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynakları, askeri gücüyle Rusya, etrafındaki tarihsel coğrafyasıyla birlikte (özellikle Ukrayna ve Belorusya) Avrasya’nın Batı’daki en stratejik kapısıdır. Bu kapı Çin’le işbirliği yapmak yönünde güçlü eğilimlere sahiptir.

Epeydir ABD “think-tank”leri içinde Rusya’nın düşmanlaştırılmasının doğru olup olmadığı tartışılmaktadır. Britanya jeo-politiğinin temsilcilerinden Brzezinski ekolü, Rusya’yı düşmanlaştırmanın öncelik olduğunu öne sürüyor. Bu bakımdan, mesela Brzezinski bir röportajında, Rusya’nın yayılmasını durdurmak için Ukrayna’nın ondan mutlaka kopartılması gerektiğini öne sürer. Hatta (mealen) şöyle bir veciz ifadesi vardır: “Ukrayna olmadan Rusya Avrasya imparatorluğu haline gelemez. Kolu kanadı kırılır.” (Bu arada, Brzezinski’nin de Batı Ukrayna kökenli olduğunu hatırlatayım). Brzezinski okulunun bu analizi, ABD’nin uluslararası siyaset alanında, en etkili grubu teşkil eden “liberal hegemonik dünya düzeni” kuramcılarının geneli tarafından kabul görür.

Brzezinski okulu, son dönemde, İran ve Suriye’deki ABD politikalarına karşı hayli eleştirel bir tavır almış, Rusya’nın kuşatılması bakımından İran’ın son derece önemli bir müttefik olarak yeniden değerlendirilmesini talep etmişti. İran’ın kazanılması, Suriye’nin de kazanılması olacak, Rusya’nın Doğu Akdeniz’e açılması engellenmiş olacaktı. Bu yüzden, İran İsrail’den daha önemliydi. İran’ı kazanınca, Rusya’nın kuşatılması büyük ölçüde tamamlanacaktı. İran demek, aynı zamanda, Hindistan ve Çin’e açılan kapı demekti. Böylece, Afganistan sorunu da İran sayesinde emperyalistler lehine bir çözüme kavuşacaktı.

Yeri gelmişken, Brzezinski’yle ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum. Brzezinski, Sovyetler Birliği’ni İran, Pakistan ve Afganistan üzerinden İslamcı (“yeşil”) kuşatmaya alma politikasının en önemli hazırlayıcısıydı. Bu üç ülkenin islamcı rejimlere teslim edilmesinde çok önemli bir rol oynamıştı. Carter’ın başkanlığı döneminde (1978-81), onun Ulusal Güvenlik Danışmanı’ydı. Afganistan’da sol bir askeri darbenin işaretleri alınmaya başladığı sıralarda, İran’da ABD dostu olarak bilinen Şah Rejimi’nin ipinin İslam devrimi lehine çekilmesini ısrarla talep etmişti. Humeyni’nin devrimin başına geçmesinde önemli bir rol oynamıştı. Humeyni de Afganistan’da kendisinden beklenen rolü oynamıştı.

Brzezinski, David Rockefeller’in himayesindeki oligarşik Trilateral Komisyonu’nun en önemli kurucularındandı. Nitekim, Carter da Trilateral Komisyon’un kukla başkanı olmuştu. Brzezinski, Britanya’da, H.MacKinder’la (1861-1947) başlayan ve ABD’de Spykman (1893-1943) ile devam eden jeo-politik anlayışın temsilcisiydi. Öncellerinden farklı olarak, Rusya’yı takıntı derecesinde sorunsallaştırdı. Hem Rusya coğrafyasında hem de genel olarak Avrupa’da mikro devletçikler kurulmasından yanaydı.

Son olarak, onun Ukrayna’daki CIA darbesinde Soros ile birlikte önemli bir oyun kurucu olduğunu belirtmek isterim. Bu darbede oğlu aktif bir rol üstlenmişti. Neyse, biz kaldığımız yerden devam edelim.

Brzezinski’nin bu telkinleri doğrultusunda, Obama yönetimi İsrail’i öteye iterek, onun bütün itirazlarına, Suriye sorununu körükleme çabalarına rağmen İran’la iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Ancak ABD siyasal yapısıyla iç içe geçmiş İsrailci lobiler ( S.Arabistan, BAE, Katar gibi petrol monarşilerinin İsrail’le çıkar birlikteliği içinde oduğunu da unutmayalım) aşılamadı. Trump devrinde de, malum, tersi gelişmeler oldu.

ABD dış siyasetine yön vermeye çalışan Brzezinski karşıtı olarak görülebilebilecek “yapısalcı-gerçekçi” tabir edilen okulsa, asıl tehditin Rusya değil, Çin olduğunu vurgular. Bu okula göre, ABD hegemonyasına karşı kendi hegemonyasını kurabilme kapasitesine sahip tek güç bu ülkedir. Bu potansiyel hegemonik gücün bertaraf edilebilmesi için gerçekçi yolun Rusya’nın müttefikleştirilmesi, böylece Çin’in hareket alanının iyice daraltılması olduğunu öne sürer. Rusya olmadan Çin’i kuşatmanın mümkün olamayacağının altını çizer. Çin’in Doğu Çin Denizi ve Güney Çin Denizi üzerindeki iddialarının ABD tarafından kabul edilmesinin mümkün olmadığını hatırlatarak, Çin’in kendisi için yaşamsal olduğunu öne sürdüğü Doğu ve Güney Çin Denizleriyle ilgili iddialarını geri almadığı takdirde, bir ABD-Çin savaşının kaçınılmaz olacağını ilave eder.

Çin’in komşularının Rusya, onun etki alanında görülebilecek Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Moğolistan, Hindistan, Laos, Vietnam; ve Afganistan, G.Kore olduğuna işaret eden söz konusu okul, Rusya olmadan Çin’in kuşatılmasının olanaklı olamayacağını söyler. Çin’in bu karasal komşularından, Rusya faktörü dolayısıyla her türlü ekonomik ve askeri-lojistik desteği temin edebileceğine vurgu yapar.

Brzezinski son döneminde Çin’in devasa bir ekonomik güç haline gelmekte olduğunu görmüş ve Rusya karşısındaki tutumunu yumuşatmış, asıl hedefin Çin olması gerektiğini kabul etmişti. Ancak kendisinin oluşturucuları arasında bulunduğu yerleşik anti-Rusya siyasetini değiştirmek için gecikmişti.

Bugün itibarıyla, ABD Rusya’yı düşmanlaştırma siyasetini tercih etmiştir. Sanırım buradaki en önemli saik, Almanya ve/veya AB’yi kendi yanında tahkim etmektir. Oysa, Avrupa’nın dünya jeo-ekonomi-politiğindeki önemi sürekli azalmaktadır. Bu kıta büyük bir endüstriyel kapasiteye sahip olsa da, kendisini ekonomik olarak sürekli genişleyen bir ölçekte sürdürebilmek bakımından Rusya dışında reel “ekonomik” bir olanağa sahip değildir.

Almanya, bugün itibarıyla, Anglo-Amerikan hegemonyasına teslim olmakla 4.Reich hayallerine de reel olarak ihanet etmiş oluyor. Ukrayna’yı kendi Avrupa kolonisine dahil etme hevesi elde patlayan bir bomba haline dönüşme potansiyeli taşımaktadır.

Kısa kesmek gerekirse, ABD’nin bu stratejik akılla Çin’i durdurması, eğer Çin’in kendisi durmazsa, olanaklı görünmüyor. Bu yolda ısrar, hem ABD’nin hem de AB’nin sönüşünü hızlandıracaktır.

Emperyalist sistemin kendi içindeki bu çatışmalar, sistemi daha kırılgan hale getiriyor. Bu da sosyalistler açısından devrim olanakları demektir.

Öyle bir iki semtin kafelerine, ilçe binalarına sıkışıp, üye kaydetmeyi, önüne gelene parti rozeti takmayı, başlıca siyasal çalışma olarak görenlerin, tabii eğer devrimci kayguları varsa, devrimci perspektifleri zayıflıyor.

Giderek, “biz ille de Rusya ya da ABD’den birini desteklemeli miyiz”, ” ne NATO ne Putin”, “Putin bu işgalle neo-nazileri kahraman yaptı”, “Putin, Ukrayna ordusuna darbe çağrısı yaparak gayri-ahlaki davrandı”, “Rusya tuzağa düşürüldü.Şimdi onu uzun süre yıpratacaklar” gibi naif, hiç bir devrimci siyasal analize dayanmayan, jeo-ekonomi-politik bakımdan miyop ifadelerle, kapitalist-emperyalist ateş çemberinin her tarafı sarmaya başladığı koşullarda, parkta çember çevirmeyi tercih eden çocuklar gibi davranıyorlar. Gerçeklikle siyasal devrimci bağlantılarının kopmuş olduğu görülüyor.

Ne yani, Ukrayna’yı NATO himayesinde, oligarkların parasal desteğine dayanarak yöneten neo-nazi klikle , “kahraman” olurlar diye savaşılmasın mı? Savaşan tarafların her biri kendi açısından ve onlarla aynı çıkarları paylaşanlar için kahramandır. Kahramanlaştırılırlar. Sonra, her savaş yıpratıcıdır. Varoluşsal bir savaşı göze alıyorsanız, elbette yıpratılacağınızı da göze alacaksınız. Devrim süreci de yıpratıcı değil midir?

Sol teorileri var. Kuru kuruya yineleyip duruyorlar. Bunu yaparken liberal bir politik kültüre yaslanmaktan, onun diliyle konuşmaktan imtina etmiyorlar. Rusya ne yapabilirdi mesela? Diplomasi, Rusya, Almanya ve Fransa’nın gayretlerine rağmen ABD ve İngiltere tarafından engellendi. Bunu göremiyor muyuz? Yarın bu görüşmelere katılmış olanlar anılarını yayınladıklarında mı öğreneceğiz? Peki, bugün Rusya teslim olsaydı, ne olacaktı? Suriye’de devreye girmese ne olurdu? Yani Nato kazanımlarını daha ötelere taşısaydı… Eğer Rusya’nın set olmaya çalışmasına karşıysanız, emperyalist hegemonyanın kendisini tahkim ederek sürdürmesini istiyorsunuz. Bunun siyaseten başka bir izahı yok. Devrimci perspektif bütün derinliğiyle stratejik bir akla referans verir. Bu akıl yoksa, perişanlık kaçınılmaz olur.

Marksist-leninist eğitimin amacı kuramı belletmek, Marks’ın, Lenin’in söylediklerini, yazdıklarını ezberletmek değildir. Somut durumlarda, sorunlar karşısında Marks’ın, Lenin’in nasıl davranabileceğini kestirmek, sorunlara, bugünkü dünyaya yaklaşımlarına kılavuzluk edecek yöntemi kavramaktır.

“Darbe” çağrısına gelince, Putin, oyunu emperyalistlerin kurallarıyla oynamaya çalışıyor. Aksini mi bekliyordunuz? Sonra, darbe kategorik olarak ret edilemeyecek bir bir iktidar tekniğidir. Tayyip Erdoğan ve onun rejiminin sol-liberal organik aydınları da darbelere karşıydılar. Sonra arka arkaya iki darbe yapma ihtiyacı duydular. Bu arada, Lenin ve bolşevikler de Ekim 1917’de hükümet darbesi yapma kararı almamışlar mıydı?

Bugüne kadar ki, devrimlerin hepsi ya büyük savaşlardan ya da o savaşlar sonrasında kurulan dünya düzeninin sağladığı jeo-ekonomi-politik olanaklardan çıktılar.

Ancak şimdi bu solun derdinin bir seçim seçeneği haline gelmek olduğu görülüyor. Liberal etkiler altındaki hedef kitlelerine hitap ediyorlar. Aksi yöndeki ifadelerin bir geçerliliği yok. Pratikleri böyle.

Aslında bu eğilim 1956’tan, hatta biraz daha öncesinden itibaren SSCB’nin komünist partilere atfetmiş olduğu rolün yeni koşullardaki tezahürü olarak da görülebilir. O zaman da, karizmayı çizdirmemek adına, bir yandan “proletarya diktatörlüğü” ve “sosyalizm” vazgeçilemez kırmızı çizgiler olarak sunuluyor, ama “tüm halkın devleti” bir anayasa maddesi haline sokuluyor, “kapitalist-olmayan yol” de-facto kabul görüyordu. Komünist partilere de aynı anlayış empoze ediliyordu. Bu partiler devrimci bir anlayışa yabancılaştırılıp, ülkelerindeki burjuva siyasetine karşı bir seçim seçeneği, dolayısıyla düzen açısından “evcil” siyasal bir koz, ya da isterseniz, bir “şantaj aracı” haline getirilmeye çalışılıyordu.

Eskinin bu yaşayan etkilerinin yanı sıra, 80’lerin ortalarından itibaren maruz kalınan neo-liberal ideolojik bombardıman (Batı Avrupa’da bu bombardıman 68’den itibaren başlar) da sol aklı tahrip etti. Geniş kesimleriyle sol bugün liberal kültürün dairesi içinde yer alıyor. Seçim kaygusuyla hareket etmeleri de bu kültürü iyice tahkim etmelerini teşvik ediyor. Zaten zayıf olan devrimci reflekslerini köreltiyor.

Son olarak, bu tartışmalar sırasında tabii sık sık SSCB de gündeme gertiriliyor. Onun etrafında aslı astarı olmayan iddia ve iftiralarda bulunuluyor. Bu arada da, onun çöküşüyle ilgili yanlış değerlendirmeler yapılıyor. Bunlardan birisi, SSCB’nin Çin gibi sanayileşmeye ağırlık vermediği, sadece askeri sanayileşme hedefini gözettiği, bu yüzden de çöktüğü şeklindeki dayanaksız tespittir.

Bir kere, SSCB çöktüğü zamanda bile dünya sanayi üretiminin neredeyse yüzde yirmisini yapıyordu. Evet doğrudur, tüketim malları üretimi konusunda sorunları vardı. Sovyet sanayisinin ağır sanayi alanında yoğunlaşması, sadece askeri sanayinin taleplerinden değil, Batı’nın teknoloji konusundaki yaptırımlarından da kaynaklanıyordu. Unutmayalım, çöktüğü güne kadar SSCB ekonomik olarak da kuşatılmış bir ülkeydi.

Çin’e gelince, yukarıda değindim. Çin 70’lerin başından, Nixon-Kissinger ziyaretinden itibaren SSCB’ye karşı emperyalizmin siyasal müttefiki olması karşılığında ekonomik olarak desteklenecekti. 1962’den itibaren Çin liderliği Büyük Proleter Kültür Devrimi hazırlıklarına başlamıştı. 50’lerin sonlarındaki ütopik Büyük İleri Atılım’ın başarısızlığı, ve SSCB’de Hruşçov’un restorasyonunun başlamasından sonra Mao’ya yönelik eleştiriler parti içinde yoğunlaşarak arttı. O kadar öyle ki, Mao partideki yönetimi, sonradan “kapitalist yolcular” olarak suçlayacağı, sağ kanat (Bunları siyasal çizgileri itibarıyla Sovyetler Birliği’ndeki bukarincilere benzetebiliriz. Ve tabii SSCB’de Hruşçov anlayışının hakim olduğu koşullarda partide etkili olmalarını tesadüf olarak değerlendiremeyiz) liderliğe, Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping’e bırakmak zorunda kalmıştı. Mao’nun parti üzerindeki kontrolü hayli azalmıştı.

Bu koşullarda 1931-1949 arasındaki ulusal kurtuluş savaşının askeri önderlerinden Mareşal Lin Biao’yu yanına çekerek, askeriye ve öğrenci gençliğin ittifakını kurdu ve Kültür Devrimi sürecini başlattı. Askeriyenin ön almasıyla parti geri itildi. Partideki “kapitalist yolcu” sağ kanat liderlik tasfiye edildi. Yerine, liderleri arasında Mao’nun eşinin de bulunduğu, sol kanadın hakimiyeti sağlandı. Bu kez bu sivil sol kanatın devreye sokulmasıyla, öğrenci ve askeriye arasındaki ittifak bozularak askeriye geri plana çekildi. Lin Biao ve ailesi fiziksel olarak tasfiye edildi. Partiden sonra ordu da Mao karşısında zayıflatılmış oldu.

Bütün bu süreç içinde aslında alttan altta sınıf mücadeleleri sürüyordu. 1966’dan itibaren oluşan kaotik süreçte yeraltı pazar ekonomisi giderek güçlendi. Kültür Devrimi sürecini sosyalizmin kuruluş sürecine dönüştürmek düşüncesindeki sol kanat liderlik, Mao’nun girişimleriyle, “Dörtü Çete” yaftasıyla tasfiye edildi. Deng Mao tarafından göreve çağrıldı. Böylece, soldan yola çıkan devrim sağa dönerek yolculuğunu tamamlamış oldu.

Kültür Devrimi esasen 1969 yılından itibaren bir yol ayrımına ulaşmıştı. Ya sosyalizme yönelecek ya da “kapitalist yolcu” olacaktı. Mao liderliği ikinci yolu tercih etti.

Deng esasen fiilen işleyen yeraltı pazar ekonomisinin temsilcisiydi. O yapının üzerine oturdu. Bu arada, Mao’nun ölümünden sonra, SSCB’deki, Çernenko benzeri silik bir figür olan Hua Guafeng parti içindeki hiyerarşik güç dengelerine dayanarak kısa bir süre Mao’nun koltuğunda oturdu.Ancak fiili pazar ekonomisinden nemalanan reel bir küçük-burjuva toplumsal güce dayanan partideki sağ koalisyon tarafından kızağa çekildi.

Meydan Deng’e kalınca, temsilcisi olduğu kontrollü pazar ekonomisinden yana olan grupların talepleri doğrultusunda hareket ederek 1979’da, ABD ile sıkı ve programatik bir işbirliği sürecini başlattı. Çin zaten 70’lerin başlarından itibaren ABD tarafından soğuk savaşın düşman cephesinden çıkartılmış, dost kuvvet haline gelmişti. Bu rolüyle de SSCB’nin yıkılmasında etkili bir rol oynamıştı. Yani Çin Halk Cumhuriyeti, ilk soğuk savaştan, SSCB’nin düşmanlaştırılmasından, günümüzde etkileri süren sonuçları bakımından değerlendirildiğinde, en çok nemalanan ülkelerin başında gelir. SSCB’nin düşmanlaştırılması adına ideolojik alanda bu yönde, amiyane tabirle, sürekli gaz vermesi ancak bu bağlamda anlaşılabilir.

Dolayısıyla, Çin ve SSCB’nin farklı jeo-ekonomi-politik gerçeklikleri vardı. Değerlendirmeyi buna göre yapmak gerekir.

Bizdeki devrimci sosyalist siyaset, geneli itibarıyla, tekelci-kapitalizmin reel, uluslararası çapta bir olgu olduğunu, emperyalizmin sınıf savaşımının yoğunlaşmış haliyle uluslararası düzeyde cereyan edişi olduğu gerçeğini pratik olarak kavrayamıyor. Olaylara, olgulara jeo-ekonomi-politik uzun süreli bir tarihsel perspektiften bakamıyor.

Tarihi global olan ve lokal olan arasındaki diyalektiği gözeterek, sadece art-süremli değil, aynı zamanda, eş-süremli bir yöntemle, süreklilikleri, kopuşları tespit ederek okumak lazım. Bunu beceremiyor.