Savulun bre gafiller Kılıçdaroğlu geliyor !

CHP sadece Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak görülemez. CHP, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne, yani Cumhuriyet’in çöküşüne kadar, ülkemizin kat ettiği bütün kritik etaplarda belirleyici bir rol oynamıştır.

1946’daki “çok partili” döneme geçişte; 27 Mayıs’taki “balans ayarı”nda; 12 Mart sayesinde “ortanın solu” nun, “aşırı” solu kontrol etmek bakımından işlevselleştirilmesinde; 12 Eylül öncesinde, sol “umudun tükenişi” nde; 2-3 parça halinde dönüşerek neo-liberal 12 Eylül düzeninin süreğenleştirilmesinde; 28 Şubat sonrası Ecevit’li geçiş sürecinin başlatılıp, sona erdirilmesinde; ve sonrasında otokrat AKP rejiminin inşasında hep CHP’nin belirleyici siyasal müdahaleleri var.

Özcesi, CHP’nin rolünü dikkate almadan ülkedeki düzenin tarihsel hallerini kavrayamayız.

CHP, 1946’daki geçiş süreci (Demokrat Parti’yi iktidar için hazırlama dönemi de denebilir) sonrasında, kendisi için bir “muhalefet” partisi rolünü uygun görmüştü (Bu zorunlu tercihte dış dinamiğinin rolü üzerinde durmayacağım).

27 Mayıs darbesini izleyen kısa ömürlü İnönü hükümetleri, Bayar’sız, Menderes’siz DP hükümetleriydi. Ayar verilmiş haliyle yeni DP, AP tabelası altında hazırlanana kadar, İnönü işleri idare etmişti. 70’li yıllardaki yine kısa ömürlü Ecevit hükümetleri dünya çapında sürekli itibarı artan sol siyaset ve ideolojiyi itibarsızlaştırma misyonunu üstlenmişlerdi. 28 Şubat sonrası yine bir geçiş dönemi, yine Ecevit…

CHP, “çok partili” denilen düzenin “devlet aklı” nı temsil eden, devletin “ayar verici” muhalefeti rolünü üstlenmiştir. Bugün ortada o eski Cumhuriyet devletinden pek bir şey kalmasa da, halen inşasında ve tahkim edilmesinde eşsiz katkılarda bulunduğu yeni devlete sadakâtle hizmetini sürdürmektedir.

Emperyalist BOP’un ihtiyaçlarından doğmuş AKP rejiminin inşası ve tahkimi sürecinde geçirdiği dönüşümler, bu arada kadro değişiklikleri de tabii, söz konusu sürecin sağlıklı bir biçimde işlemesi içindi. Tıpkı bayrak yarışlarında olduğu gibi, malum, yeni etaplara yeni atletlerle girilir.

Kısacası, AKP rejiminin yerleşmesine ya da devletleşmesine koşut olarak CHP de bu sürecin selameti açısından gereğini yerine getirmiştir. Getirmeye de devam etmektedir. Bu bakımdan, mevcut siyasal düzenin iki kurucu aktörünün birisi AKP ise diğeri CHP’dir.

Dahası, AKP ne denli fütursuzlaşma ihtiyacı duymuşsa, CHP liderlikleri de, uyum sağlamak için, o ölçüde fütursuzlaşmıştır.

Bilindiği gibi, iktidar olmak ve hükümet olmak farklı anlamlara sahiptirler. İktidar olmak, kendi muhalefetinizi yaratıp, kontrol etmekle olanaklı olabiliyor. Yani “rakip” ilan ettiklerinizin siyasal davranışlarını etkileme gücünüz yoksa iktidar değilsiniz.

Kılıçdaroğlu’nun liderliği, başka faktörlerin yanı sıra, esas olarak, rejimin kendisi için ciddi bir tehlike gibi gördüğü (sonradan daha geniş ve daha kararlı ifadesini Gezi direnişinde bulacak olan) “bayrak mitingleri” protestosundan sonra o mitinglere katılan kitleler üzerinde kontrol sağlama ihtiyacından doğmuştu.

Baykal bilindik CHP kitlesi üzerindeki (zaten hayli zayıf olan) güvenirliğini, inandırıcılığını tamamen yitirmişti. Yerine rejimin bir komplosuyla Cemaat’in kefil olduğu, Soros Vakfı kurucu üyesi Kılıçdaroğlu atandı.

BOP’un, bölgemizde, “Arap baharı” dalgasıyla yeni bir saldırı aşamasına geçtiği koşullarda, AKP, elbette BOP’un isterleri doğrultusunda, “eski rejimi” tamamen yıkmak için yeni siyasal hamleler yapmalıydı. Kılıçdaroğlu, “muhalefet” olarak AKP’in hamleleriyle uygun adım yürünmesini sağlayacaktı. Bu rolünü hakkını vererek yerine getirdi.

Kılıçdaroğlu CHP’si, emperyalizmin ve rejimin ihtiyaçları doğrultusunda ne gerekiyorsa yaptı. İktidarın izlediği neo-liberal ekonomi politikasının onun için de alternatifi yoktu. Laiklik “özgürlükçü” değil, baskıcıydı. Selefi emperyalist tezkereyi (henüz partisi gerekli dönüşümü geçirip, hazırlanmamış olduğu için- aynısı bir ölçüde o günkü AKP için de geçerliydi) “hayır” demek zorunda kalmıştı. Halef, bütün benzer tezkerelere “evet” diyecekti.

Ülkede çok bariz bir şekilde doğru dürüst seçim yapılmadığı, “atı alanın Üsküdar’ı geçtiği” durumda, “çatışma ortamı yaratmayalım” diyerek iktidara yönelik tepkiler karşısında paratoner işlevi görüyor, iktidar partisinin kurumları, kuralları yok sayan baskıcı politikaları karşısında hiç bir somut alternatif politika geliştirmiyor, dokunulmazlıkların kaldırılıp, kayyım yönteminin yaygınlaştırılmasına gerektiğinde el kaldırarak, gerektiğinde susarak onay veriyor. Muhalif kitlelerin artan gaz basıncının hafifletilmesi için supap işlevi görüyor.

Son cumhurbaşkanlığı seçiminin göz göre göre kaybedilmesini, hem seçimin öncesindeki hem sonrasındaki davranışlarıyla temin ediyor. Bu adam devleti için daha ne yapsın? Vicdan sahibi olan herkes onun gerçekten haksızlığa maruz kaldığını kabul edecektir.

Ha az kalsın unutuyordum, amiyane tabirle, bir başka kıyağı da, Özel gibi, gerçekten çok “özel” bir halef yetiştirmiş olmasıdır.

Şimdilerde, popülist kasaba politikacıları için “aldatıldım” mazereti arkasına sığınmak pek revaçta. Siyasal bir figür yanlış kararlar alabilir, hatalı tercihlerde bulunabilir. Siyaseten bedelini ödeyeceğini söyler, veya yeterli deneyiminin olmadığını kabul eder. Yani hesabı kendisine keser. Kenara çekilmesi, siyasetten çekilmesi anlamına gelmeyebilir. Bunlar anlaşılabilir. Ancak, bir siyasetçi çıkıp, ülkesi için yaşamsal önemi haiz karar veya tercihleri konusunda aldatıldığını iddia ediyorsa, ondan siyasal yaşamını sona erdirmesi beklenir. Aldatılmış olan dönmemek üzere gider. Gitmelidir.

Bir retrospektifle partinin liderlerine bakalım : Atatürk, İnönü, Ecevit, Baykal, Kılıçdaroğlu ve Özel, bu adamların kaliteleri aslında Cumhuriyet’in kalitatif açıdan izlediği seyrin de ifadesi değil mi? Emperyalizme entegrasyon düzeyinin artmasıyla ters orantılı olarak giderek düşen bir kalite…

Bu arada tabii, bu son üç lider figürü “kasaba politikacısı” betimlemesine tamamen uyuyor. Kılıçdaroğlu bu kadar hizmet ettiği rejimin şimdi kendisini bir kenara atmış olmasını, o kasaba kültürünün ağır etkisi altında, kabullenemiyor. Bu muameleyi hak etmediğine inanıyor. O da tıpkı Tayyip Erdoğan gibi, ölene kadar makamını işgal etmesi gerektiğini düşünüyor.

Malum, bu memlekette meşruiyetini yitiren siyasal figürler, birçok durumda görüldüğü gibi, sol vicdana hitap edip, ona sığınmak isterler. Kılıçdaroğlu da aynısını yapıyor. “Denizler, Yusuflar, Hüseyinler” üfürüyor. Eskilerin tabiriyle, “hem nalına hem mıhına” . Sağ, sol, devrimci, ülkücü, laik, islamcı, alevi, sünni… Kim varsa kapsama alanında. Eh, “helalleşme” şiarına sarılan birinden daha farklı bir şey beklenemez. Popülist söylem de böyle bir şeydir zaten. Suyla ateşi bile aynı kaba koymak mümkün olabiliyor. Laf olsun torba dolsun!

Hatırlarsanız, partisinin başına atanmadan önce de, hem Seyit Rıza hem Atatürk diyordu. Şimdi bu noktada aklıma geldi. Alevi oldukları izlenimi veren kimi yazarlar, haklı olarak bugünkü rejimin Sünni mezhepçiliğine tepki gösteriyorlar. Ancak bu tepkinin kanalize edileceği mecra başka bir mezhepçi hat olmamalıdır. İyi, ilerici din olmaz. Dolayısıyla dinciliğin, mezhepçiliğin her türlüsü kötüdür. Ortaçağa, feodal kültüre aittir.

Seyit Rıza, tıpkı Şeyh Said gibi, eski feodal rejime geri dönülmesini talep eden laik Cumhuriyet’e geri bir tarihsel siyasal konumdan saldıran figürdü. Said gibi, o da gericiydi yani. Birinin Alevi diğerinin Sünni olması bu gerçeği değiştirmemelidir. Olmaz! Onlar etrafında biçimlenen isyanları bastırma biçimi farklı bir konudur.

Fransız Devrimi katolik Vendee Ayaklanması’nı çok kanlı bir biçimde bastırmıştı. Çoluk çocuk, kuru ve yaş, çok büyük bir katliam yapıldı. Ancak, liberal muhafazakâr Victor Hugo’nun da o muhteşem 1793’ünde kabul ettiği gibi, devrim için kaçınılmazdı. Hem Devrim hem Vendee olmaz. Ya biri ya diğeri!

“Valla ben Kılıçdaroğlu hayranı değilim ama” diye başlayan cümleler kurmak ilericilere, hele devrimci olduklarını söyleyenlerin ağzına hiç yakışmıyor. Kılıçdaroğlu yanlış bir adam. İlerici değil. Entelektüel olarak da, ne liberal Cumhuriyet kültüründen, yani “Atatürkçülük’ten, ne de sol kültürden nasibini almış. Dahası, hayli geri kalmış birisi (Seçim kampanyası sırasında laik cumhuriyetin kurucusu olan partinin lideri olarak çıkıp, gerekçesi ne tür bir kışkırtma olursa olsun, “evet, ben Aleviyim” demesi, en başta, Alevilere saygısızlık, hatta hakarettir. Olumsuz anlamda, tarihimizde başka bir örneği yoktur) .

“Kıbrıs, Ege gidecek” se kendisi de baş sorumlularındandır. Onun bu rejimin ya da siyasal düzenin oturtulmasında eşsiz katkılarının olduğunu görmemek, veyahut görüp de önemsememek onunla aynı saflara düşmek demektir. Amasız, fakatsız!

Kimsenin adaletsizliğe maruz bırakılmasını istemeyiz. Bu ayrı bir konu. Ama buradan hareketle onun siyaseten ihya edilmesini de kabul edemeyiz. Kaldı ki, bugün tekrar eski konumunu iade etseniz, geçmişte yaptıklarını yapmaya devam edecektir. Hiç şüpheniz olmasın!

Devleti, onu ihtiyaç duyduğu sürece, elbette onun da rızasıyla, kullanmış, son kullanma tarihi dolduğunda, her yerde ve hep yapıldığı gibi, bir kenara atmıştır. (Şimdiki genel başkan için de aynı süreç işleyecek. Onu MİT de kurtaramayacak)

Kılıçdaroğlu şimdiki eylemleri ve söylemleriyle bir zaman seve seve hizmet ettiği düzen karşısında haddini bilmez “nankör” konumundadır. Kılıçdaroğlu da devleti kendisine ihanet etmekle suçlamaktadır. Ancak, bu onun, hizmet ettiği devletiyle arasında, kişisel sorunudur.

İlerici, devrimcilerin en büyük hatası, ilericilik adına tarihsel misyonunu çoktan tamamlamış bir partiden halen medet ummaktır. Oysa, onlar için çözümü ivdelik arz eden sorun, bu rejim karşısında gerçekten muhalif, yani devrimci sosyalist siyasal bir alan açmaktır.

Siyasal ve ideolojik olarak CHP’den, “amasız, fakatsız”, kopmadan bu alan açılamaz.

Rorty’nin ihmal edilmiş bir kitabı ve Trump’ın savaş kabinesi

Amerikalı pragmatist, liberal felsefeci Richard Rorty ‘nin (1931-2007), 1997’de, bir Amerikan üniversitesinde verdiği üç dersi içeren, 1998’de yayınlanmış Achieving Our Country, Leftist Thought in Twentieth-Century America, Harvard University Press (Ülkemizi Kazanmak, 20.yy Amerikası’nda Sol Düşünce ) adlı kitabı, yayınlandığı sıralarda pek ilgi görmemiş, sonra da unutulmuştu.

Rorty, ebeveynin Amerikan Komünist Partisi üyesi olduğu bir ailede dünyaya geliyor. Aile sonradan Trotskist oluyor. Hatta anılarında, ölene kadar kendisini en çok etkileyen düşünür olan John Dewey’nin Moskova Mahkemeleri tarafından mahkum edilen Trotski’yi aklamak için Batı’da, Dewey tarafından kurulan komisyonun verdiği hüküm sonrasında yazmış olduğu, Trotski Davası, Hüküm: Suçsuzdur! adlı kitabın evlerinde İncil gibi bir muamele gördüğünü anlatır (1)

Rorty yıllar içinde sert bir anti-marksist ve anti-komünist oluyor. Ancak yine de, Demokrat Parti’de ifadesini bulan, her türlü marksist, komünist kavram ve imadan arındırılmış “reformist sol” bir siyasal çizgiyi savunuyor (O kadar öyle ki, marksizmi, komünizmi çağrıştıran, örnekse, “ideoloji”, “metalaşma” vb kavramların solun dilinden atılmasını istiyor) Yani kuşağının diğer çok sayıda entelektüeli gibi yeni-muhafazakârlığa savrulmuyor.

Kitapta özetle, Amerika’da 20.yy’da kronolojik olarak iki farklı sol anlayışın egemen olduğunu söylüyor. Yüzyıl başından 60’lı yılların ortasına kadar egemen olan reformist veya politik sol ve o tarihten günümüze kadar etkili olan kültürel sol.

Rorty’e göre, bu iki farklı sol anlayışı ayıran ilkesel konumları değil, izledikleri taktiklerdir. Ancak, bu taktiksel farklılıkların büyük sonuçlar doğurmuş olduğunu da vurgular.

Reformist soldan anladığı, anayasal demokrasi içinde kalarak, zayıfı güçlü karşısında korumak siyasetidir. Reformist sol sisteme, anayasal demokratik düzene inanır, ve onu yıkarak değil, içinden iyileştirmeye çalışır.

Nitekim, her zaman politik pratiğe öncelik vererek, yani hep politikanın içinde kalarak modern refah devletinin temellerini onlar atmışlardır. Rorty, bu sol hareketin kesinlikle devrimci bir çağrısının olmadığını sıkça vurguluyor. Bununla birlikte bu hareketin adeta bir çatı örgütü görünüme sahip olarak merkezci Demokratlardan komünistlere kadar bir çok kişi ve grubu içerdiğini belirtir. Fakat hepsinin orada bulunmasının nedeni mevcut sistemi yıkmak değil, zayıflar lehine iyileştirmektir.

Bu doğrultuda, reformist solcuların Roosevelt, Truman, Kennedy ve Johnson dönemlerindeki hükümetlerin sosyal reformist programlarına hem oluşturulmaları hem de uygulanmaları sırasında etkin destek verdiklerini de hatırlatıyor.

Rorty’e göre bu anlayışın en takdire değer yanı, sol ve sağ arasındaki temel ayrımın, devletin toplumsal işlevlerine bakıştan kaynaklandığını çok doğru olarak saptamış olmasıydı. Reformistlere göre devlet ahlaken sosyal bir role sahip olmalı, zenginliğin dağıtımında zayıfları kollamalıydı. Sağ ise devletin böyle bir işlevinin olmasını kabul etmiyordu.

Reformist sol, kardeşlik ve ulusal dayanışma retoriğini, bireyi fetişleştiren, bencilliği bir erdem gibi gören bireysel haklar retoriğine karşı çıkarıyordu. Böylece yurttaşların kendilerini kuşaklararası süreklilik hareketinin katılımcıları olarak algılamalarını sağlamaya çalışıyordu. Birbileri için fedakârlık yapmaya hazır yurttaşlık bilincinin Amerika’ya en yakışan toplumsal ahlak anlayışı olacağını, bunun da ancak bu sol düşünceyle mümkün olabileceğini geniş toplumsal kesimlere, ikna edici biçimde anlatmayı başarmışlardı.

Rorty’nin reformist solu, tekrar olsun, toplumsal eşitsizliklerin anayasal demokratik kurumlar kullanılarak giderilebileceğini öngörüyor. Ancak, bunu temin edebilmek için de bu kurumlar üzerinde kontrol kurmanın, bunun için de pratik siyasete etkin olarak dahil olmanın gerekliliğini vurguluyordu. Yani sadece iktidara, halka hakikati anlatmak yetmez, iktidar olmak gerekir anlayışındaydı.

İktidar olmak için sizinle aynı demokratik ilkeleri paylaşmayan grupları ikna etmeniz ve bu yolla onlarla ittifaklar, koalisyonlar kurmanız gerekebiliyordu. Yani ilkelerinizden yer yer ödünler verebiliyordunuz. Söz konusu solun bunda da çok başarılı olduğunu söyleyen Rorty, Amerika’nın büyük günahlarının en önemli kaynağının da bu siyasal gereklilik olduğunu vurguluyor. Mesela Roosevelt’in New Deal ittifakıyla ilerici sosyal ve sendikal haklar elde edilmişti. Ancak, ırk ayrımcılığı konusunda hiç bir girişimde bulunulmamıştı. Irk ayrımcılığı siyaseti eskisi gibi (onun tabiriyle, “utanç verici biçimde”) savunulmaya devam etmişti.

Rorty’e göre, bu pragmatizm ruhu Amerikan solunu 1960’lara kadar bir arada tuttu. Odak noktası, seçimleri kazanarak ve ulusal gurura hitap ederek Amerikalıların maddi koşullarını iyileştirmekti. Ekonomik adalet, sosyal adaletin öncüsü olarak görülüyordu. Eğer sistem herkes için çalışır hale getirilebilirse, daha fazla insanı yoksulluktan kurtarabilirseniz, sosyo-kültürel ilerleme de doğal olarak gerçekleşecekti (Kitabın, reformist solu ele alan 40-71 sayfaları arasındaki bölümünün özeti bu) (2).

Kitabın ikinci bölümünde Rorty, bu kez, “kültürel sol” dan söz ediyor.

Öncelikle, reformist solun etkili olduğu dönemde çok önemli işleri başarmış olduğunu belirtiyor. Ancak, bütün bu başarılı işlerde kazançlı çıkanların her zaman ülkedeki beyaz erkekler olduğunu da ilave ediyor. Mesela, bu beyaz erkeklerin kadınların oy hakkını tanıdıklarını, ama ondan sonra kırk yıl boyunca kadınları bir daha hatırlamadıklarını, yani onlar için kayda değer kazanımlar sağlamadıklarını vurguluyor.

Yine mesela, ülkenin güney eyaletlerindeki beyaz seçmenleri yabancılaştırmamak için Demokrat Parti’nin, örneğin Roosevelt devrinde ırksal baskıları, önyargıları azaltmak için pek bir şey yapmadığını söylüyor. Altmış küsur yıllık dönem boyunca sürekli güçlenen sendikaların reformist solcu liderlerinin de farklı davranmadıklarını hatırlatıyor.

Kadınların ve siyahilerin maruz kaldıkları sadistçe davranışlar karşısında ciddi bir tavır alınmamasının nedeninin, reformist solun onları ekonomik adaletsizliğin yan ürünü olarak görmesi olduğunu iddia ediyor. Yani ekonomik adaleti, sosyal adaletin habercisi olarak görmelerinden kaynaklandığını söylüyor. Buna göre 60-öncesi sol, sadece ekonomik eşitsizlik, bireyci bencillik azaldıkça, sosyal güvenlik ağının kapsamı genişledikçe bu tür sadistçe davranış ve önyargıların yavaş yavaş ortadan kalkacağına inanıyordu.

Ancak, Rorty’e göre, bu aynı sol 60’ların ortalarına doğru ekonomik determinizmin sorunları basite indirgemek anlamına geldiğini fark etti. Söz konusu sadistçe davranışların ekonomiden daha derin köklerinin olduğunu görmeye başladı.

Rorty, solun yeni yörüngesinin belirlenmesinde Vietnam Savaşı’nın belirleyici bir konumunun olduğunu söyler. Savaş, tüm sisteme, hatta Amerika’ya yönelik bir suçlamanın nedeni olmuştur. Bu yüzden, anti-komünist Soğuk Savaş, solcu aktivistler için merkezi bir fay hattı haline gelmiştir..

Büyük ölçüde öğrencilerden oluşan yeni sol, Demokratlar, sendika işçileri ve teknokratlar da dahil olmak üzere komünizme karşı çıkan herkesi düşman olarak görüyordu.Amerika giderek daha fazla başarısız bir vaat, kurtarılması mümkün olmayan kötü niyetli bir imparatorluk olarak görülüyordu. Böyle bir bağlamda reformist siyasetin ne faydası olabilirdi? Rorty, o zaman ki genç kuşakların başını çektiği isyancıların şöyle bir mantık yürüttüklerini düşünüyor:

Eğer (size söylendiği gibi şeytani bir imparatorlukla -yani SSCB ile- savaşan bir demokrasi yerine) şeytani bir imparatorlukta yaşıyorsanız, o zaman ülkenize karşı hiçbir sorumluluğunuz kalmaz; yalnızca insanlığa karşı sorumlu olursunuz. Eğer hükümetinizin ve öğretmenlerinizin söyledikleri aynı Orwellci monologun parçasıysa, eğer Harvard Üniversitesi ile askeri-endüstriyel kompleks arasındaki ya da Lyndon Johnson ile Barry Goldwater (ABD’nin 1964’teki aşırı sağcı, kimilerine göre faşist Cumhuriyetçi başkan adayı) arasındaki farklar ihmal edilebilir düzeydeyse, o zaman bir devrim gerçekleştirme sorumluluğunuz var demektir. ” (sayfa 66).

Rorty’e göre, bu duygu ve düşüncelerin yanlış olduğu söylenemezdi; Amerika, ülkenin büyük bir kısmı için gerçekten başarısız bir vaatti. Irksal ayrımcılık bir toplum mühendisliği tasarımıydı. Vietnam’daki savaş insanlık dışı bir yalandı. Amerikan toplumunun yapısında derinden rahatsız edici bir şeyler vardı.

Rorty bunların hiçbirine itiraz etmiyor. Onun bakış açısına göre sorun, pragmatik reformun tamamen reddedilmesiydi. Böylece, Amerika’da kurtarılabilecek hiçbir şeyin, düzeltilebilecek hiçbir kurumun, çıkarmaya değer hiçbir yasanın olmadığı inancı, geleneksel reformist sol siyasetin tamamen terk edilmesine yol açtı. Artık politik-pratik bir çaba olarak ikna etmenin yerini kendini ifade etme; reformun yerini de suçlama almıştı.

Uzatmayalım, Rorty ekonomiden “farklılık siyasetine”, “kimlik”e ya da “tanınmaya” doğru bir geçiş yaşandığını söylüyor. 60’lar öncesi solculuğun entelektüel odağı sosyal bilimlerdi. Yükselen “yeni sol”unki, edebiyat ve felsefe oldu saptamasını yapıyor. Devamla, Freud, Marks’ın yerine ikame edildi. Ve odak noktası artık piyasa ekonomisine alternatiflerin geliştirilmesi ya da siyasi özgürlük ile ekonomik liberalizm arasında uygun bir dengenin kurulması değil, geleneksel olarak ötekileştirilmiş grupların kültürel statüsüydü diyor.

Rorty için bu, yine de, bazı bakımlardan iyi bir şeydi. Çünkü 60 öncesi solun ekonomik determinizmi utanç verici derecede miyoptu. Solun 20. yüzyılın başlarında ve ortalarında elde ettiği kazanımların çoğu beyaz erkeklerin hanesine yazılmıştı. Reformist sol için Afrikalı Amerikalıların durumu mesela, sadece üzüntü vericiydi, ağırlıklı olarak beyaz erkek olan reformist sol tarafından bu durumun değiştirilmesi için ciddi bir şey yapılmamıştı. Azınlıkların, eşcinsel Amerikalıların ve diğer ezilen grupların içinde bulunduğu kötü durum geç fark edilebilmişti. Bu ahlaki başarısızlık artık kültürel solun düzeltmeye çalışacağı bir meseleydi. Ve bunu da Amerikalılara “ötekiliği” tanıtarak yapacaktı.

Şimdiki adıyla çokkültürlülük, ötekiliği, farklılıklarımızı korumakla ilgiliydi; hiç bir şey bizi bu farklılıkları fark etmekten vazgeçmeye zorlamamalıydı. Rorty, bunda ahlaken sakıncalı hiçbir şey yoktu diyor. Ona göre, bu kültürel sol konum, politik bir strateji olarak sorunludur. Mesela, mezhep ve kimlik dürtülerini güçlendiriyor ve böylece ittifak ve koalisyon inşasını zayıflatıyor.

Politikadan kültüre doğru kayma, kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları, Afro-Amerikan çalışmaları, Hispanik-Amerikan çalışmaları, LGBTQ çalışmaları ve benzeri akademik alanları doğurdu. Bu disiplinler ciddi akademik çalışmalar da yapıyorlar. Ancak, somut pratik siyasal amaçlara hizmet etmiyorlar. Amaçları, bu grupların maruz kaldığı aşağılanma ve nefret konusunda insanları bilinçlendirmek ve bu tür kültürel kimliklere nefret duyanları yabancılaştırmaktı.

Rorty bu tür çabalarla bir sorununun olmadığını vurguluyor. Hatta kültürel solun bu çabalarıyla, Amerika’yı daha yaşanılabilir, daha ileri, daha uygar bir ülke haline getirmiş olduğunu ilave ediyor. Ancak bu başarı için ödenen bedele itiraz ediyor.

“Altmışlı yıllar sonrası kültürel Sol hakkında anlattığım başarı öyküsünün karanlık bir tarafı da var” diye yazıyor Rorty. “Toplumsal olarak kanıksanmış sadizmin azaldığı aynı dönemde, ekonomik eşitsizlik ve ekonomik güvensizlik giderek arttı. Sanki Amerikan Solu aynı anda birden fazla siyasal girişimi yapabilme yeteneğine sahip olamazmış gibi; sanki zorunlu olarak ya para adına utancı görmezden gelmesi; ya da yine zorunlu olarak tam tersini yapması gerekiyor. Ya biri ya diğeri” (sayfa 83).

Rorty, solun kültürel meselelere odaklanması, ırksal önyargıları ve ekonomik kaygıyı istismar ederek beyaz işçi sınıfını harekete geçiren Pat Buchanan (Amerikalı paleo-muhafazakâr tabir edilen, 1938 doğumlu eski Cumhuriyetçi senatör. Oğul Bush’un yerine partisinin başkan adayı olmak istemiş, partisinin aday belirleme kurultayında yenilmişti. Batı’nın Ölümü ve Bir Süpergücün İntiharı, Amerika 2025 yılına kadar yaşayacak mı? adını taşıyan hayli karamsar, popüler kitapları var.) ve Donald Trump gibi insanlar için, yani popülist sağ için bir açılım yarattı diyor. Rorty bunu şöyle açıklıyor:

“Beyaz proletaryanın İkinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak Vietnam Savaşı’na kadar devam eden burjuvalaşmasına sırtını dönmüş (reformist) solun siyasal egemenliğine son verimesiyle, süreç tersine döndü. Amerika’da şu anda burjuvazinin proleterleşleştirilmesi söz konusudur. Ve bu süreç muhtemelen [Pat] Buchanan’ın kışkırtmayı umduğu türden aşağıdan yukarıya bir isyanla sonuçlanacaktır. ( sayfa, 83)

Irksal düşmanlık Amerika’nın kuruluş genlerinde var; sol ne yaparsa yapsın onu yok etmesi çok zor. Rorty bunun bilincinde olarak yeni kültürel solun, sınıf ve işçi meselelerinden uzaklaşarak ekonomik gündemini gözden kaçırdığını ve sağı güçlendiren bir kültür savaşı başlattığını, ve böylece aslında tam da savunmaya çalıştığı insanların maddi yaşam koşullarını iyileştirmek için çok az şey yaptığına dikkat çekiyor.

Rorty, böyle bir stratejiden kimin yararlandığına dikkat edilmemiş olduğunun altını çiziyor. Bu yüzden, süper zenginler, ekonomik kararlar onların ayrıcalığı olduğundan, hem Sol hem de Sağ siyasetçileri kültürel konularda uzmanlaşmaya, onlarla meşgul olmaya teşvik edeceklerdi diye ilave ediyor..

Amaç, proleterlerin aklını kültürel konularla meşgul etmek, Amerikalıların en alttaki yüzde 75’ini ve dünya nüfusunun en alttaki yüzde 95’ini etnik, dini düşmanlıklarla, savaşlarla ve cinsiyetçi önyargılarla, geleneklerle ilgili tartışmalar içinde darmadağın etmektir. “Medyanın yarattığı sahte olaylarla (ve dünyalarla) proleterlerin dikkatleri kendi umutsuzluklarından uzaklaştırılabilirse… süper zenginlerin korkacak pek bir şeyi kalmayacak” diyor. (sayfa 88)

Rorty, kültür savaşlarından en çok büyük şirketlerin yararlandığına dikkat çekiyor. “Sol ve sağ din, ırk ya da eşcinsel evlilik konusunda tartışıyorsa, hem o sorunları hem de zenginliğin konsantrasyonunu etkileyen hiçbir şey değişmeyecek demektir” diye ilave ediyor.

Bu arada, özellikle eski demokrat başkanlar Jimmy Carter ve Bill Clinton’a karşı sert eleştiriler yöneltiyor. Her ikisini de “zenginliklerin yeniden dağıtımdan söz etmekten kaçınmakla” ve sağ oyları almak adına, emek örgütlerinden uzaklaşarak, “merkez adı verilen steril bir boşluğa girmekle” suçluyor. Onların benimsediği modelde artık “servetin yeniden adil dağıtımından” söz edilemezdi. Artık, Demokrat Parti, yeniden dağıtımcı ekonomiden korkmaya başlamış ve bu tür bir söylemin zengin muhitlerdeki oyları kaçıracağına inanır olmuştu.

Sonuç olarak diyor Rorty, “Büyük partiler arasındaki seçim yarışı sinik yalanlar ile dehşete düşmüş sessizlik arasındaki bir seçime indirgendi.” (sayfa 87) Elbette Rorty’nin kaygısı, yeni solun ırk ayrımcılığını çok fazla önemsemesi değildi (bunları önemsemesi gerekirdi); daha çok liberal demokratik siyasetin, (kendi tabiriyle) “adil ölçülerde” sistemin sürdürülebilirliği açısından yapması zorunlu işlerini yapmayı bırakmasıydı.. Solun akademiye hapsolmasından, teoriye ağırlık vererek somuttan uzaklaşmasından kaygulanıyor. Dahası, bunun siyasal açıdan bir felakete yol açacağından endişe ediyordu. Bu noktada Rorty şunları söylüyor:

“Gerçekleşmesi çok muhtemel olan şey, siyah ve kahverengi (yani Asyalı, L.Amerikalı ) Amerikalıların ve eşcinsellerin son kırk yılda elde ettiği kazanımların silinecek olmasıdır. Kadınlara yönelik sarkastik aşağılamalar tekrar moda olacak. İşyerlerinde ‘zenci’ (nigger) ve ‘çıfıt’ (kike) kelimeleri yeniden duyulacak. Akademik Sol’un kabul edilemez ilan ettiği tüm (ırkçı, şovenist, cinsiyetçi) sadizm geri dönecek. Kötü eğitimli Amerikalıların, kendilerine nasıl davranmaları konusunda telkinde bulunan (iyi eğitimli) üniversite mezunlarına duydukları öfke elbette bir (siyasal) çıkış yolu bulacaktır.”(sayfa 90)

En sonunda da Rorty, bir siyasal kehanette bulunuyor: “İşçi sendikası üyeleri, emekçiler, örgütlenmemiş vasıfsız işçiler, er ya da geç, hükümetlerin ücretlerin düşmesini ya da çalışanların işlerini yitirmelerini engellemeye çalışmadığını anlayacaklardır. Aynı sıralarda, toplumsal konumlarının erozyona uğramasından çok korkan gönençli banliyölerin beyaz yakalı işçilerinin, başkalarına sosyal yardım sağlamak için kendilerinden vergi alınmasını kabul etmeyeceklerini görecekler. O noktada işte bir şeyler çatlayacak. Gönençli muhitler dışındaki seçmenler sistemin başarısız olduğuna ikna olarak oylarını vermek için (seçildikten sonra) kendini beğenmiş bürokratların, üçkağıtçı avukatların, çok kazanan tahvil satıcılarının ve postmodernist profesörlerin artık kararları vermeyeceklerine dair kendilerine güvence verecek güçlü bir adamı aramaya başlayacaklar.” (sayfa 89)

Rorty bu minvalde öngörülerini dile getirmeyi sürdürür: Hem sadizmin yenilendiği hem de bireysel bencilliğin katmerlendiği, tabii solun da ortadan kaybolduğu koşullarda, “seçimi kazanan o güçlü adam, tıpkı Hitler’in yaptığı gibi, öncelikle ve hızla, ulusal ve uluslararası süper zenginlerle ittifak kuracak, kısa sürecek bir refah dönemiyle birlikte Körfez Savaşı’nın o ‘şanlı’ anısını yeniden canlandırmak için harekete geçecektir.” (sayfa 91).

Rorty, bunun gerçekleşmesi halinde ülke ve dünya için bir felaket olacağını da sözlerine ekliyor. Ve devam ediyor, insanlar bunun nasıl olduğunu ve solun bunu neden durduramadığını elbette merak edeceklerdir. Solun neden “yeni mülksüzleştirilmişlerin artan öfkesini kanalize edemediğini” ve “küreselleşmenin sonuçları” hakkında, Pat Buchanan kadar bile, daha doğrudan konuşamadığını anlayamayacaklardır. Sonunda sol siyasetin ölü de olsa diri de olsa, “artık ulusal siyasetle meşgul olmadığı ve olamayacağı” sonucuna varacaklardır.

Ülke davranışları öngörülemez güçlü bir adamın ellerine terk edilmiştir artık. Rorty, kültürel solcu akademisyenlerin en sık referans verdikleri, Freud, Heidegger, Foucault, Lacan, Derrida teorileriyle, onların marksizmle melezlenmiş daha iddialı versiyonlarıyla bu çöküşten çıkılamayacağını ironik bir biçimde dile getiriyor.

“Çağdaş akademik sol, soyutlama düzeyiniz ne kadar yüksek olursa, yerleşik düzen için o kadar yıkıcı olabileceğinizi düşünüyor gibi görünüyor….Siyasal oyuncuları farklı öznellik oyunlarına ya da Lacan’ın imkansız arzu nesnesinin arayışlarına yönelik siyasi girişimlere dönüştüren Sol kuramcılar kurulu düzenin bu şekilde yıkılabileceğini, böyle bir yıkımın ‘bilindik kavramların sorunsallaştırılmasıyla’ başarılabileceğini söylüyorlar” (sayfa 93).

Rorty’nin ülkemiz için de önemli ölçüde geçerli öngörüleri bir bir gerçekleşti. Rorty’nin bu konuşmaları sırasında zaten Amerika’da birçok entelektüel benzer bir karamsar tablo çiziyordu. Mesela, E.Luttwak, daha da ileri giderek Amerika’nın geleceğinin faşizm olduğunu her platformda dile getiriyordu (Bkz. Edward Luttwak: The Endangered American Dream, (Amerikan Rüyası Tehlikede) Simon&Schuster:1993).

Luttwak, Amerika’nın giderek sanayisizleştirildiğini, çalışanların ücretlerinin sürekli düştüğünü, bu bakımdan bir üçüncü dünya ülkesi haline dönüşmekte olduğunu öncelikle vurguluyor. Sonra da, sosyal-ekonomik konularda yazan bir çok yazar gibi, eski sanayi demokrasilerinin, popülist hareketlerin anayasal hükümetleri devireceği Weimar benzeri bir döneme girmekte olduğunu iddia ediyor.

Yazı hayli uzadı. Bu yüzden Trump kısmını uzatmayacağım. Öncelikle Trump konusunda şunu söylemek gerekiyor: Trump, geleneksel sağ politikacı figürüne nazaran oldukça aykırı bir tip. Bilindiği gibi, geleneksel tip, geçmişi yüceltir. Hatta geçmişte altın çağ/çağlar görür. Bugün de o “muhteşem” geçmişteki kadar olmasa da, benzer bir başarının elde edilebileceğini iddia eder. Solun sosyal adalet talebini ise, israf ve ütopik bir saflık olarak değerlendirir. Solun gerçekçi olmadığını, geleceğe yönelik olarak umut sattığını vurgular.

Yani geleneksel sağcı siyasetçi nostalji yapar. Geçmişle övünür. Geçmişe bakılmasını, onun bugün için model alınması gerektiğini savunur. Kısacası, retrospektif ve seyirsel bir konumu vardır. Şimdi Trump, “MAGA” (“Amerika’yı yeniden büyük yapalım”) sloganıyla nostaljik olandan hareket ediyor. Ancak, aynı zamanda, Amerika’nın bir çok yanlış iş yaptığını, katliamlara yol açtığını, teröristleri besleyip, harekete geçirdiğini, bir çok kötülüğün nedeni olduğunu da sıkça dile getiriyor.

Bu bakımdan Trump, geleneksel sağa göre bir aykırılık olarak görülmelidir. Yani Trump’ı aykırı yapan, konuşma tarzı değil, tüm sistemi olumsuzlamaya kadar varan inkârcılığıdır. Durum böyle olunca, ne yapacağının kestirilmesi kolay olmuyor tabii.

Bakan ve üst düzey bürokrat olarak atanacaklara bakıldığında, Trump’ın -aslında sadece Rusya için geçerli olacağını belirttiği- barış söylemiyle bile çelişen tercihleri olduğu görülüyor. Atamalar için adı geçen bakanların hemen hepsi “şahin”. Savaş tellalı, neo-con. O kadar öyle ki, kampanyalar sırasındaki ve öncesindeki söylemlerine bakıldığında, Venezuela’dan, Meksika ve Küba’ya; İran’dan, Suriye’ye; Rusya’dan Çin’e kadar çok geniş bir coğrafyada yer alan cephelerde savaşa girilmesini, hatta dış bakan adayı hızını alamayıp, Venezuela, Küba, İran’a derhal askeri harekat yapılmasını talep ediyor.

Bu aynı zat, Florida senatörü Rubio, Meksika’nın göçü kışkırttığını, uyuşturucu tacirlerini Amerika’ya soktuğunu iddia ediyor. Oysa, daha çok yakın bir zamanda, siyasal olarak himaye ettiği kayınbiraderinin 15 milyon dolar değerindeki Meksika kokainini bizzat ABD’ ye sokmakla suçlandığını, bu arada, ABD medyasının kokain işinin sadece kayınbiraderin değil, ailenin işi olduğunu belgeleriyle yayınladığını da, yine medyadan öğreniyoruz. Bu adam dış işleri bakanı olacak.

Savunma bakanlığı için aday gösterdiği Hegeth, eski ulusal muhafız subayı, halen Fox TV programcısı. Bilindiği gibi, Fox medyası kampanya sırasında açıkça Trump’ı desteklemişti. Hegeth, kampanya sırasında, “Batı uygarlığı demek, ‘Amerikanizm’ ve ‘siyonizm’ demektir” demişti. Bu ikisine karşı olanları düşman ilan etmişti.

Özcesi yeni başkanın bütün bakan ve bürokrat adayları, biri dışında, Çin, Rusya ve İran düşmanı. O biri de, Tulsi Gabbard, Samoa asıllı siyasal kariyerinin başından 2021’e kadar Meclis’te, Demokrat partiden Hawai temsilcisiydi. Öncesinde, yarbay rütbesiyle Ulusal Muhafız Gücü’nden emekli olmuş bir askerdi. Askerken, sonradan eleştirdiği, Körfez Savaşı’nda yer almış. Trump’ın ilk döneminde, Kasım Sülyemani’yi öldürtmesine de şiddetle karşı çıkmış, bunun illegal ve uluslararası hukuka aykırı bir eylem olduğunu açıkça belirtmişti. Bu hanım, bu son seçim öncesinde Cumhuriyetçi Parti’ye katıldı. Trump’ı destekledi. Zaten öncesinde Demokrat Parti’de istenmeyen kişi olarak ilan edilmişti. Nedeni, Amerika’nın Rusya, İran, Çin, Suriye politikalarına karşı çıkması, Biden ve Harris’i açıkça ve sert bir şekilde eleştirmesiydi. Açıkça, ülkesinin Putin, Esad, Xi gibi liderlerle antlaşmaya çalışmasını istemişti. Amerika’nın Ukrayna’ya parasal destek sağlayarak ülkede 20-25 civarında “biyolojik laboratuvar” açılmasını sağladığını söylemişti. Dahası, Amerika Kongre üyesi olarak Suriye’ye gidip, Esad’la görüştü. Onu desteklediğini açıkladı. Elbette bir anda ülkesinde eleştirilerin hedefi oldu. ABD güvenlik örgütleri, tabii en başta CIA, onu Amerikan ulusal güvenliği bakımdan tehlikeli kişiler listesine dahil etmişti.

Trump onu, devletle alay eder gibi, CIA de dahil, askeri ve sivil, iç ve dış, toplam 18 istihbarat örgütünün (Director of National Intelligence) başına geçireceği aday olarak ilan etti.

Yalnız şunu da hep aklımızda tutalım, ABD’deki liberal demokratik siyasal yapı içinde etkinlik gösteren siyasetçiler sermaye sınıfının, belli sermaye grup ya da fraksiyonlarının parasal desteği olmadan siyaset yapamazlar. Tulsi Gabbard da bu bakımdan bir istisna oluşturmuyor. Evet, İran, Suriye, Rusya lehine çıkışlar yapmıştı. Ama aynı zamanda, İsrail’i de güçlü bir biçimde destekliyor. İsrail’den vazgeçilemeyeceğine iman etmiş bir isim. Ortadoğu söz konusu olduğunda, “önce İsrail” diyenlerden.

Trump, çoğu neo-con olan figürlerle bir savaş kabinesi kuruyor ama kervanı yolda düzecekmiş gibi de bir izlenim veriyor. Bekleyip, görmek lazım. Bu arada, Trump’ın başkan yardımcısı olan Vance de askeriye kökenli. Bununla birlikte, bir neo-con değil. Kendisini “post-liberal” olarak tanımlayan Katolik bir muhafazakâr. Demokrat Parti’yle organik bağı olmasa da, 2016 seçimlerinde Trump’a karşı H.Clinton için destek çağrısında bulunmuştu. Trump’a şiddetle karşıydı. Sonradan “Trumpcı” oldu. Gabbard kadar olmasa da, özellikle Ukrayna sorunuyla ilgili olarak barışçıl bir figür imajı çiziyor.

Gerçekçi olmak gerekirse, Trump’ın Putin’i, amiyane tabirle “ver Çin’i ve Suriye’yi, al Doğu Ukrayna’yı” teklifiyle ikna etmesi olanaklı değil. Klişe bir tabirle, tarihin akışı, şimdilik, Rusya’dan, Çin’den yana. Ödün vermesi gereken Atlantik Bloku. Ya ödün vererek (açık ya da örtük bir şekilde) uzlaşacak ya da savaşı göze alacak. Gelişmenin doğrultusunu, bu akışı geriye doğru çevirmek mümkün değil.

Trump kabinesindeki bu olası isimleri duyduktan sonra, önceki yazıda dile getirdiğim, “ABD stratejik denge siyasetini benimseyebilir” düşüncemin gerçekleşme olasılığının azaldığını kabul ediyorum.

NOTLAR:

1) Bkz. R.Rorty: Philosophy and Hope, Penguin, 1999. John Dewey 20’li-30’lu yıllarda Avrupa’da da hayli popüler olmuş (Hatta eğitim ve öğretim sisteminin örgütlenmesi konusunda incelemelerde ve tavsiyelerde bulunması için 1924’te ülkemize de davet ediliyor. Devrin hükümetine yapılması gerekenler konusunda bir rapor sunuyor) ahlakçı vurguları güçlü pragmatist bir eğitim felsefecisi.

Moskova Mahkemeleri’nin kararlarına karşı emperyalistlerin 1937’de, Trotski’nin şahsında, onun “adil” yargılanması şiarı ile düzenledikleri, başında Dewey’in bulunduğu, batılı aydınlardan oluşan uluslararası komisyon tarafından alınan -tamamen kurmaca- “suçsuz” hükmünün hiç bir gerçek ve hukuksal dayanağının olmadığı Grover Furr’ün çalışmalarıyla bir kez daha belgeleriyle gözler önüne serildi (Bkz,Trotsky’s Amalgams: Trotsky’s Lies, The Moscow Trials as Evidence, The Dewey Commission – Trotsky’s Conspiracies of the 1930s, Aakar Books, 2022) .

Geçen yıl Delga’dan çıkan, yazarları Burgio,Leoni ve Sidoni olan Le Vol de Piatakov, La collaboration tactique entre Trotsky et les nazis adlı belgelere dayanan kitapta Piatakov vakası incelenir. Bilindiği gibi, hem Moskova’daki mahkemede hem de Dewey (aklama) Komisyonu’nda ele alınan Trotski’ye yöneltilen suçlamalardan birisi de Piatakov vakasıydı.

Piatakov da Trotski gibi Ukraynalıydı. Trotski’nin partiden atılmasından sonra Trotski ve onun yönettiği “Sol Blok” (Malum, Trotski “bloklar” kurmakta ustadır. Devrimden önce de, Bolşeviklere nazire yaparcasına, kendi çapında, kerameti kendinden menkul bir “Ağustos Bloğu” oluşturmuştu) ile bağlantısını keseceğine dair söz verince partiye tekrar kabul edildi. Sanayi Bakan yardımcısı yapıldı.

Naziler iktidar olmadan önce Sovyet hükümeti Almanya’dan silah ve askeri malzeme satın almak için devrin hükümetiyle antlaşma yapmıştır. Naziler 1933’te iktidar olunca, bir kısmının parası ödenmiş olmasına rağmen teslim edilmeyen siparişin yazgısı hakkında görüşmeler yapması için Piatakov başkanlığında bir bakanlık heyeti Nazi Almanyası’na gönderiliyor.

Almanya’da iki hükümet yetkilileri arasındaki temaslar sürerken, Piatakov, bir ara, 24 saat boyunca ortadan kayboluyor. Kendisinden haber alınamayınca, paniğe kapılan Sovyet heyeti ve elçiliği durumu Moskova’ya bildiriyorlar. Naziler’in Piatakov’a bir zarar vermiş olabilecekleri tahmin ediliyor. Tüm bunlar olurken Trotski Norveç’tedir.

Moskova, Alman hükümeti nezdinde girişimlerde bulunuyor. Alman hükümeti bir bilgisi olmadığını belirtiyor. Bunun üzerine Moskova, Almanya ve Avrupa’daki tüm istihbarat bağlantılarını harekete geçiriyor. Norveç’te sürekli Trotski’yi izleyen Sovyet istihbarat bağlantıları onun Oslo’da Piatakov’la buluşup görüştüğünü saptıyorlar.

Sovyet hükümetinin Nazi Almanyası ve Norveç hükümetleri nezdinde yürüttüğü soruşturmada her iki hükümet de, Piatakov’un Almanya’dan ayrılmadığını ve Norveç’e uçmadığını resmen bildiriyorlar. Sovyet hükümetinin aksi yöndeki kanıtlarını inkâr ediyorlar. Belirtilen gün ve saatte Almanya’dan Norveç’e uçmuş bir uçakla ilgili kaydın bulunmadığını belgesiyle Sovyetlere iletiyorlar. Devrin bazı Norveçli gazetecileri de Alman ve Norveç hükümetlerinin iddialarını destekleyen yayınlar yapıyorlar.

Ancak Sovyet istihbaratı emindir. Nitekim, Piatakov da mahkemede hiç direnmeden itiraf etmiştir. Trotski kendisini aklamak için emperyalistlerin girişimleriyle kurulmuş, başını pragmatist-ahlakçı Dewey’in çektiği, Dewey Komisyonu’nda, o tarihlerde Norveç’te bir kayak merkezinde, kayak yaparak tatilini geçirdiğini, söz konusu görüşmeyi yapmamış olduğunu her zaman ki gayri ciddi, sarkastik tavrıyla söyler. Komisyon, beklendiği gibi kendisini aklar.

Yakın bir zaman önce, Norveçli bağımsız bir gazeteci konuyu araştırmış, söz konusu tarih ve saatte Almanya’dan kalkıp Oslo’ya inen bir Alman uçağına kayıtlarda rastlanmadığını, bununla birlikte, Norveç’ten kalkıp Almanya’ya inen, oradan yolcusunu aldıktan hemen sonra tekrar Oslo’ya inen bir Norveç uçağının olduğunu tespit etmişti. Oslo havaalanından da Norveç devletine ait bir otomobil Piatakov’u alıp Trotski’yle buluşacakları yere götürüyor. Nitekim, Piatakov da, sorgusunda olayı böyle anlatmıştı.

2) Tabii, bu bölümün bir çok yerinde marksist solu, Sovyetler’i hedef tahtası haline getirdiğini belirtmeme gerek yok herhalde.

Daha önce, özellikle “Trump mı Harris mi?” başlıklı yazıların sonuncusunda bunu yapmanın Rorty türünden entelektüeller için görev olarak addedildiğini, nedenlerine de değinerek söylemiştim. Tekrar etmeyeceğim. Yalnız şu kadarını hatırlatayım: 50’li yılların sonlarından itibaren, yani MacCarthycilik’in tasfiyesinden sonra Amerika’da entelektüel (veyahut kültürel) bir dönüşüm yaşandı. Bu dönüşümün öznesi ABD devleti ve Rockefeller, Ford Foundation gibi finans-kapital çevreleriydi. Rorty’nin de entelektüel formasyonu bu söz konusu dönüşüm süreci içinde biçimlendi.

Buna göre, solla artık onun içinden mücadele edilecekti. Bölünmeler teşvik edilecek, marksizm-leninizm veya “Sovyet Marksizmi” soldan hedef alınacaktı. Nitekim, 2.Dünya Savaşı sonrasında, sadece ABD’de değil, her ülkede, hemen hemen bütün sol hareketlerin aralarında ve kendi içlerinde bölünmelerine yeni bir ivme kazandırıldı. Bunu biliyoruz.

ABD’de, MacCarthyciliğin kaba yöntemleri yerine daha etkili, daha ince, entelektüel araçlar kullanılacaktı. Mesela, Brzezinski’nin genel olarak marksizmi hedef alan hiç bir yazısını hatırlamıyorum. Tersine, bir çok sol tandanslı açıklamaları bulunabilir. Ancak, “Sovyet Marksizmi” söz konusu olduğunda, lafını esirgemez.

Bu arada, Batı’da emperyalist devletlerin eşsiz teşvik ve katkılarıyla yaratılan “sentetik sol” un (eğer en önemlisi değilse) en önemli referansları arasında bulunan Frankfurt Okulu’nun en politik figürü olan H. Marcuse, o ünlü Sovyet Marksizmi kitabını, diğer arkadaşları gibi, ta OSS’dan başlayarak, yani kuruluşundan itibaren hizmet ettiği CIA’nın siparişi üzerine yazmıştı.

Şunu da ilave edeyim: ABD’deki entelektüel dönüşümü devlet teşviki ve katkısıyla gerçekleştiren figürlerin hemen hepsi eski komünist, sonra Troçkist yahudi entelektüellerdi. Bu bakımdan, ABD’ye Yahudi sermayesinin egemen olduğu iddiasını (ki doğru değildir) sıkça dile getirenler, Yahudilerin sadece ABD’de değil, özellikle de genel olarak emperyalist dünyada, kültürel sermayeyi ya da kültür alanını kontrol ettiklerini görmezden geliyorlar. Emperyalist kültürel hegemonyanın kurulmasında, Yahudi entelegensiyasının çok ayrıcalıklı bir yerinin olduğunu vurgulamak isterim. Halen ABD’de, eğer Yahudi aydınları bir kenara atacak olursanız, entelektüel yaşamın çölleşmesine neden olursunuz. Benzer bir olguyu, aynı ölçüde olmasa da, Çarlık Rusyası’nda ve SSCB’de saptamak mümkündü. Mesela, Ekim devrimden hemen sonra Rusya nüfusu içinde yahudiler yüzde üçlük bir oranı temsil ediyorlarken, Bolşevik Partisi’nin üst kadrosu arasındaki yahudi kökenliler yüzde elliye yakın bir oranda yer alıyorlardı.

Burada soru şudur: Ne oldu da, 2.Dünya Savaşı sonuna değin, bilimden sanata bir çok alanda faaliyet gösteren ve çoğunluğu marksist olan yahudi aydınlar, reformist ve daha çok liberal, yeni-muhafazakâr gericiler haline geldiler?

Elbette, sadece figüratif anlamda yahudi aydınlardan söz etmiyorum, daha çok, emperyalistlerin teşvikiyle, onlar tarafından yaratılmış ve etkilenmekte olan bir kültürel ortamdan (ya da isterseniz, endüstriden) söz ediyorum.

Yakında gerçekleşen bir olaydan hareketle bir örnek vereyim. Yahudi kökenli değerli marksist-leninist G.Lukacs’ın (Bilindiği gibi, Isaac Deutscher’le başlayan “yeni Trotskist” akımın önde gelen figürlerinden Perry Anderson, Batı Marksizmi Üzerine İncelemeler adlı kurgusal kitabında bir hokus pokusla G.Lukacs’ı da “Batı Marksisti” ilan etmişti. D. Losurdo o kitaba karşı yazdığı, Il Marxismo Occidentale, Editori Laterza, 2017 adlı kitabında, Anderson’ın iddialarını ve isnatlarını çürütmüştü) Aklın Yıkımı adlı kitabı (bu kitabın bir Türkçe tercümesi var, Payel’den çıkmıştı) batılı “kültürel marksistler”i çok rahatsız etmiştir. Özellikle de kitabın Epilog bölümüyle (Epilogunda Lukacs, Nazi Almanyası ile ABD ve Batı Avrupa emperyalizmleri arasındaki sürekliliğe, dolayısıyla bu ikincilerin ikiyüzlü sahtekârlıklarına çok çarpıcı bir biçimde işaret etmişti. Çok önemli saptama ve öngörüleriyle -bu arada, bugün Avrupa’da olup biteni anlayabilmek açısından da- Lukacs’ın bu Sonsöz’ü çok değerli bir yazıdır).

Batı’da Lukacs’dan söz edilirken o başyapıtına referans verilmez veya sınırlı bir gönderme yapılır. Uzunca bir zamandır Merlin Press’ten çıkmış olan İngilizce edisyonu mevcut değildi. “Yeni troçkistler” in Verso Books’u aynı kitabı, gerici, yani anti-komünist (= anti-Sovyet), “Trotski sempatizanı”, yahudi kökenli İtalyan Enzo Traverso’ nun giriş yazısıyla yayınladı. Bu yazının hedefi, sentetik “Batı Marksizmi” şablonuna uymayan marksist-leninist Lukacs’tır. Yazıyla ona, amiyane tabirle, bir ayar verilmek istenmiştir. Kast ettiğim, işte bu endüstridir.

Bu arada, Aklın Yıkımı’nın Fransızca bir tercümesi komünist yayınevi Delga tarafından, D. Losurdo’nun değerli önsözüyle üç cilt halinde yayınlandı. Losurdo’nun Önsöz’ü son ciltte yer alıyor.

Trump neden kazandı?

Trump’ın 5 milyon oy farkıyla kazanmasının en önemli nedeni ekonomiydi. Yani “öfke” oyları belirleyici oldu. ABD nüfusunun halen yaklaşık 43 milyonu yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışıyor. Zaten seçmenlerin yüzde 67’si de kendileri için en öncelikli sorunun ekonomi veya yoksulluk olduğunu anketlere verdikleri yanıtlarla belirtmişlerdi.

Doğal olarak FED, sürekli olarak ABD ekonomisinin iyiye gittiğini açıklıyor. Harcamaların arttığını, ekonominin canlandığını, enflasyonun ve faizlerin düştüğünü ve daha düşeceğini iddia ediyor.

Financial Times’da geçen gün bir yazı okudum. Yazarı (Ruchir Sharma) hayli önemli istatistiklerle iddiasını destekliyor, ve ABD ekonomisin, hanehalkının refahı açısından bakıldığında, bir ilerleme değil, gerileme kaydettiğini belirtiyor.

Buna göre, mesela, ABD nüfusu içindeki en alt gelir grubunu oluşturan yüzde 40’lık kesimin, toplam harcamalar içindeki payı yüzde 20; en zengin yüzde yirmilik kesimin harcamalar içindeki payı ise yüzde 40. Bu arada, bu yüzde 40’lık nüfusu oluşturan yoksul veya dar gelirli kesimin harcamaları içinde gıda ilk sırayı alıyor. Bu kesimin gelirinin gıda harcamaları için ayırdığı kısmı son beş yılda sürekli artmış. Artmaya da devam ediyor.

Yine makaleden anladığımıza göre, bu kesimin borçları da sürekli artıyor. Mesela, kredi kartı borçlarında tehlikeli bir artış gözlemleniyor.

FED tarafından yayınlanmış bir istatistiğe göre (FED’in sitesinde bulunabilir), 1989-2023 yılları arasında hanehalkı gelirleri esas alındığında, Amerika’da yoksullaşma sürekli artmış. Nüfusun yüzde 10’unu ülkedeki zenginliğin yüzde 67’sini kontrol ederken (bunun içinde yer alan yüzde 0.1’lik kesim zenginliğin yüzde 14’ünü; yüzde 5’lik kesim yüzde 30’unu elinde tutuyor) , nüfusun yüzde 50’siyse, zenginliğin sadece yüzde 2.6’sını elinde tutuyor.

Büyüme rakamları da reel değil, yani nitekli bir büyümeye işaret etmiyor. En zengin kesimlerin sürekli artan kârları, lüks harcamaları ve yanı sıra elbette kamu harcamaları, hisse senedi ve tahvil piyasalarındaki spekülatif işlemler de büyümede motor işlevi görüyor. Yani bu büyümenin kalkınma anlamına gelecek boyutundan söz edilemiyor.

Dikkat ediniz, Amerikan toplumundaki yoksullaşmanın geçici bir süre için ve nispi olarak düştüğü bir dönem var: 2019-2021 dönemi. Bunun nedeni, kamunun Pandemi sırasında hanelere yapttığı gelir desteğiydi. Yani Amerikan halk sınıfları ancak kamudan gelir desteği alabildiklerinde geçim koşullarını nispeten iyileştirmişler. Kaldı ki, o gelir desteğinin de çok büyük kısmı gıda ve sağlık harcamaları için kullanılmış.

Şimdi Trump ekonomide ne vaat ediyor? İnanırsanız, “cennet” vaat ediyor. Demokratların kaybetmesinin en önemli nedeni de Trump’ın bu palavra vaatleri karşısında, onların palavra olduklarını söylemekle yetinmesiydi. Halbuki, ekonomik baskılar altında sıkışmış kitleler, yalan da olsa, gerçekten inanmasalar da, vaat duymak isterler. Umuda gereksinirler. Popülizm de, tıpkı klasik faşizmler gibi, kitlelerin iyice daraldığı koşullarda, öncelikle umutsuz bir tablo çizer, sonra onun üzerinden “umut tacirliği” yapar.

Demokrat Parti son 15 yıldaki neo-conlaşmasının verdiği coşkuyla, şahince tavır ve nutuklarla, ve “Trump kazanırsa, yaşam tarzlarımız tehlike altında olacak” teranesiyle işleri idare edebileceğini sandı. Filistin ve Lübnan’da her gün herkesin gözü önünde yüzlerce, binlerce Arap emperyalist-siyonizm tarafından katledilirken, utanmadan, hiç saklama gereği dahi duymadan, vahşice bir özgüvenle, sömürgeci İsrail devletine katliamlarını sürdürmesi için silah yardımı yapmaya devam edeceklerini ilan ettiler.

Muhalif Trump’ın iktidardaki Demokratlarla bu konuda benzer şeyleri söylemesi, Trump’a değil, iktidara oy kaybettirdi. Michigan eyaletinde mesela, yoğun bir Arap nüfus yaşıyor. Bunlar her zaman Demokratları desteklerler. Ancak bu kez Trump’a oy verdiler. Çok düşük profilli Harris, Filistin’de barışı telaffuz etmediği için bu sonuç ortaya çıktı.

Ekonomiye dönelim. Trump diyor ki, “sanayii canlandıracağım, kapanmış fabrikalar yeniden faaliyete geçirilecek, işini kaybedenler işlerine geri dönecek, o eski güzel günler geri gelecek”. İlave ediyor: ” Sanayii canlandırmak için dışarıdan emek-gücü ithal edeceğiz, rakiplerimizin emek-güçlerini transfer edeceğiz. Onlar bu sayede gerilerken, bir ilerleyeceğiz.” Devamında şunu da söylüyor: “Bakın, bunu daha önce başkasından duymuş muydunuz, ilk kez ben dile getiriyorum”. Yani yaptığı bu “buluş” un patentinin tamamen kendisine ait olduğunu övünerek ilan ediyor.

Bilindiği gibi, aynı Trump, sıklıkla ülkesine yönelik göçe karşı olduğunu, hatta işlerin kötü gitmesinin başlıca nedeninin bu göçmenler olduğunu söyleyip duruyor. Onları “günah keçisi” haline sokuyor. Popülist söylem böyledir. Mantıksal bir tutarlık yoktur. Kaygan bir dili vardır. Salt belagattir. Bu da anlaşılırdır; çünkü akla değil, duygulara seslenir.

Geçerken belirteyim, göreceksiniz, Trump devrinde, Meksika sınırına duvar örmeye devam etse de, ülkeye daha çok göçmen emek-gücü girişi olacaktır. Kabul edelim, göçmen emek-gücü, bırakınız en gelişmiş kapitalist ülkeleri, Türkiye gibi orta düzeyde gelişmiş bir kapitalizmi olan ülke için bile bir ihtiyaçtır (Göç ile ilgili olarak yazdığım yazılarda nedenlerine değinmiştim. Kapitalizm kitlesel göçler olmadan yapamaz. ). (1)

Bundan böyle, en gelişmiş kapitalist ülkelerde dahi “düşük ücret kapitalizmi” konsolide olacaktır. Muhtemelen, “işçi aristokrasisi” olgusunu da yeniden tartışacağız.

Trump ilk döneminde, ülkedeki en zengin yüzde beşlik kesimin vergilerini düşürüp, emekçilerin, ücretlilerin vergilerini arttırmıştı. 2018’de, Trump’ın “vergi reformu” ndan sonra en zengin 400 ailenin toplanan vergiler içindeki payı yüzde 23 idi. En yoksul yüzde yirmilik kesimin payıysa, yüzde 24. Yani kahir ekseriyetini ücretlilerin oluşturduğu kesimler, devasa sermayeleri kontrol eden kesimden daha fazla vergi ödüyordu.

Trump şimdi yine vergi indiriminden söz ediyor. Aksi halde, Musk, ve özellikle Silikon vadisinin diğer “tekno-faşistleri” ve benzerleri neden ondan yana olsunlar ki? Seçim sonuçları belli olduktan sonra Wall Street’in verdiği tepkiden Trump’ın ne denli “arzu Öznesi” haline getirilmiş olduğunu görmedik mi?

Seçimler sırasında, sanıyorum CNBC’deydi, iki adayın izleyecekleri ekonomik politikalarla bütçe açığını arttırmayı sürdürecekleri belirtiliyordu. Trump’ın vaat ettiği ekonomi politikalarıyla, borçların, bütçe açığının 7,5 trilyon doları aşacağı (bunun sadece 5,8 trilyon dolarının zenginlere yönelik vergi indirimlerinden kaynaklanacağı öngörülüyor) ; Harris’in politikasıyla da bu açığın 4 trilyon dolar civarında olacağı kaydediliyordu.

Pekiy, bu durumda yoksullaşmanın en önemli motoru olarak sunulan enflasyonla nasıl mücadele edilecek? Bu açıklar nasıl kapatılacak? Dolar matbaasını daha fazla çalıştırarak. Yani enflasyon ve tabii onun ayrılmaz parçası olan yüksek faizle.

Bir de tabii, Çin’e yapılan ve yapılmaya devam edilecek yaptırımlar çerçevesinde, gümrük tarifelerinin yükseltilmesi söz konusu olacaktır. Bu ne demek? Özellikle bütün perakende sektörünün raflarının doluluğunu sağlayan Çin mallarının fiyatlarının yükselmesi demektir. Al sana bir başka enflasyonist politika!

Zaten korumacılık her zaman enflasyonist bir önlemdir. Bunu bilelim. Yani ABD ekonomisi enflasyon ve faiz sarmalından çıkamaz (Bu koşullarda, Türkiye nasıl çıkabilir?)

Anlayacağınız, ABD halk sınıfları, ekonomi alanında da, yağmurdan kaçarlarken doluya tutulacaklar. Öyle görünüyor. Trump ekonomide ilk döneminde ne yapmışsa, bu kez aynısını “fars”ça okunabilecek şekilde yapacak.

NOTLAR:

(1) Trump, bu dışarıdan işgücü ithali konusunu bilinçli olarak dile getirmiş de olabilir tabii. Çünkü sanayiye dönüş, kaçınılmaz olarak, uluslararası rekabet sorununu da gündeme taşır. Bunun içinse, en önemli faktör “ucuz işgücü” dür. Yine, enflasyola mücadele bakımından da ucuz işgücü ithalinin katkısı olacaktır. Bunları da aklımızda tutalım.

Amerika’nın seçimi

Yarın ABD’de yapılacak başkanlık seçiminin, 70’li yılların sonlarından itibaren sosyalist ve anti-emperyalist dünya güçlerine karşı uygulamaya konmuş, ileri ve geri adımlarıyla, sürekli ivmelenerek bugüne ulaşmış emperyalist saldırı stratejisinin seyriyle ilgili çok önemli sonuçları olacaktır.

Kamuoyu yoklamalarının geneline göre, ortada, başa baş giden bir mücadele var. Bununla birlikte, ABD sokaklarında egemen olan eğilimin Kamala Harris’ten yana olduğunu söylemek yanlış olmaz. Harris’in, “beyaz Amerikalı” olmaması, sahip olduğu etnik özellikler dolayısıyla “mağdur” u oynaması, onun popülerliğini arttırdı.

Tabii, ABD’de oyların çoğunu almanız, başkan seçilmeniz için yeterli olmayabiliyor. Electoral College denilen bir seçiciler kurulundaki sandalye sayınızın da yeterli olması gerekiyor. Mesela, aklımda yanlış kalmadıysa, 2016’daki seçimde, Trump’ın rakibi olan Hilary Clinton ondan aşağı yukarı 3 milyon civarında fazla oy almıştı. Ancak başkan olması için yeterli olmadı. Yani daha çok oy almış olmak, kazanmak anlamına gelmeyebiliyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim. Kim kazanırsa kazansın, dünyaya barış gelmeyecek. Çünkü emperyalizm orta yerde dururken, barış gelmez.

Bununla birlikte, halen devam eden ve daha kapsamlı savaşlara evrilme potansiyelini anlamlı ölçüde taşıyan çatışmalar, örnekse, Ukrayna ve Batı Asya’daki çatışmalar ve olası çatışmalar, askıya alınabilir. O arada, şu ya da bu kadar bir süre için diplomasiyle top çevrilebilir.

Böyle bir olasılığın Trump’ın kazanması durumunda gerçekleşeceği bizzat Trump tarafından sürekli olarak ifade edildi.

Buna göre, Trump kazanırsa, ABD, halen başında bulunduğu stratejik saldırı konumundan, içeride ve dışarıda, stratejik denge konumuna geçebilir.

Trump’ın kitlesel destekçileri arasında sürekli yoksullaşan, işlerini kaybeden, sosyal güvenceden yoksun olan ve yoksunlaştırılan emekçiler, önceki toplumsal yaşam standartlarının gerisine düşen ve bu bakımdan sürekli bir gerileme korkusu içinde yaşamlarını sürdüren (kırsal ve kentsel) orta katmanların, küçük ve orta boy sermaye gruplarının ve tabii sanayi sermayesinin çok ağırlıklı bir yeri var. Bu kesimler, daha çok, kendi lehlerine “ekonomik barış” anlamına gelen içeride barışa özlem duyuyorlar. Trump’ın bunu temin edebileceğine inanıyorlar.

Ancak, böyle bir olası “iç barış” için “dış barış”a ihtiyaç var.

Trump’ın Ukrayna Savaşı’nda bir ateşkes sağlaması herkesin beklentisi. Bununla birlikte, “Ukrayna sorunu” nun, bu saatten sonra bu dünya düzeni içinde çözüme kavuşturulması olanaklı değildir. Rusya elinde tuttuğu Doğu Ukrayna topraklarını elinde tutmayı sürdürecek. Buna karşın, Ukrayna da hiç bir zaman bu durumu kabullenmeyecek.

Harris kazanırsa, stratejik saldırı konumu yeni bir aşamaya geçebilir. Bunu gördüğü için olsa gerek Rusya KDHC askerlerini Ukrayna sınırında konuşlandırdı. Ukrayna da ülkesindeki altmış yaşın altındaki asker kaçaklarına karşı büyük bir operasyon başlattı. Eşzamanlı olarak, Almanya ve Polonya gibi çok sayıda Ukraynalı sığınmacıyı barındıran ülkeler, sınır giriş çıkışlarındaki denetimlerini arttırdılar. Polonya iltica başvurularını işleme koymayacağını ilan etti.

Silah çok önemli tabii ama asker olmadan da savaş kazanılmaz. Hem Rusya’nın hem Ukrayna’nın bu bakımdan sıkıntıları var. Artık özellikle bu tür savaşlarda yurttaşları orduya katılmaları için ikna etmek zorlaştı. Avrupa ülkeleri için neredeyse olanaksız. Bir Alman, bir Fransız, bir Hollandalı reel olarak var olmayan bir “Avrupa devleti” veya AB için savaşmaz.

ABD yönetimi de şimdiye kadar bu savaşı Avrupa’da, dışına taşmayacak şekilde, tutmaya çalışıyor. Faturayı da emperyalizmin maşası haline getirilmiş Ukrayna halkı ödüyor tabii.

Trump dün Gazze’de de ateşkesi ancak kendisinin sağlayabileceğini söyledi. Ne kadar ciddiye alınabilir, bilmiyoruz. Çünkü daha önce bu duruşuyla çelişen açıklamalar da yapmıştı. Trump, aslında bir politikacı olmadığı için bu tutarsız durumlara sık düşüyor.

Harris’in, Ukrayna sorununda olduğu gibi, Filistin konusunda da The Blob‘ın ( Türkçeye “Leke” olarak tercüme edilebilir. Daha çok Demokrat Parti etrafında örgütlenmiş, ABD establishmentıyla bağları ve onun üzerinde etkileri olan dış politikayla ilgili bir tür think-tank yapısı. Onu “derin devlet” olarak tanımlayanlar da var. Gayesi, Amerikan hegemonyasının sürdürülebilmesi için fikirler ve politikalar üretmek ve onların uygulanmasını denetlemektir ) halen yürürlükte olan politikalarını izlemeyi sürdürmesi bekleniyor.

Yalnız Trump kazandığında, Çin konusunda önceki döneminde tanık olunan “çevreleme” stratejisine yeni bir ivme kazandırabilir. Zaten Çin’in çevrelenmesi stratejisini somut olarak ilk kez o uygulamaya koymuştu.

Biden, Trump’ın esas olarak ekonomik kısıtlama ve yaptırımlara dayanan Çin politikasına askeri bir boyut da ilave etti. En son, Tayvan’ın güvenliği sorunu etrafında adanın silahlandırılacağını açıkladı.

Harris kazandığında, Blob‘ın vizyonuna göre Ukrayna, Tayvan ve Batı Asya’da aynı sırada saldırı stratejisini nasıl ilerletecek?

Sonra, bu “düşünce kuruluşu” nun henüz sahaya taşımadığı ama yakında taşıyacağına dair işaretler gönderdiği bir başka sorun başlığı da Arktik Okyanusu sorunu. Zaten İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği aslında bu konuyla ilişkili olarak talep edilmişti.

Arktik Okyanusu’na en uzun kıyısı olan ülke Rusya, sonra Kanada, ABD, Norveç, İsveç, Finlandiya, bir de, Danimarka’ya ait yüzde sekseninden fazlası buzlarla kaplı Grönland adası var tabii. Dikkat edilirse, bu ülkelerden Rusya dışında hepsi NATO üyesi. Bu Okyanusu bir “NATO okyanusu” haline getirilmesi niyeti çok açık.

Atlas ve Pasifik okyanuslarının kuzey bölümleri arasındaki bağlantı yollarını kapsayan (Rusya ve Çin için İpek Yolu projesine benzer bir projenin gerçekleştirlebileceği, ticaret filoları için yeni kestirme, maliyeti görece düşük ulaşım olanaklarına sahip bir bölge burası), Baltık ve Kuzey denizlerinin kontrolü, Rusya’nın Baltık Denizi’ndeki tek toprağı olan Kaliningrad’ın ve dolayısıyla Belorusya’nun güvenlikleri için büyük önem taşıyan bu okyanus üzerindeki kıta sahanlıklarının pek yakında ABD tarafından sorunsallaştırılmasını beklemeliyiz. Kıta sahanlıkları konusu özellikle Arktik denizi kıyısında, halen önemli bir bölümü Rusya’nın denetiminde olan enerji kaynakları bakımından önem taşıyor.

Blob esasında, bilindik Anglo-Sakson jeopolitik iddiaların ve önerilerin sözcülüğünü yapıyor. Buna göre Avrasya eksen coğrafyadır. Rusya’nın aşılması coğrafyanın kontrolü için olmazsa olmaz önemdedir. Ve tabii Çin asıl ulaşılmak istenen hedeftir. Britanya, Fransa ve sonra ABD, 19yy’daki Afyon Savaşlarıyla (1) başlayan süreçte Çin’i yarı-sömürge ülke haline getirdiler. Ülke, bütün dış ticareti ve limanları üzerindeki kontrolünü kaybetti. Bu arada, en önemli liman kent olan Hong Kong’a Britanya çöktü.

Yani Avrasya söz konusu olduğunda, Rusya aşılması gereken bir geçit; Çin ulaşılacak bir hedef olarak sorunsallaştırılmıştı. Böylece Britanya’nın sömürgesi olan bütün bir Hint alt kıtasının güvenliği de teminat altına alınabilecekti.

Yarınki seçim sonucuna göre ABD ve müttefikleri, ya stratejik saldırıyı daha da ivmelendirerek yeni savaşlar olasılığını güçlendirecekler. Ya da, bir stratejik denge durumuna geçmeyi tercih edecekler. İkincisinin gerçekleşme olasılığı Trump’ın başkan olduğu koşullarda daha yüksek görünüyor.

Son olarak, Batı dünyasının siyasal aklı köreliyor. Bir tür körleşmeden söz edilebilir. Saldırdıkça, karşısında yer alan (halen) stratejik savunma halindeki cephenin genişlediğini, direnişin güçlendiğini, saldırısının rakiplerinin zihinsel cevvaliyetini, ekonomi-politik yaratıcılığını takviye ettiğini, onları oyun kurucular olmak için cesaretlendirdiğini göremiyor.

Öte yandan, daha büyük savaşları tetikleyebilecek aşamaya vardırılmış bu saldırı stratejisiyle, Avrupa ve Asya’daki müttefiklerinin ekonomik olanaklarını zorlayarak, onların kendi içlerindeki nispi toplumsal barışın da altını oyuyor. Bu gidişle, halklarının protestolarına dayanamayan müttefik devletler de ona kazan kaldıracaklardır.

NOTLAR

(1) İlk Afyon savaşı 1839’da başlatılıyor. İlginçtir, bizim Tanzimat Fermanı da, Britanya ve Fransa’nın teşvikiyle, aynı yıl ilan ediliyor. Bu savaş 1842’de sona erdi. İkinci Afyon savaşı ise hemen Kırım Savaşı’ndan sonra yine Britanya ve Fransa tarafından 1856’da başlatılıyor. 1860’da sona eriyor. Bizdeki ve dünyadaki bütün bu gelişmeleri birlikte okumanın zihin açıcı sonuçlarının olabileceğini düşünüyorum.

Tiyatro

AKP rejimi 2007’den beri farklı şeyler yaparak değil, hep aynı oyunu tekrar tekrar sahneleyerek yoluna devam ediyor. Zaman zaman oyuncuları ayak uydurma yeteneklerini yitirdikleri veya yeni yüzlere duyulan gereksinim dolayısıyla değiştiriyor. Hepsi bu.

Buna göre, bir yandan “özgürlük ve demokrasi” adımları atıyor, diğer yandan kaşıkla verdiğini pratikte kepçeyle geri alıyor. Hep aynı döngü. Daraldığı zaman, “demokrasi, açılım” çağrıları yapıyor. Hemen ardından da yargı ve/veya polis terörünü deus ex machina işlevi görecek surette sahneye indiriyor.

Bunu nasıl bu kadar kolay yapabiliyor peki?

Muhalefeti figüranları haline getirerek. Bir kere, kimin “muhalif” rolü oynayacağını kendisi belirliyor. Yani, isterseniz, muhalefeti tayin ediyor.

Siyaset söz konusu olduğunda, Türkiye’de de asıl sorun, “muhalefet” tir. Bu sorun tanılanmadan bu oyunu bozamayız.

Şimdi bu saptamanın komploculuk olduğunu iddia edenler olabilir. Ancak, iktidar olarak Tayyip Erdoğan’ın yükselişini, muhalefetin veya muhalefetinin siyasal davranışlarıyla birlikte açıklamak gerekiyor.

Soru şudur: Muhalefetin, haydi diğerlerini bir yana bırakalım, CHP ve DEM’in önce Tayyip Erdoğan’ın yükselmesinde, iktidar olmasındaki rolü, sonra giderek devlet haline gelip, bu halini pekiştirmesindeki payı nedir? Bu soruya dürüstçe yanıt verilmeden bugün ülkeye egemen olan siyasal durum anlaşılamaz. Buradan çıkış olanaklı olamaz.

Tekrar tekrar söylüyorum, 2007’den beri ülkemizde yapılmış bütün seçimler şaibelidir. Rejimin bekası bakımından çok önem taşıyan bazı kritik seçim ve referandumlarda, “şaibeli” sıfatı anlamsızlaşıyor. Çünkü bu oylamaların öncesindeki ve sonrasındaki hileler gayet açıktır. Hatta bazısı tescil edilmiştir.

Peki muhalefetin tavrı ne olmuştur?

Bir başka konu, yasa ve anayasa ihlalleridir. Halen rejimin anayasal dayanağı yoktur. Rejimin bütün üyelerini atamış olduğu anayasa mahkemesi dahi bu hali, en azından belli süreler için, resmen ilan etmiştir. Yani bu rejimin kendi yapmış olduğu yasalar önünde dahi bir meşruiyeti yoktur.

Peki muhalefetin tavrı nedir?

Muhalefetin tavrı bellidir: “helalleşme” (meali, rejim hilelidir ama helali hoş olsun), “yumuşama” (meali, seçimleri kazandık ama sorun değil, siz bildiğiniz gibi devam edin, rejimin bekası için ne lazımsa yaparız), “barış” veya “analar ağlamasın” (meali, sen bizim etnik gündemimize uygun bir kaç şey yap, Öcalan’ı da gözet, bak artık hendek de kazmıyoruz, ondan sonra ne yaparsan yap, çal çırp, yak, yık, feda olsun!)

Muhalefet bu gayri meşru rejime payanda olurken, dolayısıyla onun hemen hepsi suç olan uygulamaları için paratoner veya hava yastığı işlevini hakkını vererek yerine getirirken, iktidarla birlikte suç işliyor. Bunlar suç ortaklarıdır.

Bunu görmeden buradan çıkamayız.

Bize tekrar tekrar aynı oyunu, zaman zaman değiştirilen ya da atanan yeni oyuncularla izlettiriyorlar. Özgür Özel de tıpkı Kılıçdaroğlu gibi (Özel onun daha genç ve gıtlağı yırtılacakmış gibi bağıran bir versiyonudur) “ana muhalefet” liderliğine AKP rejimi tarafından atanmıştır.

Buradan çıkışın önkoşulu bu paratonerleri söküp atmak veya bu hava yastıklarını patlatmaktır.

Bu tabloda en açık sözlü olan Erdoğan’dır. O kadar öyle ki, hizmetinde olanlara teşekkürü ihmal etmiyor.

Dün CHP’nin Kürt kökenli bir belediye başkanı görevinden alınıyor. Kendisine “terör” suçu isnat ediliyor ki, AKP’ye çalışacak bir kayyum atanabilsin(1)

Bu manzara karşısında DEM parti hâlâ çıkıp “açılım”, “barış” diyebiliyor. “Pes” demek lazım.

DEM Parti’nin sorunu bir siyasal kişilik haline gelememiş olmasıdır. Öcalan ve Kandil arasında vekaleten siyaset yapıyor.

Türkiye’deki Kürt siyasetinin temel sorunu, özerk bir sivil siyasal odağın oluşturulamamış olmasıdır. Öcalan ve Kandil gölgesi altında etkili olunamaz. Bu ikisini kendi siyasetinizin araçları haline getirebilirseniz, yani onlar sizin kontrolünüzde olursa, etki yaratırsınız.

Öcalan ve Kandil şimdiki konumlarıyla, Kürt sorununun çözümü önünde ayak bağıdırlar. Zaten her ikisinin reel değil, atfedilmiş siyasal güçleri var. Dolayısıyla hem bugünkü rejim hem de onun içinde yer aldığı uluslararası bağlam tarafından kolayca kullanılabiliyorlar. Örnek olsun, Kandil yönetiminin bilgisi dışında (çünkü Kandil üst yöneticileri ilk refleks olarak eylemi kabul etmediler) PKK militanlarına Ankara’da eylem yaptırılabiliyor.

Bu koşullarda ne yapılmalı? En ivedilik arz eden iş, AKP rejimi karşısında konumlanan bir siyasal odak oluşturmak, ya da odak haline gelmektir. CHP’de en az üç hizip olduğu açık. Bunlar arasından, odak oluşturmak anlamında, ilk hamleyi yapan avantajlı konuma geçer. Şu an itibariyle buna en yakın isim İmamoğlu. Eğer korkmadan, kararlılıkla stratejisini oluşturarak kendisini AKP rejimi karşısında siyasal odak haline getirebilirse, önü açılır. Yargılama sürecini, olası bir mahkumiyet kararını boşa düşürür. İktidarın ona karşı kullandığı her araç bir bumeranga dönüşür.

Dün itibarıyle partisinin fiili lideri görüntüsü vermiştir. Bu hali pekiştirecek, netleştirecek adımlar atması, hamleler yapması gerekir. Özel’in atanmış bir devlet görevlisi olduğunu ihmal etmeden ama partisini de bölmeden çıkışlarını sürdürmesi rejimin paniğini arttırır. Sokakta liderini, önderini arayan geniş bir kitle var. O kitelelere ulaşabilen işi götürür.

O her kimse ya da hangi heyetse, DEM Parti ile Öcalan ve Kandil dolayımı, vurgusu olmadan ittifak kurmalıdır.

DEM Parti Kürt sorununun ancak demokratik koşullarda konuşulabileceğini ve çözülebileceğini pratik olarak unutuyor. AKP rejimiyle hiç bir sorun çözülemez. Tersine, onun attığı, atacağı her adım sorun yaratıyor. Yaratacaktır. Bu rejim demokratik olmadığı gibi, demokratikleşmesi de mümkün değildir.

Bütün mesele, bu AKP-MHP tiyatrosunun tekrar tekrar figüranı olmamakta.

NOTLAR:

1) Popülist rejim böyle işler. Her şey kağıt üzerinde yasaya uygun. Klasik liberal kurumları, kuralları hemen hemen yerinde durur ama içleri boşaltılmış olarak.

Neo-liberal koşullarda klasik liberal devlet ve klasik faşist devlet olmaz. Liberal devlet görüntüsü altında faşist devlet işlevi görecek bir yapı oluşturulur. Neo-liberal kapitalizm krizden doğar, çok geçmeden kendisi de krizi derinleştirir, popülist olarak tabir ettiğim rejim de krizin boyutuyla doğru orantılı olarak gelişir. Veyahut evrim geçirir.

Artık klasik faşizm beklememek gerekir. Her şeyden önce o faşizm çok açıktı ve uygulaması da siyaseten pahalıydı.

Popülist rejim onun işlevini en sinsi biçimlerde, üstelik zihinleri de fethederek gerçekleştirir. Ne Mussolini’nin, ne de Hitler’in, zihinleri faşistleştirme olanakları vardı. Siyasal davranışları, ideolojileri ve tabii o zaman ki enformasyon teknolojileri de onlara bu olanağı tanımıyordu. Yani bedenler üzerinde yapabildiklerini zihinler söz konusu olduğunda yapamadılar.

Daha önceki klasik faşizmler, kriz şartlarında, liberal devletten, liberal demokrasiden, “liberal liberten” ideolojilerden evrilmişlerdir. Evet, devrilme değil, evrilme söz konudur. Şimdiki neo-liberalizmin ana ideolojisi de, paradoksal olarak, klasik faşizmin eleştirisi olmak iddiasındaki, “libidinal enerji” leri, “arzu”yu tam anlamıyla serbestleştirmek derdindeki freudo-marksizmdir.

Bütün bu kapitalist devlet biçimleri, yani esas olarak, klasik liberal devlet, klasik faşist devlet ve neo-liberal popülist devlet, kapitalist üretim tarzının ve onun ihtiyaç duyduğu tüketim tarzlarının evrimine göre (genel olarak) döngüsel görünüm içinde hareket ederler.

BRICS’in Kazan kentindeki toplantısı ne anlama geliyor?

2.Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan dünya düzeni, esas olarak, Tahran (1943), Yalta (Şubat 1945) ve Potsdam (Temmuz 1945) ve BM’nin resmen kurulduğu San Fransisco (Ekim 1945) Konferansları’nda, yeni düzenin değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek, surette şekillendirilmişti (Mesela, Yalta’da alınan kararla, emperyalist ve sosyalist kampta yer alan ülkeler -daha çok Avrupa ülkeleri kast ediliyordu tabii- kamp değiştiremeyeceklerdi). (1)

Yeni emperyalist hegemonya sistemini oluşturan kurum ve kurallar da, daha savaşın fiilen bittiği ama sonunun resmen ilan edilmediği bir sırada, 1944 yılında, ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods bölgesinde yapılan ve 44 ulusal devletin (sosyalist dünya hariç) katıldığı bir toplantıda ilan edilmişti.

Bretton Woods Konferansı’nda alınan kararlar, ABD’nin emperyalist dünyada, başlıca hegemonik güç olduğunu teyit ediyordu. O sistemin bütün ekonomi-politik çerçevesi ABD’nin merkezinde yer aldığı bir yapıya referans veriyordu. Dolar rezerv para birimiydi. Bütün öteki ulusal para birimlerinin değeri ya da fiyatı dolara göre tanımlanacak veya saptanacaktı. Kur ayarları belli bir altın ölçüsüne göre (1 dolar= 0.88 gr altın) dolanımı mümkün olan dolara göre yapılacaktı (Nixon devrinde 1971’de bu kısıt, bir oldu bitti şeklinde, tek yanlı olarak kaldırıldı).

Finansal kredi ve yatırım görüntüsü altındaki sermaye ihracı da, esas olarak, IMF ve Dünya Bankası olarak adlandırılan iki banka ve onlarla bağlantılı ödeme, sigorta vb araçlarla sağlanabilecekti. Bu kurum ve/veya araçlar üzerinde de ABD’nin tam bir denetimi olacaktı. IMF başkanları Avrupa’dan, Dünya Bankası başkanları Amerika’dan seçilseler de, fillen bu ABD egemenliği anlamına geliyordu.

Kazan’daki toplantıda, emperyalist ABD hegemonyasına başkaldıran, meydan okuyan ülkelerin benzer adımları, bu kez ABD’yi tahtından indirecek biçimde, atmayı planladıkları ilan edildi.

Plana göre, doların rezerv para olarak kullanılması sınırdaş ülkeler arasındaki ticaretten başlayıp, sonra giderek yaygınlaştırılarak kaldırılıyor, böylece önceki dünya düzeninin ekonomi-politik omurgasını oluşturan bir yapının en önemli taşıyıcısı, yapıyı kaçınılmaz olarak çökertecek biçimde devre dışı bırakılıyor.

Yatırım ya da kalkınma ve kredi akışını (yani sermaye hareketlerini ve ihracını) yürütecek iki banka kurulması öngörülüyor. Buna bağlı olarak da, ödeme, sigorta vb işlevleri görecek finansal araçların oluşturulması düşünülüyor.

Bütün bu yapının olası bir “hegemonik” gücün etrafında oluşturulmaması öngörülüyor. Yani hegemonya talebi yok. Tabii kervan düzülüp yola çıkıldıktan sonra sürecin ne yöne evrileceğini şimdiden öngörmek zordur. Ancak, bu tasarı halindeki planın öncekine göre çok daha demokratik bir görünüme sahip olduğu açıktır. Bu haliyle gerçekleştirilmesi, mevcut emperyalist hegemonya sisteminin, en azından, denetim alanının büyük ölçüde daralması anlamına gelecektir. Bu da proletarya siyasetinin çıkarınadır.

Emperyalist küreselleşme stratejisiyle, uluslararası ticaretin serbestleşmesini sağlayacağını iddia eden ABD, direnişler nedeniyle dünya egemenliği beklentilerinin gerçekleşmemesi sonucunda, bu ticareti, kendi dayattığı uluslararası antlaşmalara aykırı olarak, kısıtlamalarla, yaptırımlarla engellemeye başladı (Tıpkı, Erdoğan’ın, bir gece Üsküdar’ı geçirerek, dayattığı anayasaya uymaması gibi. Her iki vakada da, bu hal tükenişin filli ifadesi olarak görülmek gerekir).

Kazan toplantısının en ironik tarafı, bence, 13 BRICS ülkesinin (bu 13 ülkenin toplam nüfusu dünya nüfusunun yüzde kırkına tekabül ediyor) ABD’ye, kendisinin olmazsa olmaz ilan etmiş olduğu ama şimdi kendisinin ihlal ettiği, uluslararası ticari antlaşmalara uyması yönünde yapmış oldukları çağrıdır.

Tabii planın bir de uluslararası ilişkiler bölümü var. Buna göre, mevcut BM anlayışı, onun dayandığı hukukun üstünlüğü ilkesi birtakım radikal değişiklerle benimseniyor. BM’de, güvenlik konseyi gibi, en etkili platformların üye kompozisyonu ve işleyiş biçiminin, veto haklarının coğrafya ve nüfus esas alınarak görece daha eşitlikçi bir temelde yeniden yapılandırılması talep ediliyor. Böylece, BM’nin ABD’yi merkez alan görüntüsüne son verilmek isteniyor.

Bu noktada, bu toplantının Bretton Woods’un perspektifini ve işlevini aşan bir öneminin olduğunu belirtmek gerekiyor. Yani Kazan’daki toplantıya adeta, 1945’te San Fransisco’daki konferansın gördüğü işleve benzer bir rol de yüklenmek istenmiş. Nitekim, mevcut BM genel sekreteri de bu toplantıya katılarak desteğini ifade etmiş oldu.

Şimdi çıkıp, “BRICS bizi rahatsız etmez” veya “BRICS’in amacı ABD sistemine bir alternatif yaratmak değildir” demenin inandırıcılığı yoktur.

ABD’nin sönüşü ivme kazandıkça BRICS’e yönelik ilginin artacağından kuşku duymamak gerekir. Bu BRİCS tasarısının gerçekleşmesi, “pax-Amerikana” nın sonu demektir. Yanlış anlaşılmasın, kapitalizmin, emperyalizmin sonundan söz etmiyorum, başını ABD’nin çektiği mevcut hegemonik sistemden söz ediyorum.

Bu koşullarda, ABD üç biçimde hareket edebilir: Şiddete başvurur, özellikle (renkli devrimler dahil) her yolla böl-yönet yöntemine abanarak mücadele eder, veya kabullenir. ABD’nin hangi yolu tercih edeceğinin netleşmesi bakımından 5 Kasımda yapılacak başkanlık seçimi önem taşıyor.

Görüyoruz, iki çapsız aday yarışıyor. Şunu da kolayca tahmin edebiliyoruz: Önümüzdeki dört yılda bu dünya koşulları bugünkü bilindik haliyle devam edemeyecek (2)

NOTLAR:

1) Sovyet Bloku’nun çökmesiyle, 2. Savaş sonrası kurulan dünya düzeninde, iki dünya arasındaki dengeyi kuran kolonlar da yıkılmış oldu. O düzenin kapitalist bileşini artık mutlak egemen olduğunu ilan etti. Ancak , düzenin iki ayak üzerinde duracak şekilde inşa edilmiş olduğunu, Bretton Wood’un da o çerçevede bir anlamının olduğunu ihmal etti.

Sovyet dünyasının göçüp gitmesi, Bretton Woods’un yani ABD hegemonya sisteminin de altını boşalttı. Bretton Woods ve San Fransisco , Tahran’la, Yalta’yla, Potsdam’la mümkün olabilmişti. Onlar Sovyet- sonrası bugünkü dünyada anlamlarını yitirince, Bretton Woods’u savunmak da zorlaşacaktı tabii.

2) Amerika’da, yönetici tekelci sermaye sınıfının Elon Musk’tan sonra bir diğer ağır topu Jeff Bezos da Trump tarafına geçti. Bu sonucu, sahibi olduğu Washington Post’un, kendi yayın yönetiminin aksi yöndeki düşüncesine rağmen iki aday için de destek açıklaması yapmama kararı almasından çıkartıyorum. Yayın kurulunun Harris’i desteklediği herkesin malumu. Bezos, bu desteğin açıklanmasını istemedi. Bezos ve Musk arasında sermaye ortaklığı da var tabii.

Avrupa’daki devlet aklının mevcut hegemonya yapısının göçmekte olduğunun farkında olmadığını iddia edemeyiz. Oradaki devlet aklı tamamen kendisini NATO’ya hapsetmez diye düşünmek istiyorum. Yani onların BRICS’deki gelişmeleri ilgiyle, hatta heyecanla izlediklerini tahmin ediyorum. BRİCS’i içine girdikleri girdaptan kurtulmakta bir araç olarak görüyor olabilirler. İlk tökezlediği yerde, ABD’yi ve onun köhnemiş sistemini önce onlar terk edecektir. Hiç şüpheniz olmasın.

Kimin eli kimin cebinde

Bugün, önceki dünya düzeninin çöktüğü, yeni bir dünya düzeninin kurulması adına Atlantik bloku( ya da “global kuzey”) ve Avrasya bloku (ya da “global güney”) arasındaki mücadelelerin ivmelendiği koşullarda, ülkemizde popülist AKP-MHP rejiminin iktidarda kalması, hem emperyalistler hem de içerideki işbirlikçileri için öncelikli konudur.

Bu sorun, koridorlara, subaplara ihtiyaç duyulduğu ölçüde, Avrasya bloku açısından da önem taşımaktadır. Şu an itibarıyla o tarafın da, en azından, Türkiye’deki rejimden kurtulmak gibi bir derdi yoktur.

Türkiye’de, Kürt sorunu etrafında “barış” tartışmaları bu koşullarda cereyan ediyor. İktidarda, emperyalizmin çıkarlarına karşı hareket etmemeye özen gösteren, ülkenin kaynaklarını fütursuzca yağmalamayı, emekçilerini açlığa mahkum eder şekilde sömürmeyi başlıca amacı haline getirmiş işbirlikçi finans-kapitalin en gerici, en şoven, en gözükara kadroları var.

Liberal tabir edilen burjuva devletinin bilindik kurumlarını ve kurallarını fiziken ve hukuken ortadan kaldırmayan, ama onların içini tamamen boşaltarak işlevsizleştiren, salt bir görüntüye indirgeyen, yerine getirdiği siyasal işlevi itibariyle değil, sadece bu bakımdan klasik faşizmden farklılık arz eden, bir popülist rejim var.

Bu rejimle barış yapılamaz.

Daha öncesine gitmeyelim, düne kadar, torbacılarına siyasal amaçları için cinayet işlettiren, halen genel merkezlerinde el ele kol kola mafyatik katillerini ağırlayan bir partinin “barış” çağrısını ciddiye almak, ahmakça oltaya takılmak anlamına gelir.

Bu rejim ne pahasına olursa olsun yoluna devam etmek istiyor. Toplumsal meşruiyeti sona ermiş, sürekli erozyon koşulları içinde ayakta kalmaya çalışıyor. En öncelikli sorunu, iktidarını devam ettirmektir. Dün de benzer gerekçelerle, “masa” kurmuş, yine iktidarını sürdürme kaygusuyla o masayı devirmişti.

Peki, ne değişti? AKP, MHP, rejim değişti mi? Tersine, en olumsuz özellikleriyle takviye edildi.

Artık bir kez daha bunlara el uzatmak sadece ahmaklık değil, ihanettir. Kürt ulusal sorunu sosyalizmin sorunudur. Popülist rejimin iç hesaplarına ve emperyalist “satranç oyunu” na feda etmemek gerekir.

Bugünkü egemen Kürt siyaseti elbette bu durumu kavrayabilecek siyasal melekelere sahip değildir. Yani onunla da bu sorun çözülemez. Hem Öcalan’a “esir” diyeceksiniz, hem de “barış” ın adresi olarak onu işaret edeceksiniz. Esirle barış yapıldığı nerede görülmüş?

Kürt siyaseti bugün, anlaşılır nedenlerle, bölünmüş haldedir. Sadece, Öcalan-Kandil-DEM Parti ekseninde değil, son ikisi kendi içlerinde de bölünmüş, ya da fikri birlik içinde olduklarına dair bir görüntü vermemektedirler. Bu farklılıklar elbette, her şeyden önce, farklı sınıfsal çıkarlara referans vermektedir.

Şimdi bakınız, ABD, 1990 yılından itibaren BOP planını şekillendiriyor. Bu çerçevede, Kürt siyaseti askeri olarak “çekiç güç”, siyasi olarak Kopenghag Kriterleri şemsiyesi altında himaye ediliyor. Bir yandan da Kürt bölgesinde teröre ivme kazandırılıyor.

O arada, NATO emir-komuta zincirine tabi Türk genelkurmayının kara kuvvetleri komutanı, Suriye devletine yönelik o malum açıklamayı yapması için Suriye sınırına gönderiliyor. Öcalan on küsur yıldır bulunduğu Suriye’den apar-topar çıkarılıyor.

Soru şudur: Madem onu Suriye’den çıkaracak kudrete sahiptiniz, neden yıllarca beklediniz?

Çünkü ABD, BOP stratejisini hazırlıyor. Öcalan’ı Suriye’den çıkarıp, Türkiye’ye belli koşullar ve kayıtlarla teslim eden ABD ve bölgedeki en işlevsel maşası İsrail’dir.

Öcalan’ın, Suriye’den çıkarılıp Türkiye’ye teslim edilmesi, Türkiye halkının çıkarları veya iyiliği için değildi. Emperyalizmin çıkarları ve iyiliği içindi. TSK ve Türk devletinin esas işlevi NATO’nun, emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmek olduğu için o general Suriye sınırına gönderilerek söz konusu süreç başlatıldı.

ABD, aşağı yukarı son yirmi beş yılda dünyanın her yanında, ilerici, devrimci hareketleri büyük ölçüde tasfiye etti. Ulusal egemen yapıları, rejimleri yıktı veya altlarını oydu. Ama PKK’ye dokunmadı. Tersine, himayesine alarak yönlendirdi.

Bugün hareketin Kandil Dağı kanadından söz ediliyor mesela. Bu siyasal kanat kendi iktidarına ne kadar sahiptir? ABD isterse onları bir günde tasfiye eder. Bunu herkes biliyor. Kandil’in kendi yakın çevresi üzerinde bile ne kadar kontrolünün olduğu tartışma götürür. Kandil’ deki PKK, ABD istediği için orada faaliyetlerine devam ediyor. Bunu akıldan çıkarmayalım. Böyle bir siyasal oyuncudan söz ediyoruz.

Barış, özellikle bu bölgede çetin bir iştir. Siyaseten güçlü, yani kişilikli, tutarlı ve kararlı olmayı öngerektirir. Kürt siyaseti hiç bir kanadıyla kendi erkine sahip değildir. Ne istediğini kendisi dahi bilmemektedir. Tutarlı bir siyasal programı yoktur. Arkasında tutarlı bir siyasetin olmadığı gerillacılık çok geçmeden bir bumerang haline döner. PKK’nin başına gelen budur.

PKK liderliği Sovyet Bloğu’nun çözülme sürecine girmesiyle başlayan yeni dönemi iyi okuyamadı. Sosyalist siyasetten vazgeçerek, ABD ve Avrupa’daki müttefikleriyle işbirliği yapabilmek için liberal siyaseti benimsedi. Tarihsel olarak zaten hayli zayıf olan anti-emperyalist eğilimini de bastırdı. Kaçınılmaz olarak emperyalistlerin kontrolüne girdi.

PKK liderliği ABD’nin “Körfez sorunu” etrafındaki hamleleri karşısında, silahlı mücadeleyi anti-emperyalist siyasal mücadele lehine bırakabilseydi, muhtemelen bugün daha güçlü ve etkili bir konumda bulunacaktı. Bunu yapamadı. Geç kaldı.

Ankara’daki TUSAŞ saldırısını kim yaptı?

Olayı yorumlayanların ağırlıklı bir kısmı, saldırıyı, kendisinin devre dışı bırakılacağını gören PKK’ye, veya Kandil’e mal ediyor. PKK’nin doğrudan iki siyasal temsilcisi var: Öcalan ve Kandil Dağı. Dolayısıyla, Kandil’in Öcalan’ın ön almasını engellemek için bu eylemi gerçekleştirdiği iddia ediliyor.

Şahsen katılamadığım bir iddia. Öcalan, Kandil’siz bir anlamının, gücünün olamayacağının; Kandil de Öcalan’sız etkisinin olamayacağının gayet iyi farkındadırlar. Öcalan eliyle yürütülecek bir müzakerede Kandil kaçınılmaz olarak her zaman devrede olacaktır. Öcalan, Kandil’in en önemli siyasal temsilcisi, Kandil de Öcalan’ ı önemli kılan askeri dayanaktır. Yani ikisi birlikte bir siyasal güce, anlama sahiptir. Öcalan, hem DEM’in hem Kandil’in siyasal temsilcisidir. Ama bugün için “esir” konumundadır.

Bu sözde başlamış olan süreç yürümeyecektir. AKP-MHP’nin iktidarlarını sağlama alarak sürdürmek için bu oyuna bir süreliğine ihtiyaçları vardır. TUSAŞ saldırısı bu sözde barış sürecinin önünü Türkiye’deki rejimin lehine, onun istediği yere kadar açmak, kamuoyunu hazırlamak veya ikna etmek için gerekli görülmüş olabilir. Belki arkası da, bu sahte sürecin farklı evrelerinde, gelebilir.

Şahsen bu son gelişmelerle, 7 Haziran 2015 sonrası arasında koşutluk kuranların görece sağlıklı düşündükleri kanaatindeyim. Üstelik, Ankara Garı Patlaması ile bu TUSAŞ olayının yapılış biçimi arasında da yer yer benzerlikler var. Eylemcilerin birisinin HDP’de siyaset yapmış bir PKK’li olması da manidardır. Özellikle seçilmiş olmalıdır.

Kürt siyasetinin bu haliyle “Kürt sorunu” üzerindeki bir egemenliğinden, denetiminden ancak kısmen söz edilebilir. Ankara’daki bu son eylem, Kandil’in kontrol ettiğini sandığı ve onun adına hareket ettiğini sanan eylemcilere yaptırılmış olabilir. Muhtemelen, Kandil Dağı üst yönetiminin inisiyatifinde gerçekleştirilmemiştir.

Bu planlı saldırı, bu sözde süreç biraz daha ilerlese de, hemen sona erdirilse de, yani her iki durumda da, siyaseten kendi hanesine yazılacağını düşünen gücün eseridir diye düşünmek meşrudur. Buna göre bu güç Ankara’daki popülist rejimdir. Bunu ihmal etmeyelim.

Burada önemli olan, MHP liderinin samimiyetsiz önerilerinin gerisine düşüp düşmemek değil, MHP lideri eliyle sunulan, rejimin sürdürülebilmesi için oynanan tehlikeli bir oyunu deşifre etmektir.

Bu arada, hep AKP-MHP diyoruz, CHP’ye haksızlık ediyoruz. CHP bu rejimin “muhalif” görünümlü payandasıdır. Lideri, tıpkı selefi gibi, bir tür “tuzluk” işlevi görmektedir. Tekrar olsun, rejimin halkla ilişkileriyle görevlendirilmiştir.

Bu siyasal yapı iktidarıyla muhalefetiyle alt edilmeden, emperyalizm ve siyonizm, en azından bölgemizde, geriletilmeden Kürt sorunu gerçekçi bir şekilde tanımlanamaz. Dolayısıyla çözüme kavuşturulamaz. Kürt sorunu iç ve dış gerici güçlerle müzakere edilemez. Böyle bir olası müzakerede kaçınılmaz olarak gericilerle aynı çizgide yer alırsınız.

Son olarak, ABD ve İsrail’in böyle bir barışı istemeyecekleri iddiası doğru değildir. Türkiye’deki rejimin Kürtlerle bağlaşması, özellikle şu sıralarda onları memnun eder. Bölgesel planlarını gerçekleştirmek bakımından işlerine gelir. Üstelik Suriye devletine karşı ellerini güçlendirir.

Sonra, Türkiye BRICS’e üye olmak istediği için bu eylemin yapılmış olabileceği iddiası da zorlama bir iddiadır.

ABD ve NATO Türkiye’nin BRICS üyeliğinin kendilerini rahatsız etmeyeceğini söylerlerken elbette yalan söylemektedirler. Çok rahatsız edeceğini hepimiz biliyoruz. Muhtemelen, BRICS’in en zayıf halkası görüntüsü veren kurucu Hindistan’ın resti için zemin hazırlanmış olmalıdır. Ayrıca, BRICS konusu daha çok su kaldrır.

Hindistan ayrı bir yazının konusu olabilir. Şimdilik şu kadarını ifade edeyim, Modi yönetimi Amerikancı, siyonist, neo-liberal, dinci-etnik milliyetçi (“Hindutva”) bir anlayışa sahip. Ülkede büyük bir müslüman nüfus var. Hindutva ideolojisi bunları yok sayar. Dahası, “nefret objesi” haline getirir.

Hindistan BRICS’e jeo-ekonomi-politik zorunluluklar dolayısıyla, özellikle Çin’le olan tarihsel sorunları nedeniyle kurucu olarak katılmak ihtiyacı duymuştur.

Halen Modi yönetiminin BRICS’i emperyalistler lehine içeriden zayıflatmak ya da işlevsizleştirmek için çaba harcadığını saptamak gerekiyor.

Bitirirken, genel olarak Hindistan’daki egemen sermaye çevrelerinin, BRICS’in belli kayıtlarla ve sınırlamalarla, çıkarlarına olduğunu düşündüklerini de belirtmek isterim. Çünkü bu sermaye, emperyalist sistemin kendisi için biçtiği ekonomik rolü daha fazla sürdürmek istememekte, ekonomik rollerin, yeni bir dünya düzeni içinde, kendisini gözetir şekilde, yeniden tanımlanmasını talep etmektedir.

Hindistan’ın Çin’le rekabet ederken, Rusya’yı da karşısına alması ülkenin istikrarsızlaştırılmasına davetiye çıkarır. Buna karşılık, ABD, Çin ve Rusya ile çıkar birliği içinde, barışık bir Hindistan’ı istikrarsızlaştıramaz.

“Kürt sorunu” nedir?

Bugün “Kürt sorunu” emperyalizm tarafından bölgesel çıkarları doğrultusunda sorunsallaştırılarak, uluslararası bir sorun haline getirilmiş, işbirlikçi ve gerici, siyonist, anti-komünist bir görünüm altında yeniden formatlanmış bir siyasal sorundur. Bu görünümüyle, anti-emperyalist değil, emperyalist-siyonist bir sorundur.

Kürt ulusal sorununun bu koşullarda, PKK önderliği altında, anti-emperyalist, devrimci, sosyalist çözümü olanaklı değildir.

Zaten dikkat edilirse, bu sorunu “Türkiye’nin en büyük, en önemli sorunu” olarak görenler bu sorunun ne olduğunu tanımlamamakta, veya tanımlayamamaktadırlar. Böylece, bir “kürt sorunu” dur aşağı, “kürt sorunu” dur yukarı gitmektedir.

Bugünkü Kürt önderliğinin elinde bu sorun emperyalist bir sorundur. Emperyalizmin Batı Asya planlarında devreye soktuğu ve sahaya sürdüğü bir siyasal araçtır. Gayesi, bölgedeki ilerici, anti-emperyalist direnişleri kırmak, bir yandan, bölgedeki en önemli vekili İsrail’in güvenliğini; ve diğer yandan, birincisinden ayrı düşünülemeyecek biçimde, bölgedeki enerji kaynakları üzerinde ABD’nin mutlak denetimini sağlamaktır.

ABD ve müttefikleri hali hazırda Mezopotamya’nın kuzeyinde, Akdeniz’e çıkışı olacak şekilde fillen büyük ölçüde gerçekleştirmiş olduğu, kendi kontrolünde, uydu veya tampon işlevi görecek bir Kürt bölgesine hukuksal bir geçerlilik de temin etmek düşüncesindedirler.

Böylece, anti-emperyalist, veya emperyalist hegemonya karşıtı direnişi kırmak, çok kutuplu dünya düzeni olasılığını geri püskürtmekte çok önemli bir mevzi kazanmak istemektedirler.

Bugün bu Kürt konusunun aniden yeniden pişirilip servis edilmesinin olası iki temel nedeninden birisi, içeride, emperyalist-siyonizmin her arzusunu gerçekleştiren, bunu yaparken de yağmacı ve torbacı düzensizliğini alabildiğine derinleştiren Cumhur İttifakı’nın toplumsal temelinin ve meşruiyetinin daralması ve sürekli daralma eğiliminde olması ve böylece iktidarını sürdürmesininin zorlaşması; dışarıda, proksi İsrail eliyle başlatılmış olan saldırının en önemli kritik aşamasını oluşturan Suriye ve İran’ın etkisizleştirilmesidir.

Mevcut Kürt siyasetinin yıldızı, BOP’un temellerinin atıldığı ilk Körfez Savaşı (1990) sırasında parladı. Sol, marksist-leninist bagajlarından kurtularak globalist “liberal emperyalizmin” buyruğuna girdiği ölçüde önünün açılacağı anlaşılıyordu.

Bütün dünyada gerilla mücadelelerinin tasfiye edildiği bir sırada Kürt gerilla hareketi PKK ve bileşenleri ihya edildi. Öcalan belli şartlarla TC devletine teslim edildi. Ancak, önceki konumuyla ölçülemeyecek derecede siyasal bir önem kazandı. Uluslararası siyasal bir oyuncu haline geldi (1).

Bu arada, Kürt siyaseti emperyalistlerin çıkarlarına uygun şekilde evcilleştirilerek, istenildiği gibi, çekip çevrildi. Bu olanağın sağlanmasında, egemen Türkiye Cumhuriyeti söz konusu olduğunda, emperyalist siyaset bağlamında, Kürt siyasetiyle benzer bir anlayışı temsil eden AKP iktidarına süreklilik kazandırılması çok önemli bir rol oynadı. Zaten bu ikisi, BOP stratejisi dahilinde her zaman “doğal müttefikler” konumundalardı. Bugün de böyle.

Son gelişmeler, MHP’nin bir NATO prodüksiyonu olarak operasyonel işlev görmesini, CHP’nin de konu mankeni olarak kullanıldığını göstermektedir. Amiyane tabirle, raconu ABD’nin talepleri doğrultusunda Erdoğan kesmiş, diğer iki parti kendilerine biçilen rolleri yerine getirmişlerdir.

Kurucu misyonunu 1946’da tamamlamış bir parti olarak CHP’den artık sadece sembolik anlamı dolayısıyla gelişmelere ayak uydurması, bir çok farklı konuda da tanık olduğumuz gibi, olay mahalline “tuzluk yetiştirme” si istenmektedir. Özel, Cumhur İttifakı’nın halkla ilişkiler işini üstlenmiştir. Demirtaş ziyaretini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Kesinlikle kendi inisiyatifiyle hareket etmemiştir. Kürdistan’a yapacağı ziyareti de bu şekilde değerlendirmek doğru olacaktır.

Kürt sorunun bu şekilde emperyalizmin isterleri doğrultusunda çözümü öncelikle ülkemizdeki ve bölgemizdeki ilerici, devrimci hareketlerin boğulması gibi bir sonucu öngörmektedir. Gerçekleştiğinde, gericiliğin tahkimine yol açacaktır.

Ülkede kanlı Kürt savaşını izleyen yıllardan itibaren bir “terör” sorunu yoktur. Çünkü Kürt savaşçıların kahir ekseriyeti ABD tarafından Suriye’ye taşınmıştır. ABD ve İsrail adına orada görev yapmaktadırlar. Zaten “terör” de ABD’nin orkestra şefliğinde duruma ve ihtiyaçlara göre yönlendirilmekteydi.

Bugünkü Kürt önderliği devrimci sosyalizmle, anti-emperyalist demokratik yurtsever bir ulusçulukla alakası olmayan, liberal, işbirlikçi, gerici milliyetçi bir koalisyondur. Zaten Kürt ulusal hareketinin tarihi boyunca anti-emperyalist olarak görülebileceği dönemler, sadece anti-emperyalist sosyalist devrimci Türk siyasetleriyle bağlaştığı dönemlerdir. Bunu saptayalım. Kürt ulusal hareketinin anti-emperyalist, demokratik damarı hayli zayıftır.

Marksist-leninistler her ulusal hareketi desteklemezler. Sadece anti-emperyalist, devrimci demokratik ve/veya sosyalist perspektifi olan ulusal hareketleri desteklerler. Emperyalizm çağında ulusal kurtuluş devrimleri ya anti-emperyalist bir siyasal hattı izleyerek dünya devrimci bloğuna dahil olurlar. Veyahut emperyalizmle işbirliği yaparak karşı-devrimci dünya cephesinde yer alırlar. Ya o ya bu! Arada başka bir yol yoktur. Bunu vurgulamak isterim.

Bu arada, yeri gelmişken, Lenin’in ulusal sorun konusundaki siyasal tavrı taktik olarak kesinlikle yanlış değildi. Ancak stratejik bakımdan sorunluydu. Bugün, son tahlilde, bir federasyon görünümü kazanmış Sovyet uluslar sorununun, mesela, Ukrayna sorununun da, bu bakımdan, geriye doğru yeniden eleştirel olarak değerlendirilmesinde yarar var. Lenin taktik olarak; ama R. Luksemburg da stratejik olarak doğruydular(2).

Son olarak, bugünkü dünya ve Türkiye düzensizliğinde bu “Kürt sorunu” nun, hele iktidarı ve muhalefetiyle, bu mevcut siyasal oyuncularla devrimci, demokratik şekilde çözülmesini beklemek safdilliktir. Dejavu olmak aptallara göredir.

NOTLAR:

1) Bununla birlikte, Kürt sorunu bugün itibarıyla Öcalan’ı, Kandil’i, DEM’i aşan bir uluslararası sorun haline gelmiştir. Öte yandan, bu üçünün arasında da siyasal olarak tam bir uyuşma söz konusu değildir.

Şunu da söylemeliyim: Öcalan’ın yıllarca ikamet ettiği Suriye’den çıkartılması ve Türk devletine teslim edilmesi, Türkiye’nin çıkarları veya Türkiye halkının iyiliği gözetildiği için değil, ABD’nin emperyalist BOP hazırlıkları ve buradan kaynaklanan ihtiyaçları öngörülerek, ABD tarafından gerçekleştirilmiştir. NATO’nun emir-komuta zincirine tabi olan TSK da bu emperyalist planın aracı olmuştur.

Biraz daha ileride bu aynı TSK “kozmik oda” sının anahtarını da söz konusu zincire dahil olmanın gereği olarak vaktiyle “düşman” ilan ettiklerine teslim edecektir.

2) Nitekim, daha yirmili yılların başında, Lenin’in sağlığında, siyasal olarak her zaman Menşevik geleneğin güçlü olduğu Gürcistan’da i”ulusal sorun” etrafında ilk önemli çatışma patlak vermiş, Stalin’in, Lenin’e rağmen müdahalesiyle Gürcistan’da işler rayına oturtulmuştu.

Hangi barış?

Ülkemizdeki siyasal gelişmeleri değerlendirirken, bölgemiz ve dünya konjonktürünü ihmal etmemek gerekir. Zaten bu ikisi arasında her zaman belli bir ilişki vardır.

Bölgemiz deyince, Karadenizdeki ve Doğu Akdeniz ya da daha genel olarak Batı Asya’daki gelişmeler gözümüzün önünde cereyan ediyor. Türkiye, ikisi arasında, bağımlı olduğu emperyalist uluslararası bağlam içinde, emperyalist hamlelerin giderek sertleştirdiği koşullarda, kendisi için tanımlanmış esneklik çerçevesinde, kuzeyde ve güneyde, ekonomi-politik koridor işlevini yerine getiriyor.

Tabii bu pürüzsüz bir süreç değil. Hamle yapıyor, belli bir momentum elde ediyor, durmaya, bazen geri adım atmaya zorlanıyor. Kuzeyde hareket alanı dar, güneyde görece daha geniş.

Devletin kurumlarını çökertmiş, kuralsızlığı egemen kılmış bu popülist tek adam rejimi, genel olarak, hem içerideki işbirlikçi tekelci sermayenin hem de emperyalist merkezin işine geliyor. İçte ve dışta bu koşullarda ihtiyaç duyulan esnekliği ya da kıvraklığı temin ediyor. Zaman zaman U-dönüşleri talep ediliyor. Gereği yapılıyor. Örnekleri çok. Biliyoruz.

Bu kuralsız esneklik halinin devamı için gerekli olan muhalefet de hazırlanmış zaten. O hazırlanmadan bu mesafeler alınamazdı.

Aslında, BOP stratejisinin devreye sokulmasıyla birlikte ( 1990’daki ilk emperyalist Körfez Harekatı’na kadar giden bir geçmişi olan stratejidir bu. Hatırlayınız, o zaman işgalin hemen öncesinde Irak’ta hem kuzeydeki Kürtler hem de güneydeki İslamcılar birlikte ayaklandırılmışlardı) Türkiye’de siyasetin emperyalist taleplere uygun hareket etme potansiyeli en yüksek olan iki siyasal gücün koalisyonu eliyle yürütülmesi öngörülmüştü. Bu iki güç, İhvancı siyasal İslam ve Kürt siyaseti idi. Bugün de bu emperyalist talep değişmedi.

Elbette, evdeki hesap ve çarşı arasında kaçınılmaz uyuşmazlıklar olacaktı. Ancak bu iki siyasal oyuncu, aralarında ne geçerse geçsin, hedeflerine ulaşmak için birbirlerine muhtaç olduklarını iyi biliyorlar.

Bu yüzdendir ki, son Kürt Savaşı’nda 7500 civarında insanın yaşamını yitirmiş olmasına, yüzbinlerce insanın yerini yurdunu terk etmesine, çok sayıda Kürt siyasal figürün hapsedilmesine rağmen bu ikisi arasındaki bağlantı hiç kesilmedi. Yeniden birlikte çalışma olanaklarının araştırılması, “masayı tekrar kurma” çağrıları, temennileri sürekli yinelendi.

Daha önce bir çok kez, Kürt siyaseti ve ülkemizdeki siyasal İslamcı rejimin “doğal müttefik” olduklarını dile getirmiştim. İkisi de hedeflerine ulaşmak için TC’nin yıkılmasını gerekli görüyorlardı. Yıkım gerçekleşti.

AKP, yani siyonist İhvancı rejim, sanılanın tersine, yeni bir şey kurmak istemiyor. AKP rejiminin en büyük korkusu düzendir. Yeni bir düzenin kurum ve kuralları içinde, bütün esnekliğini, ekonomi-politik kazanımlarını yitireceğini, emperyalist-siyonist patronları için anlam ve önemini yitireceğini biliyor. Bütün derdi, yağmanın sürekliliğini temin eden mevcut koşulları daha da derinleştirerek devam ettirmektir. Düzenin olduğu yerde yağma olanakları daralır tabii. Özcesi, AKP iktidarını daha da sağlama alarak sürdürmek istiyor(1)

Elbette, bu sadece AKP’nin talebi değil. Onu ta başından kendi siyasal emellerine ulaşmak bakımından bir şans, fiili bir müttefik gibi gören bu mevcut siyonist Kürt siyaseti, bu arada, diğer düzen muhalefeti de bazı rezervleriyle onun bu talebine yeşil ışık yakıyorlar. Elbette bu rezervler sermaye ve emperyalist güçlerin inkarını öngörmüyor.

Kürt siyaseti, mevcut konjonktürde, toprakları Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi kat eden bağımsız bir devleti, ABD ve İsrail’in hamiliğinde kurabileceğini düşünüyor. Bunun için popülist AKP rejiminin kurumsuzlaştırma ve kuralsızlaştırma siyasetinin gerekli zemini temin edeceğine inanıyor. Ondan vazgeçemiyor.

MHP, elbette bir NATO prodüksiyonudur. Tek oyun kurucu olmak için yaptığı hamle boşa düşürülen Cemaat’in boşalttığı alanı doldurması için oyuna dahil edilince, yapısı, kompozisyonu, ulusal ve uluslararası dayanakları itibarıyla teslim alınması zor olmadı. Bu yeni “barış süreci” nin startını ona verdirdiler.

Daha önce söylediğim gibi, İsrail’in bölgedeki varlığı gibi, eylemleri de, her zaman, emperyalizmin direktifleri doğrultusundadır. Elbette bu “proksi” araçlar, zaman zaman kontroldan çıkıp taşkınlıklar yapabiliyorlar. Nerede duracaklarını kestiremeyebiliyorlar. Oluyor böyle şeyler. Ancak, her zaman patron ABD’dir. Tersi doğru değildir. Bunu bilelim.

Anlaşılıyor ki, Rusya, Ukrayna ile meşgulken, İran’da palazlanan ve kentli burjuva ve küçük burjuva sınıflarla fiili olarak bağlaşmış finans-kapitalin “reform” için tazyikini arttırdığı, ülkenin nereye doğru evrileceğinin halen belirli olmadığı koşullarda (2) Suriye’de, ABD-İsrail ve Türkiye’nin koruma şemsiyesi altındaki Kürt ve cihatçı proksilerin öne sürülmesiyle kalıcı mevziler kazanılması ve bu sayede İran ve Rusya’nın gardının kısmen de olsa düşürülmesi planlanıyor.

Türkiye’deki rejim, hem İran’ın hem de Suriye’nin zayıflatılacağı bu planın dışında kalamayacağını, dahası kalmaması gerektiğinin bilincinde olarak hareket ediyor. Yani içerideki bu yeni “Kürt açılımı” nın sır olmayan böyle bir dış bağlamı var.

Ancak bu da öyle pürüzsüz uygulanabilecek bir plan değil. Bir kere daha evdeki hesap çarşıya uymayacak.

Her şeyden önce, bugünkü rejimin halklar nezdinde hiçbir itibarı ve inandırıcılığı yok. Üst seviyede bir güvensizlik var. Hem AKP-MHP hem de DEM Parti önceki “açılım” dönemindeki toplumsal desteklerine sahip değiller. Toplumsal tabanları reel olarak daraldı. Halkın AKP-MHP’nin bu kuralsızlık, düzensizlik halinde iktidarı sürdürme arzusuna daha fazla tahammül etmesi zor görünüyor. Toplumdan gelen tepkilerle sürece dahil olan oyuncular arasında ortaya çıkacak görüş ayrılıkları süreci belki de başlamadan bitirecek ya da zayıf bir başlangıç için zorlayacaktır.

Dış bağlama gelince, ABD ve İsrail, dünyada ve özellikle bölgemizde, inandırıcılıklarını, meşruiyetlerini kaybediyorlar (3) Bölge halkları, İran, Suriye, Lübnan’da özellikle, güçlü bir biçimde direnişlerine devam edecekler. Ne ABD ne de İsrail bir kara harekatını göze alamazlar. İsrail 10 milyon nüfusuyla bu kadar geniş bir alanda savaşamaz.

Daha önce de denendi. Bu iş Kürt ve cihatçı proksilerle de olmadı. Olmuyor.

Özcesi, ne popülist AKP rejimiyle ne de İsrail ve ABD ile barış yapılabilir. Düzensizliği ve kaosu öngören bu dünya ve ülke konjonktüründe, içte ve dışta, bir barış olmaz. Olabilmesi için içte bu rejimin çökmesi; dışta, ABD ve İsrail’in geriletilmesi gerekir. Çin ve Rusya’yı devre dışı bırakan, dahası onlara karşı yapılan hiçbir barış girişimi gerçekçi değildir. Tersini uman (bir kere daha) hüsrana uğrar.

NOTLAR:

1) Hiçbir rejim havada, boşlukta durmaz. Duramaz. Türkiye’deki popülist rejim (Bu rejimden ne anladığıma önceki yazılarda değinmiştim) de, özellikle son on yılda, giderek daralan toplumsal dayanaklara sahip. Bu dayanaklar arasında, tabii, İslamcı ve Kürtçü ittifakını da olanaklı kılan, esas olarak TİT ekonomisi tabir edilen, devlet teşvikleriyle palazlanan, Tekstil-İnşaat-Turizm alanında (bir çok durumda her üç alanda da) faaliyet gösteren, bu söz konusu ekonomi üzerinde yükselen, A.Gunder Frank’ın vaktiyle “lümpen sermaye” olarak adlandırdığı (Türkiye söz konusu olduğunda bunların yer yer devletle iç içe geçmiş ulusal ve uluslararası mafyatik eğilim ve bağlantılarının olduğunu da belirtmek gerekir) sermaye grubuyla benzerlikler arz eden, ilkesiz, ideolojisiz, her türlü işbirliğine açık, kesinlikle gayri-milli, ya da AKP-MHP gibi “milli ve yerli” sermaye grupları da var.

Bu sermaye bugünkü ulusal ve uluslararası düzensizlik ortamından nemalanıyor. Kurum, kural ve düzen istemiyor. Bu bakımdan bugün Türkiye’deki rejime dayanak oluşturuyor. Bu sermaye grubu ağırlıklı olarak “dinci” görünümlü Türk, ve yanı sıra Kürt kökenli ailelerden oluşuyor. Bunu tespit etmek lazım.

2) Bununla birlikte, İsrail’in saldırganlığı İran’da toplumun genelinin rejimin etrafında toplanmasını sağladı. “Normalleşme” düşüncesindeki yeni yönetimin bu düşüncesini uygulamayı ertelemiş olduğu tahmin edilebilir. Nitekim yeni cbaşkanı Pezeşkiyan Aşkabat’ta Putin’le buluştu. İki ülke arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi kararı alındı. Bilindiği gibi, İran artık BRICS’in tam üyesi. Pek yakında Rusya’nın MIR Ödeme Sistemi’ne de dahil olacak. Böylece halen 4,5 milyar dolar civarında olan ticaret hacminin daha da artacağı öngörülüyor. Medyadan öğrendiğimize göre, Putin, Pezeşkiyan’a İsrail’in olası saldırısı karşısında soğukkanlı davranmalarını telkin etmiş. Artık hareket ederken, Rusya ve Çin gibi stratejik ortaklarının konumlarını da dikkate almalarını ima etmiş.

ABD, İsrail’i İran’ın petrol tesislerini vurmaması için uyarmıştı. Bu uyarı samimiyse, İsrail vuramaz. Vurursa, İran’ın yanıtının da sert olabileceğini öngörmek gerekir.

Bu arada,sanıyorum bu ay sonundan önce Rusya’da bir BRICS zirvesi olacak. Orada herhalde bu konular daha etraflıca ele alınacaktır.

(3) Bir ABD’li gazeteci geçen yıl Nikaragua’yı ziyaret ettiğinde, bir çok konut ve işyerinde Nikaragua bayrağı ve siyasal sembollerinden sonra en çok İsrail bayraklarına ve sembollerine rastladığını söylüyor. Şimdi Nikaragua devlet başkanı D.Ortega’nın İsrail’i tanımama kararı almasına, Netanyahu’yu Hitler’e benzetmesine şaşırdığını belirtiyor. Yani Nikaragua’nın bile İsrail’in saldırganlığına tahammül edemediğini söylüyor.

Doğrudur. Nikaragua anayasasında laiklik ilkesi bulunmayan bir ülke. Sandinista hareketi, içinde komünist öğeler bulunsa da, marksist-leninist bir anlayışa sahip değildi. Hatta bir ara Polonya’daki karşı-devrimci Solidarnosc hareketiyle dirsek teması dahi kurmuştu. Ağırlıklı olarak küçük-burjuva katolik, görece liberal dayanışmacı bir anlayışı temsil ediyordu (Bu dayanışmacılığın bizde de benzer ama laik bir örneği vardı). Ülkenin sosyalist başkanı ve aynı zamanda başkanın eşi de olan başkan yardımcısı koyu Katolik. Zaten Daniel Ortega çocukluğundan itibaren dini eğitim almış. Karı koca her ikisi de dindar ve bir çok bakımdan oldukça muhafazkâr sayılabilirler. Mesela, her ikisi de kürtajın yasalaşmasına karşı çıkmışlardı.

Halkın yaklaşık yüzde 45’i katolik, yüzde 38’i evanjelist (protestant) hristiyan. Yani muhtemelen o İsrail bayrak ve sembollerini asanlar bu ikinci grupta yer alanlardır.

İsrail’e karşı tavır Ortega yönetiminin, her ne kadar ülkede halen (Çin’deki gibi) karma ekonomik bir kapitalist model uygulanıyorsa da, güçlü bir anti-emperyalist, sosyalist damarının olduğunun göstergesidir.

Roller değişirken…

Medyadan öğrendiğimize göre, Çin, Türkiye ve AB’yi, üyesi olduğu WTO’ya, Çin’den ithal edilen elektrikli ve hibrid otomobillerle ilgili olarak koydukları gümrük vergisi için şikayet etmiş. Haklı olarak bu kısıtlamanın serbest ticaret anlayışıyla bağdaşmadığını belirtmiş.

Tersinin olması çoğu kimseyi hiç şaşırtmazdı herhalde. Ama şimdi rollerin değiştiği görülüyor. Neo-liberal teolojiye göre, serbest ticaretin, serbest para akışının kısıtlanması, engellenmesi, isterseniz, müdahalecilik, ekonomik işleyiş bakımından düşünülebilecek en olumsuz gelişmedir. Şimdi bu iddianın sahipleri tutarlı davranmayıp, rakip gördükleri Çin’i kısıtlamaya çalışıyorlar. Biliyoruz, bu kısıtlamalar, yaptırımlar yeni değil, arkası da gelecek.

Demek ki, emperyalist ülkeler için bütün dava, hegemonik sistemin sürdürülmesidir (1). Bunun için ne kadarı gerekliyse, neo-liberalizm (“globalleşme”) ; ne kadar lazımsa, korumacılık mübah görülüyor. Bunların yetmediği yerde de, şiddet, terör, askeri önlemler…

Aynısını liberalizmin şampiyonluğunu yaptığı fikir ve ifade özgürlüğü gibi başlıklar için de söylemek gerekiyor. Globalleşmeyle birlikte sadece malların, paranın değil, fikirlerin de serbestçe dünya üzerinde hareket edeceği, ulusların ortadan kalkacağı, ulusötesi yapıların, şirketlerin böyle bir sonucu sağlamakta araç işlevi görecekleri söylenmişti.

2008’de patlak veren krizle birlikte, emperyalizmin dünya hegemonyasını yenilemek, en azından, onarmak için uygulamaya koyduğu globalleşme programının sürdürülemezliği ortaya çıktı. Bugün gelinen noktada, emperyalist globalleşme ideolojisinin en iddialı olduğu iletişim ve bilişimde veya daha genel olarak lojistik alanda havlu attığını Ukrayna ve Gazze savaşları dolayısıyla net olarak gördük.

Son olarak kendi alanında ulusötesi şirketlere örnek oluşturan Telegram’ın Fransız yurttaşlığı da bulunan sahibinin Paris’te göz altına alınması, liberal globalleşme ideolojisinin emperyalistlerin ellerinde patladığına bir kez daha tanıklık etmemizi sağladı.

Artık emperyalistler ve onlar karşısında kendi yaşam alanlarını korumak veya genişletmek isteyen uluslar arasındaki kapışmanın şiddetlendiği bir zamandayız. “Ulusötesi” olmak iddiası taşıyan firmaların kendileri için güvenilir liman işlevi görecek bir “ulus” u seçme dayatmasıyla karşı karşıya olduklarını görüyoruz. Yani aslında hiç bir zaman reel olarak uzaklaşmadığımız ulusal olana geri dönüyoruz.

Önceki soğuk savaş zamanında, mesela, SSCB’nin kimi gazeteci, yazar vb figürleri emperyalizmin hizmetkârları oldukları iddiasıyla gözaltına almasını “totalitaryanizmin şiddeti” olarak “hür dünya”nın değerleri adına mahkum edenlerin maskeleri SSCB’nin çöküşüyle düştü. Görüldüğü gibi, SSCB’nin çöküşünden sonra emperyalistlerin hiç bir hesabı tutmuyor. Neyse.

Şimdi bu yukarıdaki haberin başka önemli dolayımları var. Ancak burası onlara ayrıntılı olarak değinmenin yeri değil. Yalnız şu kadarını söylemekle yetineceğim: AB, özellikle onun motor gücü olan Alman ekonomisi ciddi zorluklar içinde bulunuyor. Büyüme kapasitesini daraltmış durumda. Ukrayna’daki savaşa dahil edilmesi, genel olarak AB ekonomisinin, ve özellikle de Alman ekonomisinin hemen hemen bütün avantajlarını erozyona uğrattı. Bu arada, Çin, Tayvan, ABD gibi ülkelerin son yıllarda çip, sanal zeka gibi alanlardaki teknolojik hamleleri, bu hamlelere yanıt vermekte zorlanan Almanya’nın teknolojik ürünlerinin rekabet olanaklarını zayıflatıyor. Buna bir de daralan, yavaşlayan dünya ekonomik koşullarını ilave edersek, Almanya’nın ABD karşısındaki şu an ki teslimiyetçi tavrını sürdürmesi halinde “makus talihi” ni (bir kez daha) yenememesi olasılığı güçlenecek. Tekrar Çin’e dönelim.

BRICS üyesi Çin, aynı zamanda, geç emperyalist sistemin temel kurumlarından birisi olan, WTO’nun da üyesi. Çin jeo-ekonomi-politik açıdan hegemonik sistemin içeriden yükselen mezar kazıcısı gibi görünüyor. Çin, meydan okuyor, kuralların oyuna dahil herkes için eşit şekilde geçerli olması gerektiğini hatırlatıyor, kural ihlallerine itiraz ediyor, ama sistemin dışına da çıkmıyor. Oyunu kurallarıyla oynamaya özen gösteriyor. Sorun, bunu daha ne kadar sürdürebileceğinde. Bu sürdürülebilirlik sorununun iki tarafının olduğunu ihmal etmeyelim.

Almanya da 19yy’ın sonlarından itibaren benzer bir yola girmişti. Fark, Almanya’nın o zaman ki mevcut hegemonik sistemi yıkıp, kendi hegemonyasını ilan etmek arzusuna sahip olmasıydı. Bugünkü Çin’de böyle bir eğilim – en azından ilan edilmiş haliyle- açıkça görülmüyor. Bu durum, Çin’in emperyalist bir devlet olarak görülemeyeceği hakkında önemli bir karine işlevi görüyor.

Bununla birlikte, Çin’in sosyalist bir ülke olduğunu ya da sosyalizme geçiş programı uyguladığını iddia edenlerin de bu iddiayı destekleyen somut, olgusal kanıtlar sunmaları gerekiyor.

Mesela, SSCB deneyimine baktığımızda, geçiş programı uygulandığında (NEP dönemi, 1921-28) dahi sermaye düzeni aleyhine toplumsal önlemler alındığını, sosyalizm inşası için adımlar atıldığını saptıyoruz. Süratle de, sosyalizm inşasına girişiliyor. Kollektivist tarımsal ve sınai devrimler gerçekleştiriyor. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet büyük ölçüde tasfiye ediliyor. Piyasa ekonomisi iyice daraltılıyor. Meta üretimi, genel olarak, Kolhoz’lardaki tarımsal üretimle sınırlandırılıyor. 1933-4’ten itibaren ekonomik ve toplumsal olarak gayet başarılı sonuçlar alınmaya başlanıyor.

SSCB çöktüğü güne kadar, en azından, en gelişmiş haliyle bir sosyal devletti. İşsizlik sorununu, konut sorununu, eğitim ve sağlık sorunlarını büyük ölçüde çözmüştü. Sosyalistliğini kabul etmeyenler dahi onun bir “refah devleti” olduğunu belirtiyorlardı.

Sadece bu kazanımların bile insanlığın, neo-liberal kapitalizm tarafından, son otuz yılda giderek artan ölçüde maruz bırakıldığı açlık, yoksulluk, yoksunluk koşullarında ne denli değerli olduklarını söylememe gerek yoktur sanırım. Yani yitirilenlerin öyle burun kıvrılacak kazanımlar olmadıkları, herhalde, bugün her zamankinden daha iyi anlaşılıyordur.

Sosyalizmin inşası söz konusu olduğunda, marksist-leninistlerin referansı halen, tereddütsüz, Sovyet deneyimidir. Bugünkü Çin de kariyerine bu deneyimin bir versiyonu olarak, onu veri alarak başlamıştı. Bunu vurgulayalım. SSCB’de piyasa ekonomisi, açık ve örtük görünümleriyle, olgusal olarak belli bir ölçüde vardı. Mesela, tarımda, kollektif çiftliklerde planlama denetiminde meta üretimi yapılıyordu. Ancak, hiçbir zaman bütün ekonomiye egemen olmadı. Üretim araçları üzerindeki kamu mülkiyeti de hem sanayide hem (kollektif çiftlikler dahil olmak üzere) tarımda devam ediyordu.

Stalin, Sovyet ekonomisi hakkındaki 1952 tarihli çalışmasında, tarımda, meta üretimi yapan Kolhozların, yani kollektif çiftliklerin, sosyalist bir kollektif mülkiyet türü olmasına rağmen, üretim ilişkileriyle üretici güçlerin gelişimi arasında çelişki oluşturduğunu, üretici güçlerin gelişimini engellediğini, bu yüzden onun da tedricen kamusal (ya da ulusal) mülkiyete dahil edilmesi gerektiğini yazıyordu.

Sonra, SSCB’nin soğuk savaşın cephe ülkesi olduğunu unutuyoruz. Kaynaklarını buna göre kullanmak zorundaydı. O soğuk savaş, sıcak savaşların hepsinden daha uzun ve yıpratıcı bir süreçti. Üstelik Çin o savaşın belli bir evresinde, emperyalistlerle bağlaşarak, SSCB karşıtı cephede yer almıştı. Bu arada tabii, hep yaptığı bir şeyi bir kez daha yaparak, pratiğini aklama işlevi gören ideolojiyi “teori” gibi sunarak SSCB’yi “sosyal emperyalist” veya “süper emperyalist” olarak ilan etmişti.

Her şeye rağmen SSCB dünyadaki ilerici, devrimci hareketleri, oluşumları ekonomik, askeri, siyasal ve kültürel olarak destekliyordu Mesela, eski Habeşistan’da, Angola’da, Mozambik’te, Filistin’de, Şili’de, Afganistan’da, SSCB ilerici, devrimci hareketlerin yanındayken, Çin gerici, emperyalist cephede yer alıyordu. Çin Halk Cumhuriyeti yukarıda adını andığım ülkelerin hepsinde ilerici, ulusal demokrat, anti-kolonyalist, sosyalist güçlerin mücadele ettikleri gerici güçlere destek oldu. Hatta Angola’daki devrimci mücadeleyi alt etmek için ABD ve ırkçı G.Afrika rejimiyle birlikte askeri müdahalede bulunmuştu. Karşı-devrimci UNITA’nın en önemli destekçisi Çin idi. İran’da Şahlık rejimini destekliyordu. Bu durum Maoucu Halkın Mücahidleri örgütünün halk üzerindeki siyasal etkisini olumsuz etkilemiştir. Güncelliği dolayısıyla hatırlatayım, SSCB Filistin’de FKÖ’nün yanında yer alırken, Çin Halk Cumhuriyeti siyonist, işgalci İsrail rejimiyle birlikte hareket ediyordu.

Yani Mao devrindeki ve sonrasındaki Çin’in emperyalist siyaset açısından ikili bir işlevselliği vardı. Sovyet sosyalist bloğunu inkar ederek dünya devrimci hareketini bölmek ve böylece dünyadaki bütün (ulusal, anti-kolonyal, sosyalist) ilerici, devrimci hareketlere karşı olmak.

SBKP’ye revizyonist demek doğruydu. Onu dünya sosyalist, ilerici hareketini bölecek biçimde inkâr etmek yanlıştı. Unutmayalım ki, ÇKP de bu çizgisine revizyonist dönüşümünden sonra geldi.

Konfüçyüsçü geleneğin etkileri altındaki ÇKP liderlikleri (“Mao Zedung Düşüncesi”, “Deng Xiaoping Düşüncesi”, “Zyang Zemin Düşüncesi”, şimdi “Xi Jinping Düşüncesi” ) “özeleştiri” ritüeline değer verirler. Henüz bu doğrultuda bir açıklama duymadık.

Çin devrimci geleneğinde teori yoktur. İdeoloji vardır. Onun işlevi de pratiği haklı çıkarmaktır. ÇKP, özellikle de devrimden sonraki pratiğiyle marksist-leninist bir parti değildi. Maocuydu. Marksizm-leninizm Mao Zedung ve onu izleyen “düşünceler” silsilesi için belli bir ideolojik referanstır. Aslolan yukarıda adı geçen ve aslında pratik etkinliklere göre değişen pragmatik düşünceler silsilesidir. Bu teorisizlik de, “Çin karakteristikleri taşıyan sosyalizm (veya marksizm)” söylemiyle telafi edilmek istenir.

Bu arada, bugün Mao adı kurucu figür ihtiyacı anlamında, içeriği yeniden formatlanmış, bir tür toplumsal çimento işlevi görmektedir. Mao ve aşırılıklara yol veren “düşüncesi”, Deng Xiaoping zamanında, “dörtlü çete” adı altında dolaylı olarak yargılanıp, mahkum edilmişti.

Yani Sovyet revizyonistleri Stalin’i açıkça, üstelik de yargılamadan, mahkum etmişlerdi. Çin revizyonistleri Mao’yu adını vermeden, örtük olarak ama yargılayarak ( “Dörtlü Çete ve Lin Biao Yargılamaları” ) mahkum ettiler.

Aklıma geldi, Sovyet yardımları demişken, SSCB yıkıldığında, sadece on milyon nüfuslu Küba’nın ona borcu (o zaman ki parayla) 30 milyar dolardı. Putin, Küba ziyareti sırasında bu borcu sildiklerini açıklamıştı. Bütün o olumsuzluklara rağmen SSCB söz konusu desteklerden, sosyal politikalardan, sosyalist kazanımlardan vazgeçmemişti. Bunları ihmal ediyoruz.

Sosyalizm deneyimi SSCB ile başarılı olduğu için emperyalist Nazi Almanyası ve bağlaşıkları yenilgiye uğratıldı. Bugün “global güney” olarak tabir edilen dünyadaki ulusal kurtuluş savaşları, anti-kolonyal direnişler, sosyalist devrimler, hatta Batı’daki sosyal demokratik reformlar, refah devleti SSCB olmasaydı, başarılabilir miydi? SSCB’yi toptan başarısız ilan etmek, emperyalist propagandaya, ideolojiye teslim olmak anlamına gelir. SSCB’nin yanlışları ayrı bir konu. Ancak o deneyim dünyaya sosyalizmin bir ütopya olmadığını, reel olarak yapılabilir olduğunu gösterdi. En büyük başarısı da bence budur.

Hayatta öyle başlangıçlar vardır. Bir işe başlarsınız, zorlukları aşarsınız, epey yol alırsınız, bazı yanlışlar yaparsınız, yaptıklarınızı kaybedersiniz. Ama aslında kaybettiğiniz sadece bir başlangıçtır. Başka bir başlangıç, öncekinde elde etmiş olduğunuz deneyimlerin kazandırdığı özgüvenle daha sağlam yol almanızı sağlar. Kaybettiğiniz bir başlangıç, bu kez kazanacağınız başlangıcın (ya da başlangıçların) anahtarı olur. Nitekim, SSCB çöktüğünde, şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım Sovyet liderliğine muhalif yabancı bir komünist, “sadece bir başlangıç sona erdi” mealinde bir açıklama yapmıştı.

Bugünkü Çin’in geçmişte SSCB’nin maruz kalmış olduğuna benzer bir izolasyonist saldırı altında olduğu iddia edilemez. Var olduğu kadarıyla, devrimci, ilerici hareketleri de açıkça, somut olarak desteklediğini de söyleyemeyiz. İçeride ve dışarıda önerdiği, uyguladığı karma bir politika, neo-liberal iktisadın yürürlükteki olanaklarını da kullanmayı ihmal etmeyen Keynesçi bir iktisat politikasıdır. Bu bakımdan günümüzdeki kapitalist Çin ile sosyalist SSCB’yi kıyaslamak doğru değildir (Çin’in “piyasa sosyalizmi”iddiasının revizyonizm olduğuna daha önceki yazılarda bir çok kez değinmiştim).

Marksist-leninistlerin değerlendirme yaparlarken, bütün bu gerçekleri dikkate almaları beklenir. “Dün dündür” anlayışı bizim yöntemimiz olamaz. Tersine, ÇKP’nin dünü, bugün söylediklerine ikna olmamamız için karine oluşturuyor.

Bu arada, Çin’in sosyalist olmaması onun emperyalist olduğu anlamına gelmez. Sadece “Çin karakteristikleriyle” kapitalist olduğu anlamına gelir. Kapitalist olması da, sosyalist ya da emperyalist olamayacağı anlamına gelmez.

Evet doğrudur, sosyalistlerin asgari, azami programları olduğu gibi, sıkça ihmal edilen, bir geçiş programları da vardır. Bunu görmemek küçük-burjuva “acilci” bir tavır olur. Ancak, bu geçiş programı nerede başlıyor, nerede bitecek? Sosyalizme yöneleceği garanti mi? Sonra, atılan her kapitalist adımı “geçiş programı” olarak sunarsak, işin içinden çıkamayız. Üstelik üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin halen anlamlı ölçüde yürürlükte olduğu koşullarda.

NOTLAR:

(1) Önceki soğuk savaş döneminde, “kollektif emperyalizm” kavramı etrafında, emperyalist ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarının askıya alındığı, “Sovyet tehdidi” karşısında ortak bir anlayış birliğiyle hareket edildiği iddia ediliyordu. Bu doğru değildi. Emperyalizmin hegemonik boyutu ihmal edilmemelidir. 2.D.Savaşı’ndan çıkıldıktan sonra önemli ölçüde çökmüş Batı Avrupa’yı tekrar ayağa kaldırmak için Amerikan emperyalizmi siyasal hegemonik emelleriyle bağdaşan özel bir rol oynadı. Sovyet sistemi karşısında Avrupa’nın güvenliğinin sağlanmasının, ekonomik temellerinin yeniden, ama bu kez kendi çıkarları doğrultusunda, oluşturulmasının teminatı oldu. Mesela, NATO’nun, AB’nin temellerini attı. Marshall Yardımı adı altında, bugünkü hesaplamayla, ağırlıklı olarak Batı Avrupa’ya 320 milyar dolara yakın para yatırdı. Batı Avrupa ve Japonya’ya ABD ile ekonomik ilişkilerinde çok değerli ayrıcalıklar tanındı. Güvenlikleri de ABD tarafından üstlenildi. Savaş sonrası Atlantik sistemi bu şekilde oluşturuldu.

Yani bu koşullarda kendi içindeki çelişkilerini askıya almış bir “kollektif emperyalizm” den söz edilemezdi. Hegemonya tarafından boyunduruk altına alınma söz konusuydu. Batı Avrupa ülkeleri o koşullarda ancak vasallaşabilirlerdi. Öyle de oldu.

Bugün artık Batı Avrupa ve ABD arasındaki jeo-ekonomi-politik Atlantik sisteminin işleyişini çok daha net olarak görüyoruz. Savaş olasılığının güçlendiği koşullarda, Batı ve tabii sonra ona eklenen Doğu Avrupa’nın ne derecede uydulaştırılmış olduğu, mesela maruz kaldığı çok büyük ekonomik zararlara rağmen AB ülkeleri ve özellikle Almanya’nın teslim alınmış görünümlerinden anlaşılıyor. Japonya’nın durumu da farklı değil. Orada zaten ABD aleyhine düşünmeye dahi cesaret edemeyecek bir siyasal akıl yaratılmıştı.

Hiç kuşkusuz Avrupa, Japonya ve ABD’nin çıkarları arasında çelişkiler var. Olmaması mümkün değil. Ancak bu çelişkilerin siyaseten sorunsallaştırılması hegemonik güç tarafından engelleniyor. Gerektiğinde şiddete başvurulabileceğinin (mesela son olarak Alman-Rus boru hattının ABD tarafından vurulması örneğinde olduğu gibi) işaretleri gönderiliyor. Bu ülkelerin sadece dış güvenlik örgütleri değil, iç güvenlik yapıları da NATO ya da ABD’nin denetimindedir. Ekonomileri halen ABD’nin onlara açtığı alanda işlemektedir.

Yeni yükselen rakip kapitalist güçlerin bastırmasıyla bu Atlantik yapısı içinde siyasal çatlakların oluşmaması da olanaklı değildir. Zayıflayan ekonomik hegemonyasıyla ABD, şimdi bu savaş hali koşullarını canlı tutmak ihtiyacı duyuyor. Bu çatlaklar ya da olası yarılmalar derinleşme eğilimi gösterirse, savaş olasılığını güçlendirmek gibi bir rol oynayabilir. Bu arada, Türkiye’nin konumunu bu açıdan da düşünmek gerekir.