Darbe girişimini tartışanlar için bir kaç küçük uyarı

Medyada ve AKP kurmayları arasında son günlerde darbe girişimiyle ilgili olarak ABD’ye yönelik suçlamalar, manipülatif iddialar sık işitilmeye başlandı. Zaman geçtikçe, resmin biraz daha netleşmesiyle, bu suçlamaların, iddiaların da dozunun artacağını öngörebiliriz.

Bu darbe girişimi de öncekiler gibi, ABD, NATO ( Burada, AB ülkeleri, Israil, S.Arabistan gibi müttefiklerin de rollerinin, en azından onayının olduğu ihmal edilmemelidir) yönlendirmesi ya da yönetimi altında gerçekleştirilmiştir.

Bu saatten sonra girişimin arkasında olan güçler etrafında sürdürülecek bir tartışmanın AKP diktatörlüğü tarafından diktatörlüğün konsolidasyonu için istismar edilmek isteneceğinden kuşku duymamak gerekir. Malumu tekrar tekrar ilan etmek, AKP’nin değirmenine su taşımak anlamına gelecek bir kısır tartışmadan sol güçlerin kaçınması gerekir.

Bugün itibarıyla sol için verimli olacak tartışma,  bu darbe girişimini kimlerin önlemiş olduğu veya başarılı olmamasında kimlerin, hangi güçlerin rol almış olduklarıdır. Önleyici işlevleriyle, hangi iç ve dış güçler, hangi amaçla son anda devreye girmiştir? Darbelerin gerçekleştirilmesinde nasıl -artık pek “dış” sayılamayacak- güçlerin devrede olması gereklilikse, önlenmesinde de farklı çıkarlara ve/veya önceliklere sahip güçlerin devreye girmiş olması gerekir. Tıpkı terör gibi, suikastlar gibi, darbeler de jeo-ekonomi-politik bilek güreşinin görünümleridir.

Bu ikinci tartışma konusunun, Türkiye’nin ve AKP diktatörlüğünün bundan sonra evrileceği doğrultuyu tahmin etmek, buna göre siyasal tavır veya önlemler almak, olası devrimci direniş hattının taktiklerini öngörmek bakımdan  verimli sonuçları olacaktır. Böyle bir sorgulamanın AKP rejiminin olası hamleleriyle bağlantılı olarak yürütülmesi zarurettir.

Evet,  bu girişim (belki “şimdilik” dememiz gerekir) başarısız olmuştur. Ancak bu iş daha epey su kaldıracaktır. Taşların yerine oturması için farklı görünümler ve boyutlar içinde keskin siyasal hamleler, hatta yeni darbeler, karşı darbeler görülebilecektir. Yani ülke durulmayacaktır. Devrimci durumlar dalgası öngörülmelidir.

AKP ve diğer düzen güçlerinin gündemi belirleme kapasitesine teslim olmamak gerekir. Mutlaka bu güçlerin karşısına bir ağırlık koymak gerekir. Yani onların karşısına sağlam öngörülerle donanmış siyasetle çıkmak, olmuşa fazla takılmak yerine olmuşun etkileri altında olacağa dikkat kesilmek lazım. Bu da, uçukluk anlamında ideolojik değil, somut, gerçekçi bir konumlanışı ön gerektirir..

AKP’yi yalnızlaştırmak lazım

Bir çok tarihsel  faşizm deneyimi, sosyal demokratların, liberal demokratların eşsiz katkıları, hatta destekleriyle başarılı olabilmiştir. AKP-Cemaat diktatörlüğü de yükseliş devrinde, sosyal-demokratlardan (Mesela Baykal’ın katkılarını hatırlayalım), liberal demokratlardan, biraz daha sonra Kürt ulusalcılarından  paha biçilmez destekler   almıştı.

AKP diktatörlüğü, şimdi,  düşüş evresinde de, sosyal demokratlara, Perinçek çevresiyle ifade edilen Türk ulusalcılarına, “aldatılmış”, “yetmez ama evetçi” liberallere tutunmak gayretindedir. Bu büyük ahmaklığa izin vermemek gerekir.

Karşı darbe, ya da “altın vuruş”  hazırlıkları içindeki AKP diktatörlüğünü yalnızlaştırmak, böylece faşizan  yüzünü maskesiz olarak ortaya çıkartmak, gerici heveslerini kursağında bırakmak gerekir. Diğer düzen partileri ve güçleri şimdiye kadar şunu anlaşmış olmalıydılar: Artık AKP üzerinden düzeni oturtmaları  kabil değildir. Böyle bir beklenti içinde AKP’ye payanda olmak,  yol açacağı felaketlerin yanı sıra,  bu işbirlikçi oluşumlar adına, Türkiye halkları tarafından dışlanmak sonucunu da doğuracaktır.

Tıpkı Fethullahçı çete gibi onun çok yakın zamana kadar ortağı olmayı sürdürmüş AKP çetesinin de iktidarda kaldığı her saniye Türkiye halkları adına ziyandır. CHP derhal -daha şimdiden- AKP’nin gövde gösterisine dönüştürüleceği anlaşılan, hafta sonu yapılacak mitinge katılmayacağını ilan etmelidir. Bu mitingi iptal etmelidir. Hiç bir devrimci, ilerici, demokrat oluşum ve birey  bu mitinge katkı vermemelidir. Fiilen düşük olan AKP kafa kesen cihatçı çeteleriyle birlikte yalnız bırakılmalıdır.

AKP rejimi devrimci mücadeleyle yıkılabilir

Daha önce bir çok kez AKP rejiminin olağan siyasal yollarla gitmesinin pek mümkün görünmediğini söylemiştim. Bu sadece AKP rejiminin iç yapılanmasından hareketle yapılmış bir saptama değildi. Emperyalizmin vasalı AKP rejiminin emperyalistlerin bölgemizdeki doğrudan ya da dolaylı müdahalelerinde üstlendiği roller ile de alakalıydı.

Bugün bu tespit daha da güçlenmiştir. Düzen güçleri ya da burjuva devlet aklının gidişata müdahale, koşulları olağanlaştırma olasılığının az da olsa var olduğu söylenebilir. Ancak bunu, bu tahmin edilmesi mümkün olmayan, irrasyonel dinci anlayışa sahip özne ve yapıları kullanarak sürdürülebilir şekilde yapması olanaklı değildir. Bugün itibarıyla halen işbirlikçi büyük burjuvazi karşısında hareket, manevra yeteneğini yitirmiş olarak kırılgan bir görüntü veren Erdoğan, OHAL aracılığıyla bu hali kendi lehine değiştirmek isteyecektir.

Erdoğan şimdiye kadar sürekli olarak siyasal alanı kendi lehine daralttığı için kaçınılmaz olarak kendi hareket, esneme alanını da daraltmıştır. İçte de, dışta da. Hamle ve ittifak olanakları sınırlıdır ve bu olanakların esas olarak şiddet ve terörle tanımlanacağı da açıktır.

Devrimcilerin düzenle mücadelelerinde hiç bir hasım gücü küçümsememeleri, tersine ciddiye almaları gerekir. Aynı şekilde, kendi güçlerini de ne ihmal etmeleri ne abartmaları beklenir. Erdoğan, FETÖ’cü darbe girişiminin hemen sonrasında söz konusu girişimi, “Allahın lütfu” olarak gördüğünü beyan etmişti. Gelecek hamlesi için işaret vermişti yani. Erdoğan’ın lütuf olarak gördüğü şeyi, ben de devrimciler adına lütuf olarak görüyorum. Erdoğan, Türkiye devrimci solunu, ilerici, devrimci demokratları sıcak siyasal mücadelenin içine çekerek adeta yeniden yaratacaktır. Bundan kuşkum yok.

Devrim, devrimci iktidar salonlarda, servis tabağında sunulmuyor. Sokakta kavgayla, ateşlerden geçerek fethediliyor. Devrimciler kavga içinde kendilerini yeniden yaratırlarken devrimlerini de yaratıyorlar. Bunlar biliniyor. “Yandık, bittik, felaket” mızmızlanmaları devrimci tavrı değildir. Hiç şüphesiz şimdi hepimizin içinde büyük bir sıkıntı var. Bu anlaşılır bir şey. Ancak devrimci adına sıhhat işareti olan, bu sıkıntıdan iç patlamalarla gelen küçük-burjuva buhranları ve sonrasında teslimiyeti üretmek değil, dış patlamalarda ifadesini bulan kitlesel yaratıcı yıkım etkinliğine dahil olmaktır.

İlk olarak, mümkün olan en geniş devrimci, ilerici demokrat kesimlerin eylem birliği platformunu yaratmak gerekiyor. Bu platform örgütler düzeyinde oluşturulmalı, bitip tükenmek bilmeyen salon tartışmalarıyla vakit kaybetmemelidir. Çok sade, detaylarla boğulmamış,  çok net tanımlanmış, pratik, yapılabilir hedefler, asgari müşterekler etrafında hareket yeteneği yüksek bir eylem platformuna ihtiyaç var.  Mücadelenin alacağı seyir içinde, bu platformun daha öte siyasal ittifak biçimlerine doğru evrilmesi elbette olanaklı olabilir. Ancak daha başlangıçta bu olanakları zorlamak doğru olmayacaktır. Yani bu kadarını da yapamayacak mıyız?

Emperyalizmi düşman merkez haline getirmeyen devrimci, ilerici sol, demokrat siyaset olmaz. Bugün “FETÖ mü, AKP mi” sorunsalı etrafında bir sol tartışma içinde girmek kabul edilemez. Bütün bu tür akıl tutulmaları esas olarak emperyalizmi baş düşman odak olarak tespit etmeyen  yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır. Değerlendirmeyi, emperyalizmi merkeze koyarak yapmak lazım. Ancak buna göre, dost, düşman, müttefik, olası müttefik değerlendirmeleri yapmak sağlıklı olacaktır. Şunu da unutmayalım, emperyalizmde oyun da, sağı, solu, ortasıyla oyuncu da çoktur.

Türkiye’de bir darbenin başarılı olduğunu nasıl anlarız?

Yukarıdaki sorunun yanıtı, “solcuları, devrimcileri kırıp geçirmişse” olacaktır. FETÖ darbesi bu bakımdan başarısız olmuş, sırasını bekleyen olası Erdoğan darbesininse, kaçınılmaz olarak sol, ilerici kesimleri hedef alacağı açıktır. Yani bu aşamada olası bir darbe solu hedef almadan başarıya ulaşamaz.

Ülkemizde cereyan etmiş daha önceki bütün başarılı darbeler, hedef aldıkları iktidarların yanlış, kötü icraatlarını gerekçe göstererek harekete geçmişlerdir. Ancak cuntaları hakimiyeti sağlayınca ilk iş olarak iktidardan devirdikleri siyasi anlayışı, onun liderlerini saf dışı ederek sahiplenip, sürdürmüşlerdir. Bu 27 Mayıs’ta da böyle olmuştur. O darbe sonrası kurdurulmuş bütün hükümetler Bayar ve Menderes’siz DP hükümetleriydi.

12 Mart’ın hükümetleri, Demirel’in belli bir ölçüde pasifize edilmiş olduğu AP hükümetleri olarak görülebilir. Türk-İslamcı 12 Eylül darbesinin hükümetleri, liderleri yasaklanmış, ama “fikirleri iktidarda” Türk-İslamcı MC hükümetleriydi. Özal gökten inmemişti.

27 Mayıs öncesinde, ilerici-demokrat, kısmen sol eğilimli sokak muhalefeti ön almış olduğu için darbe sonrası o kesimlere geçici tavizler verilmesi kaçınılmazdı. Ancak çok geçmeden, bu kesimlerin ordudaki uzantılarından başlanarak verilenlerin misliyle geri alınması süreci başlatılmıştı.

12 Mart ve 12 Eylül deneyimlerindeyse, zaten ilk hedef sol, ilerici kesimlerdi. Şimdi gelmesi kuvvetle muhtemel karşı darbe de, hiç kuşkusuz, öncelikli  olarak, sol, ilerici halk muhalefetini hedef alacaktır. Bu muhalefeti ezmeden başarılı sayılması, ya da amacının hasıl olması mümkün olmayacaktır. Hatta bunu temin etmek adına, ruh ikizleri olan “15 Temmuz darbecileri” nin aktif bakiyeleriyle, açık ya da örtük, şu ya da bu form altında, işbirliği yapmaktan da kaçınmayacaklar. Çünkü onlar düzendir. Düzeni sürdürmek için her yol mübahtır.

Tayyip’in “Altın vuruşu” nu beklerken

16 Temmuz kalkışması sonrasında TC devleti fiili bir durum yaratılarak tasfiye edilmeye başlanmıştır. Devletin içi daha önceden hazırlandığı anlaşılan bir plana göre boşaltılıyor. TSK, tam anlamıyla, çökmüştür. Örgütsel yapısı fiilen, reel olarak işlemez hale gelmiştir.

Giderek  üniversiteler, eğitim kurumları, yargı kurumları, medya organlarının aralarında bulunduğu en dinamik ya da stratejik kurumların da,TSK gibi, önce fiilen sonra da hukuken tasfiye edilmek istendiği görülüyor.

Bir devrimci sol önderliğin iktidarı alabilmesi, en azından fiili iktidar odağı haline gelebilmesi için uygun bir ortam var. Ancak böyle bir önderlik yok. Oluyor böyle şeyler.

Türkiye buraya her şeyden önce ta baştan devrimci ufku sınırlı kurucu kadroların yanlışlarıyla döşedikleri yoldan geçerek geldi. Kurucu kadroların iki patolojik saplantısı, “komünizm” ve “Kürt sorunu”, somut politik ifadesini, onların emperyalizme teslim olmalarında, kendi devletlerine tampon işlevi yüklemelerinde buldu. Türk devletinin gericiliğinin iki temel kaynağı, Kürt sorununda kararlıkla izledikleri anti-demokratik, inkar edici politikalar ve emperyalistlere yaltaklanmak ve bu sayede menfaat temin etmek adına anti-komünist, anti-sol konumları her alanda takviye etmekti.

Genç solcu bedenleri, cesetleri üzerinde tepinmek onlar için vatanseverliğin olmazsa olmaz egzersizi, devlette liyakatın, sürdürülebilir kariyerin olmazsa olmaz kuralıydı. “Vatanı kökü dışarıda solculardan korumak” adına, kökü dışarıda emperyalistlerle işbirliği yapmaktan gurur duydular. Yetmedi, arkaik ideolojileri teşvik edip imal ettikleri arkaik “Türkçü- İslamcı” ürünleri solcuların üzerine saldılar. Ülkeyi bir uçtan diğerine yeşil kuşakla sardılar, bugün bu eğilimi, tutarlı bir şekilde,  cihatçılarla müttefik olacak kadar geliştirdiler. Kafa kesenlerle ittifak, bugün kendi kafalarının o cihatçılar tarafından kesilmesiyle sonuçlandı.

Emekçi, üretici sınıfın gönencini değil, kendi yaratıkları olan bir avuç asalak sermayedarın çıkarlarının takipçisi olmayı görev bildiler, sonra da onların topladıkları parsadan önlerine attıkları parçalarla beslenmeyi onur saydılar. Fethullah’ı, Tayyip’i  onlar yarattılar. Tabutlarına son çiviyi çaksınlar diye.

Gidişata bakılırsa, Tayyip “altın vuruş” için çok gecikmeyecek. Kimbilir, yarın belki yarından da yakın… Solun, solcuların hazırlıklı olmasında fayda var.

Erdoğan devam edebilir mi?

Burjuva TC devleti mevcut veya olası herhangi bir form altında Erdoğan yönetiminde sürdürülemez. Yani artık Erdoğan’la gitmeyeceği görülmektedir. Elbette Erdoğan gücünü tahkim etmek, iktidarını en anti-demokratik yöntem ve araçlarla pekiştirmek adına hamleler yapacaktır. Bunda belli bir süre başarılı da olabilir, ancak sürdüremez.

Erdoğan, bundan sonra da, hem içerideki hem dışarıdaki olası dayanakları bakımından tahmin edilebilir, güvenilir bir siyasal figür değildir.

FETÖ denilen örgütün  bir CIA karargahı ya da o karargaha bağlı bir örgüt olduğu tahmin ediliyordu. Merkezinin Pensilvanya’da değil, Ankara’da olduğu da ortaya çıkmıştır. Bu örgütü sadece dinsel referanslarla tanımlamaya çalışmak ahmaklık olur. Dinsel görünümlü, uluslararası siyasal ve parasal bağlantıları olan  bir “kontra” örgüttür. Derin bir NATO örgütüdür.

Son darbe girişimi hakkında bilgilerimiz henüz yetersizdir. Ancak bunun NATO, CIA gibi örgütlerin bilgisi dışında gerçekleştirilmiş olması mümkün değildir. Ne kadar işin içindeler bilemeyiz. Öte yandan, bu yapıların bizatihi yekpare olmadığını da kabul etmek gerekir. Bunların kendi içlerinde, farklı siyasal öncelikleri olan  oligarşik klikler olduğunu daha önceki yazılarda bir kaç kez belirtmiştim. Hatta bundan üç beş yıl önce eski CIA başkanı general Petraeus’un evlilik dışı bir gönül ilişkisi gerekçesiyle Obama tarafından görevden alınmış olmasını, onun liderliğinde Obama’ya karşı yürütülen bir saray darbesiyle bağlantılandıran iddiaları aktarmıştım.

Burjuva devletini yekpare bir bütün olarak görmek doğru değil. Gelişmiş burjuva devlet yapıları içinde bir çok görünümüyle oligarşik gruplaşmalara referans veren ulus-ötesi veya uluslararası burjuva sınıf fraksiyonlarının mücadelesi üzerine daha fazla odaklanmak gerekir. Özellikle gelişmiş burjuva devlet yapıları içinde farklı sınıflar arasındaki mücadeleden çok burjuvazinin söz konusu ulus-ötesi fraksiyonel görünümleri arasındaki mücadeleye odaklanmak bu devletin kavranabilmesi bakımından daha doğru olacaktır. Bu özellikle de bugünkü neo-liberal koşullarda bir gereklilik olarak görünüyor.

ABD’de bir seçim olacak. Uluslararası finans sermayesinin ağırlıklı bir kesiminin bu seçimi H.Clinton’ın kazanmasını istediği anlaşılıyor. Trump’ın arkasında duran sermaye gruplarının nispeten ulusal ve  geleneksel izolasyonist  çevreler olduğu izlenimi ediniliyor. ABD medyasından izlenebildiği kadarıyla, Cumhuriyetçi Parti’nin liberal ve liberten kanadı da önümüzdeki seçimlerde Clinton’ı destekleyecektir. Buna mukabil, genellikle Demokrat Parti’yi destekleyen iç bölgelerdeki çoğu emekçi kent küçük-burjuvazisinin Trump’ı destekleyebileceği tahmin edilmektedir. Son zamanlarda Afrika kökenli Amerikalılara karşı artan devlet terörünü de bu mücadele ekseninde değerlendirmek meşrudur. Bu arada, Trump’ın olası bir seçim zaferi, Avrupa’daki, Le Pen, Grillo gibi,  sağ popülist politik figürlerin iktidar yolunda önlerini açabilir.

Bir başka durum ABD ve diğer emperyalist ülkeler, özellikle kıta Avrupa’sındaki emperyalist ülkeler arasındaki çekişmedir. Bilindiği gibi, Brexit sonrası kağıtların yeniden karılması söz konusudur. Ancak buradan bu emperyalist güçlerin hemen birbirlerine düşecekleri sonucunu çıkarmamak gerekir. ABD, bir emperyalist proje olarak yaratılmasında baş rolü oynadığı, AB’yi kendisine daha bağımlı hale getirmek istiyor. Bu malum.  Bunun için sadece siyasal değil, finansal araçları da kullanıyor. Mesela, Yunan krizinin böyle bir boyutunun olduğunu ihmal etmemek gerekir. ABD, doların itibarını korumak için avroyu itibarsızlaştırma ihtiyacı duyuyordu. Her ihtimale karşın ABD, Doğu Avrupa’daki varlığını ve ağırlığını NATO üzerinden arttırıyor, tahkim ediyor. Brexit’e ABD’nin ilk tepkisi, Avrupa’nın doğusundaki gücünü takviye etmek olacaktır.

Bu arada, Britanya Krallığı’nın da Brexit sonrası ilk hamlesi Çin ile çok yönlü, çok kapsamlı tarihsel bir işbirliği antlaşması imzalamak olmuştur. Avrupa ve Avrasya jeo-politiği bakımından çok önemli etki ve sonuçları olacak bir antlaşmadır. Böyle bir antlaşmanın hazırlıkları Brexit’ten epey önce hazırlanmış olmalıdır. ABD, AB ve Britanya arasındaki jeo-ekonomi-politik bilek güreşi sürerken, İskoçya ve K.İrlanda gibi bileşenlerin ayrılığı muhtemelen tekrar gündeme gelecektir. Olası bir ayrışma halinde, bu ülkelerin İngiltere karşısında, AB dışında kalarak bağımsızlıklarını sürdürmeleri pek mümkün görünmemektedir.

Hatta biraz ileride, Rusya ile artacak gerilime koşut olarak AB içinde, özellikle Batı ve Doğu kanatları arasında,  şimdikinden daha derin siyasal ayrışma veya saflaşmaların ortaya çıkabileceği öngörülebilir. Hatta bir önceki soğuk savaş esnasında görülenle kıyaslanabilir,  Çin ve Rusya’yı düşmanlaştırma politikası bu kez İngiltere önderliğinde yürütülebilir. Tabii bütün bunları Rusya’ya karşı başlatılmış ve  bir sıcak savaşa dönüşme potansiyeli önceki soğuk savaşlara nispetle daha yüksek görünen “yeni” soğuk-savaşı dikkate alarak değerlendirmek gerekir.  Bir de, bunun tamamlanmamış, dinamik bir süreç olduğunu unutmayalım.

Öte yandan, Orta Doğu’daki gelişmeler,  Suriye’de, Irak’ta tamamen Türkiye’nin aleyhine dönmüştür. Türkiye’nin bu sorun başlıklarında gölge etmemesi arzulanmaktadır. Türkiye dışlanmıştır. Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye’nin güvenliği, TC devletinin bekası bakımdan büyük bir tehdit içermektedir.

Şimdi darbe girişimine geri dönersek, bu girişimin sadece TC devleti içindeki Erdoğan’dan yana güçler tarafından değil, Batılı müttefikler, İsrail, S.Arabistan, hatta Rusya tarafından da beklenmekte olduğu söylenebilir. Kim ne kadar dahil olmuştur bilemeyiz ama dış bağlantısı olmayan bir darbe girişimi olamaz. Hatta darbe şart değil, herhangi bir önemli siyasal hamle için de aynısını söylemek mümkündür.

Türkiye gibi çok önemli bir üye ülkedeki darbe esnasında, NATO kampındaki sessizlik, bekleyiş, sonrasında, pek kararlı olmadığı hissedilen protestolar, en son, Erdoğan’ın da darbecilerden farklı olmadığı, hatta onları teşvik etmiş olabileceğine dair açıklamalar, “hukuk devleti” uyarıları, Erdoğan’ı hedef alan örtülü şantaj ve tehditler, Erdoğan’ın işinin zor olacağının işaretleridir. İkili ilişkiler tarihinde ilk defa bir ABD dış bakanı, ya da bu kadar üst seviyede bir ABD’li devlet görevlisi de diyebiliriz, Türkiye’nin NATO’dan ayrılabileceğini söylemiştir. Bunu da, darbe girişiminin başarısızlığı anlaşıldıktan sonra telaffuz etmiştir.

Bunlar da yetmemiştir, Erdoğan’ı hedef alacağı açık olan Wikileaks belgeleriyle ilgili bir hamle yapılmıştır. Uluslararası finans kuruluşlarının da Erdoğan yönetimine karşı harekete geçebilecekleri ima edilmektedir. Yani Batı’da, Erdoğan figürüyle bu şartlarda devam etmeme iradesi ortaya çıkmıştır. Erdoğan’ın olası anti-demokratik hamleleri konusunda uyarılar duyulmaktadır. En azından, şimdilik onun darbe girişimi sonrasındaki eylem alanı daraltılmaya çalışılmaktadır.

Darbenin başarısızlık nedenlerini henüz  bilemiyoruz. Ancak şurası da açıktır, bir takım iç ve dış güçler Erdoğan’ı ipten almışlardır. Bugün  darbe girişimi sonrasında Türkiye’nin izleyeceği yolun anlaşılabilmesi bakımından tartışılması gereken,  bu girişimin arkasında hangi güçlerin olduğu değil, önlemesinde hangi güçlerin rol oynamış olduğudur.

Darbenin başarısız olmasında 1.Ordu Komutanı’nın kilit bir rol oynamış olabileceğini düşünüyorum. Ancak onun bunu kendi başına yapmış olması mümkün değildir. 1.Ordu, son 40 küsur yıldan beri işbirlikçi büyük İstanbul sermayesiyle bağlantılıdır (Aydın Doğan medyasının darbe esnasında hükümetten yanan tavır alması tesadüf değil) . Sanıyorum, son anda bir burjuva devlet refleksi ya da aklı devreye girmiştir. Batı sermaye gruplarıyla bir görüş ayrılığı ne kadar söz konusudur, kestirmek şimdilik zor. Ancak Kürt sorunu, Suriye’deki gelişmeler, Rusya sorununda yaşanan ekonomik zararlar gibi  başlıklar, öncelikler böyle bir refleks de etken olmuş olabilir.

Erdoğan’ın şu ya bu form altında iktidarını tahkim etmeye yönelik olası adımları, iyice daralmış hareket alanını genişletme gayreti Türkiye sermayesinin emperyalizme bağımlılık çerçevesi içinde ne kadar mümkün olabilir, ne kadar sürdürülebilir?

Bence bir “Avrasya” hamlesi bu koşullarda olanaklı değildir. Erdoğan’ın şantajı olmaktan öte  bir anlamı yoktur. Bu uluslararası bağlamı içindeki mevcut burjuva devlet yapısı içinde pratik, yapılabilir de değildir. Erdoğan’ın olası Brumaire darbesi, ancak emperyalizmle onların ihtiyaçlarına göre yeni bir sözleşme şartlarında sürdürülebilirdir. Tabii Türkiye’deki muhalif halk kitlelerinin dinamizmini hiç bir şekilde ihmal etmiyorum.

Kısacası  Erdoğan, Taksim’e kışla, cami teraneleriyle işleri çeviremez. Erdoğan’ın bütün örgütsüzlüğüne rağmen “Haziran halkı” gibi militan, devletle dahi onun içinden hiç destek görmeden savaşımı göze alabilecek bir kitlesi yoktur. “Hazır kıtaları” vardır. “Taşıma adamları”, yoklamayla meydanlara çağrılan memur kadroları, cihatçı lejyonerleri vardır. Bunların neden olabilecekleri şiddeti ihmal etmiyorum ama şiddet tek başına bir anlam ifade etmez. İstenen bir sonucu elde etmeye yetmez. Bu tespite en canlı destek, mesela, Kürdistan coğrafyasındaki mücadelede bulunabilir.

Erdoğan 14 yıldır iktidardadır, aşınmış bir figürüdür.  Burjuvazi kural olarak yeni işlerini yeni figürlere, yeni kadrolara yaptırır. “Ergenekon bitti, demokrasi verelim” hamlesini, (geçmişte “Ergenekoncu” olarak itham etmiş olduğu çevrelere da dayanarak)  “demokrasi bitti “milli irade”  verelim” hamlesiyle ikame edip “yeni” yoluna devam etmesi çok zor görünüyor. Deneyecektir, ya da denemek isteyecektir elbette, ama iktidarı tutması ancak emperyalizme tam bir teslim antlaşmasıyla mümkün olabilecektir. Bunu söylerken, emperyalistler açısından,  böyle bir antlaşmada  Erdoğan’ın  güven duyulabilecek bir taraf olmadığını da belirtmek gerekir.

Bu darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ın hareket alanının reel olarak genişlemiş olduğu iddiasına katılmadığımı belirtmek isterim. Emperyalistlerin yatağına girildiğinde, kuralı hizmetkarlar değil, efendiler koyarlar. Onun arzu ve fantazilerine uygun hareket ettiğiniz ölçüde bu işlevinizi sürdürebilirsiniz. Bugün için Erdoğan geçen Cuma gününe göre daha kırılgandır.

Emperyalistlerin işgalci Suriye politikası iflas edinceye kadar, emperyalistlere gözü kara şekilde hizmet eden Erdoğan, bu sayede, İstanbul burjuvazisi karşısında göreli bir özerklik içinde hareket edebiliyordu. Bugün için bu olanağını reel olarak yitirmiştir. Tekrar kazanmak için oyunlar deneyecektir, ancak başarılı olma olasılığı zayıftır. Unutulmasın ki, Erdoğan himayesinde palazlanmış “AKP sermayesi” de kısmen işbirlikçi İstanbul büyük sermayesine entegre olmuştur.

“Devletin bekası”

Egemen devlet aklının  görüş açısından bakıldığında,  TC devletinin bekası hem bu cemaatçi kliğin hem de Tayyip Erdoğan ekibinin tasfiyesiyle mümkün olabilir. Yani söz konusu görüş açısından hareket edersek, TC devletinin dağılmadan, parçalanmadan sürmesi, yeniden tadilatı için bu ikili tasfiye ön koşuldur. Başka bir ifadeyle, burjuva devletin devamı için de bu ikilinin feda edilmesi gerekiyor.

Erdoğan kendi sokağını hareketlendirerek, kendi bürokrasisini yeniden dizayn ederek, düzen muhalefetini “demokrasi”, “milli irade”  teraneleriyle kendi yanında hizaya getirerek altın vuruşu yapmak istiyor. Devlet aklını temsil eden “derin” güçler (ki emperyalizm işbirlikçisi olduklarından şüphe duymamak gerekir) bu hali, sokağı daha fazla provoke ederek  kontrolden çıkarmaya çalışıyorlar. Erdoğan’ın kendi ikbali için gerekli gördüğü güruh, onun tasfiye edilmesini kolaylaştıran bir araç haline gelebilir. Aynı şey, yeniden dizayn etmeye çalışacağı kadrolar için de pekala söylenebilir.

Türkiye’nin böyle devam etmesi mümkün değil. Yarın, hatta bir kaç saat içinde neler olacağını artık kestirmek mümkün değildir. Erdoğan’a tasfiye ettirilen cemaatçiler gibi, pek yakında, hatta her an,  Erdoğan da tasfiye edilebilir. Kuraldır, elinde devlet yıkanı yıkarlar. Bitirirler. Sınıfsal kompozisyonu ne olursa olsun,  her tür devlet için bu gerçek adeta bir yasa gibi işler.

Türkiye’nin dağılması, şu an hem bölge ülkeleri hem de emperyalist güçler için pek arzulanacak bir hal değildir. Bu koşullarda, egemen ya da “derin” güçlerin bu duruma sürüklenişi önlemek adına harekete geçmiş olmaları beklenir.

NOT:

Medyadan izleyebildiğim kadarıyla bu darbe girişiminin başladığı zamandan şimdiye kadar Türkiye Kürdistan’ında PKK’nin, herhangi bir eylemsizlik duyurusu yapılmamış olmasına rağmen bir silahlı eylemi olmamıştır. Eğer bu bilgi doğruysa, dikkat çekici bir durumdur. Bu hali, sadece Kürt siyasetinin ABD tarafından şu ya da bu ölçüde kontrol ediliyor olmasıyla izah etmek doğru olmaz.  Benim tahminim, Kürt siyaseti, en azından bir tarafıyla, hem Türkiye’nin kontrolsüz bir şekilde dağılmasının kendi siyasal hedefleri açısından elverişli olmayan koşulların ortaya çıkmasına neden olacağını hesap etmektedir. Hem de,  yine en azından, belli bir ölçüde, bu darbeye bir tarafından iliştirilmiştir. Kürt siyasetinin de yekpare bir yapı olmadığını dikkate almak gerekir.

DARBE

“Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor” *

” Bugün toplum, kendi başlangıç noktasına geri dönmüş görünüyor. Öyleyse, şu andan itibaren kendisine bir devrimci başlangıç noktası yaratmak, yani ciddi bir toplumsal devrime yol açabilecek somut durumu, ilişkileri, koşulları yaratmak zorundadır” **

Son darbe girişiminin danışıklı olduğu iddiaları geçersizdir. Bunun Cemaat’le bağlantılı askeri ve sivil güçlerin ön almış olduğu bir hareket olduğu da, Erdoğan’a muhalif emekli subayların, muhalif gazetecilerin  beyanlarıyla teyit ediliyor. Sonra,  işin içinde Cemaat’le bağlantılı bir kısım polis gücü de var. Ancak bu iddialar ne kadar geçerlidir, katılanların hepsi Cemaatçi midir henüz bilmiyoruz.

Evet, bu girişim danışıklı değildir ama hükümetin ya da devletin AKP kontrolündeki kanadının bu darbe girişimini beklediği ve hatta kısa bir süre öncesinde bu girişimden haberdar olduğu anlaşılmaktadır.

Darbe haberi sonrası, olup biteni görmek amacıyla gittiğim, İstanbul Vilayet binası, civardaki diğer kamu binalarında, Taksim gibi önemli bir meydanda bulunan cılız asker varlığı ve bu askerlerin hal ve hareketleri hemen aklıma “danışıklılık” olasılığını getirmişti. Düşününüz ki, Taksim’de benim bulunduğum sıralarda iki cemse ve toplam 10-15 civarında asker vardı. Vilayet binası gibi, hayati öneme sahip bir yerde sadece bir cemse ve 7-8 asker görülebiliyordu. Divanyolu boyunca tek bir asker ve askeri araç dahi yoktu. Bir çok ana artelin durumu da farksızdı.

Askerler, sadece neler olduğu sorulduğu vakit, “TSK yönetime el koydu, evinize gidiniz, sokağa çıkma yasağı var” diyorlardı. Yani hiç bilindik darbelere benzemeyen bir darbeyle karşı karşıya idik.

Bir de, henüz darbe haberi çıkmadan 2-3 saat öncesinden bir çok yerde güvenlik için konumlanmış polisler bulundukları yerleri terk etmeye başlamışlardı. Yani poliste darbe öncesinde gözle görülür bir hareketlilik dikkati çekiyordu.   Mesela, Vilayet binasının bulunduğu yerde, darbe girişiminden saatler önce  dahi hiç polis görünmüyordu. Sadece bariyer olarak kullanılan taş saksılar takviye edilmişti.

Buradan danışıklılık değil, darbecilerin hazırlıksızlığı sonucunu çıkarmak daha doğru olabilir. Medyada, bu girişimin son askeri tasfiyeler dolayısıyla öne alınmış olma ihtimalinden söz ediliyor. Erdoğan ilk açıklamasında, girişimin gerçekleştiği gün askeriyede olağan dışı bir hareketliliği gözlemlemiş olduklarını ifade etmişti.

Muhtemelen darbeciler de bu durumu fark ettiler, belki paniklediler, erken harekete geçtiler. Yani program dışı gelişmeler olmadan böyle dağınık bir darbe girişimi izah edilemez. Belki son anda kararsızlıklar, müttefik kuvvetler arasında darbecileri satanlar oldu. Bilemiyoruz. Kimbilir, kuvvet komutanları hatta genelkurmay düzeyinde katılımcıları olan bir darbe girişimi olarak dahi planlanmış olabilir. Satışlar, ihanetler bu tür girişimlerde sık rastlanan vak’adan. Mesela şimdi aklıma 9 Mart 1971 girişimi geliyor.

Yine medyadan öğrendiğimize göre en az 40 civarında generalin iştirak etmiş olduğu bir girişimden söz ediliyor. Bu sayıda generalin dahil olduğu bir darbenin emir-komuta zinciri dışında planlanmış olması mümkün müdür, bilmiyorum. Sonra, bu kadar üst düzeyde subayın artık Türkiye’de emir-komuta zinciri dışında darbe yapmanın pek mümkün olamayacağını bilmeleri beklenir. Her neyse, son anda beklenmedik bir gelişmenin olduğu ve planlanandan farklı bir seyrin gerçekleşmiş olduğunu tahmin edebiliriz.

Öte yandan, bu seyirden hareketle, darbenin aslında devlet içinde belli nokta operasyonları hedeflemiş olduğu da  iddia edilebilir. En başta hükümete destek olabilecek belli güvenlik kurumlarının etkisizleştirilmesi düşünülmüş olabilir.  Sokak bu yüzden önemsenmemiş olabilir. Yani darbecilerin yukarıdan ve doğrudan nokta vuruşlarla siyasal iktidarı almayı planladıkları izlenimi ediniliyor. Darbeden önce, önceki örneklerde olduğu gibi, sermaye sınıfından, devletin dış bağlantılarından ve tabii sokaktan gelen, bir meşruiyet arayışı olmamıştır. Sokaktan gelmediği açık. Ancak öbürleriyle nasıl bir temasları olmuştur henüz bilemiyoruz.

Fakat şurası da açıktır, bu girişimi ne sokaktaki AKP kalabalığı ne de AKP’nin polis gücü önlemiştir. Hepsinden önce darbeciler kendi kendilerini engellemişler, devlet ve silahlı kuvvetler içinde bekledikleri desteği bulamamışlardır. Muhtemelen bu hali gören NATO da girişime destek vermemiştir.

Yeri gelmişken, bir çok yerde sokaktaki gösterici kitleyi izleme olanağı buldum. Görebildiğim kadarıyla, bunların hemen hepsi, cihatçı takviyesi almış,  bilindik AKP kitlesiydi. Bunun altını çizmek isterim. Kısa sürede organize edilmişler, belediye otobüsleriyle geç saatlerde dahi gösteri alanlarına taşınmakta idiler. Cami, polis, belediyeler birlikte hükümetten ve Erdoğan’dan ilk çağrılar geldikten sonra organize hareket  etme olanağı buldular.

Son olarak, bu girişim bize  Erdoğan’ın iktidarının da, bütün dayanaklarına rağmen, kırılgan olduğunu göstermiştir. Bu halin kendi kitlesinin ona olan imanında yara açmaması kabil değildir. Sonraki performansı ne olursa olsun, Tayyip karizmayı çizdirmiştir. Devletteki bu iç savaş hali durulmayacaktır. Devlet bürokrasisini yeniden dizayn etme girişimleri kırılganlığı daha da arttıracaktır. Uzun süreceğini tahmin edebileceğimiz bir istikrarsızlık hali sürekli derinlik kazanıyor. Erdoğan’ın hiç bir sözünün, hiç bir antlaşmasının, vaadinin arkasına duramayacağı açıktır.  Artık günü kurtarmaya çalışmaktadır. Bu yolda her şeyi, herkesi kullanmaya çalışacağı, kullanım süresi dolanları, hep yaptığı gibi,  bir yana atmaya devam edeceği açıktır. Başkanlığı halinde de bu durumun kolay kolay değişebileceğine ihtimal vermiyorum. Bunu, ilerici demokratik halk muhalefetinin henüz dağınık olduğu şartlarda söylediğimin de farkındayım.

* Karl Marx, L.Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Sol Yayınları, 1976, s. 17 çev. Sevim Belli

** Karl Marx, a.g.e ; s.17-18 (Çevirideki ifadeye biraz müdahale ettim). Marx, bu satırları, L. Bonaparte’ın, 1848 Devrimi’yle kurulmuş Cumhuriyeti ilga ederek imparatorluğu (monarşiyi) kurma gayesi güden 1851 Aralık Darbesi’yle ilgili olarak yazıyor.

Erdoğan’ın “18 Brumaire” i mi?

Bonapartizm, Marx tarafından atfedilen sınıfsal anlamı bağlamında gayet özel ve hayli özgün bir olguyu ifade ediyor. Bu bakımdan sorunlu bir kavram, bu anlamıyla zamanımızın burjuva siyasal düzenlerinin analiz edilmesinde pek kullanışlı olmayan bir kavramdır. Özellikle faşizm olgusunun yerine ikame edildiği durumlarda çarpıtma işlevi görebiliyor. Gelgelelim biçimsel olarak, demokratik olmayan  bir siyaset aracı veya tekniği anlamında halen kullanışlı bir kavram. Bu da yadsınamaz.

Karl Marx’ın ünlü yapıtı L.Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, bu dar teknik anlamıyla, özellikle son üç yıldan beri, Türkiye’nin siyasal mevcut durumunu izah etmekte işlevsel olabilecek bir öneme sahiptir. Kitap en baştan itibaren dikkatlice okunursa, yedi bölüm halinde ve başlangıcından itibaren giderek temposu artan bir şekilde aktarılan olaylar ve Türkiye’nin durumu arasında çarpıcı biçimsel benzerlikler saptamak mümkündür. Tabii ben aynı şeyleri, diyelim, 30 yıl ya da 20 yıl önceki okumalarım esnasında iddia edemezdim. Bunun da altını çizmek isterim.

Erdoğan’a karşı kendisi gibi gerici ve amerikancı olan, düne kadar ortaklık yapmış olduğu, devlet güçleri tarafından bir darbe girişiminde bulunuldu. Başarısız oldu. Bu saatten sonra önemli olan, Erdoğan’ın bu durumdan nasıl bir vazife çıkaracağıdır. Marx’ın yapıtını tam da bu noktada ilgili bulduğumu belirtmek isterim. Erdoğan zaten mevcut anayasayı tanımadığını belirterek fiilen bir darbe gerçekleştirmişti. Bu şimdiki girişim sayesinde bu fiili hali meşrulaştırmak isteyecektir. Bundan kuşku duymamak gerekir.

Şimdi sürekli her olanaklı kanalı kullanarak küçük-burjuva köylü (Şehirlere göçmüş emekçi kitleler de hemen köylü geçmişlerinden kurtulamıyorlar. Koşullara göre dönüşümleri biraz zaman alıyor. Bu bakımdan onları da ideolojik konumları itibarıyla işçi sınıfından saymak sorunlar yaratabilir), dükkancı ve tabii lumpen kesimlere çağrılar yaparak kafasındaki planı gerçekleştirmek isteyecektir.

Büyük camilerde dahi neredeyse her yarım saatte bir sela veriliyor. Çağrılar yapılıyor. Söz konusu kitleler sokakta tutulmak isteniyor. Bu kesimlerin eklektik ve kaygan ideolojik yapıları içinde din, militarizm, milliyetçilik asli bileşenlerdir. Bunu biliyoruz.

Bu arada, Erdoğan’ın  kendisine bağlı olduğu anlaşılan askeri güçler de İstanbul ve Ankara’ya getiriliyor. Biraz ileride bütün bu toplumsal ve yeniden dizayn ettiği askeri, sivil bürokratik güçleri kendi hedefleri doğrultusunda harekete geçirerek fiili hali yasallaştırmaya çalışacak, bu doğrultuda, parlamento muhalefetini dize getirerek, çeşitli demokratik lafazanlıklarla onların da onayını almak isteyecektir. Yani parlamentoyu kendisine uyruklaştırarak, fiilen işlevsiz kılmayı hedefleyecektir.

Ben Marx’ı okuyarak olanaklılığı tartışılmayacak bir gerçeklikten söz ediyorum. Güçlü bir olasılığın altını çiziyorum. Böylece henüz sessizliğini koruyan sol kamuoyunu uyarmak istiyorum.

Türkiye sürükleniyor

Türkiye, en erken siyasal sonucu itibarıyla, 2007 seçimleri öncesindeki “e-muhtıra” ya benzeyecek bir darbe girişimi yaşadı. Bu darbe girişimini hangi güçler, ne için yapmış olursa olsunlar, siyasal sonuçları itibarıyla, AKP rejimine ve Erdoğan’a yeni bir hayat öpücüğü vermişlerdir. Tabii bu kısa vadedeki sonucu olabilir. Kısa vade, çünkü artık Türkiye ile ilgili orta vadeli siyasal tahminler dahi yapmak kolay değildir. Şurası açıktır, Türkiye devleti ve Türkiye toplumu olağan yollarla rayına oturtulamayacak şekilde bölünmüş olduğu halde olaylar içinde süreklenip gitmektedir. Bölgesinin en güvensiz, en istikrarsız, en kırılgan ülkelerinden birisidir. Dün geceki girişim bu fotografı açıkça gözler önüne sermiştir.

Girişim esnasındaki açıklamalara bakılarak, böyle bir girişimin yapılacağından AKP yönetimindeki devlet kanadının biraz önceden haberinin olduğu anlaşılmaktadır. Herhalde TSK’daki son günlerde hızlanan tasfiyeler bu tür bir girişimi önlemek adınaydı. Ancak Ankara’daki AKP kanadının bu girişimle ilgili olarak önceden bilgisinin olduğu anlaşılıyor. Erdoğan’ın 6 gün ortalarda görünmemesi bu olasılığı güçlendiriyor. AKP yönetimi,  ya önceden haberdar olduğu bu girişimi, olası siyasal getirileri adına,  kontrolü altında tutabileceğini hesaplayarak önlemek istememiş, ya da önleyememiştir. Bilemiyoruz. Ancak haberdar olunduğu açıktır.

Burjuva AKP düzeni, hiç kuşkusuz, bunu siyasal hedeflerine varmak adına en iyi şekilde kullanmak isteyecektir. Biraz ötelemiş olduğu hedeflerini erkene almaya gayret edecektir. Kısa erimde, AKP’nin işine yarayacak gibi görünen bu gelişmenin çok geçmeden AKP düzeninin sürdürülmesini daha da zorlaştırılacağı, ülkenin kırılganlığını arttıracağı görülecektir. Bugün AKP rejiminin dış politikada geri adım atarak ödünler verme, inisiyatif kullanmama; içerideyse, baskıları, terörü  arttırma eğiliminde olduğu malumdur. Dışarıda vazgeçilen “yeni-Osmanlı” düzeni, içeride tesis edilmek istenecektir. Bu eğilimler daha da güçlenecek, işbirlikçi burjuva AKP devletine karşı  toplumsal muhalefetin genişlemesine yol açacaktır.

AKP yönetimi, darbe girişimini kullanarak parlamenter muhalefeti bir kez daha hizaya getirmek isteyecek, Kürt siyasetine, “ya darbeciler ya biz” şantajını yapabilecektir. Böylece, yeni anayasa, başkanlık gibi hükümetin en ivedi gündem maddelerinde muhalefeti işbirliğine ikna edebilecektir.  Ancak istediği siyasal sonuçları elde etmesi halinde dahi AKP rejimi tatmin olmayacak, hiç bir önlem, hiç bir politika ona yetmeyecektir. Güvensizlik hali onun iktidarda bulunduğu her gün daha da güç kazanacaktır. Karşısındaki güçler üzerindeki basınç sürekli artacak, devlet yönetimi dikiş tutmaz hale gelecektir.

Burjuvazi ve onun AKP rejimi, darbe girişimini bir “18 Brumaire” zaferi ya da  bir “31 Mart” zaferine dönüştürme gayreti içinde olacaktır. Buna şüphe yok. Bununla birlikte, son gelişmeler ve darbe girişimi ilerici halk sınıfları önündeki, tarihsel siyasal geçmiş tarafından belirlenmiş, siyasal araçları ve metotları kullanılabilir olmaktan çıkartmış, bu ilerici kitlelere kendi göbeklerini kendilerini kesme seçeneği dışında bir çıkış olanağı bırakmamıştır. Bu durum devrimci güçler bakımından tarihsel bir şanstır. Hem Türk hem de Kürt ulusalcı siyasetlerinin hali pür melali ortadadır. Bunların AKP rejimine daha da yanaşmaları beklenmelidir. İşçi sınıfı sosyalistleri en geniş cumhuriyetçi-demokratik halk kitleleriyle ittifak kurmak bakımından tereddütsüz ve hızlı hareket etmek zorundadır.