Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken… 3

Tekrar edelim, neoliberalizm uluslararası bir finans oligarşisi yarattı. Bu durum, ulusal finans-kapitallerin ortadan kalktığı anlamına değil, uluslararası finans kapitalin ulusal finans kapitalleri kat ettiği anlamına geliyor.

Bu uluslararası finans kapital kendi içinde olduğu gibi, tarihsel olarak sermaye düzeni üzerinde yükselen ulusal devletler karşısında da çelişkilere, gerilimlere, değişen yoğunluklarda çatışmalara referans verir. Hatta bu ikincisinin ağırlığı, birincisinin çelişkilerini de takviye ediyor.

Neoliberalizmin küresel hedefleri bakımından sürdürülebilmesi bu uluslararası finans oligarisinin öncü rolüyle olanaklı olabilecektir.

Burada soru, emperyalist devletlerin ve genel olarak hegemonya sistemin  bileşenlerinin, ve tabii bu hegemonyaya meydan okuyan ülkelerin de,  ulusal çıkarlarını, neoliberalizmin uluslararası talepleriyle nereye kadar, ne ölçüde uzlaştırmaya yanaşacaklarıdır. Neoliberalizmin yazgısını bu soruya verilecek yanıt belirleyecektir.

Bu arada, onun içinde “meydan okuyan” rolünü üstlenmiş olanlar da dahil olmak üzere,  emperyalist sistem sadece finans kapitalden, genel olarak sermaye sınıfından oluşmuyor. Bunu unutmayalım.

Söz konusu kararın ne şekilde olacağı konusunda asıl belirleyici olacak güç, belli öznel koşullar oluştuğunda, işçi sınıfı ve genel olarak halk sınıflarıdır. Onların direnişleridir.

Bu çelişki ve çatışmalar şu ana kadar, “dünya savaşı” olarak tabir edilen emperyalist güçler arasında doğrudan cereyan eden büyük savaşlara yol açmadı. Yine de, emperyalist güçlerin denetiminde, dolaylı vekalet savaşlarının bölgesel düzeylerde sürüp gittiğine tanık oluyoruz.

Bu tür savaşlardan biri olarak Ukrayna’da cereyan edeni, büyük bir savaş potansiyeli taşısa da, artık giderek bu olasılığın zayıflama sürecinde olduğu izlenimi ediniyoruz. Çünkü bu savaşın çıkartılmasının tek veya başlıca gayesi, meydan okuyan Rusya’nın burnunun sürtülmesi değil, ondan daha fazla, Alman emperyalizminin enerjisinin köreltilmesidir. Bu konuya daha önceki yazılarda değinmiştim. İsterseniz buna, “bir taşla iki kuş vurmak” da diyebiliriz.

Anglo-Amerikan emperyalizmi benzer bir stratejiyi önceki iki dünya savaşında da izlemiş, Almanya söz konusu olduğunda, ikisinde de hedeflerine hemen hemen ulaşmıştı. Şimdi de, Almanya’nın kayıpları büyüktür.

Genel olarak bu dolaylı bölgesel savaşların uluslararası finans kapitalin çıkarlarına uygun olduğu açıktır. Daha önce söylemiş olduğum gibi, bu oligarşi, mevcut hegemonya siteminden çıkar, onun politik, askeri gücününe dayanır. Onun globalist neoliberal stratejisinin öncü gücüdür.

Bu öncünün globalist hedeflerine ulaşmak bakımından yapmak istediği, dünya çapındaki sermayeyi kendi yanında hizalamaktır. Bu hizalamaya direnen güçleri çeşitli yöntemlerle (ikna, yaptırım, ceza kesme, “rejim düşürme”, askeri müdahale gibi) etkisiz hale getirmektir. Bu hizalama, sadece Rusya, İran, Venezuela, Çin vb ülkeler için değil, Almanya, genel olarak Batı Avrupa ülkeleri, yine mesela, Kanada için de geçerlidir. Yarın, söz konusu globalist hedefler bağlamında, yanlış bir şey yapacak olursa, Amerikan yönetimi için de geçerli olabilir.

Örnek olsun, Alman ulusal devletinin kendi aleyhine gerçekleşen bütün bu gelişmeler karşısında, en azından şu ana kadar, teslimiyetçi bir tavır sergilediğine tanık oluyoruz.

Tekrar ediyorum, emperyalistlerin iç çelişkileri, vaktiyle Kautsky’nin iddia ettiği şekilde, ortadan kalkmıyor. Tersine alttan alta, içten içe daha da derinleşiyor. Burada fark, neoliberalizmle zuhur eden, ama onun işleyişi için de gerekli olan  uluslararası finans kapitalin oynadığı ve esas olarak  çelişkileri bastırabilme kapasitesine referans veren rolüyle alakalıdır. Devletler karşısındaki özerkliğinden kaynaklanan bir kapasite.

Burada,  bir dünya savaşı olasılığının artmakta olduğunu epeydir yazıyorum. Daha önce bu savaşın en güçlü olası coğrafyasının, daha önceki iki savaşta da olduğu gibi, özgül olarak, Ukrayna, Kafkasya, Baltık bölgeleri olacağına dair öngörüde bulunmuştum. Ancak, Ukrayna’daki savaşın hâlâ bu potansiyele sahip olmakla birlikte, bir dünya savaşına yol açabilme kapasitesinin azaldığını daha önceki bir yazıda belirtmiştim. Çünkü uluslararası finans kapital, bu savaşla ulaşmak istediği hedeflere önemli ölçüde ulaşmıştır. Hem Almanya’nın hem Rusya’nın gazı kaçmıştır. İkisi arasında olası bir işbirliğinin yolları da (an itibarıyla) kapatılmıştır.

Ukrayna’daki savaş, muhtemelen inişli-çıkışlı bir seyir halinde, ama genellikle istenen sınırların dışına pek çıkılmaksızın (biraz ileride buna bir “barış antlaşması” kılıfı uydurulabilir) daha sürdürülecektir.

Yeri gelmişken, eğer bu neoliberal küreselci strateji sürerse tabii, Çin için de Tayvan sorunu etrafında benzer bir plan uygulanmak istenebilir. Çin’in enerjisini Tayvan’da tüketmesi, başka bir ifadeyle, Tayvan’ın Çin’in Ukraynası olması planlanıyor olabilir. Ancak Çin Rusya değildir. Böyle bir hesap hatası yapılabilir mi, göreceğiz.

Buradan hareketle şöyle bir soru soru sorukabilir : Uluslararası finans oligarşisi, şu ana kadar, doğrudan büyük bir savaştan kaçınmıştır. Pekiy, faşizm ihtiyacının yükseldiği koşullarda daha ne kadar bundan kaçınabilecektir?

DEVAM EDECEK…

Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken 2

Neoliberal uygulamaların krizleri süreğenleştirmesine rağmen ısrarla sürdürülebilmesinin nedeni, finans kapitalin küreselleşmesi ya da uluslararasılaşmasıdır.

Bir kere bu sayede, öncelenmemiş özerk konumuyla  kendi kurallarını empoze etme kapasitesi çok artmıştır. Sermaye akışı üzerindeki kontrolü sayesinde, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun,  ülkelerin ekonomi-politik davranışları üzerindeki kontrolü artmıştır. Mesela, yine bu yüzden emperyalistlerarası çelişkiler, artık eskisine göre, daha fazla bastırılabilmektedir. Bunu Ukrayna sorunu etrafındaki emperyalistlerarası çekişmelerde görebiliyoruz.

Şimdi denilebilir ki, “AB ve Japonya, Amerika’nin uyduları, elbette boyun eğeceklerdir.” Uydu oldukları doğrudur. Bu ülkeleri ABD, 2.Savaş sonrasında kendi hegemonyası altında yeniden kurmuştu. Sovyet Bloğu’nun çöküşünden sonra da Doğu Avrupa’da benzer bir rol oynadı.

Bununla beraber, hegemon ve uyduları arasındaki ilişki her zaman gerilimlere de referans verir. Uydu, elbette, bileşeni olduğu bu hegemonya düzeni içinde kendi çıkarına, avantaj sağlamak,  en uygun olanı elde etmek için gayret eder, hatta direnir. Soğuk Savaş döneminde, hatırlayalım, “Sovyet kartı” nı dahi kullananlar ya da kullanmak isteyen uydular olmuştu. Yani eklemlenmiş oldukları emperyalist hegemonya düzenine karşı bir tür şantaj yapmak istemişlerdi.

Yine, mesela, bugün Suriye sorunu etrafında (“Terörsüz Türkiye” hikayesi de bu soruna dahil olarak okunmalıdır) Türk devletinin davranışlarını da (tabii  yine aynı emperyalist hegemonya düzenine eklemlenmiş Kürt siyasetinin davranışlarını da) bu açıdan değerlendirmek gerekir (1). Sistem içindeki konumunu takviye edecek surette, onun içinde kendisi için en uygun olanı, en avantajlısını elde etmek.

Elbette, hegemonya demek, tanım itibarıyla, bütün bu gerilimlerin üstesinden şu ya bu şekilde, bazen bastırarak, kimi zaman ödün vererek gelmek demektir. Bunu da aklımızdan çıkarmayacağız.

Aslında Soğuk Savaş yıllarında da, emperyalistlerarası gerilimler, anlaşılır nedenlerle, daha önceki dönemle, neredeyse kıyaslanamayacak ölçüde kontrol altındaydı. Ancak 1991’den sonra neoliberal emperyalizmin hegemonyası altında, yükselen küreselleşmiş ya da uluslararasılaşmış finans kapital sayesinde bu gerilimlerin kontrol edilebilme kapasitesinin yükseldiğine tanık oluyoruz.

Tekrar edelim, neoliberal uygulamayla birlikte uluslararası finans oligarşisinin sermayenin küresel olarak akışı üzerindeki kontrolü ülkeleri bir girdap veya bir çıkmaza soktu. Bu girdaptan çıkabilmek için globalleşmeden kopmak gerekir. Ama eğer kopulursa, ülkeye sermaye girmeyecek, mevcut olan sermaye de dışarı kaçacak, mal ve hizmet akışı duracak, işsizlik daha da artacak, özcesi çok büyük sorunlarla karşılaşılacaktır.

Bunu yapan ekonomik ve siyasal, askeri kaynakları görece sınırlı olan bir ülkenin mağduriyeti daha da fazla olacaktır. Güncel örnekler olarak Venezuela ve İran’a bakalım mesela (Tabii bu iki ülke, hatta pek yakında onlara, başta Nijerya olmak üzere, başkalarını da ilave edebiliriz, aynı zamanda, hegemonya mücadelesinde ABD’nin en büyük rakibi olarak Çin’e enerji tedarik eden ülkeler de olmaları bakımından hayli stratejik konumdadırlar).

Bu noktada, bir konuya daha dikkat çekmek isterim. Elbette, ABD bu söz konusu küreselleşmenin, dolayısıyla finans kapital oligarşisinin ihtiyaç duyduğu kollama ve koruma işlevini yerine getiriyor. Yalnız dikkat edelim, bunu aslında doğrudan kendi çıkarı, kendi ulusunun çıkarı için yapmıyor. Uluslararası finans kapitalin çıkarı adına yapıyor. Mesela, bugün Pentagon ABD’nin ulusal  güvenliğini değil, bu küresel yapının güvenliğini temin etmek için yeniden yapılanmıştır. Bu yeniden yapılanma süreci 1991’den sonra küreselleşmiş finans kapitalin tartışmasız dünya egemenliği için (“tarihin sonu”) başlatılmıştı.

ABD’nin ulusal güvenliği ise Ulusal Muhafızlar’a havale edildi. Bunun yeterli olmadığının görülmesi, halen işlemekte olan faşistleşme sürecine dinamizm kazandıran bir etkendir.

Neoliberal uygulamaları sürdüren, onun düzeni içinde kalan bir ülke siyaseten egemen değildir. Egemen ulus-devlet konumunu reel olarak sürdüremez. Bu bakımdan, söz konusu küresel sistemle sürekli bir çatışma içinde bulunur. Çünkü küreselci yapı ulus- devlet formuna tahammül edemez. Bununla birlikte, bu form içinde örgütlenmiş halklar, devletlerini neoliberal çıkarlar adına (dolayısıyla kendi aleyhlerine) yöneten siyaset erbabına rağmen direnme eğiliminde olurlar.

Faşizme götüren en temel faktör, geçmişteki örneklerde de, bugün de,  kapitalizmin içinden çıkılamayan, süreğenleşmiş krizleridir. Bunun büyük savaşlarla üstesinden gelinmek istendiği koşullarda, bu krizler kendilerini, aynı zamanda,  hegemonya krizi olarak dışa vurdular.

Bu söz konusu krizler, halkları, krizlerin aşılamayacağına dair bir umutsuzluğa sevk eder. Yani halk sınıfları kendilerini bir çıkmaz içinde görürler. Bununla bağıntılı bir diğer faktör de, halkların mevcut siyasal formasyonun,  sağı ve soluyla geleneksel partilerin kendilerini bu çıkmazdan çıkarma kapasitesine sahip olmadıklarına  inançlarıdır. Yani bu partiler halkın umutsuzluğunu takviye ederler. Son bir faktör olarak da tabii, işçi sınıfı siyasetinin yetersizliğine işaret etmemiz gerekir.

Bu üç faktörü faşizmin geçmişteki ve halen sürmekte olan bütün deneyimlerinde saptamak mümkündür. Nitekim, sosyalist camiada bununla ilgili olarak geniş bir külliyat vardır.

Mesela, Weimar Cumhuriyeti Almanyasında (1918-1933), ekonomik krizin ağırlaşması, parlamentonun ve zayıf hükümetlerin didişme ve atalet içinde adeta işlevsizleşmeleri, en son, Katolik Merkez Partili başbakan (1930-32) Brüning’in deflasyonu ve ağır kemer sıkma önlemlerini içeren programını devreye sokmasıyla yönetim krizinin ağırlaşması, sonraki malum gelişmelere zemin hazırladı.

Alman Komünist Partisi, 1923’den itibaren faşist tırmanışı görerek, en büyük parti olan Sosyal Demokrat Parti’ye bir çok kez ittifak çağrısı yaptı. Ancak Sosyal Demokratlar komünist Thalmann ile Hitler arasında bir fark görmediklerini tekrar tekrar dile getirdiler.

Bu arada, 1928’deki 6.Dünya Kongresi’nde Komünist Enternasyonal, sosyal demokrasiyi, faşizmin iktidarına zemin hazırlayan, payanda olan  parti olarak “sosyal faşist” ilan etti. Taktik olarak bu karar doğruydu. Ancak eksikti.

İttifak çağrısına olumlu yanıt alınmaması, Almanya’da yinelenen iyi hesaplanmamış devrimci ayaklanmaların nedeni olmamalıydı. Her ayaklanma girişiminde partiye olan destek azaldı. Parti bir ölçüde kendisini sınıftan, kitleden yalıtmış oldu.

Doğrusu, partinin ittifak talebinin reddedilmiş olmasına rağmen doğrudan doğruya yüzünü emekçi sınıflara, orta katmanlara, küçük ve orta işletme sahiplerine dönerek, onlara hitap edecek somut bir demokratik geçiş programı sunması, o programı hayata geçirebilmek için kitleler nezdinde kararlı, ikna edici,  amansız bir mücadele vermesiydi. İlle de partisel bir  temasa gerek yoktu. Zaten olumlu yanıt alamıyordu. Bunu yaparak, farklı sınıflardan geniş halk kesimlerinin desteğini almaya çalışabilirdi.

6.Kongresi’nde Enternasyonal, isabetli “sosyal-faşizm” tespitinin yanı sıra bu yolda bir çaba gösterilmesini önerebilirdi. Böylece bu hamle, Enternasyonal’in 7.Kongresi’ne daha olumlu koşullarda girilmesini sağlayabilirdi.

Günümüzde, küreselleşmiş finans kapital ulus-devletleri empoze ettiği neoliberal programdan ayrılmamaları için tehdit ediyor. Ayrıldıkları takdirde başlarına gelecekleri hatırlatıyor. Bu durumda, düzen partilerinden hangisi iş başında olursa olsun söz konusu programdan vazgeçemiyor. Buna cesaret edemiyor. Böylece bu kıstırılmışlık haline son verileceğini vaat edemiyor.

Diğer yandan, söz konusu programın sürdürülmesi de, toplumun en geniş kısmını oluşturan,  emekçi sınıfın tepkisine, direnişine yol açıyor. Elbette, neo-liberal önlemler çerçevesinde etap etap bu direniş ve olası direniş odak ve olanakları bastırıldı. Etkisizleştirildi. Sendikacılığı ekonomik mücadeleye indirgeyen sendika ağaları bugün artık dünyanın her yerinde ekonomik mücadeleyi dahi veremez hale geldiler. Politik mücadele yoksa ekonomik mücadele de olamıyor.

Bununla beraber, emeğin olduğu her yerde, halkın olduğu yerde olanak da vardır, odaklar oluşturmak da. Kıstırılan kıstırıldığı yerden mutlaka çıkmak ister. Yalnız, bunu yaparken bazen faşizm tuzağına yakalanabilir. Bunu ihmal etmeyeceğiz.

Yukarıda demiştik ki, neoliberalizm aşırı üretim krizlerini global çapta sıklaştırır. Hem metropol ülkelerde hem çevre ülkelerde, ağırlıklı sermaye yatırımları emek-yoğun sektörlere değil, teknoloji-yoğun sektörlere doğrudur. Dolayısıyla, ne metropol ülkelerdeki ne de çevre ülkelerdeki emek-gücü rezervleri etkinleştirilebiliyor. Tersine, artan işsiz sayısıyla söz konusu rezervler daha da büyüyor. Üstelik bu yeni koşullarda,metropol işçisi, çevre ülke işçisiyle ücret rekabetine sokulmuş oluyor. Bu rekabet ücretlerin artmasını önlüyor. Ücretlerin artmadığı, teknoloji-yoğun yatırımların arttığı koşullarda emek üretkenliği artıyor tabii. Bu da artı-değerin sürekli artması anlamına gelir. Eh, artı-değerin ve ücretin tüketim kapasiteleri de kıyaslanamayacağına göre…

Aslında bu aşamada bile devletler, kendi ülkelerinde talep yetersizliğine yönelik  talep artırıcı düzenlemeleriyle, bu sorunun krize dönüşmesini, kendi çaplarında, en azından bir süreliğine, engelleyebilirler (Keynes’i hatırlayalım). Yine mesela, metropol ülkeleri çevre ülkelerindeki talebi kendi ülkelerindeki talebin lehine (çünkü bu, para birimini dolar olarak düşündüğümüz  vakit, tersini gerçekleştirmekten daha kolaydır) görece kısabilirler. Ancak, neoliberal iktisat her ülkede, her türlü talep düzenleyici önleme ilke olarak karşıdır. Devletin bu alandaki düzenleme işlevine karşı çıkar. Yanlış anlaşılmasın, neoliberalizm devlet müdahalesine karşı değildir. Sadece bu müdahalenin her zaman kendi ihtiyacı ve çıkarı doğrultusunda yapılmasını ister. Mesela, 2008’de olduğu gibi(2).

Tabii, neoliberal kapitalizmin aşırı üretim krizlerini (küreselleşmenin bir sonucu olarak) dünya çapında sıklaştırması karşısında zorunlu olarak talep düzenleme çabası da, 2008’de ve zaman zaman sonrasında da (Pandemi sırasında mesela)  görüldüğü gibi, çok geçmeden spekülatif fiyatların ve balonlaşmaların oluşmasına yol açıyor. Yanı sıra, metropol ülkelerdeki  talep artışı 3.Dünya ülkelerinde göreli bir istihdam artışına katkı yaptığı gibi, metropol ülkelerin, özellikle de ABD’nin bu ülkelerden ihracatının artmasına yol açıyor. Bu da onun için cari açığının büyümesi anlamına geliyor. Bu gerekçelerle, küresel finans oligarşisi kendisini ayrıcalıklı görmek isteyen ABD’nin bile talep düzenlemeye yönelik müdahalesine izin vermiyor. Sonuç olarak, 2008’den beri kendisi de kıstırılmış olduğu aşırı üretim döngüsünden sıyrılamıyor. Neoliberal girdabın dışına çıkamıyor.

Demokratlar neoliberalizmden kopamadıkları, halkın özlemi olan böyle bir kopuşu Trump gibi demagojik bir söylemle dahi ima edemedikleri için daha önce yendikleri başarısız olmuş Trump’a “hayat öpücüğü” vererek onun karşısında kaybettiler.

Özcesi, sürekli olarak derinleşen  toplumsal eşitsizlikler, halk sınıflarının tepkileri, direnişleri, uluslararası finans kapitalin dayattığı programa sadık yönetenlerin  halkla aralarındaki mesafenin dramatik olarak açılması meşruiyetlerini tartışılır hale getiriyor. Faşizm, tam da bu noktada, başlıca meşruiyet tazeleme aracı olarak devreye sokuluyor. Artık bilindik liberal demokratik veya anayasal demokratik koşullarda yönetmek mümkün olmuyor.

Bir yanda kendisine dayatılan neoliberal kapitalist programa karşı direnen büyük halk kitleleri var. Karşılarında da, bu dayatmayı yapan dar bir finans oligarşisi.

Finans oligarşisi, eldeki mevcut geleneksel siyasal araçların, politik formasyonların halk sınıfları nezdindeki inandırıcılığını yitirmiş olduğunu görüyor. Ağır ekonomik sorunlar altındaki halkın kendisini her bakımdan bir çıkmaz içinde gördüğünü, umutsuzluğa sürüklendiğini tanılıyor. Halka çözüm sunabilecek emek örgütlerini, genel olarak  sol odakları da, onların kendilerinden kaynaklanan zaaflarını da kullanarak,  zaten sürekli etkisizleştirmekteydi.

Şimdi bu koşullarda yönetme sorununun üstesinden nasıl gelinecekti?

NOTLAR:

(1) BOP’un uygulamaya konulmasından 2-3 yıl sonra haftalık Aydınlık Dergisi, yanlış hatırlamıyorsam, 2005 yılı Aralık ayı içindeki sayılarından birisinde, Devlet Bahçeli ve şimdi onun “akıl hocası” olduğu iddia edilen dönemin MİT başkanı Şenkal Atasagun’un fotoğraflarını kapağına taşıyarak, ikisinin BOP stratejisinin bir istemi olarak Kürtlere özerklik ya da federasyon önerisi içeren plan hazırladıkları mealinde bir haber yapmıştı. Bu haberin o zaman büyük bir sansasyon yaratmış olduğu belleğimde kalmış.

(2) Öncelikle burada şunun altını çizmek isterim: Kapitalizmin gelişmesinde, sermaye düzeninin oluşmasında, onun gelişiminin ya da kuruluşunun her aşamasında, bu doğrultuda izlenen her farklı ekonomi-politik programda, devlet  ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştur. Yani devletin rolünün altı çizilmeden Kapital’in serüveni doğru anlaşılamaz.

Örnek olsun, 2.D.Savaşı sonrasında toplanan Bretton Woods Konferansı’nda başta oyun kurucu devlet ABD olmak üzere, konferansa katılan bütün gelişmiş kapitalist ülkeler, finansın, 1931 öncesinde olduğu gibi, uluslararası düzeyde, tekrar liberalleşmesine karşı çıktılar. Devletlerin sıkı sermaye kontrolleri yapmasını talep ettiler. Bunun o zaman ki koşullar içinde değerlendirilmesi gereken bir çok farklı nedeni vardı. Bir kere, yıkıcı sonuçları olan bir savaştan çıkılmış, insanların yaşam koşulları, talep etme ve dolayısıyla taleplerini gerçekleştirebilme kudretleri çok azalmıştı. Refahçı politikalara ihtiyaç vardı. Bu koşullarda, finansın uluslararası çapta liberalleşmesi refahçı politikaların uygulanmasına ket vurabilirdi. Sekteye uğratılmış olan uluslararası ticaretin yeniden rayına sokulabilmesi için gerekli uluslararası kur dengelerinin oluşmasına önleyebilirdi. Kısacası, uluslararası liberal finansal düzeni oluşturmak için henüz zaman uygun değildi.

Bunun teorik ifadesi Keynesçiliktir. Sınıfsal ifadesi, Batı’da hemen savaş öncesi dönemde başlayan, sanayi sermayesi, işçi sınıfı ve Keynes etkisindeki devlet bürokrasilerinin ittifaktır. Ha tabii bu arada, özellikle ABD finans oligarşisi, tıpkı New Deal sınıf uzlaşması sırasında  olduğu gibi, kendisinin etkinliğine yönelik bu tür bir kısıtlamaya karşı çıkıyor, direniyordu. New Deal sırasında, faşizm çağrısı yapmış, hatta bu yolda epey de mesafe kat etmişti (Bkz  William Z.Foster: “Fascist Tendencies in the United States”, The Communist, vol.14, no10,  Ekim 1935)  Ona rağmen devletlerin dediği oldu (Yeri gelmişken, New Deal programı sadece ulusal çapta bir sınıf uzlaşması olarak görülmemelidir. ABD tarafından SSCB’nin resmen tanındığı koşullarda, onunla da uzlaşılarak, yani uluslararası bir sınıf uzlaşmasına da dayanılarak uygulanabilmiştir. Bu da bize Komünist Enternasyonal’in 7.Kongresi’nin  faşizme karşı sınıf ittifakları-Birleşik Cepheler- kararının ne kadar isabetli ve başarılı olduğunu gösteriyor. Yani Enternasyonal’in hem 6. hem de 7. kongrelerinin bütün öngörülerinin doğru olduğu anlaşılmıştır. Bilinenin ya da ihmal edilenin aksine, Komünist Enternasyonal faşizm sorununu, İtalya ve Balkan ülkelerindeki gelişmelere dikkat çekerek, daha 1921’deki 3.Kongresi’nde ele almış ve uyarılarını yapmıştı. Yine, 1922’deki 4.Kongresinde de faşizmin yayılma eğilimine vurguyla, daha kapsamlı bir şekilde faşizm tartışmasını sürdürmüş, bu olgunun  2. (Reformist) Enternasyonal’in iddiaları hilafına,  bütün emperyalist ülkeleri kat edebileceği uyasında bulunmuştu. Oysa Reformist 2.Enternasyonal 1928 gibi bir tarihte (Brüksel Kongresi) bile faşizmin ancak geri kalmış, ya da sanayileşmesini tamamlayamamış, tarım ülkelerine özgü bir olgu olduğunu, gelişmiş sanayi ülkelerinde görülemeyeceğini vurgulamıştı. Bu görüşlerinin yanlış olduğunu ancak 1931’deki Viyana Kongresi’nde kabul etmişti. Bu konuda özlü bir kaynak olarak, dünya komünist hareketinin en seçkin figürleri arasında yer alan R. Palme Dutt’ın “Some Problems of Fascism” başlıklı 1935’te Komünist Enternasyonal’de yayınlanan makalesine bakılabilir. Yeri geldi, aynı yazarın faşizm konusunda yazılmış en önemli kitaplar arasında baş sıralarda yer alan, Fascism and Social Revolution kitabının bir kaç komünist partisinin bulunduğu ülkemizde henüz dilimize çevrilmemiş olması üzüntü vericidir ).

Elbette, Bretton Woods uzlaşmasının kısıtlayıcı  koşullarında finansın global çapta liberalleşmesi olanaklı olamayacaktı. Avrupa ve Amerika ekonomileri arasındaki ekonomi-politik denge yenilenerek tekrar kurulunca, 50’li yılların sonlarından itibaren uluslararası finans düzeni de yeniden kurulmaya başlandı. Tabii yine başta ABD olmak üzere, devletlerin olanak tanıdığı sınırlar içinde.

60’larda uluslararası piyasa güvenin restore edilmiş olması,  uluslararası ticaret ve şirket etkinliklerinin artış kaydetmesiyle, finans sınırlarını zorlamaya başladı. 70’lerin başında kendisini “petrol şoku” olarak da dışa vurmuş olan stagnasyon sırasında, özel bankaların OPEC ülkelerinin elde ettikleri aşırı kârları dış açık veren ülkelere kredi olarak yönlendirmekte oynadıkları etkili rol, uluslararası piyasa operatörlerinin serbest, dalgalı döviz kurları aracılığıyla ellerindeki mevcut menkul kıymetleri çeşitlendirme olanaklarına kavuşmuş olmaları, özellikle 80’lerin başında, 2 yıl süren büyük resesyon koşullarında,  savaş sırasında ve sonrasında ağırlıklı olarak iç piyasaya odaklanmış oldukları için büyük kâr kayıplarına uğramış finans kuruluşlarının Bretton Woods’ta açılmış olan gedikten de yararlanarak, piyasanın düzenleyici sınırlarına baskı yapmaları söz konusuydu.

Bu noktada, başkan Carter ve Regan dönemlerindeki  Volcker FED’inin hamlelerini hatırlayalım. Carter döneminin sonunda yüzde 11’i aşmış olan faizler, önlenemeyen enflasyon artışı karşısında, başkan Reagan devrinde, 1981’de, yüzde 21,5 gibi bir orana çıkartılmış, bunun bir sonucu olarak işsizlik oranı bir anda yüzde 11’e yaklaşmıştı)

Öte yandan, kapitalist dünyada yaşanan bu gelişmelerin, özellikle de, 70’lerin ikinci yarısından itibaren Sovyet ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinden söz etmeyeceğim. Yalnız bu noktada, erken ve hamlesi akamete uğramış bir Sovyet “Deng Xiaoping” figürü olarak  Kosigin’in iki arada bir derede programının çökmüş olduğunu belirtmekle yetineceğim).

Uluslararası finans düzeninin liberalleşerek yeniden kurulmasını teşvik eden faktörler arasında, vadeli kur ve faiz oranları, opsiyonları, takas (swap) gibi yeni finansal araçların devreye sokulmasını, finansal işlemlerin globalleşmesini kolaylaştıran ve ucuzlatan teknolojik buluşları, elbette sıklaşan stagnasyon (toplam talep yetersizliği, aşırı üretim sorunu) aralıklarının da altını çizmek gerekir.

Burjuva ekonomistlerinin bu gelişmeyi sadece teknolojik gelişmelere indirgeyerek açıklama çabaları, hep yaptıkları gibi, asıl nedenleri gözden saklama (ideolojik) gayreti olarak görülmeliidir. Selwyn Parker, The Great Crash başlıklı kitabında finansı etkinleştirmek için ihtiyaç duyulan teknolojik yeniliklerin daha 19.yüzyılda nasıl gerçekleştiridiğinden söz ediyor. Yani, uluslararası finansallaşma teknolojik yeniliklerden doğmamıştır. Tersine, bu alandaki teknolojik yenilikler, finansallaşmanın ihtiyaçlarından doğrmuştur.

Son olarak, küresel finans düzeninin yeniden kurulmasını tartışan iyi bir kaynak olarak, Eric Helleiner’in States and Global Reemergence of Global Finance (1994, Cornell University Press) adlı kitabını önerebilirim.

 

DEVAM EDECEK…

 

 

 

Burjuva diktatörlükleri faşistleşirken…

NEO-LİBERAL MODEL

Kapitalizmin neo-liberal versiyonu, kapitalizmin zenginliklerin dar, tekelci bir oligarşinin elinde toplanması yönündeki dinamizmini, spekülatif eğilimini daha da azdırır, hızlandırır. Çok daha geniş toplum kesimlerini yoksunlaştırır, yoksullaştırır. Ekonomi-politik bakımından kapitalist toplumların düzenli işleyiş, dengeleri gözetmek gibi  iddialarını tamamen boşa düşürür. İşsizliği dramatik ölçüde arttırır. Toplumsal eşitsizlikleri ivmelendirir.

Bu koşullarda, toplumsal dengelerin gözetildiği iddiasının (ideolojik-) politik ifadesi olarak liberal demokrasi kağıt üzerinde kalır. Uygulaması reel olarak yapılamaz. Oligarşiyle halk sınıfları, hatta çok daha genel olarak, kitleler arasındaki mesafe aşırı ölçüde açılır. Yönetenler halktan koparlar. Bir meşruiyet sorunu ortaya çıkar. Yönetenler açısından toplumsal rıza üretiminin  olağan politik araçlarla yeniden sağlanması neredeyse olanaksızlaşır. Eskisi gibi yönetemez olurlar. Kitleler de yönetenlere inançlarını dramatik olarak kaybederler.

Kısacası, neo-liberal anlayış, kapitalizmin doğasında bulunan bütün olumsuzlukların hızla, toplumsal bakımdan öncelenmemiş ölçüde kapsamlı ve işleyişi itibarıyla en brütal şekillerde ortaya çıkmasını sağlar. Siyasal meşruiyet ve yönetememe sorununu yükseltir.

Neo-liberalizmin yükselmesiyle birlikte bir faşistleşme süreci de devreye sokulmuş olur. Burjuva diktatörlükleri faşistleşme sürecine girerler.

Sosyalist bloğun çöküşünden sonra süreğen stagnasyon krizleri içinde debelenen kapitalizm, krizden çıkmak için ihtiyaç duyduğu ve şurada ya da burada ancak bölük pörçük hayata geçirebildiği (mottosu “liberalleşme, özelleştirme, küreselleşme” olan) neo-liberal politikaları, artık engelsiz ya da pürüzsüz bir biçimde uygulayabileceği fırsatı bulmuştu.

İlginç bir biçimde, bu neo-liberal anlayış, emperyalizmin sömürgecilik sonrası dönemde  sosyalist dünyanın genişleme potansiyelini  sürekli canlı tutan bir sorun olarak Üçüncü Dünya tabir edilen ülkelere yönelik programatik hamlelerinin kapsamına Deng devri Çin’ini de dahil etti. Dahası, ona çok ayrıcalıklı bir yer verdi.

Bu neo-liberal programa, ya da isterseniz, modele göre,  emperyalistler süreğen stagnasyonu aşmak için sınai faaliyetlerini (sömürge döneminin ya da kentleşmenin bakiyesi olarak görülmesi gereken) geniş ve dolayısıyla ucuz emek-gücü kaynaklarına, ucuz hammadde kaynaklarına sahip 3.Dünya ülkelerine taşıyacak, bu ülkelerin, kendilerine tanınan bu olanak sayesinde, ihracat odaklı ekonomilere sahip olmasını teşvik edeceklerdi. Başlangıçta, özellikle de ABD’nin  kendisi, bu ülkelerin ihraç ettikleri sanayi ürünlerinin başlıca alıcısı olacaktı.

Yani Çin, Taiwan, G.Kore, Singapur, Vietnam, Hindistan, Brezilya, Meksika gibi 3.Dünya’ya dahil ülkeler esas olarak ihraç eden ülkeler konumuna geçerken,  ABD’nin kendisi artık, esas olarak bir ithalat ülkesi haline gelecekti.

Yalnız, modelin bu ilk ayağını tamamlayan olmazsa olmaz diğer bir ayak olarak, artan ihracatları nedeniyle ticaret fazlası verecek 3.Dünya ülkeleri bu söz konusu fazlalarını mutlaka dolar olarak, tercihen, ABD banka ve finans kuruluşlarında değerlendireceklerdi. Böylece, ABD’nin ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerin  stagnasyondan çıkmak için ihtiyaç duyduğu sanayiden çıkma ayağının yanı sıra global düzeyde finansallaşma da, yani ikinci tamamlayıcı ayak da gerçekleştirilmiş olacaktı.

Bu model, bir süre için de olsa, gerçekten de, emperyalist metropollerde, bu arada, 3.Dünya’da, üretici güçlerin gelişmesine,  emek üretkenliğinin artmasına, istikrarlı ekonomik büyümeye yol açtı. Tabii bu büyüme kalkınma anlamına gelmiyordu. Tersine, servetlerin çok daha az elde toplanmasına yol açıyordu.

Modelin işlediğini gören diğer emperyalist ülkeler ve 3.Dünya’nın diğer ülkeleri de modele dahil olmak için daha cesaretli davrandılar. Tabii, modeli benimsemek yetmiyordu, söz konusu ülkelerin o zamana kadar deneyimlemekte oldukları sadece ekonomik değil, politik ve kültürel anlayışlarını da değiştirmeleri, kendilerini yeni duruma uyarlamaları gerekiyordu.

Çünkü neo-liberalizm bütünsel bir anlayıştı: Liberalleşme, yani devlet müdahaleciliğini devre dışı bırakma; özelleştirme, yani kamu sektörünü dramatik şekilde küçültme, ekonomik ve toplumsal sübvansiyonları en aza indirme; küreselleşme, yani sıcak para girişlerine sınırsız olanak tanıma, sermaye kontrollerini ortadan kaldırma, finans hareketlerinin ihtiyaç duyduğu ekonomik, politik, hukuksal zemini temin etme.

Elbette, bu gereklerin bildiğimiz teritoryal egemen ulus-devlet formu içinde uygulanması zordu. Aşılması kolay olmayan çelişkilerin, toplumsal çatışmaların yükselmesine neden olacaktı. Bu noktada, burjuva diktatörlüğünün her zaman el altında tuttuğu, kibarca “olağanüstü hal” tabir edilen faşizm alternatifi devreye sokulacaktı. Uluslararası engellerse, yine emperyalist zor mekanizmaları, bunların olmazsa olmazı olan askeri darbeler, “renkli devrimler”, savaşlar yoluyla aşılacaktı.

Bilindiği gibi, bu söz konusu modelin tıkanarak çöktüğü 2008’deki spektaküler depresyonla ilan edilmişti.

Model finali, onun baş senaristi ve yönetmeni olan ABD’nin, kapitalist sistemin esas oğlanı, baş belası olan,  toplam talep yetersizliğinin neden olduğu aşırı üretim, ve uyguladığı “yeni” modelin de iyice azdırdığı -normal koşullarda kapanması olanaksız- cari açıkları nedeniyle havlu atmasıyla gerçekleştirdi.

Şimdi öncelikle şunu söylemeliyim: Bu model yeni değil. 19.yüzyılın son çeyreğinde baş gösteren ilk büyük kriz sırasında da uygulanmak istenmişti. O zamanın dünya koşulları, emperyalistlerarası rekabet, özellikle de yeni yükselen Alman emperyalizminin Britanya hegemonyasına meydan okuması dolayısıyla buna olanak tanımadığından gerçekleştirilemedi. Hegemonya krizi bir dünya savaşına yol açtı. Savaş, soruna çözüm olamadı. Tersine, sosyalist dünya sisteminin doğmasını sağlayarak, daha da karmaşıklaştırdı.  Hegemonya krizi artık Britanya’nın taşıyamayacağı kadar ağırlaşmıştı. Böylece, neo-liberal hayallerin gerçekleştirilmesi başka bir bahara ötelendi.

Bu baharın gerçekleşmesi için Sovyet sisteminin çökmesi önkoşuldu. Emperyalistler o zamana kadar kendi aralarındaki rekabet, meydan okuma sorunlarını kanlı savaşlarla çözmeye çalışmışlardı. Sovyet engelini tek kurşun atmadan aştılar. Bu nasıl olmuştu? Çünkü Sovyetleri yöneten restorasyoncu kadrolar böyle olmasını istemişlerdi. Kapitalist restorasyon bu yüzden kansız gerçekleşti.

Geçerken, en kanlı restorasyonun Çin’de gerçekleşmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kültür Devrimi restorasyoncu güçlerle devrimci güçler arasındaki iç savaştı. Mao Zedung ‘un ağırlığı, dengeyi birinciler lehine bozunca  yeni düzen yükselmeye başladı. Önceki yazılarda buna belli bir ölçüde değinmiştim.

1991’de yetkin haliye başlatılan modele geri dönelim. Elbette, modelin işleyişi bir çok iç ve dış çelişkilerin ortaya çıkmasına neden oldu. Emek-gücü dışında, sermayenin, metaların hizmetlerin küresel çapta engelsiz akışına olanak tanınmasına dayanan model, öncelikle emperyalistlerin kendi ülkelerinin emekçileri önünde her fırsatta  övündükleri “yüksek ücretler” in artık artık eskisi kadar yüksek olamayacağını gösterdi. Çünkü emperyalist merkezlerdeki sanayi büyük ölçüde emek-gücünün daha ucuz olduğu 3.Dünya ülkelerine taşınınca, gelişmiş kapitalist ülkeler ve 3.Dünya ülkelerindeki ücretler arasındaki fark birinciler aleyhine epey kapanmıştı. Kapanmıştı çünkü, halen gelişmiş ülkelerde faaliyet gösteren sanayilerin gelişmemiş ülkelerde üretilen aynı ürünler için ödedikleri maliyet aleyhteki ücret farklılıkları nedeniyle hayli artmıştı. Rekabet şansı kalmamıştı. Dolayısıyla, artık gelişmiş ülkelerde de  “düşük ücret kapitalizmi” vaka haline geldi.

Gelişmiş ülkelerde, en başta da tabii ABD’de, oluşan toplam talebin yetersizliği, görece “düşük” faizli konut veya tüketici kredileriyle  aşılmak istendi. Talepteki çılgın borçlandırmaya dayalı göreli canlanma belli mal ve hizmetlerin fiyatlarında balonlaşmalara yol açtı. Spekülatif fiyatlar, ödenmesi olanaklı olmayan borçları arttırdı. Sistem çöktü.

Geçerken şunu da hatırlatmak isterim: Neo-liberal uygulama her zaman, her yerde spekülasyon yaratır. Spekülasyondan beslenir. Spekülatiftir yani. Onunla var olur, sonunda da onunla yok olur.

Pekiy, 3.Dünya emekçileri için işler iyi gidiyor muydu? Ne gezer! Sıcak paraya ulaşmak kolaylaştığı için gelişmiş kapitalist ülkelerde kullanılan teknolojiler 3.Dünya ülkelerine de girebiliyordu.  Bu ülkelerin bir çoğunda sanayinin teknolojik düzeyi, ya da isterseniz, sermayenin organik bileşimi teknoloji lehine dönüşüm geçirdi. Emek üretkenliği, verimlilik arttı. Buna karşı, ta modern zamanın başından beri orada hazır bulunan yedek emek-gücü ordusunun safları daha da kalabalıklaştı. Bu sayede, zaten düşük olan ücretleri daha da aşağıya çekmek olanaklı oldu. Bu ülkelerin bir çoğunda, şu ya da bu derecede tahribata yol açan, bir talep yetersizliği, yani aşırı üretim vakası zuhur etti.

3.Dünya’nın başına gelen bu kadarla sınırlı kalmadı. Sübvansiyonların kalkması, ulusal tarıma dev uluslararası tekellerin el atması, uluslararası dev tekellerle, online olarak da faaliyet gösterebilen perakende zincirleriyle  rekabet olasılığı bulunmayan küçük üretiiciler, küçük ve orta sermayeli işletmeler battı. Yani ilkel birikimin çok aşina olunan bir türü marifetiyle yutuldular. İşsiz emek-gücü rezervleri sürekli takviye edildi. Ediliyor.

Bu arada, dünyada artan ulusal ve uluslararası ölçekli çelişkiler, çatışmalar, irili ufaklı  savaşlar da, dünya ekonomisinde bir yavaşlamaya neden olduğu için ihracatın, özellikle de dış borç odaklı 3.Dünya ülkelerinin ihracatlarının dramatik olarak düşmesine yol açıyor. Böylece bu ülkelerin de cari açıkları, borç krizleri yakıcı sonuçlara gebe hale geliyor.

Burada, bütün bu gelişmelerin neden olduğu ya da ortaya çıkmasında etkili olduğu malum toplumsal, kültürel sorunlardan bahsetme gereği dahi duymuyorum.

Tekrar edelim, gelişmiş kapitalist devletler açısından baktığımızda da, aşırı üretim ya da toplam talepteki yetersizlik sorununun aynı zamanda cari açıkların ya da ödemeler dengesi açıklarının devasa boyutlara  ulaşmasına neden olduğuna  tanık oluyoruz. Borç krizi kapanmaz ve sürekli büyüyen bir kara delik olarak kapitalizmin bağrında yerini alıyor. Bu kez özellikle ABD gibi en ileri kapitalist kalenin sorunu en fazla hisseden ülke olduğunu görüyoruz. Evet Çin belli bir süre sürekli büyüyen cari fazlasının bir kısmını ABD’de bırakıyordu. Ancak bu fazla o kadar arttı ki, ABD’ye bırakılan ancak devede kulak mesabesinde kaldı. Yani  ABD kendisini, kendi kurguladığı oyunun mağduru olarak görmeye başladı.

Yeri gelmişken, bu koşullarda ABD, Çin rekabetini sadece “ticaret savaşları” olarak tabir edilen gümrük, ek vergiler vb önlemlere aşamaz. Aşamayacağını gördüğü için bu savaşların en gözü kara savaşçısı olarak ortaya atılan Trump çark etti. Ya da daha doğru bir ifadeyle, vites küçülttü diyelim. ABD’nin başına iki partiden hangisi gelirse gelsin, ücretleri daha da düşürmek zorunda kalacaktır. Çünkü ABD sanayisini, Trump’ın demagojik söyleminde olduğu gibi, ihya etse de, 3.Dünya sanayisiyle rekabet edebilmek için ücret farklılıklarını kendi lehine ortadan kaldırmak zorundadır. Yani düşük ücretler şarttır. Düşük ücreti sürdürülebilir kılmak içinse, sürekli genişleyen bir yedek işçi ordusuna ihtiyaç var.

Malum, düşük ücretler ve artan işsizlik toplam talep yetersizliği döngüsünü devreye sokar,  dolayısıyla aşırı üretim krizlerinin görülme sıklığını arttırır.

Düşük ücret kapitalizminin uygulamaya konduğu her yerde, bu arada, ABD’de de, işin başlarında polis devleti kaçınılmaz olur. Nitekim, oğul Bush devrinde bunun ön egzersizleri yapılmıştı. Obama devrinde oluşturuldu.

Ancak, bir süre sonra bunun da yeterli olmayacağı anlaşıldı. Şimdi faşist diktatörlük devreye sokulmak isteniyor.  Emperyalizmin o eski “mutlu yılları”nda (ağırlıklı olarak Soğuk Savaş dönemi) işçi aristokrasisi “liberal demokrasi” si ile övünüyordu. Şimdi emperyalist devletler faşistleşirken, ilk üzeri çizilen bu aristokrasi oldu. Süreç devam ediyor.

EMPERYALİZM VE FAŞİZM

Kapitalizm her zaman kabına sığmayan, sürekli birikim yapma, bunun içinse, genişleme ihtiyacı duyan bir sistemdir. Dolayısıyla aslında sermayenin genişleme eğilim tarzı veya şeklindeki farklılıklar bir yanda tutulursa, kapitalizm her zaman emperyalisttir.

Bilindiği gibi, Lenin, emperyalizm kuramını oluştururken, Hobson ve Hilferding gibi iki sosyal demokratın tezlerinden geniş ölçüde yararlanmıştı. Yirminci yüzyılın başlarında, emperyalizm ulusal temelli sanayi ve finans sermayesinin temerküzüyle yükselen finans kapital etrafında, onun sadece ulusal değil, ama daha karakteristik veya belirleyici olarak uluslararası etkinlikleriyle açıklanıyordu.

Bütün tanımsal öneme sahip uluslararası devinimlerine rağmen bu finans kapital ulusal menşeliydi. Ulusal çıkarları öncelikliydi. Kendi finans oligarşilerinin kontrolünde, rekabet halindeki emperyalist ülkeler dünyayı etki alanlarına bölerek, ulusal çıkarları için kendi aralarında paylaşmaya çalışıyorlardı. Böylece, finans kapitalin bu görünümü, emperyalist ulusal devletler arasındaki çelişkilerin artmasını,  dünya savaşlarının çıkarılmasını kolaylaştıran bir işleve sahipti.

Gelgelelim, 2.Dünya Savaşı sonrasında tek ayakta kalan emperyalist ülke olarak ABD’nin diğer emperyalist ülkeleri ekonomik olarak ayağa kaldırmakta, yönlendirmekte oynadığı rol, Soğuk Savaş’ı başlatıp, onları uydulaştırarak kendi etrafında hizaya sokması, “doların altın kadar değerli” olduğunu onlara kabul ettirmesi gibi etkenler sayesinde Amerikan finans kapitali, “pax- Americana” ya entegre olan diğer gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin finans kapitallerini kendi kontrolüne aldı. Yani hegemonyasını kabul ettirdi. Elbette, süreç içinde, bu hegemonyanın konsolidasyonu için çeşitli ekonomi-politik etaplar geçildi.  Sonuç olarak, Amerikan temelli gibi görünse de, finans kapital ve tabii finans kapital oligarşisi giderek ulusal sınırlarını zorlayarak uluslararası bir görünüm kazandı.

1991’den sonra yaşanan gelişmeler, neo-liberal önlemler, sermaye kontrollerinin kaldırılması, sermayenin global çapta akışı önündeki engellerin kaldırılması, finans-kapitali oluşturan sermaye bileşimi içinde finansın ağırlığının öncelenmemiş ölçüde artması, ve tabii bu gelişmeleri kuramsal  olarak teşvik eden, ideolojik olarak meşrulaştıran  T.Kuhn’un sözünü ettiği anlamda, bir neo-liberal epistemolojik camianın sisteme entegre bütün ülkelerde, bütün uluslararası tartışma platformlarında etkinlik göstermesi, uluslararası finans kapitalin kendi başına, ulusal kayguları olmayan bir varlık haline geldiğini tescilledi.

Elbette, her finans kapitalin çıktığı bir ülke, bir ulus devlet  vardır. Ancak bu uluslararası finans-kapital sadece kendi çıkarlarını gözetir, hiç bir ulusun çıkarlarını gözetmez. Çeşitli nedenlerle ya da  zorunluluklarla gözetiyormuş gibi göründüğü durumlarda bile bu tavrı sahici değildir.

Uluslararası finans kapital ve onun yol verdiği oligarşi, tek tek ülkelerin finans kapitallerinin ve oligarşilerinin aritmetik toplamına eşitlenemez. Bir toplamdan değil, bir iç içe geçişten, kaynaşmadan söz edebiliriz. Onun bileşiminde gelişmiş ülkelerden kökenlenen sermaye de var. 3.Dünya ülkelerinden çıkmış sermaye de.

Küreselleşme denen şey, aslında, finans-kapitalin bu uluslararasılaşmasının başka bir  şekilde ifadesidir.

Sonra, bazı marksist ekonomistler, okuyorum, finans sermayesinin sanayi sermayesini ikincil konuma ittiğini, hatta hızlarını alamayıp, sanayi sermayesinin devrinin sona erdiğini iddia ediyorlar. Bu yanlıştır.

Doğrusu, bu yeni durumda, iki sermaye arasındaki söz konusu kaynaşmanın nerede başlayıp nerede bittiğini ayırt etmek zordur. Bu doğrultuda  bir çaba politik bakımdan gerekli de değildir. Elon Musk örneğine daha önceki yazılarda değinmiştim. Onun temsil ettiği korporasyonlar muazzam bir sınai faaliyeti ama yanı sıra da muazzam bir finansal faaliyeti, borsa spekülasyonlarını vs yi yürütüyorlar. Bu iki sermaye arasında da bir iç içe geçme, kaynaşma hali var.

Kapitalist dünyada, Wall Street, City of London gibi finans merkezleri sermayenin oyununun sergilendiği başlıca kurumlar olduklarından ve oralarda sadece ekonominin finansal görünümü üzerinden işlem yapıldığından sanayi sermayesini de kaçınılmaz olarak finans üzerinden okuyoruz. Finansal faaliyetlerdeki artış, sanayi faaliyetlerinden kopuk, hele onu dışlayan bir anlayışla   izah edilemez. Yani eksik olur.

Özcesi, günümüzün finans kapitali zorunlu olarak sanayiyle bağlantılı olmayabilir. Tamam. Ancak, sanayiden bağımsız olarak da görülmemesi gerekir.  Elbette, dar anlamda, sermayenin finansal işlevinden değil, finans olarak sermayeden söz ediyoruz. Bu bağlamda, finansallaşmaya vurguyla anlatılmak istenen, sanayi üretimindeki sermayenin bile finans sermayesi gibi işliyor olması, öyle bir görünüme sahip olmasıdır. Musk örneğini verdim. Sanayi üretimi yaptığı konumda bile finans kuruluşu gibi işliyor. Yani kimdi hatırlamıyorum şimdi, Musk için “onun üretime özel bir ilgisi yok” mealinde bir şey söylemişti. Doğru. Esas gayesi, kâr, mümkün olan en hızlı şekilde spekülatif kârlar elde etmek. Sanayi, finans için gerekli sermaye tedarikinin bir aracı olarak  görülüyor(Bu ilişkinin daha iyi kavranabilmesi açısından P.Sweezy ve H.Magdoff’un Monthly Review Press’ten çıkmış olan Stagnation and Financial Explosion adlı kitabıyla Utsa Patnaik ve Prabhat Patnaik’in yine Monthly Review Press’ten çıkmış olan  Capital and Imperialism adlı kitabına bakılabilir. Birinci kitabın yıllar önce bir Türkçe çevirisini yapmıştım. Bulabilirsem, buraya koyacağım)

Bakın Musk dedik, hatırlayalım, Trump’ın ilk başkanlık döneminde hasım görüntüsü vermişti. Şimdiki dönemine can ciğer kuzu sarması olarak başladılar. “Bakanlarüstü bir bakan” olarak Trump’ın kabinesinde yer aldı. Sonra araları açıldı. Tekrar hasım görüntüsü verdiler. Herhalde Musk, takımına dahil olarak Trump’ı katılmadığı kimi politikalarını değiştirmek konusunda, ilk elden,  ikna edebileceğini düşünmüştü. Olmadı. Neden olmadığına daha sonra aşağıda Trump vakasını tartışırken değineceğim.

Her neyse, Musk uluslararası finans-kapitalin oligarklarından birisi. İroni olsun,, ulusal menşei bile net olarak belli olmadığı, ya da karışık olduğu için numune oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi tekrar edelim, bu uluslararası finans kapitalin ve onun oligarklarının herhangi bir ülkeye, ulusa, ulusal çıkara hatta herhangi bir üretim sektörüne özel bir ilgileri yoktur. Onlar için tek önemli şey, spekülatif kârlarını en hızlı şekilde elde edebilmeleri için gerekli uluslararası zeminin bulunması, sermayenin pürüzsüz bir şekilde, engellemeden akışının küresel düzeyde gerçekleşmesidir. Bu bakımdan, dünyanın bloklara, kutuplara ayrılmasına, korumacı uygulamalara, sermaye kontrollerinin devreye sokulmasına, yani ulusal, bölgesel engellemelere şiddetle karşı çıkıyorlar.  Trump, bu hedeflerin gerçekleşmesine hizmet ettiği ölçüde, onlar için işlevseldir. Ancak, Trump, (ülkesinin emperyalist sistemi kollayan, koruyan en önemli siyasal ve askeri güç olması dolayısıyla) “herkes, her ülke neo-liberal kurallara uygun hareket etmek zorunda, ama biz hariç” anlayışına sahip olduğu için uluslararası finans kapital oligarşisini belli bir ölçüde tedirgin ediyor. Bununla birlikte, neo-liberal sisteme tam olarak entegre olmamakta direnen, kutuplaştırıcı bir uluslararası politikayı savunan  ülkelere yönelik baskı ve müdahale politikalarını da destekliyorlar.

Özcesi, bugünkü emperyalizm hâlâ Lenin’in bize anlattığı emperyalizm. Günümüze değgin tek fark, onun zamanında henüz nüve halinde dahi görünmeyen, finans kapitalin ve finans oligarşisinin bugün uluslararasılaşmış, uluslarüstü, kendi başına bir varlık haline gelmiş olmasıdır.

Bu finans-kapital, 70’li yıllarda,  yani henüz kendi başına uluslararası bir varlık haline gelmemiş olduğu bir sırada,  devletlerin ondan özerkliği konusu sol camiada tartışılmıştı. Avrupa komünizminin “yapısalcı-Marksist” kuramcısı Poulantzas, devletin finans-kapitalden göreli özerkliğini savunmuştu. Ancak doğru olan tersiydi. Finans-kapital devletten özerkti. Böylece dünya koşulları uygun olunca, uluslararası bir varlık haline dönüşmesi zor olmadı.

Bilindiği gibi, neo-liberal küreselleşme devreye girince, şurada ve burada bazı solcular artık Lenin’in sözünü ettiği emperyalizmin sona erdiğini, daha mutedil veya liberal bir emperyalizmin, veyahut artık “yeni-emperyalizm” in söz konusu olduğunu öne sürdüler. Emperyalizm yok, “İmparatorluk” var ; hatta “Kautsky sonunda haklı çıktı” diyenleri görüldü.

Bunları düşününce aklıma  G.Lukacs’ın bir saptaması geliyor. Aşağı yukarı şöyle bir şey söylüyordu Lukacs: ” Ne zaman birisi çıkıp Marx’ı aştığını, Marx’ın ötesine geçtiğini söylese, vardığı yerin hep Marx öncesi olduğunu tespit ediyorum” .

DEVAM EDECEK…

 

 

 

 

 

 

 

Bunların hepsi kayyım ya da kayyım olmaya hazır zaten

Daha önce birçok kez değinmiştim. Bugün artık faşizme evrilmiş olan AKP rejiminin kuruluşu ve oturtulması salt AKP’nin iktidarı almasıyla olanaklı olamazdı. İktidar buraya farklı etaplarda değişen ittifaklarla ve tabii bu arada rakiplerini ya da olası rakiplerini evcilleştirerek veya çeşitli araçlarla etkisizleştirerek, sonuçta her zaman kendi iktidarına dahil ederek geldi.

Bunu yapabilmesini sağlayan en önemli etken, 2.D.Savaşı sonrasında başlamış olan Soğuk Savaş’ın sona ermesi, uluslararası siyasette oluşan boşluk, bunun yol verdiği dünya düzensizliğinin büyük bir savaşı tetikleyebilecek şekilde sürekli derinleşmekte olmasıdır.

Emperyalist hegemonya sisteminin giderek zayıflaması, soğuk savaşın sona ermesinden sonra elde ettiği (ekonomi-politik ve enformatik ) görece geniş hareket alanının sürekli daralmakta olması, kontrolünü kaybetmekte olmasıdır. Amiyane tabirle, önceden olduğu gibi, racon kesebilme kapasitesinin körelmesidir.

Hegemon ABD, artık eskisi gibi rakiplerini evcileştiremiyor. Bertaraf etmekte zorlanıyor. Kısacası, sistemine dahil edemiyor. Dünya düzenini önceden olduğu gibi kendi etrafında  ihya edemiyor.

Bu durumda, vaktiyle kendi koymuş olduğu yerleşik “liberal demokratik” kurum ve kuralları artık ayak bağı olarak görüyor. Sadece kendi içinde değil, uluslararası alanda da aynı ya da benzer kurum ve kuralları tanımıyor.

Dolayısıyla kendi çıkarlarına şu ya da bu düzeyde hizmet ettikleri ölçüde faşist veya giderek otoriterleşen rejimleri kolluyor. Soğuk savaş sırasında geçici ve “istisnaî” olanın, kalıcı ve kural olmasını teşvik ediyor.

Türkiye’deki faşist rejimin CHP’ye müdahale etmemesi olanaklı değildir. Zaten özellikle Baykal’ın teslim alınmasından sonra CHP hep rejimin denetimi altındaydı. Kılıçdaroğlu devrinde rejime dahil oldu. Bugün de parti içindeki hiziplerin hepsi rejimle bağlantılıdır.

Yumuşama çağrıları, başkaldırı tehditleri rejimin tepkisine göre ileri atılıp, geri çekiliyor. Parti rejimin meşruiyetine, dahası, kendi meşruiyetinin de rejimin tanımasıyla olanaklı olduğuna inanıyor. Bu oyun içinde CHP’nin asli rolü kitlelerin gazını almak, onların muhalif enerjisini kontrollü olarak sönümlendirmektir.

Son gelişmeler karşısında bazılarının neden şaşırdıklarını anlamakta güçlük çekiyorum. Hele Kılıçdaroğlu’nu ikna etmeye çalışmaları karşısında pes demekten başka bir şey demek elimden gelmiyor.

Kılıçdaroğlu CHP’nin başına bir AKP-Cemaat operasyonuyla atanmıştı. Muhalif kitleler nazarında inandırıcılığını yitirmiş olduğu için de görevden alınmıştı.

Partide seçimi kaybettikten sonra  Ankara’da onun için bir karargâh kuruldu. Rejim çıkarı için kullanabileceği her aracı elinin altında tutuyor. Zaten iktidar da budur. Böyle işler. Rakip ya da olası rakiplerinin eylemlerini yönlendirir. Edimleri üzerinde eyler.

Özcesi faşist AKP rejimi kendisinden bekleneni yapıyor. Sonuna kadar da yapacak. Ta ki, kitleler kendi inisiyatifleriyle sahaya inene kadar.

Bu inisiyatif sol devrimci bir programı ete kemiğe büründürme olanak ve kapasitesine kavuştuğunda da kurtuluşu gerçekleşecek.

Geçerken şunu da belirtmek isterim, bugün Kılıçdaroğlu’na yaptırılanı, pekala, şartlar farklı olsaydı,onun yerine atadıkları  Özel’e de yaptırabilirlerdi. Zaten Kılıçdaroğlu’nun 13 yılında sahnelenen oyunun önemli bir bileşeniydi.

Diğer kayyımların ve kayyım olarak atanma beklentisi içinde olanların konumu da farklı değil. Bahçeli, Akşener, İmamoğlu, içişleri bakanı olmak arzusuyla cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi parti parti dolaşan faşist Özdağ, Yavaş, Davutoğlu, Kürtçü Öcalan, Demirtaş ve daha birçoğu.

Elbette, bu süreç sosyalist solu da olumsuz şekilde etkiledi. Sosyalist iktidar hedefinin “cumhuriyetçilik”, “kemalizm”, “yön” hatta “İttihatçılık” gibi siyasal hedefler veya melez siyasal programlar lehine geri çekilmesi, yeni bir MDDcilik olarak görülmek gerekir. Kabul edilemez.

İttifaklar olmadan devrimci sosyalist mücadele olmaz. Doğru. Ancak ittifakın maliyeti siyasal kimlikten, program ve hedeften taviz vermek olacaksa, bunun adı oportünizm olur.

Siyasal hattı kemalizmde, ittihatçı vurgularıyla onun yöncü versiyonunda kurmaya çalışmak bizi geçmişin yanlışlarını yinelemeye götürür. Kitleleri işçi sınıfı sosyalizminden gayri doğru bir çıkış olmadığına sabırla ikna etmek gerekiyor.

Geniş kitlelerin bu rejimden kurtulma talebi vardır. Öncü bu talebe siyaseten tercüman olduğu ölçüde işlevini yerine getirir. Mesele, kitlenin her talebinin peşine takılmak değil, bu özsel kurtuluş talebinin nasıl dile getirilebileceği ve nasıl uygulanabileceği konusunda kitleye rehberlik edebilmektir. Öncü kitleden kopamaz ama onun içinde yitip gidemez de. Öncünün kitleye vereceği yön, “Atatürk cumhuriyeti”, “kemalizm”, “orducu sosyalizm” değil, işçi sınıfı sosyalizmidir. Hattın kurulması gereken yer burasıdır. Hattı bunun gerisinde kalan bir noktada kurmak yanlıştır.

 

Trump istediklerini yapabilecek mi? 1

Trump, ABD hegemonyasının sönme sürecinin ivme kazandığı koşullarda, yeni bir oyun kurması için sahaya sürüldü. Trump’ın kurmaya çalıştığı oyun bilinmedik, aykırı bir oyun değil. Kendi mantığı içinde de tutarsız olduğu söylenemez.

Şimdi, özellikle ekonomik olarak meydan okuyan bir Çin var. Bu meydan okumanın ne denli ciddi bir anlamının olduğunu göstermek için basit bir kıyaslamayla başlayalım. Bundan yirmi beş yıl önce ABD, en önemli 64 teknolojinin 60’ının geliştirilmesinde ve üretilmesinde dünya lideriydi. Bugün Çin, bunlardan 57’sinin geliştirilip, üretilmesinde dünya lideri. Geri kalanlarında da, önümüzdeki on yıl içinde,  liderliği elde etmesi kaçınılmaz görülüyor.

Bu koşullarda ABD, bir yandan, bir tür merkantilist bir anlayışla elindeki kaynakları savurmadan,  global ticaretin kurallarını kendi lehine çevirerek, korumacı bir ekonomik anlayışı savunacak; diğer yandan, adeta kolonyalist bir anlayışla dışa doğru genişleyecek, dünyadaki stratejik hammade, maden ve enerji kaynakları üzerinde imtiyazlar elde edecek, yanı sıra mal ve hizmetlerin, dolar olarak sermayenin global düzeyde hareketini kontrol edecek. Ticaret yolları denetimi altında olacak.

Buraya kadar Amerikan yönetici sınıfı içinde kayda değer bir ayrışma ya da itiraz yoktur. Görüş ayrılıkları, bunun hangi önceliklerle, hangi şekillerde, hangi araçlarla, hangi politik taktik ve ittifaklarla gerçekleştireceğiyle ilgili farklı yaklaşımlardan kaynaklanıyor.  Yoksa, bütün taraflar hegemonyanın gerilediği, güncellenmesi gerektiği konusunda hemfikirdir. Çin’in başlıca tehdit olduğu konusunda da aralarında fikir ayrılığı yoktur.

Genel olarak Demokratlar ve ana akım Cumhuriyetçiler  sönüşün önüne geçilmesinin 2.Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan soğuk savaş düzeninde izlenen, ABD’nin SSCB’yi alt etmesini de sağlamış olan yöntem ve araçların, tabii bu arada,  ABD tarafından kurulmuş olan ittifaklar düzeninin de, sürdürülmesiyle olanaklı olabileceğini iddia ediyorlar.

Trump’ın temsil ettiği kanat ise Amerika’nın tek başına veya mevcut uydularıyla birlikte gidişatı tersine çeviremeyeceğini, Rusya, Çin ve İran’la aynı anda baş edemeyeceğini iddia ediyor. Yapılması gerekenin bu üç ülke arasındaki bağlaşmayı konsolide etmek yerine bunları ayrıştıracak, birbirlerinden izole edecek bir yol izlemek olduğunu öne sürüyor. Bu görüşün 1970’li yılların hemen başında uygulamaya konulan Nixon-Kissinger doktrininin SSCB ve ÇHC’ni birbirlerine karşı kullanarak her ikisini de etkisizleştirme ya da yalıtma stratejisinden esinlenmiş olduğu açık.

ABD’nin Rusya ile birlikte Çin ve İran’a karşı ittifak kurma çabası içinde olduğu net olarak görülebiliyor. ABD ve Rusya böyle bir bağlaşma sürecinin ilk işaretini  Suriye’de vermişlerdi. İran da, muhtemelen Rusya’nın da telkinleriyle, Suriye, Yemen ve Hizbullah’ın feda edilmesiyle,  ABD’nin radarından bir süreliğine de olsa çıkacağını düşünüyordu. Yanı sıra İran, Rusya’ya daha fazla yanaşarak, Rusya ile bağlaşmak isteyen ABD karşısında elini güçlendireceğini varsayıyordu.

Bu bağlamda İran’ın sorunu, çarpık kapitalist bir ülke olmanın yol açtığı öngörüsüzlükle, genel olarak emperyalizm, özel olarak da ABD söz konusu olduğunda resmin büyüğünü görme kapasitesine sahip olmamasıdır. Yani ABD için sorun basitçe İran’ın  nükleer kapasite geliştirmesi değildir. O sadece vesiledir.

Elbette, bütün bu gelişmelerin, bu arada, genel bir emperyalist savaş olasılığının da giderek artmasının altta yatan nedeni, kapitalizmin, başta ABD olmak üzere, ana kapitalist ülkelerin doğrudan ekonomik, politik ve ideolojik aygıtlarını kat eden krizidir.

Aklımızda tutalım, sadece  hedef alan devletler değil,  hedef alınan başlıca ülkelerin hepsi kapitalisttir. Hedef alınanlar, kapitalizme değil, şu ya da bu düzeyde mevcut emperyalist hegemonya sistemine başkaldıranlardır.

1960’ların son yıllarından itibaren dünya kapitalizmi giderek ağırlaşan bir stagnasyon sürecine girmişti. Bu sürecin ağırlaşmasına katkı yapan en önemli etkenler, sosyalist dünya sisteminin varlığı ve dünya çapında  yaygınlaşan devrimci kurtuluş mücadeleleriydi. Sermayenin bugünkü yapısal krizinin en erken kökenlerini söz konusu süreçte aramak gerekir.

Kapitalizmin 1973’de patlak veren tarihsel olarak üçüncü büyük krizi, merkez kapitalist ülkeler de dahil olmak üzere kapitalist sistemi, genel olarak,  sürekli ağırlaşan ekonomik stagnasyon koşulları içinde,  ekonomik çöküş  tehlikesine maruz bıraktı.

Bu durumun aşılması için merkez kapitalist ülkeler, zaten 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren kademeli olarak başlatmış oldukları sanayisizleşme politikasını da teşvik ederek toplumsal maliyeti  kapitalist devletler için yüksek olan reel ekonomik faaliyetlerini azaltarak, finansallaşmaya abandılar.

Diğer yandan da, bir çoğu karmaşık ama ağırlıklı olarak küçük burjuva öğeleri ihtiva eden sınıf ittifaklarına dayalı olarak kotarılmış sol devrimci rejimleri kendi içlerinde ve birbirleriyle ilişkilerinde istikrarsızlaşma stratejisi izlediler. Büyük politik, ideolojik kampanyalar başlattılar. “Kültürel marksizm”, “maoculuk”, “trotskizm”, “üçüncü dünyacılık”, “Avrupa komünizmi”, “Batı Marksizmi”, “gramscicilik”, guevaracılık” vb gibi, hepsinin ortak paydası -reel olarak- anti-sovyetizm olan akımları işçi sınıfı marksizm-leninizmine karşı desteklediler (1). Ekonomik rüşvetleri devreye soktular. Küçük burjuva önderliklerin zaaflarını iyi okudular. Oraya yüklendiler.

19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren kapitalizmin modern tarihine baktığımız zaman, sistemin  kaçınılmaz olarak içinde yaşadığı aşırı üretim ve azalan kâr oranları döngüsünün somut bir ifadesi olan stagnasyon sürecinden kurtulmak için finansal araçları kullandığını, elzem olan finansal küreselleşme koşullarını sağlamaya çalıştığını biliyoruz. Birinci emperyalist savaşının nedeni, kriz koşullarındaki sermayenin bu küreselleşme ihtiyacıdır.

Seksenli yılların ortalarına doğru finansallaşma ya da aynı anlama gelmek üzere küreselleşme süreci devreye sokuldu. Bu sürecin ilk somut siyasal sonuçları arasında SSCB’nin çöküşünü,  paradoksal olarak Büyük Kültür Devrimi’nin bir sonucu gibi görülmesi gereken, kapitalist restorasyon yolunda Çin Halk Cumhuriyeti’nin önünün açılması ve tabii erken egzersizleriyle birlikte BOP hamlesini sayabiliriz.

Hatırlayalım, o zaman rakipler, olası rakipler elimine edilmiş veya yalıtılmışlardı. Emperyalistlerin önünde geniş bir hareket alanı vardı. Büyük savaş olasılığı ihmal edilecek derecede düşüktü. “Tarihin sonu” ideolojisi de bu koşullarda devreye sokulmuştu.

Ancak, kapitalizmin emperyalist bloğu bu süreçte sona gelindiğini 2008’deki büyük krizde net olarak gördü. Küreselleşme ekonomik, siyasal ve ideolojik boyutlarıyla bir bütün olarak çöktü.

Çin ve ekonomik olarak onun etrafında şekillenen BRICS’in meydan okumasına emperyalist bloğun ekonomik ve ideolojik araçlarla yanıt vermesi artık olanaklı görünmüyor. Sürecin emperyalist blokta kayda değer çatlaklar yarattığına da tanık olmaktayız.

ABD’nin resmi stratejisti Brzezinski vaktiyle, mealen, “ABD’nin zamanı yok, 2026’ya kadar vakti var. Ya o zamana kadar sönme sürecini geri çevirecek ya da  geçmiş olsun” demişti.

İşte Trump tam da bu şartlarda, ağırlıklı olarak alt orta sınıfların oy desteğiyle tekrar iktidar oldu. Birinci iktidar döneminde yapılması olanaklı olmayan “projeler” ini bu kez uygulamaya koymaya çalışıyor.

Evet, gerçekten de Trump Amerika’nın zamanının tükenmekte olduğu koşullarda, sosyalist önderlikten yoksun geniş ve demografik olarak  karmaşık  alt katmanların ( Bir süre önce, ‘görülmemiş eşistsizlik” başlığı altında WSJ’da bir istatistik gördüm, Amerika halkının yarısının servetinin önde gelen üç finans-teknolojik oligarkın servetinden daha az olduğu kaydediliyordu) mevcut düzene sessiz başkaldırısını istismar ederek, demagojik  MAGA söylemi veya ideolojisiyle yola çıktı.

Trump’ın iktidarı almasını sağlayan bir başka etken de, tabii, kapitalist dünyada genel olarak liberal devlet formunun erozyonunun derinleşmesi, faşizan önlemlerin, kurumsallaşmaya başlamış olmasıydı. Bu çerçevede mesela, yeni-McCarthycilik Trump’la başlamadı. Demokratlar döneminde tohumları atıldı. Trump bu süreci daha ileri noktalara taşıdı. Taşıyor. İdeolojik iddiaların tersine, anayasal “demokratik” devlet biçimlerinin reel olarak, fiilen devre dışı bırakılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bütün bunlar, Amerika’da, Trump’tan önce başladı.

Elbette Trump bulunduğu noktaya finans-kapitalist oligarşinin, özellikle de, onun en gözü kara, en terörist kanadı olan teknolojik finans sermayesini temsil eden Silikon Vadisi’nin tekno-faşistlerinin desteğiyle getirildi.

Bugün gelinen noktada, özellikle de, “gümrük tarifeleri”, “barış, savaşsız dünya” başlıklarıyla parlatılan  demagojik MAGA söyleminin cilalarının beklenenden erken  döküldüğünü söylemek gerekiyor.

NOTLAR:

1)  Daha önceki yazılarda değinmiştim. Amerikan ve Avrupa sermayeleri “Sovyet Marksizm”ini yeren bir çok sol, marksist faaliyete, bu çerçevede, yayınlara, konferanslara, örgütlere parasal destek sağlamıştır. Mesela, Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nin tümünün İngilizce ilk eleştirel basımı doğrudan  Amerikan hükümetinin parasal desteğiyle, 1986’da ABD’ye göç eden, kendisini Gramscici marksist olarak sunan Maltalı akademisyen Joseph Buttigieg’e  tercüme ettirilerek Columbia Üniversitesi tarafından yapılmıştır. Kitabın ikinci baskısı yine ABD hükümeti desteğiyle 2007’de yapılmıştır. Kitabın ilk İtalyanca ve 1972’deki İngilizce çevirilerine de Banca Commerciale Italiana destek olmuştu.

Bu arada, Amerika’ya göç etmiş Buttigieg ailesinin ikinci jenerasyonundan oğul Peter Buttigieg de Biden hükümetinde Ulaştırma Bakanı idi. Kabinenin belki de en neo-konservatif üyesiydi. İkinci ve üçüncü  jenerasyonlarda bu tür gerilemelere sık rastlanıyor.


 

Böyle olmaz

Tayyip Erdoğan’ın gayrimeşru faşist rejimi rutin “CHP mitingleri” yle değil, kararlı direnişlerle geriletilebilir.

AKP yönetimine karşı ilk kitlesel toplumsal itiraz çok ağırlıklı olarak  CHP seçmenlerinin katılımıyla, Bayrak Mitingleri sırasında gerçekleşmişti. Bu söz konusu mitingler CHP’ye yakın bazı dernekler tarafından organize edilmişti. Bununla birlikte mitingler, CHP’nin kontrolünde ve yönetiminde değildi. Kitlesi bilindik (sağ ve sol eğilimleriyle)  Kemalist  ideolojik formasyonunun taşıyıcılarıydı.

Gezi direnişleri sırasında da yine ağırlıklı olarak bu ve benzeri siyasal, ideolojik eğilimlere sahip kitleler sahnedeydiler. Bu bakımdan Bayrak Mitingleri ve Gezi direnişleri arasında bir süreklilik tespit etmek meşrudur.

Ancak bu kez, ağırlıklı olarak yine CHP seçmenlerinin oluşturduğu direnişçilerin, önceki mitinglere göre CHP ve onunla şu ya da bu derecede ilişkili dernek ve kuruluşlarla mesafesi sola doğru hayli açılmıştı. Bu halin en spektaküler ifadesi, Taksim’e gelişinde Kılıçdaroğlu’nun  kitleler tarafından kaale alınmayarak alana yabancılaştırılmasıydı.

Gezi kitlesi,  çoğu kapitalizmi sorun olarak gören, çoğunluğu itibariyle sosyalist olmasa da, sosyalist anlayışla bir sorunu olmayan kişilerden oluşuyordu. Kahir ekseriyetinin ortak paydası, tartışma götürmez biçimde,  laik ve demokratik cumhuriyetti. Parti olarak CHP, CHP liderliği dışlanmıştı. Seçmenleri inisiyatif alarak partilerini saha dışına itmişlerdi.

O sıralarda, Kürt siyaseti,  AKP rejimiyle flörtü devam ettiği için rejim lehine meydanlarda fren işlevi görmek için oradaymış gibi davranıyordu. Bununla birlikte çok sayıda Kürt yurttaş, partilerine rağmen direniş alanındaydı. Ancak onların da direnişin ana gövdesini oluşturan kitlenin  rejimin yıkılması talebine itirazları vardı. Hükümetin istifasını, rejimin yıkılmasını talep etmiyorlardı. Nitekim, Gezi’nin bastırılmasından sonra Öcalan, Tayyip Erdoğan’a, ” seni Gezi’de biz kurtardık” mealinde bir şey söylemişti.

Aslında bu o zaman henüz oturtulmakta olan rejimin böl-yönet taktiğinin başarılı bir şekilde uygulanması anlamına geliyordu. Kürt siyaseti AKP rejimi saflarına dahil olunca, zaten önderlikten yoksun olan ama ağırlıklı olarak demokratik, eşitlikçi sol değerlerle bir sorunu olmayan geniş direnişçi kitle daha kolay etkisizleştirildi.

Yapılan ilk seçimde bu kitlenin siyasal kontrolü yeniden, sokağa çıkan yolları kapatma misyonu yüklenmiş, CHP’ ye verildi.

Bir kaç yıl sonra da 7-8 bin kişinin hayatına mal olan, on binlerce insanın yerini yurdunu terk etmesine yol açan “hendek savaşları” ile Kürt siyaseti geri püskürtüldü.

Tanık olduğumuz bu son halk hareketi rejime karşı yurt çapında ortaya çıkan üçüncü kitlesel direniş oluyor. Ancak bu kez, öncekilerine göre, bazı farklılıklar taşıyor.

Bugünkü direnişler, derhal CHP tarafından kontrol altına alınmak istenmiş, büyük ölçüde bunda da başarılı olunmuştur. Direniş, Saraçhane Meydanı’nda “darbeci” olarak ilan edilmiş rejimin belirlediği sınırlar içinde gayri meşru rejimin meşruiyetini onaylayan ve onaylatmak isteyen “gaz alma mitingleri” olarak rejimin açtığı dar alan içinde eritilmek istenmektedir.

Gezi sırasında belediyelerin çoğu AKP’nin elindeydi. Şimdi CHP’nin elindedir. Ancak bu olanak direnişi genişletip, güçlendirecek surette kullanılmamaktadır. 15 Temmuz’da AKP, “darbe var” diyerek, belediye olanaklarıyla binlerce kişiyi seferber etmişti. Bugünse, Saraçhane Meydanı’nın doğru düzgün bir ses düzeni, kablolu internet ağı dahi yok.

Katılımcıların büyük çoğunluğu yine CHP seçmenidir. Bu da anlaşılır bir şeydir. Çünkü bu ülkenin tarihsel olarak demokratik eğitimi ve duyarlılığı en yüksek kesimi sosyalist sol ve CHP kitlesidir.

Gelgelelim, Gezi’den bu yana CHP seçmeni olan kitlenin, özellikle de çoğunluğu genç olanlarının  Türkçü, laik bir milliyetçiliğin etkisine girdiği, soldan uzaklaştığı gözlemleniyor. Bu kesimin slogan ve pankartları bu eğilimi net olarak yansıtıyor. Yani bugünkü CHP kitlesi, önceki kitlesel eylemlerin kitlesine göre sağa savrulmuş, sol siyasetle mesafeleri anlamlı derecede açılmıştır.

Dört akşam katıldığım Saraçhane mitinglerindeki ilk gözlemim bu oldu. Gezi’deki sol coşkuyu göremedim.

Bu duruma yol açan dünya çapında ve ulusal düzeyde nedenler var. Dünyada genel olarak ırkçı, yabancı düşmanı  vurguları olan bir sağcılık epey bir zamandan beri  yükseliştedir.

Türkiye’de Kürt sorununun, her ikisi de emperyalizme tutunan,  milliyetçi Kürt siyaseti ve  milliyetçi Türk siyaseti tarafından istismarı hem Türkler hem de Kürtler arasında birbirlerine karşı anti-demokratik, şoven duyguların güçlenmesine katkı yapmıştır.

Bu durumu bir kez daha net olarak geçtiğimiz pazar günü gündüz Yenikapı Alanı’nda; akşam, Saraçhane Meydanı’nda gözlemledik. Son derece ciddi, karşılıklı restleşmeyi, inkârı açık eden bir yarılma söz konusudur.

Öte yandan, rejimin bu darbesinden önce yeni bir “Kürt açılımı” girişimiyle Kürt siyasetinin darbeye karşı direnişe katılma olasılığını dramatik olarak azalttığı, Gezi’de olduğu gibi, Kürt siyasetini izole ettiği görülmektedir.

Gezi öncesinde AKP’nin o zaman ki koalisyon ortağı olan Gülen Cemaati ile birlikte polisi ve adliyeyi devreye sokarak gerçekleştirdiğine benzer hukuksuz uygulamalara tanık oluyoruz.

Erdoğan burada durmayacak. Devam edecektir. Darbe sona ermemiştir. Erdoğan gayri meşru kayyım atamalarına devam edecektir. İstanbul’dan vazgeçmeyecektir. CHP içinde Truva Atları oluşturarak partiyi bölmeyi deneyecektir.

Tabii diğer yandan da Kürt kitlelere havuç uzatmayı sürdürecektir. Onların yükselen rejim karşıtı dalgaya dahil olmamaları için çaba harcayacaktır.

Erdoğan mitinglerle geriletemez. Direnişle, Kürt ve Türk demokratlarının, devrimcilerinin kararlılığıyla geriletilebilir. Sağdan değil, soldan çıkılabilir.

Aksi halde, Erdoğan bölerek yönetmeye devam edecektir. Bugün bu kitlesel direnişleri bastırdıktan sonra, sırası geldiğinde, Kürtleri bir kez daha bastıracaktır.

CHP, geçmişte HDP’lilerin Meclis’ten atılmasına, belediyelerine kayyım atanmasına destek vermişti.  Şimdi sıra onlara geldi. HDP Gezi’de Erdoğan’ın yanında durdu. Sonrasında Erdoğan döndü, onu vurdu. Bu işler böyle oluyor.

Sonuç olarak, demokratik Türk ve Kürt siyasetleri arasındaki, Erdoğan lehine işlev gören,  yarık kapatılmadıkça, rejimin gayri meşruluğu ilan edilmedikçe, Erdoğan’ın gitmesi biraz daha zaman alacak gibi görünüyor.

 

 

 

 

Erdoğan sonuna kadar gitmek zorunda

Öncelikle olgulara adlarıyla hitap etmek gerekiyor.

Kapitalizmin içsel dinamiklerinden kaynaklanan düşük ücret kapitalizmi ve onu sürdürebilmek için ihtiyaç duyulan  gözetim devleti 90’lı yıllarda, iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesi, eski sosyalist ülkelerin ve onlara yakın çoğu 3.Dünya ülkesinin yağmalanarak kapitalist sisteme entegre edilmesi, büyük bilimsel-teknolojik ilerlemeler, toplumsal politikaların devre dışı bırakılması, emek gücünün demokratik  haklarının budanması vb gibi gelişmeler sayesinde global çapta işler kılınabildi. Bugün bu dinamiğin işlediği hemen her yerde bir yönetim ve meşruiyet krizi olduğu vakadır.

Bu yönetememe halinin artık olağan devlet biçimlerinin sunduğu araçlarla üstesinden gelinemediği de bir vakadır. Yeni yüksek teknolojik olanaklarla takviye edilmiş gözetim devleti yetersiz kalınca giderek yaygınlaşan bir siyasal eğilim olarak sınıfsal içeriği itibariyle klasik faşizmlerden farklı olmayan ama devlet biçimi bağlamında farklı, “popülist” ya da “neo-faşist” olarak ifade edilebilecek  rejimler ortaya çıkmıştır. Çıkmaktadır.

Bu rejimler liberal demokratik devlet biçimini, yani anayasal formu, güçler ayrılığı ilkesini, özerk anayasal kurumları, yerel ve ulusal parlamentoları, demokratik hakları, klasik faşizm örneklerinde olduğu gibi (mesela, Nazi Almayası, Mussolini İtalyası, Franko İspanyası, Salazar Portekiz’i, ve bir çok başka L.Amerika ve Doğu Asya faşizmleri, bizde 12 Mart ve 12 Eylül dönemi) ortadan kaldırmıyor, veyahut  belli veya belirsiz bir süre için askıya almıyorlar.

“Popülist” veya “neofaşist” rejimler, liberal devletin formel yapısını tasfiye etmiyorlar. Tersine, içlerini, içeriklerini boşaltarak muhafaza ediyorlar. Anayasal demokratik hakları, olanak bulduklarında kısıtlasalar da, fazla dert edinmiyorlar. Hukuksal yorumlar ve/veya “olağanüstü koşullar ” gerekçesiyle uygulamıyorlar.

Liberal devlet, tanım itibariyle kamucu cumhuriyet formu kurumlarıyla birlikte şeklen varlıklarını sürdürüyorlar, ancak içleri boşaltılmış olarak.

Emperyalist hegemonya sisteminin sönmeye yüz tuttuğu günümüz koşullarında, 90’lı yıllardan itibaren yerleşen düşük ücret kapitalizmi ve gözetim devleti faşist bir karakter kazanarak globalleşiyor.

Türkiye’de bugünkü rejim, sözünü ettiğim anlamda, “popülist” veya “neofaşist”tir. Bunun adını net olarak koyalım. Faşizm tespiti, esas olarak,  onun brütalizminden, ideolojik söyleminden ya da estetiğinden hareketle yapılamaz.

Emperyalist sermayenin girdiği çok boyutlu kriz koşullarında (bugün bu artık bir hegemonya krizi görünümündedir), olağan liberal devlet biçimiyle yönetmesi olanaklı değildir. Ancak onu bu aşamada topyekun tasfiye etmek de ussal değildir. Halk sınıflarıyla faşist devlet arasında, yönetici sınıfın kendi içinde, devlette ve devletin yer aldığı dış bağlamında kurulu suni dengenin bozulmasına katkı yapabileceği için siyaseten riskli, maliyetlidir.

Bu noktada devlet, bilimsel-teknolojik ilerlemelerin en çok ivme kazandığı, herkesin kolaylıkla sahip ve dahil olabildiği, bilişsel ve iletişimsel araç ve platformları kontrol edip, kullanarak,  bu arada,  şaibeli oylama yöntemlerine de sık sık başvurarak,  sanal bir liberal demokratik ortam yaratıyor.

Türkiye’deki bu popülist devletin siyasal sınıfsal içeriği faşizmdir. Önce bunu görelim. Bu koşullarda, onun içini boşaltmış olduğu kurum ve kurallardan medet ummak onun meşrulaştırılması anlamına gelecektir.

Bu devleti çekip çevirenlerin “varmış” gibi davranması karşısında bizim de aynı şekilde “varmış” gibi hareket etmemiz, demokratik çıkışımızı iyice güçleştirir.

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’li başkanı bile Erdoğan’ın bir çok kararname ve uygulamasının anayasal geçerliliğinin olmadığını açıkça ilan etmiştir. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” referandumu, anayasal darbedir. Yok hükmündedir. Erdoğan ve rejimi gayrimeşrudur.

Erdoğan’ın yarattığı sanal ortamın ya da koşulların girdabına kapılarak, hiçbir siyasal demokratik kazanım elde edilemez. Tam tersi gerçekleşir. Doğru siyaset onu ve rejimini inkâr etmek, dışında kalarak cepheden karşılamak, taarruz etmektir. Yoksa, o sizi içinizden kat etme olanaklarına erişir. İçerden nötralize eder, izole eder, böler.

Örnek olsun diye Kürt siyasetiyle yapılan şu son “antlaşma” ya bakalım. Antlaşmanın bir tarafı sık sık antlaşmanın koşullarının olmadığını, kayıtsız- koşulsuz olduğunu; diğer taraf,  antlaşmanın içeriğini kavrayamadığını beyan ediyor. Koşulları olmayan bir antlaşma olur mu? O zaman antlaşma olmaz. (1)

Onun stratejik aklı karşısına stratejik bir akılla çıkmak elzemdir. Stratejik düşünmemiz lazım. O sizi sürekli gayri meşrulaştırmaya çalışıyor. Siz ise onun size dayattığı oyunu ve araçlarını benimseyip, onun hep meşru zeminde görünmesine katkı yapıyorsunuz. Oysa, onu gayri meşrulaştırmanız gerekiyor.

Öte yandan, şu iyimser TÜSİAD muhabbetlerini de bırakmak lazım. Özellikle de bugünkü hegemonik kriz koşullarında, bu krizin aşılmasına yararı olmayacak, tersine zararı olacak hiçbir girişim, hiçbir siyasal talep emperyalist hegemonik akıl tarafından kaale alınmaz.

Emperyalistlerarası çıkar çatışmaları, emperyalistlerarası savaşlar neden var, neden vardı? Bugün ABD hegemonyası, NATO’nun, Avrupa’nın üzerini çizebileceğini ima ediyor. Vasallarını tehdit ediyor. Ayak bağı olursa, TÜSİAD’a mı takılacak? Aslolan, genel olarak sistemin çıkarlarıdır. Sonra, geçmişte faşizmler sermaye sınıfının ayak bağı olan fraksiyonlarının üzerlerini çizmediler mi?

Erdoğan bütün bu son hamlelerini ABD’nin belki tam olarak onayı olmasa da, bilgisi dahilinde yapmıştır. Bundan kuşku duymamak gerekir. Erdoğan’a ayar vermek için yaptırılan 15 Temmuz darbesini, ne “demokratik” ABD ve ne de “demokratik” Avrupa kınamışlardı. Bugün, İmamoğlu’na yapılan da görmezden geliniyor.

Eğer sokaklar  kararlı davranırsa ve  giriştiği işi sürdürmekten başka seçeneği olmayan Erdoğan kontrolü sağlayamazsa, hiç kuşkunuz olmasın, üzeri çizilecektir.

Esad diyordu ki:  “ABD’nin dostları olmaz, uyduları olur”. Vaktiyle, Kissinger bu gerçeği daha veciz bir şekilde dile getirmişti: Amerika’nın düşmanı olmak tehlikelidir; ama onun dostu  olmak da ölümcüldür”.

Özcesi, biraz gecikmiş Erdoğan’ın  ayakta durmak için hamlesini sürdürmesi gerekiyor.

Direnişe gelince, kararlı bir önderlik altında, rejimin  malum meşruiyet ağına takılmadığında başarıya ulaşabilir.  Yine de, muhalefet Erdoğan karşında çok değerli bir olanak elde etmiştir.

NOTLAR:

1) İmamoğlu’na ve CHP’ye yönelik operasyonun öncesinde yeni Kürt açılımı denilen sürecin başlatılmış olması tesadüf değildir. Böylece kendi özel gündemlerine odaklanmış Kürtlerin muhalif potansiyelinin bu operasyon dolayısıyla oluşacak toplumsal tepkilerden izole edilmesi olanaklı olabilecekti.

Benzer bir gelişme Gezi sırasında da gerçekleşmişti. Bu son olaya Kürt siyasetinin vereceği tepkinin  kararlılığı Kürt siyasetinin demokratikleşme mücadelesindeki samimiyetinin de test edilmesi anlamına gelecektir.

CHP, gaz almaya devam

CHP yönetiminin yaşanan gelişmeler karşısında hiç bir siyasal planı yok.

CHP, AKP rejiminin oturmaya başladığı 2007 yılından bugüne kadar bu rejimin selameti bakımından gereken katkıyı yapmıştır.

AKP rejimi, 2016’daki askeri darbe girişimi sonrasında gerçekleştirdiği sivil darbeden itibaren faşist rejime doğru evrileceğinin işaretlerini veriyordu. Önce 2017’de bunun anayasal çerçevesi hazırlandı. Yani bir anayasal darbe gerçekleştirildi.

2017 darbe anayasasının çerçevesi faşizm tesisi sürecinde daha öte adımlar atılması önünde engel oluşturduğunda, darbe anayasasına karşı bir tür darbe yapıldı. Yani anayasa işe yaradığı kadarıyla kaale alındı. Böylece artık Türkiye’de bir anayasal rejim olmadığı fiilen ilan edilmiş oldu.

Bütün bu süreç boyunca olası toplumsal tepkiler ve kırılmalara karşı CHP bir tür paratoner işlevi görecek şekilde yönlendirildi. Muhalefetin gazını alma görevini üstlendi. Bugün de aynı şekilde çalışmaya devam ediyor.

Biraz siyasal gelişmeleri izleyen herkes 31 Mart’tan sonraki gelişmelere bakarak, bugünlere geleceğimizi kolayca tahmin edebiliyordu. CHP de bunun farkındaydı. Ancak bu gidişatı durdurmak için harekete geçmek şöyle dursun, rejimin elini daha da güçlendirmek, onun daha rahat hareket edebileceği  alanı açmak için ne gerekiyorsa yaptı.

Siz hiç (2007’den beri tertiplediği hileli şeçimler şöyle dursun) anayasal dayanağı olmayan gayri meşru bir iktidar karşısında seçim zaferi elde ettikten sonra bu aynı iktidara  “gel seninle yumuşayalım” diyen zafer kazanmış bir muhalefet partisi gördünüz mü? Böyle durumlarda bu tür çağrılar seçimi kaybetmiş iktidarlardan gelebilir. Bizde tam tersi.

Biliyoruz, siyaset düşmanlaşmak, düşmanlar yaratmak demektir. Tayyip Erdoğan nasıl iktidar oldu, iktidarını halen nasıl sürdürüyor?

 

Bugün, buradan CHP yönetiminin inisiyatifiyle bir direniş beklememek gerekir. CHP, bugünkü gelişmenin habercisi olan daha önceki vakalardan sonra da görüldüğü gibi, gaz alma misyonunu hakkını vererek yerine getirmektedir.

Bu arada, kendisini siyasal olarak tüketmiş İYİP’in faşist başkanı bu son olayı siyaseten yeniden sıçrama yapmak için fırsata çevirmek amacıyla acilen soluğu Saraçhane’de almış, Özgür Özel ile birlikte yeni bir “Kılıçdaroğlu-Akşener”  muhalefetinin temellerini atmak doğrultusunda durumdan vazife çıkarmıştır.

Öte yandan, İmamoğlu’nun yedeği rolü verilen Mansur Yavaş’ın tam da top ayağına gelmişken sahadan çekilme kararı aldığı izlenimi ediniliyor. Korkmuş olabilir. Açıklamalarından böyle bir izlenim edindim. Bu izlenimim gerçekse, Erdoğan’ın bir taşla iki kuş vurduğunu söylememiz gerekir.

Böyle bir durumda, İmamoğlu’nun olası hamlelerini henüz bilemiyoruz ama Özel-Dervişoğlu formülü devreye sokulmak istenebilir. Tabii bunun anlamı, Erdoğan’la yola devamdır.

İmamoğlu geç kaldı. 31 Mart seçimlerinin sonucunu iyi okuyamadı. Partisinin yönetimine çok bel bağladı. Aylarca önceden Erdoğan’ın karşısına dikilseydi, partisinin önüne geçer, parti yönetiminin boşa düşmesini sağlayabilirdi.

Bundan sonra bunu yapabilir mi? Kolay olmayacak. Partisinden kopmadan onun bir adım önünde, yani parti yönetimini fiilen etkisizleştirerek, kitleyle doğrudan iletişim kurarak belki başarabilir. Ancak parti yönetimine dayanarak başarılı olması olanaklı görünmüyor.

Bakınız, siyasette her zaman kendi içinize göz kulak olmanız gerekir. Karşınızdakini, yani cepheden saldıranı şu ya da bu şekilde, geriletilseniz de, yenilseniz de, toparlanıp alt edebilirsiniz. Bütün büyük siyasal yıkımlar içeriden kaynaklanır. Yani “dahildeki bedbahtlarınızı” ihmal etmeyeceksiniz.

CHP ötesindeki sola gelince, bildiğimiz gibi. Büyükçe bir kısmı, hiç bir zaman bir Türkiye partisi olamamış, reel olarak öyle bir talebi de olmayan, Türkiye’den kopmuş, Türkiye’deki faşist rejime, onun emperyalist-siyonist dış bağlamına sıkı sıkıya tutunmuş DEM Parti’den medet umuyor. Ona tutunuyor.

Diğer bir kısmı, hep yaptığı gibi, “gelin örgütlenim” diyor. Ne suya ne sabuna dokunmayı, teorik doğruları işaret ederek  “siyaseten temiz kalma” yı tercih ediyor.

Bu koşullarda, tek umut olarak, halk sınıflarının direnme refleksinin devreye gireceğine inanmamız gerekiyor. Halkları hesaba katmayan, halk sınıflarının direnme kapasitesini ve gücünü hesaba  katmayanlar yenilecek. Trump da bu yüzden başarılı olamayacak.

 

Darbe

Ülkemizde dün itibariyle gerçekleştirilmiş bir siyasal darbe var. AKP rejimi bir süreden beri faşizme dönüşmüştü. Artık klasik faşizmleri beklemeyelim. Yeni faşizmler klasik faşizmler gibi hukuksal liberal devleti tasfiye etmiyorlar. İçeriğini boşaltıyorlar. Türkiye’de de olan budur. Emperyalist sermayenin bugünkü koşullarda bilindik liberal devletle işleri çekip çevirmesi, yönetmesi olanaklı değildir. Siyasal alanı hep daha fazla daraltmak zorundadır.

Bu hamleye bilindik, yani liberal demokratik koşullarda izlenmesi kabul edilebilir olan siyasetle, siyasal araçlarla yanıt verilemez.

Türkiye 2016 yazındaki darbeler sonrasında bu faşizm tesisi sürecini ilerletti. 2017 referandumuyla yeni rejimin hukuksal kılıfını hazırladı. Yenikapı’da spektaküler olarak başlatılan bir hamleyle muhalefeti bir kez daha kendi yanında hizaladı.

Biraz sonra kullanıla kullanıla aşındırılmış işbirlikçi CHP liderliğinde devir teslim işlemi gerçekleştirilerek yeni liderlik tayin edildi. Ancak halk sınıflarının giderek artan muhalefeti karşısında bu yeni liderliğin boşa düştüğü görülünce, faşizme özgü zor araçları devreye sokuldu.

Buradan CHP liderliğiyle çıkılamaz.

Öte yandan, ABD emperyalizminin hegemonyasını ihya etme çabası dahilinde bölgemizde kurmuş olduğu merkezinde İslamcı siyasetin yer aldığı siyonist Arap-Türk-Kürt siyasal ittifakının eşzamanlı hamleleri bugünkü darbenin gerçekleştirilmesine katkı yapmıştır. Suriye’deki İslamcı yönetim ve Türkiye’deki Kürt siyasetinin uzantısı olan Suriye Kürt siyaseti arasındaki bağlaşma, Türkiye’deki Türkçü-İslamcı yönetimle Kürtçü-İslamcı siyasetin bağlaşmasının izdüşümüdür.

Bugün tanık olduğumuz bu darbe bölgemizdeki emperyalist siyasetin ihtiyaçlarına da yanıt vermek içindir. Bu Erdoğan yönetimine emperyalizmin verdiği son şans olabilir. Ya ne pahasına olursa olsun başaracak ya da değiştirilecek.

Faşizmin bu yeni görünümü, kabul edelim, bir “demokrasi” illüzyonu yaratma yeteneğine sahip olması dolayısıyla işlevseldir. Bu işlevsellik en çok  süratle yeni ittifaklar oluşturma ve aynı hızla oluşmuş ittifakları bozabilme konusunda kabiliyetlidir.

Erdoğan yönetimi PKK’den istediğini aldı. Pek yakında, DEM tabelası taşıyan ahmaklığı da paketlerse şaşırmayalım. Bu kadar siyasal ahmaklığın yaşandığı, bu kadar siyasal ahmakın bulunduğu bir ülkede en kolay şey, Erdoğan olmak.

Bu olanlar Erdoğan yönetiminde ilk kez olmuyor. Ancak, kabul edelim, yeni koşullar ve ihtiyaçlar dolayısıyla Erdoğan ve dayandığı emperyalist sermaye iyice gözünü karartmış görünüyorlar.

Her şeye rağmen Erdoğan’ın aşınmış bir siyasal figür olduğu gerçeğini de ihmal etmeyelim. Erdoğan son kozlarını oynuyor. MHP’yi kontrol ettiği kadar CHP’yi de kontrol etmeyi başarabilecek mi, göreceğiz.

NOT:

Bu sabah yazıyı yazdıktan sonra dünya haber ajanslarına internet üzerinden bir göz attım. Dikkatimi çeken, Trump’a yakın Fox News’ün, Putin’e yakın RT’in ve Çin’in Merkez Televizyonu tarafından yönetilen  CGTN’ün bu haberi görmemiş olmalarıydı.

William Mc Kinley ve DeepSeek

The Economist dergisi son sayısında, kapaktan verdiği mesajla, Trump’ın 1897 ruhunu yeniden canlandırmak istediğini öne sürdü. 1897 ruhu neydi?

Başkan Trump’ın pek üzerinde durulmayan bir talebini hatırlatarak başlayalım. Trump, Alaska’daki en yüksek dağın adının, bundan böyle “McKinley Dağı” olarak değiştirileceğini ilan etti.

Kim bu McKinley? ABD’nin 25.başkanı, 1897’de başkan seçiliyor. 1901’de bir suikaste uğrayarak hayatını kaybediyor.

Trump, William McKinley’in kendisinin rol modeli olduğunu saklamıyor.

McKinley, ABD’nin, iç savaş ve sonrasında süregiden iç mücadelelerinden sıyrılıp, kabuğundan çıkmasını, hegemonik bir güç olarak kendisini dünyaya kabul ettirmesini yüksek sesle talep eden bir başkandı.

McKinley, jeopolitik “Batı’ya doğru hareket” in ilk programatik uygulayıcısıydı. Ona göre, ABD’nin birliği ancak, dışa, batıya doğru hareketle temin edilebilirdi.

O zaman halen ABD’nin birliği konusu önemli bir sorundu. Bu sorun kuruluştan sonra ortaya çıkmıştı. Amerikan Devrimi’ni yönetenler arasındaki görüş ayrılıkları, sınıfsal ve daha geniş düzeyde, toplumsal bölünmeye, kutuplaşmaya yol açtı.

Bu hali, 1789’da seçilen ilk başkan Washington’un (bu tarih ABD’nin kuruluş tarihi olmalıdır) esas olarak üç kişiden oluşan kabinesinin en kritik iki bakanlığını yürüten (dış işleri veya onu da içerecek şekilde geniş anlamında devlet bakanı) T.Jefferson (sonra iki dönem -1801-1809-başkanlık yapacaktı) ve (maliye bakanı) Hamilton arasındaki şiddetli tartışmalarda açık olarak saptayabiliyoruz.

T. Jefferson köle sahibi, geniş plantasyonları olan tarımcı, endüstriye ve ticarete hoş bakmayan bir devlet adamıydı. ABD’nin tarımsal bir ekonomiyle, seküler, demokratik bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürebileceğine, ticaret ve sanayinin devlet müdahalesine, korumacı ekonomik politikalara yol açarak, cumhuriyetin, demokrasinin temellerini erozyona uğratacağına, Amerika’nın Britanya emperyalizmine benzeyeceğine, böylece onunla mücadelesini de kazanamayacağına inanıyordu. Ekonomide devletin devreye girmediği liberal bir anlayışı savunuyor, bunun da tarımcı bir ülke olmakla olanaklı olabileceğini iddia ediyordu. Yönetici sınıf içinde en ağırlıklı yeri işgal eden köle sahibi büyük plantasyon sahiplerinin ve çiftçilerin tam desteğine sahipti.

Hamilton ise ülkenin ekonomik olarak büyümesinin birliği sağlamakta en önemli rolü oynayacağına inanıyor, büyümek içinse en önce sanayileşmenin zorunlu olduğunu, bunun da devlet müdahaleciliğini, merkantilist, yani korumacı ekonomik politikaları gerektirdiğini vurguluyordu.

Bu toplumsal yarılma ve onun ifadesi olan söz konusu tartışma, şeklen bugünkü Çin’in savunduğuna benzer, “tek ülke iki sistem” uzlaşmasıyla bir geçici denge haline ulaşıyordu. Yani Kuzey’de, endüstri ve ticaret; Güney’de, ağırlıklı olarak köle emeğine dayanan, tarım egemen olacaktı.

Burada şuna dikkat edelim, toplumsal kutuplaşmanın, yönetici sınıf içindeki bölünmenin ivmelenmesi, aynı zamanda, büyük toplumsal-ekonomik-siyasal dönüşümlerin de habercisi oluyor.

İlerleyen zamanda, tanım itibarıyla içerdikleri dinamizm dolayısıyla endüstri ve ticaretin mevzi kazanmasıyla, söz konusu denge hali bozuluyor. Yönetici sınıf içindeki kavga, iç savaşa evriliyor, eski (kurucu) maliye bakanı Hamilton’ın görüşleri giderek ülkede hegemonik bir güce ulaşıyor.

McKinley’in siyasal çıkışının böyle bir arkaplanı var. 1873 bunalımıyla birlikte sanayi kapitalizminin emperyalistleşme ihtiyacı artık “Batı’ya doğru hareketi” zorunlu hale getiriyordu. Bir kıta ülkesinin dışa doğru yayılabilmesi, deniz aşırı ticaretle olanaklı olabilirdi. O sırada, Atlantik ve Pasifik üzerindeki ticaret yollarını, bir ölçüde İspanya, ve tabii büyük ölçüde, Britanya kontrol ediyorlardı.

Hegemon Britanya, daha 19.yy’da, “serbest ticaret” ilkesini olmazsa olmaz olarak dünyaya dayatmıştı. Ancak ABD gibi rakip güçlerin yükselmesi, Britanya’nın “serbest ticaret” lehine koyduğu kuralları, kendi aleyhine işlediği ölçüde, tanımayacağını gösterdi. Tıpkı Sovyet sisteminin çökmesinden sonra, 90’lı yıllarda, hegemon ABD’nin dünyaya dayattığı “küreselleşme” kurallarını, 2008’den itibaren giderek artan ölçüde, Çin’in meydan okuması karşısında ihlâl etmesi gibi.

Demek ki, belli bir kapitalist ekonomi-politik-ideolojik hegemonik anlayış, ya da siyasal egemenlik yapısı rutinleşmeye, erozyona maruz kaldığı zaman, kendi koyduğu ve herkesi uymaya zorladığı kuralların kendisi için ayak bağı olduğunu, hatta bir beka sorunu haline geldiğini görerek aksi yönde, kural tanımaz bir anlayışla hareket etmeye başlıyor. Bütün özgürlükçü, anti-despotik, demokratik ideal ve prensipleri hilâfına davranışlar sergiliyor.

Uzatmayalım. McKinley yönetimi, daha yakın çıkarları (Küba, Porto Riko, Hawaii, Filipinler vb sorunlar) bakımından öncelikli ve (Britanya’ya nazaran) daha diş geçirilebilir bir hedef olarak gördüğü için İspanya kolonyalizmine karşı savaş ilan ediyor (1898). Bugünkü ABD emperyalist hegemonyasının temellerinin bu savaşla birlikte atılmış olduğunu söyleyebiliriz.

Öyleyse, ABD emperyalist hegemonyasının üç savaştan sonra (İspanyol-Amerikan Savaşı, 1.D.Savaşı ve 2.D.Savaşı) yükselmiş olduğunu tekrar belirtelim.

McKinley, bu savaşı savunurken, argümanını “önce Amerika” anlayışı çerçevesinde, yüksek gümrük tarifeleriyle korunan korumacı ekonomik politikaları devreye sokmanın gerekliliğiyle destekliyordu. Tahmin edilebileceği gibi, bu korumacılık, yüksek gümrük tarifeleri uygulaması tabii en çok Britanya’yı rahatsız ediyordu. Artık ABD için sorun, belli sınırları olan bir “ülke” (“territory”) değil, dünya idi. İsterseniz, “hattı değil, dünya anlamında sathı” savunmak ABD’nin reel varlığının sürdürülebilmesi için elzemdi diyelim.

Bugün yükselen rakip güçlerin etkisiyle ABD’de, ona bağlı olarak Avrupa ve Japonya’da da toplumsal polarizasyonun arttığını saptıyoruz. Trump’ın başkanlığının böyle bir anlamı da var.

Öte yandan, ABD başkanlık seçimi sırasında bir kez daha Amerika’nın toplumsal olarak nasıl kutuplaşmış olduğunu izledik. Kutuplaşma o kadar kesin ve net ki, son seçimlerdeki sonuçları yedi “salınan eyalet” teki belki de üç-beş yüz bin oy belirledi. Yani 350 milyona yaklaşan nüfusa sahip bir ülkenin siyasal yazgısı bu yedi salınan eyaletteki yüzbinlerce oy tarafından belirlendi.

Yukarıda değinmiştim. Polarizasyon arttıkça, hegemonik sistemin yönetici sınıflar dahil olmak üzere bütün toplumlarını derinden kat ettiği ölçüde, mevcut durum sürdürülebilir olmaktan çıkar. Değişimin nesnel koşulları oluşur. Öznel faktörlerin müdahale eden taşıyıcı olmak için arayışları, yoklamaları, denemeleri, amiyane tabirle, el ense çekmeleri vaka haline gelir. Bugün de böyle bir uğraktayız.

2008’deki krizden sonra “Amerikan kürelleşmesi” tıpkı, 19 yy’daki “İngiliz serbest ticareti” nin erken 20.yy’da İngiltere’nin elinde patlamış olması gibi, Amerika için bir bumerang haline geldi.

Bu noktada, Çin’in yükselmesiyle, 1898’den sonra ABD’nin Britanya İmparatorluğu’na rağmen yükselmesi arasında benzerlik kurulmasında bence bir sakınca yoktur.

Ha, bu arada, söylemeyi unuttum, Cumhuriyetçi McKinley ikinci dönem başkanlığı için hazırlık yaptığı zamanda bir suikast sonucu New York’da 1901’de öldürüldü. Katili o devirde bu gibi işlerde sıklıkla tetikçi olarak tercih edilen anarşist gruplardan birinin üyesiydi. Bilindiği gibi bu tercih (popülist, goşist versiyonlarıyla) bütün bir 20.yy boyunca devam etmiştir (Bence, bunun en çarpıcı olmak anlamında, en son örneği Kızıl Tugaylar idi. Hatırlanacaktır. İtalya’da NATO tarafından verilen işleri yerine getirdikten sonra militanlarının belki yüzlercesine Mitterand’ın başkanlığı sırasında Fransa’da ikamet izni verilmişti. “Emperyalizm diye bir şey artık yok. O devir kapandı. Elveda sosyalizm! Şimdi İmparatorluk zamanı” diyen NATO’nun fiili maşası, Kızıl Tugaylar militanı Antonio Negri de Fransa’ya -örtük olarak- davet edilenlerden biriydi. Bu arada, Fransa’nın, 1968’in De Gaulle’ü düşürmesinden sonra -soğuk savaş içinde- böyle bir işlevi de vardı.)

Bilindiği gibi, Silikon Vadisi’nin “tekno-faşist” oligarkları ilk döneminde Trump’ı desteklememişlerdi. Bu kez, onları en çok tedirgin eden Çin rekabetinin anlamlı ölçüde artması, Biden yönetiminin bu rekabet karşısında görece etkili olamaması karşısında, Trump’ın söylemlerinden etkilendiler, başta oligark Elon Musk olmak üzere onun yanında saf tuttular. Tabii Musk’ın durumunda bir öznel nedenin de rolü olsa gerektir. Oğlunun cinsiyet değiştirip kadın olmak istediğini açıklaması, babasını çok rahatsız etmişti.

Yoksa, ilk döneminde, elektrikli araç üretimine karşı olduğunu açıklamış olan Trump’la şiddetli bir tartışmaya girmişti. Unutmayalım, Trump ısrarla, Amerika’nın dünyanın en büyük petrol üreticisi olduğunu söyleyerek, ABD yönetimlerinin bugüne kadar bu olanağı ekonomik olarak değerlendiremediklerini iddia ediyor. Hatta Rusya ve Avrupa arasında yeni gaz boru hatları döşenmesine, yeni petrol antlaşmaları yapılmasına kendisinin karşı çıkmış olduğunu sık sık vurguluyor.

Ancak bu kez, Musk ile anlaşınca, elektrikli araç üretimi konusundaki düşüncesini değiştirdi. Musk’ın Trump’tan yana tavır alması ve kabinede de önemli bir bakanlık görevini üstleneceği belli olunca, Silikon Vadisi’nin “muhteşem yedili”si (Nvidia, Apple, Microsoft, Amazon, Tesla, Beta, Alphabet) ya da “tekno-faşist” Silikon Vadisi oligarşisi Trump’a yanaştılar.

Her ne kadar bunlara “muhteşem 7’li” deniyorsa da, aslında sayıları ondur. Kendilerini kontrol ettikleri sermaye ve ABD’nin hegemonik gücü dolayısıyla rakipsiz olarak görseler de, Çin’in “geriden hızla geldiğine” inanıyorlar. Tedirgin oluyorlar.

Nitekim, Çin şu ana kadar Amerika’yı, İnsansız Hava Araçları (Dronlar), Güneş Panelleri, Grafen teknolojisi, Hızlı Demiryolu Araçları, Elektrikli Otomobiller ve Lityum Pilleri gibi teknolojik alanlarda geçmiş durumda. Diğer bir çok teknolojik alanda da önümüzdeki beş yıl içinde öne geçeceği tahmin ediliyor. Bloomenberg’de okuduğum bir habere göre, Çin’in halen bariz şekilde en geri olduğu alan, Ticari veya Yolcu Uçakları üretimi. Ancak, çok sayıda “parlak” mühendisinin işine son vermek zorunda kalmış Boeing’in düştüğü duruma bakılırsa, pek yakında Çin uçakları Airbus’ün başlıca rakibi olacakmış gibi görünüyor.

Çin’in özellikle Yapay Zeka teknolojisi alanında pek ileri aşamalarda olmadığının düşünüldüğü bir sırada, ve Çin yeni yılının başladığı bir zamanda, DeepSeek duyurusu, Silikon Vadisi’nde, Wall Street’te ve tabii Amerikan yönetiminde, 1957’deki Sputnik olayının yarattığına benzer bir şaşkınlık ve panik yarattı.

Bilindiği gibi, 1957’de, Soğuk Savaşı’ ın şiddetlendiği bir sırada, uzaya ilk kez SSCB tarafından Sputnik (“İmece”) adı verilmiş bir yapay uydu gönderilmiş, bu olay ABD’de büyük şaşkınlığa yol açmıştı. O zamana kadar ABD’de bilimsel-teknolojik alan özel sektöre bırakılmışken (sadece 2.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru SSCB’ye gözdağı vermek için devlet Manhattan Projesi ile atom bombası yapımına önayak olmuştu), devlet, savaştan sonra bu alandan özel sektör lehine tamamen çekilmişti.

“Sputnik Şoku” sonrasında Amerikan devleti tekrar devreye girmek ihtiyacı duyarak Savunma Bakanlığı bünyesinde DARPA’yı kurup uzay çalışmalarına müdahil olmuştu.

DeepSeek’e gelince, son on yılda başta NDVIA (ki bunun da CEO’su Çin asıllı bir Amerikalıdır) olmak üzere Microsoft, Tesla, Meta, Apple gibi oligopol bileşenlerinin yaklaşık bir trilyon dolar tutarında yatırım yaptıkları Yapay Zeka teknolojileri alanında (Teknoloji alanındaki oligopolü oluşturan on büyük Amerikan tekelinin sadece 2025 yılı için alana yatırmayı planladıkları toplam meblağ 250 milyar dolara yakın, hatta Trump son konuşmalarından birinde yapay zeka araştırmaları için 500 milyar dolar kaynak ayıracaklarını ifade etmişti), faaliyet gösteren küçük ölçekli sayılabilecek bir Çin firması 6 milyon dolarlık bütçesiyle o dev tekellerin henüz başaramadıkları bir işi başardı.

Bu söz konusu Silikon Vadisi oligopolü için daha da vahim olanı, DeepSeek’in geliştirdiği ve halen piyasada Microsoft tarafından üretilmiş bir sürümü bulunan Open AI’dan (Microsoft 2019’dan beri bu alana 13 milyar dolardan fazla yatırım yapmış) daha gelişmiş bu yeni Geniş Dil Modeli’ni ( AI LLM) kamuya açık bir hizmet olarak ücretsiz piyasaya sürmesiydi. İsteyen herkesin hiç bir ücret ödemeden, hiç bir uygulama satın almaya ihtiyaç duymadan, açık kaynak yazılım tabir edilen şekilde girebilmesine olanak tanınması, yani isteyen herkesin cep telefonuna veya bilgisayarına hiçbir bedel ödemeden indirebilecek olmasıydı.

Bir anda Wall Street karıştı. Büyük teknoloji firmalarının hisse senetleri fiyatları, piyasa değerleri dramatik olarak düştü. Sadece sektörün en büyüklerinden NDVIA’nın bir günlük kaybı 600 milyar dolara ulaştı. Bu borsa tarihinde bir günde kaybedilmiş en büyük değere tekabül ediyor. Dell, Oracle gibi diğer teknoloji tekellerinin de dramatik kayıpları oldu.

Benim asıl dikkat çekmek istediğim konu, artık büyük teknoloji tekellerinin ağırlıklı bir yer tuttukları borsalarda, bu firmalar üzerinden imal edilmiş spekülatif balonlaşmadır. Yani borsalarda gördüğümüz tablonun sadece kısmen reel bir ekonomik gerçekliğe tekabül etmesi, ama büyük ölçüde sanal olmasıdır. Yani DeepSeek olayı bu borsaların ne denli balonlaşmış olduğunu, reel ekonomik gerçeklikten ne denli kopuk olduklarını da ortaya çıkarmıştır.

İşin bir boyutu, çok büyük teknoloji firmalarının rakipsizliği iddiasının, küçük bir Çin firması tarafından çürütülmesidir. Teknolojik buluşlar söz konusu olduğunda, ille de Silikon Vadisi oligopolü bileşeni, elemanı olmanız gerekmiyormuş. DeepSeek bunu gösterdi.

Öte yandan, “büyük teknoloji firmaları” borsa balonunu da kısmen patlatmış oldu. Wall Street’in bir şey, reel ekonominin başka bir şey olduğunu açığa çıkardı.

Bugün önde gelen hisse senedi, bono piyasalarında baş sıraları Amerika menşeli büyük teknoloji tekelleri, özellikle de “Muhteşem 7’li” oligopol işgal ediyor. Mesela, S&P 500 Index’inin yüzde 30’unu; Morgan&Stanley (MSCI) Dünya İndeksinin yaklaşık yüzde 25’ini; teknoloji firmaları ağırlıklı NASDAQ Composite’ın yüzde 60’ından fazlasını teknoloji tekelleri temsil ediyor.

Sadece üç oligarkın, yani Musk, Zuckerberg ve Bezos’un 800 milyar dolar civarında servetlerinin olduğunu biliyoruz. Bunlar ve tabii benzerleri de bugün, şu anda Trump’tan yana saf tutmuş haldeler. Çin’deki (onlara göre) sıradan, küçük bir bir firmadan gelen bu son hamleyle ciddi bir şekilde irkildiler. Muhtemelen Trump’ın etrafında daha sıkı bir şekilde yer alarak, onu Çin tehdidine karşı kendileri için bir şeyler yapmaya zorlayacaklar (1)

Daha önceki yazılarda, giderek güçlenmekte olan bir “üçüncü dünya savaşı” olasılığının, daha önceki dünya savaşları gibi, Avrupa coğrafyasında patlak verebileceğini düşündüğümü söylemiştim. Trump’ın başkan olmasından sonra savaş olasılığının azalmadığını, ancak, olası coğrafyasının Doğu Asya’ya kayacağına ikna olmaya başladım.

Anlaşılıyor ki, Amerika, Rusya ile doğrudan bir savaşa girmek istemiyor. Rusya’yı, ölümü gösterip sıtmaya razı edeceği Avrupa ile oyalamayı ya da meşgul etmeyi planlıyor sanki (Grönland konusunda da aynı taktiği uyguluyor, Grönland’da Amerika bazı avantajlar elde edebilir. Hali hazırda orada üç askeri üssü var zaten. Kanada ve Grönland Arktik Denizi çerçevesinde birlikte ele alınması gereken iki ülkedir diyelim. Arktik Denizi’nin alternatif ticaret yolları bakımından önemi giderek artıyor. Kanada’dan da aynı şekilde tavizler kopartılması mümkün görünüyor. Kanada ekonomisi zaten ABD’ye çok bağımlı. İkisi arasındaki günlük ticaret hacmi yaklaşık 3 milyar Amerikan doları kadar. Kanada dışsatımının yüzde 78’ini ABD’ye yapıyor). İran’la da savaşmayacaktır. Batı Asya’yı pek kafasına takmayacak. Orada bugünkü durum ABD için mevcut koşullarda kabul edilebilirdir.

İran da zaten içeride bir uzlaşma zemini oluşturdu. Yani yönetici sınıfı şimdilik uzlaşmış görünüyor. Rusya ile bir stratejik ittifak kurdular. Bir anlamda, stratejik olarak Rusya’nın kontrolüne girdiler. Dolayısıyla ABD, İran’la Rusya üzerinden de temas kurabilecektir.

Ukrayna’da kalıcı bir barış olmaz. Ancak mevcut durum ateşkes hallerinde ya da düşük yoğunluklu çatışmalarla sürdürülür. Rusya üzerindeki yaptırımlar mevcut haliyle sürer, bu arada, Rusya’nın özellikle Avrupa lehine de olacak ekonomik girişimlerine izin verilmeyecektir. ABD, Avrupa’yı kendisiyle daha fazla ticarete zorlayacaktır. Avrupa ve Japonya’nın Çin ile olan ticareti de ABD’nin hedefinde olacaktır.

Muhtemelen Avrupa ve Japonya’nın ABD ve Çin karşısındaki ekonomik gerilemesi devam edecektir.

Çin’le bir olası savaş Tayvan sorunu kaynaklı olmaz. Yani Çin, Tayvan’a saldırmaz. ABD’nin Tayvan’ı her geçen gün daha da fazla silahlandırması, ada üzerindeki siyasal kontrolünü arttırması, Çin’i savaş ilan edecek derecede rahatsız etmez.

Olası büyük savaşın yumuşak karnı, Güney Çin Denizi’dir. Oradaki kıta sahanlığı ve adalarla ilgili tartışmalı konulardır. En duyarlı coğrafya orasıdır. Amerika orayı da sürekli kaşıyor.

Trump, Çin’i, bu DeepSeek gelişmesi dolayısıyla, bir kez daha bir ulusal güvenlik sorunu olarak gördüğünü dolaylı olarak ifade etti. TikTok yasağının kaldırılması konusunda söyledikleri de hâlâ belleklerdedir: “ABD’de var olmak istiyorsan, hisselerinin büyük kısmını Amerikan firmalarına devret”. Aslında Trump, bu tavırlarıyla büyük tekellerin Çin rekabeti karşısındaki korkularını ifade ediyor.

Mesela, Tesla elektrikli araçları, Çin’in elektrikli aracı BYD’den daha az kaliteli olmasına rağmen fiyatı onun 4 katı. BYD’nin fiyatı 10-12 bin dolar civarı. Yine, şu DeepSeek’in yaptığı ve bedava dağıttığı ürünü, mesela Microsoft yapmış olsa, uygulamasını en az 200 dolara satardı.

Hazır Wall Street teknoloji devleri balonlaşmasından söz etmişken, dikkat çekici bir başka örnek daha vereyim. Tesla, geçen yıl 930 bin elektrikli araç üretmiş. Toyota ise 10 milyon araç üretmiş. Tek başına Tesla’nın borsa değeri Toyota’nın da aralarında bulunduğu diğer 10 büyük araç firmasının (SAIC -Çin devlet otomobil şirketi-, Stellantis-ağırlıklı olarak Avrupalı otomobil şirketlerinin yer aldığı kartel-, Honda, Daimler, Ford, GM, BMW, BYD, Volkswagen) toplam borsa değeriyle hemen hemen aynı.

Bu durum spekülasyonun boyutlarını gösteriyor. Mesela, Musk’ın Trump’ı destekleyeceğini açıklamasından ve Trump’ın seçimi kazanma olasılığının artmasından sonra Tesla kağıtları bir anda değer kazandı. Seçildikten sonra Trump’ın Musk’ı önemli bir bakanlığa getireceğini açıklamasıyla kağıtlarının değeri daha da yükseldi. Bu yükselişlerin reel ekonomik faaliyetlerle, olgularla bir ilişkisi yok.

Bugün Wall Street’teki balonlaşma, 1929’dakinden 4-5 kat daha fazladır. Bugün bir fark var tabii. ABD hegemon devlettir, parası artık altına dayanmayan rezerv bir paradır. 2008’de patlak veren bunalımın nasıl dolar emisyonu artırılarak aşılmaya çalışıldığını gördük.

DeepSeek’ten sonra yine bir Çin firması olan Quin aynı ürünün daha alt versiyonunu yine aynı giriş serbestliğiyle piyasaya sürdü. Böylece, son yıllarda, Silikon Vadisi kaynaklı teknolojik yenilikler bağlamında, yeniden tedavüle sürülen “Amerika istisnaidir” ideolojisi ve o ideolojisinin şişirdiği borsa spekülasyonlarının gazı bir günde alındı.

Bu gelişme vesilesiyle bu büyük teknoloji tekellerinin aynı zamanda ve daha çok borsadan semiren finansal tekeller olduklarını da aklımızda tutacağız. Tesla’yı, mesela, sadece bir endüstriyel firmalar kompleksi olarak görürsek, onun bu balonlaştırılmış piyasa değerinin nedenini anlayamayız. Tesla ve benzerleri bugün, esas olarak, finansal faaliyette bulunan firmalardır. Endüstriyel etkinlikleri bu söz konusu esas konumlarını sürdürebilmek için gereklidir.

NOTLAR

1) Amerika’nın işi kolay değil. 2023 yılı itibarıyla Çin’de faaliyet gösteren Amerikan şirketi sayısı 70 bin civarında. Bunların toplam yıllık ciroları 600 milyar dolara yakın. Mesela, Apple tedarikçilerinin yüzde sekseni Çin’de bulunuyor. Starbucks’ın sadece Şanghay’da binden fazla dükkanı var. Yine mesela, McDonald’ın yurt dışında 2024’te açmış olduğu dükkânların yüzde sekseni Çin’de. Devam edelim, Tesla’nın Şanghay’da bulunan ve 30 saniyede bir elektrikli araç üretilebilen fabrikasının sadece Çin’deki araç satışları 2024’te yüzde sekiz buçuk artmış. Tesla EA’ların küresel satışlarının yüzde otuz altısından fazlası Çin’de gerçekleşiyor.