Suni denge

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türk devleti içinde kağıtlar yeniden karıldı. Türk devletinin uluslararası bağlamında da değişim gerçekleşti.

O tarihe kadar Türk devleti Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren öngörülen dış bağlamına bağlı kalmıştı.

Gezi kalkışmasıyla sarsılan, 15 Temmuz’da çöken İhvancı AKP, Gülen Cemaati, “liberal emperyalist” neo-liberaller ve Kürt ulusalcıları arasındaki koalisyon yerine MHP ve Türk ulusalcılarıyla daha dar ama daha az kırılgan olmayan bir koalisyon kuruldu. Makamlar paylaşıldı. Erdoğan’ın kişiliğinin merkezi teşkil ettiği bir suni denge oluştu.

Elbette bu ikinci koalisyonun da, öncekinden farklı olmakla birlikte, uluslararası bir bağlamı vardı. Bu kez, bir tarafında ABD-NATO’nun, diğer tarafında onların ezeli rakibi (Bu iki güç temelleri 19.yüzyılın erken evrelerinde atılan sürekli soğuk savaşın iki asli tarafıdır) Rusya’nın yer aldığı bir suni denge yaratıldı.

Suni dengeler, düzensizlik koşullarında, iktidar güçlerinin veya çatışma halindeki devletlerin siyasal konumlarını sürdürebilmek veyahut siyasal hedeflerine ulaşmak için geçici ya da konjonktürel olarak bu koşulları kendi aralarında düzenlemeleriyle oluşturulur. İç dinamiklerden kaynaklanan yapısallaşmış, kuralları, kurumları oluşmuş genel bir denge durumu söz konusu değildir. Günü kurtarma, zaman kazanma ya da büyük kırılmayı şimdilik öteleme gayesine referans verir.

Kabul edelim, AKP rejimi, 15 Temmuz’dan hemen sonra gerçekleştirdiği sivil darbeyle yarattığı tek adam yönetiminin temin ettiği esnekliğin de katkısıyla genel olarak doğru zamanda doğru hamleler yaptı.

Rusya ve ABD’nin Doğu Akdeniz’de başlayan ilk ciddi çatışması, beklendiği gibi daha az dolaylı olduğu halde, Karadeniz’e kaydı.

Eski dünya düzeninin çöktüğü ve yenisinin henüz kurulamadığı koşullarda, AKP rejimi için uluslararası güçler karşısında Suriye sorunu etrafında elde edilmiş siyasal hareket alanı, Ukrayna sorunu etrafında daha da genişledi. Bununla birlikte daha kırılgan hale geldi.

Bugün devlet içindeki güçlerin ve uluslararası güçlerin hem kendi içlerinde hem de birbirleriyle aralarında oluşmuş bir tür suni denge var. Şu an için içeride ve dışarıda hiç bir tarafın bu dengelerin bozulmasına yönelik girişimleri söz konusu değil. Dahası, bu güçlerin Erdoğan’dan vazgeçmeleri için hali hazırda anlamlı bir neden de yoktur.

Kılıçdaroğlu’nun liderliğini yaptığı çok birleşenli muhalif kanat onlar adına pahalıya mal olabilecek bir risktir. Evet, bugün için bu iç ve dış güçler bu dengenin bozulmasını göze alamıyorlar. Uluslararası güçler söz konusu olduğunda, bunun en önemli nedeni, aralarındaki çatışmayı doğrudan değil, giderek zorlaşsa da, dolaylı olarak sürdürmeyi tercih etmeleridir. Dolaylı kapışmalar koridorlara ihtiyaç duyarlar.

Devlet içindeki güçler arasında suni denge doğrudan bu dış güçlerle sağlanmış geçici ve kırılgan dengeye dayanmaktadır. Bunun tersi de doğrudur.

ABD ve NATO’nun BOP stratejisini uygulamaya koymasından biraz önce dış dinamik, genel olarak, ABD’nin müttefiği olan devletlerde, etkin hale geldi. Aynı önceki soğuk savaş periyotunda olduğu gibi. Bu ülkelerin sermaye sınıfları politik olarak bir hizaya getirildi.

Hem ABD hem de Rusya isteklerini Erdoğan’a aşağı yukarı kabul ettirebiliyorlar. Ukrayna savaşının yarattığı koşullar, Erdoğan’ın elini biraz daha güçlendirmiştir. NATO bu savaşta, Türk devletini tam arzu ettiği gibi, etkin bir kanat ülkesi olarak kullanamıyor. Ancak, Türkiye’nin kendi kontrolü altında, Rusya karşısında ihtiyaç duyulan koridor ülke işlevini yerine getiriyor olmasından da rahatsız değildir.

Ayrıca ABD’nin Doğu Akdeniz macerasının göç hareketi gibi sonuçlarının yarattığı tedirginlik ve AKP’nin bu hareketin Batı’ya yönelmesini önlemek adına taahhütlerini de ihmal etmemek gerekir. Koridor işlevi bu tür olgulara da referans veriyor tabii.

Rusya açısındansa, çok kritik bir coğrafyada bulunan bir NATO ülkesinin şahinleşmeden, Rus çıkarlarına çok aykırı bir siyaset izlememesi bir kazanım olarak değerlendiriliyor olsa gerektir. Rusya için Türkiye bugün itibarıyla hem Akdenizde hem Karadenizde feda edilemeyecek bir koridordur. Rus devleti, Türkiye’deki muhalefetin hali hazırda ABD bloğuna yakın durduğu değerlendirmesini yapmaktadır.

Öte yandan, Rusya’nın giderek ağırlığını hissetirdiği Doğu Akdeniz’de ABD’nin kullandığı oyuncuların Türk devleti tarafından tehdit olarak algılanması; Türkiye’nin Suriye’de kullandığı oyuncuların da Rusya tarafından tehdit olarak değerlendirilmesi bu suni dengeyi daha da kırılgan hale getirmektedir.

Söz konusu uluslarası durumdaki değişme her an bu dengeyi bozabilir. Bu durum Türk devletindeki dengeleri de bozar, Erdoğan’ın iktidar konumunu yitirmesine yol açacak gelişmelere yol açar. Erdoğan’ın içerideki ittifakına daha gözü kara dinci örgütleri dahil etme çabasının önemli bir saiki de bu olasılıktır.

Tekrar olsun, Erdoğan figürü olmaksızın bu iç ve dış koalisyonun sürdürülmesi kabil değildir. Onu çekip alırsanız, bütün bu güçler, en azından bir süre için havada kalırlar. Belirsizlik riski aktüel hale gelir.

Bu bakımdan iç ve dış bütün bu güçlerin Türkiye’deki siyasal gelişmelere, olası siyasal gelişmelere müdahil olmamasını beklemek safdillik olur. Bütün taraflar açısından bu müdahalenin boyutları kaybedilecek şeylerin önemiyle doğru orantılıdır.

Bu arada, devlet içindeki ve devletler düzeyindeki politik suni dengenin ekonomik finansmanının Türkiye’de ve dünyada giderek kötüleşen koşullar dolayısıyla mevcut haliyle sürdürülmesi güçleşmektedir. Unutmayalım ki, bütün bu dengeler başta emekçiler olmak üzere halk sınıflarının ekonomik refahıyla bağlantılıdır. Bu refah bugün itibarıyla reel olarak erozyona uğramıştır.

Neo-liberal ekonomik anlayış her yerde olduğu gibi, Türkiye’de de ekonomiyi iyice kırılganlaştırmaktadır. Bu durum, süreğen bir kriz hali olarak kendisini dışa vurmaktadır.

Suni dengeler yukarıdan kurulur. Aşağıdan gelen reel toplumsal taleplere referans vermezler. Yani iç dinamiklere dayanmazlar. Bu koşullarda, içeride, en geniş kitleler nezdinde sürekli rıza üretilmesine, yeniden -üretilmesine muhtaçtırlar.

Yalnız bu noktada, Franklin Roosevelt’in bir saptamasını da hatırlatmak isterim : İhtiyaç içindeki insanlar özgür değildirler. Özgür olamazlar.

AKP rejiminin “böl/yönet” taktiğine hizmet eden kültüralist söylemiyle ta başından elde ettiği ideolojik meşruiyet, artık tersten ve çok daha nitelikli kitleler tarafından taşınan kendisini hedefleyen bir silah haline dönüşmektedir. Ekonomik dengelerdeki dramatik bozulmayı ideolojik araçlara abanarak kapatma çabasının artık sürdürülebilir olmadığı açıktır. AKP rejimi giderek genişleyen ve nispeten nitelikli bir kitlenin nazarında meşruiyetini kaybetmektedir. Kılıçdaroğlu etrafında oluşan geniş koalisyon bu halin somut siyasal dışavurumudur.

Yağmacı, sadakacı, spekülatif lümpen ekonomik gelişme anlayışına dayanan yapının iyileştirilmesi ya da regüler, rasyonel bir ekonomik anlayışla dönüştürülmesi, en başta Erdoğan ailesi tarafından temsil edilen bu ekonomik rejimin öznel dayanakları, ona eklemlenmiş çıkar gruplarının yani oligarşinin konumları dikkate alındığında olanaklı değildir.

Muhtemelen Erdoğan bir kez daha seçim kazanacaktır. Daha doğrusu, bir kez daha ona kazandırılacaktır. Ancak AKP rejimi ve hatta Erdoğan’ın bizzat kendisi de artık bu dengenin ağırlığını çekebilecek halde değildir. Erdoğan’ın kazanmasından sonra başlayacak süreç bu rejimin bütün defolarını açığa çıkartacaktır.

Daha erken bazı yazılarımda da belirtmiş olduğum gibi, Erdoğan, bir tarihsel Mefisto rolünü de üstlenerek, bizi bir devrime ya da devrimlere taşımaktadır. Bunun için bu rejimin dayandığı kırılgan dengeleri devrim adına sokaktan zorlamak, sarsmak gerekiyor. Devrimci siyasal buhrandan korkmaz; siyasal buhranın süreğenleşip, derinleşmesi için çalışır.

Bugün AKP rejimi 2013’ten daha zayıf; biz 2013’ten daha güçlüyüz.

Mücadele sürüyor

İlk turu gerçekleşen seçimlerde yine bir “AKP devri klasiği” ne tanık olundu. AKP, daha önceki seçimlerde de görüldüğü gibi, göstere göstere tezgahını kuruyor, oyları istediği gibi manipüle ediyor, muhalefet de izliyor. İzlerken, zaman zaman cılız bazı itirazlarda bulunuyor. Sonuçta, “atı alan Üsküdar’ı geçiyor”. Solcular dahil, muhalefet de bu sahte sonucu kabulleniyor.

Bu kez, seçim kararı alınmadan önce AKP, YSK’yı ve seçimlerle ilgili mahkemeleri yeniden düzenledi. . Karşısına çıkacak adayın kim olacağına bile kendisi karar vererek, muhalefeti dizayn etti. Muhalefetse, daha önceleri yapmış olduğu gibi, siyasal akılla izahı mümkün olmayan, adeta her şeyi kabullenen davranışlar sergiledi.

Muhalefet, seçimler gündeme gelirken vahim bir anayasal suça da, ahmakça bir özgüvenle, ortak oldu. Bu ülkenin demokratikleşme tarihi anayasa mücadelesi tarihi olarak da okunabilir. Bizzat CHP’nin kendisi de bu mücadeleden çıkmıştır.

Gelgelelim, öncelikle Erdoğan ve ailesinin ihtiyaçlarına göre oluşturulmuş, onların çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde işlerliği olan bu rejimin anayasal çerçevesinin dahi AKP tarafından ihlal edilmesi karşısında CHP ve sosyalistler kararlı, etkili bir direnç gösteremediler. Bu mevcut “kişiye özel” anayasanın çerçevesi içinde hareket edilmesi için direnmediler. Anayasının aksi yöndeki maddelerine rağmen Erdoğan’ın aday olmasına CHP resmen itiraz dahi etmedi.

Yani muhalif güçler hukuksuzluktansa, düzenin (ne kadar sorunlu olursa olsun) hukuksal çerçevesi içinde hareket edilmesi talebini kararlı olarak yükseltemediler.

Erdoğan için her hukuksal kodlamanın bir sınırlama anlamına geldiğini, hangi anayasa ya da hukuksal düzenlemeyi keyfi şekilde uygulamaya koyarsa koysun, bir süre sonra bu düzenlemenin Erdoğan Ailesi ve yandaşlarının ülkeyi yağmalama iştahı ve hızı karşısında bir engel haline geldiğini görmek istemediler. Böylece de AKP’yi kendi silahıyla vurma avantajını kullanamadılar.

Otokratın kişiliğinde somutladıkları siyasal kavganın aynı zamanda bir anayasa kavgası olduğunu ihmal ettiler. Bu bakımdan, muhalefetin anayasa karşısındaki tavrı fiilen otokratın kaale almama tavrından farklı olmamıştır.

Genel olarak devrimci sosyalist harekete baktığımızdaysa, özellikle 2013 Gezi Ayaklanması’ndan sonra parlamento ve başkanlık seçimlerinin odağında yer aldığı bir savaşımın fiili stratejik hedef olarak benimsenmiş olduğunu saptıyoruz. Devrimci perspektif lafta kalmıştır. Devrimciler devrimi unuttular.

2013 sonlarından itibaren sürekli olarak seçimler etrafında demokratik mücadeleye yoğunlaşmak sol hareketi, reel olarak, “Tayyip Erdoğan’sız AKP rejimi” talebini yükselten düzen muhalefetinin peşine takmıştır.

Şimdi durum böyleyse, daha ileride, parlamentoya girildiğinde, örneklerini daha önce Batı Avrupa’da görmüş olduğumuz gibi, devrimden söz etmenin “aşırılık” veya “çoçukluk hastalığı” olarak yaftalanması beklenmelidir.

Parlamento için savaşım devrimci sosyalistler için işlevsel manada bıçak gibidir. Hem ekmek hem insan kesmek mümkündür. Burjuva düzeni ancak devrimle sosyalizme dönüştürülebilir. Çok özel koşullar gerektiren çok küçük bir olasılığı abartmak “çocukluk hastalığı” olamaz. Bunun tersini savunmak oportünist bir tavır olarak düzeni meşrulaştırmaya hizmet eder.

Devrimi gerçekleştirmiş, özgüvenli, yüksek moralli bir partinin gerçekliği okuma biçiminin, zor bir mücadele içinde devrim gerçekleştirmeye çalışan partinin gerçekliği okuma biçimine göre esneklikler göstermesi, barışçıl araçları olumlaması tolere edilebilir. Ancak bu onun kabul edileceği anlamına gelmemelidir. Kaldı ki bu tür bir olasılığı dile getirenlerin kendileri dahi barışçıl olmayan bir kalkışma sonucunda iktidarı almışlardı.

Bugüne kadar hiç bir gerçek toplumsal devrim zorsuz, şiddetsiz, terörsüz gerçekleşmemiştir. Robespierre’imizin veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, “devrimsiz devrim olmaz”. Hiç kuşkusuz, bu durum devrimcilerin tercihinden değil, düzenin tercihlerinden, devrimcilere karşı kullandığı araçlardan kaynaklanıyor.

Özellikle Gezi’nin sönümlenmesinden hemen sonra devrimci sol oluşumların kadroları arasında giderek ivmelenen konformist, Kürt ulusalcılığına yaslanmak gibi kolaycı eğilimlerin konsolide edilmiş olduğu gayet net olarak saptanabiliyor.

Buradan çıkmak zorundayız. Öncelikle devrimci sol siyaseti düzen ve onun muhalefeti karşısında, bilindik stratejik hedeflere vurgu yaparak, tabii konformizm engelini aşarak, bağımsız bir siyasal odak olarak konumlandırmak gerekiyor.

Seçime gelince, artık olan olmuştur. En azından yetersizliklerimizle, konformizmle oluşmasında bizim de siyasal katkımızın bulunduğu bugünkü koşullarda, seçimin ikinci turuna mümkün olan en geniş katılımla gitmek, sandık güvenliği için örgütlenmek elzemdir. Bunu sadece Kılıçdaroğlu’na kazandırmak için değil, yüzde ellinin çok üstünde bir oyla “adama kazandırmamak” adına yapmamız gerekiyor. Erdoğan ne kadar fazla oy alırsa, rejimi o kadar çok fütursuzlaşacaktır. Kimsenin şüphesi olmasın.

“AKP Rejimi” seçimle sona erer mi?

AKP rejimi, eski dünya düzeninin çöktüğü, yerine yenisinin kurulamadığı koşullarda, Anglo-Amerikan emperyalizminin dünyayı fethetmek için çıkış noktası olarak gördüğü BOP hamlesi sırasında, onun ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde dizayn edildi.

Emperyalistlerin söz konusu hamlesi Suriye halkının direnişiyle boşa çıkartılınca, AKP rejimi üzerindeki emperyalist kontrol da aksamaya başladı. Rejim özellikle de “neo-con” ların başarısız darbe girişiminden sonra geniş bir hareket alanına kavuştu. Bu genişlemiş alanı kendisini tahkim etmek için kullandı.

Temel olarak kamu kaynaklarını, kamu mallarını ihaleler, varlık fonu vb araçlarla yağmalamaya dayanan bir düzen kurdu. Büyük parasal kaynakları kontrol etmeye başladı. Bunun temini için gerekli olan hukuksal, siyasal kurumsal yapıları oluşturdu. Ayakbağı ya da kendisi için tehdit olarak algıladığı eski kurumsal yapıları yozlaştırdı, dönüştürdü veya ortadan kaldırdı.

Bu yapılar sayesinde devasa para kaynakları ve sermaye sınıfı üzerindeki egemenliği dramatik ölçüde güçlendi. Artık söz konusu ekonomik kaynaklar Tayyip Erdoğan ailesi ve onun yakın çevresi tarafından denetleniyor. Onun tarafından “yandaş” tabir edilen kesimlere dağıtılıyor. Böylece sermaye sınıfı da yeniden dizayn ediliyor.

Kuralsız, kayırmacı, kamu bankalarının usulsüz kredileriyle desteklenen, yap-işletçi inşaat ihalelerine öncelik tanıyan lumpen birikim anlayışının yol verdiği “lumpen sermaye” olarak adlandırılabilecek sermaye, başta Tayyip Erdoğan’ın şahsında palazlandı.

Rejim bu ekonomik düzeni, ekonomik düzen de rejimin işleyişini sürekli besliyor. Ancak rejimin bu işleyişi her geçen gün daha geniş halk kesimlerini yoksun ve yoksul hale getiriyor. Orta katmanlar sürekli olarak (kapitalist dünyanın genelinde de tanık olduğumuz gibi) yoksullaşıyor. Zenginlikler giderek çok daha dar bir kesimin kontrolüne giriyor.

Emek örgütlerinin bu düzene uyarlanmamak için direnenleri ya baskılanıyor ya da işlevsiz hale getiriliyor. Diğer taraftan da, ara ara ücretli kesimlere, hayat pahalılığı ve yoksulluk olarak kendilerine geri dönen, ulufe dağıtılıyor. Böylece aralarla kitlelerin gazı alınmak isteniyor. “Tek adam” yönetimi bu bakımdan çok işlevsel oluyor.

Rejim, denetiminde bulunan enformatik araçlar sayesinde Türkçü-İslamcı motiflerin baskın olduğu eklektik ve tamamen demagojik kültüralist çağrıları kitlelere empoze ederek onların kafalarını iyice karıştırıyor.

Muhalefetin ana gövdesini oluşturan Millet İttifakı’nın bu ekonomik düzen ve onun enformatik söylemiyle esastan bir sorunu yok. Şikayet ettikleri, kuralsızlık, kayırmacılık, liyakatsizlikle suçladıkları tek adam rejimidir. Yoksa, onun ekonomik ve emperyalist siyasal çizgisiyle ihtilafları yoktur.

Seçimlere bu tablo içinde giriliyor. Bu rejimin bir seçimle alt edilebileceğinin propagandası yapılıyor. Yanlıştır. Sosyalist sol da, genel olarak, bu propagandadan medet umuyor. Seçimleri muhalefetin kazanması halinde rejime sürdürülebilirlik adına ayar verilecektir. Tahkim edilecektir. Böylece, devrimci bir kalkışma olasılığı ötelenecektir.

Bununla birlikte, “tek adam” anlayışının olası tasfiyesiyle, otokratik yönetim anlayışı zayıflayacak, emekçi kitlelerin demokratik örgütlenmesinin önü bir ölçüde açılabilecektir. Rejimin daha otoriter bir yapıya doğru evrilmesi önlenecektir.

Ancak her iki durumda da, rejimin sürdürülebilmesi mümkün olmayacaktır. Devrimci ortamın oluşturulabileceği koşullar kaçınılmaz görünmektedir. Erdoğan’ın kazanması rejimi, daha otokratik, daha faşizan bir evreye taşıyacaktır. Bununla beraber devrimci kırılma olanak ve olasılığı yüksek olacaktır.

Seçim öncesi ülkede genel hava Erdoğanlı AKP rejiminin kaybedeceği yönündedir. Oysa anketlere bakılacak olursa, Erdoğan geçmişte çok güçlü olduğu bir çok yerde hâlâ çok güçlüdür. Yüzde 60-70 oy almış olduğu, aralarında depremden zarar gören kentlerin de bulunduğu yerlerde, bu oranların üç beş puan altında da olsa, halen güçlüdür. Bunu ihmal etmemek gerekir. Yani muhalefet adına sonuç çantada keklik değildir. Muhalefetin çok parçalı yapısı da, Erdoğan gibi çimento işlevi gören bir figürden yoksun oldukları için kararsız seçmenler bakımından aleyhte bir faktördür.

Sosyalist sola gelince, bu kadar önem atfetmiş oldukları bir seçime gerçek bir güçbirliği halinde hazırlanmamış olmalarının izahı yoktur. Bu yüzden kendilerini emekçi sınıflar, ilerici kesimler nezdinde, bu rejime karşı bir seçenek haline getirememişlerdir.

14 Mayıs’tan sonra tufan

Bilindiği gibi, Türkiye’de bugünkü siyasal yapı, emperyalistlerin BOP’u uygulamaya hazırlandıkları bir sırada, belli bir süreç boyunca oluşturuldu. Bu süreçte Gülen Cemaati, kendisine tahsis edilmiş parasal olanakları ve devletin en stratejik konumlarında kendisi için açılmış geniş alanları kullanarak etkin bir rol oynadı. O yıllarda bu cemaat ABD’de, Bush yönetiminde ağırlıklı bir yeri olan, “neo-con” veya “yeni muhafazakâr” tabir edilen siyasal ve entelektüel oluşumun himaye ve kontrolündeydi.

Cemaat basit, lokal bir dinsel tarikat olarak ortaya çıkmış olsa da, emperyalist siyasetin İslam coğrafyalarındaki ihtiyaçlarına yanıt vermesi için ABD’deki modele uyar şekilde, yeni-muhafazakâr siyasal ve entelektüel bir oluşum olarak militan bir anlayışla yeniden dizayn edilmişti.

Yine bilindiği gibi, ABD’de bu anlayışın en önemli öznelerinin çoğu eski liberal, solcu, marksist, troçkist figürlerden oluşuyordu. Önceki soğuk savaşın erken zamanlarında deneyimlenmiş olan kaba anti-komünizm , soğuk savaşın sonlarına doğru, neo-liberal birikim modelinin uygulanmaya başlandığı yeni koşullarda, saldırgan emperyalist siyasetin sürdürülebilmesini sağlayabilmek için söz konusu devşirme figürler marifetiyle kapsamı daha da genişletildiği halde inceltildi.

2007’nin ikinci yarısından itibaren zaten koalisyon halinde iktidarda bulunan bu cemaat, Türkiye siyasetinin ve kültürel ortamının biçimlendirilmesinde, en kirli araçları kullanmaktan kaçınmayarak, daha önce hiç olmadığı kadar etkin bir rol oynamaya başladı.

En çok da, düzen siyasetinin o zaman ki isterlerine yanıt verecek surette, “düzen muhalefeti” ni biçimlendirmek üzerinde yoğunlaştı. Uluslararası ve TC devletindeki bağlantılarını, liberal ve eski solcu avenenin entelektüel yeteneklerini kullanarak muhalif parti liderliklerini, yönetimlerini, siyasal çizgilerini belirlemeye yönelik başarılı operasyonlar yaptı.

Bugün bu Cemaat aracı kriminal bir vak’a olarak siyasal arenanın dışına itilmiş gibi görünse de, oluşumuna eşsiz katkı yapmış olduğu siyasal yapı, bir takım tadilatlarla da olsa, iktidar ve muhalefet olarak bugün de varlığını sürdürüyor. Bununla birlikte, mevcut rejimin 2013’e kadar sürmüş ayarlarından sapma halinde olduğu da açıktır.

İçeride ve dışarıda emperyalist, neo-liberal siyasal bakış açısından, Tayyip Erdoğan iktidarına yöneltilen eleştiriler esas olarak bu sapma üzerine odaklanmaktadır. Rejimin erken zamanlarındaki ayarlarına geri dönmesi talep edilmektedir. HDP de dahil düzen muhalefetinin siyasal argümanlarını özsel olarak bu biçimde okumak meşrudur.

Seçimler için hazırlanan aday listelerine bakıldığında da bu özsel taleple, aday özneler arasında bir çakışma olduğunu saptamak mümkündür. Bu adayların bir çoğu AKP rejiminin erken evrelerinde, bu rejimin oturtulması, yeni-muhafazakâr entelektüel hegemonyanın egemen olması için roller almış figürlerdir.

Öyleyse muhalefet, bütün iddialarının aksine, AKP rejimini fabrika ayarlarına geri döndürmek derdindedir. Artık bu istenilen dönüşü Tayyip Erdoğan’ın yapamayacağına inanılmaktadır.

Gelgelelim, evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Eğer Erdoğan seçimi kazanırsa, artık bu “sandık” demokrasisi oyununa inancını tamamen yitirecek olan en dinamik halk kesimleri bir kez daha doğrudan insiyatif alacak, muhtemelen Erdoğan’ın kişiliğinde vücut bulan bu “BOP siyasal yapısı” nı bir vuruşta tasfiye etmeye kalkışacaktır. Yönü ne tarafa olursa olsun, bu sert bir tasfiye olacaktır.

Eğer muhalefetin adayı kazanırsa, rejim zaman kazanacak, bu sözünü ettiğim tasfiye belki bir kaç vuruşta, ama nispeten daha olağan koşullarda gerçekleşecektir. Bu halde, muhalefetin en önemli işlevi, muhalif kitlenin gazını alarak, böylesi bir sert kırılmayı zamana yayıp yumuşatmak olacaktır.

Her halükârda, emekçi kitlelerin, orta katmanların iktidarı ve muhalefetiyle artık bu rejimi taşıması, ona tahammül etmesi olanaklı görünmemektedir.

Devrimci sosyalistlerin bu gerçekliği öngörüp, bağımsız ve etkin siyasal güç odağı olarak kendilerini iktidarı alacak şekilde konumlandırmaları, kendilerinden beklenen önderlik görevi için hazırlanmaları gerekiyor. Aksi halde, belki de Erdoğan’ın vücudu karşılığında, “gönüllü faşizm” sahne alacaktır.

Akşener’in hamlesi

Bölgemizde devam etmekte olan savaşların daha genel, büyük bir savaşa yol açma olasılığının güçlendiği koşullarda, Türkiye’nin iç siyasetinin olağan bir görüntü vermesi elbette beklenemez. Anlaşılıyor ki, hem uluslararası güçler hem de onların içerideki uzantıları Tayyip Erdoğan sonrasını dizayn etmeye yönelik hamleler yapıyorlar.

Türkiye’nin son yirmi yılına damgasını vuran siyasal yapı, Anglo-Amerikan emperyalizminin global hegemonyasını tahkim etmek için “Büyük Ortadoğu” planını uygulamaya koyacağı sıralarda oluşturuldu. Bu amaçla, Türkiye devletinin mevcut kurumları, siyasal partileri, medyası çözüldü, yeniden dizayn edildi veyahut tasfiyeye uğradılar.

Emperyalizmin evdeki hesapları çarşıya uymadı. Direnişler karşısında geriledi. Yükselen uluslararası rakip güçler karşısında mevzi kaybetti. Anglo-Amerikan emperyalizmi bugün hegemonyasının sürdürülebilirliğinin büyük bir tehdit altında olduğunu görüyor. Yeni hamlelere ihtiyaç duyuyor. Vasallarının kontrolünü kaybetmek istemiyor. Çünkü bu vasallar olmadan hegemonya sürdürülemez.

Emperyalizm, vasalı olan Türkiye’deki hamlelerini, tabii olarak, burada oluşturmuş olduğu siyasal yapılar üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor. Artık kendi çıkarları için iş görmesi zorlaşan ya da mümkün olmayan yapılara müdahale etmek gereksinimi duyuyor. Neredeyse on yıldan beri uzatmaları oynayan Tayyip Erdoğan devri kapanıyor. Öyleyse, siyasal kartların yeniden karılması gerekiyor.

İkili, dörtlü derken altılı hale gelen masa, her şeyden önce, söz konusu ihtiyaca yönelik bir arayış çabasından doğmuştu. Asıl gayesi, Erdoğansız bir AKP rejimi oluşturmak, şeylerin değişmeden kalacağı bir “değişim” i kitlelere pazarlamaktı.

Yaşanan son doğal afet kitlelerin öfkesini ve değişim istemini takviye etti. Altılı masa adayının kim olursa olsun seçimi kazanacağı görüldü. Böylece masanın adayının kimliği daha önce olmadığı kadar önem kazandı.

Kılıçdaroğlu son zamanlardaki açıklamalarında sürekli mevcut yönetimden ve bu yönetimden haksız şekilde nemalanan, yolsuzluk yapan çıkar çevrelerinden hesap sorulacağını vurgulamaya başladı. Önceliğinin kararlı bir şekilde hesap sormak olacağını sürekli yineler oldu. Bu çıkışa öfkeli kitlelerden olumlu bir dönüş olduğu görülmüş olmalıdır.

Masa’nın CHP’den sonra en güçlü partisi olan İYİP, tam da bu noktada, ne zamandır kulislerde dillendirdiği, Kılıçdaroğlu’nun seçilebilecek bir aday olmadığı yönündeki iddialarını Masa’ya taşıdı. Özellikle müteahhit kökenli İmamoğlu’nun , olmadı, kolay kontrol edilebilir bir figür olarak Mansur Yavaş’ın adlarını doğrudan işaret etti.

Zaten bu ikisi, sorunsuz bir Tayyip Erdoğan sonrası dönem arzulayan, ağırlıklı olarak müteahhitlerden oluşan sermaye çevreleri tarafından epey bir zamandır, anketler aracılığıyla, pazarlanmaktaydı.

Akşener’in bu son hamlesiyle, İYİP’in de, AKP ve MHP’yi en kararlı şekilde destekleyen, ağırlıklı olarak devlet ihalelerinden büyük kârlar elde eden sermaye çevrelerine yakın durduğu, hatta ta başından Masa’daki Truva Atı olduğu açığa çıkmıştır.

Bununla birlikte, İYİP tarafından izlenen yöntem ve sonucunda alınan karar o kadar akılcı olmaktan uzaktır ki, parti için nasıl bir kazanımının olacağının mantıklı bir izahı yoktur. Parti kendi içinden bir aday göstermemiştir. Genel başkanı aday olan başka bir partinin iki belediye başkanına adaylık çağrısı yapmıştır. Bunun siyaseten hiç bir akılcı izahı yoktur. Bir siyasal parti için tam bir iktidarsızlık itirafıdır. Bu hamlesinden sonra İYİP’in Cumhur İttifakı’na doğru yol alması beklenmelidir.

Bu hamle tüm boyutlarıyla o kadar akıl dışıdır ki, alınan kararın parti içindeki çok küçük bir grubun kişisel ikbal hesaplarıyla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.

Bu gelişme muhalif kitlelerin öfkesini daha da arttırarak, Masa’nın saflarını sıklaştırmasına, kapsamına alamadığı siyasal kesimlerle diyalog kurmasına, siyaseten önünün daha da açılmasına yol açacaktır. Zaten şimdiden bunun işaretleri alınıyor.

İYİP’in masadan kalkmasının Erdoğan için en önemli getirisi, muhtemelen, adaylığı önündeki anayasal engelin kalkması olacaktır. O kadar.

Bu arada, Akşener’in bu hamlesinden bir iki gün önce onunla ağız birliği içinde olan Sözcü TV’nin yayın hayatına başlaması herhalde bir tesadüf olarak görülemez. Kartların siyaseten karıldığı koşullarda, elbette medyadaki kartlar da yeniden karılır. TÜSİAD sermayesinin has gazetecisi Uğur Dündar ekibinden, yarı-lumpen tarzıyla, “Atatürk taciri” Yılmaz Özdil’in bu operasyonda başrollerden birini almış olması bu iddiama karine teşkil ediyor.

Sonuç olarak, fiilen sona ermiş olan Erdoğan dönemi pek yakında hukuken de sona erecektir. Ancak onun alternatifi olduğunu söyleyen düzen muhalefeti ülkenin sorunlarının üstesinden gelmeyi başaramayacaktır.

An itibarıyla beşliye dönüşmüş olan bu masanın kompozisyonuna bakıldığında, yeni başlayacak dönemde, uzun sürecek bir siyasal istikrarsızlığın kapıda olduğunu tahmin etmek zor değil. Kompozisyonla kastım sadece tek tek ittifakı oluşturan partiler değil, aynı zamanda, bu partilerin içsel birleşimidir.

Sosyalist bloğun çözülmesinden sonra burjuva partilerinin ideolojik kimlikleri erozyona uğradı, bu partiler bir tür Mevlana tekkesine ya da “Halil İbrahim sofrası” na dönüştü. İçlerinde hemen her siyasal ve ideolojik renkten özneyi barındırır hale geldiler. Aslında söz konusu siyasal öznelerin de ideolojik bir kimliklerinin, ideolojik bütünlüklerinin olduğu söylenemez.

Öte yandan, otokrasinin, faşizan baskıların hüküm sürdüğü koşullarda, sadece düzen partilerinin değil, düzene karşı olan partilerin de , şu ya da bu ölçüde, çatı partileri haline dönüşmesine tanık olunur. Sınıf mücadelesinin küresel ölçekte kültüralist, popülist illüzyondan kurtularak şiddetleneceği zamanlar yakındır. O zaman bu siyasal yapıları sürdürmek mümkün olamayacaktır.

Deprem

Marx, Hegel’in, tarih zorunlu olarak kendini yineler mealindeki sözlerinin doğru ama eksik olduğunu belirtmiş, devamında, “tarihte bir olay ilk kez görüldüğünde trajediyse, tekrar görüldüğünde artık farstır” demişti. Hiç şüphesiz kapitalizm bu tarihsel tekrarlara dinamizm kazandırmıştır. Nihayet, geç emperyalizm çağında görülme sıklıkları artmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan, göreli olarak en uzun sürmüş, en sosyal demokratik ve en barışçıl dünya düzeni SSCB’nin çözülmesiyle ( Bu çözülme somut olarak 70’lerin sonunda başlar. Brejnev dönemi sona erince bütün belirtileriyle görünür hale gelir) çökmüş, ABD’nin genel hatlarıyla iki savaş öncesindeki dünya düzenini ihya etme çabaları boşa çıkmış, yeni rakip güç odaklarının yükselmesiyle dünyanın düzensizliği kaotik bir hal almıştır.

Bu düzensizlik içinde Türkiye devleti de bütün kurumlarıyla çözülmüştür. Türkiye devletindeki bu çözülme 12 Eylül darbesiyle başlar. Darbenin yarattığı siyasal koşullar bu çözülmeyi daha ileri aşamalara taşır. Nitekim, 2.Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin zaferiyle birlikte başlatılan soğuk savaşta ABD’nin kendisine biçtiği role göre ekonomik ve siyasal olarak örgütlenmiş, konumlanmış Türkiye devleti, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte enerjisini tüketir. Artık “eski Türkiye” yoktur.

Bu dağılma karşısında devlet içinde farklı eğilimleri temsil eden ve artık aksak hale gelmiş kurumsal güçler harekete geçmişlerdi. Bütün bu girişimler ABD’nin ve içerdeki sermaye gruplarının talebi doğrultusunda AKP rejiminin oluşturulması sonucunu doğurmuştu. AKP rejimi AKP’den ibaret değildir. Düzen muhalefeti de onun bileşenidir. Yani bu düzeni iktidar ve muhalefet birlikte yaratmışlardır. Düzen muhalefeti olmadan düzeni yönetemezsiniz.

28 Şubat müdahalesinde ordunun komuta kademelerindeki hakim eğilim ABD ve AB’den görece özerkleşip, soğuk savaş devri devlet anlayışını ihya etmekti. Yani gerçeklikle bağdaşmayan bir yol izlemekti. Çok geçmeden çözüldüler. 28 Şubatın yol açtığı siyasal ortamda yükselen Ecevit hükümetinin ülkeye daha bağımsız, daha demokratik, daha özgürlükçü bir rota vereceği sanıldı. Tam tersi sonuçları oldu.

Ayyuka çıkan Mafya-Devlet işbirliği karşısında halkın talebi hilafına pisliği halının altına süpürmek, ekonomik kriz, Doğu Marmara Depremi, siyasal yön belirlemedeki kararsızlıklar, tereddütler, IMF programının uygulamaya konması, dünyanın bir çok ülkesinde görüldüğü gibi, Türkiye’de de sağ popülist “kurtarıcı” figürlerin devreye sokulması için uygun koşulları yarattı. Bütün bir siyasal yapı, öfkeli halkın oyuyla, iktidar ve bilindik muhalefetiyle tasfiye edildi.

Döndük dolaştık aynı yere geri geldik. ABD ve içerdeki sermaye gruplarının el birliğiyle, başının etrafını dinsel haleyle kuşattıkları halde inşa ettikleri popülist “kurtarıcı” karizma enerjisini tüketti. Rutinleşti. Şimdi hepsi birden, “muhalif” havarileriyle birlikte, yine öfkeli halkın inisiyatif almasıyla, tasfiye edilecekler. Bu bir vuruşta mı, bir kaç vuruşta mı olacak göreceğiz.

Bu son, “küçük Napolyon” lara bel bağlamış düzenler için kaçınılmazdır. Kader planlarında var.

6’lı Muhalefet gerçekten iktidarı arzuluyor mu?

Kendi siyasal rejimini yaratmış, onun belirlemiş olduğu kuralsızlıkları, kurduğu rejimin hukuksal çerçevesinde dahi yasa dışı olan uygulamaları AKP-MHP 6’lı masaya, hatta HDP’ye dahi kabul ettirip, meşrulaştıran AKP-MHP iktidarının, dış bağlamının da katkısıyla temin etmiş olduğu serbest hareket alanında, gayet elastik ve gerektiğinde hızlı davranma yeteneği karşısında muhaliflerin, tam tersine, hantal bir görüntü verdikleri açıkça görülüyor.

Bu tabloya bakarak, AKP-MHP’nin iktidarı çok arzuladığı ama karşısındakilerin, en azından, aynı şiddette bir iktidar arzularının bulunmadığını söylemek meşru oluyor.

İktidar, rejim olmanın sağladığı olanakları ve araçları kullanarak siyasal gündemleri belirleyebiliyor ya da çarpıtabiliyor. Ani hamleler yaparak muhaliflerini gafil avlayabiliyor. Bırakınız halkı, muhaliflerin dahi kafalarını karıştırabiliyor. Politikasızlıklarını gözler önüne serebiliyor. Bu arada, asıl tartışılması gereken, asıl gündem olması gereken konuların tartışılmasını önlüyor.

“Altılı Masa’nın adayı kim olacak” sorusu etrafındaki tartışma iktidar tarafından sürekli körükleniyor. O da yetmiyor, bu aday belirleme sürecine son İmamoğlu olayında da görüldüğü gibi, doğrudan müdahil oluyor. Bütün bunlar, muhalefet tarafından manda trene bakar gibi izleniyor. Bu bakışın kaynağı, ta başından beri taşınan siyasetsizlik ve muhalefetin kendisini gereksiz ve anlamsız bir hantallık içerisine sokmuş olmasıdır.

Altılı Masa’nın kompozisyonu nedeniyle giderek gericiliğe yaslanması, gerici politik konumlardan medet umması, onun sağlıklı düşünmesini, öngörülü hareket etmesini engelliyor. Değişim bekleyen, arzulayan kitlelerde bir heyecan yaratamıyor. Tersine, karamsarlığın daha da büyümesine yol açıyor.

Evet, ülkede bir iktidar sorunu yakıcı ölçüde var. Ancak aynı ölçüde bir muhalefet sorunu da var. Bunu saptamamız gerekiyor. Bugüne kadar “dönemeç” ya da “eşik” değeri ya da anlamına sahip hemen hemen bütün momentlerde muhalefet siyasal bakımdan bir çoğu vahim olarak görülebilecek yanlışlar yapmıştır. Yapmayı da sürdürüyor.

Son günlerde görüyoruz, üst üste darbeleriyle iktidar rakiplerini adeta abondone etmiştir. Muhalefet gardı düşmüş bir boksörün durumundadır.

Bu halden çıkması için sokakta kitlelerle buluşması, aşağıdan bir hareketlenmeyi başlatması gerekir. Böyle bir niyeti elbette yoktur. Muhalefet ancak kitlelere dayanarak siyasal inisiyatifi ele alabilir. İktidarı buradan hareketle sıkıştırabilir. Hareket alanını daraltabilir. İktidar arzusu, kitlelerin değişim arzusuna önderlik edildiğinde somutlaşır.

AKP-MHP rejiminin planları var. Altılı Masa’nın bir planı dahi yok. Bu çok açık.

Bütün bunlara rağmen açık olan bir başka konu da, şu işaret edilen olası Altılı Masa adaylarının herhangi birinin Tayyip Erdoğan karşısında kazanma şansının yüksek olduğudur. Bu koşullarda dahi muhalefet ayak sürüyor izlenimi vermektedir.

Bugün muhalefet “adaylık” tartışması etrafında gündem oluşturacaksa, en ivedi konu, Altılı Masa’nın adayı değil, AKP-MHP’nin adayıdır. Tayyip Erdoğan’ın kendi yaptığı anayasaya göre, kendi başına, fesih yoluyla alacağı bir erken seçim kararında dahi, bir kez daha aday olması olanaklı değildir. Bu halde aday olması anayasal suçtur. Eğer muhalefet, söylediği gibi bir “centilmenlik” (!) yaparak bu suçu görmeyecekse, o suçun ortağı olur.

Böyle bir girişim kimseyi şaşırtmamalıdır. Çünkü bu muhalefet daha önce bir çok kez AKP’ye bu gibi durumlarda el uzatmış, böylece onun önünü açmıştı. Onun işlediği suçlara ortak olmuştu.

Son olarak, Türkiye’de son 170 yıllık modernleşme, demokratikleşme mücadelesi kendisini en çok anayasa mücadelesi şeklinde dışa vurmuştur. Bizzat CHP de bu mücadeleden doğmuştur. Kökleri oradadır. Bunun bilincinde olarak hareket etmesi beklenir. Edebilecek mi? Sanmıyorum.

Tekrar olsun, iktidarın ve muhalefetinin ipleri aynı egemen güçlerin ellerinde. Bunu hiç ihmal etmeyelim.

Yenikapı Ruhu’ndan Saraçhane Ruhu’na

Bir önceki yazımda, Tayyip Erdoğan’ın karşısında görmekten en çok çekindiği adayın İmamoğlu, karşısında görmeyi en çok istediği adayınsa Kılıçdaroğlu olduğunu söylemiştim. Beklediğim gibi, Tayyip Erdoğan İmamoğlu’nu saf dışı bıraktı. Bunu yapacağının ilk işareti Kaftancıoğlu’nun yine Tayyip Erdoğan yargısı tarafından devre dışı bırakılmasıydı.

Şimdi deniliyor ki, “efendim asıl hedef Kılıçdaroğlu’dur. Onun adaylığı engellenmek istenmiştir. Maksat belediye olanaklarını ele geçirmek, olası seçimlere öyle girmektir”.

Bakınız, eğer bir siyasal mücadele içindeyseniz, mücadele içinde olduğunuz kişi ya da grupların siyasal aklını iyi analiz etmeniz gerekir. Rakiplerinizin karşısına onlarınkinden daha donanımlı, daha cevval bir akıl koymak zorundasınız.

Tayyip Erdoğan’ın karşısına hiç bir zaman böyle akıl çıkartılmadı. Onun içindir ki, malum muhalifler ruhlar dünyasında, Erdoğan’ın arzuladığı şekilde, dolanıp duruyorlar. Halen Erdoğan’ın karşısında yarışacak adayı kendisinin belirlemek istediğini göremiyorlar.

Bu gelişmeler Tayyip Erdoğan’ın gerçekten iktidar olduğunun göstergelerdir. Rakiplerinin eylemlerini yönlendirdiği, belirlediği sürece de bu iktidarını sürdürecektir.

Tayyip Erdoğan, İmamoğlu’nu engelledi. Mansur Yavaş’ın aday çıkartılacağını gördüğünde onu da engelleyecektir. Bunu yapma olanakları ve kudreti var.

Oysa muhalifleri halen “yok efendim, istinaftan döner, yok mahkeme süreci uzar” gibi gerçekten ahmakça akıl yürütmelere devam ediyorlar. Tayyip Erdoğan’ın müttefiki Perinçek’in “hukuk siyasetin köpeğidir” uyarısını duymazdan geliyorlar. Erdoğan yargısının arasıra hiç bir önemi olmayan bazı hakaret davalarında, gayet zekice, Erdoğan aleyhine karar vermesinden etkilenip, “bu ülkede halen yargıçlar var” nidalarıyla mastürbasyon yapıyorlar. Buradaki manüpülasyonu dahi göremiyorlar.

Elbette muhalefetin bu iktidarsızlığı basitçe onun akli kapasitenin zayıflığıyla izah edilemez. Burada söz konusu olan, iktidarı alma iradesinin gerçekten oluşmamış olmasıdır. Muhalefet iktidar arzusuna sahip olduğunun göstergesi olacak somut adımlar atamıyor. Öte yandan, kurduğu ittifaklar da onu bu arzudan iyice uzaklaştırıyor.

CHP’nin İYİP ve HDP ile ittifakı akıllıca bir hamle olurdu. Öbür ıvır zıvır hepsi gerici partilerin ittifaka dahil edilmesi muhalefeti olduğundan daha fazla hantallaştırmıştır. Zaten hayli mütevazi olan siyasal aklını daha da köreltmiştir. İYİP, HDP’ye karşı görünüyor, ama bariz şekilde desteklediği İmamoğlu aracılığıyla HDP ile temasa da karşı çıkmıyor. Eğer İYİP iktidarı gerçekten arzuluyorsa, HDP yokmuş gibi davranamaz.

Bugün itibarıyla, Tayyip Erdoğan’ın olası bir seçimdeki rakibini kendisinin belirlemek istediği iyice anlaşılmış olmalıdır. Belediye olanaklarını kullanmak için bu operasyonu yapmış olduğunu düşünmek isabetli değildir. O ancak bir yan kazanım olabilir. Tayyip Erdoğan muhalefeti dizayn ediyor. Bunu yapabilmek için etkili araçlara da sahip. Erdoğan’ın bu son operasyonunu Kılıçdaroğlu’nun olası adaylığını gölgeleme hamlesi olarak görmek saçmadır. Daha önce de söylediğim gibi, Erdoğan rakip olarak Kılıçdaroğlu’nu istiyor. Onun önünü açmaya çalışıyor. Onu aday yapmakta 6’lı Masa’dan daha erken davranmıştır.

“Kara Harekatı” Olacak mı?

Türkiye, ABD ve uydularının 2011’de başlattıkları Suriye’ye yönelik saldırı sonrasında siyasal olarak yeni bir mecraya sürüklenmiştir. O tarihten itibaren Türkiye giderek istikrarsızlaştırılmış, devletin kurumsal yapısı çözülmüş, egemen bir devlet olarak varlığı sorgulanır hale gelmiştir. Büyük Haziran ayaklanması, birbirini izleyen terör eylemleri, askeri darbe ve sivil darbe girişimleri, sınır-ötesi operasyonlar ülkedeki kaotik durumu sürekli derinleştirmiştir.

Suriye sorunu etrafında yazmış olduğum en erken yazılarda, Afganistan sorununa entegre edilmiş Pakistan bağlamında Türkiye’nin deneyimlemesi olası gelişmelere işaret etmiştim. O zaman, Afganistan sorununa sahada aktif ama reel siyaset anlamında pasif konumda bir devlet olarak dahil olan Pakistan’ın egemen bir devlet olma niteliğini yitirmiş olduğunu, sürekli derinleşen bir istikrarsızlık içinde debelenip durmakta olduğunu belirtmiştim.

Pakistan siyaseti giderek bu Afgan bataklığı içinde yaşamaya adapte olmuş, hatta o bataklığın dışında bir yaşam biçimini adeta olanaklı görememiş, o kadar ki, bu bakımdan eleştirel olanları “vatan haini” olarak suçlamaya kadar işi vardırmıştır. Bugün Pakistan’a egemen olan siyasetin halen en genel sonuçlarıyla bu bataklıktan nemalanmakta olduğu açıktır.

2011’den itibaren (başlangıçta farkında olmadan) Türk devleti yazgısını Suriye sorununa bağlamış oldu. AKP, Türkiye’yi Avrupa ülkesi yapmak vaadiyle iktidar olmuştu. Bu sorun etrafında Türkiye’yi tam bir Orta Doğu ülkesi haline getirmiş oldu.

Devlet giderek aktif bir lojistik merkez, siyasal karar yapma anlamında, pasif bir oyuncu olarak kendisini bu soruna adapte etmiştir. Temel olarak bu sorunun yarattığı koşullarda kendisini yeniden dizayn etmiştir. Bütün bu süreç elbette pürüzsüz bir işleyişle yaşanmamış, çatışmalı, ileri ve geri hamlelerle yürütülebilmiştir.

Süreç içerisinde AKP’nin Cemaat’le yapmış olduğu koalisyon çökmüş, bu koalisyon devrinde dışlanan, hedef haline getirilmiş olan kendilerini milliyetçi-ulusalcı ya da kemalist olarak tanımlayan, esasen eski rejimin siyasal-ideolojik bakiyesinden oluşan gruplarla zorunlu bir koalisyon kurulmuştur.

Bu arada, Türkiye’deki siyasal rejimin toplumsal tabanı zaman içerisinde sürekli daralmaktadır. Kendisini sürdürebilmesi olağan koşullara dönüşle olanaklı değildir. Sürekli “olağanüstü hal” içinde, sürekli teyakkuz halinde sürdürülebilmesi mümkün olabilir. Suriye bataklığı rejimin kendisini yeniden üretebilmesi bakımından varoluşsaldır.

Türkiye 2016’dan itibaren hem ABD’nin hem de Rusya’nın Suriye sorunu etrafındaki taleplerini bu iki güç tarafından kabul edilebilir, hoş görülebilir sapmalarla yerine getirmektedir. Yani halen bu iki güç için işlevseldir. Büyük sermaye grupları bakımından da anlamlı bir rahatsızlık nedeni değildir.

Rejim bir seçim baskısı altında Suriye’de bir “askeri başarı” dan medet ummaktadır. Böyle bir başarının garanti olmadığı bir durumda, seçimi ertelemek de yine bu Suriye sorunu etrafında olanaklı görülmektedir. Yani seçimi kazanmak ya da ertelemek Suriye sorunu ile bağlantılandırılarak mümkün olacaktır. Olası bir seçim kaybı ise rejim için sonun başlangıcı anlamına gelir.

Suriye’yi havadan bombalamak yetmez. Bu daha önce de bir çok kez yapılmıştı. Bir kara harekatı ve seçimleri öne almak, bu sırada da, yurtdışındaki dayanaklarından temin ettiği paraları içeride dağıtmak şeklinde bir hesap var.

Bunun olabilmesi için öncelikle ABD ve Rusya’nın onay vermesi lazım. Ancak böyle bir onayın riskler içerdiğini de görmek gerekiyor. Yani sınırları iyi belirlenmiş alanlarda bir kara harekatına izin verilse de, sahada işler beklendiği gibi gitmeyebilir. Gelişmeler, Suriye devletiyle, kuzeyindeki Kürt yönetiminin birlikte Türkiye’ye direnmelerine yol açabilir. Bu olasılığın Türkiye’ye dönük yıkıcı etkilerinin olacağı açıktır.

Böyle bir mecraya gidiş olasılığı ihmal edilmemelidir. Bu koşullarda en dinamik toplumsal ve siyasal güçlerin iktidarı almak olanağı ortaya çıkacaktır. Böyle bir siyasal odağın oluşturulması devrimci sosyalistler için ivedi bir görevdir.

Beklenen oldu

İstiklal Caddesi patlamasından sonra Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta ne zamandır beklenen operasyonu başlatıldı. İstanbul’daki patlama bir vesile oldu. İstanbul’daki patlamanın devlet içindeki güçler tarafından planladığı, görmek isteyenler için açıktır. Patlamanın hemen ardından başlatılan bu operasyonla hem rejimin dayandığı mevcut koalisyonun sürdürüleceği hem de seçimlerin, eğer yapılırsa, ne pahasına olursa olsun kazanılacağının işaretleri gayet açık olarak verilmiştir.

Zaten AKP rejiminin kat ettiği etaplar içinde bu rejimin operasyonlarıyla oluşturulmuş olan “muhalefet” bir kez daha, ama bu kez HDP’yi de kapsamına alarak yönetimin yanında hizaya sokulmuştur. Önce Demirtaş üzerinden HDP’ye olta atılmış, ardından oldukça acemice ya da aceleyle hazırlananan patlama senaryosu devreye sokulmuş, gelişmelerle ilgili sorgulamalara meydan verilmeksizin askeri operasyona girişilmiştir.

Daha önce de bir çok kez belirtmiş olduğum gibi, bu rejim emperyal bir savaş stratejisinin oyuncusu olarak dizayn edilmişti. Bütün siyasal yolculuğu emperyal savaşların gösterdiği güzergah üzerinde, zaman zaman yoldan çıkma eğilimleri gösterse de, devam etmiştir. Ediyor.

Türkiye’deki yönetim, Suriye ve Irak’a istikrar gelmesini istemez. Yaratılmasında çok önemli bir rol oynamış olduğu Irak ve özellikle Suriye’deki mevcut bataklıktan besleniyor. Bu son bombardıman için hem ABD ve hem de Rusya’nın yeşil ışık yakmış olmaları, her iki ülkenin de mevcut rejimin, Tayyip Erdoğan liderliğinde sürmesini istedikleri şeklinde yorumlanabilir. En azından halen bu anlayışta oldukları düşünülebilir.

Öte yandan, muhalefet “aday” tartışmalarıyla meşgul edilirken, iktidar bir dönem daha devam edebilmek için yolu döşemektedir. Aday demişken, Saray tarafından en çok arzulanan adayın Kılıçdaroğlu, en çekinilen adayınsa, içeride büyük sermaye, dışarıda ABD ve İngiltere ile ilişkileri dolayısıyla İmamoğlu olduğu izlenimi ediniliyor.

Son olarak, Rusya’da Ekim 1917’deki devrim, Çin’deki, Vietnam’daki, Küba’daki devrimler bu ülkelerin devrim öncesinde fiilen çökmüş olan ekonomi-politik yapılarını, sosyalist bir anlayışla yeniden oluşturarak bu ülkelerin daha sağlam toplumsal temeller üzerinde varlıklarını sürdürmelerini sağlamıştı. Aynısı dolaylı olarak, Rusya’daki devrime tutunmuş Kemalist devir Türkiye’si için de söylenebilir.

Araştırılacak olursa, bu ülkelerin hiç birinde mevcut kurumsal yapılar ve bürokrasi tamamen ilga edilmiyor. Dahası, devrimci süreç içersinde mevcut bürokrasinin zaten reel bir arayış içindeki en yurtsever kesimleriyle dirsek teması halinde olunuyor. Bu durum özellikle Ekim 1917 ve Mayıs 1919 sonrasında gayet net olarak görülebiliyor.

Bugün de devlet içindeki yurtsever güçlerin bu sermaye sınıfına dayanarak, bu uluslararası emperyal bağlam içinde kalarak ülkeyi kurtaramayacaklarını, tersine daha da batıracaklarını görmeleri gerekiyor.